Haberler logo Temmuz '11 Arşivi

31 Temmuz - 6 Ağustos 2011

HALİÇ KÖPRÜSÜ: 'AH!'

 

 

Karşımda iki genç Hande Akarca ve Barış Altan. İkisi de geçen yıl kurulan “İstanbul S.O.S” sivil toplum girişiminin gönüllüsü... Önüme koydukları 1 Ağustos 2011 tarihli “Haliç Metro Geçiş Köprüsü” dosyası günlerdir elimden düşmüyor. Anımsayacaksınız, bu girişim, bugüne dek “İstanbul’da neler oluyor farkında mısınız?” diye haykırmak, kamuoyunu bilgilendirmek, gerçekleri açıklamak için sayısız kampanya düzenlemişti. Çalışmalarına sayısız meslek odası ve çeşitli STK’ler de katılıyor.

Bu kez Zeynep Ahunbay, Cemal Kafadar gibi bilim insanlarının da desteğini alarak, Haliç Metro Geçiş Köprüsü’ne dikkatleri çekmek üzere seferber oldular, alternatif üreten çalışmalarını ortaya koydular. Ama önce kısa bir “geriye dönüş”:

Adı ‘Altın Boynuz’ diye…
Dünyanın eşsiz değerdeki İstanbul tarihi yarımadası, Taksim-Yenikapı metro hattında Haliç geçişi nedeniyle nicedir tehdit altında. Bu geçiş, ortası raylı, iki yanı yayalara açık bir köprü olarak tasarlanmış. 460 metresi deniz üzerinde olmak üzere 900 metrelik bir köprü bu. Projenin onaylandığı 2005 yılından beri yurtiçinde ve dışında tartışmaların ardı kesilmedi. Geçen yıl ihale tamamlandı ve inşaat başladı.

Ama bu arada UNESCO Dünya Miras Komitesi de köprünün “Dünya kültür mirasına bir tehdit oluşturduğunu” defalarca çeşitli raporlarla ortaya koydu. Değişiklik istedi.

Köprü projesi, Kadir Toptaş ve Mimar Hakan Kıran’ın eseri. Haliç’in adı yabancı dillerde “Altın Boynuz” ya, o nedenle köprünün 65 metrelik ayakları üzerinde yükselen sütunların üst uçları boynuz gibi kıvrık ve de altın rengindeydi.

“Zevk meselesi” deyip başka yorum yapmayayım!

Bu proje, Mimar Sinan’ın şaheseri Süleymaniye’yi, Topkapı’yı ve Haliç’in tüm siluetini kapatıyor, eleştirileri... UNESCO’nun raporları... İstanbul’un tarihi- kültürel miras listesinden çıkarılma durumları...

Doğruya doğru, UNESCO raporu etkili oldu: Yüksek sütunlar yarı yarıya alçaltıldı... Altın renginden vazgeçildi...

Ancak yapılan değişiklikler yeterli değil ki UNESCO hâlâ köprünün tarihi silueti ve çevreyi tehdit ettiğinde ısrarcı... İstanbul S.O.S hâl⠓Köprüye karşı değiliz ama hiç olmazsa bu alanda buradaki uzmanların da görüşü alınsa... Bari yükseklik azaltılsa… Alternatif görüşe kulak verilse…” diye çırpınıyor.

 

 

‘Belleksiz Medya’
Bu arada tuhaf bir oyun oynanıyor:

İstanbul S.O.S, kentimizi tarihi mirasımızı koruma konusunda baskı yapan UNESCO raporlarının, kararlarının Türkiye’de medyada çarpıtılıp, eksik ve yanlış duyurulduğunu iddia ediyor.

“UNESCO yaptıklarımızı beğendi”, “İstanbul, Dünya Miras Listesi’nden düşürülmüyor”, “Her şey o kadar iyi yapılıyor ki İstanbul artık UNESCO gündeminden çıktı” kampanyaları her yıl tekrarlanıyor. Ve belleksiz medya bunları yutup yayımlıyor!

Nitekim kararların İngilizcesiyle Türkçesinin farklı olduğunu dosyada görüyorum.

Hakan Kıran’ın “UNESCO’yu bir haftada ikna ettim” sözü üzerine de İstanbul S.O.S soruyor: “UNESCO’nun defalarca rapor yazdığı, uzmanları seferber ettiği bir konuda açıklama yapmak, kamuoyunu bilgilendirmek proje müellifi bir mimarın sırtına mı yüklendi? Belediye Başkan’ımız İstanbul’un tarihi ve kültürel mirasını, tarihi yarımadamızın kaderini yakın dostu olduğu bilinen bir mimarın eline mi bıraktı?

Mimar Hakan Kıran İstanbul adına konuşma ve uluslararası önemli bir kuruluş olan UNESCO nezdinde İstanbul’u temsil etme yetkisini kimden aldı? Bu konuda bir atama kararı var mıdır? Varsa gerekçeleri nelerdir?”

İstanbul’a kıymayın efendiler
İstanbul, Haliç, Süleymaniye, Topkapı... Dünya mirası tarihi yarımada... Yüzyıllardır İstanbul’da, bozmaya ne denli uğraşsak da, bozamadığımız bir miras... Şimdi bir -kapris mi, inat mı, dediğim dedik mi, hangi sözcüğü seçeceğimi bilemedim, siz seçin- uğruna geri dönüşü olmayan bir şekilde bozmak… İstanbul’a kıymayın efendiler diye haykırmak istiyorum. UNESCO korumak için çırpınıyor, biz bozmak için!

Elimdeki dosyada Prof. Nuray Aydınoğlu’nun alternatif köprü tasarımı da var: Bugüne dek yapılanı yok saymayan bir tasarım mümkün... Eğik askılı köprü yerine alçak profilli düz köprü. Ortaya ek bir ayak yapılarak, kolayca gerçekleştirilebilecek bir köprü... Üstelik yükselen sütunlar, asma halatları ile hiçbir şekilde tarihi dokuyu gölgelemeyecek bir iş...

Ama elbet ilk şart diyaloğa açık olmak... Bunların konuşulabilmesi... Sivil toplum kuruluşlarının, uzmanların söyleyeceklerine kulak vermek... Bir de şeffaflık…

Biliyorum çok şey istedim. Ama İstanbul’u çok seviyorum, ondan!

Cumhuriyet, Yazı: Zeynep Oral, 05.08.2011

KARAVANDAN BİR MUCİZE ÇIKTI!

 

 

Hıristiyan dünyası bu olayı konuşuyor. Yaklaşık 150 yıldır kayıp olan ve Hıristiyan aleminde Hz. İsa'nın çehresini en doğru şekilde yansıttığı iddia edilen Veil of Veronica tablosunun, uzun yıllardır ABD'nin Tennessee eyaletindeki bir karavanda bulunduğu anlaşıldı. Olay Kelly Ghormley adlı kadının tabloyu bir kiliseye satmaya çalışması üzerine ortaya çıktı.

 

Tennessee'nin Madisonville şehrinde bir karavanda yaşayan ve komşuları tarafından Frosty adlıyla tanınan 73 yaşındaki bir adam, tablonun karavanı satın aldığı günden beri kendisine ait olduğunu ve 17 yıldır yatak odasında durduğunu açıkladı. Tablonun günışığına çıkması ise bir soygun neticesinde oldu. Frosty'nin karavanını soyan Kelly Ghormley adlı kadın, ele geçirdiği tabloyu bir kiliseye satmaya çalışırken kilise yetkilileri tabloyu tanıyarak durumu polise haber verdi. Ghormley'nin tutuklanmasının ardından olay ABD medyasına yansıdı. Konuyla ilgili görüş bildiren uzmanlar ise tablonun paha biçilemez olduğunu söylüyor.

 

Tablonun Hıristiyan dünyası için manevi değeri çok büyük. Efsaneye göre çarmıha gerilmek üzere Romalı askerler tarafından Golgotha tepesine götürülmekte olan Hz. İsa'ya yardım eden Veronica adında bir kadın, kalabalığı yararak Hz. İsa'nın yüzünü bir mendille siler ve ardından Hz. İsa'nın çehresi bu mendilin üzerinde belirir. Hıristiyanlar tarafından kutsal kabul edilen bu mendilden yola çıkılarak yapılan söz konusu Veil of Veronica tablosu, Hz. İsa'nın çehresini en iyi yansıtan eser olarak kabul görüyor. Papa 13. Leo tarafından kutsanan ve 150 yıldır kayıp olan tablonun Tennessee'ye nasıl gittiği ise bilinmiyor. Olayla ilgili detaylı bir açıklama yapması beklenen Vatikan, şimdilik durumu 'tanrının bir mucizesi' olarak değerlendirmekle yetindi.

Habertürk, 05.08.2011

SÜMELA'DA AYİNE İZİN ÇIKTI

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Fener Rum Patrikliği’nin Meryemana’nın vefatının yıldönümü nedeniyle Sümela Manastırı’nda ayin düzenlenmesi isteğine olumlu cevap verdi.

 

İstanbul Fener Rum Patrikliği, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na başvurarak, Meryemana’nın vefatının yıldönümü nedeniyle, Trabzon’un Maçka İlçesi’ndeki tarihi Sümela Manastırı’nda 15 Ağustos’da ayin düzenlemek için izin istedi. Başvuruyu değerlendiren Turizm ve Kültür Bakanlığı, Sümela Manastırı’nda Ağustos ayınının ikinci haftasında ayin düzenlenebileceğini bildirdi, günü ve saatinin ise Trabzon Valiliği’nce belirleneceğini kaydetti.

 

Bakanlığın yazısında ayinin, manastırda ziyaretçi dolaşımına engel teşkil etmeyecek şekilde ve sınırlı ziyaretçi katılımı ile avlu bölümünde yapılmasının uygun olduğu da ayrıca belirtildi.

 

Bilindiği gibi geçen yıl 15 Ağustos’ta da Sümela Manastırı’nda ayin düzenlenmişti.

 

Fener Rum Patriği Bartholomeos’un da katıldığı ayinde 500 kişi manastıra alınmış, yaklaşık 1000 kişi de ayini, manastırın alt tarafına kurulan dev ekrandan izlemişti.

Milliyet, 05.08.2011

KÜLTÜR VE TURİZM BAKANI ERTUĞRUL GÜNAY "SELİMİYE CAMİİ VE EDİRNE'DEKİ BÜTÜN ESERLERİ KORUMAK İÇİN BÜYÜK BİR GAYRETLE ÇALIŞACAĞIZ"

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Dünya Kültür Miras Listesi'ne alınan Selimiye Camisi'ni ziyaretinden sonra düzenlediği basın toplantısında, önümüzdeki yıllarda Selimiye Camisi ve Edirne'nin değerinin daha fazla artacağını söyledi.


Selimiye'nin sadece Türkiye'de değil, eşsiz mimarisiyle dünyadaki mabetler içerisinde de eşsiz bir eser olduğunu ifade eden Günay, ''Selimiye, UNESCO dünya komitesinin 35. Toplantısında tartışmasız ve oybirliği ile dünya kültür mirası listesine alınmıştır. Geçen yıl da Kırkpınar somut olmayan kültür mirası listesine alındı. Yani iki önemli eser de listede yer aldı'' diye konuştu.

 

Selimiye Camisi'nin, kubbe yüksekliği, yapımında kullanılan malzemesi, mermeri ve çinisiyle tam bir mimarlık şaheseri olduğunu ifade eden Günay, sözlerini şöyle sürdürdü: ''Bu emsalsiz esere, bu emsalsiz şehre ve buradaki bütün eserlere karşı daha büyük bir gayretle çalışacağız. Edirne ile ilgili görevlerimizi aksatmadan yapacağız. Dünyada bu kadar güzel tarihi mabedi ve tarihi eserleri bir arada bulunduran çok az şehir var. Yakın zamana kadar göç almadığı bu tarihi korunmuş vaziyette. Medeniyetlerin getirdiği güzelliklerin yanında yarattığı tahribatlar da var. Bu tahribatlardan eserlerimizi koruyalım. Tabii burada yeni konaklama ve alışveriş merkezlerine ihtiyaç var. Ama şehrimizin silüetini bozmayalım. Bu minarelerin görüntüsü bozulmasın. Eğer bozarsak ecdadımıza karşı borcumuzu yerine getirmemiş oluruz.''

 

UNESCO dünya kültür mirası listesine Türkiye'den Selimiye ile birlikte 10 eserin girdiğini hatırlatan Günay, Selimiye'nin ardından Alanya Kalesi ve tersaneleri ile Efes'in sırada olduğunu açıkladı. Bakan Günay, Türkiye'nin sahip olduğu tarihi güzellikler açısından dünyanın en zengin ülkelerinden birisi olduğunu kaydetti.

Kültür ve Turizm Bakanlığı Basın Bildirisi, 05.08.2011

TARİHİ ESERLERE YENİ HAYAT

 

 

Yatağan'daki Stratonikeia antik kentinde devam eden kazı çalışmaları kapsamında bulunan tarihi eserlerin, restorasyon ve konservasyon çalışmalarıyla ömürleri uzatılıyor. Pamukkale Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Stratonikeia antik kenti Kazı Başkanı Doç.Dr. Bilal Söğüt, kazının yanı sıra bir ekibin de, korumu ve eserlerin restorasyonunda çalıştığını söyledi. Arazide bulunan eserlerin Kültür ve Turizm Bakanlığı'na ait Eskihisar Köyü müze deposuna getirildiğini belirten Söğüt, ''Ekip eserleri burada ilk olarak yıkıyor. Temizlik yapıldıktan sonra, eserler restorasyon ve konservasyon çalışması için uzmanlara teslim ediliyor. Kazmak ve bulmak kadar önemli olan bir diğer kısım burası'' diye konuştu.

 

Kazı çalışmaları kapsamında bulunan ve farklı nedenlerle zarar gören eserlerin uzman olarak ekipte görev yapan restoratör ve konservatörler tarafından özel yöntemlerle birleştirildiğine işaret eden Söğüt, şunları anlattı: ''Kazı sezonu tamamlanıncaya kadar, koruma çalışması kapsamına alınan eserlerin büyük bir bölümün yeniden hayat buluyor. Yaptığımız restorasyon ve konservasyon çalışması ile tarihi eserlere yeniden hayat veriyoruz ve eserlerin ömrünü uzatıyoruz. Eserlerin korunmasına yönelik çalışmayı uzman akademisyenler ve öğrencilerden oluşan 20 kişilik bir ekip yürütüyor. Kazı çalışması kapsamında bulunan eserler korunamıyorsa tahrip olacağı anlamına geliyor. Bu yüzden biz eseri bulmak kadar o eseri nasıl koruyacağız ve gelecek nesillere nasıl aktaracağımız kaygısını taşıyoruz. Bizim için koruma ve onarım çalışmaları son derece önemli. Çünkü bulduğumuz eserlerin tamamı doğrudan müzelere gittiğinde vitrine konulacak vaziyette teslim ediliyor. Müzeye verdiğimiz eserler hiç bir şey yapılmaksızın vitrine konulup sergilenecek durumda.''

 

Stratonikeia antik kentindeki kazılarda, farklı üniversitelerden konservatör ve restoratörler görev yapıyor. Kazıda 3 yıldır görev yapan Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Seramik Bölümü Mezunu Restoratör-Konservatör Lale Koydemir, koruma çalışması yapılan buluntuların parçalar halinde ellerine geçtiğine belirterek, şöyle konuştu: ''Islak ve kuru temizleme çalışmasının ardından eser, bir tasnif aşamasına giriyor. Bu aşamadan sonra eserlerin yerleri tespit ediliyor. Yerleri tespit edilen eserler yapıştırılıyor. Noksan yerlerde alçıyla tümlenerek temizlik ve fotoğraflama aşamasından sonra depoya teslim ediliyor. Eserlerin çizimlerinde ve fotoğraflanmasında Bilgisayar teknolojisini de kullanıyoruz. Restorasyonda ekip olarak çalışıyoruz. Bir eser ortalama bir günde de, 4 günde de bitebiliyor.''

 

Restorasyon çalışmasında görevli İstanbul Üniversitesi Taşınabilir Kültür Varlıklarını Koruma ve Onarım Bölümü öğrencisi Ece Bayar ise eserleri parçalarını yerleştirdikten sonra alçıyla kalıbını alarak tümlediğini anlatarak, ''Eserin büyük bir parçası kayıp olduğu için parça parça ekliyorum. Bu nedenle yavaş yavaş çalışmak gerekiyor. Bir eseri araya başka eserlerde girdiği için yaklaşık iki günde tamamlıyorum'' diye konuştu.

Yeni Asır, 05.08.2011

TAŞ DEVRİ'NİN EN ÇILGIN PROJESİ

 

  

 

Taş Devri insanlarının İskoçya’dan Türkiye’ye kadar uzanarak bütün Avrupa’yı kat eden bir tüneller ağı inşa ettiği ortaya çıktı.

 

German Herald dergisinin haberine göre, Alman arkeolog Dr. Heinrich Kusch, “Secrets Of The Underground Door To An Ancient World” (Antik Dünyaya Açılan Yer altı Kapısının Sırları) adlı kitabında, Avrupa kıtasının hemen her köşesinde Neolitik yerleşimlerin altlarında tüneller bulunduğunu belirterek, bu tünel ağının İskoçya’dan bugünkü Türkiye topraklarına kadar uzandığını bildirdi.

 

Günümüzden yaklaşık 12 bin yıl önce yapılan tünel ağının bazı parçalarının ilk günkü gibi sağlam olduğunu kaydeden Alman arkeolog, Almanya’nın Bavyera bölgesinde bulunan 700 metrelik bir tünelle Avusturya’nın Styria bölgesinde bulunan 350 metre uzunluktaki tünelin bu ağın parçaları olduğunu öne sürdü.

 

Dr. Kusch’a göre, 70 santimetre çapında olan ve solucan deliklerini andıran bu tünellerin bazı noktalarında oturma yerleri, erzak depoları ve barınma odaları bulunuyor. 

 

Alman arkeolog Anadolu topraklarına kadar uzanan ve bugünün otoyollarının işlevini gören bu tünellerin yırtıcı hayvanlardan ve kötü hava koşullarından korunmak için yapıldığının sanıldığını kaydetti.

Hürriyet, 05.08.2011

FLORANSA BELEDİYESİ, MİCHELANGELO'NUN HAYALİNİ GERÇEKLEŞTİRMEK İSTİYOR

 


Michelangelo'nun San Lorenzo için Tasarladığı Ön Cephe

 


San Lorenzo Kilisesi

 


San Lorenzo Kilisesi

 


San Lorenzo Kilisesi




Michelangelo'nun San Lorenzo için Tasarladığı Ön Cephe

 



San Lorenzo Kilisesi

 

San Lorenzo Kilisesi'nin değerli mermerleri nedeniyle yağmalanmasının üzerinden 500 yıl geçti. Sonunda Floransa Belediye Başkanı, Michelangelo'nun şehrin bu değerli yapısını tamamlama hayalini gerçekleştirmek istiyor.

Matteo Renzi San Lorenzi Kilisesi'ne, 1419 ile 1446 yıları arasında inşa edilen yapının mimarı olan ünlü Rönesans sanatçısı Brunelleschi'nin de tasarımında yer verdiği, Michelangelo'ya ait ön cephe tasarımını da eklemek istiyor.

 

La Sapienza Üniversitesi Mimarlık Profesörü Paolo Portoghesi, Runzi'nin kiliseyi 2015 yılına kadar tamamlama hayalini destekliyor ancak kimileri için bu proje oldukça yersiz. Çözüm olarak ise belediye başkanı bu girişim üzerine bir referandum düzenlemeyi planlıyor.

Yapı, 05.08.2011

EVLİYA ÇELEBİ DUVAR YAZILARI YAZMIŞ

 

 

Türk Dil Kurumu (DTK) Başkanı Prof.Dr. Şükrü Akalın, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’yi yazmakla kalmayıp gittiği yerlerde cami, mescit, türbe ve han duvarlarına yazılar yazdığını, Çelebi’nin bu özelliğinin pek bilinmediğini, yazdığı yazıların da zamanla yok olduğunu söyledi.

Türk Dil Kurumu (TDK) Başkanı Prof.Dr. Şükrü Haluk Akalın, AA muhabirine yaptığı açıklamada, günümüzden 400 yıl önce dünyaya gelen, 70 yılı aşkın ömrünün 51 yılını seyahatle geçiren, gezdiği, gördüğü yerleri 10 ciltten ve 4 bin sayfadan oluşan Seyahatname’ye yazan Evliya Çelebi’nin bugüne kadar yeterince tanıtılamadığını ancak, bu yıl bir dizi etkinlik düzenlediklerini söyledi.

Akalın, ünlü Türk gezgini Evliya Çelebi’yi, ülkemizde ve dünyada en iyi şekilde tanıtma çabalarının sürdüğünü, UNESCO tarafından da bu yılın etkinlikleri kapsamına, Evliya Çelebi'nin 400. doğum yıl dönümünün de alındığını ifade etti.

Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu ve bağlı kuruluşları olarak hazırlıklarının devame ettiğini belirten Akalın, "Bu kapsamda, Evliya Çelebi ile ilgili her şeyi araştırıyor ve bıraktığı izleri arıyoruz" dedi.

Evliya Çelebi’nin Seyahatname’yi yazmakla kalmayıp gittiği yerlerde cami, mescit, türbe ve han duvarlarına yazılar yazdığını belirten Akalın, Evliya Çelebi’nin bu özelliğinin pek bilinmediğini, yazdığı yazıların da zamanla yok olduğunu söyledi.

Evliya Çelebi’nin duvar yazılarının alelade olmadığını, her birinin oymacılık sanatının ilgi çekici örneklerini oluşturduğunu belirten Akalın, şunları söyledi: "Çünkü babası, Kanuni Sultan Süleyman’ın kuyumcubaşı idi. Babasından kuyumculuğu, hakkaklığı yani oymacılık sanatını öğrenmişti. Evliya Çelebi çok başarılı bir hakkak idi. Bu sayede altın, gümüş gibi kıymetli madenleri işleyebiliyor, taşlara, kayalara oyma ve kabartma yöntemiyle yazı yazabiliyordu.

Geçtiği yerlerde iz bırakmayı seviyordu. Bunun için uyguladığı yöntem türbelerin, camilerin, değirmenlerin, mezarlıkların, sarayların, kiliselerin duvarlarına, ağaçların üzerine beyitler, notlar yazmaktı.

Seyahatname’sinde Amasya, Ankara, Aydın, Babadağ (Romanya), Budapeşte, Çorum, Diyarbakır, Tebriz gibi adını andığı 22 yerde böyle yazılar yazdığını belirtiyor. Bu duvar yazıları, Evliya Çelebi’nin bu şehirlere gittiğinin somut birer kanıtı aynı zamanda... Ancak, günümüze gelene kadar bunların bir bölümü ne yazık ki yok oldu. TRT ile birlikte hazırlamakta olduğumuz belgeselde bu yazıları da görüntülemeye çalışacağız." -ONARIM HATASI- Evliya Çelebi’nin bu izlerinden en önemlisinin Adana’daki Hasanağa Camii’nde olduğunu, ünlü gezginin, bu camide namaz kıldığını ve giriş kapısına da yazı yazdığını ancak yaptığı inceleme sonucunda bu yazının silindiğini tespit ettiklerini belirterek, şunları kaydetti: "Yetkililerden aldığım bilgilere göre, 1998 Adana depremi sonrasında bir süre ibadete kapatılarak onarımdan geçirilen tarihi Hasanağa Camii’nin girişindeki mermerin üzerinde bulunan Evliya Çelebi’nin el yazısı bilgisizlik sonucunda silinerek yok edilmiş. Bu yazının kapının girişinde, sağ tarafta mermer üzerinde olduğu söyleniyor. 30 Kasım 1949 tarihli Yeni Mersin gazetesinde Evliya Çelebi’nin camideki yazısıyla ilgili haber çıktığını biliyoruz.

Evliya Çelebi, Melek Ahmet Paşa’nın maiyetinde 1671 yılında Adana’ya geliyor. Hasanağa Camii’nin girişine "Melek Ahmet Paşalı Seyyah-ı alem Evliya Çelebi ruhu için Allah rızasına fatiha" yazmıştır. Evliya Çelebi’nin, bu yazılarla ölümünden sonra da hatırlanmasını ve ruhuna fatiha okunmasını istediği anlaşılıyor. Adana’daki tarihî Hasan Ağa Camii’nde Evliya Çelebi’nin imzasının bulunduğu yazıların yok edilmesi üzüntü verici. Onarım hatasıyla yok olan bu yazının benzerlerinin Bosna-Hersek;teki Foça’da Alaca Cami ve Atik Ali Paşa Camii;nde, Bulgaristan;da Köstendil’de İnceli Ahmet Zoğu Camii;nde bulunduğunu biliyoruz.

En son araştırmacı-yazar Mehmet Tütüncü, Karaman’da Boyalı Kadı Camii olarak da bilinen Pir Ahmet Efendi Camii’nde Evliya Çelebi;nin yazısını buldu.

Çekilmekte olan belgeselde bu yazıların görüntülerine de yer vereceğiz." -EVLİYA ÇELEBİ ABARTILMIŞ MI?- Akalın, bazı araştırmacıların Evliya Çelebi’nin bazı yerlere hiç gitmediğini, hayali geziler yaptığını ileri sürdüklerini de belirterek, şöyle devam etti: "Örneğin, Viyana’ya yaptığı gezinin bir hayal ürünü olduğunu söyleyenler vardı ama Evliya Çelebi, Seyahatname;nin 7’inci cildinde çok ayrıntılı bir biçimde Viyana’yı anlatıyor. Yakın bir zamanda Viyana arşivlerinde bulunan bir belgede 1665 yılında Viyana;ya gelen Osmanlı elçilik heyetinde Evliya Efendi adında bir kişinin de bulunduğu ortaya çıktı. Bütün bunlar Evliya Çelebi;nin gezilerinin gerçek olduğunu ortaya koyuyor.

Evliya Çelebi, Adana’ya da gelmiş, gezmiş, hatta Adana’nın sıcağı ve bu sıcak karşısında Adanalıların yaşantısı ile ilgili gözlemlerde bulunmuştur.

Buraya geldiğinin bir başka işareti de Hasanağa Camii;ndeki yazısıydı. Ünlü gezgin, bu yazıda oymacılık sanatını göstermiş. Pek çok marifeti olan on parmağında on marifeti bulunan bir insandır Evliya Çelebi... Tarihimizde muhtemelen böyle yetenekli başka gezginlerimiz de olmuştur ama Evliya Çelebi’nin en önemli özelliği gördüklerini, yaşadıklarını yazıya dökmesidir. Seyahatname;si olmasaydı Evliya Çelebi’yi bu kadar tanımayacaktık, belki de hiç bilmeyecektik.

Akalın, Evliya Çelebi’nin son yıllarda değerinin daha iyi anlaşıldığını, Türkiye’de de Kültür ve Turizm Bakanlığı, Bahçeşehir Üniversitesi MEDAM, Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu ve bağlı kuruluşları Atatürk Araştırma Merkezi, Türk Dil Kurumu, Türk Tarih Kurumu ve Atatürk Kültür Merkezi olarak çok önemli çalışmalar yapıldığını, Türkologların, tarihçilerin, sosyologların ve pek çok bilim dalından araştırmacının ünlü gezgini ve eserini tüm yönleriyle araştırdığını sözlerine ekledi.

Radikal, 05.08.2011

TİEİON ANTİK KENTİNDE 'TOPLU MEZAR' BULUNDU

 

     

 

Zonguldak'ın Çaycuma ilçesine bağlı Filyos beldesindeki Tieion antik kentinde süren kazı çalışmalarında, veba salgınından ölen kişilere ait olduğu tahmin edilen, üzeri kireçle örtülmüş, içerisinde 4-5 kişinin yer aldığı toplu mezarlar bulundu.


Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Zonguldak İl Özel İdare Müdürlüğü tarafından desteklenen antik kentteki kazılar, 28 işçi, 25 öğrenci ve 10 uzman ile Roma dönemine ait tapınak ve Bizans kilisesinin yanı sıra Roma dönemine ait 2 bin 500 kişilik antik tiyatroda 5 Temmuz 2011'den itibaren sürüyor.


Karabük Üniversitesi Arkeoloji Bölümü ve Kazı Ekibi Başkanı Prof.Dr. Sümer Atasoy AA muhabirine yaptığı açıklamada, kilise ve tapınakta kazı çalışmalarına ağırlık verdiklerini, kilisenin de etrafında çok sayıda mezar bulduklarını söyledi.






Bizans döneminde veba salgını nedeniyle toplu ölümlerin yaşandığını tahmin ettiklerini anlatan Prof.Dr. Atasoy, şöyle konuştu: "Çocuğuna sarılmış kadın ile hamile bir kadının da yer aldığı 4-5 kişinin bulunduğu mezarlar tespit ettik. Kadınların iskeletlerini bulduk. Bizans döneminde veba salgınından toplu ölümler yaşanmış. Ancak, yılını tam olarak belirleyemedik. Çalışmamız devam ediyor. Henüz açmadığımız çok sayıda mezar var. Tarihte yaşanan bu tarz salgınlarda hayatını kaybedenler acele şekilde toplu gömülerek üzerine kireç tabakası örtülüyor. Üzerleri kireçle örtülmüş 6 ceset bulduk. Daha da var, fakat onları kazmayarak gelecek yıla bıraktık. Aynı mezarın içinde 4-5 ceset bulunuyor. Toplu gömülmüş. Çünkü, salgın sırasında zaman yok, bir an önce gömülüp üzerlerinin kireçle kapatılması lazım."


Prof.Dr. Atasoy, veba salgınına yol açan farelerin kıyı kentlerine genellikle gemilerle geldiğine işaret ederek, "Filyos'taki kent de kıyıda kurulmuş. Gemilerde buğday ve balık taşındığı için fareler de liman liman dolaşıyor. Veba salgınını da kıyı boyunca götürüyorlar. Salgının tam tarihi ve etkilerinin ne olduğunu tespit edebilmek için belgelere bakacağız. Eğer tespitlerde bulunabilirsek, kent hayatında yol açtığı değişimler hakkında fikir sahibi olabiliriz. Bizans kaynaklarına konuyla ilgili bakacağız" dedi.






Mezarların arka kısmındaki tapınakta da kazı yaptıklarına işaret eden Atasoy, "Tapınak tahminimizden daha büyük boyutta. Bu da bölgenin önemini ve zenginliğini gösteriyor. Burası zamanında dini merkezmiş, hem kilisesi hem de tapınağı büyük yapılmış" diye konuştu.

Antik tiyatronun sahne bölümündeki kazılarda ise bol miktarda kırılmış heykel parçaları bulduklarını anlatan Sümer Atasoy, sözlerine şöyle devam etti:
"Bronz heykel parmaklarına da rastladık. Mermer heykelleri kırıp kireç olarak kullanmışlar. Heykellere ait kol, ayak parmakları gibi parçalar çıktı. Heykelleri eritip ham madde olarak faydalanmışlar. Eritme işleminden kalmış parmaklara da rastladık. Bu tarz parçalardan bol miktarda çıkıyor. Ağustos ayının sonunda bu sezonun kazılarını tamamlayacağız."
Prof.Dr. Atasoy, bulunan tarihi eserlerin saklandığı depoda bir uzmanın tasnif işlerini yürüttüğüne işaret ederek, "Kasalar dolusu çanak, tabak ve çömleklerin tasnifi yapılıyor. Bunlar fotoğrafları çekilerek çizimleri tamamlanıp yayına hazırlanıyor. Eserlerden ticaret yapılan ülkeleri anlayacağız" diye konuştu.

-TİEİON ANTİK KENTİ-
Zonguldak'ın kuzeydoğusunda sahil kenti Filyos'taki Tieion Antik Kenti, Tios adlı rahibin öderliğindeki Miletos kolonisince kurulmuş. Tarih boyunca Herakleia Pontika (Ereğli) ve Amastris'in (Amasra) gölgesinde kalan kent, çeşitli krallıklara bağlı varlığını sürdürmüş.
Romalılar tarafından yıkılıp yağma edilen kent, daha sonra yeniden inşa edilerek Roma eyaletlerine bağlı ticaret ve balıkçı bölgesi olarak varlığına devam etmiş. Bölge, sonraki dönemlerde balıkçı kasabasına dönüşmüş.
19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren yabancı araştırmacılar ve seyyahlarca araştırmalar yapılan antik kentte, 2006'da başlatılan kazı çalışmalarının Karadeniz ve Küçük Asya tarihiyle arkeolojisine ışık tutması bekleniyor.

Türkiye Gazetesi, 05.08.2011

MÜZE DENETİMİNDE 'GİZLİ ZİYARETÇİ' DÖNEMİ

 

 

Tarih ile kültürün buluştuğu, kentlerin kalbi olan müzeler, artık 'gizli ziyaretçiler' tarafından denetlenecek.

 

Gizli ziyaretçiler, müzelere normal bir vatandaş gibi girecek, bilet alacak, alanı gezecek, müzenin kafeteryasında dinlenip kahve içecek ve hatta mağazada alışveriş bile yapacak. Tüm bunları yaparken de müzeye adım attığı andan itibaren gişe görevlisinden başlayarak, muhatap olduğu-olmadığı her kademeden çalışanın davranışlarını, çalışma biçimini Kültür ve Turizm Bakanlığı'na rapor etmek üzere not edecek. Konuyla ilgili bilgi veren Kültür ve Turizm Bakanlığı Döner Sermaye İşletmesi Merkez (DÖSİM) Müdürü Murat Usta, gizli ziyaretçilerin aralarında Ayasofya, Topkapı ve Efes'in de bulunduğu önemli müze ve ören yerleri bu ay itibarıyla gözetlemeye başlayacağını söylüyor. Müzelerin girişinden çıkışına kadar hizmet veren her bir personelden memnuniyet derecesini ölçmek, var olan eksiklikleri tespit etmek amacıyla bu çalışmayı başlattıklarını belirten Usta, "Yıl boyunca müze ve bakanlığın Geleneksel El Sanatları Mağazaları (GES) bu şekilde denetlenecek. Denetimler raporlar halinde bakanlığa sunulacak. Böylelikle sorunlara çözümler üretilmiş olacak." şeklinde konuşuyor. DÖSİM Müdürü Murat Usta, işin içinde bulunanların çoğu zaman eksiklikleri göremediğini kaydediyor. Bu nedenle ziyaretçilerden gelen şikâyetlerin çoğu zaman profesyonelce çözümlenemediğine işaret eden Usta, "Denetimle birlikte kaçak giriş yapılıp yapılmadığının kontrol edilmesi mümkün olacak. Yeni denetim yöntemi ile daha iyi sonuçlar alacağımıza inanıyorum." diyor. Usta, gizli ziyaretçilerin büyük müzelere her hafta, küçük müzelere ise daha az sıklıkta giderek denetimleri gerçekleştireceğini ifade ediyor.

Zaman Haber: Aslıhan Aydın, 05.08.2011



ANTİK KENTTE BİN 200 YILLIK RAHİP EVİ BULUNDU

 

  

 

Muğla'nın Yatağan İlçesi Turgut Beldesinde bulunan 3 bin yıllık Lagina antik kentinde yürütülen kazı çalışmalarında bin 200 yıllık rahip evi bulundu. Lagina Kazı Başkanı Prof.Dr. Ahmet Tırpan, gazetecilere yaptığı açıklamada, büyük bir titizlikle yürütülen çalışmalarda eserleri gün yüzüne çıkardıklarını söyledi. Kazı Başkanı Tırpan, 40 öğrenci, 13 işçi, 7 teknik heyetle çalışmaları yürüttüklerini belirterek, " Almanya'dan gelen 4 mimar da burada bir ay sürecek çalışma yapacak. Kazılar genel olarak tapınak etrafında yoğunlaşmış durumda. Tapınak etrafında Agora denilen yaklaşık 20 adet dükkanı teker teker gün yüzüne çıkarıyoruz" dedi.


Yapılan kazılarda Bin 200 yıllık Rahip evinin gün yüzüne çıkarıldığına işaret eden Tırpan, "Bu ev, yazıtlardan anlaşıldığına göre başrahip Menestes'in evi. Bu alanda çalışmalarımız sürecek. Alman meslektaşlarımız da burada tüm mimari eserleri teker teker çizip eksikler var ise tamamlanması için yerini belirleyecek" diye konuştu.


Öte yandan, Yatağan kaymakamı Hasan Tanrıseven beraberinde İlçeye yeni atanan Cumhuriyet Başsavcısı Soner Gül, Hakim İbrahim Alper Bilgin, Jandarma Komutanı Göksel Söylemez ile birlikte Lagina ve Stratonikeia antik kentlerini gezerek çalışmalar hakkında bilgi aldı.

Türkiye Gazetesi, 04.08.2011

HACILAR HÖYÜĞÜ'NDE İNSAN KAFATASI BULUNDU

 

Burdur’da Hacılar Höyüğü’nde 50 yıl aradan sonra yeniden başlatılan arkeolojik kazılarda, insan kafatası ve kemikten yapılan aletler bulundu.

 

Burdur’da Hacılar Höyüğü’nde 1957- 1961 yılları arasında İngiliz bilim adamı James Mellaart tarafından başlatılan kazılar, 50 yıl aradan sonra 29 Temmuz’da yeniden başladı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Protohistorya ve Ön Asya Arkeolojisi Anabilim Dalı Başkanı Prof.Dr. Gülsün Umurtak başkanlığında yürütülen kazılarda, çanak, çömlek, mühür, taş, kemikten yapılmış aletler ve insan kafatası bulundu.

 

Çalışmalar hakkında bilgi veren kazı başkanı Prof.Dr. Umurtak, Burdur bölgesinde ilk tarih öncesi arkeoloji çalışmalarını 1957 yılında İngiliz bilim adamı James Mellaart’ın başlattığını belirtti.

Höyüğün geniş kısmında iki sondaj bulunduğunu kaydeden Prof.Dr. Gülsün Umurtak, çalışmaların yaklaşık 30 metre uzunluğundaki bir alanda devam ettiğine dikkati çekti.

 

İlk olarak MÖ 3 bin yılına ait ’Tunç Çağı’ dönemin mimarlık tabakalarına ulaşıldığını kaydeden Prof.Dr. Umurtak, "Şu ana kadar yapılan kazılarda çanak, çömlek, mühür, taş ve kemik aletler ve insan kafatası bulduk. İlk hafta için ilginç sonuçlara ulaştık. Kazı sonunda Burdur Arkeoloji Müzesi’ne güzel eserler kazandıracağımızı düşünüyoruz. Kazıların, Türkiye arkeolojisine önemli katkılar sağlayacak" diye konuştu.

 

Hacılar Höyüğü’ndeki kazılar, 15 Eylül’e kadar devam edecek.

Milliyet, Haber: Onur Özkan 05.08.2011

VAN'DA 'KENT ESTETİĞİ KURULU' KURULDU

 

Van Belediye Meclisi'nin aldığı kararla kurulan Kent Estetiği Kurulu'nun, mücavir alan sınırları içerisindeki alanlarda kaliteli bir mimari ve fiziksel çevrenin elde edilmesinin sağlanması amacıyla nitelikli mimarinin uygulanmasını ve estetik çözümlere ulaşılmasını sağlamaya çalışacağı belirtildi.

Van Belediye Meclisi Ağustos ayı toplantısı sürüyor. Toplantının bugünkü oturumunda Kent Estetik Kurulu'nun kurulması oy birliği kabul edildi. Bu kararla Van'da ilk kez kentin görünümünü değiştirmeyi hedefleyen bir kurulun kurulmasına karar verilmiş oldu. Kent Estetik Kurulu, kentin görüntüsünü bozan yapıların denetimi, yeniden dizaynı, boyanması ve şekillendirilmesi gibi daha birçok konuda yetkili olacak. Aynı oturumda Kent Estetik Kurulu üyelikleri için seçim de yapıldı. Yapılan seçim sonunda Cahit Bozbay, Nejla Bakır ve Murat Türkoğlu üyeliklere seçildi.

Kent Estetik Kurulu belediyeden seçilen üç üyenin yanı sıra Mimarlar Odası, Kent Konseyi, Harita Mühendislere Odası, Peyzaj Mimarları gibi sivil kuruluşlardan da seçilecek toplam 17 kişi ile görev yapacak.

Evrensel,04.08.2011

OSMANLI DÖNEMİNE AİT SİKKELER BULUNDU

 

 

İstanbul Üniversitesi (İÜ) Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Asnu Bilban Yalçın başkanlığında, İstanbul'un tek antik kalesi olan Yoros Kalesi'nde sürdürülen kazı çalışmalarında gündelik yaşamla ilgili, seramik, keramik, su ve yemek kapları, pipo lüleleri, lazımlık ile Osmanlı dönemine ait sikkeler bulundu.

 

Kazı ekibi başkanı Yalçın, İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Emre Bilgili ve Beykoz Belediye Başkanı Yücel Çelikbilek ile Yoros Kalesi kazı alanında yapılan çalışmalar hakkında, basına bilgi verdi.

 

Yalçın, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın izni, İÜ'nün önderliği ve Bakanlar Kurulu kararı ile yürütülen kazı çalışmalarının önemine değinerek, ''Kalenin tarihini ortaya çıkarmak, yaşatmak ve gereken tüm sağlamlaştırma ve konservasyon çalışmalarını yapmak için buradayız'' dedi.

 

Yunan ve Roma dönemlerinde, ''Hieron (kutsal alan)'' adını taşıyan bu bölgede, Zeus adına bir tapınak bulunduğunu söyleyen Yalçın, antik dünya insanı için bilinmeyen bir deniz olan Karadeniz'e açılacak gemilerin son uğrak yerinin, Yoros Kalesi olduğunu ifade etti.

 

Yalçın, şunları söyledi:

''Dolayısıyla, buradan tanrılara en iyi şekilde adak verip denize açılıyorlar. Sağ salim gidip dönmek için. Yüzyıllar boyunca burası önemini korumuş kutsal alan diye. Siyasi açıdan da çok önemli. Herkes buraya sahip olmak istemiş. Ticari açıdan da çok önemli bir yer olmuş. Hieron antik dönemde, bütün deniz yollarındaki mesafelerin alındığı yer olmuş. Eskiden limanların uzaklığı Hieron'a göre hesaplanırmış. Tüm antik kaynaklarda ismi geçen bu yer, Orta Çağ'da bir gümrük yeri olarak karşımıza çıkıyor. Karadeniz'den gelen gemilerin gümrük vergilerinin toplandığı yer olduğunu görüyoruz.''

 

14. yüzyılda Osmanlı himayesine giren Yoros Kalesi'nin, uzun yıllar garnizon olarak kullanıldığını ifade eden Yalçın, birçok gezgin ve yazarın da bundan bahsettiğini, 1800'lü yılların başlarına kadar burada 20 haneli bir köyün olduğunu, bir cami ile bir hamam bulunduğunu ve bir grup yeniçerinin burada yaşadığını anlattı.

 

Bu kazıların, buradaki yaşamı ve kalenin yapılış tarihçesini ortaya çıkarma amacını taşıdığını belirten Yalçın, ikinci aşamada da kalenin konservasyonu ve günümüze daha sağlam bir şekilde gelebilmesini sağlayacak tüm tedbirlerin alınması amacıyla çalışma yapılacağını kaydetti.

 

Yalçın, buradaki kazılarda ortaya çıkarılanların, çoğunlukla buradaki askerlerin yaşamlarına dair çok sayıda seramik ve keramik kaplar, lazımlık, su içilen ve yemek yenilen kaplar, askerlerin sıkça kullandığı pipo lüleleri, Osmanlı dönemine ait sikkelerin ve günlük yaşam alanları olduğunu belirtti.        
    
İstanbul Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Emre Bilgili de İstanbul'un kültürel mirasının potansiyelinin çok yüksek olduğunu, ancak değerlendirilemediğini ifade ederek, ''Bu bir realite, bir tespit. Tabii ki, bu tespit işimize bakmamızı gerektirecek'' dedi.

 

Bu alanda, Kültür Ve Turizm Bakanlığı'nın izni ile 2 yıldır kazı çalışması yapıldığını belirten Bilgili, ''Kazı uzun vadeli bir iştir. Bir dönemde bitmez. Ama kazı bir gerekçedir. Dikkatleri çekmektir. Bugünkü basın toplantısı da bunun için yapılıyor. Burası kamuoyunun gündemine gelsin ki, burayı daha ileri noktalara götürebilelim. Buranın kültürel potansiyeli çok yüksek. İstanbul çok ciddi bir turizm destinasyonu haline gelebilir. Hem kültürel miras olarak buranın değerlendirilmesi hem ortaya çıkan objelerin, hem de çevre olarak değerlendirilmesi açısından ciddi bir proje arayışı içerisinde olacağız'' şeklinde konuştu.

 

Beykoz Belediye Başkanı Yücel Çelikbilek de Beykoz'da koca bir tarih yattığını ama bu tarihi şu ana kadar kamuoyuna veya dünyadaki tarihe meraklı insanlara sunamadıklarını söyledi.

 

Çelikbilek, buraların çok özel yerler olduğunu, istenilse de buraların kurulamayacağını ve yenisini yapma şansının hiç olmadığını belirterek, ''Buralar yüz yıllar önce yapılmış, bizlere kadar gelmiş mirastır. Böyle bir mirasa sahip olmak Beykoz için büyük bir şans. Beykoz, Asya'nın Avrupa'ya bakan yüzü. Beykoz'un bu şekliyle dünyaya tanıtılması gerekiyor. İnanıyorum ki, buralar daha da güzelleşecek'' diye konuştu.

 

Bu arada, kazı çalışmalarının 20 kişilik bir ekiple yürütüldüğü bildirildi.
        
KALENİN TARİHÇESİ
        
Anadolu Kavağı'nda bulunan Yoros Kalesi, Karadeniz ile Marmara Denizi arasındaki geçiş noktasında yer alıyor. İstanbul'un bu tek Bizans kalesi, Antik Çağda ''Tanrıların Dağı ve Kutsal Dağ'' anlamlarına gelen Hieron bölgesinde bulunmakta. ''Yoros'' ismi 1371'de Yıldırım Beyazıd'ın kaleyi fethetmesinin ardından Türkler tarafından da kullanılmaya başlanmış. Garnizon olması amacıyla yapılan kale, gümrük kontrollerinin yapılmasını sağlamasının yanı sıra, İstanbul'a yönelik Karadeniz;den gelebilecek saldırıları da önleme görevini uzun yıllar üstlenmiş. Hatta bu nedenle karşı kıyıya yapılan bir başka kale ile Yoros Kalesi arasına boğaz geçişini kapatmak için zincir bile çekilmiş.

 

Genellikle Cenevizliler tarafından yapıldığı sanılan kalenin tarihi kaynaklara göre, 12. yüzyıl Bizans dönemine kadar uzanmakta. Antik kayıtlarda denizcilerinin rüzgarlardan yararlanmak ve fırtınalara karşı gemilerini koruyabilmek için tanrılara adak sundukları Roma dönemine ait bir tapınağın bu bölgedeki varlığından bahsedilmesi de bölgenin tarihini daha da erkeneçekmekte.

Akşam, 04.08.2011

19. YÜZYIL GÖRÜNÜMLÜ 2011 MODEL HAN

 

 

Sivas kültüründe ve sosyal hayatında önemli bir yere sahip olan eserler arasında bulunan Çorapçı Hanı'nda restorasyon çalışmaları devam ediyor.


Sivas'ın ticari tarihinde önemli bir yere sahip olan 19. yüzyıl yapımı Çorapçı Hanı, yıllarca kaderine terk edildikten sonra 2010 Mayıs ayında Sivas Belediyesi tarafından restorasyona alınmış, ilk başta nerdeyse tamamen yıkılmıştı. Tarihi hanı yıkan belediye yerine yine eski görünümlü 2011 model bir han yapıyor.


Hanın restorasyonu için belediye tarafından açılan ihaleyi belediyenin iştiraki olan Özbelsan AŞ, restorasyon yeterliliği olmadığı için taşeron firma kullanarak almıştı.


Tarihi hanı restore yapmak için giren taşeron firma, konağı tadil etmek yerine yıkınca olaya Koruma Uygulama Denitim Bürosu (KUDEB) el koymuş, firmanın restorasyonu 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'nda belirtilen teknik kurallara uygun yapmadığı tespit edilmişti.


Restorasyon alanında incelemelerde bulunan yetkililer, han binasının temeline kadar yıkılarak restorasyondan çıkarılıp yeni inşaat alanına dönüştürüldüğünü tespit etmiş, yapılan inceleme sonunda restorasyonun durdurulmasına karar verilmişti.


KUDEB heyeti, restorasyonu durdurma raporuna ayrıca restorasyonda Horasan harcı yerine çimento harcı kullanıldığını ve kerpiçlerin sökülüp atıldığını yazmış, rapor, Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'na gönderilmişti. Sivas Belediyesi'nin acemiliğini kabul ettiği projede çeşitli değişiklikler yapılarak çalışmalara yeniden başlanmıştı.


Bir süredir devam eden çalışmaları yerinde inceleyen Sivas Belediye Başkanı Doğan Ürgüp, çalışmaları yıl sonuna kadar tamamlayarak, Çorapçı Hanını, İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Kültür Merkezi olarak hizmete sunacaklarını söyledi.


Çalışmalar hakkında bigiler veren Başkan Ürgüp, “Benden önceki Başkanımız zamanında Çorapçı Hanı bir bedel karşılığı satın alınmış. Biz göreve geldikten sonra baktık ki, han oldukça sıkıntılı. Tarihi Kentler Birliğinden almış olduğumuz teşvik ve krediyle birlikte projesini Metin Keskin'e çizdirdik.


Daha sonra proje gereği tadilat yaptırdık ve restorasyona başladık. Gelinen noktada Çorapçı Hanının Sivas için önemi çok fazladır. Yaklaşık 1870 yıllarında yapılan altında 14 tane odası, üst katında 11 oda olmakla birlikte 25 oda veya 25 dükkanla müteşekkil bir handır.


Sivas için burasının önemi tarihi eser olmakla birlikte, onun da ötesinde İhramcızade İsmail Hakkı Toprak'ın bir dönem burada kalmış olmasıdır. Sivas'tan ve Türkiye'nin her tarafından gelen kendisini seven insanlarla burada bir araya gelmiş ve onunla sohbet yapma imkanı bulmuşlardır.
İhramcızade Hazretlerinin 40. vefat yıl dönümünde yapmış olduğumuz panelde bize talepler oldu. Sivas Belediyesi olarak biz de, restorasyonu tamamlandıktan sonra burayı “İhramcızade Kültür Merkezi” olarak hayata geçireceğiz” dedi.


Sivas Belediyesi olarak Çorapçı Hanı'nın çevresinde de bir takım düzenlemeler yapılacağını kaydeden Başkan Ürgüp, bu çerçevede vakıflara ait dükkanların takas yoluyla alınarak, Hanın çevresinin açılacağını ifade etti.


Konuyla ilgili gerekli tebligatların yapıldığını bildiren Başkan Ürgüp, çalışmaların tamamlanmasıyla birlikte, Sivas'a Çorapçı Hanı çevresinde yeni bir meydan kazandırılacağını söyledi.

Sivas Hürdoğan, 04.08.2011

NANO TEKNOLOJİYLE KORUNACAK

 

 

Dalyan'da bulunan ve 3 bin yıllık tarihi geçmişi olduğu bildirilen Kaunos antik kentinde kazı çalışmalarına başlandı.

 

Kaunos kazı çalışmaları ekibinde görev alan Arkeolog Erkan Kart, AA Muhabirine yaptığı açıklamada, 3 bin yıllık tarihi geçmişi olan Kaunos antik kentinde, 1966 yılında başlayan arkeolojik araştırmalar ve kazı çalışmalarının Prof.Dr. Cengiz Işık başkanlığında, farklı bilim dallarından oluşan yaklaşık 40 kişilik ekip ve teknik personel tarafından sürdürüldüğünü söyledi.

 

Bu yılki kazı çalışmalarının önemli bir bölümünü, Roma döneminin ticari faaliyetlerinin gerçekleştirildiği Bazilika, Hamam, Agora ve Demeter Kutsal alanın oluşturduğunu belirten Kart, ''Bazilika'', Roma döneminde hem alışveriş alanı hem de hukuki, ticari ve adli yargı organlarının işlem gördüğü bina olarak biliniyor. Diğer taraftan kaya mezarlarını koruma projesi de Eylül ayında hayata geçirilmeye başlanacak''dedi.

 

Erkan Kart, ''çalışmaların, öngörülen program çerçevesinde Bazilika, Hamam, Agora ve Demeter Kutsal Tapınağı'ndan oluştuğunu ifade ederek, ''Kazı çalışmaları, konservasyon, restorasyon, arkeolojik park çalışmaları ve alan düzenlemeleri gibi farklı çalışma alanlarında gerçekleştiriliyor. Bundan sonra buranın çizimini yaparak hem restorasyon hem de kazı çalışmalarımızı nasıl yönlendireceğimizi belirleyeceğiz''diye bildirdi.
                
2 bin 400 yıllık kaya mezarlarının ''nano teknoloji'' kullanılarak koruma altına alınması amacıyla Kaunos Antik Kenti Kazı Başkanı Prof.Dr. Cengiz Işık tarafından TÜBİTAK'a sunulan projenin kabul edildiğini anlatan Kart, şunları söyledi:

''Kaunos kazı çalışmalarının dışında büyük bir projeye daha başlayacağız. Kaya mezarlarını güneş, yağmur ve diğer doğa olaylarının verdiği zararları minimuma indirmek amacıyla bir çalışma yapılacak. Kaya mezarlarını koruma projesi kapsamındaki projemizi TÜBİTAK değerlendirdi ve kabul gördü. Kazı Başkanı Prof.Dr. Cengiz Işık hocamızın, daha önceki yıllarda hazırlamış olduğu raporlar dahilinde konservasyonlar sağlanacak. Bu çalışmalar Eylül ayında başlayacak, üç yıllık alt çalışma ve hazırlık oluşturulacak. Burada yürütülecek olan çalışmalar yaklaşık 10 yıl sürecek.''

Akşam, 04.08.2011

BERGAMA'DA RESTORASYON ÇALIŞMALARI DEVAM EDİYOR

 

 

Bergama Belediyesi, kentin eski mahallelerindeki yapıları restore ederek, günümüz turizmine kazandırmaya devam ediyor. Dört yeni restorasyon çalışması için İzmir Valiliği'ne müracaat eden Bergama Belediyesi, katkı payı almaya hak kazandı.   14 Eylül İlköğretim Okulu Bahçesi’ndeki Papaz Evi denilen eski yapı, restorasyon çalışması tamamlanan ve yakında faaliyete başlayacak olan Eski Gazipaşa Okulu yanındaki bina, yine restorasyon çalışması tamamlanan Havra Binası’nın yanındaki bina ve restorasyon çalışmaları devam eden Kapalı Çarşı çevresindeki dükkanlar İzmir Valiliği’nin sağlayacağı katkı payı ile Bergama Belediyesi’nce restore edilecek.  Böylece Bergama’daki pek çok tarihi yapının restorasyonu tamamlanmış olacak ve Bergama eski otantik görünümüne biraz daha yaklaşacak.

 
İzmir Valiliği, Bergama’dan toplanan emlak vergilerinin % 10’unu, Taşınmaz Kültür Varlıkları’nın Korunmasına Ait Katkı Payı’na dair yönetmelik kapmasında restorasyon çalışmaları için Belediye'ye ödüyor. Bergama’nın bu payı alabilmesi için Belediye’nin hazırlıklar yapıp, valiliğe müracaatta bulunması gerekiyor. Bergama Belediyesi anılan dört yer için çalışmalarını tamamladı ve valiliğe katkı payı için müracaat etti. Valilik Bergama Belediyesi’nin restorasyon çalışmalarını uygun bularak, katkı payı vermeyi kabul etti.   Restorasyon çalışmalarına önem verdiklerini belirten Bergama Belediye Başkanı Mehmet Gönenç; “ Tamamladığımız ve yapımı süren restorasyon çalışmalarımıza önümüzdeki günlerde yenileri eklenecek. Eski ve bazıları viran hale gelmiş yapılarımızı restore ederek, Bergama’nın görünümünü yenilemeyi amaçlıyoruz. Şehrimize gelen yerli ve yabancı turistlerin tarihi yapısına uygun bir Bergama görmelerini istiyoruz” dedi. Gönenç, yeni yapılacak çalışmalarla ilgili de şu açıklamayı yaptı: “14 Eylül İlköğretim Okulu Bahçesi’ndeki Papaz Evi olarak anılan eski yapıyı restore edeceğiz. Restorasyon çalışmaları tamamlanan ve yakında butik otel olarak hizmet verecek olan Gazipaşa Okulu’nun yanında Belediye olarak kamulaştırdığımız binaları restore ederek, butik otelimizi genişleteceğiz ve yatak kapasitesini arttıracağız. Yine, restorasyonu tamamlanan Havra’nın yanındaki binaları kamulaştırdık ve restore ederek, Havra ile birlikte kültürel tesis olarak hizmete açacağız. Onarım çalışması tamamlanmak üzere olan Kapalı Çarşı’nın çevresindeki dükkanları da restore ederek, bu bölgenin canlanmasını ve otantik görünümlü dükkanlarıyla turizme hizmet etmesini sağlayacağız. Bergama turizminin daha da gelişmesi için butik otelciliği çok önemsiyoruz. Kale Mahallesi’ndeki butik otel sayısının artması, Bergama’da turizmin daha da büyümesini sağlayacaktır. Bu açıdan restorasyon çalışmalarına oldukça önem veriyoruz.”

Kuzey Ege, 04.08.2011

500 YILLIK EŞYALARI MERCEK ALTINDA

 

 

Bursa'da, Muhammed Üftade Hazretlerinin Uludağ'ın eteklerindeki tekkesinde bulunan sandıklardan çıkarılan, zamanla yıpranmış, parçalanmış 64 parça özel eşyası, Bursa Büyükşehir Belediyesinin öncülüğünde konusunda uzman ekip tarafından titiz bir çalışmayla eski haline dönüştürülüyor.

 

Hazreti Muhammed'in Hırka-i Şerif'inin restorasyon ve konservasyon çalışmalarında da görev alan Tekstil Tasarım Restorasyon ve Konservasyon Uzmanı Levent İnan başkanlığında, sanat tarihçisi Hülya Demirhan ve ressam Esra Çetin tarafından yürütülen çalışma kapsamında, kayıtlı 64 parça eşyanın envanterinin 100'ü bulabileceği bildirildi.

 

Merinos Atatürk Kongre ve Kültür Merkezi'ndeki iki atölyede çalışmalarını sürdüren Levent İnan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, burada yapılan çalışmanın, konservasyon laboratuvarı şeklinde oluşturulmuş bir mekanda taşınabilir kültür varlığı niteliğinde olan Üftade Hazretlerinin özel ve tekke eşyalarının restorasyonu ve konservasyonu işini kapsadığını söyledi.

 

İnan, tekstil ve diğer malzemelerden ya da karışık malzemelerden yapılmış envantere kayıtlı 64 parça eşyayı ele aldıklarını belirterek, şunları kaydetti:

''İki tane de içinden daha hiç eşya çıkarılmamış sandıkla karşılaştık. Bu sandıklar içinde, örneğin kaftan gayri ihtiyarı katlanmış. Tekstillerin uzun süre böyle katlı durması istenmeyen bir durum. Biz burada artık yıpranmış, parçalanmaya başlamış, havasız kalmış, değişik zararlarla hasar görmüş malzemeleri tekrar eski halene getirebileceğimiz bir laboratuvar ortamında bulunuyoruz. Yaptığımız ilk iş, bu dijital olarak eserlerin fotoğraflarını çekmek videolarını almak, daha sonra en önemli işlem ki bu özel bir durumdur, rölevelerini almak. Üzerine asetat yaydıktan sonra, örneğin kaftanın bütün detaylarının çizimlerini yapıyoruz. Çizimlerde, parçalanmış, yıpranmış, dikiş olan, tamam olan kısımlar çizimler üzerinde detaylandırılıyor ve arşivlenecek şekilde depoluyoruz. Bundan sonra da eserlerin kondisyonlarına bakmak ve dijital mikroskopla üzerinde etüt etmek işi var. Doğal yöntemlerle çalışırsanız eser kendisine nasıl davranılacağının kopyalarını zaten veriyor.''

 

Bu eşyaların ömrünün bir gün nihayetleneceğini ifade eden İnan, ''Bizim amacımız, bunun dünya müze kurallarında olabildiğince ömrünü uzatmak, doğru şartlarda sunumunu ve saklanmasını sağlamak. Biz bu çalışmayla eserleri gün yüzüne çıkarıyoruz ve sağlıklı hale getiriyoruz, fakat esas iş ondan sonra başlıyor. Müze ortamında doğru vitrinlerde sergilenmeli, doğru nem, ışık, ısı ve nemde saklanmalı'' dedi.

 

İnan, sandıklardan çıkarılanlar arasında, Üftade Hazretlerine ait kaftanlar, takunyalar, makam asaları, kılıçlar bulunduğunu belirerek, ''Aziz Mahmud Hüdayi öğrenciliğini yapmış Üftade Hazretlerinin, celvetiye tarikatı da zaten ciğer taşımakla ilgili olan ciğer satarak geçimini sağlayan, hatta yokluklara kendisini adayan varlıklardan uzaklaşmış bir tarikat. Tamamen kendini tasavvufa vermiş Allah yolunda ilerlemeye çalışan bir tarikat ve bilinç. Eşyalarında da zaten bir süsleme bulamayacaksınız, her şey işe yarar, işlevsel'' diye konuştu.

 

Envantere kayıtlı olarak 64 parça eşya üzerinde çalıştıklarını anlatan İnan, sayının azalmadığını, arttığını ve 100'ü bulabileceğini tahmin ettiğini bildirdi.
        
İnan, sandıkta hatalı saklanan eserlerden birisinin de ''Kabe örtüsü'' olduğunu belirterek, şu bilgileri verdi:

''Sandık içinde siyah parçalar vardı. Doğru bir şekilde katlanmamış ya da bozulmuş bu yapıları iyice incelendiğimizde, bir Kabe örtüsü olduğunu fark ettik. Kabe örtüsü, boyayarak ya da işleyerek dokumadan yazıların yazıldığı yüzde 100 ipekten bir örtüdür. Bu Kabe örtüleri, her sene Ramazan ayının arifesinde, yenisi İstanbulda dokunur, Sure Alayları'yla Mekke ve Medine'ye gönderilir, Kabe'nin üzerindeki eski örtü kaldırılır, yenisi üzerine örtülür. Bu Kanuni döneminden beri böyle, halifelik Yavuz Sultan Selim ile geçtiğinden beri Osmanlı bu konuya çok önem vermiş ve her türlü yardımı yapmış. Hatta Kanuni, 3 tane köyün vakfiyesini Kabe'nin bu tip kumaşlarının yapımına harcamış. Bu kadar önem veriyor... Yazılı bir kumaş bu. Sanat tarihi açısından çok önemli, ama aynı zamanda dini açıdan da önemi var. Sonuçta Kabe'nin üzerini süslemiş, bir yıl üzerinde kalmış bir örtü. Bu tip malzemeler, önce halka dağıtılacaksa dağıtılır, bazen saraya gönderilir, bazen din büyüklerine, tekkelere gönderilir. Bu da tekkelere gönderilmiş tekstil malzemelerinden biri.''
        
Şu ana kadar envantere kayıtlı 64 parçadan müdahale etmedikleri hiçbir eser olmadığını belirterek, şu bilgileri verdi:

''Belli bir program dahlinde hepsini kaldırmaya çalışıyoruz. Belli bir zaman sınırlamamız var haliyle. Gerçi konservasyon ve restorasyonda pek fazla zaman koymamak lazım. Çünkü zamanı eser koyuyor. Ama aşağı yukarı 5-6 ay içinde işi tamamlayacağımızı öngörüyoruz bir aksilik çıkmazsa. Ama yüzde 70-80'ini kesinlikle tamamlarız. Bu da bir sergiyi sağlayabilmek, olayı anlatabilmek için yeterli bir malzeme.''        
     
Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe de Bursa'nın hızla yaşayan canlı bir tarih kentine dönüştüğünü, müze kent olma yolunda hızlı gelişme gösterdiğini söyledi.

 

Altepe, bu çerçevede kente damgasını vuran şahsiyetlerle ilgili çalışmaları da sürdürdüklerini vurgulayarak, şunları kaydetti:

''Bursa'mız bir evliyalar şehri ve manevi odağı olan şahsiyetler var. Bunların başta gelenlerinden biri de Üftade Hazretleri ve en fazla ziyaret edilen yerlerin başında geliyor, en önemli ziyaretgahlardan biri. Bizler de Üftade Hazretlerinin daha yakından tanınmasıyla ilgili çalışmalarımızı başlatmıştık. Şu anda onun kendi türbesi Pınarbaşı Yerkapı bölgesi. Bir de onun dergahı var Uludağ eteklerinde Molla Fenari'de, o dergahı restore ediliyor Büyükşehir Belediyesi tarafından ve yanındaki cami de restore ediliyor. Bir yandan da orada kıyıda köşede gelip geçenlere gösterilen sandıkların içinde eşyaları vardı. Unutulmuş, ihmal edilmiş, sandıkların içinde çürümüş, paçavraya dönmüş, parçalanmış, bunlar tek tek çıkarılıyor, ele alınıyor, ütüleniyor, üstündeki motifleri, desenleri, röleveleri çıkarılıyor. Bir yandan buhar verilerek, çanlandırılarak destekleyici malzemelerle tekrar ortaya konuluyor. Burada Üftade Hazretlerinin her eşyası var. Kaftanı da var, iç gömleği, fistanı, pantolonu, sırıkları, şapkasından külahına kadar her eşyası var. Bu kültür, dergah, yaşam tarzı da halka tanıtılacak. Dergahta gelişi güzel tanıtılan, son yıllarda harap olan eserler, bu çalışmalarla canlandırılarak müze şeklinde dergahta bu eşyalar yeniden sergilenecek. Hem şahsiyetlere hem kültürümüze ve Bursa'mıza kazandırılacak. Restorasyonlar yıl sonuna doğru tamamlanacak, yaklaşık 6 ayda toparlanacak.''

 

Recep Altepe, Üftade Hazretleri gibi manevi şahsiyetleri tüm dünyanın bildiğini ifade ederek, bu şahsiyetlere ait mekanların büyük ilgi gördüğünü, tanıtımların sistemli bir müze şeklinde yapılması halinde, inanç turizmine de katkı sağlayacağını ve ziyaretçi sayısını artıracağını sözlerine ekledi.

Akşam, 04.08.2011

SİVAS'TA 'TARİHİ DOKU' YENİDEN GÜNDEMDE

 

 

Geçtiğimiz yıllarda Sivas'ta birçok kez gündeme gelen ve tartışma konusu olan tarihi dokuyu bozma olayı yeniden gündeme geldi. Çifte Minare'nin arkasında bulunan kalıntıları çay bahçesi yapmak isteyen girişimci de tarihi doku olayına takıldı.


Kitabesine göre, 1271 yılında İlhanlı Veziri Sahip Şemsettin Mehmed Cüveyni tarafından yaptırılan Çifte Minareli Medrese'nin onarılması için başlatılan çalışmalar tamamlandı. Restorasyon çalışmaları kapsamında tarihi medresenin minareleri ve dış yüzeyi temizlenirken, zemini de güçlendirildi. Medresenin arka kısmındaki kalıntılar ortaya çıkarılarak, bu çalışmayla eserin temel kalıntıları da yükseltildi.


Alınan bilgilere göre minarelerin arka kısmında kalan harabe duvarların yükseltildiği ve yenilendiği alanı Vakıflar Bölge Müdürlüğü çay bahçesi yapılmak üzere ihale yoluyla kiraya verdi. Ancak, ihaleyi alan firma malzemelerinin bir kısmını alana getirmesine rağmen, Sivas Belediyesi'nin engeli ile karşılaştı.


Söz konusu alanda kurulacak çay bahçesinin tarihi dokuya zarar vereceğini düşünen Sivas Belediyesi ihaleyi alan firmaya işletme ruhsatı vermedi.


Alanı ihale eden Vakıflar Müdürlüğü'nün bu projesi Anıtlar Kurulu tarafından da onaylanırken, işletme ruhsatı verme yetkisini elinde bulunduran Sivas Belediyesi'nin bu alanda kurulmak istenen çay bahçesine işletme ruhsatı verip vermeyeceği merak konusu olurken, ihaleyi alan firmanın getirdiği tentelerde kurulumu yapılmamış halde söz konusu alanda bekliyor.


ÇİFTE MİNARELİ MEDRESE
Taç kapı üzerinde yer alan kitabesine göre, 1271 yılında İlhanlı Veziri Sahip Şemsettin Mehmed Cüveyni tarafından yaptırılan medresenin, sadece doğu yönündeki asıl cephesi günümüze kadar ayakta kalmayı başardı.Tarihi medrese, girişindeki taş süslemeleri ve tuğla-çini örgülü iki minaresi ile dikkati çekiyor.

Sivas Hürdoğan, 04.08.2011

KASRIN İHMALİ

 

     

 

Günümüzden yaklaşık 420 yıl önce Sultan lll.Murad tarafından yaptırılan Sepetçiler Kasrı, nadide tarihi miraslardan biri... Sarayburnu'nda enfes manzarasıyla birçok farklı amaç için kullanıldı, defalarca yenilendi, korundu, restore edildi... Ancak son restorasyon, uzadı da uzadı, bir türlü bitmedi... Ortalık virane halde kaldı, şu anda da hiçbir çalışma yok... Yapının bir bölümü, Basın Enformasyon İstanbul İl Müdürlüğü ve Uluslararası Basın Merkezi olarak kullanılıyor... Kasrın açık olan uzantısında ise düğün, davet gibi gibi organizasyonlar yapılıyor.

 

Anlaşıldığı üzre, Sepetçiler Kasrı'nın yerli yabancı, geleni gideni çok... Tarihi kasrı gezmek isteyenler aradığını bulamıyor... Üstelik basınla ilgili bölümlere çıkmak için restore edilen (edilemeyen) katlardan çıkılıyor... Tozun toprağın, ortalarda bırakılmış kabloların, tarihi yapıya yakışmayan çirkin görüntünün ortasından geçilerek... Sonuç itibarıyla, tarihi eserlerin restorasyonu ve korunması konusunda önemli adımlar atılan İstanbul'da Sepetçiler Kasrı'nın da bir an önce hakettiği değeri bulması gerekiyor... Yetkililerin dikkatine...

Habertürk, 04.08.2011

SMYRNA KAZILARI DESTEK BEKLİYOR

 

İzmir'in ilk yerleşim yeri olarak bilinen Bayraklı-Tepekule'deki Smyrna antik kentinde Türkiye'nin ilk arkeoloğu Ordinaryus Profesör Doktor Ekrem Akurgal tarafından 1948 yılında başlatılan arkeolojik kazılar destek bekliyor. MÖ 3 bin yılına kadar dayanan tarihi ile İzmir'in belki de en önemli tarihi değeri olan ancak hak ettiği değeri göremeyen Bayraklı Höyüğü'nde kazılar yılın 6 ayı Kültür ve Turizm Bakanlığı desteğiyle sürdürülüyor. Ancak ödenek yetersizliği ile yavaş ilerleyen kazılar bir bakıma turizme de ket vurarak, esnafı memnun etmiyor. Konuyla ilgili bilgi veren Bayraklı Belediyesi Arkeoloğu Umut Devrim Eryarar, “Ülke genelinde kazılar 1-2 ay sürüyor. Çünkü hocalar okullarına dönmek zorundalar. Yaz döneminde verilen bütçeler 1-2 ay kullanmaya yeterli oluyor. Ancak İzmir kazılarının şöyle bir şansı var; yıllık olarak destek alabiliyorlar. Örneğin bizim kazımız 6 ay bütçeli. Haziran'dan Aralık ayının sonuna kadar devam ediyor. Kış için ise ekibimiz yetersiz. Maddi destek de yeterli değil. Örneğin; 100 lira ile 20 işçi çalıştırabiliyorsanız, 200 lira ile 40 işçi çalıştırarak, daha fazla alan kazılabilir. Bu bakımdan bütçe önemli. Bütçe ne kadar kısıtlı olursa çalışılan alan ufak oluyor” dedi.

 

Smyrna kazılarından çıkan tarihi eserlerin İzmir Arkeoloji müzesine gönderilerek, orada sergilendiğini anlatan höyüğün arkeologlarından Eryarar, Bayraklı'nın turizmden hak ettiği payı alması için Bayraklı Belediyesi tarafından başlatılan çevre düzenlemelerinin geliştirilerek, desteklenmesi gerektiğini ifade etti. Eryarar, Bayraklı Belediyesi'nce projelendirilen ve önümüzdeki dönemde gerekli izinlerin alınmasıyla 100 dönümlük Smyrna höyüğü yakınlarına inşaa edilecek bir müze projesinin de müjdesini verdi.

 

Her ne kadar Bayraklı halkı ya da esnafı bundan faydalanamasa da yıl içinde İzmir'e gelen yaklaşık 1 milyon turistten 12 bin ziyaretçinin Smyrna kazılarını gezdiğini belirten Eryarar, “Turistler kafileler halinde yaklaşık 1-2 saatlik süreyle kazıları geziyor. Kurvazieyr turizmi ile zaten İzmir'de kısa süreli kalan turist için de 1-2 saat önemli. O nedenle olabildiğince hızlı şekilde turlar düzenleyerek, bilgiler veriyoruz. Bir çok turist burada hac ibadetini görür gibi, ibadetlere gelerek, dua ediyor. Yurt dışında İzmir denilince akla ilk Bayraklı höyüğü geliyor. İzmir'e gelen turistlerin büyük çoğunluğu da eski İzmir'i biliyor. Amacımız turizmcilerin Bayraklı höyüğüne daha fazla önem verip, buraya seferler düzenlemeleri” diye konuştu.

Yenigün, 03.08.2011

KALEHÖYÜK MÜZESİ, AVRUPA'DA YARIŞACAK

 

 

Japon hükümetinin karşılıksız kültürel hibe programıyla inşa edilen, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından teşhir, tanzim ve çevre düzenlemesi yaptırılan, Türk-Japon dostluğunun sembolü kabul edilen ve geçen yıl ''En İyi Yeşil Müze'' ödülü alan Kalehöyük Müzesi, 2012 yılı için Avrupa'nın en iyi müzeleri yarışmasına aday gösterildi.

Kırşehir Müze Müdürü Adnan Güçlü, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 1986 yılında başlanan kazı çalışmaları sonucunda, MÖ 23. yüzyıla (İlk Tunç Çağı) kadar uzanan tarihi bulgulara rastlanan Kalehöyük'teki müzenin, mimari projesi ile farklılık taşıdığını vurguladı.

Türk-Japon dostluğunun simgesi de olan müzenin, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından European Museum Forum'a başvurularak, ''Avrupa'da Yılın Müzesi 2012'' yarışmasına aday gösterildiğini belirten Güçlü, şu bilgileri verdi:

''Geçen yıl Temmuz ayında açılan Kalehöyük Arkeoloji Müzesi, aynı yıl, Amerika'da 1950'li yıllardan itibaren verilen 'En İyi Yeşil Müze' ödülünü aldı. Pek çok ziyaretçi ve özellikle mimar,uluslararası ödüle sahip müzeyi görmeye geldi. Müzemiz doğayla bir bütünlük arz ediyor. Japon Bahçesi içerisinde yeşili bol bir müze. Ayrıca Bakanlığımız tarafından 2012 yılı için Avrupa'nın en iyi müze yarışmasına aday gösterildi. Bu ödülü de alacağımızı düşünüyoruz.''

Habertürk, 03.08.2011

UGANDA'DA 20 MİLYON YAŞINDA MAYMUN KAFATASI

 

Fransız ve Ugandalı paleontologlar, Uganda'nın kuzeyinde, 20 milyon yaşında büyük bir maymuna ait kafatası buldu.

 

Bilim adamları, ilk kez bu döneme ait tam bir kafatasının bulunduğunu belirterek, fosilin bilim dünyası haritasına Uganda'yı ekleyeceğini vurguladı. İlk inceleme, fosilin ağaçlarda yaşayan otçul ve 10 yaşında bir hayvana ait olduğunu gösteriyor.

Zaman, 03.08.2011

ESKİ ASKERİ KIŞLA MÜZE OLUYOR

 

 

Mardin'de 32 yıl önce askeri kışla olarak kullanılan bina restore edilerek Mardin Müzesi'ne dahil edilecek.

 

Mardin Müzesi Müdürü Nihat Erdoğan, Türkiye'nin en zengin tarihi ve kültürel varlıklarını içinde barındıran, inanç ve kültür turizmi kapsamında kenti ziyaret eden yerli ve yabancı turistlerin yoğun ilgi gösterdiği müzenin kullanım alanının genişletilmesi için çalışmalarını sürdürdüklerini söyledi.

 

Tarihi kentin Kültür ve Turizm Bakanlığı bünyesindeki tek müzesi olan Mardin Müzesi'nde 32 medeniyetin izini taşıyan eserlerin bulunduğuna dikkati çeken Erdoğan, yer sıkıntısı nedeniyle çok sayıda etnografik eserin de müzenin deposunda saklandığını belirtti.

 

Bu sorunu çözmek amacıyla müzenin yanında bulunan ve 1979 yılına kadar askeri kışla olarak kullanılan binanın Mardin Müzesi'ne ilave edilmesi için çalışma yürüttüklerini anlatan Erdoğan, ''Daha önce askeri kışla olarak kullanılan binanın Mardin Müzesi'ne bağlı ek bina olarak kullanılması için restorasyon çalışmalarına başladık. Çalışma sonunda müze ile bağlantısını sağlayıp Mardin Müzesi'nin kullanım alanını genişletmeyi planlıyoruz. Eski askeri kışladaki restorasyon çalışmaları tamamlandıktan sonra depoda bulunan etnografik eserleri teşhir etme imkanı bulacağız'' dedi.
                
Erdoğan, Mardin Müzesi'ne turistlerin yoğun ilgi gösterdiğini de belirterek, geçen yıl 300 bini aşkın yerli ve yabancı turistin müzeyi ziyaret ettiğini söyledi.

 

Taş mimarisinin izlerini taşıyan birbirinden güzel tarihi motiflerle süslü müzede 40 bini aşkın tarihi ve kültürel varlıkların bulunduğunu bildiren Erdoğan, şunları kaydetti:

''İnanç ve kültür turizmi açısından Mardin marka şehir haline geldi. 2023 yılı hedefimiz 5 milyon turist, 50 bin yatak kapasitesine ulaşmaktır. Mardin, turizm çıtasını her yıl bir önceki yıla oranla artırarak bu hedefe emin adımlarla ilerliyor. 1999 yılında sadece bir otelin bulunduğu tarihi kentte bugün 3 bini aşkın yatak kapasitesine sahip 11 otel var. 3 otelin inşaatı ise halen sürüyor. Yıl sonuna kadar yatak sayısının 5 bine ulaşacağını düşünüyoruz. Bakıma alınan Mardin Havaalanı da 15 Ocak 2012 tarihinde iç ve dış hatlar terminallerinin eklenmesi ve yenilenmesi ile uluslararası uçuşlara açılacak. Bu çalışmaların tümü tamamlandığında Mardin daha fazla turistin akınına uğrayacak, dolayısıyla müzemizi ziyaret eden turist sayısı da artacaktır.''

Akşam, 03.08.2011

120 İLE 400 YILLIK EL YAZMALARI ELE GEÇTİ

 

İstanbul Fatih'te 2 kişi, aralarında 400 yıllık 81 adet el yazması eserin de bulunduğu 100'e yakın tarihi eseri Kapalıçarşı'da satmak isterken yakalandı. İkilinin otomobilinde de Arapça, İbranice ve Osmanlıca 81 adet elyazması, 5 adet çini, 4 adet tarihi eski camilerin minberinin üstünde kullanılan alem ve ç3 tane işlemeli sandık kapağı bulundu. Eserleri tek tek Doç.Dr. Hüsnü Koyunoğlu, piyasa değerlerinin 1 milyon TL'yi bulabileceğini kaydetti.

Sabah Haber: Ali Şahin, 03.08.2011

TARİHİ KÜLLİYEYE AMERİKAN MUTFAK

 

 

Selçuklu Sultanı 1. Alaaddin Keykubad’ın annesi Ümmühan Hatun tarafından 1207 yılında Eskişehir’de yaptırılan Seyyid Battal Gazi Külliyesi’nin restorasyon çalışmaları sırasında tarihi dokusunun büyük ölçüde zarar gördüğü öne sürüldü.

 

Külliye içerisine Amerikan tarzı mutfak ve tuvaletler yaptırıldı. Aydınlatma yapılacağı gerekçesiyle spot lamba ve aydınlatma malzemeleri duvarlara çakılarak bağlandı. İddialara göre külliyenin daha önce mermer olan sütunları yerine beton sütunlar konuldu. Külliyenin türbe kısmının girişine cam bölmeler yapılıp, duvara monte edildi. Ziyaretçiler türbenin iç kısımlarını karanlık ortamda ziyaret edebiliyor. Seyitgazi Belediye Başkanı Adnan Yalçın Şen, restorasyon çalışmalarının tarihi dokuya uygun olarak yapılması gerektiğini söyledi. Külliye içerisine Amerikan tarzı mutfağın yapılmasını eleştiren Şen, “Tarihin gelecek kuşaklara aktarılması için restorasyon gerekli. Ama bu tarihe saygılı olarak yapılmalı. Ciddi kaynak aktarıldı. Müteahhit işini tamamladığını söyleyip gitti. Sonradan çok fazla problem oluştu. Vakıflar Bölge Müdürlüğü geçici kabulü yaparken, genel kabulü yapamadı. Genel kabulün yapılması için bir de işletme hakkının devredilmesi gerekiyor. Tarihi doku zedelendi. Proje Kültür Tabiat Varlıkları Koruma Kurulunca kabul gördükten sonra bu yapıldı. Oradaki dolaplar ve seramikler tarihi dokuya hiç uygun olmadı” dedi.   

Mlliyet, Haber: Eyüp Kelebek, 03.08.2011

TARİHİ ÇİNİ FIRINLARI GÜN YÜZÜNE ÇIKIYOR

 

Yrd. Doç.Dr. V. Belgin Demirsar-Arlı, başkanlığında 20 kişilik bir ekip İznik Çini Fırınları kazılarına başladı. Demirsar-Arlı, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile İstanbul Üniversitesi adına Bakanlar Kurulu kararıyla yürütülen çalışmalarda çini ve seramik fırınlarını ortaya çıkarmayı hedeflediklerini söyledi. Ağustos ayı sonuna kadar sürmesinin planlandığı ve bu süre içinde 3 plan karelik bir bölgenin açılacağını dile getiren Demirsar-Arlı, "Çalışmalar bu yılda öncelikli olarak İznik II.Murad Hamamı’nın doğusunda yer alan BHD kodlu kamulaştırılmış alanda, 14-17. yüzyıllar arasında faaliyet gösterdiği tespit edilen çini fırınları ve atölyelerinin bulunduğu şantiyede devam edecektir" dedi.

Bursa Olay, 03.08.2011

TARİHİ KAZIDA KUŞ İSKELETİ ÇIKTI

 

 

Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Mehmet Top, tarihi Hoşap Kalesi'nin iç mekanlarını yaptıkları kazı çalışmalarıyla gün yüzüne çıkarttıklarını belirterek, "Kazı çalışmalarında kuş iskeleti başta olmak üzere değişik nesneler de bulduk" dedi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Yüzüncü Yıl Üniversitesi katkılarıyla 2007 yılında Hoşap Kalesi'nde başlatılan kazı çalışmalarının bu yılki etabı tamamlandı. YYÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Mehmet Top başkanlığında yapılan kazı çalışmalarında bugüne kadar birçok mekanla birlikte değişik nesneler de gün yüzüne çıkarıldı. Mimar, arkeolog, sanat tarihçisi ve öğrencilerden oluşan 15 kişilik ekibin Mahmudi beylerinden Sarı Süleyman tarafından 1643 yılında yaptırılan ve kartal yuvasını andıran Hoşap Kalesi'ndeki kazı çalışmalarında bulunan kuş iskeleti büyük ilgi gördü.


Konu ile ilgili İHA muhabirine açıklamalarda bulunan YYÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Mehmet Top, kalenin seyir köşkünde yaptıkları kazı çalışmaları sırasında bulunan bir mekanın içerisinde kuş iskeleti ile karşılaştıklarını söyledi. Yrd. Doç.Dr. Mehmet Top, "Bulduğumuz mekanın içerisinde ilginç bir buluntu olarak kuş iskeleti ile karşılaştık. Bu kuş iskeleti sağlam olarak elimize geçti. YYÜ Veteriner Fakültesi ve Biyoloji bölümündeki kuş bilimi ile uğraşan diğer hocalarımızla görüşüp kuşun türü ve tahmini kaç yıl öncesine ait olduğu hakkında bilgi sahibi olacağız" dedi.

Habertürk, 03.08.2011

PERRE ANTİK ŞEHRİ GÜN YÜZÜNE ÇIKMAYI BEKLİYOR

 

     

 

2001 yılında yerel imkanlarla kazı ve temizleme çalışmaları başlatılan Kommagene Uygarlığı'nın 5 büyük kentinden birisi olan ve ayakta kalan tek yer olan Perre antik kentinde 2009 yılından beri kazı çalışması yapılmıyor.


2001 yılından güz ve yaz olmak üzere 12 dönem sürdürülen kazı ve temizleme çalışmaları 2009 yılında ödenek yetersizliğinden durduruldu. Yıllardan beri İl Özel İdare Bütçesi'nden karşılanan ödenekler ile Perre antik kenti nekropol alanındaki kazı çalışmalarına ödenek çıkmayınca kazı ve temizleme çalışmaları durmuştu. Kazı çalışmalarının durdurulması başta kazıda işçi olarak çalışan Örenli Mahallesi sakinlerinin tepkisine neden olmuştu.


Turizm sektöründe faaliyet gösteren işletme sahipleri de kazıların durmasına tepki göstererek, kazıların devam etmesini istemişlerdi.






Perre antik kentinin gün yüzene çıkarılmasıyla birlikte daha fazla turistin Adıyaman'a geleceğini ve ekonomik yönden büyük girdi sağlanacağını belirten turizmciler, "Adıyaman'a gelen turistler ekonomiye fazla katkı sağlamıyor. Gelip Nemrut Dağı'nı görüp gidiyorlar. Perre antik kentinde kazıların tamamlanmasının ardından turistler kent merkezinde daha fazla zaman geçirecek. Böylece hem yeni kent merkezinde alışveriş yapacaklar hem de tarihi mekanımız turistlerin hizmetine sunulmuş olacak. Kültür ve Turizm Müdürlüğü yetkililerinin bu konuda bir şeyler yapmasını bekliyoruz" diye görüş belirttiler.


Örenli Mahallesi sakinleri ise kazı çalışmalarına yeniden başlanılması gerektiğini vurgulayarak, istihdam noktasında kendilerinin buna ihtiyacı olduğunu ifade ettiler.


2009 yılında İl Özel İdare bütçesinden 100 bin TL kazı için ödenek ayrılırken, SODES kapsamında 400 bin TL'lik proje hazırlanmış fakat SODES projesi kabul edilmemişti. Üç galeride sürdürülen kazı çalışmalarında, 2 galerinin yarım kalırken, 1 galerideki çalışmalar kısmen bitirilmişti.
2001-2009 yıllarında yapılan Perre antik kenti nekropol alanı ve mozaikli villada yapılan kazı ve temizlik çalışmasında, 34 güney galeri, 25 kuzey galeri olmak üzere toplam 59 galeride yapılan çalışmalarda 49 oda ve 385 lahit mezar olmak üzere toplam 434 mezarın kazı ve temizliği bitirildi. Bu kazılar sonucu 217 adet arkeolojik ve 292 adet sikke olmak üzere toplam 509 adet eser müzeye kazandırıldı.


Perre antik kenti nekropol alanın bu güne kadar yüzde 20'sinin gün yüzüne çıkartıldığı belirtiliyor.

Türkiye Gazetesi, Haber: Ahmet Arslantaş, 03.08.2011

LAODİKYA'DA TANRIÇA ATHENA'NIN BAŞI BULUNDU

 

 

Denizli'nin Eskihisar Mahallesi yakınlarındaki antik kent Laodikya'da Prof.Dr. Celal Şimşek başkanlığında yapılan kazılarda dönemin savaş tanrıçası Athena'nın heykel başı bulundu. Ayrıca, bulunan eserler arasında İmparator Marcus Aurelius ile birlikte yönetimi paylaşan Lucuis Verus ve zengin biri kişinin daha heykel başları bulundu.

Laodikya antik kentinde sürdürülen kazı çalışmalarında, antik dönemin tanrıları başta olmak üzere imparator ve önemli kişilere ait eşyalarla mermer heykel başları gün yüzüne çıkmaya devam ediyor. En son yapılan kazılarda ise dönemin savaş tanrıçası olan ve aynı zamanda Laodikyalı tekstilciler tarafından da tekstil tanrıçası olarak görülen Athena'nın mermer heykel başı bulundu. Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Celal Şimşek, kutsal kent Laodikya'nın bir dokuma kenti olduğunu belirtip, "Tekstilin Laodikya'da çok eskilere dayandığını biliyoruz. O dönemde savaş tanrıçası olan Athena, kentteki tekstilciler tarafından tekstil tanrıçası olarak da görülüyordu. Boyutunun 3 ya da 3. 5 metre civarında olduğu tahmin ettiğimiz heykelin gövde kısmını da çıkarmaya çalışıyoruz. Heykel başının bulunması özellikle bölge ve Denizli tekstilinin ne kadar geçmişe dayandığının da göstergesi oluyor" dedi.

Prof.Dr. Şimşek, aynı zamanda MS 161- 169 yılları arasında İmparator Marcus Aurelius ile birlikte yönetimi paylaşan, imparatorluğun askeri kanadını idare eden Lucuis Verus'un da heykel başının bulunduğunu açıkladı. Çok kaliteli birişçilik gösterildiğini ve portrenin çok canlı olduğunu kaydeden Şimşek yine MS 1'inci yüzyıla ait Laodikyalı bir yönetici işadamının büstünün de kazı çalışmalarında bulunduğunu belirterek, heykel başının Hıristiyanlığın yeni yayıldığı dönemde yüzünün tahrip edildiğini de sözlerine ekledi.

Son Dakika, 03.08.2011

DÜNYA KÜLTÜR MİRASI KAYAKAPI, TURİZME HAZIRLANIYOR

 

  

 

Nevşehir'in Ürgüp İlçesi'nde bulunan Kayakapı Mahallesi'ndeki tarihi mekanların restore edilerek turizme kazandırılmasını sağlayacak projeye yeniden başlanacak. Dünya Kültür Mirası Listesi'ne giren bölge, çeşitli nedenlerle duran çalışmaların yeniden başlamasıyla turizme kazandırılacak.

 

Ürgüp Belediyesi'nin 2000 yılında yaptığı girişimlerle kentsel sit alanı olarak ilan edilen ve 2002 yılında hayata geçirilen ancak daha sonra ekonomik nedenlerle ara verilen 'Kayakapı Kültürel, Doğal Çevre Koruma ve Canlandırma Projesi', projeyi tek başına yürütme kararı alan Dinler Turizm tarafından tekrar ele alınacak. Ürgüp kent merkezinde Esbelli Kayası olarak bilinen alanın yamacında bulunan ve 1985 yılında Dünya Kültür Mirası listesine dahil edilmiş 'Göreme Milli Parkı ve Kapadokya Kayalık Alanları' içinde yer alan ve 266 bin 500 metrekarelik bir büyüklüğe sahip. Şu an terk edilmiş bir haldeki Kayakapı Mahallesi'nde, 2002 yılında başlatılan proje hayata geçirilmiş ancak çeşitli nedenlerle proje tamamlanamamıştı. Yeniden başlayacak projeyle Ürgüp'ün en eski yerleşim alanlarından biri durumundaki bölgenin, 'çevre mirası' olarak korunması ve turizm ağırlıklı çağdaş kullanımlar çerçevesinde değerlendirilerek yeniden canlandırılması hedefleniyor. Projenin yeniden başlayacak olması nedeniyle bölgeye inceleme gezisi düzenlendi.





Kayakapı Proje alanında Nevşehir Valisi Abdurrahman Savaş'a ve beraberindekilere Nevşehir Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Müdürü Mevlüt Coşkun tarafından brifing verildi. Mevlüt Coşkun verdiği brifingde projenin başlangıcından bugüne kadar ki tüm detaylarını, gerçekleşen tüm evreleri ve bundan sonraki gidişat ve gerçekleştirilecek uygulamalar hakkında detaylı bilgiler aktardı. Brifinge Nevşehir Valisi Abdurrahman Savaş, Nevşehir İl Özel İdare Genel Sekreteri Abdulkadir Tatar, Ürgüp Kaymakamı Tuğba Yılmaz, Ürgüp Belediye Başkanı Fahri Yıldız, Ürgüp İlçe Emniyet Müdürü Nedret Bulut, Ürgüp Belediye meclis üyesi ve Kayakapı Projesi İdari Amiri Müdürü Hüsnü Sucu, AKP Ürgüp İlçe Başkanı Ahmet Koçak da katıldı. Brifingin ardından Vali Savaş ve beraberindekiler Kayakapı projesinin gerçekleştiği alandaki çalışmaları Kurul Müdürü Mevlüt Coşkun ve Kayakapı Projesi İdari amiri Hüsnü Sucu eşliğinde yerinde gezip, inceleyip bilgi aldı.

Türkiye Gazetesi, Haber: Murat Şişman, 02.08.2011

NEMRUT HEYKELLERİ MÜZEYE

 
ntvmsnbc ve NTV Tarih’in birlikte yürüttüğü ‘Görmezden gelmeyin’ kampanyasına gelen ihbarlar Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’a teslim edildi. Toplam 2 bin ihbardan eleme yapılarak 200’e yakını Bakan’a iletildi.

ntvmsnbc ve NTV Tarih yayın kurullarının katılımıyla yapılan toplantıda kendisine sunulan ihbarları inceleyen Bakan Günay, tarihi eserleri koruma bilincinin gelişimini de belgeleyen dosyaya yönelik işbirliğini hızlandıracağını dile getirdi.Günay, ntvmsnbc’ye ulaşan ihbarlar için bakanlıkta ekip oluşturulacağını ve hızlı bir şekilde önlem alınması için yerel yetkililerin harekete geçirileceğini açıkladı.

‘NEDEN FARKLI TAŞ KULLANIYORSUNUZ’ 

Günay, ihbarların artmasından memnuniyet duyduğunu ancak bazen bazı konuların abartıldığını da kaydetti. Örnek olarak restorasyonlarda kullanılan farklı taşları hatırlatan Günay, “Vatandaşlarımız, ‘Neden farklı taştan yapıyorsunuz. Heykelin yarısı orijinal diğer yarısı ilgisiz bir malzemeden. Yanlış restorasyon yapılmış’ diye ihbarlarda bulunuyor. Oysa ki uluslararası kurallar artık restorasyonun anlaşılır bir biçimde sergilenmesi için dikkatli malzeme seçilmesini şart koşuyor” diye konuştu.

‘KESİN KURUL KARARI ÇIKMAMIŞTIR’ 

Bunun bilgi eksikliğinden kaynaklanan önyargılardan bahseden Bakan Günay, kaygısını şöyle dile getirdi: “Kesin biri engel olmuştur, kurul kararı çıkmamıştır, gibi yorumlar yapılıyor. Ancak geçen gün medyada geniş yer bulan ‘1200 yıllık satılık kilise’ haberinde de gördüğümüz gibi kurulla bir ilgisi yok. ”

NEMRUT İÇİN BÜYÜK PROJE 

Yok olan tarihi mirasın en büyük örneklerinin Nemrut ve Sivas Divriği olduğunu vurgulayan Bakan Günay, bu bölgeler için radikal bir takım önlem almayı planladığını da ilk kez dile getirdi. Nemrut’taki heykellerin her yıl daha da aşındığını belirten Ertuğrul Günay, dünyada örnekleri olduğunu hatırlatarak orjinal heykelleri Kahta’da sergilemeyi planladığını açıkladı: “Nemrut’ta heykellerin replikalarını yerleştirelim. Müzede ise gerçek heykeller, doğaya karşı korunaklı hale gelsin. Ancak bu görüşüme destek verenler olduğu gibi karşı çıkanlar da var. Ancak bu yıl projeye ciddi bir mesai harcayacağım. Çünkü Nemrut yüzünden uykularım kaçıyor.”

‘DİVRİĞİ’DE MAHALLEYİ KALDIRIYORUZ’

Divriği’deki tahribatı gördükten sonra araştırma yaptığını anlatan Bakan Günay, dört yıl önce restorasyon için 2.5 milyon TL ödenek gönderildiği bilgisini aldığını söyledi: “Dört yıl önce bu para gönderilmiş ama yerel yöneticiler ne yapacaklarını bilmediği için dokunamamışlar. Sonra biz bu paraya eklemeler yaptık. Şu an oraya aktardığımız para 20 milyon TL’ye ulaştı. 90 kadar ev yakın bir zamanda kalkmış olacak o bölgeden. Korumak için mahalleyi kaldırıyoruz.”
 
TOPKAPI SARAYIN’DA 5 GECEKONDU 

Bakanlığı döneminde gördüğü tahribatların kendisini bile şaşırtığını anlatan Günay, uzaklara gitmeye gerek olmadığını dile getirerek Topkapı Sarayı’nda yaşanan bir olayı şöyle anlattı: “Topkapı Sarayı’nın içinde bir baktık 5 tane gecekondu var. ‘Bunların burada ne işi var’ dedik. Kimsenin bir açıklaması yok. İnanabiliyor musunuz? Sur-u Sultan içinde 5 tane gecekondu vardı. Sağlık Bakanlığı’nın, Milli Eğitim Bakanlığı’nın hatta Türk Silahlı Kuvvetleri’nin binaları vardı. TSK’nın kullanmadığı depolar vardı. Kavga dövüş aldık hepsini. Aya İrini çöplüktü resmen. ”

‘İLK İŞ SORUMLUSUNU BULACAĞIM’ 

NTV Tarih’te yayınlanan ihbarları dün akşam incelediğini söyleyen Bakan Günay, Beyşehir Eflatunpınar’la ilgili ihbarı görünce şaşırdığını söyledi: “Ağustos’ta ordaydım. Çöplük haline gelmiş. Yetkilileri uyardım. Takipçisi oldum. Ben döndükten sonra bana fotoğrdaflar göndermişlerdi. Temizlendiğine dair. Ancak buradan çıkınca ilk işim sorumlusunu bulmak olacak. Demek ki benden sonra yine kendi haline bırakmışlar.”

YABANCI KAZI EKİPLERİNE 3 ŞART 

Arkeolojik kazıların büyük çoğunluğunun yabancıların elinden alındığını belirten Günay, “Elçiler kapımda kuyruk oldu ama ben direndim” diye konuştu. Devam etmek isteyenler için ise üç yeni şart koyduğunu anlattı: “Ne yazıyorsanız bizim dilimize de çevireceksiniz, Kazdıktan sonra nasıl korunacağına dair bir proje geliştireceksiniz ve Kazı ekibi en az üç ay sahada kalacak. Ben başladığımda 2007’nin sonunda Türkiye'de kazılara 1 milyon TL civarında kaynak ayrılıyormuş sanırım. Şimdi ise 12 ya da 16 milyon TL civarında.

II. SELİM’İN ÇİNİ PANOLARI DÖNÜYOR 

Bakanlığının sadece tahribatlarla değil yurtdışına kaçırılan eserlerin dönüşüyle de uğraştıklarını belirten Bakan Günay, Hattuşaş Sfenksi’nin 99 yıl sonra evine getirildiğini hatırlattı. Herakles heykelinin dönüşünün ardından sıranın Fransa’daki Louvre Müzesi’nde bulunan II. Selim Türbesi'ne ait çini pano olduğnu dile getirdi.

ÇEVRE BAKANLIĞI İLE SİT ANLAŞMAZLIĞI 

Çevre ve Orman Bakanlıkları ile alan konusunda bir anlaşmazlık yaşadığını söyleyen Günay, bunun arkeolojik alanların korunmasına engel oluşturduğunu da belirtti ve önümüzdeki dönemde doğal SİT alanlarının içerisindeki tarihi sit alanlarının Kültür Bakanlığı’na verilerek durumun düzeltileceğini söyledi.

Radikal, 02.08.2011

FİLLERİN ATASI TÜRKİYE'DE İLK KEZ AYAĞA KALKIYOR

 

     

 

Kahramanmaraş Müzesi'nde bulunan 3 bin 500 yıllık Antik Fil Fosilleri ayağa kaldırılıyor. İl Kültür ve Turizm Müdürü Seydihan Küçükdağlı, "Fillerin atası olarak değerlendirilen bu büyüklükte bir eserin ayağa kaldırılması Türkiye'de ilk olacak" dedi.


Devlet Su İşleri (DSİ) tarafından Türkoğlu İlçesi sınırları içerisindeki Gavur Gölü bataklığında yürütülen kurutma çalışmaları esnasında biri 1961, diğeri 1975 yılında bulunan iki antik fil fosili, farklı bir tarzda yeniden görücüye çıkartılıyor. Müze Müdürlüğü teşhir tanzim salonlarında yürütülen çalışmalar kapsamında fillerin atası olarak lanse edilen 7 metre uzunluğundaki 5 metre yükseklikteki büyük fil kemikleri birbirine monte edilerek ayağa kaldırıl ırken, küçük fil ise topraktan çıkartıldığı hali ile canlandırma yapılarak yine antik fil salonunda sergilenecek.






Müze inşaat çalışmalarını yürüten firma tarafından gerçekleştirilen tadilat ve konservasyon çalışmalarının tamamlanmasının ardından antik filin yaklaşık 2 ay içerisinde sergiye açılması bekleniyor. İl Kültür ve Turizm Müd ürü Seydihan Küçükdağlı, Kahramanmaraş Müzesi'nin yıl sonuna kadar yeniden hizmete açılarak bölgenin ve Türkiye'nin önemli müzelerinden biri olacağını kaydetti. Müzenin en güzide eserlerinden olan antik fil hakkında da bilgiler veren Küçükdağlı, şöyle konuştu:


"Bir yıldır restorasyon çalışmaları bakanlığımızın teşhir tanzim çalışmaları kapsamında gerçekleştirilen milattan önce 1400, 1500'lü yıllara kadar giden ve yaklaşık 3500 yıllık antik fil, yani fillerin atası olan eserimiz daha önce arkeolojik eserler salonumuzda, yer de teşhir halindeydi. Müzemizin inşaatına başlarken ki ana hedeflerimizden bir tanesi bu antik fili ayağa kaldırmaktı, arkasından ise büyük bir gayretle hem bakanlığımız personellerinin, hem de gerekli hizmeti veren arkadaşlarımızın ve İtalyan Fabio'nun danışmanlığında restorasyon çalışmaları son aşamaya geldi. Ayağa kalkarak iskelet halinde, Kahramanmaraş müzesinin en önemli eserlerinden biri olarak bu antik fil salonda hizmete sunulacaktır. Şu anda bu teşhiri ilk defa Kahramanmaraş müzesinde görecek ziyaretçiler. Bunun da çok farklı bir tarz olduğunu düşünüyoruz. Müzemizin diğer salonlarında da farklı tarzlar oluşturmaya çalıştık. Artık modern çağda 21. yüzyılda halkımızın, hem yerli hem yabancı misafirlerimizin isteklerine cevap verecek şekilde Kahramanmaraş müzesini hizmete açmak için son hazırlıklarımızı gerçekleştiriyoruz."






Türkiye'de bu büyüklükte ki bir antik filin ilk kez ayağa kalktığını dile getiren Küçükdağlı, "Antik filin bizi en mutlu eden yönlerinden bir tanesi Türkiye'de bir ilk olarak bu kadar büyüklükte 3 bin 500 yıllık bir antik filin monte edilerek böyle bir çalışmayla ilk kez teşhir edilecek olması. Bu farklılıkta bizleri mutlu ediyor. İnanılmaz, salonun tamamını kapsayan ve yaklaşık 7 metre uzunlukta 4-5 metre yükseklikte olan antik filin büyük talep gö receğini büyük beğeni toplayacağına inanıyorum. Çünkü bu büyüklükte teşhir tanzime açılan ilk antik fil" diye konuştu.


Öte yandan müzede yürütülen çalışmalarda, Direkli Mağarası ve Domuztepe Kazıları'nın yapıldığı bölgeler de müze içerisinde oluşturulan orijinal halleri ile vatandaşların ziyaretine açılacak.

Türkiye Gazetesi, 02.08.2011

BİN 800 YILLIK TARİHİ ESERE SAYGISIZLIK

 

 

Kayseri´de yaklaşık bin 800 yıllık olan tarihi Döner Kümbet´e yazılan yazılar tepki çekiyor.


Talas Caddesi´nde bulunan ve halk arasında ´Döner Kümbet´ olarak bilinen Şah Cihan Hatun Kümbeti´ne kimliği belirsiz kişiler tarafından yazılan ´Ölmek var dönmek yok gülüm´ yazısı tepki çekiyor. Vatandaşlar yaklaşık bin 800 yıllık tarihi bulunan esere daha iyi sahip çıkılması gerektiğini belirterek, “Yabancılar dahi binlerce kilometre yol kat ederek hem kendi hem de bizim tarihimi görmeye gelirken, biz elimizin altında bulunan tarihimize gereken değeri ve özeni gösteremiyoruz” diye tepki gösterdi.


Halk arasında ´Döner Kümbet´ olarak bilinen Şah Cihan Hatun Kümbeti, Talas Caddesi üzerinde ve Seyyid Burhanettin Mezarlığı´nın karşısında bulunuyor. Kayseri´deki Selçuklu eserlerinin en güzel örneklerinden olan bu türbe kitabesine göre Prenses Şah Cihan Hatun adına yaptırılmıştır. Ancak kitabe de bir tarih belirtilmiyor. Albert Gabriel Kayseri Abideleri adlı eserinde türbeyi Niğde ve Ahlat´taki benzer kümbetler ile karşılaştırarak inşa tarihinin 1275 yılı civarında olabileceğini söylemekte.

Kayseri Gündem, 02.08.2011

TARİHİ ESER RESTORASYONU İÇİN EVİNİ SATTI

 

      



Restorasyonu yarım kalan Şifahiye Medresesi'nde çalışmalar yeniden başladı. Yüklenici firma sahibi, medresenin restorasyonunun hızlı bir şekilde tamamlanması için 2 evini, arabasını ve dükkanını sattığını belirtti.

Şifahiye Medresesi, 1217 yılında Selçuklu Sultanı 1. İzzeddin Keykavus tarafından yaptırıldı. Anadolu Selçuklu hastanelerinin en eskisi ve en büyüğü olarak bilinen medresedeki yenileme çalışmasının 2009 yılında tamamlanması bekleniyordu. Ancak ihaleyi alan iki firmanın işi bırakması nedeniyle restorasyon yarım kaldı. Şimdi ise yaşanan restorasyon krizi çözülme sürecine girdi. Tarihi Şifahiye Medresesi'ndeki çalışmalar, Activ Kimyasal Ürünler Sanayi Ticaret Limited Şirketi sahibi Kemal Onar'ın girişimleri sayesinde yeniden başladı. Sivas'ta doğup büyüdüğünü ve bütün yatırımlarını Sivas'a yaptığını belirten Onar, tarihi Şifahiye Medresesi'nin yenileme işine kar amacıyla bakmadığını söyledi.






Onar, tarihi medresedeki yenileme işini eksiksiz yapmanın yanı sıra ihale şartnamesinde olmayan çalışmaları da yaptığını ifade etti.


Tarihi güzelliği gelecek nesillere ulaştırmak için herkesin fedakarlıkta bulunması gerektiğini vurgulayan Onar, "Ben de üzerime düşen fedakarlığı yaptım ve bu işi bir an önce tamamlamak için devletin ödeyeceği ücreti beklemeden iki evimi ve İstasyon Caddesi'nde bulunan bir dükkanımı, arabamı sattım. Ben bunların geri dönüşünü beklemiyorum. Çünkü bu eser tekrar kazanıldığında en büyük geri dönüşüme sahip olmuş olacağız." dedi.






Onar, ihale şartnamesinde olmayan bazı çalışmaları da isteyerek yaptığı için 650 bin lira kendi cebinden harcama yaptığını da kaydetti. Tarihi yapılardaki yenileme işinin normal işlere benzemediğini ifade eden Onar, bu tarihi eserlerin bir ikincisinin olmadığını belirtti. Bu nedenle buraların restorasyonunun devlet kurumlarının bizzat kendilerinin yapması gerektiği görüşünü savunan Onar, işi tamamlamak üzere olduklarını kaydetti.


Medresenin bu hafta içinde geçici kabulünün yapılacağını açıklayan Onar, teknik heyetin yapacağı incelemelerin ardından eksikliklerin giderilerek restorasyon çalışmasının bitirileceğini kaydetti.


Onar, çalışmaların ardından medresenin yeniden kültür turizmine kazandırılmış olacağını sözlerine ekledi.

Türkiye Gazetesi, 02.08.2011

İBB, KÜLTÜR VE TURİZM BAKANLIĞI'NI TAKMIYOR

 

Haliç’te metro köprüsü beklenmedik bir tartışmaya yol açtı. ‘İstanbul tarihçisi’ Prof. Cemal Kafadar cesaretle ortaya çıkıp, Haliç’te yapılmakta olan metro köprüsünün İstanbul’un siluetini bozacağında ısrar ediyor.
 

CNN Türk’te Taha Akyol’un İstanbul konulu programına çıkan Harvard Üniversitesi’nde Osmanlı üzerine dersler veren Prof. Kafadar, ‘İstanbul’da neler oluyor, farkında mısınız. İstanbul alarm veriyor duyuyor musunuz. S.O.S.’ girişiminin, bir grup mimar ve mühendisle ‘Cezayir’ Sokağı’nda bir araya gelerek ilginç tartışmalar yaptılar ve ortaya bir soru çıktı:


“Haliç metro köprüsü, UNESCO tarafından neden eleştiriliyor?”
Prof. Kafadar: “Beni kimse ikna edemez, köprünün yüksek plonları silueti etkiliyor.”

RAMAZAN PANAYIRI
Bu konuya yarın da değineceğiz... Ama ramazan dolayısıyla Prof.Dr. Taylan Ula bir mesaj göndermiş.


Eminönü Belediyesi’nde, geçen döneme kadar çeyrek asır süreyle Belediye Meclis üyeleri, Sultanahmet Meydanı’nın rantını yediler. Tarihi meydanı ramazan aylarında ‘panayıra’ dönüştürdüler. Belediyenin şirketi üzerinden yandaşlarına rant temin ettiler. Ahmet Çetinsaya, Lütfü Kibiroğlu ve Nevzat Er dönemlerinde, meydan dönerci-sucukçularla istila edildi. Eminönü Belediyesi kapatılıp Fatih’e bağlandıktan sonra işlerin değişeceğini sanıyorduk, ne yazık ki öyle olmadı.


Prof. Ula’nın yazısını okuyoruz:

MÜZEDE RAMAZAN
“İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB), Sultanahmet Meydanı’nda düzenlediği Ramazan Çarşısı’nı, zannediyorum Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın (KTB) isteğiyle, geçen sene Beyazıt Meydanı’na almıştı. Bu sene Sultanahmet Meydanı’na dönüş yaparak, çarşıyı Türk ve İslam Eserleri Müzesi’nin (bir diziden iyi tanıdığımız, eski İbrahim Paşa Sarayı) hemen önüne kurmuşlar. Çarşı daha faaliyete geçmemesine rağmen, cumartesi günü müze girişini zor buldum. Darısı turistlerin başına. Müze yetkilileri ve müze girişindeki İznik çinileriyle ilgili bir serginin sahipleri durumdan çok endişeli. Bu yoğun sezonda, ziyaretçi sayısının % 50 civarında düşeceği öngörülüyor. İBB, bu çarşıyı meydana istediği gibi kurma yetkisine sahip midir? Değilse, kimlerden izin almıştır? Müzenin bağlı olduğu KTB’nin onayı ya da haberi var mıdır? Büyük bir ihtimalle yoktur. 50 metre ilerideki KTB Turizm Bürosu’na girip İstanbul ile ilgili bir şeyler isteyin. Verebildikleri tek şey bir City Plan, çok ısrarcı olursanız bir de İstanbul Guide, Türkçeleri maalesef yok (2010’da da durum maalesef aynıydı). Anlaşılan İBB, KTB’yi takmıyor, KTB de İBB’yi. 500 milyon TL harcanan İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti sürecinin kalıcı etkilerinin ne olduğunu çok merak ediyordum.”


İstanbul’un canına böyle okunuyor.

Hürriyet, Yazı: Yalçın Bayer, 02.08.2011

 

 

PROF. KAFADAR, TOPBAŞ'I VE MİMARINI SIKIŞTIRIYOR

 

Haliç'e üçüncü bir köprünün yapılması, Taksim-Yenikapı metro hattı dolayısıyla projelendirilmişti.

Proje 2006'larda gündeme gelmiş, hatta Belediye Başkanı Kadir Topbaş'ın bir sunuşu ile kamuoyuna sunulmuştu. Köprünün, cam elyafından bir de ‘Altın Boynuz'u simgeleştiren motiflerle süsleneceği belirtilmişti.


Projeden uzun bir süre projeden ses çıkmadı. Bir buçuk yıl kadar önce proje ihaleye çıkarıldı. İhaleyi, 146 milyon Euro'ya İtalyan Astaldi ile Gülermak konsorsiyumunun aldığı açıklandı. Firmalar, bugüne kadar Haliç'e 32 kazık çaktı.
Bu projeye tepkiler oldu ancak Büyükşehir her zamanki gibi dikkate almadı.


Şimdi neden bir anda gündeme oturdu?
CNN'de Taha Akyol'un iki programa çıkan Prof. Cemal Kafadar'ın bu köprünün İstanbul'un siluetini bozduğuna ilişkin sözleri ortalığı karıştırdı.


İstanbul S.O.S. Girişimi, bir grup bilim adamı ve gazetecileri bir araya getirdi. Konuyu geçmişinden beri bugüne kadar anlattılar bize.
İstanbul'u çok yakından ilgilendirdiği için bu tartışmaların çıkış noktasını başından anlatmamız gerekiyor.


İSTANBUL ALARM VERİYOR
“İstanbul'da neler oluyor farkında mısınız? İstanbul alarm veriyor duyuyor musunuz?” sloganı ile hareket eden İstanbul S.O.S. Girişimi, İstanbul'un ‘hoyratça' yok edilmemesi için mücadele ediyor. Yani bir sivil toplum örgütü... Farklı meslek alanlarında bireylerin oluşturduğu hareket, çeşitli meslek odaları, üniversiteler, STK ve Atlas dergisinin desteği ile etkinlikler düzenliyor. Etkinliklerinin esas konusu; İstanbul'un Tehlike Altındaki Dünya Mirası Listesi'ne girme riskine karşı kamuoyunu bilgilendirme ve imza kampanyası düzenleme... Ayrıca, Haliç Metro Geçiş Köprüsü ile Avrasya Tüpgeçidi olarak adlandırılan motorlu araçların geçişine yönelik tüpgeçit, Tarlabaşı'nda izinsiz ve tedbir alınmadan yapılan yıkımlar gibi konular da gündeminde...


Haliç Metro Geçiş Köprüsü'nün İstanbul tarihi yarımada için büyük bir tehdit oluşturduğu konusunda büyük çaba gösteriyor S.O.S.'çiler... Derin endişe ile ilgilileri uyarmayı ve projeyi UNESCO'nun teklif ettiği şekilde yeniden gözden geçirmeye davet ediyor.


Harvard Üniversitesi'nde Osmanlı tarihi üzerinde dersler veren Prof. Cemal Kafadar, ‘A history of coffee' adlı kitabı ile biliniyor. Ay sonuna kadar elindeki kitabı bitirmeye çalışıyor.


“Ay sonunda Amerika'ya döneceğim, benim mücadelem o tarihe kadar sürecek. Zaten her hafta bölgeyi üzülerek ziyaret ediyorum” diyor. Köprünün 47 metre olan yüksekliği birkaç metre düşürülse bile Haliç siluetine ciddi zarar verecektir” diyerek ısrarını sürdürüyor. “Çünkü” diye ekliyor:
“Ben bir İstanbul âşığıyım, geçmişinden sorumluyum. Önümüzdeki ders döneminde Boğaziçi Üniversitesi'ne geliyorum. Ben niye takipçi olacağım.
Cumhurbaşkanı Gül'ün elinden 2010 Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri töreninde tarih dalında ödül alırken, Haliç köprüsü Süleymaniye'yi kapatıyor diye konuştum... Çünkü benim içimde bir yaradır bu.”


Alman Aachen Üniversitesi'nin raporunda dahi köprüde bazı ‘iyileştirmeler' yapılması gereğine değiniliyor. Üniversitenin katı tutumuyla bilinen mimar Michael Kloos'un, bir köprüde ısrarı nedeniyle Dresden'i dünya mirası listesinden çıkardığı hatırlatıldı.

Kıran Da Vinci mi

İstanbul S.O.S. Girişimi bu konuda ilginç bir açıklama yaptı. Açıklamada, tarihi alanların dünya mirası niteliklerini kaybetmeyecek şekilde korunması konusunda baskı yapıp raporlar, kararlar yayınladıkça içeride (Türkiye) de bu kararları çarpıtma, eksik duyurma gibi kampanyalar başladığı belirtilerek, ‘Da Vinci olmaya özen gösteren' mimar Hakan Kıran'ın “UNESCO'yu bir haftada ikna ettim” sözleri eleştiriliyor.


“İstanbul kenti, Kültür ve Dışişleri bakanlıklarımız yerel yöneticilerimiz varken İstanbul'u senelerden beri uğraştıran uluslar arası bir kuruluş olan UNESCO'nun defalarca rapor yazdığı, uzmanlarını seferber ettiği bir konuda açıklama yapmak, kamuoyunu bilgilendirmek proje müellifi bir mimarın sırtına mı yüklendi? Belediye Başkanımız, İstanbul'un tarihi ve kültürel mirasını tarihi yarımadamızın kaderini yakın dostu olduğu bilinen bir mimarın eline mi bıraktı? Mimar Hakan Kıran, İstanbul adına konuşma ve uluslararası önemli bir kuruluş olan UNESCO nezdinde İstanbul'u temsil etme yetkisini kimden aldı? Sayın Topbaş kentine ne zaman sahip çıkacak. İstanbul halkına gerçekleri açıklama lütfunda bulunacak?” diye soruluyor.

Alternatif köprü
İstanbul S.O.S. Girişimi toplantısında Prof.Dr. Zeynep Akınbay da vardı. Mimar ve mühendislerin konuşmalarından sonra bir gerçek üzerinde duruldu:


Büyükşehir bu projeyi neden halka sormuyor?


Ortak görüş olarak şu tepki gösterildi:
“Büyükşehir vapurların tip seçimini, otobüslerin erguvan renkli olup olmayacağını halka sorarken, bu köprüyü niye sormuyor? Biz köprünün yapımına karşı değiliz, ama projenin etkileri en az kayba indirilebilir.
Daha önce Yüksel İnşaat'ın yaptığı, düz, basit, sade bir köprü yine yapılmaz?”


İBB tarafından halen yapılması öngörülen eğik askılı köprünün (orta açıklık 180 m), kentin siluetini bozmaması için Boğaziçi Üniversitesi'nden Prof. Mehmet Nuray Aydınoğlu tarafından alternatif bir köprü tasarımı sunuldu. “Eğik askılı köprüden vazgeçilerek yapılması önerilen alçak profilli düz köprü için tasarımını gazetecilere dağıtan İstanbul S.O.S Girişimi üyesi olan Aydınoğlu, “İş işten geçmeden 180 m'lik orta açıklığın ortasına ek bir ayak yapılarak proje kolayca gerçekleştirilebilir” diyor.


Evet, Avrupa'da yapıldığı gibi bu tür projeler niye halka sorulmuyor? AB Bakanı Egemen Bağış'ın, inisiyatiflerin Avrupa'daki gücü ve oylama sonucu geri dönen projeler konusunda bize bir çalıştay yaptırabilir.

Hürriyet, Yazı: Yalçın Bayer, 03.08.2011

ARKEOLOJİDE DEVİR TESLİM TARTIŞMALARI

 

 

Bundan neredeyse 150 yıl kadar önce yaşamış olan varlıklı Alman arkeolog Heinrich Schliemann, Çanakkale sınırları içinde yer alan topraklara ilk adımını attığında muhtemelen bugünkü Türkiye’nin ilk arkeolojik kazısını yapacağını da bilmiyordu.


Schliemann’ın Osmanlı Devleti’nden izin alarak antik kent Truva’da yaptığı ilk kazılar pek çok yabancı arkeoloğun yolunu açtı. Efes, Bergama, Hierapolis ve Hattuşa gibi pek çok kazı yıllardır yabancı arkeologlarca yürütüldü. Fakat günümüzde ibre Türk ekipler lehine çevrilmiş durumda. şu an Türkiye’de yürütülen 201 kazıdan 48’i yabancı, geri kalanı ise Türk ekipler tarafından sürdürülüyor. 

‘Kazıların kendi momenti vardır’
Kültür ve Turizm Bakalığı’nın bu yıl yabancı ekipler tarafından yürütülen üç kazının lisansını iptal etmesi, arkeolojik kazıların nasıl değerlendirileceği konusunda tartışma başlatmış görünüyor. Bakan Ertuğrul Günay iptallerle ilgili kendisine yöneltilen sorulara “Rutin çalışan yabancı kazılara izin vermeyeceğim. 15 gün kazıyor, hiçbir koruma önlemi almadan ülkesine geri dönüyor. Bilimsel yayın bile yapmıyor” diye yanıt verse de, bazı arkeologlar bu karar yerine farklı uygulamalarla ekiplerin teşvik edilebileceğini söylüyor. ıstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Prehistorya Anabilim Dalı’nın eski başkanı Mehmet Özdoğan’a göre kazıların bir ekipten alınıp başkasına devredilmesi kabul edilemez.


“Bazı uzmanlar üniversitedeki diğer çalışmaları sebebiyle o sene gelemiyorlar, yine de birini bu şekilde zorlamak gereksiz. Bilimin kendi kuralları vardır, onun için iptallerin doğru olmadığına inanıyorum” diyor Özdoğan ve ekliyor: “Arkeolojik kazıların kendi momenti vardır, yani bir şey yetiştirilmeye çalışılmıyor. Görevimiz yoğunlukla çalışmak değil, bilimsel çalışmanın kaç ay sürdüğüyle değerlendirmesi bilimin gereğine uymaz.” 

Farklı imaj oluşabilir
Arkeologlar Derneği ıstanbul şubesi Başkanı Necmi Karul ise “Bu tip yaptırımlar yavaş yavaş Türkiye hakkında farklı bir imaj oluşmasına sebep olabilir” diyor. “Bu tavrı etik bulmuyorum. Burada kötü giden bir şey varsa ekiplere farklı yaptırımlar uygulanabilirdi. Böyle bir imaj oluşuyor. Ellerinden kazı alınıyor fikri oluşursa, iyi ekipler de gelmez ve arkeoloji içine kapalı bir bilim dalına döner” diye devam ediyor, Karul.


Denizli’de yer alan, UNESCO Kültür Mirası listesindeki Hierapolis antik kentinin restorasyon danışmanlığını yapan Haşim Yıldız’a göre karar yerinde. “Maalesef bazı yabancı kazı ekipleri çalışmıyor ya da yılda en çok bir ay çalışıp gidiyorlar. Kültürel değerlere talep arttı ama ekipler gereğini yerine getirmiyor” diyor Yıldız. Yıldız’a göre devrin bir sebebi de Türklerin artık arkeolojide diğer ülkelerle eşit bilgi ve olanaklara sahip olması.“Türkiye’deki arkeoloji bölümleri çoğaldı, yabancı arkeologlarla eş seviyelere geldik” diye ekliyor.


Türkiye’de çalışan İtalyan sanat tarihçisi ve arkeolog Alessandra Ricci’ye göre ise arkeolojik kazılar sağlıklı bir ortaklıkla yürümeli. “ıtalya’da da, diğer Avrupa Birliği üyesi ülkelerde de durum böyledir, yabancı ekipler gelip kazı çalışması yapabilir. Önemli olan bunun milletler gözetilmeden ortaklaşa yapılması.”

 

Bu yıl devredilen kazılar
Kültür ve Turizm Bakanlığı 2011 yılında Antalya, Muğla ve Kütahya’daki Xanthos, Letoon ve Aizonai antik kentlerindeki kazıların lisansını iptal etti. Bunlardan ilk ikisi 50 yılı aşkın süredir Fransız ekiplerce yürütülürken, Almanya’daki kazıyı Alman ekip yürütüyordu.


Xanthos’un yeni çalışma ekibinin başında bulunan Akdeniz Üniversitesi Dekanı Burhan Varkıvanç, devir nedeni anlatılmasa da sebebin son yıllarda bölgeye gerekli özenin ve zamanın gösterilmemesi olduğunu tahmin ediyor. Letoon kenti kazılarını devralan Doç.Dr. Sema Atik ise teklifin kendisine aralıkta sunulduğunu ve 15 kişilik ekiple çalışmaya başladığını anlatıyor:
“Türk arkeologlar bundan önce de çok başarılıydı, gerekçenin Türklerin iyileşmesi olduğunu sanmıyorum. Yine de bilimin ülkelere ve milletlere göre değerlendirilmemesi taraftarıyım.”

Radikal, Kaynak: Hürriyet Dailiy News, Haber: Işıl Eğrikavuk, 02.08.2011

ÇİN KIRILAN BU TABAĞI KONUŞUYOR

 

Çin’in başkenti Pekin’deki Yasak Saray Müzesi’nde muhafaza edilen 1000 yıllık paha biçilemez seramik tabak tuzla buz oldu.

 

Hassasiyet ölçümü yapan makina gerekenden fazla sıkınca tabak 6 parçaya ayrıldı. Bir blogger tarafından ortaya çıkarılan kazayı müze yetkillerinin örtbas etmeye çalıştığı belirlendi. Haber üzerine müze yetkililerine karşı ortaya çıkan öfke çığ gibi büyüdü. Müze yetkilileri parçaların birleştirilebileceğini öne sürerken, seramik uzmanları bunun mümkün olmadığını açıkladı.

Milliyet, 02.08.2011

ERZURUM TARİHİ ONLARLA YAŞIYOR

 

 

Rus ordularının saldırısını önlemek amacıyla 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında savunma amaçlı olarak Erzurum’un doğusunda ve çevresinde yapılan tabyalar, geçmişi günümüze taşıyor. Birçok saldırıya uğrayan tabyalar, gördükleri savaş, doğal afetlerde tahribat görmesine karşın hala dimdik ayakta durmayı başarıyor.

1828 - 1829 Osmanlı - Rus savaşında Erzurum’un etrafındaki toprak tabyaların yetersiz kalması ve şehre doğu ve kuzeyden gelen yolları kontrol altında tutabilmek için Sultan Abdülmecid zamanında Zarif Mustafa Paşa tarafından 1852’de Mustafa Paşa’nın ismini taşıyan bir tabya yapıldı. Ancak topların daha da gelişmesinden dolayı Toprak Tabya’nın yanı sıra Topağı’na 1, 2 ve 3 numaralı Aziziye Tabyaları ile onların güneybatısındaki Kiremitlik Tepeleri’ne 1867 - 1872 yıllarında Büyük ve Küçük Kiremitlik Tabyaları yaptırıldı. Fosfor Mustafa Paşa’nın düzenlediği plan içerisinde yapılan ve şehre 4- 5 kilometre uzaklıktaki bu tabyaların yapımı sırasında Kars yolu üzerine de yeni bir tabya daha eklendi. Erzurumluların da maddi ve işgücü katılımlarıyla yapılan bu tabyalara da ‘Ahali Tabyası’ ismi verildi.

Osmanlı tarihine 93 Harbi olarak geçen 1877 - 1878 Osmanlı - Rus savaşında Osmanlılar bu tabyaların yardımıyla Ruslar’ın ilerlemesini durdurabildi. Sultan II. Abdülhamid zamanında da olası bir Rus hücumuna karşı şehri daha uzak noktalardan koruyabilmek için yeni tabyaların yapılmasına karar verildi.

Erzurum’a 8 kilometre uzaklıklardaki Oltu -Tortum yolunu kontrol eden Tafta ve Karagöbek; doğuda Çobande’de, Dolangez, İlave, Uzunahmet, Küçük Höyük, Büyük Höyük tabyaları birinci, Sivisli, Ağzı Açık, Toparlak, Gez tabyaları da ikinci savunma hattı olarak yapıldı. Güney yönünde de Küçük Palandöken ve Büyük Palandöken tabyaları yapıldı. Toplam 14 tabya yapılarak şehrin savunması güçlendirildi.

Mimari yönden estetik ve yapı üslubu olarak herhangi bir özenin gösterilmediği tabyalarda daha çok sağlamlık ve kullanım esasları ön plana alınmıştır. Planlarında ve araziye yerleşiminde daha çok bulundukları yerlerin konumu, genişliği kontrol altında tutacakları yerler ön planda tutulmuştur. Bu yönden ikisi dışında tabyalar birbirlerine benzemezler. Bu konuda bir araştırma yapan Prof.Dr. Haşim Karpuz, tabyaları ‘Hilal Tabya’ ve ‘Yay Tabya’ olarak iki ayrı gruba ayırmıştır. Sivri bir tepe üzerinde yapılmış olan tabyalar daha toplu ve daire şeklindedir. Bunun yanı sıra daha yayvan ve daha az sarp olan tepe ve sırtlarda yapılanlar yay şeklinde yapılmıştır. Bu tabyalar yan yana odalardan meydana gelmiş, üzerleri kalın bir toprak tabakasıyla örtülmüştür. Düşmanın geleceği yönün aksi tarafında da askerlerin toplantı avluları vardı ve ayrıca depo, revir gibi yapılara da burada yer verilmiştir. Tabyaların en geniş bölümünde kışla odaları bulunmaktadır. Bunlar birbirleriyle bağlantılı dikdörtgen odalardan oluşmaktadır. Odaların genişlikleri 3 ila 4 metre olup derinlikleri 6 ila 14.50 metre arasındadır. Çoğunlukla tek katlı olan kışla odalarının bazıları yer kazanmak amacıyla ahşap kalaslarla ikiye bölünmüş ve iki katlı duruma getirilmiştir. Bunlardan Büyük Kiremitlik Tabyası iyi bir durumda günümüze gelerek iki katlı kışlalara bir örnektir. Bu tabyalar saldıran güçlere yönelik taraflarda 5 -10 metre kalınlığında bir toprak yığınıyla takviye edilmiştir. Alt ve üstten kalın toprak tabakaları ile örtülü olan bu tabyaların karşı taraftan seçilmeleri de hemen hemen imkansızdır. Aynı zamanda da topçu ateşinin etkisinden uzak kalmaktadır.

Bu tabyaların biraz dışında da karargah olarak kullanılan korunaklı binalar bulunmaktadır. Bu karargah binaları yan yana odalar ile fırın, mutfak ve hamamdan oluşmaktadır. Tabyaların yan taraflarında daha yüksek olarak top mevzileri, onların yanında topçu odaları bulunmaktadır. Tabyaların yanlarındaki merdivenlerle çıkılan topçu odaları gizli bir merdivenle koğuşlara bağlanmıştır. l877 - 1878 Osmanlı - Rus Savaşından sonra yapılan tabyalara bir de pusu odaları yerleştirilmiştir. Bunlar ‘L’, ‘U’, ‘T’ şeklinde yapılmış çokgen veya dikdörtgen mekanlardır. Bunların hendeğe yönelik kısımlarına mazgallar yerleştirilmiştir. Bu odalar hendeği kontrol altında tuttuğu gibi hücuma geçen karşı tarafı pusu kurarak hafif silahlarla gelenleri topçu bataryalarından uzak tutmaya yarıyordu.

Erzurum Gazetesi, 02.08.2011

TARİHİ CAMİ RESTORE EDİLMEYİ BEKLİYOR

 

Kastamonu'da Hanönü İlçesi'ne bağlı Yukarı Küreçayı Köyü'nde, 1285 yılında yapılan tamamen ahşap tarihi cami, restore edilmeyi bekliyor.

 

Küreçayı Köyü Muhtarı Yaşar Asar, caminin yakın zamanda Vakıflar Bölge Müdürlüğü`ne devredildiğini belirterek, uzman kişilerin belirli aralıklarla köye gelip cami hakkında bilgiler aldığını söyledi.

 

Vakıflar Bölge Müdürlüğü Basın ve Halkla İlişkiler Sorumlusu Erdal Arslan ise AA muhabirine yaptığı açıklamada, Küreçayı Köyü'nde bulunan tarihi caminin, kısa bir süre önce Vakıflar Bölge Müdürlüğü bünyesine alındığını, gerekli araştırmaların yapıldığını ve yapılmaya devam edildiğini bildirerek, bu caminin 2011 yılı yatırım programına alındığını belirtti.
 

Arslan, caminin kapısında yapılış yılının 1285 olarak görüldüğünü ancak, bunun hicri mi yoksa miladi mi olduğunun kesin olarak bilinmediğini kaydetti.

Kastamonu Postası, 02.08.2011

TÜRK İSLAM ESERLERİ MÜZESİ RESTORE EDİLDİ

 

 

Sultanahmet'teki İbrahim Paşa Sarayı'nda bulunan Türk ve İslam Eserleri Müzesi'nin restorasyonu tamamladı.

İstanbul İl Özel İdaresi, Sultanahmet'teki İbrahim Paşa Sarayı'nda bulunan Türk ve İslam Eserleri Müzesi'ni restore ettirerek İstanbul'un kültür mirasına kazandırdı. Baştan aşağı yenilenen müzede restorasyon çalışmaları kapsamında müzenin protokol giriş saçağı mevcut çinkodan arındırıldı ve yerine eserin özgün yapısına uygun kurşun örtü serildi. Kurşun levhaların uygulamasından önce tüm ahşapların temizlik işlemleri tamamlanarak, kırık ve çürük olanların tümlemeleri aslına uygun şekilde yapıldı. Kurşun üstü alın tahtalarının temizliği yapılarak koruyucu sürüldü. Eksik ve kırık olan parçaların tamiratı yapılarak kurşun altı keçesi serildi. Yine aynı binanın kurşun çatı örtüsünde yer alan delik ve hasarlı olan bölümlerin lokal onarımları yapıldı. Su ve nemden dolayı zarar gören müzenin idari bölümünde yer alan merdiven şaftına ait duvarların niteliksiz boyaları kazındı. Duvar üzerinde gerekli onarımlar yapıldıktan sonra koruyucusu sürüldü ve son olarak da iki kat boyası uygulandı.

Türk ve İslam Eserleri Müzesi, Türk ve İslam sanatı eserlerini topluca kapsayan ilk Türk müzesi özelliğini taşıyor. 19. Yüzyılın sonunda başlayan kuruluş çalışmaları, 1913 yılında tamamlanmış ve müze, Mimar Sinan'ın en önemli yapılarından bir olan Süleymaniye Camii külliyesi içinde yer alan imaret binasında 1914'de 'Evkaf-ı İslamiye Müzesi' (İslam Vakıfları Müzesi) adı ile ziyarete açıldı. Cumhuriyet'in ilanından sonra ise 'Türk ve İslam Eserleri Müzesi' adını aldı. Müze, Süleymaniye imaret binasından 1983 yılında, bugün içinde bulunduğu İbrahim Paşa Sarayı'na taşındı. 16. yüzyıl Osmanlı sivil mimari örneklerinin en önemlilerinden olan İbrahim Paşa Sarayı, Roma dönemine uzanan tarihi hipodrumun kademeleri üzerinde yükselir. Kesin yapılış tarihi ve nedeni bilinmeyen bu bina, 1520'de Kanuni Sultan Süleyman tarafından kendisine 13 yıl sadrazamlık yapacak olan İbrahim Paşa'ya hediye edilmişti.

haberler.com, 01.08.2011

SANDIKTAN ÇIKAN HAZİNENİN RESTORASYONU TAMAMLANDI

 

 

Uludağ eteklerindeki Üftade Dergahı, camisi ve çilehanesini restore eden Bursa Büyükşehir Belediyesi, geçtiğimiz Temmuz ayında 500 yıl sonra açıldığı düşünülen iki sandıktan çıkan değerli eşyaların tamirini sürdürüyor. Parçalanmış ve buruşmuş olarak sandıktan çıkartılan emanetlerin önce envanteri yapıldı. Rölövelerinin çıkarılmasına ve form kazandırılmasına başlanan eserler, ardından da müze ortamında sergilenecek.

Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, tarihi ve kültürel mirasa sahip çıktıklarını belirterek, "Bir sandığın içinde 500 yıllık birikim. Hepsi paçavra şeklindeydi ve onlar şimdi birer ziynet gibi nakış nakış işlenecek, göz nuru dökülecek" dedi. Büyükşehir Belediyesi olarak özel laboratuvarda restore edilen hazine niteliğindeki değerler için güzel sanat uzmanlarından hizmet aldıklarını anlatan Altepe, "Bunlar büyük ve emek isteyen işler. Her parça tek tek incelenip fotoğraflanıyor, desenler kağıtlara çıkarılıyor. Arşivleniyor, motif ve desenler belirleniyor. Fiziki temizlemeler, ayıklamalar yapılarak eksikler gideriliyor. 500 yıl önceki tarihi ayrıntılarıyla bugüne taşıyoruz. Burada birçok bilinmeyen şeyleri de öğreneceğiz. O günkü yaşam tarzından, kıyafet sistemine kadar herşey canlandırılmış olacak. Üftade Tekkesi, camisi restore edilirken ecdadımıza layık bir şekilde onlardan kalan emanetler de müze ortamında sergilenecek. Bu paçavra gibi gözüken manevi değeri yüksek objeler gerçek kimliğine kavuşacak" diye konuştu.

Sandıktan çıkan değerli eşyaların onarımını ise Güzel Sanatlar Uzmanı Levent İnan, sanat tarihçisi Hülya Demirhan ve Güzel Sanatlar Uzmanı Esra Çetin yapıyor.

Habertürk, 01.08.2011

ANTALYA'DA MÜZE ZİYARETÇİSİ % 65 ARTTI

 

Antalya’da müze ve ören yerlerini gezen ziyaretçi sayısı geçen yıla oranla yüzde 65 artış gösterdi. Turistlerin en gözde ziyaret yerleri, Noel Baba Kilisesi ile Myra antik kenti oldu.

 

Kültür ve Turizm İl Müdürlüğünün rakamlarına göre, Antalya'da geçen yılın ilk 6 ayında 1 milyon 108 bin 40 kişinin ziyaret ettiği müze ve ören yerlerini bu yılın aynı döneminde 1 milyon 525 bin kişi gezdi.

 

Ziyaretçilerin bıraktığı para da geçen yıla göre artış gösterdi. Geçen yıl haziran ayı sonunda müze ve ören yerlerine gelen ziyaretçilerden elde edilen gelir 2 milyon 778 bin lira iken, rakam bu yılın aynı döneminde 3 milyon 757 bin 180 liraya yükseldi.

 

Geçen yıl en çok Aspendos antik tiyatrosu ziyaret edilirken bu yıl Myra antik kenti ve Noel Baba Müzesi büyük ilgi gördü. Geçen yılın ilk 6 aylık döneminde Noel Baba Kilisesi'ni 143 bin 700 kişi ziyaret ederken, 156 bin 420 TL bıraktı. Bu yılın aynı döneminde Noel Baba Müzesi'ni ziyaret eden 262 bin 377 kişi 209 bin 110 TL bıraktı.

 

Myra antik kentini geçen yılın aynı döneminde 158 bin 107 kişi ziyaret ederken, 159 bin 370 bin lira gelir bıraktı; bu yıl ise 262 bin 377 kişi ziyaret edip 235 bin 715 TL gelir bıraktı. Perge de bu yıl ziyaretçi sayısını artırdı. Geçen yıl Perge'yi 143 bin 235 kişi ziyaret etti, 212 bin 400 lira gelir bıraktı. Bu yıl aynı dönemde Perge'yi ziyaret eden 237 bin 229 kişiden 308 bin 125 lira gelir elde edildi.

Turizm Gazetesi, 01.08.2011

YATAĞAN'DAKİ KAZI ÇALIŞMALARINA TÜRSAB'DAN DESTEK

 

Muğla'nın Yatağan İlçesi'ndeki, dünyanın en büyük mermer antik kenti Stratonikeia'da geçen Haziran’da başlayan kazı çalışmalarına destek olan Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği (TÜRSAB), vinç bağışladı.

 

Geçen yıl Stratonikeia'yı ziyaret eden TÜRSAB yönetimine Yatağan Belediye Başkan Yardımcısı Tarcan Oğuz tarafından ihtiyaç dosyası verilmişti. TÜRSAB tarafından bağışlanan vinç, karayoluyla getirilerek kazı heyetine teslim edildi.

Stratonikeia Kazı Saşkanı Doç.Dr. Bilal Sögüt, “Çok büyük mermer sütunlar ortaya çıktı. Bunların yerlerine monte edilmesinde güçlük çekiyorduk. TÜRSAB, geçen yıl verdiği vinç sözünü yerine getirdi ve vinç gönderdi. Bir taraftan kazı yaparken diğer taraftan da hızlı bir şekilde büyük mermer sütunları yerlerine monte edeceğiz” dedi.

Turizm Gazetesi, 01.08.2011

AYASOFYA'DA YOLSUZLUK YAPAN GİŞE MEMURLARINA DAVA AÇILDI

 

 

Ayasofya Müzesi’nin gişesinde görevli dört memur, 2 milyonluk gişe yolsuzluğuyla suçlanıyor. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosu iddiaları inceleyerek gişe memurlarından E.İ., E.Ç., M.E., T.A.’yı cezalandırılmak üzere mahkemeye sevk etti.

 

Ayasofya Müzesi’nin gişesinde görevli dört memurun yapılan yolsuzluktan elde ettikleri paralarla Tayland’da tatil yaptıkları iddia edildi. Kültür ve Turizm Bakanlığı Teftiş Kurulu’ndan Başmüfettiş Bayram Coşkun ile Müfettiş Yardımcısı Aydın Saffet Özkan tarafından yapılan inceleme neticesinde yolsuzluğun yapıldığı belgelendi.


İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Memur Suçları Soruşturma Bürosu da iddiaları inceleyerek gişe memurlarından E.İ., E.Ç., M.E., T.A.’yı cezalandırılmak üzere mahkemeye sevk etti. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın milyonlarca lira zarara uğradığı ileri sürüldü.

 

Yılda yaklaşık 3 milyon turistin ziyaret ettiği Ayasofya Müzesi’nin yıllık geliri 27 milyon liraya ulaşıyor. Bu gelirin önemli bir kısmı (müze kart geliri hariç) müzenin bahçesindeki gişede toplanıyor. İddialara göre bu para trafiği, aylık 900 ile 1100 lira arasında değişen maaşlarla çalışan bazı personelin aklını çeldi. Böyle olunca da akıllara durgunluk veren bir yolsuzluk planı ortaya çıktı.


Yolsuzluğun ortaya çıkması bir yıl öncesine dayanıyor. 2010 yılı yaz aylarında Ayasofya Müze Müdür Yardımcısı Halil Arça tarafından sahte bir bilet tespit edilip tutanak altına alındı. Ardından bakanlık müfettişleri sahte bilet üzerinden soruşturma başlattı. Soruşturma sonucunda ismi geçen personelin iş akdi feshedilerek savcılığa sevk edildi. Ancak yolsuzluğun boyutları tam olarak ortaya çıkarılamadı. Bunun üzerine müze çalışanlarından ismini gizleyen dört-beş kişi savcılığa yolsuzluğun boyutlarını bir bir anlatan ihbar mektupları gönderdi.

 

Başsavcılığa ulaşan ihbar mektuplarındaki akıl almaz iddialar şöyle:
“Ayasofya Müzesi gişesinde çalışan memurlar E.Ç. ve E.İ. bilet basma yazıcısındaki ‘ücretsiz bilet’ yazısının üstüne para bandı yapıştırdı. Ücretli yazan biletin üstüne bilgisayardan ücretsiz bilet komutunu verdiğinde para bandı ile kapatılan dijital yazıcı çalışmıyor ve böylelikle sisteme ücretsiz, ziyaretçiye ise ücretli bilet basılmış oluyor. Gişe memurları bu sistemi de elektronik sistemi kuran MTM Bilişim Teknolojileri şirketinin çalışanı H.A. yardımıyla öğrendi.


Şirket bu olaydan şüphelenince H.A.’yı müzeden uzaklaştırdı. İlk etapta 300-400 bin liralık vurgun yapıldı. E.Ç., E.İ. ve T.A. bilet yolsuzluğuna devam etti. Burada devletin 2 milyon lira zarara uğradığını bilmekteyim. Aynı işlemi Topkapı Sarayı’ndaki arkadaşlarına da öğrettiler. E.Ç. yıl içinde en az 10 kez Tayland’a giderek tatil yaptı. E.İ. ve H.A.’yı da götürdü. E.İ. banka kredisiyle aldığı evin 60 bin liralık tutarını bir defada kapattı.”


Bu iddialar üzerine Başsavcılık konuyu araştırdı. Yolsuzlukla suçlanan gişe memurları E.İ., E.Ç., M.E. ve T. A. ifade verdi. Zanlılar savcılık ifadelerinde suçlamaları reddetti.

 

Ancak savcılık itirazlara rağmen haklarında dava açılmasını istedi. Mahkeme de zanlılar hakkındaki iddianameyi kabul etti. Gişedeki elektronik sistemi kuran MTM Bilişim Teknolojileri çalışanı H.A. hakkında ise kovuşturmaya gerek görülmedi.

Milliyet, 01.08.2011

DRAMALILAR KÖŞKÜ TURİZME AÇILIYOR

 

 

Zamana meydan okuyarak ayakta kalmayı başaran tarihi Dramalılar Köşkü, Bornova Belediyesi tarafından yapıldığı 18'inci yüzyıla uygun şekilde restore edilerek turizme kazındırılıyor. Bornova Belediyesi, 2 bin 500 metrekarelik alana kurulU köşkü Dramalılar ailesinden alarak kamulaştırıldı.
Köşkte 17 Haziran'da başlayan restorasyon çalışmalarının bu ay sonunda tamamlanması hedefleniyor.


İsveç'in Kalmar kentiyle Bornova Belediyesi arasında devam eden TUSENET (Sürdürülebilir Turizm Projesi) çalışmalarının ikinci bölümü olan "Levantenler Dönemi Yaşantısı" Dramalılar Köşkü'nde sergilenecek.


Köşkte, dönemin Osmanlı ve Levanten yaşantısı anlatılacak. Bornova Belediye Başkanı Prof.Dr. Kamil Okyay Sındır, "Zaman içinde kaderine terk edilen bu tarihi köşkü yıkılmaktan kurtarmak için çalışmaları hızlandırdık. Burası 1977 yılında Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu tarafından korunması gereken kültür varlığı olarak tescil edilmiş. Hazırladığımız proje İzmir 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'ndan onay aldı. İzmir İl Özel İdaresi de bize destek verdi. En kısa sürede restorasyon işini tamamlayıp Köşkü Bornova'ya kazandırmayı hedefliyoruz" dedi.

Köşkte Osmanlı ve Rum hayatının yansımalarını sunacaklarını belirten Sındır, "Burayı ziyarete gelenler 18. yüzyılın havasını soluyacak.


Avluda döneme uygun kafeler kuracağız. Köşkün mutfağı da, alana yapacağımız restoranda yine o yıllara ait Osmanlı ve Rum mutfağından yemekler sunacak. Ahıra atlar yerleştireceğiz. Seyisler olacak. Avluda bu atlar gezinti yapacak. Döneme ait çeşitli antik eserlerle süsleyeceğimiz köşkte 1920'li yıllarda yaşayan ailenin fotoğraflarını sergileyeceğiz. İç mekanda balmumu heykeller olacak" diye konuştu.

Yeni Asır, 01.08.2011

BU TARİH TALAN EDİLMESİN

 

 

Denzli'de Doğa Sevenler Derneği (DOSEV) tarafından keşfedilen tarihi Türk mezarlığı korunmayı bekliyor. DOSEV, defineciler tarafından talan edilmesinden korkulduğu için yeri açıklanmayan ve ardıç ağacından yapılan mezar başlarının bulunduğu tarihi mezarlığın korunması için çağrıda bulundu.

 

Denizli’de çeşitli doğa ve dağ yürüyüşleri düzenleyen DOSEV üyeleri, yaptıkları gezilerde daha önce ayak basılmayan yerlerde tarihi ve doğa güzelliklerini keşfediyor. Yine yapılan bir doğa gezisinde bu kez, tarihi bir Türk mezarlığı keşfedildi. Benzeri sadece Macaristan’da olduğu belirtilen, ardıç ağacından yapılan mezar başları, yangın ve definecilerin talan etme tehlikesiyle karşı karşıya. DOSEV Başkanı Ümit Şıracı, definecilerin talanına uğramaması için yerini sadece yetkililere bildirdiği ata mirasının bir an önce güvenceye alınmasını istedi. Denizli’nin tarihi ve kültürel mirasının sadece Roma ve önceki döneme ait olmadığını belirten Şıracı şunları söyledi:

"Türk yurdu olan bu topraklar, atalarımızın varlığını belgeleyen, geçmişimizle köprü olabilecek önemli değerlere ev sahipliği yapıyor. Şimdi bir mezarlık daha tespit edildi. Yerini yağmacılardan korumak için açıklamıyoruz. Bu mezarın tek benzeri Macaristan’da var. Mezar başları Türkler tarafından kutsal sayılan ardıç ağacından yapılmış. 700- 800 yıl öncesine dayanıyor. En yenisi 70- 80 yıllık. Sayıları 170 civarında. Orta Asya’da örnekleri çok olan yaklaşık 2 metre boyundaki mezar başlıkları, buraya gelen Türklerin kültürlerini de beraberinde getirdikleri ve bu topraklarda uzun süre muhafaza ettiklerini gösteriyor. Bazı mezarların çevresi yine ardıç ağaçları ile çevrilmiş. Mezar başlıklarının üzerinde defnedilen kişinin hangi Türk boyuna mensup olduğunu gösteren damgalar mevcut. Bazı mezar başlarının üzerindeki işlemelerden ve yazılardan, hakan ya da bey mezarı olduğu anlaşılıyor."

 

Yeni yapılacak Kent Müzesi’nin Bizans eserleriyle dolacağını da dile getiren DOSEV Başkanı Ümit Şıracı, "Oysa bunlar bizim ata mirasımız. Denizli’de Türk varlığının önemli kanıtları. Bu mezarlık, Türkologlar için önemli bir mecra. DOSEV olarak bu konuda bir an öne harekete geçilmesini istiyoruz. Çünkü bürokratik süreç uzarsa tarihi mezarlığı kaybederiz" diye konuştu.

 

Müze Müdürü Hasan Hüseyin Baysal ise, mezarlık için Aydın Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’na yazı yazıldığını belirterek şöyle dedi:

"Mezarlıkta biz de inceleme yaptık. Ancak mezarların yaklaşık 150 yıllık olduğunu tahmin ediyoruz. O dönemde bölgede ardıç ağacı fazla olduğu için geleneksel olarak mezarlarda kullanmış olabilir. Mezarlar taşınmaz varlıklardır. Korunması için kurula yazı yazdık. Bu ay içinde yazının bize ulaşmasını bekliyoruz."

Milliyet, Haber: Ramazan Çetin, 01.08.2011

YASSIADA'DA 'DEMOKRASİ MÜZESİ' MESELESİ

 

Yassıada'da demokrasi müzesi kurmanın manası şu: Müze diyordunuz yaptık, biraz uzak ama olsun, meraklısı dışında kimse gitmese de olur.

 

Demokrasi Müzesi ve Belgeliği’ ihtiyacını ilk seslendirenlerden biriyim. Hayli zaman önce yazdım, sağ olsun Kültür ve Turizm Bakanı değerli dostum Ertuğrul Günay benimseyip mekan aradığını söyledi; anlaşılıyor ki seçim sonrası yeni hükümet programının hazırlanması sürecinde Başbakan Tayyip Erdoğan da bu öneriyi benimsedi.


Buraya kadar her şey güzel... Başbakan’a ve Bakan’a teşekkür etmek gerek... İşin karıştığı nokta ise bundan sonrası... Yani demokrasi müzesi olarak seçilen yer: Yassıada!..


Önemsiz bir mekan mı Yassıada? Asla! Adanın yakın siyaset ve yargı tarihimiz açısından fevkalade önemli bir yer olduğuna şüphe yok. Restore edilip korunması, müze/mekan haline getirilmesi iyi olmaz mı? Şüphesiz olur. Rahmetli Başvekil Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan’ın idamlarının 50. senesinde ‘Yassıada Müzesi’ kurmak kuşkusuz iyi fikirdir... Yargılamanın yapıldığı salonun geçmişteki gibi düzenlenmesine, mum heykellerle canlandırmaların yapılmasına, salonun duvarlarında TRT’nin arşivinde bulunan ‘Yassıada Saati’ programına ait bant kayıtlarının yankılanmasına, siyasi kişilerin kaldığı hücreleri, o hücrelerde çekilmiş fotoğraflar eşliğinde izleyebilme olanağına kim itiraz edebilir ki...

Dolayısıyla ‘Yassıada Müzesi’ne evet; ama iş ‘Demokrasi Müzesi’ne gelince, “Seçilecek mekan orası mı olmalı?” derseniz, basında projeyi destekleyen kimi kalemlerin kanaatinin aksine, cevabım ‘Hayır’!..


Bana göre Yassıada’da demokrasi müzesi yapmaya kalkmanın manası şu: “Müze diyordunuz yaptık, milyonlar yatırıp restore ettik, biraz gözden ırak ama olsun, meraklısı dışında kimse ziyaret etmese de olur...”


Olanca imkanına ve elinde bulundurduğu bir mekanı bırakma konusunda askerin geleneksel isteksizliğine rağmen Deniz Kuvvetleri Komutanlığı’nın tutunamadığı, adanın kendilerine tahsisi için uzun süre ciddi çaba harcadıktan iki sene sonra orayı terk eden İstanbul Üniversitesi Su Ürünleri Fakültesi’nin kaçarcasına uzaklaştığı, Şehir Hatları Vapur İşletmesi’nin yolcu taşımayı reddettiği yerde Kültür Bakanlığı’nın müze yapıp ziyarete açık tutmayı başaracağını sanmak, kuvveden fiile çıkarılabilir bir proje midir diye düşünmemek elde değil... Kaldı ki Tayyip Erdoğan gibi Yassıada’nın ulaşım, su, enerji olmak üzere zorluklarını iyi bilen birisinin, Ertuğrul Günay gibi olmazları bilen, çıkmaz sokaklarda dolaşmanın ne denli yüksek bedel ödettirdiğini görmüş birinin bu fanteziye nasıl ikna edildiklerini anlayabilmiş de değilim...


Kaldı ki ‘Demokrasi Belgeliği ve Kütüphanesi’ içermeyen bir ‘Demokrasi Müzesi’ projesinin, eksik bir teşebbüs olacağını daha önce yazdım. İhtiyaç olan şudur: İttihat Terakki’nin işkencehanesi olan Bekirağa Bölüğü’nden 12 Mart’ın ünlü Ziverbey Köşkü’ne, Sansaryan Han’dan Diyarbakır, Mamak, Ulucanlar, Sağmalcılar, Selimiye, Balmumcu, Edirne Cezaevi’ne varana kadar son bir asırda adı acıyla hafızalara kazınan mekanlarında yaşanan hadiseler ve devlet arşivindeki sıkıyönetim ve darbe evrakının toplanacağı bir belgelik!..


‘Demokrasi Müzesi’ nerede kurulmalı, neden Yassıada uygun mekan değil sorularına cevap ararken akıldan çıkarılmaması gereken husus, müze kurmakla murat edilen şey, genç kuşakların bu mekanı ziyaretini kolaylaştırıp heveslendirerek farkındalıklarının arttırılması... Yola çıkarken bunu hatırlamakta sanırım yarar var.

Radikal, Yazı: Avni Özgürel, 01.08.2011

CERVANTES'İN KEMİKLERİ ASIRLAR SONRA NEDEN ARANIYOR?

 

 

Cervantes'in kayıp kemiklerinin peşine düşüldüğü yansımıştı geçtiğimiz hafta gazetelere. Amaç, Don Kişot'un yazarının 'gerçek yüzünü' ortaya çıkarmak. Şu satırlar ise yazarın kendisine ait: "Olur da kendisiyle tanışırsan söyle ona, Don Kişot'un yorgun, artık çürümüş kemiklerini rahat bıraksın, ölümün bütün yasalarını çiğneyip onu Kastilya'ya götürmeye kalkmasın".

 

Don Kişot'un yazarı Miguel de Cervantes'in kemiklerinin Madrid'deki bir manastırda aranmaya başlandığını okuduğum günden beri aynı çelişkili sıkıntıyı yaşıyorum. Bir yandan yapıtlarıyla insanlığa önemli miraslar bırakan 'seçilmişleri' rahat bırakmamız gerektiğini düşünüyorum ama sonra bencil yanım sanatlarının inceliklerini gün ışığına çıkarmak isteyenlere hak veriyor. Onlar adına insanlığa iyilik yapıyormuşuz gibi hissediyorum. Kadim bir söz yıllar evvel okuduğum romanda farklı bir ifadeyle karşıma çıkmıştı. Adam küçük arkadaşına şöyle sesleniyordu: "Jakob, seni anımsayacak olan toprağa gömülmeye çalış". 1547 yılında, İspanya'nın Alcala de Heneras kasabasında, orta sınıf bir ailenin yoksul bir sağlık memurunun yedi çocuğundan biri olarak doğmuştu Miguel De Cervantes. Ve tam da istediği gibi doğduğu topraklara gömüldü.

 

Yazarın çocukluğu İspanya'da bir şehirden diğerine dolaşarak geçer. Sevilla'da bir Cizvit okuluna devam ettikten sonra Madrid'e gelip üniversiteye başlar. Erasmus'un öğrencilerinden Lopez de Hoyos'un öğrencisi olduğu için ona Rönesans hümanizmasının son temsilcisi olduğu söylenir. Üniversiteden sonra zamanın edebiyat ve sanat merkezi İtalya'ya giden genç adam, daha sonra İspanyol donanmasıyla İnebahtı Savaşı'na katılır. O savaşta aldığı yaralardan sonra sol eli felç olan Cervantes, kardeşi Rodrigo ile birlikte evine dönerken Türk korsanlarına esir düşer. Üzerinden çıkan mektuplar onun önemli biri olduğu izlenimi verdiği için fidye almak amacıyla beş yıl esir tutulur. Daha sonra onu bir Yunanlı esir alır. Başarısız kaçma girişimlerinin ardından on iki yıl sonra vatanına döner. Artık otuz iki yaşındadır. Önce oyun yazarlığını dener ama pek beğenilmez. Mutsuz bir evlilik yapar ve La Mancha'da memur olarak çalışmaya başlar. Ama bu defa da emanetini kullandırdığı banker batınca zimmetine para geçirmekten hapse mahkum olur. Ve gerçek edebi hayatı burada başlar. Don Quijote'nin (Don Kişot) önemli bir kısmını burada yazdığı biliniyor. (1602) Bu eserle kısa zamanda şöhret sahibi olmuş ancak o dönemde bile önü alınamamış korsan yayıncılık yüzünden para kazanamamış.

 

Edebiyat sevenlerin malumu olan bu kısa, çarpıcı hayat hikayesi yazarın ölümsüz eserinden daha mı kıymetli ki, araştırmacılar onu gömüldüğü yerde bir türlü rahat bırakmıyor diye düşünebiliriz pekala. Diyorlar ki, manastırın betonları arasına gömülü olan kemikleri arama çalışmalarının amacı, Juan de Jaurequei tarafından resmedilmiş bir portresi olan yazarın yüzünü yeniden oluşturmak ve gerçek şeklini ortaya çıkarmak. Bu noktada bir yazarın hakiki suretine kavuşmak neden bu kadar önemlidir diye sorabiliriz rahatlıkla. Edebiyat tarihçilerinin, arkeologlarının elbet bu soruya mantıklı bir cevabı vardır. Ama eğer benim gibi yazarların, yazarken sahip olduğu ruh iklimini, o sırada yüzlerinin aldığı ifadeleri, beden dillerini hayal etmekten hoşlanıyorsunuz, bu cevap pek tatmin etmez sizi.

 

Altı asır boyunca üzerinden savaşlar, depremler, devrimler geçmiş olan bir manastırda gömülü olan kemikleri çıkarmak istemenin başka bir karşılığı da olmalı. Eğer yazı sanatını oluşturan unsurlar 'başkalarının gözüyle görünür' olmayı da gerektiriyorsa yapılan araştırmalara bir de bu gözle bakmalı belki.

 

Sanat eleştirmeni, romancı John Berger, 'Bir Zamanlar Bir Resimde' başlıklı denemesinde, resimlerin belli bir anı temsil ettiği düşüncesinin yanlış olduğunu söyler. Çünkü resimdeki an fotoğraftakinin tersine asla resmedildiği gibi var olmamıştır. Berger'in, ressamın hesap ettiği 'resme bakma sürecinin öngörülmüş ideal anına' ulaşıldığı zaman resmin bittiği tespitine katılıyorum. Peki o süre öngörülebilir mi, Cervantes'in sahip olduğumuz tek portresi gerçek ifadesiyle ortaya çıkınca eskisi bitecek mi, yoksa yeni yüzünü onun zaman ve tarih içinde değişen sürekliliği olarak mı algılayacağız? Aynı zamanda antropolojik bir 'kazı' olan bu çaba, gelecek kuşakların yeni bilgiler ışığında Cervantes'in suretinin daha farklı yorumlanmasına katkıda bulunur, kim bilir?

 

Eğer öyleyse; bugün hala dünyanın en iyi romanlarından biri olarak kabul edilen, aklı 'delilikle' hicveden modern yapısıyla yüzyıllardır insanlığın zihnini kurcalayan, iyimserliğiyle kendisinden sonra gelen yazarları sarsan 'Don Quijote'nin (Don Kişot) yazarı Cervantes'e kulak verelim. Eserin ironik dili, geçmişi hala bedenin kalıntılarından daha iyi aydınlatıyor çünkü: "Don Quijote sadece benim, ben de onun için yaratıldık; o yapabildi, ben yazabildim. Sadece ikimiz birbirimizle olabiliriz; ...Olur da kendisiyle tanışırsan söyle ona, Don Quijote'nin yorgun, artık çürümüş kemiklerini rahat bıraksın, ölümün bütün yasalarını çiğneyip onu Kastilya'ya götürmeye kalkmasın".

Zaman, Haber: A. Esra Yalazan, 01.08.2011

RESTORASYON KURSU BAŞLADI

 

Yenişehir’de 20 kişinin katıldığı restorasyon kursu başladı. Kursa katılanlar ilk derslerine Hükümet Konağı’nın düzenlemesiyle başladılar.

 

Kurs Öğretmenleri Muhammed Toprak’tan restorasyonun inceliklerini öğrenen kursiyerler, belgelerini aldıktan sonra bu yöndeki projelerde görev alabilecekler. Yenişehir Kaymakamlığı ve İŞ-KUR’un desteklediği kursun 3,5 ay süreceğini belirten Halk Eğitim Merkezi Müdürü İsmail Güzel, Yenişehir’in tarihi zenginliklerine dikkat çekti. Güzel, kursiyerlerin Anıtlar Yüksek Kurulu’nun gerçekleştirdiği projelere katılmanın yanı sıra bu alanda İŞ-KUR’a gelecek eleman talepleri doğrultusunda iş imkanına da kavuşabileceklerini anlattı.

Bursa Olay, 01.08.2011

TUTANKAMON EVİNE DÖNÜYOR

 

 

New York Metropolitan Sanat Müzesi, firavun Tutankamon’a ait 19 parça eseri Mısır’a iade etmeyi kabul etti.

 

Mısır haber ajansı MENA’nın önceki gün yayınladığı habere göre, 19 parça eserin iadesine ilişkin anlaşma, Kasım ayında New York Metropolitan Sanat Müzesi ile Mısır Antika Yüksek Konseyi arasında imzalandı.

 

New York Metropolitan Sanat Müzesi koleksiyonuna 20. yüzyıl başında dahil olan 19 parça eser arasında, daha önce Tutankamon’un mezarını bulan İngiliz arkeolog Howard Carter elindeki 2 santimetrelik bronz heykel ve sfenks biçimli bilezik de bulunuyor. Mısır Antika Yüksek Konseyi Başkanı Muhammed Abdül Maksud, antikaların haftaya salı günü ülkeye ülkeye geleceğini bildirdi

Hürriyet, 01.08.2011

ANADOLU'DAKİ OSMANLI MİRASI 600 GÜNEŞ SAATİ GÜN YÜZÜNE ÇIKIYOR

 


İlk olarak İstanbul Fatih Camii'ndeki güneş saatini iyileştirmek için kolları sıvayan ekipten Mustafa Kaçar, Osmanlı'dan miras kalma bu değerimizin unutulmaması için çabaladıklarını söylüyor.

 

Zamanı güneşin konumuna göre ölçmeye yarayan; ancak unutulmaya yüz tutan güneş saatleri, gün yüzüne çıkıyor.

 

Anadolu'yu karış karış gezerek güneş saatlerinin peşine düşen uzman bir ekip, 500 güneş saatini iyileştirmek için kolları sıvadı. İlk olarak İstanbul'daki Fatih Camii'nin güneybatı cephesinde 1 m yüksekliğinde, 1,5 m genişliğindeki platformun üzerinde yer alan güneş saati iyileştiriliyor.

Öğleden itibaren çalışan namaz vaktinin başladığı ve bittiği anı belirleyen saatin içinde ayrı olarak ikindiyi de ölçen küçük bir saat bulunuyor. Saate orijinaline en yakın restorasyonu yapılarak çizgiler Osmanlı bordosuyla belirgin hale getirilecek ve demir çubuklar takılacak. Saatin altına ise ziyarete gelenleri bilgilendirmek için güneş saatinin nasıl işlediğini, ne işe yaradığını ve altındaki matematiksel geri planını anlatan bir pano koyulacak.

 

İstanbul Üniversitesi Bilim Tarihi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Mustafa Kaçar, kaybolmaya yüz tutmuş güneş saatlerinin tekrar gün yüzüne çıkarılmasını ilke edindiklerini söylüyor. Kaçar, "Anadolu'daki hemen hemen bütün güneş saatlerini fotoğrafladık. 500'den fazla saat var. Bu değerlerimizin kaybolmaması için elimizden geleni yapacağız." diyor. Vakıflar Genel Müdürü Adnan Ertem'in konuyla ilgilendiğini ve vakıflara bağlı camilerdeki güneş saatleriyle ilgili hemen iyileştirme projelerinin hazırlanmasını istediğini aktaran Kaçar, ikinci olarak Beyazıt Camii'ndeki iki güneş saatini ele alacaklarını belirtiyor. Güneş saatlerinin iyileştirmesinde Prof.Dr. Mustafa Kaçar'la birlikte İTÜ Elektrik Elektronik Fakültesi emekli Öğretim Üyesi Prof.Dr. Atilla Bir, İTÜ Nükleer Fizik bölümünden Yrd. Doç.Dr. Burak Barutçu, yer ölçümleri için İTÜ İnşaat Fakültesi Geomatik Mühendisliği bölümünden Doç.Dr. Rahmi Nurhan Çelik titiz bir çalışma yürütüyor. Saatlerin fotoğraflarını ise mimar Aras Neftçi çekiyor.

 

İstanbul Üniversitesi Bilim Tarihi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Mustafa Kaçar, güneş saatini şöyle anlatıyor: "Güneşin battığı an günün değiştiği andır. İslam dünyasında ve Osmanlı'da da kullanılan bu saatler, günü 24 saate böler ve konumuna göre gerçek zamanı verir. Çünkü referans olarak güneş alınmıştır. Osmanlı'da gün akşam başlar, ertesi akşama kadar devam ederdi. Özellikle namaz vakitleri güneşin konumuna göre belirlendiği için güneş saatleri Osmanlı'da vakti çözmenin en iyi materyaliydi."

Zaman, Haber: Ayşe Tosun, 01.08.2011

TARİH YENİLENİYOR

 

Vakıflar Genel Müdürlüğü, yurt içindeki restorasyonların yanı sıra, yurt dışına da Osmanlı’nın hüküm sürdüğü coğrafyadaki eserlerin yenilenmesi ve bakımı için mimar ve mühendis gönderiyor.

Yurt dışında, Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) ile iş birliği yapan Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü, restorasyon çalışmalarında TİKA’ya teknik destek veriyor

Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğünün, 2003 yılından bu yana 3 binin üzerinde eseri restore ettiği bildirildi. Vakıflar Genel Müdür Yardımcısı Ali Hürata, yaptığı açıklamada, göreve başladığı 9 aylık dönemde 25 bölgeden 13’ünü gezdiğini, çalışmaları yerinde incelediğini söyledi.

 

Seyahatlerini daha çok Sanat Eserleri Yapım Daire Başkanı ve Yatırım Emlak Daire Başkanı ile birlikte yaptığını belirten Hürata, aynı ekiple Bursa’ya geldiklerini, kültür varlıklarını gezdiklerini anlattı.

Ziyaretlerinin ilk gününde restorasyon çalışmaları süren vakıf eserlerini incelediklerini anlatan Hürata, programlarının devamında vakıf gayrimenkullerinin son durumuyla ilgili bazı görüşmelerde bulunacaklarını bildirdi. Hürata, Vakıflar Genel Müdürlüğünün 2003 yılından bu yana önemli atak içinde olduğunu, tarihi eserlere bakışın değiştiğini dile getirerek, şöyle devam etti: ‘’Genel Müdürlüğümüz, ülkenin kültür varlıklarını ayağa kaldırma, koruma ve gelecek nesillere aktarma noktasında önemli adımlar attı. Bugüne kadar 3 binin üzerinde eserimiz restore edildi. Yani kültür varlıklarının üçte biri restorasyondan geçirildi. Vakıflar olarak ecdadımızın bizlere bıraktığı eserleri gelecek nesillere aktarma noktasında çalışıyoruz. Bugüne kadar yaptığımız restorasyon çalışmalarına harcadığımız para 1 milyar lirayı geçti. Yap-işlet-devret modeliyle olanları da eklerseniz toplam yatırım 3 milyar lirayı aşıyor. Bu çok ciddi bir rakam.’’ Vakıflar Genel Müdürlüğünün özel bütçeli kurum olduğunu belirten Hürata, genel bütçeden pay almadıklarını, kendi gelirleriyle ayakta duran kurumlarının geliri arttıkça restorasyona daha fazla harcama yapabildiğini anlattı. Hürata, sadece yurt içinde değil yurt dışındaki eserlerin restorasyonunda da Vakıflar Genel Müdürlüğünün önemli rol üstlendiğine işaret ederek, şunları söyledi:

‘’Yurt dışında Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) çalışıyor. TİKA’ya teknik destek veriyoruz. Bu alanda en iyi kadrolara sahip Vakıflar Genel Müdürlüğüdür. Osmanlı’nın hüküm sürdüğü coğrafyanın önemli bölümündeki eserlerin restorasyonuna teknik destek sağlıyoruz. Eski eserlerin restorasyonlarına mimar ve mühendis gönderiyoruz.’’ Son yıllarda eski eserlere yönelik çalışmalara sponsor desteği de sağlamaya başladıklarına değinen Hürata, İstanbul ve Bursa’da bazı eserlerin sponsorların desteğiyle ayağa kaldırıldığını belirtti.

Makedonya’nın başkenti Üsküp’te, 1492 yılında inşa edilen ve 1963 yılında bir depremde büyük hasar gören Mustafa Paşa Camii, uzun yıllar ibadete kapalı kaldıktan sonra, Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) tarafından restore edilerek yeniden ibadete açıldı. Törene, Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ da katıldı.

Vakıflar Genel Müdür Yardımcısı Ali Hürata, Bursa Bölge Müdürlüğü'nün Bursa, Yalova, Sakarya ve Bilecik’i kapsadığını, bu illerde 450 kültür varlığının bulunduğunu, bunların 350’ye yakınına Bursa’nın sahip olduğunu kaydetti. Bursa’nın vakıf eserleri açısından İstanbul’un ardından ikinci sırada geldiğine dikkati çeken Hürata, şu bilgileri verdi: ‘’Osmanlı’ya başkentlik yapması ve 6 padişahın burada yaşamasının etkisi var. Restorasyon noktasında da Bursa 3. sırada. 133 adedini restore ettik. 104 eserin projelerini hazırladık. 2011 yılında 10 adet devam eden işimiz var. 2 adet sözleşmesi yapılacak, bir adet ilanda olan çalışmamız var.”

Türkiye Gazetesi, 31.08.2011

TARİHİ KİLİSE SATILIYOR!

 

 

Mudanya’nın Kumyaka Köyü'ndeki dünyanın en eski üçüncü kilisesi olarak gösterilen bin 227 yıllık Başmelekler Kilisesi, 400 bin dolara yeni sahibini arıyor.

 

Mudanya İlçesi'ne bağlı Kumyaka Köyü, Hıristiyanlar için büyük önem taşıyan bir tarihi esere ev sahipliği yapıyor.

 

Bizans İmparatoru IV. Konstantinos Porphyrogenetos döneminde 780-797 yılları arasında yapılan kilise, dünyanın en eski üçüncü Ortodoks kilisesi olarak, yabancı turistlerin ve din adamlarının akınına uğruyor. Baş Melek Kilisesi ve Taksiyarhon Kilisesi olarak da bilinen kiliseyi 10 yıl önce satın alan İstanbullu işadamı Mete Yalçın, tarihi eseri restore etmek istedi. Ancak yetkili merciler tarafından izin verilmeyince vazgeçerek, kiliseyi satma kararı aldı.

 

Yaklaşık 10 yıldır yeni sahibini beklenen kiliseyi almak için Kumyaka Muhtarlığı bir adım atsa da başarılı olamadı. Köy Muhtarı Razim Batmaz, kilisenin 400 bin TL’ye satışa sunulduğunu belirterek, “Biz mülk sahibiyle takas yoluyla veya para karşılığı kilisenin köye alınmasıyla ilgili görüştük. Bizim vermiş olduğumuz rakamlar mülk sahibini tatmin etmedi. Bu kilisenin bir şekilde ayağa kaldırılması gerekiyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı veya Bursa Valiliği tarafından sahip çıkılıp bir şekilde kamulaştırılıp kültür turizm merkezi haline getirilmesi bölgede canlılığı sağlayacaktır” diye konuştu.

 

Bu atıllığının bitmesi için gerekli yerlere müracaatların yapıldığını ifade eden Batmaz, “Birşey yapılamaması hem tarihin yok olmasına sebep oluyor, hem de köyün içinde bu yapının eriyip gitmesi bizi üzüyor. Yapılacak birşey yok. Burası özel mülkiyet. 1938 yılından sonra devletin göçmen gelen vatandaşlara iskan olarak verdiği yerlerden birisi. Göçmen bir aileye verildikten sonra 1990 yılında köyümüzün iş adamı Mete Yalçın tarafından alınmış. Biraz toparlanmak isteyince Anıtlar Kurulu tarafından durdurulmuş. Defalarca alıcılar gelmiş ancak bir anlaşma sağlananamış” şeklinde konuştu.

 

Ortodoks kilisesi, her yıl Fener Rum Patriği Barthelemaos tarafından ziyaret ediliyor. Barthelemaos’un ziyareti sırasında görüşme yaptıklarını söyleyen Muhtar Batmaz, “Buraya Barthelemaos geldiğinde kendilerine söyledik. ’Bu kiliseyi alın ve yaptırın’ dedik. Paralarının olmadığını söylediler” şeklinde konuştu.

 

İmparator Konstantin Porphyrogennetos’un 780 yılında kendisini fırtınadan kurtaran köylülere teşekkür etmek için inşa ettirdiği Taksiyarhon Kilisesi olarak da bilinen kilise, 1448 yılında tamir gördü ve 1819 yılında da Sultan II.Mahmut’un izni ile yeniden restore edildi.

 

Akıl hastalarını tedavi etmesiyle tanınan kilise, 1922 yılına kadar gerek Rumlar gerek Türkler tarafından ziyaret edildi ancak Kumkaya’ya Müslüman halkın yerleşmesiyle, kilise önemini kaybetti. Naos, Narthex, Exo Narthex, Aziz Haralamboş şapeli, Aziz Nikolas şapeli, giriş mekanı, Kuzeydoğuda bir oda ve tedavi hücresi olmak üzere sekiz bölümden oluşan Başmelekler Kilisesi’nde süsleme olarak sütun ve başlıkları ile renkleri seçilemeyecek kadar harap olan freskolar görülüyor.

 

Kemerlerde, ayakta duran, başları haleli iki figür bulunuyor. Kiborion planlı bir yapı olan Baş Melekler Kilisesi’nin, Hristiyanlığın ilk yıllarından itibaren mezar binalarında da görülen, dört duvar üzerine oturan beşik tonozlar ve yükselen kubbeden ibaret bir görünüşü bulunuyor.

Bursa Olay, 31.07.2011



******


"BAŞMELEKLER KİLİSESİNİN SATILDIĞI İDDİASI"

 

 

Bursa'nın Mudanya İlçesi'ndeki Kumyaka Köyü’nde bulunan ve dünyanın en eski üçüncü kilisesi olarak gösterilen Başmelekler Kilisesi’nin satışa çıkarıldığı yönündeki iddialara Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan cevap geldi. Kültür ve Turizm Bakanlığı, ''Koruma kurulu arşivlerinde yapılan incelemede, kilisenin onarım talebine ilişkin herhangi bir belge bulunmadığını'' bildirdi.

Habertürk Gazetesi’nde dün (01 Ağustos 2011) yer alan "Sahibinden satılık kilise" başlıklı habere göre; kiliseyi 10 yıl önce İstanbullu işadamı Mete Yalçın satın almıştı. Yalçın, tarihi eseri restore etmek için gerekli izni alamayınca kiliseyi satma kararı aldı.

Haberin devamında, 1227 yıllık kilisenin satışa çıkarılmasının ardından Kumyaka Köyü Muhtarı Razim Batmaz’ın kiliseyi almak için harekete geçtikleri belirtiliyor. Batmaz, mülk sahibiyle takas yoluyla veya para karşılığı kilisenin köye alınmasıyla ilgili görüştüklerini ancak kendilerinin vermiş olduğu rakamların mülk sahibini tatmin etmediğini aktarıyor. Kilisenin bir şekilde ayağa kaldırılması gerektiğini ifade eden Batmaz, "Kültür ve Turizm Bakanlığı veya Bursa Valiliği tarafından sahip çıkılıp bir şekilde kamulaştırılıp kültür turizm merkezi haline getirilmesi bölgede canlılığı sağlayacaktır" şeklinde konuşmuş.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ise konuyla ilgili bir açıklama yaparak, Bursa'nın Mudanya İlçesi, Zeytinbağı Belediyesi sınırları dahilindeki Kumyaka Köyü köy merkezinin, Bursa Koruma Kurulunun 14 Ekim 1990 tarihli kararıyla kentsel sit alanı ilan edildiği belirtti.

Açıklamanın devamında şunlar kaydedildi:
''Bursa Koruma Kurulu'nca alınan 15.10.1999 tarihli kararla belirtilen sit alanı içerisinde bulunan ve 24 Haziran 1988 tarihinde tescillenen kilisenin deprem sonucu hasar görmesine ilişkin Mudanya Kaymakamlığı Kriz Merkezi tarafından hazırlanan dosyalar incelenerek, yapılan görüşmeler sonucunda, duvarlarda meydana gelen çatlakların ve statik durumunun ilgili kuruluşlarca incelenerek hazırlanacak raporun Kurula getirilmesine karar verilmiştir.

Yapının özellikleri göz önünde bulundurularak rölöve-restitüsyon ve restorasyon projelerinin ilgilisince Kurula getirilmesine, konuyla ilgili yeni bir karar üretilene kadar can ve mal güvenliği açısından gerekli tedbirlerin ilgilisi ve ilgili muhtarlıkça alınmasına karar verilmiştir. Ayrıca, Koruma Kurulu arşivlerinde yapılan incelemede kilisenin onarım talebine ilişkin herhangi bir belge bulunmadığı görülmüştür.''

Yapı, 02.08.2011

ALT YAPI KAZISINDA 11 TARİHİ MEZAR DAHA BULUNDU

 

 

Muğla’nın Kötekli Mahallesi’nde belediye tarafından yürütülen altyapı çalışmaları sırasında, bir hafta öncekinin ardından, 11 tane daha tarihi mezarı bulundu. Bin 500 yıllık olduğu tahmin edilen eserlerin, Bizans dönemine ait fakir mezarı olduğu belirtildi.

 

Muğla’nın Kötekli Mahallesi’nde belediye tarafından yürütülen altyapı çalışmaları sırasında, bir hafta öncekinin ardından, 11 tane daha tarihi mezarı bulundu. 1500 yıllık olduğu tahmin edilen eserlerin, Bizans dönemine ait fakir mezarı olduğu belirtildi. Sıtkı Koçman Caddesi’ndeki altyapı ve kanalizasyon kazısında bir kafatası ortaya çıkınca çalışma durduruldu ve Muğla Müze Müdürlüğü’nden görevliler çağrıldı. Kafatasının tarihi dönemlere ait olduğu anlaşılınca arkeolojik kazı başlatıldı. Müzeye götürülen kemikler antropologlar tarafından incelendikten sonra rapor hazırlanacağı, Muğla Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’na sunulacağı belirtildi.

Türkiye Gazetesi, 31.07.2011

'HERA'NIN ŞEHRİ' TRAKLARI AYDINLATIYOR

 

Tekirdağ’ın merkeze bağlı Karaevlialtı mevkii sınırları içindeki Heraion-Teikhos (Hera’nın şehri) antik kentindeki kazı çalışmaları sürüyor.

 

Kazı Başkanı Ahi Evran Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof.Dr. Neşe Atik, Aa muhabirine yaptığı açıklamada, 2011 yılı çalışmalarına başladıklarını belirtti.

 

2000 yılından bu yana Heraion-Teikhos’da yapılan kazılardan pek çok ilginç buluntu elde ettiklerini bildiren Atik, ilk Trak kenti kazısı olan şehrin Trak ve Hera kültürüyle iç içe olduğunu ifade etti.

 

Geçen yılki çalışmalarda, kentin akropolündeki (en yüksek tepesindeki) tapınağı ortaya çıkarmaya çalıştıklarını anlatan Atik, bunun batıya doğru ilerlediğini fark ettiklerini ve bu nedenle bu yıl batıya doğru açıldıklarını söyledi.

 

Elde ettikleri bulgulara göre tapınağın bir yangında yok olmuş olabileceğini belirten Atik, şöyle konuştu: “8. yüzyılda Yunanlılar bu kente geliyor ve buraya koloni kuruyorlar. Onun için bu kente Hera’nın ismini veriyorlar. Buluntularda ise Kybele figürünü çok gördük. Kentte Hera ile Kybele’yi özdeşleştiren kültler bulduk. Yaptığımız araştırmalarda başka kültlere ait izler de bulduk. Örneğin, ilaç kırımları, dikenli deniz salyangozunun eritildiği ilaç yapılan fırınlar. Demek oluyor ki burada Asklepios (sağlık tanrısı) kültü var. Ayrıca sağlık tanrıçası Asklepios’un kızı Hygieia’nın olabileceğini düşündüğümüz bir mermerden baş bulduk. Erosla ilgili çok figürinler bulduk. Tapınak içinde şimdiye kadar çok sayıda hera, kybele, eros, afrodit, sebasioz gibi tanrılara ait heykelcikler ile tunçtan yapılmış paralar, amphora kulpları ve küpler, kurşundan yapılan sapantaşı ve benzeri eserler çıkardık. Hem Trak hemde Yunan kültleri bir arada yoğrulmuş şekilde bu kült alanında kutsanmış. Bir çok kültün bir arda olmasından dolayıda, bunun pantheon (şehrin saygı gösterdiği, tanrıların bir arada bulunduğu yer) olarak düşünüyoruz. ”

 

Türkler’de koçun kutsal olduğu gibi Traklarda da köpeğin kutsal hayvan olduğunu belirten Atik, “O dönemde iyi şans getirmesi için köpekler kurban ediliyordu. Bu kazıya başladığımızda toprakta açık sarı yuvarlak lekeler gördük. Kazdığımızda adak çukurları ortaya çıktı. Geçen yıllarda da bir boğa başıyla bir sunu kabını döşemenin altında bulmuştuk” diye konuştu.

 

Bu tapınağın üç ayrı evresi olduğunu anlatan Atik, şöyle devam etti: “Döşemelerin üzerindeki kap parçalarından yaptığımız incelemeye göre MÖ 6. yüzyıldan itibaren burada kutsal alan var. 4. yüzyılda bir yapılaşma daha oluşmuş. MÖ 2. yüzyılda da bu görkemli tapınak inşa edilmiş. Bu tapınak bir çok kültün hepsini birden içinde barındırıyor. Bunun tam tarihini biliyoruz. Çünkü döşemenin altında Kral 2. Mostis’in 13 sikkesini bulduk. Bizde de hayırlı olması için temele para atma adeti vardır. Burada da o yapılmış. Bütün bunlar buranın bir kutsal alan olduğunu bize açıkça kanıtlıyor. ”

 

Geçen dönemki kazılarda tapınağın önünde 2 kalkan bulduklarını belirten Atik, bu kalkanların savaş tanrısı Ares kültürüyle ilgili süs kalkanı olabileceğini bildirdi. Trak kalkanlarının ahşap deri ve demirden yapılmış olduğunu ifade eden Atik, kalkanın parlayan ancak hafif kalkanlar olduğunu söyledi.

 

Halkın atlı olması nedeniyle kalkanların hafif olduğunu anlatan Atik, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bunlar, çapı 85 santimetreyi bulan büyük kalkanlar. Olasılıkla duvara asılı süs kalkanı olarak bulunuyorlardı. Bu yılda diğer kalkanlara benzeyen bir kalkan daha bulduk. O kadar milimetrik incelikte ki kazısı çok zor oluyor. Kalkanın tüm formunu ve büyüklüğünü verdik. Ölçü aletleriyle çizimi yapıldı. ”

 

Öncelikli amaçlarının kazı alanının korunması olduğunu bildiren Atik, bu anlamda bir çok sorunla karşılaştıklarını belirtti.

 

Kazı alanının jandarma bölgesi içerisinde yer almasına rağmen, kaçak kazıcılar tarafından alanın tahrip edildiğini ifade eden Atik, “Kaçak kazıcıların hayal gücü sınırsız. Burada tonlarca altın olduğunu düşündüklerinden geçen yıl bulduğumuz su kanallarını tahrip ettiler” diye konuştu.

Sadece tarihi aydınlatma amaçlı değil, kültür turizmini de başlatma amaçlı bu kazıyı başlattığını anlatan Atik, amacının akrapolün kamulaştırılıp etrafının çevrilmesi olduğunu söyledi.

 

Kamulaştırmanın ardından kazı alanını turizme açmak istediğini ifade eden Atik, şunları kaydetti:

“Arzum, burayı kamulaştırdıktan sonra, ziyaretçilere açmak. Çalışma devam etse de, ziyaretçi kazıyı da görmüş olur. Girişe kazı alanının planı ve buluntuların fotoğrafları yer alacak. Hemen 3 kilometre ileride Harekattepe timüslüsü var. 10 kilometre ileride de Tekirdağ Müzesi yer alıyor. Yani tam bir günlük kültür turizmini kapsayan bir sıralama. Bütün çabam burada kültür turizmini başlatmak. Bütün her şey tahsisat meselesi. Maddi olanaklar el verirse burada bu yıl 4 ay kazı yapmayı planlıyorum. Namık Kemal Üniversitesi’ne gelmem söz konusu. O zaman bölgeye yakın olmam nedeniyle, kazılarımı öğrencilerimle beraber rahatlıkla sürdürebilirim. Trakların yaşam kültürünü ve medeniyetini dünyaya duyurmak istiyorum. ”

haberler.com 31.07.2011

KIZIK KÖYLERİNE KÜLTÜR MERKEZİ

 

Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin tarihi ve kültürel miras çalışmalarına yeni bir halka olarak eklediği Fidyekızık Konağı, Kızık kültürünün yaşatılacağı önemli bir sosyal ve kültürel merkez haline geliyor.

 

Tarihi ve kültürel mirası ayağa kaldırma çalışmalarını merkezin yanı sıra tüm ilçelerde uyguladığı restorasyon projeleriyle sürdüren Büyükşehir Belediyesi, Fidyekızık Mahallesi’nin meydanında bulunan yaklaşık 100 yıllık tarihi konağı da ayağa kaldırmak için çalışmalara hız verdi. Osmanlı’nın son dönem eserlerinden biri olan ve yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya iken Tarihi Bursa Kızıklar Derneği tarafından koruma altına alınan 3 katlı tarihi yapı, bölgeye değer katacak önemli bir kültür merkezi haline getiriliyor.

 

Tarihi binada devam eden restorasyon çalışmalarını yerinde inceleyen Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, ayağa kaldırılan tüm eserlere, orijinal kimlikleri doğrultusunda işlevsellik kazandırdıklarını söyledi. Fidyekızık’ın merkezinde bulunan tarihi konağın da tüm Kızık köylerine hitap edecek bir kültür merkezi olacağını dile getiren Altepe, "Gerek Tarihi Bursa Kızıklar Derneği gerekse Yıldırım Belediyemiz ile iş birliği halinde bu tarihi eseri de ayağa kaldırma çalışmalarımız hızla sürüyor. Önümüzdeki 2 ay içinde çalışmalarımızı tamamlamış olacağız. Tarihi konağın müştemilatı ve yanındaki binaların cephe düzenlemelerini de yapacağız. Bunun yanında projelerini hazırladığımız meydan düzenleme çalışmalarıyla birlikte Fidyekızık önemli bir değer kazanacak. Aynı zamanda bu merkezde Kızık kültürü gelecek kuşaklara da aktarılacak" dedi.


Yıkılmak üzere olan binayı koruma altına aldıklarını belirten Tarihi Bursa Kızıklar Derneği Başkanı Ertuğrul Sünel ise tarihi İpek Yolu’nun başlangıcını oluşturması nedeniyle bu binanın büyük önem taşıdığını söyledi. Binanın restorasyon çalışmaları sonucu mükemmel bir görünüm kazanacağını dile getiren Sünel, "Burası tüm Kızık köylerine hitap edecek bir merkez olacak. Restorasyon çalışmaları kısa zaman sonra bitecek" diye konuştu.

 

Beraberindeki Tarihi ve Kültürel Miras Projeleri Koordinatörü Aziz Elbas ve Fen İşleri Daire Başkanı Fehmi Ökten’den proje hakkında bilgiler alan Altepe, daha sonra Yıldırım Belediye Başkanı Özgen Keskin ve Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Seyfettin Avşar ile birlikte mahalle sakinlerinin sıkıntılarını dinledi.

Bursa Olay, 31.07.2011

İSTANBUL KÜLTÜRÜNE DAİR HERŞEY

 

 

Uzun zamandır İstanbul’u anlamak ve kentin geleceğiyle ilgili planlar yapabilmek için kapsamlı bir envanter çalışması yapılıyordu. İstanbul kültürü üzerine yapılan bu inanılmaz envanter projesinin ürünleri ve sonuçları artık ulaşılabilir durumda. 

39 ilçede 500 bin evrak tarandı
2010 İstanbul Avrupa Kültür Başkenti kapsamında yürütülen ‘İstanbul Kültür Mirası ve Kültür Ekonomisi’ projesi toplamda 18 kitaptan oluşuyor. Projenin sunduğu veriler ve bilgilere sadece kitaplar üzerinden ulaşılmadığının altını çizmekte fayda var. İstanbul’un kültür, sanat sektörü ve tarihi kültürel miras değerlerine ilişkin hazırlanan, çoğu sektörde ilk olma özelliği taşıyan kitaplardaki bilgilere, verilere ve tablolara aynı zamanda internet ortamandan ulaşmak da mümkün.


Hangi kültür değerlerine sahibiz sorusunun cevabı veren ‘İstanbul Kültür Mirası ve Kültür Ekonomisi’ projesi için, İstanbul’da, dünyada ilk kez kültür envanteriyle ilgili verileri aynı kaynaktan sunabilen bir envanter yazılımı hazırlandı. Yani verileri tek bir sistemin içinde bulmak mümkün. Koruma Kurulları’nın arşivlerinin tümünü dijital hale getiren projede, 39 ilçedeki 500 bin evrak tarandı ve 38 bin 292 adet tescilli envanterin 28 bini fiş sistemiyle değerlendirildi. İstanbul İl Kültür Müdürlüğü adına yürütülen proje; Kültür Bakanlığı, Türkiye Bilimler Akademisi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü işbirliğiyle hayata geçirildi. Proje sayesinde İstanbul kültür sektörünün ekonomik değerinin hesaplanabilmesi artık mümkün. Kültür envanteri çıkarılacak şehir sırasında ise İzmir var.

Projenin başardıkları 
* İstanbul Deniz Surları ilk kez kayda girdi. 
* 60 bin fotoğraf, 150 bin web sayfası içinde sisteme alınarak değerlendirildi. 
* İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nin 40 yıllık taşınmaz arşivi dijitalleştirildi. 
* İstanbul’da halk kültürünün dünü ve bugünü ile yaşam ve kent kültürüyle ilgili bilgiler sunuldu. 
* 1776-2010 yılları arasında İstanbul için yapılmış olan 800 harita paftası dijital olarak kullanılabilecek veri haline getirildi. Bu sayede herhangi bir binanın yok oluşu veya herhangi bir semtin tarihsel değişimi ve yitip giden dokusu izlenebilecek. Aynı zamanda tarihten günümüze suyolları haritaları kullanılabilecek şekilde dijitalleştirildi. 
* 1923’ten bu yana İstanbul hakkında yazılan tüm kitap ve tezlerin künyesi çıkarıldı.

Kitaplar hangileri?
Birçok yazarın ve öğretim görevlisinin derlediği, yazdığı kitaplar İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları tarafından yayımlandı. Projede şu kitaplar yer alıyor: ‘İstanbul’un Tarihi ve Doğal Miras Değerleri’, ‘İstanbul’da Özel Kültür Politikası ve Kentsel Alan’, ‘İstanbul’da Medya’, ‘Yaratıcı İstanbul-Sektörler ve Kent’, ‘Efsane Şehir İstanbul’, ‘İstanbul’da Eğlence’, ‘İstanbul Kültür ve Sanat Sektörü’, ‘İstanbul’da Arkeoloji-İstanbul Arkeoloji Müzeleri Belgeleri’, ‘İstanbul’da Kültür Turizmi İçin Yenilikçi Stratejiler’, ‘Ayasofya Müzesi Kültür Envanteri’, ‘İstanbul’da Kentsel Mimari’, İstanbul’un Manileri Manilerin İstanbul’u’, ‘İstanbul’un Festivalleri’ ve ‘Kültür Ekonomisi Envanteri İstanbul 2010.’ Sonuncu kitabın aynı zamanda İngilizce baskısının olduğunu da belirtelim.

Radikal, 31.07.2011

RUM DÖNEMİNDEN KALAN DEĞİRMENDE RESTORASYON

 

Aydın’ın Söke İlçesi’nde Rumlar’dan kalan su değirmeninin restore edilmesi için Aydın Valiliği harekete geçti.

 

Karacahayıt Köyü Muhtarı Ahmet Ateş, köyde bulunan Rumlardan kalma su değirmeninin onarılması için Aydın Valiliği ve İl Genel Meclisi’ne müracaatta bulundu. Başvuruyu değerlendiren ve olumlu karşılayan Aydın Valiliği, harekete geçti ve restorasyon çalışmalarının başlatılabilmesi için bir proje hazırladı. Söz konusu çalışma kapsamında, İzmir’de faaliyet gösteren bir mimarlık şirketiyle irtibat kuruldu. Köye gelip su değirmenini inceleyen firma yetkilileri, Kaymakam Mehmet Demirezer ve köy muhtarı Ahmet Ateş’e bilgi verdi.

Mlliyet Ege, Haber: Necati Maldar, 31.07.2011

PORTRENİN ACIMASIZ MUCİDİ

 

 

Titizdi, takıntılıydı, portresini yaptığı öznelerini günlerce atölyesinde tutar, eser bitmeden bırakmazdı. Tıpkı büyükbabası, psikanalizmin kurucusu Sigmund Freud’un hastalarını deşifre etmesi gibi, Lucian Freud da tuvalleri ve boyalarıyla öznelerini hem fiziksel hem de manevi olarak çırılçıplak ortaya koyan bir ressamdı.

 

Lucian Freud, geçen haftaya kadar, İngiltere’nin en önemli yaşayan sanatçısıydı. Aralarında Kate Moss ve İngiltere Kraliçesi İkinci Elizabeth’in de yer aldığı portrelerin; aksi ama içten, realist, hatta kimilerine göre süperrealist olarak tanımlanan ressamı; psikanalizin öncülerinden Sigmund Freud’un torunu, Lucian Freud kısa bir hastalık sonucunda 88 yaşında Londra’daki evinde hayata veda etti.


Lucian Michael Freud, yaşayan sanatçılar arasında eseri en yüksek fiyata satılan ressamdı. ‘Benefits Supervisor Sleeping’ (Uyuyan Yardım Denetçisi, 1995) isimli çıplak şişman kadın portresiyle ismini sanat tarihine kazıyan Freud, 1923’te Berlin’de doğdu. 1933’te Nazi işgalinden kaçan ailesiyle İngiltere’ye taşındı. 1939’da İngiliz vatandaşlığına kabul edilen Freud’un ilk otoportresi 21 yaşındayken Horizon dergisinde yayınlandı ve hemen ardından Lefevre Gallery’de ilk kişisel sergisi açıldı. 60 yılı aşkın sanat kariyerinde pek çok sergisi açılan Freud’un en dikkat çekici çalışmaları öznelerini tüm kusurlarıyla çıplak yansıtan portreleriydi.


Bir portre üzerinde saatler, günler hatta aylar boyunca çalışan Freud’un en uzun süren çalışması yaklaşık 2 bin 400 saat sürmüş. 16 ay süren resim boyunca model, yalnızca dört gün izinliymiş. İşin en enteresan tarafı, Freud’un öznelerini resim üzerinde çalıştığı süre boyunca atölyesinde bulunmaya mecbur tutmasıydı. Bu da, sanatçının eserlerindeki öznelerin yüzlerinde ve vücutlarında hissedilen yorgunluk, bitkinlik ve hüznün muhtemel sebebiydi. Portrelerine, öznesinin yüzünden başlayıp etrafa doğru devam etmeyi tercih eden sanatçı bir resmi bitirene kadar mutlaka tuvalinde boş bir alan bırakırdı. Freud’a göre bir resim ‘başka birinin tuvali üzerinde çalışıyormuş gibi hissettiği an’ bitmiş sayılıyordu.

Çağdaş sanatın git gide soyuta kaydığı 20. yüzyılda figüratif resim ve portreye sadık kalan az sanatçıdan biriydi Freud. ‘Et’ göstermekten çekinmiyor, göze hoş görünen portrelerden ziyade öznelerini kendi gördüğü gibi yansıtıyordu. Tarzı yıllar içinde gelişen ve güçlenen ama az değişkenlik gösteren sanatçılardandı. Yakın ailesini, arkadaşlarını, tanıdıklarını ve enteresan bulduğu kişilerin portrelerini yapardı. Profesyonel portre modellerini tercih etmiyordu çünkü onların bakılmaya fazla alışık olduğunu, gerçek düşüncelerini ve hissiyatlarını dışa vuramadığına inanıyordu.


Kim bilir, belki de büyük babası Sigmund Freud ile zannedilenden daha fazla ortak noktası vardı. Sigmund Freud’un hastalarını meşhur koltuğunda deşifre etmesi gibi, Lucian Freud da tuvalleri ve boyalarıyla öznelerini hem fiziksel hem de manevi olarak çırılçıplak ortaya koyuyordu. Tüm resimlerini birer ‘otobiyografi’ gibi görüyordu. “Çalışmalarım tamamen ben ve çevremle alakalı” demişti.


Freud, Hollandalı 17. yüzyıl ressamı Rembrandt’ın portrelerine hayrandı, Rönesans sanatçısı Leonardo Da Vinci’den hazzetmezdi. Manzarayla portreye aynı şekilde yaklaştığı için pek çok kişinini sıkıcı bulup burun kıvırdığı İngiliz romantik ressam John Constable’ın resimlerini beğenirdi. Constable’ın da yaptığı gibi Freud, karşısındaki kişiyi ya da objeyi olduğu ve gördüğü gibi çizerdi. Modellerini çıplak resmetmek istemesinin esas sebebi, onları isimlerinden, dünyevi sıfatlarından ve unvanlarından arınmış bir biçimde, gerçek kimlikleriyle ortaya koyabilmekti.


Freud, aralarında Kate Moss, Jerry Hall ve Kraliçe İkinci Elizabeth’in yer aldığı birkaç ünlü dışında yakın olduğu ve sevdiği insanları çizmeyi severdi. Kendi gibi ressam arkadaşı Francis Bacon’ın intihara eğilimli sevgilisi George Dyer’ı, portresini yapmak için çağırdığında, aslında onu depresyondan uzak tutmak ve ona bir meşgale yaratmak amacındaydı. Aynı şekilde babası vefat ettiğinde de annesinin bir seri portresini yapmıştı.

Lucian Freud, içgüdülerine göre hareket eden bir sanatçıydı. At yarışı ve kumardan zevk alır, hızlı araba kullanırdı. Tüm bunları para, şan, şöhret gibi dünyevi şeyleri önemsemez bir tavırla, anlık heyecan uğruna yapan sanatçı, iyi yemek yemekten ve samimi olduğu kişilerle uzun sohbet etmekten hoşlanırdı. Telefonda konuşmayı sever ama kimseye telefon numarasını vermezdi.
İki evlilik yapan ve pek çok sevgilisi olan sanatçının 40’a yakın çocuğu olduğu söylense de resmi açıklanan yalnızca 13 çocuğu bulunuyor. Freud’un dört yıl evli kaldığı ilk karısı ünlü heykeltıraş Jacob Epstein’ın kızı Kathleen (Kitty) Garman’dan iki kızı var. 1953 ve 1957 arasında evli kaldığı ikinci eşi Caroline Blackwood’dan hiç çocuğu çocuğu olmayan sanatçının, Bernardine Coverley ile ilişkisinden ünlü yazar Esther Freud ve moda tasarımcısı Bella Freud olmak üzere iki kızı; Suzy Boyt’tan beş; Katherine Margaret McAdam’dan ise Paul, Lucy, David ve yine bir sanatçı olan Jane McAdam Freud olmak üzere dört çocuğu daha bulunuyor.

Kendisi de ressam olan David Hockney, Lucian Freud’a portre için poz verenler arasında yer alıyor. Aynı dönemde Kate Moss’un da Freud’un öznelerinden biri olduğunu söyleyen Hockney, Freud’un çok yavaş çalıştığını ve bu sebeple çalışma sırasında sohbet edebildiklerini anlatıyor. Poz verirken sigara içmek isteyen Hockney’e izin veren Freud, bu izni, Hockney’nin Kate Moss’a sigara konusundan bahsetmemesi kaydıyla vermiş...

Lucian Freud’un Londra’daki favori restoranlarından Wolseley, ölümünün ardından sanatçının en sevdiği masaya siyah bir örtü ve tek bir mum koydu. Bir diğer favori restoranı Clarke’s’ın sahibi Sally Clarke gibi Wolseley’nin sahibi Jeremy King de Freud’a portre modelliği yapmıştı.

Hürriyet Pazar, Haber: Neylan Bağcıoğlu, 31.07.2011







KÜÇÜK ARKEOLOGLAR ÇATALHÖYÜK'TE

 

     

 

Dünyanın en önemli arkeolojik çalışmaları arasında yer alan Çatalhöyük kazılarını 15 yıldır destekleyen Shell, tarih ve çevre bilincinin yaygınlaşması için düzenlediği Arkeoloji Yaz Atölyesi ile 8-12 yaş grubundaki çocuklara kazı yapma imkanı verdi.


9 bin yıllık Çatalhöyük kültürünü yakından tanıma fırsatı bulan, İstanbul ve Konya'dan gelen 16 çocuk, önce Çatahöyük kazı alanını gezerek yetkililerden bilgi aldı.


Arkeolog Gülay Sert, çocukların ailelerine ve basın mensuplarına kazı alanını gezdirdi.
Kendileri için ayrılan alanda kısa süreliğine kazı yapan küçük arkeologlar, kazının ardından küçük heykelcikler ve resimler yaptı.


Daha sonra edindikleri bilgiler hakkında kısa bir sözlü sınavdan geçen 16 çocuğa, aileleri tarafından "Kültürel Emanetlerin Koruyucusu" sertifikası verildi. Sertifika töreninde gazetecilere açıklamada bulunan Shell Turcas Kurumsal İletişim Müdürü Yankı Özkan, Çatalhöyük kazılarını 15 yıldır desteklediklerini söyledi. Çevre ve tarih bilincini toplumun tüm kesimine yaymak için Türkiye'nin dört bir yanından çocukları ücretsiz kazı alanına getirerek ağırladıklarını belirten Yankı, "Bu şekilde çocuklarımız, geçmişimizi eğlenceli bir şekilde yaşayarak öğreniyorlar ve kültürel değerleri muhafaza etmenin önemini kavrıyorlar" dedi.

Çatalhöyük Kazı Başkanı Prof.Dr. Ian Hodder ise alanda, her yıl yaklaşık 2 ay kazı çalışması yaptıklarını söyledi.


Bu yılki çalışmaların sonunda kazıyla ilgili bir rapor hazırlayacağını belirten Hodder, kazı çalışmalarının başladığı günden bu yana 400 mezar ve 1 milyon obje bulduklarını ifade etti.
Kazı çalışmalarının yapıldığı alanın kar ve yağmurdan etkilenmemesi için ü zerinin kapatıldığını belirten Hodder, "Halk eğitimi bizim için çok önemli. Arkeoloji Yaz Atölyesi projesi uzun yıllardır devam ediyor. Proje kapsamında çocuklara çok güzel bilgiler veriliyor" diye konuştu.


Çatalhöyük ile ilgili bugüne kadar 10 kitap yazıldığını açıklayan Hodder, şunları kaydetti:
"Çatalhöyük çok önemli. Çünkü çok karmaşık ve büyük bir yapısı var. Çatalhöyük kendi dönemi içinde çok gelişmiş bir alan. Ayrıca d öneminin en kalabalık yapılanmasına sahip olduğu görülüyor. Burası, sadece o dönemin sanatını değil, o dönemdeki insanların düşüncelerini de yansıttığı için çok önemli. Çatalhöyük pahalı bir proje. Kazı yaptığımız alan klasik kazı alanlarından değil. Burası tümüyle kerpiç yapılanmanın özelliğine sahip. Bu nedenle korunması gerekiyor. Bu konuda bizi destekleyen herkese teşekkür ediyoruz."

Türkiye Gazetesi, 31.07.2011

AĞA CAMİİ'NİN ÇATLAKLARI GÖRÜLDÜ

 

Beyoğlu İstiklal Caddesi’ndeki Demirören AVM’nin inşaatı sırasında hasar gördüğü söylenen Hüseyin Ağa Camii’ndeki çatlaklardan ilk görüntüler, Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın geçen hafta tarihi camiye yaptığı ziyaret sırasında ortaya çıktı. 1597 yılında yapılan camideki onarım çalışmalarıyla ilgili bilgi alan Bakan Günay, duvarlar ve tavandaki çatlakların bir an önce giderilmesini istedi.


Kültür ve Turizm Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı, bir kısmı kaçak olduğu iddiasıyla soruşturulan Demirören AVM’yle ilgili rapor hazırlamış, AVM’nin üçte birlik kısmının yıkılmasını istemiş, ayrıca AVM yapılırken Ağa Camii’nin tahrip olmasına sessiz kalan 2 No.lu Koruma Kurulu üyeleriyle ilgili de bakanlık inceleme başlatmıştı.

Radikal, 31.07.2011

İZNİK ÇİNİSİNİN 400 YILLIK SIRRINI ÇÖZDÜ

 

 

İznik çinisi dünyanın en dayanıklı ve en güzel çinisi olarak paha biçilemez değere sahip. Yabancıların Sultanahmet Camii'nin mavi çinilerinin karşısında oturup saatlerce hayranlıkla izlemesinin sebebi de bu. İznik çinisinin nasıl yapıldığı 400 yıldır bir muammaydı. Ta ki iktisat profesörü Işıl Akbaygil'in İznik Vakfı'nı kurmasına kadar.

 

Işıl Akbaygil, iktisat profesörü. Uzun yıllar ekonometri ve iktisadi planlama dersleri verdi. Artık sayılarla değil, İznik çinisiyle uğraşıyor. Desenleri, renkleri ve 400 yıllık sırrıyla ilgileniyor. Kralların, kraliçelerin evlerini İznik çinileriyle döşüyor. Dünyanın en büyük meydanlarına İznik çinisinden anıtlar yaptırıyor.

 

Ekonomi uzmanı Işıl hocanın hayatı İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü başkanı olduktan sonra değişir. İlk olarak enstitünün üstlendiği İznik kazılarından haberdar olur. Sonra doktora ve yüksek lisans tezlerini okur. Dünyanın en dayanıklı ve desenleriyle sanatçıları kendine hayran bırakan İznik çinisinin 400 yıldır üretilmediğini öğrenir. 1989 yılında enstitü bünyesinde İznik çinisi sergisi düzenler. Hatta Türkiye Ekonomi Bankası'nın desteğiyle İznik çinisi kitabını hazırlar.

 

Fakat Sultanahmet Camii, Topkapı Sarayı ve daha birçok tarihi eser İznik çinileriyle doludur ama bu çinilerin nasıl yapıldığına, renklerinin nasıl elde edildiğine dair yazılı hiçbir kaynak yoktur. İznik çinisinin pişirildiği fırınlar bile enstitünün yaptığı kazılarla yenilerde gün yüzüne çıkıyordur. Tüm bunlar çok ilgisini çeken Işıl hoca 1993 yılında İznik Vakfı'nı kurar. Ar-Ge ekibi oluşturur. Bu ekip TÜBİTAK'la birlikte İznik çinisini incelemeye başlar. İznik çinisinin nasıl yapıldığı, 500 yıl nasıl dayandığı ve malzemeleri hakkında yapılan bilimsel çalışmaların neticesinde 1997 yılında İznik çinisi yeniden üretilmeye başlanır. Işıl hoca: "Tıpkı Osmanlı zamanındaki gibi bir teşkilat yapısı oluşturuldu. Saraya bağlı Lonca sistemi var. Yani İznik çiniciliği bir ekol. Desenler Topkapı Sarayı'ndaki nakkaşhanede hazırlanıyor. İznik'te de üretim yapılıyor. Her aşamasıyla başka biri ilgileniyor. Onlara da usta değil, kaşi deniyor. Biz de yaklaşık 100 kişilik bir ekiple çalışıyoruz. İstanbul'da tasarım ekibimiz var. Üretim İznik'te. Yeniden üretebiliyor olmamızın arkasında Ar-Ge ekibimiz ve TÜBİTAK var. Yoksa malzemeyi birleştirmekle olmuyor. Pilav yapmaya benzer bu. Suyu, yağı, pirinci, tuzu atınca pilav olmaz. TÜBİTAK'la usulü tespit ettik. Tıpkı 16. yy'da olduğu gibi. Biz 400 yıllık sırrı keşfettik."

 

Işıl Akbaygil, hayatını İznik çinilerine adamış. Hem Türkiye'de hem de dünyada İznik çinisini anlatmak için neredeyse gitmediği ülke, görüşmediği lider kalmamış. Geçtiğimiz yıl Hermes'in Paris mağazasının vitrinlerini İznik çinileriyle süsleyerek moda dünyasını ilgisini çekmişti mesela. Hoca, mimari sergileri de kaçırmıyor. Işıl hocaya göre İznik çinisinin diğer çiniler ve seramiklerden farkı sadece yüzyıllarca dayanıyor olması değil. Deseni ve geometrisi. Sarayda hazırlanan desenler İznik çinisinin tamamen İslam geometrisini içermesine sebep oluyor. Işıl hoca, "İznik çinisini geometrinin bütün kurallarına hakim olmayan yapamaz. O yüzden İznik çinisini yapanlara usta denmemiş. Önce geometrisi, şekli hazırlanıyor, sonra deseni. Her desenin de matematiksel bir anlamı var. Bir iktisatçı olarak İznik çinisiyle uğraşırken yabancılık çekmiyorum. Çünkü İznik çinisinde geometri de, matematik de var. Tüm bunları keşfettikçe heyecanlanıyor, şaşırıyorum. O yüzden İznik çinisi dünyanın en iyisi."

 

İznik Vakfı 1997 yılından beri İstanbul metrosu dışında önemli tarihi yapılar için de çini üretti, birçok modern camiyi İznik çinileriyle kapladı. Meksika'daki meşhur Türk saat kulesinin bozulan çinilerinin bire bir aynısı üretilip, restore etmişler. En son Başbakan Tayyip Erdoğan'ın özel isteğiyle Mescid-i Aksa'nın yanındaki Zincirli Kubbe'nin dökülen çinilerinin bire bir aynısı yaptılar.

 

Prof.Dr. Işıl Akbaygil, İznik Vakfı'nı kurduktan sonra, İstanbul metrosu inşaatına başlayan dönemin belediye başkanı Tayyip Erdoğan'ın kapısını çalar: "Dünyada metrolar sanat eserleriyle meşhurdur, İstanbul metrosu da İznik çinileriyle meşhur olsun." teklifinde bulunur. Erdoğan'ın çok hoşuna gider. İstanbul metro istasyonları İznik çinileriyle süslenir. Her bir istasyona, bulunduğu bölgeye uygun çiniler yapılır. Taksim'de, Fatih'in gemileri Taksim üzerinden Haliç'e indirme sahnesi canlandırılır. Osmanbey-Nişantaşı istasyonunda �buralar Fatih Sultan Mehmet'in avlanma sahasıydı� avlanmayı anlatan bir minyatür kullanılır. Işıl hoca, Nusret Çolpan'ın çizdiği bu minyatürün paha biçilemez bir eser olduğunu söylüyor. Mecidiyeköy istasyonunda meyve bahçeleri var. Burası bir zamanlar meyve bahçeleriyle doluymuş çünkü. İznik Vakfı en son 20 gün önce açılan Hacıosman metro istasyonundaki çinileri yaptı. Başbakan Erdoğan açılış töreninde zeytin ve incir ağacının tasvir edildiği devasa çini panoları uzun uzun incelemiş.

 

 

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın isteğiyle Mescid-i Aksa bahçesinde bulunan ve Kubbetüs Sahra'nın küçük bir kopyası olan Kubbe-i Silsile'nin dökülen çinileri yenilendi. İznik Vakfı, Kanuni Sultan Süleyman'ın yaptırdığı bu çinilerin bire bir aynısını üretti. Cumhurbaşkanı, Başbakan ve Dışişleri Bakanı'nın uzun uğraşları sonunda çiniler Kudüs'e Mescid-i Aksa'ya ulaştırıldı. Ürdün Mescid-i Aksa Vakfı tarafından restorasyon yapıldı.

 


İznik Vakfı'nın yaptığı çiniler birçok kralın ve devlet liderinin evini süslüyor. Birlişik Arap Emirlikleri Sultanı Al-Nahyan'ın adına yaptırdığı müzede olduğu gibi.

Zaman Pazar, Haber: Gülizar Baki, 31.07.2011

DEMRE'DE BİZANS KİLİSESİ BULUNDU

 

 

Antalya’nın Demre İlçesi’nde antik Myra-Andriake Liman Kenti’nde yürütülen kazı çalışmalarında Bizans dönemine ait bir kilise bulundu.

 

Demre’de Myra- Andirake Liman Kenti’nde İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nden Prof.Dr. Engin Akyürek başkanlığında yürütülen kazılarda, Bizans dönemine ait olduğu tahmin edilen bir kilise bulundu. 20 sikkenin de bulunduğu kilisenin, MS 5′inci yüzyılda inşa edildiğini sanılıyor. Zemini mozaikle kaplı kilisenin tamamen gün yüzüne çıkarılması için çalışmalar sürüyor.

 

Kiliseyi ortaya çıkran Prof.Dr. Akyürek, “Andriake yerleşkesinin B bölümünde çalışmalarımız sürüyor. Liman yerleşkesinde 6 kilise olduğunu biliyoruz. Kilise hem mimari hem taş işçiliği hem de yapıda bulunun çok sayıda sikke, 5′inci yüzyılın ilk yarısının tarihini veriyor. Ancak kazı bitmiş değil, daha birinci sezonundayız ve önümüzdeki yıl da devam edecek. Ben bunun bir manastır olabileceğini düşünüyorum” diye konuştu.

 

Myra- Andriake kazılarının sonunda büyük bir kenti toprak altından çıkaracaklarını kaydeden Prof.Dr. Engin Akyürek, “Orta Çağ’da piskoposluk merkezi olan bir kent yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Biz şu anda büyük bir puzzle’la karşı karşıyayız. Bu puzzle hem Myra antik kenti hem de onun liman yerleşimi Andiriake’den oluşuyor. Burada sadece bunun bir parçasını ortaya çıkarmış oluyoruz. Küçük parçalar yavaş yavaş yerine oturdukça, ortaya çıktıkça biz bu kenti, bu yerleşmeyi bütün dönemleriyle daha iyi anlayacağız” diye konuştu.

haberler.com, 30.07.2011

DUBLE YOLDA TARİHİ KALINTILAR BULUNDU

 

Hatay’ın Reyhanlı İlçesi'nde Cilvegözü Gümrük Kapısı’na giden karayolundaki duble yol çalışmaları sırasında Roma dönemine ait küçük bir sanayi görünümünde olan zeytinyağı işliği ile kaya mezarı ortaya çıkartıldı.

 

AA muhabirinin İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yetkililerinden aldığı bilgilere göre, Reyhanlı İlçesi'ne bağlı Kavalcık Köyü yakınındaki karayolunda duble yol çalışması yapan karayolları ekipleri, arkeolojik verilere rastlayınca durumu Kültür ve Turizm Müdürlüğü’ne bildirdi. Bunun üzerine harekete geçen yetkililer Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne yazı yazarak buradaki eserlerin ortaya çıkarılması için izin istedi.

 

Gerekli iznin verilmesinin ardından arkeolog Funda Yüksel ve arkeolog Ali Çelikel yönetiminde 21 işçi tarafından kazı çalışmalarına başlandı. Yüksel, 18 Temmuz’dan bu yana sürdürdükleri kazı çalışmaları sırasında ilk etapta Roma dönemine ait küçük bir sanayi görünümünde olan mozaik tabanlı bir siloya sahip zeytinyağı işliğini (zeytinyağının işlendiği mekan) ortaya çıkardıklarını söyledi.

 

Yüksel, devam ettikleri çalışmalar sonunda zeytinyağı işliğine yakın bir mesafede yine aynı döneme ait dörtlü gömüye sahip bir kaya mezarı tespit ettiklerini ifade ederek, mezarda çok sayıda yağ kandilleri, koku şişeleri ile sikkeler bulduklarını kaydetti.

 

Yüksel, kazı çalışmalarına devam ettiklerini vurgulayarak, ”Şu ana kadar çıkardığımız tarihi buluntuları Antakya Arkeoloji Müzesi’ne teslim ettik” dedi.

 

İl Kültür ve Turizm Müdürü Aysun Çelenk Çakar da, kazı sırasında çıkan tarihi eserlerin verimli Amik Ovası’nın geçmiş medeniyetler tarafından da tercih edildiğini kanıtladığını belirterek, tespit edilen arkeolojik verilerin Hatay’ın kültür mirasına bir yenisini daha eklediğini kaydetti.

 

Çakar, Hatay’da Erzin’de İsos, Reyhanlı İlçesi'nde Tell Tayinat, Kavakçık Köyü ve Aççana, Dörtyol’da Kinet Höyüğü olmak üzere 5 mekanda kazı çalışması yapıldığını söyledi. Hatay’ın her yöresinden değişik uygarlıklara ait tarihi eserler ortaya çıktığını belirten Çakar, ”Yer darlığından bunları korumakta zorluk çekiyoruz. Maşuklu beldesindeki yeni müzenin tamamlanmasıyla depoda bekletilen 42 bin eseri sergileme olanağı bulacağız” diye konuştu.

Zaman, 30.07.2011

HAYVANLARIN KEMİK İLİKLERİNİ BİLE YEMİŞLER

 

 

Paleolitik dönem insanlarının, kuraklık nedeniyle hayvan kemiklerini kırarak içerisindeki ilikleri bile beslenmede kullandıkları ortaya çıktı.

 

Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Görevlilerinden Yrd. Doç.Dr. Cevdet Merih Erek, “Son avcı toplayıcıların bulabildikleri her türlü besin kaynağını en iyi şekilde değerlendirmeye çalıştıklarını saptadık” dedi. Kahramanmaraş Direkli Mağarası'nda yapılan arkeolojik kazılar Paleolitik döneme ışık tutmaya devam ediyor. 2009 yılında bulunan Ana Tanrıça Figürü ile insanoğlundaki Tanrı inancının binlerce yıl öncesine gitmesine neden olan Direkli mağarasında, bu yıl yapılan kazılarda da insanların beslenme ve yaşam tarzlarına ilişkin çok önemli ayrıntılar tespit edildi. Yrd. Doç.Dr. Cevdet Merik Erek başkanlığında 1 Temmuz’da başlayan kazılara, Kültür Bakanlığı’ndan bir temsilci ve Türkiye’nin çeşitli üniversitelerinden katılan 15 öğrencinin katılımıyla devam ediliyor. Zor şartlarda devam eden kazılarda 2 adet yemek ocağı bulunarak, tüketilen hayvanların kemiklerine ulaşıldı. Kazı Başkanı Erek, Karain Mağarası’nın ardından Paleotik döneme ilişkin kazıların yapıldığı tek yerin Direkli Mağarası olduğunu belirterek, araştırmaların önemine dikkat çekti. Mağarayı plan karelere ayırarak kazılarını sürdürdüklerini ifade eden Erek, şöyle konuştu: “Bu plan karelerin bizim için olan önemi şu anda içinde iki tane ocak sistemi saptadık. Bu ocakların içerisinde dönemin besin olarak tüketilmiş hayvanlarına ait kemik kalıntıları bulunmakta. Bu kemiklerin en önemli özelliği ortadan ikiye kesilerek içindeki özün, yani iliğin dahi beslenmede kullanıldığını göstermekte. Yaşanılan dönem son derece kurak ve besin maddelerine ulaşmakta son derece zor bir dönem. Bu sebeple de bu mağarada toplanan son avcı toplayıcıların bulabildikleri her türlü besin kaynağını en iyi şekilde değerlendirmeye çalıştıklarını saptadık.”

 

Tüketilen hayvanların türlerine ilişkin de bilgiler de veren Erek, insanların açlık nedeniyle hayvanların kafa taslarını kırarak beyinlerini tükettiğini kaydetti. Erek, sözlerini şöyle sürdürdü: “Mağarada yaşayan insanların o dönemde en çok tükettikleri hayvan kaplumbağa. Çünkü kaplumbağa çok hızlı yürüyemeyen bir hayvan. Bu sebeple yakalanması ve tüketilmesi de son derece kolay. Kaplumbağadan sonra en fazla tüketilen hayvan dağ geyikleri. Ama dönem itibariyle kuraklığın verdiği etkiyle bu hayvanların da sayısal olarak fazla olmadığı göze çarpıyor. Yani birey sayısı avlanılıp tüketilen birey sayısı bu hayvanlarda son derece az. Mağaradaki araştırmalarımızda bu hayvanlara ait kemiklerin uzun kemikleri bulmamıza rağmen kafataslarına ve boynuzlara ilişkin sonuçlar son derece az. Bunun sebebi kafatasının kırılarak parçalanılarak içerisindeki beyinlerin de tüketildiğinin anlaşılması. Boynuzları çakmak taşından üretilen aletlerin yani keskilerin delicilerin kazıyıcıların bu boynuzlar vasıtasıyla kullanılması söz konusu oluyor. Yani bir nevi sap takma olayını gerçekleştiriyorlar.”

 

Erek, araştırmalarda yabani buğday tanelerinin de besin kaynağı olarak kullanıldığını tespit ettiklerini belirterek, bu verilerin ise Anadolu’daki tarımsal evreye yeni geçiş sırasındaki durumu aydınlatması açısından önemli olduğunu vurguladı. Erek, şunları kaydetti: “Geçen sene bu mağaradaki kazılarımızda arkamdaki plan karelerde karbonlaşmış yabani buğdaylar bulmuştuk. Bu sene yine aynı şekilde deliller ele geçmekte ama son derece az. Bölgedeki yabani buğdayın toplanılarak besin olarak kullanıldığını da saptadık. Tabi tarımsal evrelere geçişlerle ilgili çok önemli noktalardan birisi. Çünkü buğdayın farkındalığı ve bunun daha sonra köy yerleşimlerine geçildiğinde evcilleştirilerek büyük toplulukların besinlerini temin etmeleri ve biriktirmelerinde çok önemli bir unsur olduğunu biliyoruz ve buradaki bu yerleşimin Anadolu için tarımsal evreye henüz yeni geçme sırasındaki durumu aydınlatması açısından çok önemli.”

 

Yrd. Doç.Dr. Cevdet Merih Erek, döneme ilişkin en önemli bulgulardan birinin de delikli ve başlı iğneler olduğunu kaydetti. İğnelerin giyim kuşamın da varlığını göstermesi açısından son derece önemli olduğunu işaret eden Erek, “Ayrıca mağara içerisinde bu aşağıdaki laboratuarda sürekli sedeman ayıklaması sırasında taş kemik ve denizel kaklılardan yapılmış çok sayıda boncuk bulmaktayız. Bu tabi şunu gösteriyor. Dönemin insanı yaşamak için birçok şeyi gerçekleştirirken bu arada süslenmenin, düzgün ya da güzel görünmenin de farkında olduklarını gösteriyor bu malzemeler bize” diye konuştu. Direkli mağarası insanının bu mağarayı istasyon gibi kullanmış olabileceğini söyleyen Erek, sözlerini şöyle tamamladı: “Direkli mağarası insanı Akdeniz’e kadar ulaşıp orada belli bir müddet yaşadıktan sonra tekrar bu mağaraya geldiğini görüyoruz. Yine Orta Anadolu kökenli volkanik bir taş olan opsidyenin hala aşağıda laboratuarda bulunan küçük yontma artıklarının varlığı da orta Anadolu ve Akdeniz arasında bir istasyonmuş gibi gösteriyor bu Direkli mağarasını. Ve gidiş gelişlerle sürekli bir iskana tabi tutulmuş Direkli mağarası sakinleri.” Kazıları yakından takip eden Kahramanmaraş İl Kültür ve Turizm Müdürü Seydihan Küçükdağlı’da ilginç bulgular elde etmeye devam ettiklerini söyledi.

 

Direkli Mağarası’nı yansıtan bir bölümün kent müzesinde oluşturulduğunun altını çizen Küçükdağlı, “İki yıl önceki ortaya çıkan Ana Tanrıça figürünün 11 bin yıl öncesine kadar gitmiş olması, ortaya çıkan bulguların, kemiklerin, çakmak taşlarının buradaki yaşamla ilgili bilgiler ortaya koymuş olmasının çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Bu güzelliklere ‘geçmişi olmayanın geleceği olmaz’ gözüyle bakarak çok büyük katkısı olacağını, ilimizin tarihine, kültürüne turizm ve tanıtımına katkı sağladığını sizler aracılığıyla tüm dünyaya ulaştığını hep beraber gözlemlemiş olmakta elbette ki bizleri mutlu ediyor” ifadelerini kullandı. Direkli Mağarası kazıları Ağustos ayı sonuna kadar devam edecek.

Haber 7, 30.07.2011

EYÜP SULTAN TÜRBESİ RAMAZAN'DA KAPALI

 

Eyüp İlçe Müftüsü İsa Gürler, restorasyon çalışması olduğunu için Eyüp Sultan Türbesi'nin ramazan ayında açılamayacağını belirterek, ''Ancak ziyarete gelen halkımız hacet penceresinden türbeyi ziyaret edebileceklerdir'' dedi.

Gürler, Eyüp Sultan Camisi ve türbesinin İstanbul'un en çok ziyaret edilen mekanlarından biri olduğunu belirterek, ''Bu da milletimizin Eyüp Sultan Hazretlerine gösterdikleri saygı ve sevgiden kaynaklanmaktadır. Ebu Eyyüb El Ensari, sevgili peygamberimizi yaklaşık 7 ay evinde ağırlama şerefine nail olmuş, peygamberimizin vahiy katipliğini, korumalığını yapmış, savaşlarda sancağını taşımış ve peygamberimizle birlikte Bedir, Uhud, Hendek savaşlarına katılmıştır'' dedi.

Gürler, Mısır, Suriye, Kıbrıs ve Filistin fetihlerine katıldığını belirttiği Eyüp Sultan'ın, 80 küsür yaşlarında miladi 669 yılında Hz. Muhammed'in İstanbul'un fethini müjdeleyen hadisindeki kutlu ordunun bir neferi olabilmek için İstanbul'a geldiğini ve burada vefat ettiğini anlattı. Osmanlı padişahlarından Fatih Sultan Mehmet'in, 1453 yılında İstanbul'u fethettikten sonra Eyüp Sultan'ın kabrinin bulunduğu yere türbe ve cami inşa ettirdiğini belirten Gürler, ''O tarihten bu yana da ülkemizin en önemli ziyaret yerlerinden biri halini almıştır. Yapılan araştırmalara göre normal zamanlarda bile günde 40-50 bin insanımız burayı ziyaret etmekte ve namaz kılmak için gelmektedirler. Ramazan aylarında bu sayı daha da artmaktadır'' diye konuştu.

''Restorasyon çalışması olduğu için Eyüp Sultan Hazretleri'nin türbesi Ramazanda ayında maalesef açılamayacak ancak ziyarete gelen halkımız hacet penceresinden türbeyi ziyaret edebileceklerdir'' diyen Gürler, dışarıda Kur'an-ı Kerim okunabileceğini ancak içeriye girebilmenin söz konusu olamayacağını belirtti.

Habertürk, 30.07.2011

KAPADOKYA'DA 2 BİN 700 YILLIK TARİH GÜN IŞIĞINA ÇIKIYOR

 

 

Türkiye'nin önemli turizm merkezlerinden Kapadokya bölgesinde geç Hitit dönemindeki Tabal ülkesine ait bulgulara rastlanan Nevşehir'in Gülşehir İlçesi Ovaören beldesindeki Yassıhöyük'teki arkeolojik kazılarla, bölgenin yaklaşık 2 bin 700 yıllık tarihi gün ışığına çıkarılıyor.

Bölgede 2007 yılında Bakanlar Kurulu kararı ile Gazi Üniversitesi Arkeoloji Bölümü tarafından yürütülen kazılarda, bugüne kadar demir, ok ve mızrak uçları, pişmiş toprak ağırşaklar, kemikten yapılmış iğne, dokumacılıkta kullanılan ağırşaklar, çanak-çömlek kalıntıları ile 12 hektarlık bir alanı kaplayan büyük bir kent ve kenti çevreleyen taş surlar açığa çıkarıldı.

Anadolu'nun yerleşik hayata geçişinin ilk evresinden başlayıp, Bizans, hatta Osmanlı dönemine kadar uzandığı tahmin edilen bölgenin, sadece ikamet edilen bir yer değil, aynı zamanda bir kale kent, bir idare merkezi ve askeri alanda önemli bir merkez olduğu tespit edildi.

Bölgede bulunan Yassıhöyük ve Topakhöyük olmak üzere yaklaşık 25 hektarlık bir alanı kapsayan arkeolojik kazı alanında, henüz yazılı bir bulguya rastlanmadı, ancak kazı alanında saray ya da bir mabet olduğu tahmin ediliyor.

Mimari buluntuların yanı sıra çanak çömlek buluntuları ile hem Orta Demir Çağ hem de Geç Demir Çağ dönemindeki kültürel dokuyu göz önüne seren kazılar, kısıtlı bütçe ile devam ediyor.

Kazı heyeti başkanı Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Doç.Dr. Süleyman Yücel Şenyurt, yaptığı açıklamada, arkeolojik çalışmaları 15 kişilik bir ekiple yürüttüklerini, öncelikli amaçlarının bilimsel olarak, bölgenin tarihini aydınlatmaya yönelik bulgulara ulaşabilmek olduğunu söyledi.

Bulunan tarihi kentin mimari, anıtsal eserler ortaya çıktıkça ayrı ayrı projelerle onların restorasyonlarını da yapmak suretiyle gelecek nesillere bırakılacağını belirten Şenyurt, tarihi bölgenin zamanla yerli ve yabancı turistlerin de ilgisini çekeceğini, ikinci planda elde edilen bulguları bölge turizmine kazandırmak hedefinde olduklarını kaydetti.

Arkeolojik bölgenin Anadolu'nun yerleşik hayata geçişinin ilk evresinden başlayıp, Bizans, hatta Osmanlı dönemine kadar süreklilik arz eden bir bölge olduğunu vurgulayan Şenyurt, ''Elimizde geç Hitit Tabal ülkesine ait bulgularımız var. Ovaören beldesinin içindeki mağaralar, yer altı şehirleri zaten buraların bir eski yerleşim yeri olduğunu gösteriyor. Buranın Meneşa, Vaşanya gibi şehirlerden biri olduğunu tahmin ediyoruz. Bunu teyit edebilirsek buranın adına Ovaören-Meneşa veya Ovaören-Vanaşa diyeceğiz'' dedi.

Şu ana kadar özellikle Hitit dönemine ait hem önemli yerleşim mimarisi hem de küçük buluntular elde ettiklerini anlatan Şenyurt, şu anda bölgedeki arkeolojik kazılarda, Neolitik döneme ait bulgulara rastladıklarını söyledi.

Kale kent olarak adlandırdıkları arkeolojik bölgede, bir saray ya da mabet olduğunu tahmin ettiklerini dile getiren Şenyurt, bundan sonraki kazıları kentin saray ya da mabedinin olduğunu tahmin ettikleri alanda yapacaklarını bildirdi.

Şenyurt, ''Kent içindeki yerleşim dokusunda yaptığımız çalışmalarda ise iri boyutta sayılabilecek yapılarla karşılaştık. Her birisinin depo odalarının, ayrı birimlerinin olduğu yapılar, bize buranın sadece ikamete yönelik konut veya yerleşim alanı olmadığını gösterdi. Gerek bulduğumuz silahlar, ok uçları, mızrak uçları, bıçaklar ve kamalar gibi aletler, gerekse bulduğumuz surlar, buranın bir idari merkez olduğunu, askeri alanda önemli bir doku olduğunu sundu. Bu yönüyle de biz Ovaören'deki Yassıhöyük arkeolojik bütünlüğünü kale kent olarak isimlendiriyoruz ve Demir Çağının, Anadolu'nun diğer önemli yerleri arasında önemli bir yere sahip olduğunu düşünüyoruz. Elde ettiğimiz bulgulara baktığımız zaman, Anadolu Demir Çağı kentleri arasında Orta Anadolu'da önemli bir kent olduğunu, jeopolitik konuma sahip güzel bir coğrafyada kilit rolü oynayan kentlerden biri olduğunu tespit edebildik. Bundan sonraki çalışmalarımız yine kent surunun kontrollü bir şekilde koruyarak açılması, restore edilerek gelecek kuşaklara aktarılmasına yönelik olacak'' şeklinde konuştu.

Finansman sıkıntısı nedeniyle yüzde 40 oranında bir kapasiteyle çalıştıklarına dikkat çeken Şenyurt, 15 kişilik bir ekip ile çalıştıklarını, ancak finansman sorunu olmadan 45-50 kişilik bir ekiple çalışılması halinde daha hızlı bir ilerleme kaydedilebileceğini, 10 yıl gibi bir sürede önemli bir mesafe elde edilebileceğini vurguladı.

Şenyurt, bu yılki arkeolojik kazıların önümüzdeki günlerde sona ereceğini de sözlerine ekledi.

Habertürk, 30.07.2011

EVLİYA ÇELEBİ'NİN 'BEY CAMİSİ' BULUNDU

 

Ünlü seyyah Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinde adı geçen 'Bey Cami'sine ait kalıntılar bulundu.

 

Atatürk Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Hüseyin Yurttaş, 26 kişilik ekibiyle Erzincan'ın Kemah İlçesi Kemah Kalesi'nde yaptığı kazı çalışmalarında önemli tarihi eserler ortaya çıkardı. Onlardan biri de Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinde adı geçen 'Bey Cami' ile çeşitli dönemlere ait 26 adet sikke. Caminin duvar malzemesinin ve kesme taşların büyük ölçüde kaybolduğunu söyleyen Yurttaş, "Bulunan bezemeli alçı parçalarıyla caminin dönemiyle ilgili ipuçlarını bulacağız. Caminin Osmanlı Devleti öncesine ait olma ihtimali yüksek." dedi. Minaresindeki kesme taşların tahrip edildiğini belirten Yurttaş, kale içindeki 3 metre uzunluğunda ve 3 metre genişliğindeki minarenin de camiye ait olduğunu ifade etti.

Zaman, 30.07.2011

SERAMİK SANATÇISI NASİP İYEM VEFAT ETTİ

 

Türk resminin usta isimlerinden Nuri İyem'in eşi, seramik sanatçısı Nasip İyem, 90 yaşında hayata veda etti.

 

İyem'in cenazesi bugün Bebek Camii'nde ikindi vakti kılınacak cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedilecek. İlk resim eğitimini Fatih Halkevi'nde alan Nasip İyem, 1939'da GSA Resim bölümüne girerek Leopold Levy Atölyesi'nde çalıştı. 1944'te usta ressam Nuri İyem'le evlenerek Akademi'den ayrıldı.

 

Çocukluk yıllarını geçirdiği Gönen'de, çömlekçilik yapan annesinin kuzenleri sayesinde seramikle tanıştı. Eserleri pek çok sergide ve galeride sergilenen sanatçı, 30 kadar tanınmış yapı için mimari seramik uygulamaları yaptı. İyem'in eserleri halen Evin Sanat Galerisi'nde sergileniyor.

Zaman, 30.07.2011

ANTİK KENTİ KURTARAN SIR

 

 

Suriye’de kuzeybatısında bulunan antik kent Tell Karkur, binlerce yıl boyunca çok sayıda medeniyetin yok olduğu bir coğrafyada ayakta kalmayı başardı. Arkansas Üniversitesi’nden Jesse Casana, “Bölgede yaptığımız kazılarda, çok sayıda antik kentin ve küçük yerleşim birimlerinin binlerce yıl önce terk edilmiş olduğunu anladık… Ancak Tell Karkur ayakta kalmayı başardı” dedi.
Canasa ve Boston Üniversitesi’nde arkeolog olan Rudolph Dornemann, dünyanın en büyük kazı alanlarından birini oluşturan Asi Nehri civarında, “çamur-tuğladan yapılan evler ve büyük surlar ortaya çıkardıklarını, bulguların Tell Karkur’daki medeniyetinin zaman içinde gelişmeye devam ettiğini gösterdiğini” söyledi.

Dornemann, “Bu alanın oldukça büyük ve koruma altında alınmış bir yer olduğu anlaşılıyor. Etrafı ise dağınık bir yerleşim tarafından çevrilmiş” dedi. Arkeoloji ekibinden Amy Karoll, Tell Karkur’da yapılan çalışmaları Amerikan Arkeoloji Toplumu’nun Nisan ayında düzenlenen 76’ıncı konferansında sundu.

Tell Karkur, MÖ 8,500 ve MS 1,350 yıllarını kapsayan 10 bin yıl boyunca ayakta kaldı. Yaklaşık 300 yıl süren kazı çalışmalarının ardından, şehrin sadece çok küçük bir kısmı ortaya çıkarılmış durumda. Bilim insanları, binlerce yıl önce yaşanan değişiklikleri anlamak için, yeraltını tarayan radar sistemleriyle incelemeyaptı.

Arkeologlar, kazılarda ortaya çıkarılan ve 4,200 yıl öncesine ait taştan yapılma bir tapınak buldu. Casana, “Bu taş yapı içinde bir içki ritüelinde kullanıldığı düşünülen alçı leğenler bulduk” dedi. Casana ve meslektaşları tağınağın içinde ayrıca büyük, oturmak için oyulmuş taşlar, kuzulara ait kemikler, tütsü yuvaları ve çeşitli dekorlar bulundu.

Okyanus çökeltileri ve bitki kalıntıları gibi birçok çevresel kaynaktan elde edilen veriler, yaklaşık 4,200 yıl önce Ortadoğu’yu sarsan bir iklim olayı yaşandığını savundu. Yale Üniversitesi’nden Harvey Weiss, “4,200 yıl önce beklenmedik bir kuraklık ve Akdeniz’in batıya rutubetli hava taşıyan yağmurlarında sapma yaşandı” ifadesini kullandı.

Weiss, “Batı rüzgarlarının sapması sonucu, Asya’nın batı bölgesinde 300 yıl boyunca yıllık yağmur oranı azaldı… Yağmur miktarı yüzde 30-50 azaldı. Sonuç olarak, ekinleri susuz kalan Ortadoğu medeniyetleri ayakta kalamadı” dedi. Weiss ayrıca, Ortadoğu’da yaşanan kuraklığın küresel alanda yayıldığına dikkat çekti.

Yaşanan kuraklık, Akdeniz’deki uygarlıkların sonunu getirirken, Büyük Piramitleri inşa eden Mısır’daki Eski Krallık çöktü. Weiss’in açıklamalarına kıyasla, Casana “tüm bilim insanlarının bu teoriye inanmadıklarına” dikkat çekti.

Bilim insanları, neden bu kadar çok medeniyet çökerken Tell Karkur’un ayakta kalarak genişlemeye devam ettiğine cevap bulmaya çalıştı. Casana, bu sorunun kesin cevabının alınabilmesi için tüm şehrin gün ışığına çıkarılması gerektiğini ifade etti.

Weiss, Tell Karkur’un ayakta kalmasını Asi Nehri’ne bağlıyor. Ona göre, nehrin altındaki dev yeraltı su rezervuarı (karst) kuraklık döneminde şehri besledi. Kuraklığın gelmesinden önce, Tell Karkur güçlü Ebla krallığının nüfuzu altındaydı. Krallığın yıkılmasının, şehrin yönetilme şeklini de önemli derece değiştirdiğine inanılıyor.

Bilim insanları, Tell Karkur’un sırrını çözerek iklim değişikliği üzerinde yararlı bulgular elde etmeyi amaçlıyor.

Radikal, 30.07.2011

BÜLENT UYGUN'UN EŞİ TARİHİ ESER KAÇAKÇILIĞINDAN İFADE VERDİ

 

Bursa'da, jandarma tarafından düzenlenen tarihi eser kaçakçılığı operasyonunda çete üyasi olmakla suçlanan ve tutuksuz yargılanan Teknik Direktör Bülent Uygun'un ayrı yaşadığı eşi Gamze Uygun, suçlamaları kabul etmedi.

Şike soruşturması tutuklularından Teknik Direktör Bülent Uygun'un ayrı yaşadığı eşi Gamze Uygun, Bursa'da gerçekleşen operasyon kapsamında, "suç işlemek için örgütü kurmak, örgüte üye olmak, 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'na muhalefet ederek izinsiz araştırma ve kazı yapmak" suçlamasıyla 66 kişiyle kişiyle birlikte yargılandığı 14. Asliye Ceza Mahkemesi'nde ifade verdi. 16 yıla kadar hapsi istenen ve avukatıyla duruşmaya giren Gamze Uygun, tarihi eser kaçakçılığı ile ilgisinin olmadığını belirterek, "Anılan örgütle bir bağlantım yok, bana yönelik suçlamaları kabul etmiyorum" dedi. Uyugun, duruşmadan sonra yline avukatıyla Bursa Adliyesi'nden ayrıldı.

Jandarma tarafından geçen yıl aralık ayında düzenlenen tarihi eser operasyonunda Sakarya, Kütahya, Bolu, Uşak ve Bursa'nın İznik, Mudanya, Orhaneli, Harmancık, Gemlik, Mustafakemalpaşa ve Orhangazi ilçelerinde kaçak kazı yaptıkları iddia edilen zanlıların ev, işyeri ve bürolarında yapılan aramalarda, 77 sikke, ruhsatsız av tüfeği, 145 tabanca mermisi, 9 milimetre çapında 171 tabanca mermisi, figürlü tas, bakır bileklik, kolye, çömlek, mercek, insan figürlü toprak heykel ele geçirilmişti. Bu davada 21 kişi hakkında dava açılırken, sanıkların tamamı tutuksuz yargılanıyor

Gamze Uygun kısa süre önce de ayrı yaşadığı eşi Bülent Uygun'a şike yaptığını ifşa etmekle tehdit ettiği iddia edilen cep telefonu mesajları attığı iddiasıyla gündeme gelmişti.

Habertürk, 30.07.2011

İLK KUŞ BİR DİNOZOR MU?

 

 

Nature dergisinde yer alan habere göre "Xiaotingia" adı verilen fosil , bu canlının tüylü bir dinozordan ibaret olduğunu ve paleontologların inandığı kadar büyük bir önem taşımıyor olabileceği görüşünü doğurdu.

Araştırmaya ilişkin raporun yazarları, son otuz yıl içinde adı geçen türlerin "dünyanın en eski kuşu" sıfatına en ciddi adaylar arasında sayıldığını belirtiyor.

Archaeopteryx, bilim çevrelerinin gözünde sadece ilk kuş türü olarak görülmesinin yanında, evrimin en açık örneklerinden biri kabul ediliyordu. Darwin'in "Türlerin Kökeni" adlı evrim teorisini anlattığı kitabını yayınlamasından iki yıl sonra, 1861 senesinde Bavyera'da bulunan bu fosil, hem sürüngenlerin hem de kuşların özelliklerine sahip göründüğünden "dünyanın ilk kuş türü" olarak kabul görmüştü.

Son yıllarda kuşlardakine benzer özelliklere sahip daha eski fosillere ulaşılması, bu konuda şüphe uyandırmıştı. Ancak bilimadamları yine de temkinli olmakta yarar görüyor ve yeni keşfedilecek bir fosilin her şeyi birden bire değiştirip iki fosilin de kuş olarak kabul edilmesiyle sonuçlanabileceğine dikkat çekiyor.

Radikal, 30.07.2011

TARİHİ EDİRNE SARAYI GÜN YÜZÜNE ÇIKARILIYOR

 

 

Osmanlı döneminin Topkapı'dan sonra ikinci büyük sarayı olan Saray-ı Cedid-i Amire'deki (Edirne Sarayı)bölümler kazı çalışmasıyla tek tek ayağa kaldırılıyor.

 

Yapımına II. Murad döneminde başlanan ve Fatih Sultan Mehmed zamanında tamamlanan saray, Tunca Nehri'nin batısında ve tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri'nin yapıldığı alanda bulunuyor. Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim, I. Ahmed, IV. Mehmed, II. Ahmed, II. Mustafa, III. Ahmed tarafından kullanılan Edirne Sarayı, en görkemli dönemini IV. Mehmed döneminde yaşadı. Kazı Başkanı Doç.Dr. Mustafa Özer, çalışmaların 2 yıldır büyük bir hızla devam ettiğini söyledi. Özer, "Bazı sıkıntılar yaşıyoruz. Ancak buna rağmen kazı ve bilimsel heyet olarak biz burada üzerimize düşeni yapmaya çalışıyoruz." dedi. Mutfak ve hamamdaki çalışmaların son aşamaya geldiğini dile getiren Özer, sarayın en önemli bölümü olan Cihannüma Kasrı'nın ayağa kaldırılması için ihalenin yapıldığını anlattı. Edirne Sarayı'nın tümümün ihyası veya gün yüzüne çıkarılmasının onlarca yıl alacağını ifade eden Özer, önceliğin kısmen de olsa sarayın günümüze ulaşmış olan yapılarına ağırlık vermek olduğunu açıkladı.

Zaman, Haber: Kadri Kılıç, 30.07.2011

İSTANBUL'UN SUYA UZANDIĞI GERDANLIK MAĞLOVA KEMERİ

 
İstanbul'un fethedilmesiyle yeni bir çağ açan Türkler, bu güzel şehirde yeni bir su medeniyeti vücuda getirdi. Su kemerleri, bentler, sarnıçlar, ayazmalar, çeşmeler, hamamlar... Tüm bu eserler İstanbul'un su kültürünü oluşturan mimari anıtlar olarak ortaya çıktı. Özellikle farklı bir tasarımla yapılan Mağlova Su Kemeri, Koca Sinan'a kemerlerin efendisi unvanını kazandırdı.

 

Alibey Havzası'nı yeşil dokusunu anlatmak zordur... Her vadisinde, her sırtta sanki başka tür boyalar kullanılmış gibidir. Gözleriniz inişli çıkışlı tepelerin renk paletine dalıp gitmişken; uzakta, ağaçların arasından sürmeli gözlerle sizi izleyen Mağlova Su Kemeri'ni fark edersiniz. Önce suyun uçuk mavi rengi etkiler sizi. Hele bir de güneş gökyüzünde parıldıyorsa, 12 kilometrelik sahili boyunca mavinin her tonu gönlünüzü çeler.

 

İstanbul tarih boyunca su sıkıntısı yaşadı. İstanbul'un su sorununu çözen isim ise Kanuni Sultan Süleyman oldu. Kanuni, Mimar Sinan'ı çağırarak, İstanbul'a su getirmesini istedi.

Sinan'ın cevabı ise "Sultanım altın dolu keseleri uç uca dizerseniz İstanbul'a su gelir" oldu.

 

Kanuni'nin isteğiyle Mimar Sinan hemen işe başladı. İlk önce İstanbul'un çevresindeki dere, tepe ve su kaynaklarını tespit ederek geniş bir arazi incelemesi yaptı. Belgrad Ormanları'ndan su getirilmesi için 'Kırkçeşme tesisleri' hayata geçirildi.

 

'Kırkçeşme Su yolu' adı verilen bu su hattının en önemli yapısı ise 'Mağlova Su Kemeri' oldu. İnşası sırasında 20 Eylül 1563'teki sel felaketinde büyük oranda zarar gördü. Sinan'ın tamamen ve farklı bir tasarımla yeniden ayaklandırdığı kemer, günümüzdeki pek çok meslektaşı tarafından ölümsüz mimarın en önemli üç eserinden biri kabul edildi. Mağlova Su Kemeri aynı zamanda Koca Sinan'a, "Kemerlerin Efendisi" unvanını kazandırdı. Mağlova Su Kemeri, mekandan soyutlanmış yapısal iskeletiyle sadece kemer mimari-sinin değil, yapısal kuruluşun yeryüzündeki en iyi örneklerinden birisi oldu.

 

Bugün Alibey Barajı içinde Sultangazi İlçesi'nde olan Mağlova Kemeri'nin 258 metrelik tepe kısmı, hala kullanımda olan suyolunun ana galerisini taşıyor.

 

Fatih Sultan Mehmet Han ve ardından gelen Osmanlı sultanları İstanbulun su sorununa çok önem vermelerine rağmen köklü bir çözüm bulamamışlardı. İstanbul'un su sorunu Kanuni Sultan Süleyman döneminde Mimar Sinan'ın dehasıyla çözüldü.

Yeni Şafak, Haber: Muhammed Pamuk, 29.07.2011

YENİ AMBLEM 'HUKUKA KARŞI HİLE'

 

 

Mahkeme kararı ile iptal edilen “camili Atakule’li” simgeyi küçük rötuşlarla yenileyerek yasal sorumluluktan kurtulduğu yönünde eleştiriler alan Anakent Belediyesi’nin, eski simgeleri söküp sökmeyeceği merak konusu oldu. 8 yıl önce kesinleşen yargı kararına karşın eski simgeler birçok altgeçitte ve parkta kullanılıyor. İptal edilen simgeyi sökmediği için daha önce Melih Gökçek hakkında suç duyurusunda bulunan eski CHP Trabzon Milletvekili Rahmi Kumaş, “Gökçek, Ankara ile ilgili her konuyu karmakarışık hale getiriyor” dedi.

Anakent Belediye Meclisi, 16 Temmuz 2011 tarihinde aldığı bir karar ile “Ankara’nın yeni simgesini belirlediğini” duyurdu. Ancak Belediye Başkanı Melih Gökçek’in “ressamların üzerinde çalıştığını” söylediği simge ile daha önce mahkeme kararı ile iptal edilen “camili Atakule’li” simge arasındaki farkın çok az olması, “hukuk arkadan dolandırılıyor” tartışmasını doğurmuştu. Ankara’nın simgesi olan “Hitit Güneşi”nin yine Melih Gökçek yönetimindeki Anakent Belediyesi kararı ile ortadan kaldırılarak, “camili Atakule’li” simgenin yürürlüğe koyulması işlemi karşısında yıllardır hukuk mücadelesi veren CHP eski Trabzon Milletvekili Rahmi Kumaş, yeni simge için de iptal davası açtı.

 



Kumaş, dilekçesinde iptal edilen simgenin, üzerinde küçük değişiklikler yapılarak yeniden yürürlüğe koyulması ile ilgili olarak “Davalının iptal edilen simge yerine, o simgedeki yıldız sayısını iki arttırıp beşe çıkarması, kubbenin rengini değiştirmesi yaptığı işlemi hukuka uygun kılmaz. Tam tersine yapılan, hukuka karşı hile olduğundan işlemi sakatlar” değerlendirmesini yaptı.

 



Davayı açan Kumaş, daha önce Cumhuriyet Ankara’ya yaptığı açıklamada iptal edilen camili simgenin bulunduğu yerlerden sökülmesi gerektiğine işaret ederek, kendisinin Gökçek hakkında suç duyurusunda bulunduğunu söylemişti. Suç duyurusunun gerekçesinin “Gökçek’in kamu yararına zarar verdiği” yönünde olduğunu belirten Kumaş, “İçişleri Bakanlığı soruşturma izni verirse yargılama süreci başlayacak. İlgili mahkemenin de aleyhine karar vermesi durumunda Gökçek, görevi kötüye kullanmak suçundan 1 yıl hapis cezası alır. Tabii ama mahkeme bu cezayı indirebilir ya da erteleyebilir. Ama yeter ki ceza almış olsun” demişti. Kumaş, son olarak suç duyurusunun Danıştay’da görüldüğünü ve kısa bir süre içerisinde davanın açılmasını beklediğini söyledi.

Eski simgelerin bulundukları yerde durmalarına karşın, yeni bir simge kararı alınması karışıklık yarattı. Ankara 2. İdare Mahkemesi 1995’te açılan davayı 2001 yılında kabul etti ve simge iptal edildi. Anakent Belediyesi’nin çeşitli itiraz ve karar düzeltme talepleri reddedildi ve Danıştay 8. Dairesi’nin 23 Ocak 2003 tarihinde verdiği karar ile simgenin iptali kesinleşti. Kumaş, eski simgelerin kaldırılıp yerlerine yenilenmiş simgenin konulup konulmayacağına ilişkin bir açıklama yapmayan Belediye Başkanı Melih Gökçek için “Ankara ile ilgili her konuyu böyle karmakarışık bir hale getiriyor” dedi. İptal edilen simge, sökülmesi gerektiği halde başta Atatürk Bulvarı’ndakiler olmak üzere tüm altgeçitlerde, parklarda ve belediyeye ait yapılarda görülebiliyor.

Cumhuriyet Ankara, 29.07.2011

TARİHİ SELÇUKLU MEZARLIĞININ ÇEHRESİ DEĞİŞİYOR

 

 

Bitlis'in Ahlat İlçesi'nde bulunan ve her biri birer sanat şaheseri niteliğindeki 8 bin 169 mezar taşını bünyesinde barındıran Tarihi Selçuklu Mezarlığı'nın çehresi değişiyor. İl Kültür ve Turizm Müdürü Hüsnü Işıkgör, gazetecilere yaptığı açıklamada, geçtiğimiz yıllarda Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından himaye altına alınan Tarihi Selçuklu Mezarlığı'nın, yalnızca Anadolu'nun değil, tüm İslam dünyasının en büyük mezarlığı olma özelliğini taşıdığını söyledi. Mezarlıkların ait oldukları dönemin inanç ve tarihi açısından büyük ip uçları taşıdığını kaydeden Işıkgör, mezarlıkta üç ana tipte mezar bulunduğunu belirtti.
    
Işıkgör, şöyle konuştu: ''Şahideli mezarlar bulunuyor. Bu mezarlar, Orta Asya'da 7. yüzyılda görülen stilize insan heykellerinin, İslam etkisiyle değişime uğramış örnekleridir. İkincisi sanduka mezarlardır. Kişilerin makamları Genelde bu mezar taşlarında görülür. Üçüncüsü ise kurgan (oda) mezarlar. Bunlar Orta Asya Türk tümülüs mezarlarıdır. İçlerindeki cesetler Genelde mumyalı olup, zenginler ve beyler için yapıldığı bilinir.''
    
Mezarlığın mevcut alanını 185 bin metrekare olarak açıklayan Işıkgör, bu alanın aslında mezarlık çevresiyle birlikte toplam 345 bin metrekarelik bir alanı kapsadığını ifade etti. Mezarlıkla ilgili çevre düzenlemesi işine başladıklarını belirten Işıkgör, bu çerçevede müteahhit firmayla sözleşme imzalanacağını ve en kısa zamanda yer teslimi yapılarak, işlere başlanacağını söyledi.
    
Işıkgör, ''Proje kapsamında Selçuklu Mezarlığı'nda yürüyüş yolları yapılacak. Mezarlığın aydınlatma işi ve yeşillendirme projesi hayata geçirilecek. İhata duvarı yapılacak. Peyzaj çalışması başlatılacak. Kısaca bu çalışmalarla mezarlık hak ettiği yere kavuşacak'' diye konuştu. Bu yıl mezarlıkla ilgili çalışmalarda büyük aşamalar kat etmeyi amaçladıklarını vurgulayan Işıkgör, mezarlıkta yapılan ve yapılacak olan tüm işlemlerin Van Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nun onayıyla yürütüldüğünü söyledi.
    
Işıkgör, ''Mezarlıkla ilgili tüm projeleri kurulun onayına sunuyoruz ve kurulun onayından sonra işleri yapıyoruz. Yeni çalışmaların ilerleme hızı da yine yer altındaki değerlere bağlı. Şayet düzenleme çalışmaları sırasında yeni eserlere ve bu yönlü emarelere rastlanırsa, bu durum kurulun onayına sunulacak'' diye konuştu.

Yapı, 29.07.2011

AİZONAİ'DE TARİH KONUŞACAK

 

 

Aizanoi antik kentinde başlayan ve 15 Kasıma kadar sürmesi planlanan kazılarda, tarihi eserlerin gün ışığına çıkarılması hedefleniyor. Kazı Grubu Başkanı ve Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Elif Özer, bu yıl Kültür ve Turizm Bakanlığının girişimleri sonucu Alman Arkeoloji Enstitüsünün lisansı iptal edilerek, kazı çalışmalarının kendilerine verildiğini bildirdi.

 

40 kişilik ekiple başladıkları kazıların stadyum çevresinde devam edeceğini belirten Doç.Dr. Özer, “Buraya taşları konuşturmak için geldik. Uzun yıllar çalışmak istiyoruz. Kazıları üstlenmemizin ardından bölgeye ilk kez geldiğimiz için önce kenti tanımayı ve ön çizim çalışmaları yapmayı hedefliyoruz. Ayrıca kazı evinde gerekli tertip ve düzeni sağlayarak daha sağlıklı bir kazı yapmayı planlıyoruz. İlk yılımızda 15 Kasıma kadar sürdürmeyi planladığımız kazılarda, tarihi eserlerin gün ışığına çıkarılması için elimizden gelen çabayı göstereceğiz” dedi.

 

Kütahya il merkezine 57 kilometre uzaklıktaki Çavdarhisar İlçesi'nde yer alan Aizanoi’nin adı “Su Perisi Erato” ile efsanevi kral Arkas’ın birleşmesinden ortaya çıkan mitoloji kahramanı “Azan”dan geliyor. Aizanoi, Frigya’ya bağlı Aizanitislerin ana yerleşim merkezlerinden biri diye nitelenirken, kent alanının MÖ 3000’li yıllardan itibaren kullanıldığı tahmin ediliyor.


Hellenistik dönemde Bergama Krallığı ile Bithinya arasında el değiştirdiği bilinen Aizanoi’nin MÖ 133’de Roma egemenliğine girdiği tarihi kaynaklarda yer alırken, bir piskoposluk merkezi olan kentin, Erken Bizans Dönemi’nde önemini yitirdiği belirtiliyor.13. yüzyılda Çavdar Tatarlarının üssü olduğu, sonraları Çavdarhisar ismini aldığı kaydedilen kent, Avrupalı gezginlerce 1824 yılında keşfedildi.

 

“İkinci Efes” olarak nitelendirilen Aizanoi’de, Alman Arkeoloji Enstitüsünce 1970’ten itibaren geçen yıla kadar yapılan kazılarda, dünyanın en iyi korunmuş Zeus Tapınağı, 20 bin kişi kapasiteli tiyatro ve ona bitişik 13 bin 500 kişilik stadyum, iki hamam, dünyanın ilk borsa yapısı, sütunlu cadde, Kocaçay üzerinde 5 köprü, “Meter Steunene” kutsal alanı, nekropoller, bent ve su yolları gün ışığına çıkarıldı. Zeus Tapınağı’nın çevresinde MÖ 3000’li yıllara ait yerleşim tabakaları bulundu.

 

Aizanoi’de, 41 yıl süresince yaz aylarında kazı çalışmalarını yürüten Alman Arkeoloji Enstitüsü'nün (DAI) lisansı, bu yıl Bakanlar Kurulu kararıyla iptal edildi. Bunun üzerine kazı görevi, Pamukkale Üniversitesi (PAÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü'ne verildi.

Evrensel, 29.07.2011

TARİHİ ATLAS PASAJI'NDA TURİZM VE KÜLTÜR BİRLEŞTİ

 

 

Bugüne kadar Sultanahmet ve Beşiktaş’taki bürolarda hizmet veren İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, İstanbul Beyoğlu’ndaki yeni yerine taşındı. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın geçici olarak kullandığı Atlas Pasajı’na taşınan müdürlükte, turizm ve kültür birimleri ilk kez aynı binada hizmet verecek.

 

Binanın açılışı için dün İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nde düzenlenen kokteylde konuşan İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Emre Bilgili, yeni binada yeni bir döneme başlayacaklarını söyledi. Her yeniliğin yeni bir heyecan olduğunu belirten Bilgili, “Yeni binamızda çalışanlarımızla yeni bir döneme başlamış oluyoruz. Kültür ve Turizm birleştikten sonra biz ilk defa bir binada birleşmiş olduk. Bu da bizim çalışma dinamiğimizi artıracak. İstanbul adına daha güzel işler yapacağız” dedi.

 

İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünün turizm meslek örgütlerine açık olduğuna dikkat çeken Bilgili, şöyle devam etti:
“Biz sahip olduğumuz binamızı bürokratik bir mekan olarak tahayyül etmedik. Her zaman turizm meslek örgütlerinin kullanabileceği ortak mekan olarak düşündük. En az yılda bir defa yönetim kurulu toplantılarını burada yapsınlar diyoruz. Ayrıca Bakanlığımızın üst düzey yetkilileri burayı kullanacak ve randevularını burada verebilecek. Hep birlikte İstanbul turizmini daha canlandırıcı, niteliğini daha da artırıcı çalışmaları birlikte yapacağız. Birlikte İstanbul’da yeni atılımlar yapmaya, yeni açılımlar kazandırmaya çalışacağız. Sultanahmet’teki ofisimiz faaliyetlerine devam ediyor. O binayı İstanbul’daki tanıtma ve danışma bürolarının merkezi olarak konumlandırdık.”

Turizm Gazetesi, 29.07.2011

İZMİR'İN İLK TÜRK İSLAM ESERİ ORTAYA ÇIKARILDI

 

 

İzmir’in Konak İlçesi Kadifekale semtinde yürütülen arkeolojik kazılarda, şehrin ilk Türk-İslam eseri olduğu tahmin edilen kale mescidine ulaşıldı. Tarihi yapının 14. yüzyılda, şehri fetheden Türkler tarafından inşa edildiği sanılıyor. Kazılarda ayrıca Artemis ya da Demeter olduğu tahmin edilen Roma dönemine ait bir heykel başı da bulundu.

 

Kadifekale’de iki sezondur sürdürülen kazı çalışmalarıyla ilgili bilgi veren Symrna antik kenti Kazı Başkanı ve Dokuz Eylül Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Akın Ersoy, bin 200 metre uzunluk ve 60 metre genişliğindeki surların çevrelediği Kadifekale’nin 17. yüzyıla kadar şehrin merkezi olduğunu, bölgede yaptıkları kazılarda tarihe ışık tutan bulgulara ulaştıklarını söyledi. Bu yılki kazılarda Türk-İslam tarihi açısından çok önemli bulgulara ulaştıklarını kaydeden Yrd. Doç.Dr. Ersoy, şapel olarak bilinen yerin aslında bir mescit olduğunun anlaşıldığını vurguladı. Ersoy, “Geçmişte bu yapının bir mescit olduğu tahminini öne sürenler de manastırdan bozularak yapıldığını söylüyordu ancak bir manastır yapısına rastlamadık. Burası Türk İzmir’inin en önemli yerleşim noktası. Buradaki mescit de kale mescidi olarak değer kazanıyor. İzmir’in ilk ibadet yapılarından bir tanesi.” dedi. Sanat tarihçilerinin bulgular üzerine çalıştığını belirten Akın Ersoy, “Yapı içinde ibadet edilen kısım, bir avlu, iki mezarla temsil edilen hazire var. Minaresini henüz tespit edemedik. Tüm bulgular, bunun en erken Türk-İslam yapılarından olduğunu gösteriyor. Beylikler dönemiyle ilişkilendirmeye çalışıyoruz. Türkler burayı ele geçirdiğinde ibadet yeri gereksinimi sonucu yapının devreye sokulduğunu tahmin ediyoruz.” şeklinde konuştu. Kalenin su ihtiyacını karşılayan sarnıç içinde yaptıkları temizlik çalışmalarını da anlatan Ersoy, MS 2. yüzyıla ait olduğu sanılan bir heykel başına rastladıklarını belirtti. İzmir’in Yerebatan’ı olarak görülen sarnıçla ilgili çeşitli bilgilere de ulaştıklarını, 40 ayak üzerine kurulu sarnıcın daha önce 7 bin kişinin su ihtiyacını karşılayabilecek kapasitede olduğunu, bunun 15-16 bin kişiye kadar çıkarılabildiğini saptadıklarını söyledi.

Türkiye Gazetesi, 29.07.2011

İZNİK'TEN ÇALINAN LAHİT İSTANBUL'DA ELE GEÇİRİLDİ

 

 

Bursa’nın İznik İlçesi’ndeki Ulusal İznik Nilüfer Hatun Müzesi’nden 13 Mayıs’ta çalınan Roma dönemine ait 2′nci yüzyıldan kalma lahit İstanbul’da ele geçirildi. Eser, İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne teslim edilirken, olayla ilgili 24 yaşındaki Yalçın Torun tutuklandı.

 

Hıristiyanlığın ilk konsülüne ev sahipliği yapan tarihi eserleriyle ünlü Bursa’nın İznik İlçesi’nde, Ulusal İznik Nilüfer Hatun Müzesi’nde bulunan lahit, 13 Mayıs’ta kimliği belirsiz kişi veya kişilerce çalındı. Roma dönemine ait 2′nci yüzyıldan kalma Zeus ile Miken Kralı’nın kızı Alkmene’nin oğlu olan Herakles’in, Nemean Arslanı’nı mızrak ve kılıçla öldürdüğü anın işlendiği lahitin çalınmasıyla ile ilgili soruşturma sürdürülürken, polisin takibi olumlu sonuç verdi. İki gün önce Eyüp İlçe Emniyet Müdürlüğü Asayiş Büro Amirliği ekiplerince Eyüp Feshane’de şüphe üzerine durdurulan bir araç içerisinde yapılan aramada, aracın arka koltuğunda İznik’ten çalınan eser ele geçirildi.

Eser emniyet yetkililerince İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü’ne teslim edilirken, yakalanan Yalçın Torun çıkarıldığı nöbetçi mahkemece tutuklanarak cezaevine gönderildi.

 

İznik polisi, lahitin çalınmasından sonra yapılan sayımda ortaya çıkan hırsızlık olayının soruşturmasını da sürdürüyor. Kayıp ikinci eserin de Roma dönemine ait olduğu ve üzerinde eğlence figürlerinin yer aldığı öğrenildi.

haberler.com, 29.07.2011

ALTINPARK KAZI ALANININ ÜSTÜ CAMLA KAPATILACAK

 

İzmir’in Konak İlçesi'ndeki Altınpark arkeolojik kazı alanının üstü camla kapatılacak. Böylece tarihi kalıntılar görülebilecek. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile temasa geçilerek kalıntıların sergilenmesi sağlanacak. Mekan aynı zamanda tarihle, sanatla ve kültürle buluşma noktası, küçük konserlerin yapılacağı bir yer olacak.

 

Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan, Büyük İskender’in İzmir’e girdiği kapı olarak bilinen Altınpark’ın, İzmir’in önemli bir arkeolojik kazı merkezi olduğunu söyledi. Yunanistan’daki arkeoparkın benzerini burada kuracaklarını belirten Başkan Tartan, “Burasının en önemli özelliği, şehrin göbeğinde, Basmane semtinde bulunması. Her yere çok yakın. İzmir’e gelen ve fazla vakti olmayan turistlerin tarihi değerleri bulabileceği bir mekan haline getireceğiz. Kazı çalışmalarını iki yıldan beri yürüten Doç.Dr. Akın Ersoy ve ekibine teşekkür ederim.” dedi.

 

Büyük İskender’in İzmir’i seyrettiği yer olarak bilinen su kanalını da günyüzüne çıkardıklarını söyleyen Tartan, bu noktadaki evin ve tüneli yıl sonunda hizmete sokacaklarını, evin müze olarak düzenleneceğini anlattı.

Mnet Haber, 28.07.2011

İSTANBUL'UN 8 BİN YILLIK AYAK İZİ

 

 

Yenikapı’daki kazılarda kentteki ilk insanların ayak izlerine ulaşıldı.

 

Marmaray ve metro projesi için Yenikapı’da yedi yıldır devam eden arkeolojik kazılar kent tarihi için ilk olma niteliği taşıyan bir keşifle kendini hatırlattı: İstanbul Arkeoloji Müzeleri Başkanlığı’nda yürütülen kazılarda kentteki ilk insanların ayak izlerine ulaşıldı. Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi Gökhan Tan imzasıyla Atlas Dergisi’nin ağustos sayısında yayımlanan habere göre ayak izi, İstanbul için bir ilk ve dünyada çok nadir rastlanan bir buluntu olma özelliğini taşıyor.

 

Müze arkeologları, Neolitik döneme (MÖ 6 bin 300 ile 5 bin 500) tarihlenen ve deniz seviyesinin 8,2 metre altındaki katmanda, killi tabakanın üzerinde insana ait ayak izlerine ulaştı. İzlerin, suyla taşındığı anlaşılan deniz kumuyla örtülmeden önce kuruduğu ve bu sayede korunageldiği görüldü. Kazı başkanı, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Zeynep Kızıltan, Anadolu topraklarında insana ait Kula’dan (Manisa) sonra rastlanan ilk ayak izlerine Yenikapı ’da ulaşılmasını kültür tarihi açısından ve tüm arkeoloji dünyası için heyecan verici buluyor.

 

Tarih öncesi dönem uzmanı Prof.Dr. Mehmet Özdoğan da şunları söyledi, “Sıradan bir buluntu değil ve dünyada da çok az örneği var ” diyor. Müze arkeologları izlerin tek tek ve yönünün ve sıklığının takip edilebilmesi için toplu olarak kalıbını çıkartıyor.

Vatan, 28.07.2011

SATALA antik kenti

 

Gümüşhane’nin Kelkit İlçesi'ndeki, Roma İmparatorluğu’nun doğudaki en büyük ve önemli karargahlarından olan, harabe vaziyette de olsa taş binaları, çeşmeleri, hamam ve su kemeri gibi bazı yapıları günümüze kadar ulaşan Satala antik kentinin yer altındaki kalıntıları arkeolojik kazılarla ortaya çıkarılıp, kentin turizme kazandırılması amacıyla çalışma başlatıldı.

 

Gümüşhane Kültür ve Turizm Müdürü Temel Yalçın, yaptığı açıklamada, Kelkit-Erzincan yolu üzerinde, ilçe merkezine 28, il merkezine 99 kilometre mesafedeki Sadak Köyü sınırlarında bulunan Satala antik kentinin geçmişte Anadolu’nun değişik yerleri ve Kapadokya’dan Karadeniz’e ulaşan askeri yolların birleştiği, stratejik bir kent konumunda olduğunu belirtti.

 

antik kentin aynı zamanda Fırat’ın sularının korunması amacıyla kurulduğunun bilindiğini, Roma İmparatorluğu’nun stratejik ileri karakolu görevini de üstlendiğini ifade eden Yalçın, şunları söyledi:

 

“Satala, tarihi süreç içerisinde Asur, Makedonya, Roma ve Bizans hakimiyetinde kalmış, zaman zaman önemini yitirmiştir. Trabzon Kommenonsları zamanında tekrar canlanarak, Kommenonsların mesire yeri haline gelmiştir. MS 1. yüzyılda Roma İmparatoru Domitianus ve Nevra zamanındaki yolların bitim noktası olan Satala’yı ünlü imparator Trajan ve Hodrian ziyaret etmiştir. İmparator Jüstinyen ve Heraklios zamanında Satala’da bugün bile izleri görülebilen büyük eserler inşa edildi. Satala Kalesi’nin Pers tehlikesine karşı yapıldığı ve zaman içerisinde Jüstinyen tarafından onarıldığı anlaşılmaktadır. 15. yüzyılda kente su getirmek için 47 gözlü inşa edilen su kemerlerinden günümüzde 2 kemer ayakta kalmıştır. Su kemerleriyle getirilen sularla beslenen iki havuz, halen köylüler tarafından biri içme, diğeri ise sulama amaçlı kullanılıyor.”

 

Satala antik kentinin yüzey araştırmalarının Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç.Dr. Süleyman Çiğdem başkanlığındaki bilim heyeti tarafından yapıldığını, araştırmalarının Gümüşhane Valiliği Yayınları olarak “Gümüşhane Bölgesinin Tarihi ve Arkeolojik Araştırmaları” adlı kitapta yayımlandığını anlatan Yalçın, şöyle devam etti.

 

“Bilim kurulu adına bir bilim heyetinin belirtilen yerde kazı çalışmaları yapmak üzere Bakanlığımıza başvurması halinde izin verilebilecektir. Bütün sır ve gizemiyle toprak altında bulunan Satala Şehri’nin gün ışığına çıkartılması için antik kentte yüzeysel araştırmaları tamamlayan Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Doç.Dr. Süleyman Çiğdem başkanlığındaki bilim heyetiyle görüşmelerimizin olumlu sonuçlandığını söyleyebilirim. Umarım ki en kısa zamanda hazırlıklar tamamlanır, bakanlığımıza başvurarak izin alındıktan sonra kazı çalışmalarına başlanır. Yer altındaki antik şehrin gün yüzüne çıkarılması hepimizin ortak isteğidir. ”

 

Satala antik kentinde 7 taş Çeşme, taş binalar, harap durumda bir hamam da bulunduğunu dile getiren Yalçın, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından arkeolojik sit alanı ilan edilen Satala’da geçmiş yıllarda yapılan araştırmalarda bulunan kandil, yüzük taşları, kentte karargah kuran 15. Legio Apollinares’in arması, kulplu testiler, armalı kemer toka, madeni para ve mühürlerin İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde, diğer birçok tarihi eserin ise Trabzon ve Erzurum’daki müzelerde bulunduğunu, kaçırılan Afrodit’in bronz büstünün ise Londra British Müzesi’nde olduğunu söyledi.

 

Yalçın, Satala antik kentini de kapsayan Sadak Köyü'nde vatandaşların inşaat yapmalarının yasak olduğunu, bunun için Trabzon Koruma Kurulu’ndan izin alınması gerektiğini sözlerine ekledi.

haberler.com, 24.07.2011



24 - 30 Temmuz 2011

ULUSLARARASI TARİHİ ESER KAÇAKÇILIĞI

 

Çanakkale başta olmak üzere beş ayrı ilde polisin uluslarası tarihi eser kaçakçılığı yaptığı ileri sürülen bir çeteye yönelik düzenlediği operasyonda 20 kişi gözaltına alındı. Zanlılardan 10'u polisteki ifadelerinin ardından salıverilirken, adliyeye sevk edilen diğer 10 kişiden 7'si tutuklandı.

 

Çanakkale İl Emniyet Müdürlüğü ekipleri, tarihi eser kaçakçılığı yaptıkları belirlenen bir çeteyi 5 ay önce fiziki ve teknik takibe aldı. Polisin takibi sürerken çete üyesi oldukları ileri sürülen Bulgaristan uyuruklu M. W. A. (37) ve Y. Q. (44) ülkelerinde, geçen ay yakalandı. Gözaltına alınan iki Bulgar vatandaşıyla ilişkisi olduğu belirlenen 2 Türk vatandaşı da Tekirdağ'ın Çorlu İlçesi'nde yakalanıp, tutuklandı. Soruşturmayı daha da derinleştiren Çanakkale polisi, geçen ay yakalanan 4 kişinin bir süredir takipte oldukları çete üyeleriyle de irtibat halinde olduğunu tespit etti. Zanlılara yönelik Çanakkale ve ilçelerdi Gelibolu, Ezine ve Bayramiç ile İstanbul, İzmir, Balıkesir ve Kırıklareli'nde eş zamanlı operasyon düzenlendi. Dörder kişilik sekiz ayrı ekiple 15 ayrı adrese yapılan baskınlarda toplam 20 kişi gözaltına alındı. Zanlıların ev, işyeri ve üzerlerinde yapılan aramalarda, Hellenistik döneme ait 169 sikke, gözyaşı kabı, toprak heykelcik gibi tarihi objeler, Osmanlı Dönemi'ne ait çakmaklı tabanca, 25 mermi ve 9 dedektör ele geçirildi. Gözaltına alınan Çanakkale Emniyet Müdürlüğü'ndeki sorgularında, kaçak kazılarda ortaya çıkan buluntu tarihi eserlerin yurt dışına kaçırdıkları belirlendi.

Burası Çanakkale, 29.07.2011

SICAKLAR KAZILARI DA ETKİLEDİ

 

Batman'ın Hasankeyf İlçesi'nde yapılan arkeolojik kazılarda çalışan işçiler, 44 dereceye ulaşan sıcaklar nedeniyle zor anlar yaşıyor.

 

Kavurucu sıcaklar, tarihi antik kent Hasankeyf İlçesi'ndeki arkeolojik kazı çalışmalarını da olumsuz etkiledi. Sabah erken saatlerde kazı çalışmalarına başlayan işçiler, "Bu yıl görülmemiş bir sıcaklık yaşıyoruz. Akşam saatlerinde iş yapmamıza rağmen dayanamıyoruz. Gece yarılarına kadar hava sıcaklıkları düşmüyor, bünyesi zayıf olan vatandaşlar dışarıda çalışmasınlar" dedi.

Batman Kent Haber, 29.07.2011

ARKEOLOJİK KAZI İÇİN ŞORT AYARI

 

 

Antalya'nın Demre İlçesi'nde sürdürülen Myra-Andriake kazılarına mini etek ve bikinileriyle gelen turistler işçilerin dikkatini dağıtınca mesai saatlerinde zorunlu değişikliğe gidildi. Sabah saat 05.00'te başlayan kazılara, turistlerin en yoğun olduğu saatlerde ara veriliyor. Kazı Başkanı Prof.Dr. Nevzat Çelik, "Beş tonluk bir vinç operatörünün dev taş ve sütunları kaldırırken dikkatinin dağılması çok tehlikeli olabilir. Mini etekli, şort ve bikinili turist kızlar kazı alanına kadar girip hatıra fotoğrafı çektiriyor. Çalışanın gözü bir yere kayarsa her an kaza olabilir" ifadesini kullandı.

 

Antalya'nın Demre İlçesi'nde sürdürülen ve üçüncü sezonuna giren Myra- Andriake kazıları yılda 500 bin turistin geldiği Myra antik tiyatrosu ve çevresinde yapılıyor. Kazı Başkanı Prof.Dr. Nevzat Çevik, yüzlerce kiloluk taşların vinç ve traktör kullanarak nakliyesini yapan işçilerin Rus turistlere baktığını fark ederek, mesai saatlerini değiştirdi. Prof. Çevik, "Kazı çalışmaları saat 09.00'da başlıyor. Daha önce işçilere 12.00-13.00 saatleri arasında öğle yemeği ve uyku molası veriyorduk. Şimdi molayı turistlerin yoğun olduğu saatlere göre ayarlayarak 12.00-17.00 arasına aldık. Saat 17.00'den sonra tekrar çalışmaya başlayan 30'u gündelikçi işçi olan 100 kişilik kazı ekibi gün batana kadar çalışıyor" diye konuştu. Bu uygulamayı kazı ekibinin dikkatinin dağılmaması ve öğle sıcağından korunmak için yaptığını belirten Prof. Çevik, çok dikkatli davranmak zorunda olduklarını söyledi.

Her kazının kendi mevsimine göre çalışma mesaisini belirleyebildiğini hatırlatan Çevik, henüz müze, ören yeri haline gelmemiş kazı alanlarına yabancı turist gruplarının girmesine sıcak bakmıyor. Binlerce kilo ağırlığında taş kaldırırken dikkatin dağılmaması gerektiğine vurgu yapan Çevik, "Turistler genellikle mini etek ve şortlarla geliyorlar. Bikinisiyle gelenler var. Bunlar işe olan dikkati dağıtıyor. Can güvenliği açısından dikkatin dağılmaması lazım" dedi.

Sabah, Haber: Göksel Yapar, 29.07.2011

KRAL MEZARINA KLİMALI KORUMA

 

Karia Kralı Mousolos’un babası Hekatomnos’a ait olduğu iddia edilen ve korunduğu halde birkaç kez soyguna uğrayan 2400 yıllık mezarın içine, yüksek nem ve sıcaktan zarar görmemesi için koruma amaçlı özel klima takıldı.

 

MÖ 390 yılında yapıldığı sanılan ve günümüze miras kalan kral mezarı, Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın özel talimatı ile korumaya alınmış ancak koruma anında bile birkaç kez soygun girişimine maruz kalmıştı. Mezar içine 24 metre elektrik kablosu çeken soyguncular mezarın önündeki 8 metrelik mermeri kesmeden soygun önlenmişti.

Habertürk, 29.07.2011

KANALİZASYON KAZISINDA TARİH FIŞKIRDI

 

 

Müze Müdürlüğü yetkililerinden alınan bilgiye göre, Kötekli Mahallesi Sıtkı Koçman Caddesi'nde belediye ekipleri tarafından yürütülen kanalizasyon çalışmaları sırasında, Bizans Dönemi'ne ait olduğu belirlenen 14 adet mezar ortaya çıktı.

Mezarların 1500 yıllık olduğunun tahmin edildiğini bildiren yetkililer, alanda altyapı çalışmalarının durdurulduğunu, kurtarma kazılarının başlatıldığını belirtti.

Bölgede mezarlardan çıkarılan kemikler Muğla Müzesine getirildi. Kemiklerin müzede Antropologlar tarafından incelendikten sonra hazırlanan raporla Muğla Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kuruluna sunulacağı öğrenildi.

Yetkililer, kazı yapılan bölgede başka tarihi eserlerin bulunabileceğini kaydetti.
Öte yandan bölgede Muğla Müze Müdürlüğü, Muğla Üniversitesi ve Muğla Belediyesi ekipleri ortak çalışma yürütüyor.

Sabah, 29.07.2011

DNA TESTİ, ANTİK DÖNEM YAŞANTISINA IŞIK TUTACAK

 

  

 

Adını Bergama'nın efsanevi kahramanı Telefos'un güzel karısı "Hiera" alan Hierapolis'de yürütülen kazı çalışmalarında yeni bulgulara rastlandı. Antik kentin Kuzey Nekropolü'nde içinde 60 iskelet olan bir mezar ortaya çıkarıldı. Kazı Heyeti Baş kanı Ord. Prof.Dr. Francesco D'Andria, bölgede Roma'dan Ortaçağ'a nasıl bir yaşam olduğunu belirlemek için iskeletlere DNA testi yapacaklarını belirtti.

Ord. Prof.Dr. D'Andria, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Norveç'in Oslo ve Fransa'nın Bordeaux üniversitelerinden ekiplerin Hierapolis'teki nekropollerde çalışmalar yürüttüğünü, Kuzey Nekropol'de'deki "Mezar-163"te bir döneme ışık tutacak iskeletlere ulaştıklarını, define arayıcıları tarafından kaçak kazılarla yıllar önce buraların yağmalanmasına rağmen dokunulmamış mezar bulabilmelerinin çok ilginç olduğunu söyledi.


Bu çalışmadan çıkacak sonucu merakla beklediklerini ifade eden Ord. Prof.Dr. D'Andria, "El değmemiş oda mezar ve içinde 60 iskelet bulduk. Bunlar tek tek ayıklanıyor, çünkü kemik parçaları birbirine karışmış. Tasnifin ardından DNA çalışmasıyla Roma'dan Ortaçağ'a nasıl bir yaşam vardı, onu belirlemeye çalışacağız. O döneme ilişkin çok şey elde edeceğimize inanıyoruz. DNA araştırması İngiltere'deki Cambridge Üniversitesi'nde yapılacak" dedi.






Ord. Prof.Dr. D'Andria, Avrupa ve Türkiye'deki kazılarda yürütülen DNA çalışmalarının İstanbul'da bu yılın kasım ayında düzenlenecek sempozyumda ele alınacağını, yetiştirmeleri durumunda Hierapolis'teki sonuçları burada açıklayacaklarını, ayrıca uygulayacakları yöntemden olumlu sonuç almaları durumunda bunu başta Pamukkale Üniversitesi olmak üzere, Türkiye'deki üniversitelerle paylaşacaklarını sözlerine ekledi.

Fransız antropolog Caroline Laforest de Mezar-163'teki iskeletlerin geniş bir aileye mi ait olduğunu ya da o bölgede yaşayanların da defnedilip defnedilmediğini henüz bilmediklerini belirterek, "İskelet sayısı hayli fazla. Bu nedenle kemik parçaları karışmış. Bunlar tasnif edilerek, DNA yöntemiyle cinsiyetleri, akrabalık derecelerini, çekirdek aile mi, geniş aile mi, aralarında köleler de var mı bilmiyoruz. Böyle bir şey, yani kölelerin sahipleriyle birlikte gö mülmesi varsa, bu o döneme ait çok önemli bir bilgi olacak" diye konuştu.


Mezar girişinde yedi kollu kandil bulunduğunu, mezarda o dönem Filistin topraklarından gelen Musevilere ait iskeletlerin olabileceği ihtimalini de orta koyduğunu anlatan Laforest, şöyle devam etti:
"Mezardaki iskeletler bu bölgede yaşayanlara mı, Avrupa ya da Afrika'dan gelenlere mi, Roma insanına mı ait? Çünkü o döneme ait dokunulmamış, tahrip edilmemiş mezar bulmak çok zor. Bu bakımdan buradaki iskeletler çok önemli. Mezardaki iskeletlere DNA uygulamasıyla nereden geldiklerini belirlemeye çalışacağız. Biyolojik ve sosyolojik araştırma yapıp, o dönemin bir genel ya şam panoramasını çıkarmaya çalışacağız. Hastalık geçirmişler mi, nasıl besleniyorlardı, stres var mıydı gibi araştırmalar ile toplum yapısını öğrenmeye çalışacağız. Belki çok şey öğreneceğiz, belki hiçbir bilgi elde edemeyeceğiz. Ancak biz yeni bilgilere ulaşacağımız konusunda umutluyuz."


Laforest, incelemelerinde o dönemin gömü adetleriyle ilgili bilgilere ulaşabileceklerini de kaydetti.

Türkiye Gazetesi, 29.07.2011

DA VİNCİ'LER BİRLEŞİYOR

 

Londra Ulusal Galerisi ve Louvre Müzesi, Leonardo da Vinci’nin iki ayrı versiyonu bulunan ‘Kayalıklar Bakiresi’ eserini birleştirme kararı aldı.

 

Galerinin yeni da Vinci sergisi için elindeki versiyonu ödünç veren Louvre, karşılığında da alacağı sanatçıya ait ‘Kayalıklar Bakiresi’, ‘Azize Anne’ ve ‘Vaftizci John’ resim taslaklarını mart ayından itibaren sergileyecek. Ulusal Galeri’nin yöneticisi Nicholas Penny, Fransa’daki meslektaşlarına minnettar kaldıklarını belirtirken, Louvre’dan Henri Loyrette da “sanat tarihçilerinin uzun zamandır beklediği bir olay” yorumunda bulundu.

Radikal, 29.07.2011

'İZNİK ÇİNİLERİ' SERGİSİ AÇILDI

 

 

'in katkılarıyla düzenlenen Mimar Sinan'ın İzinde temalı "16. Yüzyıl Tarzı Orjinal Teknik " si, 28 Temmuz 2011 tarihinde Türk ve İslam Eserleri Müzesi'nde düzenlenen kokteyl ile açıldı.

 

Küratörlüğünü Nursen Güven ve Güvenç Güven'in üstlendiği, 49 nadide eserin yer aldığı sergi 31 Ağustos 2011 tarihine kadar sanatseverlerle buluşmaya devam edecek.

 

Nursen ve Güvenç Güven'in 30. sanat yılları kapsamında düzenledikleri "16. Yüzyıl Tarzı Orijinal Teknik İznik Çinileri" sergisi, Türk ve İslam Eserleri Müzesi Müdürü Seracettin Şahin ve çok sayıda davetlinin katıldığı kokteyl ile ziyarete açıldı.

Sergide çeşitli tasvir ve hat üstadlarının uyarlamalarından, İznik Çinilerinin en güzel örneklerinin yer aldığı cami ve türbelerdeki eserlerin farklı uyarlamalarına kadar toplam 49 eser sanatseverlerle buluşacak. Geleneksel sanatlarımızın yaşatılması ve günümüz sanat anlayışı ile yorumlanarak geliştirilmesinde büyük önem taşıyan bu sergi 31 Ağustos 2011 tarihine kadar ziyaret edilebilecek.

30. sanat yılını kutlayan Güvenç Güven, eşi Nursen Güven ile birlikte açtıkları sergide, nadide örneklerine yer verdikleri çinicilik sanatı ile ilgili şunları söyledi: "Türkiye'de İznik Çinisi'nin yeniden doğuşunda büyük bir rolü olan Hocam Faik Kırımlı'dan öğrendiğimiz İznik Çinisi sanatına kendi bilgi ve becerilerimizi de ilave ederek, 16. yüzyıldaki eserlerin kalitesinde klasik ve özgün çiniler yapmaya gayret ediyoruz. 30 yıllık sanat yaşamımızda eşim Nursen Güven'le birlikte Türk sanatının en gelişmiş devri olan Mimar Sinan dönemini yani 16. yüzyılın ikinci yarısındaki sanat kalitesini göz önünde bulundurarak kalem işleri, restorasyonlar ve İznik Çinileri gibi tüm çalışmalarımızda bu kaliteyi devam ettirmeyi hedefliyoruz.

Geleneksel sanatlarımız, Osmanlı'nın kuruluşundan itibaren zaman içerisinde sürekli olarak gelişme göstermiştir. Özellikle İstanbul'un fethinden sonra sarayın İstanbul'da olması, imparatorluğun büyümesi, gelişmesi doğal olarak kültürümüzü ve geleneksel sanatlarımızı olumlu etkilemiştir. 16. yüzyılın sonu itibariyle ise bu sanattaki gerileme 1960'lı yıllara kadar gelmiştir. Şimdi geçmişten ilham alarak o dönemin nadide eserlerindeki mükemmelliği bir nebze olsun yakalamak kültürümüz için büyük önem taşıyor. Bu sergi vesilesiyle, çini sanatını bugünlere taşıyan tüm ustalara, sanatçılara şükranlarımızı sunuyoruz."

Toplam 49 nadide eserin sergilendiği 'İznik Çinileri' sergisi, 28 Temmuz – 31 Ağustos 2011 tarihleri arasında Türk ve İslam Eserleri Müzesi'nde ziyaretçilerle buluşuyor.

Sabah, 29.07.2011

GERMENİCA MOZAİKLERİ, MARAŞ'I ARKEOPARK YAPIYOR

 

    

 

Kahramanmaraş'ta kaçak kazılar sonucu ortaya çıkartılan Germenicia antik kentindeki mozaikler üç boyutlu görüntüleri ile görenleri büyülüyor. Maraş Valisi Şükrü Kocatepe, "Germenicia'nın üç boyutlu görüntülerin elde edildiği sanat değeri çok yüksek mozaikler olduğu tespit edildi" dedi.


2007 yılında kaçak kazılar ve bazı duyarlı vatandaşların başvuruları ile gün yüzüne çıkartılan, MS 3 ve 5. yüzyıllara ait Geç Roma Dönemi Germenicia antik kentindeki kazı ve araştırma çalışmaları sürüyor. Kent merkezindeki 4 mahallede, toplam 146 hektar alan üzerinde olduğu öngörülen mozaikler, sanatsal değeri açısından da benzerlerinden büyük farklılıklar gösteriyor.






Dönemin sosyal yaşamına ilişkin bilgiler veren mozaiklerde daha ince ve daha küçük taşlarla üç boyutlu görüntüler elde edilmesi, eserlerin sanatsal değerini daha da artırı yor. Kahramanmaraş'ın ev sahipliğinde Uludağ Üniversitesi Mozaik Araştırmaları Merkezi kurucusu Prof.Dr. Mustafa Şahin'in moderatörlüğünde gerçekleştirilen Türkiye Mozaik Corpusu Sempozyumu'nda da eserlerin değeri ulusal ve uluslar arası otoriteler tarafından tescil edilerek, dünya literatürüne girdi.
Kahramanmaraş Valisi Şükrü Kocatepe, mozaiklerin sanatsal değerinin üst düzeyde olduğunu belirterek İstanbul Büyük Saray ve Şanlıurfa Haleplibahçe mozaikleri ile benzerlikler gösterdiğini kaydetti. Kocatepe, "Yani bu çevredeki diğer illerde olan mozaiklere göre çok daha üstün sanat değeri olan mozaikler. Hem motifleri açısından farklılıkları olan hem de kullanılan malzeme yönüyle daha ince, daha küçük ve çok renkli malzemenin kullanıldığı üç boyutlu görüntülerin elde edildiği sanat değeri çok yüksek olan mozaikler olduğu tespit edildi" diye konuştu.





Vali Kocatepe, kazılarda gün yüzüne çıkartılan mozaiklerin bulundukları yerlerde sergileneceğini ifade etti. Türkiye'nin tek, belki de dünyanın en büyük arkeoparkını yapmayı hedeflediklerini kaydeden Kocatepe, şöyle konuştu:
"Biliyorsunuz bizim dört mahallemizde bu mozaikler. 146 hektarlık yani 1 milyon 460 bin metrekarelik bir alanda bulunuyor. Şu anda biz kamulaştırma çalışmalarını perdey pey imkanlar ölçüsünde yapıyoruz. Bakanlık katkısı, il özel idaresinden yapılan katkılarla birlikte şu anda devam ediyoruz kamulaştırmalara. Bir yandan da kazı çalışmalarını sürdürüyoruz. Bunlar uzun yıllar alır. Tabi kazı çalışmaları geniş bir alanda ancak biz arkeopark oluşturma yönüyle hedefimizi buna göre belirleyerek çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Çalışmalar tamamlandığında yani bir arkeopark olarak sergilenebilecek bir büyüklüğe eriştiğimizde bulunduğu yerde mozaikleri üzerlerini kapatarak daha estetik çevre düzenlemeleri de yaparak Türkiye'nin tek arkeoparkını belki de dünyanın en büyük arkeoparkını oluşturmayı hedefliyoruz. Amacımız bu. Arkadaşlarımız da il kültür müdürlüğü, müze müdürlüğü çalışmalarına devam ediyor. Bu konuda Kültür Bakanlığımıza sonuç bildirgesini sunduk. Ordan da destek istedik. İnşallah sayın milletvekillerimizin de destekleriyle Kültür Bakanlığımızın bu konudaki katkısı biraz daha artarsa bu hızımızı biraz daha artırır diye düşünüyoruz."

GERMENİCİA ANTİK KENTİ
Roma İmparatoru Kaligula'nın babasının ismini taşıyan Germenicia antik kentinin, şiddetli deprem sonucu Ahır Dağı'nda biriken yağmur ve kar sularının aniden boşalması nedeniyle toprak altında kaldığı iddia ediliyor. Roma döneminde lejyon komutanları ve kentteki zenginler tarafından kullanı lan 15-20 odalı yamaç villalarının sayısının ise yüze ulaştığı tahmin ediliyor.

Türkye Gazetesi, 28.07.2011

MALATYA KÜLTÜR VE TURİZM MÜDÜRÜ MAHKEME KARARIYLA YENİDEN GÖREVİNE DÖNDÜ

 

Malatya Kültür ve Turizm İl Müdürü iken ikinci kez görevden alınan Derviş Özbay, İdare Mahkemesi'nce tekrar görevini geri aldı. Kültür ve Turizm İl Müdürü Derviş Özbay, daha önce de görevden alınarak Bartın'a atanmış, Malatya'ya ise İstanbul Bakırköy Halk Eğitim Merkezi Müdürü olan Bahaettin Kabahasanoğlu'nun ataması yapılmıştı.

 

Derviş Özbay, mahkeme kararı ile tekrar göreve dönmüş, ancak daha sonra tekrar görevden alınmıştı. İdare Mahkemesi'ne yine başvuran Özbay, tekrar yürütmeyi durdurma kararı aldırdı.
 

Özbay'ın Bartın'a ilişiğini kestirmeye gittiği ve önümüzdeki günlerde Malatya'daki görevine başlayacağı ifade edilirdi Özbay yaptığı açıklamada şunları söyledi: "35 yıllık devlet görevimde bir savunmam dahi alınmamışken, birkaç yıldır üzerimde oynanan oyunlar ve görevden alınmam dolayısıyla hukuk mücadelesinin yanı sıra onur mücadelesi de veriyorum.”

Turizm Gazetesi, 28.07.2011

MÜZEKART'IN KAPSAMI GENİŞLEDİ, FİYATI ARTTI

 

2008’de başlatılan Müzekart uygulamasının kapsamı genişletilerek müze ve ören yerlerinin dışında Rahmi Koç Müzesi, Santral İstanbul ve Modern İstanbul gibi kültür ve sanat mekanları da uygulama kapsamına alındı. Fiyatı ise 40 TL oldu. Konu ile ilgili basın toplantısı İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde yapıldı. Toplantıda "Museum Pass Istanbul" da tanıtıldı.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı ve TÜRSAB-MTM Ortaklığı, "Müzekart +" ve "Museum Pass Istanbul" kartlarının tanıtım toplantısını İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde gerçekleştirdi.

 

Basın toplantısında Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, TÜRSAB Başkanı Başaran Ulusoy, Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı Özgür Özaslan, Tanıtma Genel Müdürü Cumhur Güven Taşbaşı, TÜROFED Başkanı Ahmet Barut, TUREB Başkanı Şerif Yenen, Skal İstanbul Başkanı Vedat Bayrak ve turizm camiasından çok sayıda isim yer aldı.

 

Toplantının açılış konuşmasını yapan DÖSİM Merkez Müdürü Murat Usta, müze mağazalarının işletmesinin düzenlenen ihale sonucu Bilintur tarafından alındığını hatırlatarak, Türkiye genelindeki müze mağaza sayısının 6'dan 49'a ulaştığını söyledi. Usta, müze mağazalarda sayılan ürünlerin 1100'ü, satılan el sanatı ürünlerin üretiminde istihdam edilen kişi sayısının ise 250'yi bulduğunu söyledi.
 

Müzekart sayısının 2 milyon 228 bine ulaştığını bildiren Usta, “2006 yılında müzelerimizi ziyaret eden kişi satısı 16 milyon iken 2010 yılı sonunda bu rakam 25 milyon 854 bine ulaşmış. Yüzde 61'lik bu artışta Müzekart'ın ciddi bir katkısı oldu" dedi. Kültür ve Turizm Bakanlığı Eylül 2010’da 48 müze ve örenyerinde 50 noktanın işletmesini MTM-TÜRSAB (Türkiye Seyahat Acentaları Birliği) ortaklığına vermişti.

 

Toplantıda bir konuşma yapan Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği Başkanı Başaran Ulusoy ise "Büyük bir cesaretle 1 milyar 573 milyon TL'lik yükün altına girdik. Üç ay gibi kısa bir zamanda müzeleri yeniledik. Bu cesareti gösterirken en büyük desteği 1492 gündür bizim yanımızda olan sayın bakanımızdan ve 6530 seyahat acentesinden aldık" diye konuştu.

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay da Müzekart satış rakamlarının 2 milyon 200 bini aştığını vurgulayarak, "Müze mağazalar ve yeni uygulamalarla Türkiye'nin tarihi kültürel değerlerine sahip çıktığı algısını tüm dünyaya gösterdiklerini söyledi.

Müzekart + Museum Pass İstanbul ne sağlıyor?
"Müzekart +" müze ziyaretlerinin yanı sıra kart sahiplerini kültürel ve sanatsal faaliyetlerle buluşturacak. 40 TL'ye satılacak olan "Müzekart +" kullanıcılarına müze ve ören yerlerinin dışında Rahmi Koç Müzesi, Santral İstanbul ve Modern İstanbul gibi kültür ve sanat mekanlarına girişte indirim sağlayacak.  "Museum Pass Istanbul" ise yabancı ziyaretçilere İstanbul'daki 6 müzeye 72 saatlik süre içinde giriş imkanı sağlayacak ve fiyatı 72 TL olacak.

Turizm Gazetesi, 28.07.2011

HAYDARPAŞA YANGININDA FATURA İKİ İŞÇİYE KESİLDİ

 

 

Haydarpaşa Garı’nın çatısında 28 Kasım 2010’da meydana gelen yangın ile ilgili yürütülen soruşturma tamamlandı. Adli Tıp Kurumu’ndan numune raporlarının geç gelmesi nedeniyle 8 ayda tamamlanan bilirkişi raporuna göre; yangında sabotaj ihtimali yok. Tarihi gara büyük zarar veren yangının çıkış nedeni çatı izolasyonu için kullanılan elyaf maddenin tutuşması.


Bilirkişi heyeti, yangının tamamen çalışanların tedbirsizlik ve dikkatsizliği sonucu çıktığına dikkat çekti. Çatı zeminine yayılan maddenin alev alması sonucu başladığı tespit edilen yangında asli kusurlu olarak izolasyon çalışması yapan çalışanlar ve onların sorumluları gösterildi.


Yangın sonrasında ihmali bulunduğu iddiasıyla iki işçi gözaltına alınmıştı. Bilirkişi raporunda da işçilerin asli kusurlular arasında gösterilmesi, işçileri sanık sandalyesinde oturtacak. İzolasyon işini üstlenen “Onursal İzolasyon” adlı firmanın yetkilileri ve TCDD kontrolörü de yargılanacak isimler arasında.


Türk Ceza Kanunu’na göre şüpheliler hakkında 3 ay ile 1 yıl hapis cezası istnecek.  TCDD kontrol elemanının yangında ihmalinin tespit edilmesi halinise hakkında görevi ihmal suçundan 1 yıldan 3 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açılabilecek.  

Milliyet, Haber: Gökhan Karakaş, 28.07.2011

HER TÜRLÜ TEKNİK DESTEK VERİLİR

 


2008 yılında İstanbul Modern'de gerçekleşen 'Gölgeye Övgü' isimli sergi Avrupa Kültür Programı tarafından finanse edilmiş. Yunanistan ve İrlanda ortaklığında gerçekleşen sergiye 200 bin Euro destek verilmiş.

 

Avrupa Kültür Programı, Avrupa Birliği ve Türkiye'de kültür sanat alanında yürütülen hibe programlarından biri. 2007'den beri devam eden programın 2011 yılı teklif çağrılarına ilişkin tanıtım toplantısı önceki gün yapıldı. Projesi olanlar ve destek almak isteyenler 5 Ekim'e kadar başvurmalı. Her türlü soru, sorun ve teknik destek için adres: Kültürel İrtibat Noktası.

 

-Aklımızda bir fikir vardır. Çok harikadır, hatta mükemmeldir. Ama ah... Para yoktur. Bi olsa! Bi sponsor çıksa, birileri destek atsa, hibe etse hatta... Avrupa Kültür Programı, Avrupa Birliği ve Türkiye'de kültür sanat alanında yürütülen hibe programlarından biri; tam da o beklenen fırsat gibi. Üç amacı var: Sanat eserlerinin uluslararası ortamda dolaşması, insanların yani sanatçıların uluslararası ortamda dolaşması ve karşılıklı diyalog.

 

2007-2013 yıllarını kapsayan altı yıllık zaman aralığında kültür-sanat etkinliklerine verilmek üzere ayrılan para 400 milyon Euro. Fondan sadece üye ülkeler değil, aday ülkeler da yararlanabiliyor; yani Türkiye de... Programın Türkiye ayağını Kültür ve Turizm Bakanlığı yürütüyor. Bir de Kültürel İrtibat Noktası isimli bir birim var, bu fondan daha fazla yararlanılması ve kurumların bilgilendirilmesi için. Hale Ural ve Hakan Tanrıöver, Nokta'nın çalışanları. Teknik destek vermenin yanı sıra gerektiği durumlarda yabancı proje ortağı bulunmasına da yardımcı oluyorlar. Kendilerine gelen başvuruları sisteme uygun hale getirmeye epey hevesliler. Bu niyetle eylülün ilk haftasında proje yazma eğitimi verecekler. Projesi olup da hazırlıkları devam edenleri ve teknik destek almak isteyenleri bekliyorlar; bir an önce yalnız çünkü kontenjanları 25 kişiyle sınırlı. Türkiye'den çıkan projeler bugüne kadar Avrupa Kültür Programı'ndan 12 milyon Euro destek aldığına göre, kısa da olsa yol kat etmişler.

 

2011 yılı başvuruları için son tarih 5 Ekim. Prosedürler biraz karışık. Anlaşılan noktalar arasında; şahıslar değil, tüzel kişilerin başvurabildiği, başvuranların uluslararası ortaklar bulması gerektiği ve projenin Avrupa ortak mirasına katkı yapması beklentisi var.

 

Hangi projeler daha şanslı sorusunun cevabı aşağı yukarı şöyle: Diğer ülke ve kurumlarla işbirliği içinde olanlar, faaliyetlerini düzenli ve net bir şekilde sonuçlandırabilenler ve teknik kriterleri yerine düzgünce getirebilenler. Konu sanat olduğu için içerikle ilgili herhangi bir kıstas ya da öngörü söz konusu değil.

 

Tiyatrolar, dans grupları, müzeler, belediyeler, üniversiteler, araştırma merkezleri, vakıflar, dernekler ve enstitüler başvuru yapabilir. Şimdiye dek en çok başvuru özel müzeler tarafından yapılmış. Üniversitelerden ise neredeyse tık yokmuş. Projesi olanlar ama nasıl toparlayacaklarını bilmeyenler ya da dört başı mamur dosyalarını çekmecelerinde bekletenler Şişhane'deki binasında hayatını sürdüren Kültürel İrtibat Bürosu'na gidebilir ya da www.ccp.gov.tr adresine tıklayabilir.

Zaman, Haber: Jülide Karahan, 28.07.2011

YÜZ YAŞINDAKİ AĞACA 35 BİN LİRA

 

Kadıköy Göztepe’de inşaat alanı içinde kalan yaklaşık 100 yıllık çam ağacı için projede değişiklik yapıldı.

 

Çam ağacı 35 bin lira ek harcama yapılarak kesilmekten kurtarıldı. Bir kamu bankasının inşaat alanı içinde bulunan çam ağacı çevresine kazıklar çakılıp beton ile çevrelendi. Daha sonra ağaç çelik halatlarla bağlandı. İnşaatı yapan şirketin genel formeni ve saha sorumlusu Mehmet Ali Karaoğlu çam ağacının inşaatın otopark bölümünde kaldığını belirtti. Mehmet Ali Karaoğlu, “Ağacı kesmemek için projede değişiklik yapıldı. Ağacın inşaat çalışmalar sırasında devrilmemesi için çevresine 22 metre derinliğinde fore kazıklar çakıldıktan sonra iki bölümüne demirli beton kuşaklar yapıldı. Yine ağacın ayakta kalabilmesi için 3 ayrı bölgeden çelik halatlarla bağladık ve bu bağlantılar içinde ayrıca fore kazıklar çakarak ağacı kurtardık” dedi. Mehmet Ali Karaoğlu bütün bu yapılan işlemlerin maliyetinin 35 bin lirayı bulduğunu söyledi. Firma tarafından gösterilen örnek davranış Atatürk’ün 1930 yılında Yalova Millet Çiftliğindeki yazlık köşkünü, yanı başındaki çınar ağacının kesilmemesi için 4 metre 80 santim kenara kaydırmasını akla getirdi.

Milliyet, Haber: M. Akif Erdem, 28.07.2011

AMASYA'DA İŞLENEN 'EN ESKİ' CİNAYET AYDINLANIYOR!

 

  

 

Amasya'da sürdürülen Oluz Höyük kazılarında MÖ 5. yüzyıla ait olduğu tahmin edilen iki yetişkin ve bir çocuğa ait üç iskelet bulundu. Arkeologlar, söz konusu iskeletlerin Amasya tarihine ilişkin en eski cinayetlerden birinin kalıntıları olduğunu tahmin ediyor.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi ve Oluz Höyük Kazı Başkanı Doç.Dr. Şevket Dönmez, AA muhabirine yaptığı açıklamada, merkeze bağlı Tokluca Köyü yakınlarında, 2007 yılında başlatılan Oluz Höyük kazılarının bu yılki bölümüne 15 bilim adamı, 35 öğrenci ve civar köylerde yaşayan kadın ve erkeklerden oluşan yaklaşık 50 kişilik bir ekiple başladıklarını söyledi.


25 Ağustos'a kadar devam edecek kazıların bu yılki bölümünde yaklaşık 2 bin 100 metrekarelik bir alan içinde yer alan Akamenid Pers Sarayı'nı açığa çıkarmak üzere çalışmalar yürüttüklerini belirten Dönmez, şu bilgileri verdi:
"Oluz Höyük, MÖ 1'inci yüzyıldan geç Hellenistik Çağ'a kadar uzanan çok sağlam bir kronolojiye sahip. Üst üste 9 kent kurulmuş. Bu 9 kent üzerinde bizim sağlam kalıntılara ulaşabildiğimiz ilk 4 kent var. Diğer kentleri sadece basamaklı açmalardan ve kalıntılardan anlayabiliyoruz. Bu yılki kazılarımızın amacını Akamenid Pers dönemi kalıntılarına ulaşmak oluşturuyor."





Kazı çalışmalarında son olarak yüzeyden yaklaşık 2 metrelik bir derinlikte iki yetişkin ve bir çocuk olmak üzere 3 kişiden uluşan bir iskelet topluluğuna rastladıklarını anlatan Doç.Dr. Şevket Dönmez, sözlerine şöyle devam etti:
"Son günlerdeki çalışmalarımızda bir mezar olarak düşündüğümüz iskelet topluluğu dikkatimizi çekmeye başladı. Doğal olarak bir iskelet ortaya çıktığında onun mezarda olduğunu düşünürsünüz. Ama antropologlarımızın bu iskelet topluluğu üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırması bize bunun bir mezar değil, buraya gelişi güzel atılmış insanlara ait iskeletler olduğunu göstermeye başladı.


Şu anki çalışmalarımızda 3 iskelet kalıntısına ulaştık. Bunlar sanki bir çukur açılmış ve onun içine itilmiş gibi gözüküyor. Öldürülmüş gibi gözüküyor. Şuan ki değerlendirmemiz bunu gösteriyor. İskeletlerin MÖ 5. yüzyıldan sonraki bir döneme ait olduğunu düşünüyoruz. Bunun dışında Oluz Höyük'ten gelen mezarlar genelde İslami dönem 11 ve 12. yüzyıldan başlıyor ve 15. yüzyıla kadar ulaşıyor. Bu iskeletleri de o dönemden sayarsak en az bin yıllık bir iskelet topluluğu ile karşı karşıyayız. Bu iskeletlerin bir başka yönü de büyük olasılıkla öldürülmüş ve buraya gömülmüş olmaları. Bu iskeletler bize Amasya'daki bilinen en eski cinayetin arkeolojik kalıntılarına ulaşmamızı sağlayacak."


Kazı Başkanı Dönmez, iskeletler üzerindeki çalışmaların Hacettepe Üniversitesi Antropoloji Bölümü Laboratuvarlarında sürdürüleceğini belirterek, yapılacak araştırmalar sonunda "cinayet şüphesi"yle ilgili daha net bilgilere ulaşılacağını sözlerine ekledi.

Türkiye Gazetesi, 28.07.2011

SELİMİYE CAMİİ'NE DÜNYA MİRASI BERATI

 

Mimar Sinan'ın eşsiz eseri Selimiye Camii ve Külliyesi, dünya mirası beratı alacak. Edirne Belediyesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin (TBMM) ekim ayında açılmasından sonra Selimiye Camii'ne dünya mirası beratı verileceğini açıkladı.

 

Dünya Miras Listesi'ne giren varlıklar için yapılacak olan tabelanın yeri de tespit edildi. Tabelalar Kültür ve Turizm Bakanlığı ile eşzamanlı olarak ilgili yerlere dikilecek. Selimiye Camii ve Külliyesi, 27 Haziran 2011'de UNESCO Dünya Miras Listesi'ne girmişti.

Zaman, 28.07.2011

KİMSESİZ RESSAMLARIN TELİF DAVASI

 

Güzel Sanat Eseri Sahipleri Meslek Birliği (GESAM), ilk kadın ressam Mihri Müşfik ve Fikret Mualla’nın eserlerinin satış hakları için dava açtı.

 

GESAM, Sanat eserinin satışı sonrası koleksiyonerler kanalıyla her el değiştirmede eser sahibine, ölmüşse mirasçılarına, kimsesizse meslek birliğine satıştan pay ödenmesini öngören yasa uyarınca yaşamını yitirmiş ve kimsesiz 2 ressam için Alif Art Antikacılık A.Ş.’den tazminat istedi. GESAM avukatı Abdullah Egeli, “Kanun 2006’da çıktı. Sanat eserinin 2’nci satışından itibaren her el değiştirmede eser sahibi ya da mirasçıya ödeme yapılması gerekiyor, bunu sanatçılar ve mirasçıları bilmiyor. Bu nedenle hem eser sahibi hem devlet milyonlarca lira hak kaybına uğruyor. Bu bir ilk dava ve emsal oluşturacak” diyor. Müşfik ABD, Mualla Paris’te hayatını kaybetmiş, kimsesizler mezarlığına gömülen Mualla’nın naaşı daha sonra Türkiye’ye getirilmişti.

 

Dünyaca ünlü 2 ressamımız hayatta olmadığı, mirasçıları bulunmadığı, nüfus kayıtlarına dahi ulaşılamadığı vurgulanarak davalı Alif Art Antikacılık A.Ş’ye açık artırma yoluyla geçen sanat eserlerin 5 bin TL’nin üzerinde gerçekleşen satışından şimdilik 1000 TL yasal payın GESAM’a ödenmesi istendi.

 

Başvurusunda diğer sanatçılar için dava hakkını saklı tuttuğunu belirten Egeli, “Bu pay farkı 5 yıl zaman aşımına tabi. Haklarını takip etmek isteyenler GESAM’a üye olmalılar. GESAM Başkanı Doç.Dr. Osman Altuntaş’ın sanatçı hassasiyetiyle bu konuyu ciddi şekilde takibe aldık. Burada hak sahipleri milyonlarca liralık hak kaybına, devlet de vergi kaybına uğruyor. Bu konuda Maliye Bakanlığı da duyarlı olmalı” dedi.

Hürriyet, Haber: Ali Dağlar, 28.07.2011

HACILAR'DA 50 YIL SONRA KAZI YENİDEN BAŞLADI

 

 

Burdur’un Hacılar Köyü’ndeki arkeolojik kazılar, 50 yıl aradan sonra tekrar başladı.

 

AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, 1957-1961 yılları arasında İngiliz bilim adamı James Mellaart’ın yürüttüğü Hacılar Höyüğü’ndeki çalışmalar, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Prof.Dr. Gülsün Umurtak başkanlığındaki 15 kişilik heyetle yeniden başlatıldı.

 

Prof.Dr. Umurtak, Hacılar Höyüğü’ndeki kazıların uzun yıllar süreceğine işaret ederek, şunları söyledi:

”Anadolu’nun tarih öncesi arkeolojisinde Çatalhöyük’ün çok önemli bir yeri var. Diğeri ise Hacılar Höyüğü’dür. Burdur Bölgesi’nin ve Hacılar’ın önemi ve değeri daima devam edecek. Yapacağımız kazılarla bilim dünyasına ve bu bölgenin arkeolojisine çok önemli katkılar sağlayacağımıza inanıyoruz.”

 

Kazıevi’nde Prof.Dr. Umurtak ve Prof.Dr. Refik Duru’yu ziyaret eden Burdur Belediye Başkanı Sebahattin Akkaya, Hacılar Höyüğü’nün Burdur’un tarihine ışık tuttuğunu kaydetti. Umurtak ve Duru, 15 Eylül’e kadar sürecek kazı hakkında Akkaya’ya bilgi verdi.

 

Ziyarette İl Genel Sekreteri Zuhal Arslan, Burdur Belediye Başkan yardımcıları Hasan Duygulu ve Serdar Başgül de yer aldı.

Haber 7, 28.07.2011

KİBRYA'DA MOZAİK CADDE BULUNDU

 

 

Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi (MAKÜ) Arkeoloji Bölümü tarafından Burdur’un Gölhisar İlçesi'ndeki Kibrya antik kentinde yapılan kazılarda, Mozaik Cadde bulundu. 2011 kazı döneminde, MAKÜ Arkeoloji Bölümü öğrencilerinin gerçekleştirdiği kazılarda, yapının 52,5 m. uzunluğundaki cephesini bir uçtan bir uca kapladığı düşünülen mozaik döşemin küçük bir bölümü ortaya çıkarıldı.

 

MAKÜ Kibrya Kazı Başkanı Yrd.Doç.Dr Şükrü Özdoğru, bulunan mozaik döşemenin kendilerini çok heyecanlandırdığını belirterek, şöyle konuştu: “Kibyra, Hellenistik dönemde (MÖ 330-30) bugünkü Burdur’un Dirmil, Gölhisar, Çavdır ve Denizli’nin Acıpayam ilçelerini kapsayan bölge olan Kabalya’nın egemen şehriydi. Roma döneminde Asya Eyaletinin yargı merkeziydi. Bugün Anadolu’nun bilinen en görkemli yapılarından birinin Bouleuterion-Odeion’un ev sahibidir. Bouleuterion-Odeion yapısında kazı çalışmalarına 2009 yılında Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Arkeoloji bölümü tarafından başlanmış ve yapının iç bölümünün kazısı tamamlanmıştı. Bu çalışmalar sonucunda benzersiz güzelliği ile orkestra zemin döşemeli mermer Medusa resmi ortaya çıkarılmış ve bu resim gerek ulusal gerek uluslar arası basında yankı uyandırmıştı.”

 

2011 yılında yapının cephesini tamamıyla ortaya çıkarmak amacıyla başlayan kazı çalışmalarında, yapının 52,5 m. uzunluğundaki cephesini bir uçtan bir uca kapladığı düşünülen muhteşem bir mozaik döşemin küçük bir bölümünün ortaya çıkarıldığını belirten Özdoğru, şunları söyledi: “Mozaik döşem, renkli Tessera’lardan (küp biçiminde kesilmiş küçük taş parçaları) yapılan geometrik desenler ile bezenmiştir. Mozaik döşem sanki bugün yapılmışçasına sağlam durumdadır. Öyle ki bu muhteşem mozaik döşem tamamıyla açığa çıkarıldığında Anadolu’da bir ilk gerçekleşmiş olacaktır.”

 

Yapıya mozaik bir döşemden girildiğini belirten Yrd.Doç.Dr.Şükrü Özdoğru, sözlerini şöyle sürdürdü: “Geride tamamıyla sağlam durumda yedi kapı, önde aralarda sütunların yükseldiği muhteşem bir mozaik döşem ve içte benzersiz bir Medusa resmi. tamamı antik dönemde yapıldığı haliyle ve tamamı benzersizdir. Böyle bir yapı bu güne dek hayal edilebilir miydi? Bu yapı tamamıyla açığa çıkarıldığında ülkenin kazanacağı kültür mirasının, turizmin ve prestijin boyutları tahmin edilebilir mi?”

 

Mozaik döşemenin ve yapının cephe bölümünün tamamıyla açığa çıkarılarak korunmasının bir zorunluluk olduğunu anlatan Özdoğru, “Bu çok önemli kültür mirasına ülkemizin sahip çıkacağına inancımız tamdır. Bu inançla Kibyra kazı ekibi tüm olumsuzluklara rağmen hocaların ve stajyer öğrencilerin gönüllü destekleriyle çalışmalara devam etmektedir” dedi.

 

Özdoğru, bu noktada desteklerini esirgemeyen Gölhisar Kaymakamlığı ve Belediyesine ve Gölhisar halkına teşekkür etti.

Anadolu Haber, 27.07.2011

AĞRI'NIN TARİHİ ZENGİNLİĞİ GÜN IŞIĞINI ARIYOR

 

    

 

Doğu Anadolu Bölgesi'nin en zengin tunç ve demir çağı yerleşimlerine sahip yöresi olan Ağrı ve çevresi, bölgenin tarihi zenginliğini ortaya çıkartacak araştırmacıları bekliyor. İbrahim Çeçen Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekan Yardımcısı ve Güzel Sanatlar Eğitimi Bölüm Başkanı Doç.Dr. Yusuf Çetin, "Ağrı kenti ve çevresinde, bölgenin genelini kapsayan bir yüzey araştırması henüz yapılmamıştır," dedi.





Doç.Dr. Çetin, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Ağrı'daki kültür envanter çalışması için İl Kültür ve Turizm Müdürü Muhsin Bulut ile Eyüp Paşa ve Harabe Göl kalelerinde incelemede bulunduğunu belirtti. Kaçak kazıların, kültürel değerlere verdiği zararın önüne geçmek için kentteki bütün yerleşimlerde tespit ve tescil çalışması yürüttüklerini vurgulayan Doç.Dr. Yusuf Çetin, Ağrı ve çevresinin, doğudan Anadolu'ya gelen göç ve akınları ilk önemli geçit noktalarından birisi olduğunu ifade etti. Bir geçiş bölgesi olduğu için bünyesinde birçok uygarlığın izlerini saklayan Ağrı ve çevresinin, tarihi kalıntılar konusunda zengin olmasına rağmen bölge ile ilgili yeterli araştırmalar yapılmadığını bildiren Doç.Dr. Çetin, şöyle konuştu: "Ancak son yıllarda yapılan kısmi yüzey araştırmalarından bölgenin milattan önceki dönemlerde de yerleşim bölgesi olarak kullanıldığı anlaşılmıştır. Tunç ve Demir Çağı yerleşimleri bakımından Doğu Anadolu Bölgesi'nin en zengin yöresi olan Ağrı ve çevresinde, bölgenin genelini kapsayan bir yüzey araştırması henüz yapılmamıştır. Birkaç kurtarma kazısı dışında planlı kazılar da yapılmamıştır. Bu nedenle tespit ve tescili olmayan birçok yerleşim yeri bulunmaktadır. Ayrıca Ortaçağ mezarlıkları bakımından da çok zengin olan bölgedeki birçok mezarlığın tespit ve tescil işlemleri henüz yapılmamıştır. Tespit ve tescili yapılmayan yerler, koruma altına alınmadığı için eski eser kaçakçılarının ve bilgisiz insanların tahribatlarına maruz kalmakta, geriye dönüşü mümkün olmayan ciddi zararlara neden olmaktadır. Özellikle eski mezarlıklar, kaleler, höyükler ve nekropoller, eski eser kaçakçılarının adeta talanına maruz kalmaktadır."





Doç.Dr. Çetin, son zamanlarda, eski eser kaçakçıları ile ilgili basında sık sık haberlerin yer aldığını belirterek, metal dedektör reklamlarının da bilinçsiz insanları adeta cesaretlendirdiğine dikkat çekti.


Definecilerin hiçbir bilimsel dayanağı olmayan, tamamen uydurma hikayelere inanan insanlar olduğunu ve bu zengin kültürel mirasa ciddi zararlar verdiğini anlatan Çetin, konuşmasını şöyle sürdürdü:
"Zengin olma düşüncesi ile çevredeki eski yerleşim alanları darmadağın edilmektedir. Bu durum bilimsel çalışmalara da ciddi zarar vermektedir. Tunç ve Demir Çağları nekropollerinde altın bulacağım düşüncesi ile kazı yapan insanlar, birkaç çanak-çömlek ve kemik buluntularına rastladığında hayal kırıklığına uğradığı için de bunları parçalamaktadır. Bütün bunlardan maalesef İslami mezarlar da payını almaktadır. İslam dininde, ölü gömme geleneğinde mezara, ölü ile birlikte hiçbir şeyin gömülmediği gerçeğine rağmen uydurma hikayelere inanan insanlar, bu mezarları da tahrip etmektedir. Bu alanlarda, kazılmadık yer bırakılmamış, dönemini aydınlatan birçok bilimsel veri parçalanarak, sağa sola dağıtılmıştır. Mezar taşları veya yerleşimlerde görülen dinsel anlamları olan işaretler veya figürlü bezemeler, hazine yerini gösteriyor düşüncesiyle kırılıp dağıtılmaktadır. Eğer en kısa zamanda önlem alınmazsa, bölgenin bu zengin kültürel mirası yok olup gidecektir. Bunun için öncelikle bölgede geniş çaplı bilimsel bir yüzey araştırmasının yapılması ve bölgenin arkeolojik haritası çıkarılarak kültür envanterinin oluşturulması gerekir."
Taşınabilir kültür varlıklarının korunması ve gelecek nesillere ulaştırılabilmesi için ilde bir müzenin mutlaka kurulması gerektiğini belirten Çetin, tespit ve tescilleri yapılan eserlerin bulunduğu bölgelerde yaşayan halkın bilinçlendirilmesi ve devlet-vatandaş iş birliği ile kaçak kazıların önüne bir an önce geçilmesi gerektiğini vurguladı.


Tespit ve tescilleri yapılan eserlerin asıllarına uygun olarak acil restorasyonlarının yapılması gerektiğini de ifade eden Doç.Dr. Çetin, son zamanlarda giderek yok olan bölgeye ait etnografik eserlerin bir an önce toplanması gerektiğini de kaydetti.


İl Kültür ve Turizm Müdürü Muhsin Bulut da kültürel mirasın milletlerin hafızası olduğunu belirterek, "Tüm insanlığın da ortak mirası olan bu kültür varlıklarının korunması ve gelecek nesillere ulaştırılması, hepimiz için bir insanlık görevidir. Dileğimiz, herkesin bu bilinçle kültür mirasımıza sahip çıkması ve geleceğe ulaştırma çabası içinde olmasıdır" dedi.

Türkiye Gazetesi, 27.07.2011



SİDE'DE ANTİK ÇAĞDAN KALMA YENİ BİR HAMAM BULUNDU

 

  

 

Anadolu Üniversitesi tarafından Manavgat'a bağlı Side Beldesi'nde yapılan kazılarda antik çağdan kalma yeni bir hamam bulundu. Anadolu Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Feriştah Alanyalı tarafından yürütülen kazı çalışmaları sırasında, bugüne kadar bilinmeyen bir hamam kalıntısı bulundu. Side'de, halihazırda otopark olarak kullanılan alanın kuzeydoğusu ve Antik Tiyatro'nun hemen batısında yürütülen kazılarda bulunan hamamın kendileri için büyük sürpriz olduğunu belirten Doç.Dr. Alanyalı, "Buradaki kazılara bu sene başladık. Molozları temizlediğimizde, burasının hamam olduğunu anladık. Hamamın, Geç Antik Dönem ve Erken Bizans çağlarında kullanıldığını tahmin ediyoruz. Su rezervuarı ve yerden ısıtmalı olan yapının, umuma açık bir hamam mı veya özel bir kişiye ait bir yapının içinde mi olup olmadığı, ilerleyen zamanlarla ortaya çıkacak" dedi. Yapının tamamen ortaya çıkmasının ardından kontrol altına alınacağını belirten Feriştah Alanyalı, "Hamamın hem çevresini hem de üstünü, doğal etkenlerden zarar gelmeyecek şekilde koruma altına alacağız. Ardından ziyarete açılacak" diye konuştu.
Side Belediye Başkanı Abdulkadir Uçar da kazı çalışmalarını yürüten Anadolu Üniversitesi ekibinden hocaların, Side'de bugüne kadar hiç bilinmeyen, kayıtlarda olmayan bir hamamı bulduklarını söylediğinde çok sevindiğini belirterek, "Side, antik çağlarda çok büyük bir medeniyete ev sahipliği yapmış, Bu dönemin eserlerini ortaya çıkarmamız gerekiyor" dedi.

Türkiye Gazetesi, 27.07.2011

KEÇİLER DEFİNECİLERİN KURBANI OLDU

 

 

Bolu'nun Ericek Köyü'nde, definecilerin kazdığı yaklaşık 15 metre derinliğindeki çukura düşen iki keçiden birini sahibi, birini ise itfaiye ekibi kuyuya inerek dışarı çıkardı.

 

Ericek Köyü’nün Karacalar Mahallesi’nde yaşayan Hüseyin Akkaya, 200 keçisini otlatmak için ormanlık alana çıkardı. Öğle saatlerinde keçilerden ikisi ormanda definecilerin kazdığı yaklaşık 15 metre derinliğindeki çukura düştü. Hüseyin Akkaya, halatın ucuna çengel takıp keçilerden birini boynuzundan tutarak çıkartmayı başarırken, diğeri de kuyunun dibinde sıkıştı. Hüseyin Akkaya, Bolu Belediyesi İtfaiye Müdürlüğü’nü arayarak keçisinin çıkartılması için yardım istedi. Olay yerine gelen Bolu Belediyesi İtfaiye Müdürlüğü’nde görevli arama kurtarma ekibi, tarlalardan güçlükle geçerek kuyunun olduğu bölgeye ulaştı. İtfaiyeci, ağaca bağladığı halata tutunarak kuyuya indi. Keçi, boynuzuna halat bağlandıktan sonra itfaiye ekibi tarafından yukarı çekilerek dışarı çıkarıldı.Hüseyin Akkaya, çukurun defineciler tarafından kazıldığını söyledi. Akkaya, "Keçinin bir tanesi düştü, arkasından diğeri düştü. Bir tanesini kurtardık ama diğeri içeride kaldı. İtfaiyeyi arayarak yardım istedik. Keçimizi kurtardılar, hepsine çok teşekkürler" dedi.

Bolu Olay, 27.07.2011

TARİHİ ESER GETİRENE DEĞERİ KADAR PARA

 

 

Manisa İl Kültür ve Turizm Müdürü Erdinç Karaköse, Etnografya ve Arkeoloji Müzesi’ne, 2010 yılında 560 eser getiren 15 kişiye, kanun kapsamında toplam 15 bin 980 lira para ödendiğini açıkladı.

 

Karaköse Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu’nun amacının, Türkiye’nin kültürel değerlerinin yurt dışına kaçırılmasını ve ilegal yollardan satışının önüne geçilmesini sağlamak olduğunu söyledi. Etnografya ve Arkeoloji Müzesi’ne, 2010 yılı içinde toplam 4 bin 559 eser getirildiğini, ancak komisyon tarafından yapılan değerlendirme sonucunda sadece 560 tanesinin tarihi eser niteliği bulunduğuna karar verildiğini belirten Karaköse “Çoğu çiftçilik yapan 15 kişiye, genellikle tarlalarında bulup getirdikleri tarihi eserlerin değeri olan 15 bin 980 lira para ödendi. 2011 yılının ilk altı ayında da toplam 1569 eserin müzeye getirildi” dedi.

Hürriyet Ege, Haber: İlker KIlıçaslan, 27.07.2011

TARİHİ NAMAZGAHTA 600 YIL SONRA TERAVİH

 

Osmanlı’nın ilk döneminde orduların savaşa giderken ve dönüşte topluca namaz kıldığı tarihi namazgah temizlendi ve 600 yıl sonra yeniden ibadete açılıyor. Büyükşehir’in yaptığı düzenlemeyle namazgahta ramazan ayı süresince açık havada Enderun Usulü teravih namazı kılınacak…

 

Müjdeyi… Bursa’nın en aktif ve üretken muhtarlarından Namazgah Mahallesi Muhtarı Nedim Serbestol verdi.
 

Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk döneminde ordular savaşa gönderilirken zafer, dönüşte ise şükür için dua edilip ordunun halkla beraber toplu namaz kıldığı namazgah, yani namazlıktan alan Namazgah Muhtarı Serbestol’un heyecanı, 700 yıl öncesine ait geleneğin yeniden başlayacak olmasından kaynaklanıyor.
 

Heyecanını da şu sözlerle paylaştı:
“Tarihi namazgahta 600 yıldır toplu ve düzenli namaz kılınmıyordu. 600 yıl sonra burada ramazan boyunca teravih namazları kılınabilecek.”
 

Ekrem Barışık döneminde bir kez bayram namazı kılınan namazgahın ilk temizliği AK Parti Milletvekili Oğuz Kağan Köksal’ın Bursa Valisi olduğu dönemde ilk yapılmış.
 

Restore edilip aslına uygun olarak canlandırılması için Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe tarafından proje hazırlatılmış.
 

Bu kapsamlı restorasyon Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Kurulu tarafından henüz onaylanmamış ama yine de Büyükşehir’in çabalarıyla tarihi namazgah ramazan ayı boyunca teravih namazı kılınabilecek hale getirilmiş.
 

Vakıflar Bölge Müdürlüğü onay vermiş. Yıldırım Müftülüğü de ramazan boyunca teravih namazlarını kıldıracak imamları görevlendirmeyi üstlenmiş.
Namazgah Mahallesi Muhtarı Nedim Serbestol bütün bu çalışmaların takibini ve koordinasyonunu yürüttü. 31 Temmuz akşamı başlayacak teravih namazları için de Bursalılara şu çağrıyı yaptı:
“Yaz mevsimindeyiz ve hava aşırı sıcak. Tüm hemşerilerimizi bu sıcak havada, açık havada ve tarihi namazgahta teravih namazına bekliyoruz.”
Şunu da ekledi:
“600 yıl sonra toplu namaza açılan namazgahta teravih namazları Enderun Usulü’ne göre kılınacak. Yani her dört rekatta bir hafızlar ilahiler okuyacaklar. Üstelik her ilahi ayrı makamda olacak.”


Son sözü ise teşekkür içeriyor:
“Büyükşehir Belediye Başkanımız Recep Altepe’ye çok teşekkür ediyorum. Hem tarihi bir eseri asıl amacına kavuşturdu, hem Bursa’da bir farklılık oluşturdu.”

Bursa Olay, Yazı: Ahmet Emin Yılmaz, 27.07.2011

HEDEF CERVANTES'İN GERÇEKYÜZÜ

 

 

İspanyol tarihçi ve arkeologlar, Batı edebiyatının köşetaşlarından ‘Don Kişot’un yazarı Miguel de Cervantes’in gerçek yüzünü öğrenebilmek için, yazarın kayıp kemiklerini bulmak üzere Madrid’in merkezinde bulunan bir manastırda kazıya başlıyor. Yerel yönetim ve kiliseden izin alan arkeologlar, bilinen tek resmi öldükten 20 yıl sonra ressam Juan de Jauregui tarafından çizilen yazarın, kalıntıları sayesinde gerçek yüz hatlarını şekillendirebilecekler.


Rakipleri tarafından aşırı içkici olduğu söylenen ve siroz hastalığından öldüğü düşünülen Cervantes’in kalıntıları, gerçek ölüm nedenine de ışık tutacak. Uzmanlar, Cervantes’in 1571’de İnebahtı Deniz Muharabesi’nde aldığı yaraların izleri yüzünden, kalıntıları tanımlamanın kolay olacağını belirtiyor. 1616’da ölen yazar, evinin yakınındaki manastıra gömülmüştü. 1673’te bu manastırdaki inşaat sırasında başka manastıra taşınan, sonra tekrar aynı manastıra dönen yazarın kalıntılarının, tam nereye gömüldüğü bilinmiyor. Projenin, 2016 Cervantes ve Shakespeare küresel anma törenine yetişmesi umut ediliyor.

Radikal, 27.07.2011



Juan de Jauregui nin çizdi?i bu portre,
Cervantes in bilinen tek resmi.

İKİZ SFENKSLER KAVUŞUYORLAR

 

 

Berlin’e 1915 yılında restorasyon amacıyla götürüldükten sonra iade edilmeyen Hattuşaş Sfenksi, 99 yıl sonra ikizine kavuşuyor. Bu sabah Türkiye’ye ulaşması beklenen sfenks, Boğazkale ya da Çorum’a götürülecek.


Türk ve Alman yetkililer arasında yapılan görüşmelerden sonra iade edilmesine karar verilen Sfenks, Hititlerin başkenti Hattuşaş’tan (Boğazkale) götürülmüştü. Alman arkeologlar tarafından 1906-1912 yılları arasında yapılan kazılarda ortaya çıkan eserin bir de ikizi bulunuyor. Kültür Bakanlığı’nın kültürden sorumlu Alman Devlet Bakanı Bernd Neumann’la gerçekleştirdiği görüşmeler sonrasında, sfenksin Alman-Türk dostluğunun ‘gönüllü bir jest’ olarak Türkiye’ye iade edilmesine karar verildi. Sfenks, İstanbul’daki ikizi de söküldükten sonra Çorum ya da Boğazkale Müzeleri’nin birinde Hattuşaş’ın Dünya Tarihi Mirası ilanının 25. yıldönümünde sergilenecek.

Radikal, 27.07.2011

 

  

SFENKS, BOĞAZKÖY MÜZESİ'NDE SERGİLENECEK


 

Çorum’un Boğazkale İlçesi'nde yürütülen arkeolojik kazılarda bulunan ve 1917 yılında Almanya’ya götürülen Sfenksi, Boğazköy Müzesi’nde sergilenecek. Boğazköy Müzesi’nde görevli Arkeolog Tahir Aksekili, sfenksin yerinin hazır olduğunu, müze girişindeki aslan figürlü kapının sol kısmında sergileneceğini söyledi.

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, geçen Şubat ayında Almanya’dan Boğazköy Sfenksi’nin iadesini istemiş, aksi halde Almanlar’ın Türkiye’de yaptıkları bütün kazı çalışmalarını iptal edeceğini söylemişti. Bunun üzerine Almanlar Sfenksi iade etme kararı aldı. Bunun üzerine Sfenks iki gün önce İstanbul’a getirildi. Kültür ve Turizm Bakanı Günay’ın, Sfenksin ait olduğu yerde sergileneceğini açıklaması ardından Boğazkale Müzesi’nde de hazırlıklara başladı. Boğazköy Müzesi’nde görevli Arkeolog Tahir Aksekili hazırlık çalışmalarının tamamlandığını söyledi. 3 bin 500 yaşında, 2. 58 metre yüksekliğinde olan eserin, bir zamanlar Hititlerin başkenti olan Hattuşa’nın Güney Kapısı’nın sağ tarafında beklediğini belirterek, “Berlin’den getirilen sfenks Boğazköy’ün Dünya Miras Alanı ilan edilişinin 25′inci yıldönümü olan 28 Kasım 2011′de ziyarete hazır hale getirilecek” dedi.

 

Boğazkale Hattuşa Ören Yeri Kazı Başkanı Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Doç.Dr. Andreas Schachner, Boğazkale Sfenksi’nin yıllarca süren görüşmelerin ardından Hattuşa’ya dönecek olmasından heyecan duyduğunu söyledi. Doç.Dr. Schachner, 1917′de onarım amacıyla Almanya’ya götürülen sfenksin ait olduğu coğrafyaya dönmesi talebini Türkiye’nin her platformda dile getirdiğini hatırlatarak, “Yasa dışı yollardan yurt dışına giden bütün eserlerin Türkiye’ye dönmesini isterim” dedi. Bu arada Doç.Dr. Schachner, 2011 dönemi kazılarının yarın başlayacağını ve 10 Ekime kadar kazı çalışmalarının devam edeceğini söyledi.

haberler.com, 28.07.2011

NASRETTİN HOCA'NIN KIZININ MEZARI ANIT OLUYOR

 

Nasreddin Hoca'nın kızı Fatma Hatun'a ait olduğu kesinleşen Eskişehir'in Sivrihisar İlçesi'ndeki mezar, anıt haline getirilecek.

 

Yıllar önce Sivrihisar'dan Akşehir'e götürülen Fatma Hatun'a ait mezar taşı da geri getirilecek. Projenin önümüzdeki günlerde tamamlanmasının ardından yapılacak anıt mezar turizme açılacak. Prof.Dr. Erol Altınsapan, mezarın bulunması için 2000'de başlatılan çalışmalar kapsamında Ankara Salnamesi'ndeki "Kasabaya Şark cihetinden dahil olan yolun sol cihetinde Hacı Nasreddin Rahimehullah'ın kerimelerinin kabri vardır." ifadesine ulaştı. Bu ifadeden yola çıkan ekip, 13. yüzyıldan kalma Seyid Mahmut Suzani Türbesi'nin batısında bulunan iskeleti Eskişehir Arkeoloji Müzesi'ne teslim etti. Eskişehir Müze Müdürlüğü Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu da mezarın Nasreddin Hoca'nın kızı Fatma Hatun'a ait olduğunu tescil etti. Sivrihisar Belediyesi de bölgeye anıt mezar yapılması için çalışmalara başladı.

Zaman, Haber: Mehmet Kuru, 27.07.2011

ÜNİVERSİTE KAMPÜSÜNDE TARİHİ ESER

 

 

Mardin Artuklu Üniversitesi’nin Diyarbakır yolu üzerınde yapımı devam eden yeni kampüs alanındakı kazılarda, 5. ve 11. yüzyıla aıt oldugu belırlenen tarihi kalıntılara rastlandı.

 

Mardin Müze Müdürü Nihat Erdoğan, Artuklu Ünıversitesi’nin kampüsünün yapımına baslarken burada bir yerlesimin olduğunun son anda fark edildiğini belirtti.

 

Erdoğan, yürütülen kazıda Artuklu ve Roma dönemine ait sikke, ok ve mızrak uçları, ahşap kapılara ait çiviler, süs ve metal eşyalardan oluşan kalıntılar bulunduğunu söyledi. Erdoğan, üniversiteyle bir proje hazırlayarak, kampüs alanında arkeoloji bölümü öğrencilerinin uygulamalı eğitim görmesinin sağlanabileceğini ifade etti.

 

Antik kent özelliği taşıyan tek ve ilk üniversitenin Mardin Artuklu Üniversitesi olacağına dikkati çeken Erdoğan, bu alandaki çalışmayı ilerki senelerde Artuklu Üniversitesi'nin Arkeoloji Bölümü için bir ”arkeopark” olarak önermeyi planladıklarını belirtti.

 

Bundan sonraki kazıların, üniversitenin bu alana kurulmasının ardından Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü öğrencilerince yürütülmesinin söz konusu olacağını vurgulayan Erdoğan, ”Burada okuyan öğrenciler Türkiye’nin en şanslı öğrencileri olacak. Burada tüm kampüs alanı içerisinde arkeoloji parkını uygulayacak alanları olacak. Bağrında antik kent taşıyan tek kampüs ilk üniversite de burası olacak. Öte yandan üniversiteyi gezmeye gelenler hem arkeolojik bir alanı hem de üniversite kampüsünü ziyaret etme fırsatı bulacaklar” şeklinde konuştu.

Trt Haber, 27.07.2011

HOŞAP KALESİ'NDE İÇ MEKANLAR GÜN IŞIĞINA ÇIKIYOR

 

   

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Yüzüncü Yıl Üniversitesi katkılarıyla 2007 yılında Hoşap Kalesi'nde başlatılan kazı çalışmalarının bu yılki etabı tamamlandı. Mimar, arkeolog, sanat tarihçisi ve öğrencilerden oluşan ekip, Mahmudi beylerinden Sarı Süleyman tarafından 1643 yılında yaptırılan Hoşap Kalesi'nde kazı çalışmalarında 5. yılın sonuna gelindi. 15 kişilik bir ekibin yürüttüğü kazılarda; 3 hamam, seyir köşkü ve harem odaları olarak adlandırılan mekanlar ortaya çıkarıldı.
Kalenin hemen eteklerinde medfun; Seyyid Abdurrahman Kutub Hazretleri'nin kabirlerinin yanıbaşındaki mescid ve külliyesi gün yüzüne çıkartılıyor.






Konu ile ilgili İHA muhabirine açıklamalarda bulunan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Mehmet Top, 2007'de başlattıkları kazı çalışmalarını Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın destekleriyle devam ettirdiklerini belirterek, "Kazı çalışmalarına ilk başladığımız yıllarda kale bir muammaydı. Kaz ı çalışmalarıyla birlikle iç mekanlar yavaş yavaş aydınlanmaya başladı. Şu anda uylaştığımız seviye itibariyle kalede 3 hamam, seyir köşkü ve harem odaları olarak adlandırılan mekanlar ortaya çıkarıldı. Ortaya çıkardığımız bu mekanların ikinci kısmında sağlamlaştırma ve restorasyon, 3. etabı ise ziyarete açmak olacak" dedi.






Yrd. Doç.Dr. Mehmet Top, Hoşap Kalesi'nin uzaktan bakıldığı zaman kartal yuvasını andırdığını ve bunun da insanları cezbettiğini söyledi. Yrd. Doç.Dr. Mehmet Top, "Kale, hem dış kısmındaki görkemli yapısı hem de içerisindeki mekanlarıyla tarihsel açıdan bölgenin en önemli kalelerinden biri" diye konuştu.






Kalenin tarihçesi hakkında da bilgi veren Yrd. Doç.Dr. Mehmet Top, "Bu kale Osmanlı yapısı olarak karşımıza çıkıyor. Buranın Kanunu Sultan Süleyman'dan sonra Osmanlı egemenliğine girdiğini biliyoruz. Burası, yerel bir beylik olan Mahmudi Beyliği hakimiyeti altında. Osmanlı Devleti'nin hakimiyeti bu bölgede tesir ettikten sonra bu beylik de Osmanlı Devleti'nin egemenliğine giriyor. Genel olarak Osmanlı kalesi, yerel olarak baktığımızda Mahmudi beylerinin ikametgahı olarak kullanılan bir kale. Kaleye ilişkin elimizde bir tek tarih, kalenin giriş burcu üzerinde yer alan Süleyman Bey'in ismiyle 1643 tarihi. Ama bu tarih bizi yanıltmasın, kalenin 17. yüzyıl öncesine giden birtakım özellikleri de bulunuyor. 16 yüzyıldan itibaren kaleyi tarihsel olarak takip edebiliyoruz. Kalenin Mahmudi Beyliğinin sona ermesiyle 1850'lerde terk edildiğini görüyoruz. 1980'lere kadar terk edilmiş olarak kalan kalenin, 1979 tarihinde kültür varlığı olarak Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından tescil edildiğini görüyoruz. Özellikle 2007 yılında kalenin kazı çalışmalarına başladık. 2010 y ılında bir restorasyon çalışması yapıldı. Kültür ve Turizm Bakanlığının yaptırdığı restorasyon ve bizim yaptığımız kazı çalışmaları yla kale kısmi olarak ziyarete açılacak duruma geldi. Resmi olmasa bile kalenin ziyarete açıldığını, gelen ziyaretçilerin kazı alanları dışında mekanları gezdiğini söyleyebiliriz. Bu önemli bir gelişme çünkü kale 2005 yılında ziyarete kapatılmıştı. Yaklaşık 2010 yılına kadar kale ziyaretçilere kapalı kaldı. Gelen ziyaretçiler kapıdan geri dönmek zorunda kaldı" şeklinde konuştu.


Gürpınar Kaymakamı Nurullah Kaya da kalede yapılan kazı çalışmalarının son halini yerinde inceleyerek Yrd. Doç.Dr. Mehmet Top'tan bilgi aldı.

Türkiye Gazetesi, Haber: Mehmet Salih Akkuş, 26.07.2011

SÜMERBANK KAMPÜSÜ'NE MÜZE PROJESİ İÇİN ONAY BEKLENİYOR

 

 

Kadifekale eteklerine yapılması planlanan Ege Medeniyetleri Müzesi'ni, kamulaştırma sorunu nedeniyle Alsancak'taki Sümerbank Eğitim Kampusu arkasında kalan boş araziye kaydıran Kültür ve Turizm Bakanlığı, bu bölgeyi Milli Eğitim Bakanlığı'ndan resmen istedi. Geçtiğimiz günlerde Milli Eğitim Bakanlığı'na yazı göndererek yaklaşık 130 dönümlük arazinin kullanımını kültür ve sanat vadisi yapmak üzere talep eden Kültür ve Turizm Bakanlığı, şimdi merakla gelecek yanıtı bekliyor. Arazinin 2000 yılı öncesinde Özelleştirme İdaresi tarafından İl Özel İdaresi'ne devredildiğini, İl Özel İdaresi'nin de İl Genel Meclisi kararıyla arazinin kullanım hakkını Milli Eğitim Bakanlığı'na verdiğini belirten İl Kültür ve Turizm Müdürü Abdülaziz Ediz, "Şu anda arazi ile ilgili söz sahibi Milli Eğitim Bakanlığı. Bu bakanlık, alanda bulunan meslek liselerinin arkasında kalan boş araziyi bize devrederse bu alana içinde müze de bulunan bir kültür, sanat vadisi yapmayı amaçlıyoruz" diye konuştu.

Araziyi devralmaları durumunda hemen çalışma başlatacaklarını belirten Ediz, öncelikle araziyi kullanılabilir hale getireceklerini ifade etti. Ardından alana ilk olarak Ege Medeniyetleri Müzesi'ni inşa edeceklerini belirten Ediz, "Bu alan insanların rahatça gezip vakit geçirebilecekleri bir kültür ve sanat platformu olacak. Arazinin İzmir Limanı'na yakın olması kruvaziyerle gelen turistlerin kısa sürede ulaşabilecek olması nedeniyle de büyük avantaj sağlıyor. Arazide yeme-içme mekanları da düzenlenecek" diye konuştu.

Ege Medeniyetleri Müzesi için İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından önerilen Kadifekale eteklerindeki alanı ikinci plana bıraktıklarını belirten Ediz, "Müzenin Kadifekale eteklerinde yapılması da bir fikir. Ancak Kadifekale ile Agora Ören Yeri arasında kalan bölgedeki kamulaştırma sorunları, yeni ve çarpık yapıların temizlenmesi, sondaj kazıları ve Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu'ndan alınacak onayların süreci uzatacağı açıkça görülüyor. Bu nedenle Sümerbank'a yönelme ihtiyacı hissedildi. Eğer Sümerbank için Milli Eğitim Bakanlığı'ndan uygun görüş gelirse Kadifekale'ye müze yapılmasına gerek kalmaz. Zaten Agora ile Kadifekale'yi içine alan bölge, gelecekte açık hava müzesi gibi olacak. Bölgede yeraltında bulunduğu belirtilen amfi tiyatronun da gün yüzüne çıkarılması amaçlanıyor" dedi.

İktisat Kongresi binası yapılacak
İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, 1. İktisat Kongresi'nin yapıldığı ve geçen yıllar içerisinde yıkılan binanın yenisinin inşa edilmesi için Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın talimatıyla çalışma başlattı. Abdülaziz Ediz, Konak'ta bulunan bina ve arazisi ile ilgili kadastral ve mülkiyet durumu ile ilgili bilgilerin bulunduğu bir dosyayı, Bakan Ertuğrul Günay'a ilettiklerini belirtti. Bire bir yenisi yapılması planlanan ve Aram Hamparsumyan Hanı olarak bilinen binanın bulunduğu alanın boş olduğunu ve otopark olarak kullanıldığını belirten Ediz, "Binanın arsası Hazine'ye ait ve otopark olarak kullanılıyor. Eğer Sayın Bakanımız uygun görürse arsaya binanın birebir aynısını yapabiliriz" diye konuştu. Araştırmalarda bina ile ilgili önemli bilgilere ulaşıldı. Eski fotoğraflardan binanın orta kısmının boş olduğu ve asma katlar bulunduğu belirlendi.

Yeni Asır, Haber: İlker Çoban, 26.07.2011

YENİŞEHİR'DE TARİHİ EVLER YOK OLUYOR

 

Osmanlının ilk başkenti olan Bursa’nın Yenişehir İlçesi'nde tarihi evlerin yıkılmaya yüz tutması vatandaşları üzüyor.

 

Yenişehir’de tarihi 3-5 ev kaldığını belirten vatandaşlar, "Günümüze zor ulaşan tarihi evler ilgisizlikten yıkılmaya yüz tuttu. Yetkililer tarihi evlerin çevresini tenekelerle çevirmekle yetiniyor. Bu eserler bize dedelerimizden emanet" dedi.


Kurşurlu Han’da çalışmaların başlamasıyla ümitlendiklerini dile getiren vatandaşlar, "Ama nedense çalışmalar yarım kaldı. Şu an bu bölge çöplük gibi oldu. Madem çalışmalar yarım bırakılacaktı neden başlandı?" diye sordu.

Bursa Olay, 26.07.2011

11 BİN 500 YILLIK GÖBEKLİTEPE'DE KAZI ÇALIŞMALARI YENİDEN BAŞLIYOR

 

Dünyanın en eski yerleşim merkezlerinden biri olan ve Hz. Adem ile Havva'nın cennetten çıkarıldıklarında yeryüzüne indikleri yer olduğu iddia edilen Şanlıurfa merkeze bağlı Örencik Köyü Göbeklitepe mevkisinde kazı çalışmaları yeniden başlayacak.

 

11 bin 500 yıllık tarihe sahip olan ören yerindeki kazı çalışmaları Klaus Schmidt başkanlığında yapılacak. Kazı ekibi başkanı Klaus Schmidt, ikinci başkan Cihat Kürkçüoğlu, Yrd. Doç.Dr. Çiğdem Schmidt ile Müze Müdürü Müslüm Ercan, Şanlıurfa Vali Vekili Bahri Tiryaki'yi makamında ziyaret etti. Vali Vekili Bahri Tiryaki'ye yapılacak çalışmalarla ilgili bilgi veren Klaus Schmidt, ilk aşamada planlama ve temizlik kazısı yapılacağını bildirdi. Schmidt, Eylül ayında ise kazı çalışmalarının gerçekleştirileceğini anlattı. Vali Vekili Bahri Tiryaki ise ziyaretten duyduğu memnuniyeti dile getirdi. Göbeklitepe'nin Şanlıurfa için önemli olduğuna dikkat çeken Tiryaki, burada yapılacak kazı çalışmalarına önem verdiklerini kaydetti.

Zaman, 26.07.2011

2 BİN YIL ÖNCESİNİN 'F1 ARAÇLARI'

 

 

Muğla'nın Yatağan İlçesi'ndeki Stratonikeia antik kentinde devam eden kazı çalışmaları kapsamında, 2 bin yıllık "Araba Yarışı Sahnesi" bulundu.

 

Pamukkale Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Stratonikeia Antik Kenti Kazı Başkanı Doç.Dr. Bilal Söğüt, AA muhabirine yaptığı açıklamada, antik kentte 45 öğretim elemanı ve öğrenci ile 30 işçiden oluşan bir ekiple kazı çalışmalarını yürüttüklerini söyledi.

2009 yılında kuzey şehir kapısındaki çalışmalar esnasında araba yarışı sahnesinin yer aldığı bloklar bulduklarını hatırlatan Söğüt, şöyle devam etti:
"Bu hafta tamamen farklı bir alanda yaptığımız çalışmalarda, hatta kentin önemli bir caddesinin başlangıcı olduğunu düşündüğümüz bölgede yaptığımız çalışmalarda kabartma olarak yapılmış, yeni bir araba yarışı sahnesi daha bulduk. Bulunan eserler bir birine yakın olmayan yerlerden ve ölçülerine göre farklı yapılara ait olmalı. Bulunan araba yarışı sahnesi bizim için çok önemli. Bulunan kabartma ile antik dönemin kültürel hayatı ve sportif faaliyetleri hakkında bilgi sahibi oluyoruz. Bulunan araba yarışı sahnesi figürü sayesinde yaklaşık 2 bin yıl önce kullanılan yarış arabalarının özellikleri, koşum takımları gibi detaylar hakkında bilgi sahibi olacağız. Bu eserin bulunması çok önemli ve sevindirici bir gelişme."

Söğüt, araba yarışı sahnesinin bulunmasının ardından kazı ekibinin heyecanlı bir bekleyiş yaşadığına işaret ederek, "Her an aynı bölgede başka araba yarışı sahnesi figürleri veya farklı figürler bulmayı umuyoruz. Araba yarışları antik dönem için en önemli faaliyetlerden birisi. Bu yarışlarda başarılı olmak büyük bir onur. Antik dönemde cenaze törenlerinde ve sportif etkinliklerde düzenlenen araba yarışları büyük önem taşıyor. Antik döneme ait seramik eserler ve yapılar üzerinde araba yarışı figürlerine sıklıkla rastlıyoruz" diye konuştu.

Antik dönemde meşhur araba yarışları yapıldığını anlatan Söğüt, şunları söyledi:
"Bunlardan birisi ünlü Ozan Homeros'un bize anlattığı bilgidir. Buna göre Truva Kralı Priamos'un oğlu Hektor'un Akilleus tarafından öldürülmesinden sonra savaşa verilen 10 günlük arada yapılan en önemli faaliyetlerden birisi atlı araba yarışlarıydı. O yüzden heyecanlıyız. Her kazmayı vurduğunuzda ne çıkacağı belli olmuyor. O yüzden vurduğumuz her kazma bizim için yeni bir buluntu anlamına geliyor. Bölgede önemli bir anıtsal sütunun kalıntılarını da bulduk. Ekibimizde yer alan akademisyen ve öğrencilerimiz o nedenle heyecanlı bir süreç yaşıyorlar. Bölgedeki kazılara 2008 yılında başladık ve güzel çalışmalara imza attık."

Gladyatör kenti
Stratonikeia antik kentinde gladyatörlerin yaşadığına dair bugüne kadar önemli bulgulara ulaştıklarına da hatırlatan Söğüt, "Gladyatörlerin antik dönemde bu bölgede yaşadıklarını ve mezarlarının burada olduğunu biliyoruz. Gladyatörlerin mezar stellerinden bir grup örnek Muğla Müzesi'nde sergileniyor. Stratonikeia'da son yıllarda yaptığımız çalışmalarda yeni gladyatör isimleri bulduk. Bölgede, gelecekte gladyatörlerin yeni mezar stellerine ulaşacağımızdan eminiz. Antik dönemde Stratonikeia'nın gladyatörler için önemli olduğunu düşünüyoruz. Sadece, onların nerede ve hangi yapıda gösteri yaptıkları konusunda şimdilik bir kesinlik yok. Bir yapının varlığı ile ilgili beklentilerimiz yüksek." diye konuştu.

Stratonikeia Kazı Başkanı Doç.Dr. Bilal Söğüt, Muğla İl Milli Eğitim Müdürlüğü, AR-GE Projeler Ekibi'nin hazırladığı "Who Doesn't Know the Past Wonn't Have a Future;So Teach Through the History" adını taşıyan ve "Geçmişini Bilmeyen Geleceğini Bilemez; Öyleyse Tarihimizi Öğretelim" adlı Comennus Bölgesel Ortaklık Projesi'nden de bahsederek, şunları söyledi:

"Projenin amacı Muğla'daki idareci, öğretmen ve öğrencilere yaşadıkları çevrenin tarihinin tanıtılması, öğretilmesi ve tarih bilincinin oluşturulması. Bu amaç doğrultusunda Stratonikeia antik kentinde proje kapsamında çalışma alanı seçildi. Projenin ilk toplantısını Muğla İl Milli Eğitim Müdürlüğü'nde gerçekleştirdik. Toplantıya projenin yerel ortakları da katıldı. Projeye, 'Avrupa Birliği Hayat Boyu Öğrenme Programı' kapsamında 49 bin 549 euro maddi destek sağlandığını öğrendik. Böyle bir projenin çıkması Muğla Milli Eğitim Müdürlüğü'nde çalışan fedakar öğretmenlerimizin başarısıdır. Onları tebrik ediyor ve kutluyorum. Bu projenin yürütüleceği kentin kazı başkanı olarak çok mutluyum. Ülkemizin tarihi zenginliklerinin tanıtılması konusunda elimizden geleni yapmaya hazırız."

Cnn Türk, 26.07.2011

ARANAN HAVARİ MEZARI BULUNDU

 

 

İtalyan profesör Francesco D’Andria, Hz. İsa’nın 12 havarisinden biri olan ve 2 bin yıl önce Romalılar tarafından öldürülen St. Philippus’un (Aziz Philip) mezarını bulduklarını açıkladı

Prof.Dr. Francesco D’Andria, “İncil’de adı geçen ve Hıristiyan camiası için çok önemli olan St. Philippus’un mezarının bulunması dünyada ses getirecek” dedi.


Denizli’nin 18 kilometre kuzeyinde yer alan Hierapolis (Pamukkale) kentinde devam eden kazılara 32 yıldır başkanlık eden Prof. D’Andria, St. Philippus’un Hıristiyanlık dinini yaymak için Hierapolis’e geldiğini ve Romalılar tarafından öldürüldüğünü belirtti.

Yıllardır mezarı bulmak için çaba harcadıklarını anlatan Prof. D’Andria, “Bugüne kadar mezarın Şehitlik Tepesi’nde olduğu sanılıyordu ama jeofizik araştırmalarımzda izine rastlayamamıştık” dedi: “Bir ay önce Şehitlik Tepesi’ndeki St. Philippus Kilisesi’nin 40 metre yakınında yeni bir kilise kalıntısı bulduk. Mezarın burada olduğunu tespit ettik. Bu buluş Hıristiyan dünyası ve arkeoloji için çok önemli. Hıristiyanlar buraya hacı olmaya gelecek” dedi.


Prof. D’Andria yapı ve yazıtlardan mezarın St. Philippus’a ait olduğunun anlaşıldığını belirtti: “St. Philippus’un mezarının 5’inci yüzyılda adına yaptırılan kiliseden çıkarılıp yeni bulduğumuz mezara nakledildiğini belirledik.”  

Milliyet, Haber: Ferah Işık - Ramazan Çetin, 26.07.2011

 

******


DENİZLİ'DE İNANÇ TURİZMİ PATLAYACAK


Termal turizmi pazarlamak için yıllardan bu yana çabalayan Denizli'nin başına talih kuşu kondu. Pamukkale'deki antik Hierapolis kentinde kazı yapan İtalyan arkeologların, Hz. İsa'nın 12 havarisinden biri olan Saint Philippus'un mezarının bulunduğunu açıklaması tüm dünyada ses getirdi.


Büyük heyecan yaratan kutsal mezarın bulunması uluslararası haber ajansları tarafından da tüm dünyaya duyuruldu. İncilde adı geçen Saint Philippus'un Hıristiyan alemi için büyük önemi olduğu vurgulandı. Denizli Turistik Otel İşletmecileri Derneği (DENTUROD) Başkanı Şeref Karakan, "Pamukkale artık hacı olmak isteyen Hıristiyanların tur listesinde yer alacak" dedi.

Geçtiğimiz Ocak ayında Laodikya'da, adı İncilde geçen kutsal kilisenin bulunmasının ardından Denizli'nin 'inanç turizmine' olan inancı daha da arttı. Laodikya Kilisesi ABD'nin en önemli gazetelerinden New York Times'a da konu olurken, Hıristiyanlar daha yoğun şekilde antik kenti ziyaret etmeye başladı. Kilisenin bulunmasının ardından özellikle ABD, Avrupa ve Uzak Doğu'dan gelen Hıristiyanlar, ayda birkaç kez olan ayin sayısını haftada 3'e kadar çıkardı. Denizli'nin inanç turizminde büyük getiri sağlayacağı düşünülürken, bir diğer kutsal mekan ise Laodikya Kilisesi'nden yaklaşık 10 kilometre ileride Pamukkale'de bulunan Hierapolis antik kentinde ortaya çıktı. Dünyanın aradığı mezarın Denizli'de bulunmasını Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, "Keşif dünya kataloğuna girecek" şeklinde yorumlarken, Pamukkale dışındaki alanların da Dünya Miras Listesine gireceğini söyledi.

Hıristiyanları yakından ilgilendiren Saint Philippus'un mezarının bulunması dünya basınında da ses getirdi. Uluslararası haber ajansları İtalyan Arkeolog Ord. Prof.Dr. Francesco D'Andria'nın keşfini tüm dünyaya duyururken, kutsal eser Almanya, İtalya, İspanya, Romanya, Norveç, Finlandiya ve bir çok ülkedeki haber sitelerine "Hıristiyan alemi için büyük keşif" şeklinde düştü.
Denizli Turistik Otel İşletmecileri Derneği (DENTUROD) Başkanı Şeref Karakan, "Hıristiyanlığı yaymak için o dönemin Roma Devleti'ne bağlı Hierapolis kentine Hz. İsa tarafından gönderilen, ancak yakalandıktan sonra Romalılar tarafından öldürülen Saint Philippus'un mezarının doğa ile tarihin birleştiği Pamukkale'de bulunması büyük bir olay. Pamukkale artık hacı olmak isteyen Hıristiyanların tur listesi içinde ön sıralarda yer alacak" dedi.


Denizli'nin kurtuluşunun termal turizm ve inanç turizmi olduğunu vurgulayan Karakan, "Gerek Laodikya Kilisesi gerekse Saint Philippus'un mezarı Denizli için büyük önem taşıyor. İnsanların dini inançlarının gereğini yerine getirdikleri kutsal mabetleri görmek amacıyla yaptıkları turistik amaçlı gezilerin Türk turizmcisine getirisi her geçen yıl artarak devam ediyor. Bulunan her yeni kalıntı, her yeni kitabe, her yeni simge Türkiye'ye binlerce kişinin gelmesini sağlıyor" dedi.

Laodikya Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Celal Şimşek, İncilde adı geçen 7 kiliseden birinin bulunmasının ardından antik kente gelen turist sayısında artış olduğunu belirterek, özellikle ABD, Avrupa ve Uzak Doğu'dan gelen ziyaretçilerin ayinler düzenlediğini söyledi. Laodika'yı ziyaret eden günlük bin 500 turist sayısının restorasyon çalışmalarının ilerlemesi ve tanıtımın artmasıyla birlikte 2012'den itibaren 3 bine çıkacağına işaret eden Şimşek, kilisede vaftiz törenlerinin dahi düzenlenebileceğini belirtti. Öte yandan kısa süre sonra İtalya'nın Napoli kentinden 40 kişilik rahip grubunun, dini inanç turizmi kapsamında Laodikya Kilisesi'ni ziyaret edeceği ve ayin düzenleyeceği öğrenildi.

Kültür ve Turizm Müdürü Mehmet Korkmaz ise daha şimdiden yurtiçi ve yurtdışındaki turizm acentelerinden bölgeye tur düzenlemek için istek yaptığını söyledi. Mezarın bulunmasının Denizli ve ülke turizmi açısından çok önemli olduğunu vurgulayan Korkmaz, İtalyan kazı heyetinin mezarın tanıtımı için bir levha hazırladığını kaydederek, Pamukkale'de belirli noktalarda bulunan plan ve krokilere Saint Philippus'un mezarının yerinin de ekleneceğini belirtti. Tanıtım için müdürlüğün internet sayfasına gerekli bilgilerin girileceğini anlatan Korkmaz, "Saint Philippus'un mezarı ile ilgili bilgi ve fotoğrafları aldık. Baskı aşamasına gelen 250 sayfalık Denizli tanıtım dergisinde geniş yer vereceğiz. Eser daha şimdiden tüm dünyayı yakından ilgilendirdi. Tanıtım için çalışmalarımız sürecek" diye konuştu.

Yen Asır, Haber: Ufuk Soyhan, 28.07.2011

"BİR ANLAMDA BİR DEMOKRASİ MÜZESİ YAPACAĞIZ BURADA"

 
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, beraberinde İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş ve Adalar Belediye Başkanı Mustafa Farsakoğlu ile Sivriada ve Yassıada üzerinde helikopterle incelemelerde bulundu. Ardından tekneyle Yassıada'ya gelen Günay ve beraberindekiler, ilk olarak 27 Mayıs darbesinin ardından mahkeme salonuna dönüştürülen spor salonunu gezdi.

Burada gazetecilere yaptığı açıklamada, ''Burası bizim demokrasi tarihimizin, hukuk tarihimizin en acılı, en yüz kızartıcı olaylarının sergilendiği mekanlardan birisi'' diye sözlerine başlayan Günay, bu salonun, 27 Mayıs askeri darbesinden sonra, halk oyuyla seçilmiş bulunan bir siyasi iktidarın temsilcilerinin Cumhurbaşkanı ve Başbakanı dahil olmak üzere yargılandığı, olağanüstü yargılamaların yapıldığı bir mahkeme salonu olduğunu dile getirdi.

Günay, salonun 1958 yılında askeriyenin kullanımı için spor salonu olarak yapıldığını anımsatarak, 27 Mayıs askeri darbesinden sonra Demokrat Parti iktidarının bütün temsilcilerinin bu adada tutuklu olduklarını ve burada kurulan olağanüstü bir mahkemede yargılandıklarını anlattı.

Yaşı yarım yüzyılı geçenlerin, radyodan bu yargılamanın sesli yayınını hatırladıklarını ifade eden Günay, ''Burada olağanüstü bir mahkeme kuruldu. En acımasız ve o zamanki darbe iktidarının siyasi iktidara karşı en fütursuz davranabilecek yargıçları toplandı. Burada, dünyanın demokrasi tarihinin, hukuk tarihinin yüzünü kızartan yargılamalar yapıldı'' diye konuştu.

Dönemin mahkeme başkanı Salim Başol'un Yargıtay üyesi olduğunu ve daha önceki yıllarda Tan Matbaası olayından sonra Sabiha Sertel ve Zekeriya Sertel'i de mahkum etmesiyle tanınan bir yargıç olduğunu hatırlatan Günay, şunları kaydetti:

''Burada böyle bir yargılama sergilendi. Çevredeki yapıların bir kısmında da Cumhurbaşkanı ve Başbakan dahil olmak üzere Demokrat Parti bakanları, milletvekilleri tutuklu olarak bulundular ve sınırlı sayıda insanın da yargılamaları sözüm ona izlemesine imkan veriliyordu. Mekan askeriyenin yönetimindeydi, son zamanda Sayın Başbakanın da talimatlarıyla Kültür ve Turizm Bakanlığına devredildi bütün buradaki yapılar.''

Burada ne yapılabileceği konusunda bir ön inceleme yapmak için geldiklerini dile getiren Günay, şöyle devam etti:
''Elbette, burada yaşananları anlatan bir müze düzenlemesi mutlaka yapacağız. Bu mekan tekrar bir mahkeme salonu görüntüsüne, o dönemdeki hukuksuzlukları anlatan, yargı kararlarını da belki bir biçimde burada sergileyerek bir mahkeme salonu görüntüsüne dönüştürülecek. Tutukevi olan bölümler de Celal Bayar'ın, rahmetli Menderes'in ve bütün öteki tarihimizde bildiğimiz önemli kişilikleri, belki eşyaları ve çeşitli canlandırmalarıyla, tutukluluk dönemini yansıtan bir müze düzenlemesi yapılacak. Bir anlamda bir demokrasi müzesi yapacağız burada. Ama bundan ibaret olmayacak, çevrede çeşitli kültür etkinlikleri yapılacak bir alan, belki küçük bir konaklama tesisi, sergi salonları, toplantı salonları gibi başka alanlar gibi düzenlemeler de yapacağız.

Gelirken Sivriada'ya da baktık. Sivriada'da da tarihi taş ocağı, belki amfi tiyatro olarak kullanılıp bir toplantı salonuna dönüştürülebilir.''

 

Valilik, Büyükşehir ve yerel yönetimlerin katkılarıyla düzenlemelerin yapılacağını ifade eden Günay, şunları söyledi:
''İstiyoruz ki, Türkiye tarihiyle yüzleşebilsin. Türkiye'nin demokrasisi neden çok partili sisteme geçtiğimizin üzerinden 65 yıl geçmesine rağmen hala yeni kurumlaşabiliyor. Kuralları hala yeni oluşabiliyor. Çünkü 1960'da bir darbe, 1971'de bir başka darbe, 1980'de bir başka darbe... Daha sonra da 28 Şubat'lar, 27 Nisan'da da çeşitli örselenmelerle Türkiye demokrasisi karşılaştı ve kurumlaşması o yüzden gecikti. Bugün biz hala özgürlükçü yeni bir anayasanın, gerçek bir hukuk devletinin özlemini çekiyoruz. Bunun için tarihimizle yüzleşmemiz, ne olduğunu yeni kuşakların bilmesi, hatta dünyanın bilmesi gerekir. Yassıada hatta Sivriada, bir anlamda bizim tarihimizdeki bu haksızlıklar, uğursuzluklar, olumsuzluklar yüzünden 'Yaslı ada' olarak anılan bir mekandı. Biz bu mekanlar demokrasi ve özgürlükler adası haline gelsin, bir tür vicdani yüzleşme mekanları haline gelsin diye düşünüyoruz.''

Adnan Menderes'in tutuklu kaldığı oda
Adnan Menderes'in tutukluluğunu geçirdiği 10 metrekarelik odayı da ziyaret eden Ertuğrul Günay, burada da şunları dile getirdi:
''Bu küçük oda Türkiye'ye üç dönem halkoyuyla Başbakanlık yapmış bulunan rahmetli Adnan Menderes'in tutuklu olarak bulunduğu oda. Zaten fotoğrafları da anımsayacaksınız, yakın tarihimize meraklı olanlar, köşede bir küçücük yatak, başında bir küçük sehpa ve bitkin, pijamalarıyla Başbakan Menderes, güleç yüzüyle burada onu tutuklamış olan ve burada nezaret altında tutan bir takım görevliler. Bu bizim tarihimizin ibret sayfalarından birisidir.''

Menderes'in iyi eğitim görmüş bir insan olduğunu belirten Günay, 1930'lu yıllarda Serbest Fırka ile siyasete heveslendiğini, bölgesinde sevildiğini, 1946 yılında CHP milletvekili seçildiğini, daha sonra da Demokrat Parti kurucuları arasına katılarak, Türkiye'de üç dönem Başbakanlık yaptığını anlattı. Günay, bütün karalamalara, iftiralara, suçlamalara rağmen Menderes'in hala milletin sevdiği bir siyaset adamı olduğunu belirterek, şöyle konuştu:

''Bu oda bir simge. Yandaki bütün öteki odalar, Cumhurbaşkanı'nın, bakanların, milletvekillerinin kaldığı mekanlar. Bir ülken tarihinde, halkoyuna karşı böyle suçlamalar, böyle suçlar işlenmişse, o ülkenin demokrasi yolundaki yürüyüşü çok meşakkatlidir, çok çilelidir. O yüzden, bütün bu çileler bir vade sonra demokrasiyi kırılmaz bir hale getirir, çelikleştirir. Biz de böyle bir serüven yaşadık. Bu serüvenin başlangıcı işte buralar. Bu bizim demokrasi tarihimizin değil sadece, dünya hukuk tarihinin ve dünya siyasi partiler tarihinin en acı sayfalarından birisidir, en haksız, en yüz kızartıcı sayfalarından birisidir. Şimdi, yarım yüzyıl sonra artık Türkiye Cumhuriyeti hem demokrasisine, hem halkına güvenen yeni bir devlet olarak demokrasi yolunda, hukuk devleti yolunda kararlı adımlarla ilerleyen sağlam bir cumhuriyet olarak kendi tarihindeki yanlışlarla yüzleşme cesaretini gösteriyor.''

Diyarbakır Cezaevi için çalışmaların yapıldığını söyleyen Günay, ''Yassıada'yı da bir müze, demokrasi ve özgürlükler adası haline getiriyoruz. Madımak'taki kebapçı ayıbına da son verdik. Türkiye'nin neresinde geçmiş yıllarda birileri tarafından suç işlenmişse, onlarla yüzleşme, onlardan ibret ders çıkarma ve bir daha olmasın diye yeni ibret mekanı yaratma niyeti ve gayreti içindeyiz'' diye konuştu.

Günay, tutukluların getirildikleri alanları gezerken de ''zulümleri batsın'' diye konuştu.

Yapı, Fotoğraf: Y. Erhan Elaldı, 26.07.2011

BAKAN GÜNAY, DOÇENTİ YERİN DİBİNE SOKTU

 

 

Bakan Günay, Süleymaniye Camii ile Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan türbelerindeki restorasyonlarla ilgili görevlilerden bilgi almayı da ihmal etmedi. Bakan Günay'a İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, İstanbul İl Kültür ve Turzim Müdürü Ahmet Emre Bilgili de eşlik etti.

 

İlk durağı Beyazıt Kütüphanesi'nin yanında bulunan handa incelemelerde bulunan Bakan Günay, hanın üstünün kapatılmaması için görevlilere talimat verdi. Bir süre burada inceleme yapan Günay daha sonra, handan ayrıldı ve Süleymani'ye ye geçti. Burada bir süre vatandaşlarla sohbet eden Günay, turistlerle de tokalaştı. Ardından Bakan Günay, Süleymaniye Camii Haziresi'nde bulunan Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan türbelerindeki restorasyonla ilgili bilgiler aldı. Kanuni Sultan Süleyman Türbesinde bulunan, mezar taşlarını inceleyen Bakan Günay, bir mezar taşının üzerindeki motiflerden devletin hangi, kademesinde olduğunu öğrenmek isteyince, yanında bulunan Yazma Eserler Başkanı Doç.Dr. Muhittin Macit zor anlar yaşadı. Bir süre mezar taşını inceleyen Macit, "Şu çiçekli mezarı anlat bana bakiyim" diyen Bakan Günay'a cevap veremedi. Kısa bir süre mezar taşını inceleyen Macit'in cevap veremediğini gören Bakan Günay ise, "Çaktın sınıfta kaldın. Mahvoldun Hoca" dedi. Doç.Dr. Macit ise, "Yok sayın Bakanım, bu biraz şey yazı" cevabını verdi. Bakan Günay, cevap veremeyen Doç.Dr. Macit'e "Haydaaa" diyerek tepki gösterdi.

Daha sonra Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan türbelerini de inceleyen Bakan Günay, restorasyonu devam eden Süleymaniye Camii ile ilgili bilgiler aldı. Bakan Günay, Kanuni Sultan Süleyman türbesinin girişi üzerinde bulunan Hacer'ül Esved taşının bir parçasına özel ilgi gösterdi. Bakan Günay restorasyonu devam eden Süleymaniye Camii ile ilgili görevlilerden bilgi almayı da ihmal etmedi.

 

GÜNAY’IN YAZMA ESERLER BAŞKANI DOÇ.DR. MACİT’İ AZARLADIĞI YÖNÜNDEKİ HABERİN GERÇEĞİ YANSITMADIĞI BELİRTİLDİ
Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın, Kanuni Sultan Süleyman Türbesindeki incelemeleri sırasında Yazma Eserler Başkanı Doç.Dr. Muhittin Macit’i azarladığı yönündeki haberlerin gerçeği yansıtmadığı belirtildi.
 

Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada, bir haber ajansının "Doçent yazıyı okuyamayınca" başlıklı haberinde, Bakan Günay’ın Kanuni Sultan Süleyman Türbesi’ndeki incelemeleri sırasında Yazma Eserler Başkanı Doç. Dr Muhittin Macit’e tepki gösterdiği, azarladığı ifadesinin yer aldığı aktarıldı.
 

Açıklamada, "Bakan Günay’ın söz konusu tepkisi haberde yer aldığı şekilde olmayıp, kesinlikle incitme amacı içermeyen bir konuşma mahiyetindedir. Kesinlikle Sayın Macit’e yönelik bir azarlama ve fırçalama söz konusu değildir" denildi.

Milliyet, Haber: Pınar Çıtak Koygun, 26.07.2011

EFES ANTİK KENTİNE KANAL PROJESİ

 

 

Efes antik kentine kanal projesi, Kültür Bakanlığı Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne ilk kez 1993 yılında Selçuk İlçesi'nin CHP’li belediye başkanı tarafından getirilmişti. Proje, Efes antik kenti limanının bir kanalla denize bağlanması, kanal açıldıktan sonra teknelerle limanın gezilmesini öngörüyordu. Genel müdürlük olarak projeyi destekledik, ancak kulağa hoş gelen projenin önemli bir eksik yanına dikkati çektik!

Burasının dünya miras listesinde olan önemli bir antik kent olduğunu, yapılacak her türlü kazı çalışmasının Efes Kazı Heyeti Başkanlığı’nca yapılacağını, ancak kazı çalışmaları tamamlanınca projenin hayata geçebileceğini bildirdik. Söylediklerimiz, kanalı bir yıl gibi kısa bir süre içinde açmak isteyen belediye başkanının hoşuna gitmemişti. Öfkesini, Selçuk Belediyesi’nin dergisinde, bu satırların yazarının adını vererek dile getirdi.

Şimdi yine Selçuk İlçesi'nin CHP’li belediye başkanlığı bu projeyi yeniden gündeme getiriyor... Bu ülkede kültürel mirası kim koruyacak? Bu proje için hiç görüş bildirmeyen Avusturya Bilimler Akademisi’ne ve Arkeoloji Enstitüsü’ne bağlı Efes Kazı Başkanlığı mı? Sadece kendi kazılarının dışında hiçbir kültürel miras tahribatına ses çıkarmayan, bana dokunmayan yılan yaşasın mantığıyla hareket eden Türk arkeoloji profesörleri mi? Kim?

Efes antik kentine, Efes Kazı Heyeti Başkanlığı’nın ve arkeoloji profesörlerinin göstermediği hassasiyeti, yanlış bilgilendirildiğini düşündüğüm Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Ertuğrul Günay’ın göstereceğini umuyorum.
Cumhuriyet, Yazı: Kenan Yurttagül / Eski Anıtlar ve Müzeler Gnl. Müd., 26.07.2011

 

******


ELEŞTİRİYE YANIT

 

Sayın Kemal Yurttagül, Eski Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürü’nün 26 Temmuz 2011 Cumhuriyet gazetesindeki “Efes Antik Kentine Kanal Projesi” adlı yazısında yer alan, Selçuk Belediyesi’nin Efes ören yeri ve çevresindeki kültür varlıklarına koyduğu katkıyı görmezden gelerek yaptığı eleştiriyi üzüntüyle okudum.

Sayın Yurttagül uzun süre Kültür Bakanlığı’nda ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nde görev yapmış olmasına rağmen kendi görevleri olan Efes’in haritalarını ve koruma amaçlı imar planını hazırlamak, Efes’in dünya kültür mirasına dahil olması için Efes Antik Kenti Alan Yönetimi Planını yapmak, dünyanın en büyük antik tiyatrosu olan Efes Antik Tiyatrosu’nun onarılarak kültür envanterine girmesini sağlamak gibi koruma ve kollamaya yönelik çalışmalarda bulunmamıştır.

Efes Antik Tiyatrosu’nun dünya kamuoyunda Efes’in tanıtımını sağlayacak nitelikte en az bir iki etkinliğe açılabilmesi amacıyla onarılması çalışmaları altı yıldır Selçuk Belediyesi tarafından başlatılmış ve önemli bir kısmı tamamlanmıştır. Şu an da St. Jean Kilisesi ve Ayasuluk Kalesi’nde restorasyon ve acil kurtarma çalışmalarıyla beraber kaleyi gelecek kuşaklara taşıyarak rölöve, restorasyon, aydınlatma ve peyzaj projelerini eylül ayında tamamlayarak saha çalışmalarına başlanılacaktır. Bütün bu işlemler kaynakları çok kıt olan yirmi beş bin nüfuslu küçük bir belediyenin gayretleriyle yapılmaktadır. İlgili ören yerlerinin bütün gelirleri TÜRSAB ve Kültür Bakanlığı tarafından kullanılmaktadır.

Sonuç olarak Antik Kanal’ın açılamayacağı eleştirisini getiren Sayın Yurttagül’ün İsveç’te su yüzüne çıkarılan 63 metre boyunda tarihteki en büyük kalyon Wasa’nın çıkarılış öyküsünü incelemesini rica ediyorum. Sayın Yurttagül’ün sözleri Avusturya Arkeoloji Enstitüsü’nün sözleridir. Kamuoyundan, basından ve kültür çevrelerinden kurumumuza yapılan eleştirilerin yapıcı ve daha insaflı olmasını istemek hakkımızdır diye düşünüyorum.
Cumhuriyet, Yazı: Hüseyin Vefa Ülgür / Selçuk (İzmir) Belediye Başkanı, 28.07.2011

44 BASAMAKLI ANTİK SU SARNICI ÇEKİM MERKEZİ OLDU

 

  

 

Adıyaman Perre antik kenti nekropol alanında 2008 yılında yapılan kazılarda ortaya çıkartılan merdivenli sarnıç turistlerin ilgi odağı oldu. 44 basamaktan oluşan merdivenli su sarnıcı yerli ve yabancı turistlerin uğrak yeri haline geldi.


Kommagene Uygarlığı'nın 5 büyük yerleşim yerinden ayakta kalan tek yer olan Perre Antik Kent'in her geçen gün ziyaretçisi artıyor. Antik kentteki kaya mezarlarını gezen turistlerin en fazla merdivenli su sarnıcı ilgisini çekiyor.


Turistler, yer altında bulunan ve yüksekliği 10 metre olan kuyuya eğimli bir şekilde inen 21 metre uzunluğundaki merdivenlerden inerek sarnıca ulaşıyor Yağmur sularının biriktirilerek kullanıldığı iki sarnıcın daha olduğunu belirten Müze Müdürü Arkeolog Fehmi Eraslan, diğer iki sarnıcın merdivenli olmadığını, merdivenli sarnıcın tek olma özelliğinin olduğunu ifade etti.

Türkiye Gazetesi, 26.07.2011

"TAHRİP ETMEDEN TÜNEL YAPIN"

 

 

ODTÜ imar planına ilişkin adımı Ağustos ayında atacağını açıklayan Büyükşehir Belediyesi’ne yanıt veren ODTÜ Rektörlüğü, projelerin kendileriyle paylaşılmadığını ancak doğayı tahrip etmeden yapılacak tünel uygulamalarını her zaman desteklediklerini belirtti.

Anadolu Bulvarı’nın Konya yoluna bağlanmamasının sorumlusunun ODTÜ olmadığını ifade eden rektörlük açıklamasında şu görüşlere yer verildi:

“ODTÜ, Anadolu Bulvarı güzergahının devam ederek Konya yoluna bağlanması için gerekli araziyi 1993 yılında Karayollarına terketmiştir. 1993 yılından bu yana geçen 18 yılda, Çetin Emeç Bulvarı’nın Angora Bulvarı’na bağlanmasıyla ilgili hiçbir proje bugüne kadar ODTÜ ile paylaşılmamıştır. Bu güzergah üzerinde, ODTÜ sınırları içinde ve dışında yer alan çok sayıdaki yapının nasıl aşılacağı konusunda hazırlanan planlar hakkında bilgimiz yoktur. Fakat ODTÜ, doğal ve arkeolojik sit alanları ile orman olarak tescil edilmiş alanları tahrip etmeden yapılacak tünel uygulamalarını hep önermiş ve desteklemiştir.”

Hürriyet Ankara, 26.07.2011

SELÇUK KALESİ'NDE ÇALIŞMALAR HIZ ALDI

 

 

Ayasuluk Kalesinde çalışmaların hızla ilerlediğini belirten ve bundan sonraki süreçte yapılacak olan hızlı çalışmalar hakkında bilgi veren Ayasuluk ve St.Jean Kilisesi Kazı Başkanı Yrd.Doç.Dr. Mustafa Büyükkolancı; “2010 yılında St. Jean Kilisesi ve Vaftizhanesine ait 36 adet kapının gelecek yıllarda restorasyonlarının yapılması için envanterleri hazırlanmıştı. Bu çalışmada kapıların söve ve lentolarını eksik olanları tespit edilmiş ve bunların benzer mermerden yenilenmesine karar verilmişti. Kültür ve Turizm Bakanlığının 2010 yılında gönderdiği ödenekten kalan 20 bin TL’lik rakamın bu amaçla kullanılması için kapıların eksik olan söve ve lentolarının kesit ve ölçüleri mermer firmalarına verilmiş ve teklifler alınmıştı. Sonuç olarak 30 parçadan oluşan kapı parçaları 2011 ve 2012 yıllarında yerlerine monte edilmek üzere hazırlanmıştır” dedi.

 

Kapılara ait işlenmiş mermer bloklar Denizli’den bir mermer firması tarafından 2 aylık çalışma sonunda tamamlanarak; 30 ton taşıma kapasiteli bir TIR ile Selçuk İlçesi'ne gönderildiğini hatırlatan Büyükkkolancı; “Mermer blokların önce güvenli bir yere indirilip, bölüm bölüm St. Jean Kilisesine taşınmasında kolaylık sağlayacağı düşüncesiyle Selçuk Belediyesi'ne ait atölye alanına indirilmesi konusunda Belediye Başkanımız H.Vefa Ülgür ve Belediye birim amirlerimiz bu konuda bizlere anlayış göstermişlerdir. Bu anlamda Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkililerine ve Selçuk Belediye Başkanlığı'na teşekkür ediyorum” diyerek; Kilisenin kapılarının yerlerine monte edildikçe Haç Kilisesi olarak ünlenen yapının, plan ve görüntü açısından daha anıtsal bir duruma geleceğini kaydetti.

Selçuk Bölge Haberleri, 25.07.2011

BU FOTOĞRAF ÇOK SERT AMA ÖYKÜSÜ AĞLATIR

 

  

 

Çanakkale'nin Biga İlçesi'ne bağlı Kemer Köyü'ndeki Parion antik kentindeki kazılarda, 1500 yıllık olduğu tahmin edilen 'sevgili mezarı' bulundu.

 

Kazı başkanı ve Atatürk Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Prof.Dr. Cevat Başaran, bu yılki çalışmalar sırasında kentin nekropolünde (mezarlık) ele geçen çok sayıda normal mezarın yanında bir de farklı mezar ortaya çıkarıldığını söyledi.

 

Mezarın geç Roma dönemine ait ve 1500 yıllık olduğunun tahmin edildiğini belirten Başaran, “Dikdörtgen planlı 205x75 santimetre ölçülerindeki taş ve kaplama tuğlası birleşiminden oluşturulmuş mezarın içine antropolojik bulgulara göre birbirine sarılmış durumda 18-25 yaşlarında kadın ve erkek iskelet ortaya çıkarıldı” dedi.

 

Başaran, tek kişilik ve tek kullanımlık görüntüsünde Doğu Batı yönünde uzanan mezardaki iskeletlerin yüzünün güneye baktığını, erkeğin kadının arkasından beline sarıldığının anlaşıldığını ifade ederek, şu bilgileri verdi:

“İskeletler iyi derecede korunmuş. Kemiklerden ve dişlerden anlaşıldığı kadarıyla bir çift aynı anda tek kişilik mezara gömülmüş. Bu durumda ilk akla gelen çiftin aynı anda öldükleridir. Erkeğin kadına sarılmış olması ise, bunların birbirlerine kavuşamadan öldükleri şeklinde düşünülebilir. Birbirlerine kavuşamayan iki sevgilinin aynı anda intihar ettikleri şeklinde yorumlanabilir. Başka bir olasılık ise birbirlerini seven bir çiftin nedeni henüz bilinmeyen ancak, aynı sebepten ve anda öldükleri düşüncesidir.”

 

Prof.Dr. Cevat Başaran sponsorluğunu İÇDAŞ AŞ'nin üstlendiği Parion antik kenti kazılarının ağustos ayı sonuna kadar devam edeceğini, bulgu ve belgelerin arkeoloji dünyasına önemli katkılar sağlayacağını kaydetti.

Hürriyet, 25.07.2011

XANTHOS ANTİK KENTİ KAZISI 60 YIL SONRA TÜRK ARKEOLOGLARDA

 

UNESCO tarafından ’Dünya Kültür Mirası’ listesine alınan Antalya’nın Kaş İlçesi’ndeki Xanthos antik kentinde, 60 yıldır Fransız arkeologların başkanlığında yürütülen kazı çalışmaları, yavaş ilerlediği gerekçesiyle Türk arkeologlara verildi.

 

Antalya- Muğla sınırındaki Xanthos antik kentindeki kazılar, Bakanlar Kurulu kararıyla Fransa’nın Bordeaux Üniversitesi’nden alınarak Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Prof Dr. Burhan Varkıvanç başkanlığındaki ekibe verildi. Antik kentteki ilk kazı, Osmanlı İmparatorluğu döneminde, 1838- 1842 yılları arasında, İngiliz arkeologlar tarafından başlatıldı. Bu dönemde yapılan kazılarda Harpy Anıtı, Payava Lahiti, Nereitler Anıtı, kabartmalar, heykeller ve mimari parçaları ortaya çıkarıldı ve Patara Limanı’ndan gemilere yüklenerek İngiltere’ye götürüldü.

 

Cumhuriyet Dönemi’ndeki Xanthos kazıları, 1950 yılında Fransa’nın Paris ve Sorbon üniversiteleri tarafından yürütüldü. Bir süre ara verilen kazılar, 1990 yılında bu kez Bordeaux Üniversitesi’nden Prof.Dr. Jacques de Caurtils başkanlığında yeniden başlatıldı. 60 yıldır devam eden kazılarda çok fazla yol alınamaması tepkilere yol açtı. Geçen yıl Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay kazıyı almak istedi, ancak Fransa Dışişleri Bakanlığı’nın devreye girmesi nedeniyle süreç bir süre ertelendi. Son olarak, Bakanlar Kurulu kararıyla Xanthos’ta kazı yapma yetkisi Fransızlar’dan alındı.

 

MÖ 2’nci yüzyılda Likya’nın başkenti olan Xanthos’taki kazılara, Türk bilim adamlarınca bu yıl yeniden başlandı. Akdeniz Üniversitesi’nden 23 kişilik ekibin katıldığı bu yılki kazılar 2 ay sürecek. Kazı Başkanı Prof.Dr. Burhan Varkıvanç, antik kentte daha önce hiç el atılmayan mozaiklerin onarılacağını, gezi güzergahları ve sıkça ziyaret edilen yapıların temizleneceğini belirterek kazı alanını tanımaları için süre gerektiğini belirtti.

Milliyet, 25.07.2011

KAZILAR TRİBÜNDEKİ ÖZEL BÖLMELERİ ORTAYA ÇIKARDI

 

     

 

Aydın'ın Germencik İlçesi'ne bağlı Ortaklar beldesindeki Magnesia antik kentindeki stadyumda sürdürülen kazılarda, tribünde çeşitli gruplara bölümler ayrıldığını gösteren bulgulara ulaşıldı. Kazı Başkanı Prof.Dr. Orhan Bingöl, Tekin Köyündeki kazı çalışmalarını geçen yıl gün yüzüne çıkarılan ve yaklaşık 30 bin kişilik olduğu tahmin edilen stadyum tarafında yürüttüklerini kaydetti.






Kazıların kısıtlı imkanlarla sürdürüldüğünü ancak stadyumdaki çalışmalarda ilginç bulgular ortaya çıkardıklarını ifade eden Prof.Dr. Bingöl, şöyle konuştu: "Büyük bölümünü ortaya çıkardığımız stadyumun oturma yerleri mermerlerden oluşuyor. Herkesin oturma yerleri ayrı ayrı. Kral'ın yeri, protokolde bulunanların yerleri, fırıncılar, balıkçılar, kuşçular, tuzlu balıkçılar gibi meslek gruplarının yerleri ayrılmış. Tıpkı Beşiktaş'ın Çarşı Grubu gibi buradaki stadyumda da çeşitli gruplara özel yerler ayrıldığı görülüyor."





Prof.Dr. Bingöl, Magnesia'daki stadyumun yapısal ve sosyokültürel özelliklerinin bilimsel açıdan araştırılmasına yönelik çalışmalarda çok önemli sonuçlara ulaşıldığını anlatarak, şunları söyledi:
"Stadyumda yapılan çember çevirme yarışları, at ve araba yarış larında kazananlara verilen ödülleri simgeleyen kabartmalar var. Ayrıca günümüzdeki kombine bilet uygulaması gibi oturma sıralarına sahip olan kişi, kuruluş, dernekler burada da mevcut. Bunların içinde İmparatordan, kent yöneticilerine kadar bir çok kişinin unvan ve isimlerinin yazılı olduğu sıralar var. En ilginci psikolojik sorunu olanların, karamsarların yeri de ayrı."


Kazı çalışmalarını yapan ekibi ziyaret eden Germencik Kaymakamı Resul Çelik de antik kentteki eserlerin tüm yapı elemanlarıyla birlikte gün ışığına çıkarılmasının önemine işaret ederek, "Bu uğurda çalışan değerli hocamıza çok teşekkür ediyoruz. Büyük fedakarlıklarla bu çalışmaları sürdü rüyor. Keşke imkanlarımızı daha zorlayabilsek de buradaki sıkıntıları erken giderebilsek. En kısa sürede bu muhteşem eseri ziyarete açmak istiyoruz" dedi.

Türkiye Gazetesi, 25.07.2011

PİSİDİA ANTİOCHEİA'DA YENİ BİR KİLİSE DAHA ORTAYA ÇIKTI

 

 

Isparta'nın Yalvaç İlçesi'ndeki Pisidia Antiocheia antik kentindeki kazılarda, yeni bir kilise kalıntılarına daha ulaşıldığı bildirildi.

 

Antik kentteki kazı çalışmasını yürüten ekibe başkanlık eden Süleyman Demirel Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Doç.Dr. Mehmet Özhanlı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bu yıl kazı çalışmalarına yağışlı hava yüzünden geç başladıklarını söyledi.

Kazılara, geçen yıl yarım kalan Cardo Maksimus Caddesi'nde devam ettiklerini belirten Özhanlı, Aedilis adı verilen tepede yürütülen kazılarda, yüzeyin yaklaşık 1,5 metre altında, 3 nefli bir kilise kalıntısına rastladıklarını açıkladı.

Pagan döneminde tapınak olarak inşa edilen yapının, Hıristiyanlığın ardından kiliseye dönüştürüldüğünü tespit ettiklerini anlatan Doç.Dr. Özhanlı, ‘Bulduğumuz kilise, antik kentte günışığına çıkardığımız beşinci kilise. Bir kilise de Men Tapınağı'nın altında yer alıyor. Dolayısıyla, bölgedeki kilise sayısı 6'ya yükseliyor. Bu da bize burasının Hıristiyanlığın önemli bir din merkezi olduğunu, Pisidia bölgesinin başkenti olduğunu gösteriyor’ dedi.

Özhanlı, yeni kilise kalıntılarının bölgenin inanç turizmi açısından değerini daha da artıracağına dikkati çekti. Pisidia Antiocheia'nın, 7 tepe üzerine kurulmuş bir kent olduğunu anlatan Özhanlı bu yıl ayrıca, kentin seramiklerini toplayarak stratigrafik bir çalışma yapacaklarını kaydetti.

Kentte kil ocaklarına rastladıklarının altını çizen Özhanlı, bu killerden yararlanarak, kırılan eserlerin bire bir kopyasını yaptıklarını, bunun için kendi bütçelerinden 3 bin liraya kil pişirmede kullanılan fırın satın aldıklarını bildirdi.

Doç.Dr. Özhanlı, Pisidia Antiocheia'nın diğer antik kentler gibi depremden sonra aniden terk edilmediğini, yavaş yavaş kent merkezinin bugünkü Yalvaç'a doğru kaydığını belirterek, ‘Bunun şanssızlığı şurada: Çoğu malzeme ya aşağıya taşınmış ya da eritilmiş. Toprak üstünde fazla bir malzeme yok. Modern Yalvaçlılar kalıntıların çoğunu aşağıya taşıyarak binalarda yapı malzemesi olarak kullanmışlar’ diye konuştu.

Radikal, 25.07.2011

HASANKEYF, 11 BİN 500 YILLIK TARİHE SAHİPMİŞ

 

     

 

Hasankeyf arkeolojik kazı çalışmalarında bulunan bir höyük üzerinde Japon ekipler ile beraber yapılan çalışmalarda Hasankeyf'in tarihinin 11 bin 500 yıl olduğu ortaya çıktı.





Batman Üniversitesi Rektörü ve Hasankeyf Kazı Başkanı Prof.Dr. A.Selam Uluçam başkanlığında Japonya'nın Tsukuba Üniversitesi'nden Doç.Dr. Yutaka Miyake danışmanlığında 2009 yılından beri Dicle Nehri'nin kuzey kıyısında bulunan doğal bir kayalık kitle üzerindeki araştırmalar sonucunda höyük olduğu anlaşıldı ve bu höyükte yapılan incelemeler sonucunda Hasankeyf tarihi netleştirildi. Uluçam, 2004 yılındaki yüzey araştırmalar sırasında höyüğü tespit ettiklerini belirterek, "2009 yılında Höyük'te kazı çalışmalarına başladık, ancak ara vermek durumunda kaldık. Şu anda Japonya'nın Tsukuba Üniversitesi'nden Doç.Dr. Yutaka Miyake adlı bir arkadaşım tarafından 7 kişilik bir Japon gurup tarafından 2 yıldır bu çalışmalar sürüyor. Burası bize Hasankeyf'in MÖ 9 bin 500 yıl önceye varan Neolitik dönemlerde yaşandığının net bulgularla bir yer, Artuklu döneminde şekillenmiş ama daha sonraki dönemlerde birkaç kez tahrip olmuş ve dört evrede yeniden yapılanmış çünkü Cumhuriyet dönemine ait mavzer mermi kovanları bile içinde bulundu. Pek çok seramik, sikke ve malzeme çıkıyor kazı çalışmalarımız devam ediyor" dedi.






Japonya'nın Tsukuba Üniversitesi'nden Doç.Dr. Yutaka Miyake ise höyüğün Hasankeyf'in 1,5 kilometre doğusunda Dicle nehrinin kuzey kıyısında yer aldığını, doğal bir kayalık kütle üzerinde yükselen Hasankeyf isimli höyüğün 200 çarpı 160 metre boyutunda olduğ unu belirterek, "Höyüğün güney yamaçta açılan açmalarda demir çağa ait kaşıntılar ve malzemeler tespit edildi. Höyüğün tepesinde yer alan açmalarda ise Hellenistik çağa ait malzemeler bulduk. Ancak Hasankeyf Höyüğü'nün iskan edildiği dönem ise Akeramik (Çanak çömleksiz) Neolitik Çağ'dır. Ama kesin tarihi elde edemedik daha sonra netleştireceğiz şimdi yapılan çalışmalarda hep yuvarlak yapılar çıkıyor. İşte o Neolitik Çağ başlarına ait olduğunu gösteriyor" diye konuştu.

Türkiye Gazetesi, 25.07.2011

OSMANLI'NIN İLK MEDRESESİ KÜTÜPHANE OLUYOR

 

  

 

Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, Osmanlı döneminin ilk medresesi Lala Şahin Paşa’nın restorasyonunun tamamlanmasının ardından, Bursa’ya çocuk kütüphanesi olarak hizmet vereceğini müjdeledi.

 

Tophane Hisar bölgesinde bulunan Lala Şahin Paşa Medresesi’ndeki restorasyon çalışmalarını yerinde inceleyen Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, Bursa’nın değerlerinin korunarak yaşatılması ve geleceğe taşınması için Türkiye’de eşi olmayan çalışmaya imza attıklarını belirtti. Büyükşehir Belediyesi Tarihi ve Kültürel Miras Projeleri Danışmanı ve Ar-Ge Şube Müdürü Aziz Elbas’tan medresedeki çalışmalarla ilgili bilgiler alan Altepe, restorasyonu Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından yapılan medresenin eksiklerinin Büyükşehir Belediyesi tarafından tamamlanacağını ve mekanın modern bir çocuk kütüphanesi haline getirileceğini söyledi.

 

Altepe, Tophane’de kale içinde Kavaklı Caddesi üzerinde yer alan Lala Şahin Paşa Medresesi’nin, Orhan Gazi ve Sultan 1. Murad’ın kumandanı, Rumeli beylerbeyi Lala Şahin Paşa tarafından 1339 yılında inşa edildiğini, bu yapının çocuk kütüphanesi olarak hizmet vermesinin gelecek nesillerin tarihi eserlerle dolu bölgeyi de gezmelerine imkan sağlayacağının altını çizdi.





Bursa’nın tarihi ve kültürel mirasının ayağa kaldırılması konusunda çalışmalarını sürdürdüklerini belirten Altepe, uzun süredir kullanılmayan Lala Şahin Paşa Medresesi’ndeki incelemesi sırasında Bursa’nın tarihinde iz bırakan yapıların geleceğe taşındığını belirterek, "Bursa’daki Osmanlı’nın ilk dönemine ait anıtsal yapılar, bizim için çok değerli. Bize ecdadımızın emaneti olan bu yapılar, Bursa’nın en önemli ziynetleridir. Bursa’nın farklı köşelerinde bulunan tüm bu yapıları restore ederek, kullanılabilir hale getiriyoruz. Mülkiyeti değişik kişilerde olan anıtsal yapılara fonksiyon kazandırmaya devam ediyoruz" diye konuştu.


Tophane Hisar bölgesinde Kavaklı Mahallesi’nde bulunan Lala Şahin Paşa Medresesi’nin tarihi değerine vurgu yapan Altepe, "Daha önce çocuk kütüphanesi olarak değerlendirilen ve sonrasında kullanılmayan bu yapı, bakım ve onarımlarla daha iyi bir hale getirilecek. Daha önce Vakıflar Bölge Müdürlüğü himayesinde olan ve restorasyonu yapılan medreseyi Büyükşehir Belediyesi olarak Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nden kiraladık. Bizler de buranın eksiklerini tamamlayıp, çocuklarımızın yararlanabileceği bir çocuk kütüphanesi haline getireceğiz" diye konuştu.


Altepe, çocuk kütüphanesinin 2011-2012 eğitim öğrenim dönemine yetiştirileceğini de sözlerine ekledi.

 

LALA ŞAHİN PAŞA’NIN MEDRESESİ
Lala Şahin Paşa Medresesi, Orhan Gazi ve Sultan 1. Murad’ın kumandanı, Rumeli beylerbeyi Lala Şahin Paşa tarafından 1339 yılında inşa edildi. Savaş ganimetleri ile yapıldığı söylenen medresenin inşaatında, köfeki taşı ve tuğla kullanılmıştır. Kuzey güney doğrultusunda tonozlu bir eyvan ile bunun önünde üzeri kubbeli bir kare mekan, iki yanında da sekiz adet tonozlu birbirlerine simetrik odalar bulunmaktadır. Medresenin mermer söveli girişinden sonra, zeminden 0.60 m yüksekliğinde tonozlu bir bölüme geçilmektedir. Buradaki tonoz ile kubbeyi birbirinden ayıran kemer Bizans dönemine ait, Bizans başlıklı iki mermer sütun üzerine oturtulmuştur. Medrese 1515, 1787, 1818, 1844 ve 1968 yıllarında onarılmıştır.

Bursa Olay, 25.07.2011

MKÜ'DEN AĞRI DAĞI'NDA ARKEOLOJİK ARAŞTIRMA

 

Mustafa Kemal Üniversitesi (MKÜ) Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Prof.Dr. Aynur Özfırat başkanlığında Ağrı Dağı’nda yapılan kazı ve yüzey araştırması projeleri, temmuz ve ağustos aylarında da devam edeceği bildirildi.

 

Mkü Basın ve Halkla İlişkiler Bürosundan yapılan açıklamada, her iki projenin Kültür ve Turizm Bakanlığı, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile Mkü adına yürütüldüğü, çalışmaların ayrıca Türk Tarih Kurumu Projesi, Ağrı Valiliği ve Doğubeyazıt Kaymakamlığı destekleriyle sürdürüldüğü belirtildi.

 

Konu ile ilgili açıklama yapan Özfırat, 2002 yılından beri devam eden Ağrı Dağı’ndaki çalışmaların, Bozkurt Kurgan Mezarlığı Kazısı ve Yüzey Araştırması olmak üzere iki ayrı sektörde devam ettiğini, projelere ilişkin sistematik bir biçimde araştırılmamış olan bölgede, özellikle dağın eteğinde yoğunlaşan çok sayıda yerleşim belirlenmiştir.

 

İncelenen 200 arkeolojik yerleşimden elde edilen sonuçlara göre, ilk iskan Geç Kalkolitik Dönemde (MÖ 3750-3400) başladığını belirten Özfırat şunları kaydetti:

“Bu tarihlerden Urartu Krallığı’na değin dağ ve yakın çevresi kesintisiz yerleşime sahiptir. Urartu egemenliğinde ise burada bir eyalet merkezi kurularak krallığın sınırları içine alınmıştır. Tüm bu süreç boyunca dağ ve yakın çevresi, içinde yer aldığı Doğu Anadolu, Güney Kafkasya (Gürcistan, Ermenistan, Nahçıvan, Azerbaycan) ve İran Azerbaycanı’yla paralel bir kültürel gelişim izlemiştir. Araştırmaların ülkemiz arkeolojisi açısından en önemli ve yeni bulgularından bir diğeri, kurgan türü mezarların bulunmuş olmasıdır. Yüzey araştırmasında belirlenen ykl. 800 kurganın dışında, Bozkurt’ta yapılan kazılarda incelenen bu tür mezarlar, taştan yüksek yığma tepeler ve bu tepelerin altındaki oda, kuyu ya da taş sandık mezarlardan oluşur. Anadolu dışında Ön Asya’ya yabancı olan kurgan geleneğinin en erken temsilcileri, Orta Asya’da MÖ 5 bin yıldan beri görülmektedir. Avrasya stepleri ve Kuzey Kafkasya’da ise ilk kez MÖ 4 bin yılda görülen kurganların daha sonra, MÖ 3 bin yılın ortalarında güneye inerek Transkafkasya’da var olduğu Doğu Gürcistan’daki Martkopi, Bedeni ve Trialeti gibi anıtsal kurganlardan bilinmektedir. ”

 

Özfırat, Ağrı Dağı’nda bu tür mezarlara ait en erken bulgular ise söz konusu kültürlerin güneybatıya hareketini gösterecek şekilde biraz daha geç bir döneme MÖ 3 bin yıl sonlarına ait olduğunu, Ağrı dağı ve yakın çevresinde devam eden her iki proje, arkeoloji bilimine eklediği birçok yeni veriyle birlikte kurganların Doğu Anadolu bölgesindeki yayılımı ve tarihlenmesine açıklık getirdiğini ifade etti.

haberler.com, 25.07.2011

2 HOLLANDALI'DAN İNSANLIK ANITI'NIN YIKIMINA İLGİNÇ PROTESTO

 

 

Başbakan Erdoğan’ın "Ucube" diyerek kaldırılmasını istemesinin ardından Belediye tarafından yıkılan İnsanlık Anıtı’nın bulunduğu yere çıkan 2 Hollandalı turist, olayı protesto etmek için, buraya yaptıkları çeşitli el hareketlerinin bulunduğu küçük heykeller bıraktı.

Dün akşam saatlerinde Kars’a gelen Hollandalı 34 yaşındaki Elke Merije ile 32 yaşındaki Wouter Anton, parçalara ayrılarak 3 ay süre içerisinde kaldırılan ’İnsanlık Anıtı’nın bulunduğu yere gitti. Yanlarında getirdikleri alçıdan yaptıkları el figürlerini, anıtın kaidesine yan yana dizen ve sanat bölümü öğrencisi oldukları bildirilen Hollandılar daha sonra buradan ayrıldı.
2 Hollandalı hakkında polis inceleme başlattı. Daha sonra buraya gelen çocuklar heykellerini ellerine alıp, basın mensuplarına poz verdi. Çocukların daha sonra bu heykelcikleri yanlarında götürdükleri görüldü.

Hollandalılar’ın, İnsanlık Anıtı’nn yıkılmasını protesto etmek için böyle bir etkinlikte bulunduğu bildirildi. Elke Merije ile Wouter Anton’un Kars’a gelmeden önce İstanbul’a uğradıkları ve İnsanlık Anıtını yapan heykeltıraş Mehmet Aksoy ile görüştükleri ileri sürüldü. Hollandılar’ın, el işaretlerinin ne anlama geldiği konusunu, yayınlayacakları bir kitapta açıklayacaklarını söyledi.

İNSANLIK ANITI
Kars Belediye Meclisi, Kent Konseyinin kararı ile Heykeltraş Mehmet Aksoy’a 2006 yılında yaptırılmaya başlanan İnsanlık anıtını, 8 Ocak 2011 günü Kars’a gelen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ’ucube’ye benzetti ve yıkılmasını istedi. Kars Belediyesi tarafından yapılan ihaleyi alan firma, 26 Nisan 2011 günü İnsanlık Anıtı’nda yer alan iki heykelden birinin baş kısmını ’Allahuekber’ sesleri arasında kesti. Büyük tartışmalara yol açan İnsanlık Anıtı, 14 Haziran 2011’de yıkılarak tamamen ortadan kaldırıldı.

Radikal, 25.07.2011



******


HOLLANDALILARIN 'EL' EYLEMİ İSTANBUL'DA DA SÜRDÜ

 

 

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın 8 Ocak günü Kars’ta yaptığı mitingte "Ucube" diyerek kaldırılmasını istemesinin ardından Belediye tarafından yıkılan İnsanlık Anıtı’nın bulunduğu yere, yaptıkları çeşitli el hareketlerinin bulunduğu küçük heykeller bırakan Hollandalı 2 sanatçının İstanbul’da da el arabası üzerinde büyük boy el heykeli gezdirdiği ortaya çıktı. İnsanlık Anıtı’nın altında bulunan heykeltıraş Mehmet Aksoy’un yaptığı el heykelini, "Türkiye’nin dünyaya uzattığı el" olarak tanımlayan sanatçılar, bundan etkilenerek el heykelleri üzerine çalıştıklarını söyledi.

Kars’a 24 Temmuz günü gelen Hollandalı 34 yaşındaki Elke Merije ile 32 yaşındaki Wouter Anton, çok tartışılan ’İnsanlık Anıtı’nın yıkıldığı yer olan Timurpaşa Tabyası’na çıktı. Sanatçı olduklarını ifade eden turistler, yanlarında getirdikleri alçıdan yapılmış el heykelciklerini boş kalan kaideye dizdi ve çocuklarla fotoğraf çektirdi. Heykelciklerden bir bölümünü çocuklara veren Hollandalılar, daha sonra Kars’ın tarihi ve turistiklerini gezmeye başladı.

Polisin gelişmeler haberdar olarak inceleme başlattığını duyunca şaşırdıklarını söyleyen Hollandalı Wouter Osterholt ile Elke Vitentuis bugün basın mensuplarının karşısına çıktı. Osterholt, "Heykel bir kişi tarafından değil, toplumla, halkla yapılmalıdır. Dolayısı ile bu İnsanlık Anıtı’nı tek kişi yapmış, Kars halkı buna destek vermemiş. İnsanlara ’Böyle bir heykel yapalım mı, yapmayalım mı?’ diye sormamışlar. Oysaki heykelcilik kamusal bir yapıdır. Dolayısı ile bu İnsanlık Anıtı, insanlığı temsil etmiyor. Fakat yapılması ne kadar yanlış olsa da yıkılması da yine kimseye sorulmadan yıkıldığı için yerinde olmamıştır. Bir heykel siyasetten ayrılmalı, insanlarla bütünleşmelidir" diye konuştu.

Kars’taki İnsanlık Anıtı’nın el figüründen çok etkilendiklerini, bu nedenle el figürleri üzerinde çalışma yaptıklarını anlatan Hollandalılar, heykeltıraş Mehmet Aksoy’un yaptığı anıtın altındaki el figürünü, "Türkiye’nin dünyaya uzattığı el" olarak tanımladılar. Türkiye’de üç aya yakın bir süreden beri kaldıklarını ifade eden Hollandalılar, "Çalışmalara ilk olarak İstanbul Şişli’de başladık. Sokakta insanların el kalıplarını alarak heykeller oluşturduk. Yaklaşık 120’den fazla elimizde el örneği kalıbı var. Bunlardan birini Şişli’ye el arabasına koyarak götürdük ve insanlarla paylaştık" dedi.

Radikal, 26.07.2011

EVLİYA ÇELEBİ'NİN SÖZÜNÜ ETTİĞİ ÇEŞME Mİ?

 

 

Ayasofya giriş kapısına 10 metre mesafede, yol düzenleme çalışmaları sırasında tesadüfen ortaya çıkan çeşme için İstanbul Arkeoloji Müzesi kazı çalışmalarına başladı. Uzmanlara göre bu, Evliya Çelebi’nin Seyahatname’sinde tılsımlı sütunların yerini tarif ederken söz ettiği Çukurçeşme olabilir. İstanbul’da nereye elinizi atsanız bir tarihe dokunuyorsunuz. Metro ve Marmaray kazıları buna en çarpıcı örnekler arasında. Her kazılan yerde İstanbul’un bir dönemine denk gelmek mümkün. Üsküdar’da kayıp liman, Yenikapı’da onlarca batık, Sirkeci kazılarında erken Bizans kalıntıları bunu en çarpıcı örneğini oluşturuyor. 

Son olarak Ayasofya Müzesi’nin giriş kapısına 10 metre mesafedeki meydan düzenleme çalışmaları sırasında tarihi bir çeşme ortaya çıktı. Tesadüf eseri bulunan çeşmeye ait ilk görüntüleri Radikal ele geçirdi.


Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın da yerinde inceleme yapması beklenen tarihi çeşmenin bugüne kadar kaynaklarda da pek izine rastlanılmadı. Çeşmeyi yakından gören sanat tarihçi Yrd. Doç.Dr. Haluk Çetinkaya “Fatih Belediye Başkanı ile birlikte meydandan açılan delikten bir merdivenle aşağıya indik. Yerinde yapılan inceleme neticesinde İstanbul’da başka örneklerini de bildiğim 7 gözlü bir 16. yüzyıl çeşmesi olduğu anlaşılmıştır” dedi. 

Şimdi ne olacak? 
İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü’ne bağlı arkeologlar tarafından bilimsel kazılar yapılarak çeşmenin tümü ortaya çıkarılacak. Hazırlanacak raporlar İstanbul 4 Numaralı Koruma Kurulu’na iletilecek. Koruma Kurulu tarihi çeşmeyinin ya yerinde korunmasına karar verecek ya da çeşme sökülerek meydanın üstüne taşınıp korunacak. 

Uzmanlar ise Ayasofya Meydanı’nın tamamen kazılmasından yana tavır sergiliyor. Bu görüşe göre, bütün meydan arkeologlar tarafından kazılmalı. Buluntular meydanın denize bakan tarafında Four Seasons Otel tarafında kalan ve yıllardır bir türlü bitirilemeyen Bizans Sarayı kazısı kalıntıları ile birleştirilmeli ve böylelikle büyük bir arkeolojik park oluşturulmalı.

Çeşme ve tılsımlı sütunlar 
Evliya Çelebi’ye göre Çukurçeşme’nin yakınında, Ayasofya’nın güneyine düşen bir alanda, üzerinde dört büyük meleğin heykelleri bulunan dört adet büyük beyaz mermer sütun bulunuyordu. Her biri dört ana yöne bakan melek heykellerinden o sene doğu yönüne bakan Cebrail heykeli kanatlanıp çığlık atarsa bolluk, batıya bakan İsrafil heykeli çığlık atarsa kıtlık ve pahalılık, güneye bakan Azrail heykeli çığlık atarsa veba salgını ve kuzeye bakan Mikail heykeli çığlık atarsa o yönden büyük bir kahraman çıkagelirmiş. Yine Çelebi’ye göre bu tılsımlı sütunlar Hz. Muhammed zamanında bir depremde yıkılmıştı.

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 25.07.2011

TARİHİ CAMİYE MODERN ÇEVRE

 

 

Mudanya’da tarihi cami ve yapılarda başlatılan revizyon çalışmaları kapsamında, Mudanya Tekke-i Atik Camii’nin çevre düzenlemesi yeniden yapılıyor.

 

Cami önünde bulunan 2 bin metrekarelik alanda başlatılan genişletme çalışmalarıyla kazandırılan alanın zeminine parke taşı döşenecek. Ayrıca tuvalet, şadırvanı ile abdest alma yerlerinin yenilenmesi yapılacak. Alanda oluşturulacak oturma grupları ile cami cemaatine yaşam alanları kazandırılacak.


Bögedeki görüntü kirliğini son vereceklerini ifade eden Mudanya Belediye Başkanı Hasan Aktürk, bu nedenle 12 Eylül İlköğretim Okulu’nun kantininin yıkılarak daha modern bir görünüme kavuşturacaklarını söyledi. Başkan Aktürk, ‘Burada yapılacak yıkımlarla yerlerine yaşam kalitesi yüksek alanlar kazandırılacak. Ben buradan Büyükşehir Belediyesiyle birlikte koordineli çalışan Mudanya Belediyesi’ne teşekkür ediyor, kazandırılacak olan yaşam alanının Mudanyalılara hayırlı uğurlu olmasını diliyorum’ dedi.

Bursa Bölge, Haber: Ömer Bilik, 25.07.2011

EFLATUNPINAR'DA RESTORASYON

 

Konya Müze Müdürü Dr. Naci Bakırcı, Konya’nın Beyşehir İlçesi'ne bağlı Sadıkhacı beldesinde bulunan tarihi yapılardan Eflatunpınar Hitit Anıtı ve havuzunda yapılan restorasyon çalışmalarının 2,5 ay içinde tamamlanacağını bildirdi.

 

Konya Müze Müdürü Dr. Naci Bakırcı, Eflatunpınar ve çevresinin dünya literatürüne girmiş çok kıymetli anıt eserlerinden biri olduğunu söyledi. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın, geçen yıl Konya ziyareti sırasında anıtın etrafındaki düzensizlikleri görüp, buranın hem çevre düzenlemesinin yapılmasını, hem kazı çalışmalarının tamamlanmasını istediğini anlatan Bakırcı, Konya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ile anıtın restorasyonunun yapılması için çalışmalarını başlattıklarını ifade etti. Alanda ilk olarak temizlik çalışması yaptıklarını dile getiren Bakırcı, Devlet Su İşleri (DSİ) 4. Bölge Müdürlüğü’nden yaklaşık 4 kilometre uzunluğundaki su kanallarının genişletilmesi için destek aldıklarını aktardı.

 

Çalışmalar kapsamında anıtın etrafındaki yakın alanlarda bulunan, anıt için tehlike oluşturan toprak dolguları kaldırdıklarını belirten Bakırcı, şunları kaydetti: ”Su seviyesi anıtın içinde yaklaşık 20-25 santimetre düşürülerek havuzun içi otlardan temizlendi. Selçuk Üniversitesi Ziraat Fakültesindeki öğretim görevlileriyle görüşüldü. Su hareketliliğinin sağlanması halinde suda yosunlanmanın daha az olacağı öğrenildi.”

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından gönderilen ödeneklerle çevre düzenleme çalışması başlattıklarını da hatırlatan Bakırcı, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün çevre düzenleme projesinin Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu tarafından kabul edildiğini de vurguladı. Bölgenin sit alanı olması nedeniyle çalışmaların yavaş ilerlediğini anlatan Bakırcı, Alman Arkeoloji Enstitüsü ve Müze Müdürlüğü tarafından hazırlanan destinasyon projesinin eksik taşlarının ihalesinin tamamlandığını açıkladı.

 

Eflatunpınar Hitit Anıtı restorasyon çalışmalarının 2,5 ay içinde tamamlanacağını aktaran Bakırcı, ”Konya civarındaki 5 bin senelik bir anıt turizme kazandırılmış olacak. Anıt açıkta bulunuyordu. Çevre düzenlemesinin yapılmasının ardından sonbaharda pırıl pırıl bir anıtla karşılaşacağız” dedi. Yapılan araştırmalara göre Hititler’in önemli su kaynaklarının bulunduğu yerlere yerleştiğini belirten Bakırcı, Eflatunpınar Hitit Anıtı’nın İlçenin Sadıkhacı beldesi çevresinde, Beyşehir-Isparta karayolundan yaklaşık 8 kilometre iç mekanda bulunduğunu belirtti.

 

Dağ tanrıları figürlerinin bulunduğu sulak alanda, 4 kilometre kadar akabilen kaynak suları bulunduğuna dikkati çeken Bakırcı, şöyle devam etti: ”Alanda 500 metrekarelik büyük bir havuz var. Çok iri olan bazalt taşlarından yapılan anıt, zaman zaman meydana gelen tabiat olaylarından dolayı yıpranmış. Proje doğrultusunda bu yıpranmalar 2,5 ay gibi kısa bir sürede restore edilecek. Sayın Bakan’ın isteği kısa zamanda yerine getirilmiş olacak.”

Gerçek Gündem, 25.07.2011

 2 BİN 200 YILLIK YEMEK KABI BULUNDU

 

Çin’in kuzeyinde bulunan Şanşi eyaletinde, MÖ 262 yılında gerçekleşen Çangping savaşında kullanıldığına inanılan antik bir yemek kabı bulundu.


Savaşan Beylikler Dönemi’nde (MÖ 475-221) ülkenin orta kesimini siyasi açıdan şekillendiren Çangping savaşı ülke tarihinde büyük bir öneme sahip. Şinhua ajansının haberin göre, yemek kabının ortalama 2 bin 200 yıllık bir geçmişe sahip olduğunu belirten arkeologlar, kabın bulunduğu yerin Çin Seddi’nin Baylişı bölümüne yakın bir alanda bulunduğunu açıkladı. 

Bölgede süren çalışmaları yürüten arkeologlar, bu antik kabın Çin ve Cao beyliklerinin savaşında askerler tarafından kullanılan yemek kaplarından biri olduğunu düşünüyor.

Radikal, 25.07.2011

VAROLMAYANIN TESCİLİ

 

 

Radikal İki’nin 19 Haziran tarihli nüshasında, Başbakan Erdoğan’ın seçim öncesi bir “proje” olarak sunduğu Taksim Topçu Kışlası’nı yeniden inşa etme niyetinin en az iki yıl öncesine dayandığından ve bunun için yasal zemin oluşturulma çabasından bahsetmiştim. Anlaşılan bu çaba meyvelerini veriyor. Çünkü daha şifahi olarak reddetmelerine rağmen II Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun, Beyoğlu Belediyesi’nin başvurusu üzerine bugün mevcut olmayan kışlayı “korunması gerekli kültür varlığı” olarak tescil ettiği ortaya çıktı. 1939’da tümüyle yıkılan bir yapının “korunma” kararı bir tartışma konusu. Ama önce güncel bir başka gelişmeden bahsetmek istiyorum.

Yazının yayınlandığı hafta Kasımpaşa’daki yol inşaatında çalışan kepçenin dişlerine Ermenilere ait mezar taşları takıldı. Mezar taşları büyük olasılıkla 1865’te gömüye kapatılan ve Taksim Kışlası’nın etrafında bulunan Surp Hagop (Pangaltı Ermeni) Mezarlığı’na aitti. Ve araştırmacı Kevork Pamukciyan’a göre bu mezarlar, Gezi Parkı’nın (İnönü Gezisi) basamaklarının inşasında da kullanılmıştı. (K. Pamukciyan, Zamanlar Mekanlar İnsanlar, İstanbul, 2003)

‘Var olmayan’ cemaatin mezarlığı
Bugünkü Taksim Meydanı’ndan Harbiye’deki Askeri Müze’ye uzanan mezarlık en erken 1560 yılından, veba salgını nedeniyle kapatıldığı 1865’e kadar, mülkiyetini elinde bulunduran Ermeni cemaati tarafından kullanılıyordu. Armaveni Miroğlu’nun makalesinden faydalanarak aktarıyorum (Toplumsal Bilimler Habercisi, Ermenistan Bilimler Ulusal Akademisi, 2008/1): Mezarlık ilk kez 1872’de, kışlaya verilmek üzere cemaaten alınmak istendi. Ancak Sultan Abdülaziz’in fermanı buna engel olur. 1926’da ikinci atak gelir: Beyoğlu Belediyesi, Ankara’daki Tapu Genel Merkezi’ne başvurarak mezarlığın kendi adına kaydedilmesini ister. Beyoğlu Üç Horan Ermeni Kilisesi, mezarlığın tapusunu merkeze sunarak arazinin sahipsiz ve metruk olmadığını belgelemesine rağmen Belediye mezarlığa el koyar. Patrikhane avukatları karara itiraz eder. Belediye avukatları işi, Türkiye’de Ermeni cemaati ve Ermeni Patrikhanesi’nin mevcut olmadığını iddia etmeye kadar götürür. Mahkeme sunulan belgeler ışığında Türkiye’de -en azından- Ermenilerin varlığını kabul eder. Ancak Türk “uzman” ve tarihçilerin bulunduğu heyet tarafından hazırlanan rapor, mezarlığın Sultan Bayazıt Vakfı sınırları içerisinde olduğunu söyler. İstanbul Hukuk Mahkemesi, Mezarlıklar Kanunu göre mezarlığın metruk olduğuna ve 1933’te Belediye’ye geçmesine karar verir.

Sultanahmet yangını
Patrikhane Yargıtay’a gider, yeni davalar açar. Derken 3 Aralık 1933 gecesi Sultanahmet Adliyesi yanar ve Pangaltı Mezarlığı’na dair tüm belgeler de kül olur. Bu belgelerin birer kopyası Tapu Dairesi ve Belediye’de mevcuttur ama davaların gidişatını değiştirmez. Belediye, dava sonucunu beklemeden mezarlığı parsellere böler ve tapularını çıkarmaya başlar. Üstelik dava sürecinde meydana gelen arsa değer kaybı için Patrikhane’den tazminat talep eder. Aynı günlerde mezarlığın kapısındaki “Ermeni Mezarlığı” yazısı ve haç kaldırılır. 1935’te araziye bir ortak daha çıkar; Vakıflar Genel Müdürlüğü mülkiyetin kendisine ait olduğunu iddia eder.

Derken İçişleri Bakanlığı sorunun “barışcıl ve idari” yöntemlerle çözülmesi için duruma el koyar; mülkiyet ve zarar tazmin davaları sona erer. Binaların bulunduğu yaklaşık 6 bin metrakarelik arazi cemaate bırakılırken, 850 bin metrekarelik arazi Belediye’ye geçer. O dönemde deniz gören ve kentin yeni merkezinde yer aldığı için hatırı sayılır değerdeki bu arazi, cemaatin sahip olduğu belgelere rağmen 1939’da tümüyle istimlak edilir ve parsel parsel satılır. En eskisi 500 yaşındaki mezarların taşları kah Gezi Parkı’nın basamaklarında, kah Eminönü meydanının tanziminde kullanılır. Haziran’da Kasımpaşa’da çıkan taşları inceleyen sanat tarihçisi Elmon Hançer, bunların büyük olasılıkla Pangaltı Mezarlığı’dan getirildiği ve yolun düzlenmesi için kullanıldığı görüşünde.

70 yıl öncenin güneşi…
“70 yıl öncesinin güneşiyle çamaşır kurutmaya” kalkacak ve Taksim Kışlası’nın yeniden inşasını talep edeceksek sanırım bunları da hatırlamamız gerekir. Taksim Kışlası CHP iktidarının iradesiyle yıkılmış ve yerini, lideri İnönü’nün ismini taşıyan parka bırakmıştı. Belediye hariç kimsenin varlığını bile hatırlamadığı, 1909’da işlevini yitiren ve daha çok bir stadyum olarak anılan kışlanın yeniden inşasında geçmişle inatlaşmak gibi bir niyet varsa eğer, o geçmişin neyin üzerinde yükseldiğini de bilmek gerekir.

Gelelim bugüne. II Numaralı Kurul’un “kışlanın korunması gerekli kültür varlığı olarak tescil edilmesi” yönündeki kararını duyuran “Topçu Kışlası yeniden can buluyor” başlıklı haberi, 1 Temmuz’da Sabah gazetesinde yer aldı. Haberde ne kararın tarihi ne de karar sayısı yer alıyordu. Kararın 9 Şubat 2011 tarihinde alındığını ancak Kültür Bakanlığı’na başvurarak öğrenebildim. Sabah’ın eski gelişmeyi yeni gibi duyuran haberi, “hayaleti uyandırmak” konusunda muktedirin yanlız olmadığını gösteriyordu.

Danıştığım tüm uzmanlar, “var olmayan bir yapının nasıl olup da tescillendiği ve koruma altına alındığı” sorumu tebessümle karşıladı. Deneyimli bir kurul üyesi “Mevcut olmayan bir kültür varlığından geriye birtakım izler kalmışsa, örneğin temel buluntuları mevcutsa bunlar tescil edilebilir” dedi. Ancak Gezi Parkı’nda herhangi bir kazı çalışması yapılmadı. Sayfadaki 1939 tarihli fotoğrafta, yıkımdan sonra Taksim Kışlası’ndan geriye ne kaldığına siz karar verin.

Uluslararası Kültürel Varlıkları Koruma Araştırma Merkezi’nin (ICCROM) eski Genel müdürü Prof.Dr. Cevat Erder’in sözleri dikkate değer: “Rekonstrüksiyon yapı bir kopyadır; tarihi eser değildir. Dünya, 1930’lardan beri tekrar inşa edilen yapıları tarihi eser olarak tescillemiyor. Taksim Kışlası’nın yeniden inşasının tarihi korumayla ilgili olduğunu sanmıyorum. Ama var olan ideoloji için uygun görünüyor.”
Radikal İki, Haber: Gökhan Tan, 24.07.2011



DÜNYANIN İLK AKIL HASTANESİ BAKIM BEKLİYOR

 

     

 

Türkiye'nin önemli turizm merkezlerinden Kapadokya bölgesinde dünyanın ilk akıl hastanesi olarak bilinen Aya Maryeros Manastırı turizme kazandırılmayı bekliyor.


Derinkuyu İlçesi Cumhuriyet Mahallesi'ndeki, Bizans döneminden kalma olduğu öne sürülen Aya Maryeros Yeraltı Manastırı, dünyanın ilk akıl hastanesi olarak kullanılan mekan olarak biliniyor.
Geçmişte barınma ve ibadet merkezi olarak kullanılan Derinkuyu Yeraltı Şehri ile turizm pastasından pay almaya çalışan ilçede, vatandaşlar, etrafı yüksek duvarlarla çevrili olan manastırın bir an önce onarılıp, turizme kazandırılmasını istiyor.


Manastırın bulunduğu Cumhuriyet Mahallesi Muhtarı Murat Erciyas, manastırın onarılıp turizme kazandırılması halinde, ilçeye gelen turist sayısının artacağını söyledi. Manastırın onarılıp turizme kazandırılması isteklerini Nevşehir Müze Müdürlüğü yetkililerine de ilettiklerini belirten Erciyas, manastırın mevcut durumunun içler acısı olduğunu söyleyerek, define avcılarının mekanı haline dönüşmesinden yakındı.


Manastırın dünyanın ilk akıl hastanesi olarak bilindiğini vurgulayan Erciyas, bu mekanın bir an önce ülke turizmine kazandırılmasının, Türkiye'nin menfaatine olacağını kaydetti.

Türkiye Gazetesi, 24.07.2011

2 BİN 200 YILLIK TARİH AYAĞA KALKIYOR

 

 

Bursa’da 2 bin 200 yıl önce Romalılardan kaçarak ordusuyla Bitinyaya sığınan ünlü Kartacalı Komutan Hanibal tarafından yaptırıldığı rivayet edilen tarihi kaleler ve 6 ayrı kapı ayağa kaldırılıyor. Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, sur içinde 100 binayı kamulaştırıp yıktıklarını, 6 kapıdan 3’ünün günyüzüne çıkarıldığını, diğer 3’ünde ise çalışmaların sürdüğünü belirterek, ’Adım adım surları, kaleleri ve kapıları ortaya çıkarıyoruz. Buralar aktivite merkezi olacak, döküntü bölgesinden vizyon bölgeye dönüşecek’ dedi.

 

Bursa’da tarihi ve kültürel mirasa verdiği önemle Türkiye ve dünyaya örnek olan Bursa Büyükşehir Belediyesi, saltanat, fetih ve iç yerkapınının ardından dış yerkapı, kaplıca ve zindankapıyı ortaya çıkarıyor.Üftade Camisi’nin hemen altında dış yer kapının ortaya çıkarıldığı bölgede incelemelerde bulunan Başkan Recep Altepe, kaleler ve surların yanına yapılan binaları kamulaştırıp yıktıklarını ifade etti.


Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, Bursa’nın kültür ve medeniyetin başkenti olduğunu, Osmanlı’nın 130 yılına damgasını vurduğunu ancak 3 bin 500 yıllık geçmişi olduğunu hatırlatarak, "Bursa’nın Bitinya döneminde oluşan sur içi bölgesinde yoğun bir faaliyet sürdürüyoruz. Surlar Bursa’nın en eski yerleşiminin duvarları. Bu surlar 2 bin 200 yıl önce örülmüş. Bu duvarları tekrar orjinal ölçülerinde rekonstrüksiyondan geçiriyoruz. Önünde, arkasında ve içindeki binaları kamulaştırıp ayıklıyoruz.


Tarihi duvarlar, yapılar, taşlar ve motifler ortaya çıkıyor. Duvarlarda birçok tarih var. Burasının yüzyıllar boyu nasıl değiştiğini görüyoruz. 3 bin 400 metre boyunca surlarda çalışma var. Surların ise 6 tane kapısı var. Üçünü geçtiğimiz dönemde tamamladık. Saltanat kapı, iç yer kapı ve fetih kapısında çalışmalar tamamlandı. Şu anda ise dış yer kapı, zindankapı ve kaplıca kapıda çalışmalar sürüyor. Proje çalışmaları tamamlandı, inşaat ve çevre düzenlemesi ise sürüyor" dedi.


Dış yer kapının Yokuş Caddesi üzerindeki temellerinin bulunduğunu, buradaki çalışmaların Anıtlar Kurulu’nun onayından geçmesinin beklendiğini kaydeden Başkan Recep Altepe, "Tahtakale bölgesi yeni bir eser kazanacak. Bu bölgede çalışmalarımız sürüyor. Surlara ve kalelere yapışım binalar vardı, tamamı yıkıldı. Arkadaki tabi doku meydana çıktı. Eskiden görülmüyordu, bu bölgede bu surları görüyoruz. Şehrin güneyine bakan tarafta ise çift sur var. Bu bölge düz olduğu için savunulması zor bir yer. 21-22 metrelik aralıklarla çift sur yapılmış. İkisi de ayağa kalkıyor. Surların büyük çouğunluğunu bitirdik. Kalanları da 2-3 yıl içinde tamamlamayı hedefliyoruz. Sur içindeki 4 mahallede 9 bin nüfus yaşıyor. Eskiden Osmanlı öncesi dönemde ise şehrin tamamı burada yaşıyordu. O zaman tarihteki nüfus 5-6 bin civarındaymış" dedi.

Tüm alt kapı ve surlarıyla Bursa’nın tarihi kimliğini ortaya çıkaracaklarını anlatan Başkan Altepe, "Surların içindeki, dışındaki kamulaştırdığımız bina sayısı 100’ü geçti. Adım adım kamulaştırıyoruz. Bazı vatandaşlar kendileri geliyor. Artık oralarda oturulamayacağı, çalışılması gerektiği belli oldu. Daha önce sur duvarı gözükmüyordu. Hızlı şekilde kamulaştrırıp özünü ortaya çıkarıyoruz. Alacahırka’da Zindankapı ve Kaplıcakapı var. Büyük kamulaştırmalar yaptık. Burçların içindeki 4 katlı apartmanlarıyıktık. Şimdi çevreleri temizleniyor. Bu bölge aktivite merkezi olacak. Altındaki Cilimboz Deresi’ndekibinalar ve çevresi temizleniyor. Vizyon bölge haline gelecek. Daha önceden döküntü halde, harabe vaziyetteydi.


Şimdi turistik bir bölge olacak ve arkeolojik olarak turizme kazandırılacak. Turlar düzenlenecek, küçük belli araçlarla taranacak, aslına uygun şekilde tamamlandıkça tanıtılacak. Zindankapı bu konuda önemli bir yer. Bursalılar Uludağ’ın eteklerinden ve şehrin batısından bakınca ne kadar değiştiğini görecekler. Buradaki yapılar birer birer ortaya çıkacak" diye konuştu

Hisar bölgesi, Bursa’nın ilk yerleşim alanı olarak biliniyor. Bölgede, Bitinyalılardan Romalılara, Bizanslılardan Osmanlılara değin bir çok medeniyetin izlerini görmek mümkün. Kale yüksek rakımlı Tophane bölgesinde doğal kayalıklar üzerine kurulmuştur. Kale’nin ilk yapısı Bursa kenti (Prussias) kurucuları olan Bitinyalılar tarafından MÖ 180 -200 yıllarında yapılmıştır. Bölgede yerleşim planının Romalılardan kaçarak ordusuyla birlikte Bitinyaya sığınan ünlü Kartacalı Komutan Hanibal tarafından yapıldığı rivayet olarak söylenir. Roma ve Bizans dönemlerinde ilaveler ve kapsamlı onarımlar yapılmıştır. Osmanlı döneminde özellikle Timur saldırılarından sonra ve arkasından yaşanan Karamanoğlu Mehmed Bey’in kuşatması sonrası Hacı İvaz Paşa tarafından tamir edilerek güçlendirilmiştir. Bunun dışında 1651 ve 1855 yıllarında teferruatlı bir onarımdan geçirilmiştir.


3.38 m. uzunluğunda olan Kale’nin surları Saltanat Kapısı, Yer Kapı (Bab-ı Zemin), Fetih Kapı (Su Kapısı), Zindan Kapı (Bab-ı Sicn) ve Kaplıca Kapı olmak üzere 5 adet kapı ile dışa açılır ve toplamda 14 adet burca sahiptir. Güvenlik açısından savunulması güç bölgelerde Yer Kapı-Zindan Kapı arası çift sur olarak inşa edilmiştir. Bölgede birisi Bizanslılara ya da Bitinyalılara ait olduğu iddia edilen saray kalıntıları ile Osmanlı Bey Sarayı’na ait alan mevcuttur.

Bursa Blge, 24.07.2011

MAHMUT MUHTAR PAŞA'NIN KONAĞI'NIN YÜZÜ SONUNDA GÜLÜYOR

 

 

1956'dan 1999 depremine kadar Kadıköy Kız Lisesi'nin bir parçası olarak kullanılan Mahmut Paşa Konağı, İl Özel İdaresi tarafından restore ediliyor. Restorasyon bitiminde konak, Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı bir idare binası olarak kullanıma açılacak.

 

İstanbul'da devlet erkanına ait köşklerden sadece biri Mahmut Muhtar Paşa Konağı. Fakat günümüzde onu, diğer köşklerden ayıran bir hikayesi var. 1870'lerde Kadıköylü levantenler (Tanzimat sonrasında liman kentlerinde yaşayıp ticaretle uğraşan gayrimüslimler) tarafından, İtalyan bir mimara yaptırılan konakta, ilk olarak Alfred Frederic James Barker adında bir İngiliz yaşar. Hakkında Fransız asıllı olması ve konakta ailesiyle birlikte tam 10 yıl yaşamasının dışında bilgi kalmaz günümüze. Konağı onun yaptırdığına dair olan söylentileri saymazsak tabii...

 

Barker ailesi, 1894 İstanbul depreminde burayı Dimitri Veldemi adında bir Rum'a satıp gider. Veldemi'den de Osmanlı sadrazamlarından Gazi Ahmet Muhtar Paşa'nın evlenecek oğlu Mahmut Muhtar Paşa alır konağı. Mahmut Muhtar Paşa'nın konakta yaşadığı dönemler önemlidir. Çünkü Moda sakinlerinin, 'Mermer Köşk' olarak da andıkları yapının kaderini ve onu diğerlerinden ayıran özelliğini, bu süre belirler biraz da!

 

Bahriye nazırı Mahmut Muhtar Paşa, Mısır Hidivi İsmail Paşa'nın kızı Prenses Nimetullah Sultan'la evlenip 1897'de konağa yerleşir. 35 yıl burada ikamet ederler. Cumhuriyet'ten sonra da onun adıyla anılır. Konağın onun adıyla anılmasının tek sebebi Mahmut Paşa'nın uzun yıllar burada yaşaması değil; görevi dolayısıyla Osmanlı donanmasını kuvvetlendirmek için İngiltere'ye sipariş ettiği 'Sultan Osman' ve 'Reşadiye' adındaki zırhlı gemilerdir!

 

 

Mahmut Paşa'nın gemileri sipariş ettiği tarihte, Birinci Dünya Savaşı çıkar ve İngiltere, parası peşin ödenen gemileri Osmanlı'ya teslim edemez. Savaştan sonra, yani Cumhuriyet'in ilan edildiği yıllarda, bu gemiler Mahmut Muhtar Paşa'nın 'hazine hakkının kaybına' sebepten yargılanmasına sebep olur. Mahmut Paşa, dava sonucunda suçlu bulunur ve gemi için harcananların bedelini faiziyle ödemekle yükümlü tutulur. Napoli'ye bir gemi seyahatinde hayatını kaybeden Mahmut Muhtar Paşa'nın borcunu, Mısır'a yerleşen ailesi Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne konağı satarak öder. Yıl 1956'dır. 1,5 milyon lira bedelle kamulaştırılan konak Marmara Denizi'ne kadar uzanan 9 dönümlük arazisiyle, Milli Eğitim Bakanlığı'na devredilir ve Kadıköy Kız Lisesi olur. Bir süre sonra, köşkün bahçesine lise için ek binalar yapılır. Bu, biraz da konağın makus talihinin izidir aslında. Çünkü, özel bir mimariye sahip 150 yıllık konağın tarihi, beton yığması sıradan lise binalarıyla gölgelenir. En kötüsü ise uzun yıllar derslik olarak kullanılan Mahmut Paşa Konağı'nın, 1999 Marmara depreminde zarar görmesi üzerine kapısına kilit vurulmasıdır. Yapıldığı günden beri pek boş kalmayan konak, depremden sonra boşaltılmış ve sadece Kadıköy Kız Lisesi öğrencilerinin dışarıdan baktıkları bir binaya dönüşmüş.

 

Mahmut Paşa Konağı'nda 1999'da başlayan bu sessizlik geçtiğimiz haftalarda bozuldu. Kadıköy Kız Lisesi mezunları, binanın restore edilebilmesi için yetkililerle bağlantı kurmuş. Uzun çabalardan sonra İstanbul İl Özel İdaresi, mezunların sesine kulak verip restorasyona başlamış. konağı yenileyip Kadıköy Lisesi Müzesi'ne dönüştürelecek.

 

Konak, Tanzimat sonrasında yapıldığı için eklektik mimarinin özelliklerini taşıyor. Yani Batı'dan Doğu'dan pek çok öğeyi barındırıyor. Bazı odalardaki duvar bezemelerinde 1900'lerde yaşamış İngiliz erkeklerini hatırlatan portreler, insan figürleri var. Bu figürler, yapının ilk sahiplerini getiriyor akla.

 

Konak; bodrum, giriş, sofa ve bir cihannümadan oluşuyor. Giriş katta birbiriyle karşılıklı 6 oda var. 6'sı da aynı eşitlikte ve misafirler için ayrılmış. Bu odalarda girişin sağında olanlar Marmara Denizi'ni görüyor. Antreden sofaya çıkan merdivenlerde ise yine mermer kullanılmış. Konağın sofaya açılan 6 odası daha var. Onlardan biri Prenses Nimetullah, diğerleri de ailenin geri kalan bireylerince kullanılmış. Bu odaların duvar bezemeleri ve pencere yapıları göz alıcı.

 

Üçüncü katına ise hizmetçilerin kullandığı merdivenden çıkılıyor. Bu merdiven, aynı zamanda konağı mutfak ve servis odasına bağlıyor. Üçüncü kat ise hizmetçilere yatak odası olarak ayrılmış. Fakat konakta aileden daha çok, okul olarak kullanıldığı yılların izleri var. Duvar, bezeme ve tarihi kalorifer peteklerinin üzerlerinde hep öğrencilerin adları yazılı. Arada kopyalar... Ve duvarlara çakılmış kara tahtalar var!

Zaman Pazar, Haber: Sevim Şentürk, 24.07.2011

 

Definecilik, Türkiye için her zaman ilgi çekici bir konu. Aşinalık medyada çıkan garip haberlerle ya da Türk filmleriyle sınırlıysa genellikle tebessüm ettiriyor. Fakat örneğin taşrada, kulaktan kulağa dolaşan sayısız define hikayeleri arasında büyüyenler için her hikaye 'hadi sen de şansını dene, topla kazma küreği, al detektörü, iz peşine düş' çağrısı yapıyor ayrıca. Definecilikle ilgili herhangi bir gündemde bahsi geçen, 'Türkiye'de 5 milyon civarında defineci var' tespiti (her ne kadar kaynağı belirsiz olsa da), bu konunun kitleler açısından taşıdığı ciddiyetin bir işareti.


Haberlerde hep bir şeyler ararken ya da bulduğu değerli bir objeyi satmaya çalışırken yakalandığını okuduğumuz defineciler, bu kez kendi yasal haklarını arıyorlar. Avukat Cihan Şimşek'in hukuki danışmanlığını yaptığı bir girişimle, önümüzdeki ay imzaya açılacak bir metin hazırlanıyor. Hedef bir milyon definecinin imzasına ulaşıp talebi TBMM başkanlığına iletmek.
Girişimin öncülerinden biri Mahmut Geçgin. 1979 doğumlu, Bursa'da yaşıyor. Gömü hikayeleriyle büyüdüğü çocukluğundan beri defineciliğe ilgi duymuş fakat bu işe yedi yıl kadar önce başlamış. Bir süredir de define aramak için kullanılan detektörleri satan bir mağazası var. Defineciliğin halk tarafından genellikle olumsuz algılandığını söylüyor. Kendisi bu nedenle, gittiği yerlerde tepkilerle karşılaşmamak için fotoğraf çektirmeye yanaşmadı. Definecilikle ilgili sorularımızı yanıtlarken ise çekinmedi.


- Definecilik sadece zengin olmanın bir yolu mu, yoksa aynı zamanda bir tutku mu?
Defineciliği hepatit virüsü gibi görüyorum, vücutta vardır ama ne zaman faaliyete geçeceği belli olmaz ve insan ayrımı yapmaz, birden bakarsınız hiç ummadığınız bir kişi, hiç ummadığınız bir yaştan sonra definecilikle uğraşır olmuş. Bizler de yeni yasalardan sonra klavye definecisi olduk çıktık. Sadece sanal ortamda bilgi ve fotoğraf alışverişlerimiz oluyor, ötesine geçemiyoruz artık.

 

- Yeni yasalar defineciliği yasaklıyor mu?
Eski yasalara göre define aramak serbest, izinsiz kazı yapmak yasaktı. Ancak 2008'den beri izinsiz define araştırmak da suç. Detektörlü ya da detektörsüz fark etmiyor. Yani detektör firmalarının söylediği gibi 'Aramak serbest, kazmak yasak' sözü artık anlamını yitirdi. Define arama maksadıyla araziye çıkan birisi izin almamışsa suç işlemiş sayılıyor. Bu da büyük bir sıkıntı doğuruyor. Her kesimden insan definecilikle ilgileniyor, doktorundan, mühendisine, öğretmeninden, polisine, herkes bir yerde definecilik yapmıştır. 


- Başka ülkelerde yasalar var mıdır?
Avrupa'da Yunanistan ve İtalya'da definecilik ülkemizdeki gibi suç sayılıyor ama diğer ülkelerde serbest. Özellikle İngiltere ve Amerika'da yarışmaları olan bir hobi. İnsanlar parklarda, bahçelerde ellerinde detektörle 'tek para' arıyorlar. Zaten bu 'tek para'ları bu insanlar detektörle dolaşıp bulmazsa ne devletin ne de teknolojinin uzaktan hepsini tespit etme imkanı var.


- Bir defineci bulduğu paraları müzeye teslim eder mi?
Bizim girişimimiz bunu da sağlamaya yönelik. Müzeye teslim edilen eserler basit bir tutanağa geçirilmemeli, suiistimalleri önlemek için resim ve video çekilerek teslim alınmalı. Resim ve videoların birer kopyası eseri teslim eden defineciye verilmeli. Defineciler müzenin vereceği ücretin düşüklüğünden veya geç ödenmesinden şikayetçi değiller. Daha çok verdiği eserin kaybolmasından şikayetçiler. Bu sağlanırsa neden teslim etmesin?


- Siz detektör de satıyorsunuz. İşe yarıyor mu o araçlar?
Detektörcülük sektörü tamamen kirlenmiş. Yıllardır insanlara 1 metre derine inemeyen detektörleri 6-12 metre arası derinlik vaadiyle sattılar. Satmaya da devam ediyorlar. Defineci zaten kandırılmaya müsait. Hatta o kadar alışmışlar ki yalanlara, 'Detektör derinliği soranlara 1 metreyi geçmez' dediğimizde tepkilerle karşılaştığımız oluyor. Dudaklarımızın arasından çıkacak iki kelimeye inanıp gecesini gündüzünü ve tüm parasını bu işlere harcayacak bir kitledir defineciler. Biz boş vaatler vermiyoruz satarken, bakalım başarılı olabilecek miyiz?


- Siz hiç define buldunuz mu?
Hiç bulmadım, bulana da şahit olmadım. Ama define bir gerçek ve her yıl bulanlar oluyor, bunların bir kısmını haberlerde görüyoruz. Sürekli yakalanan eserler oluyorsa, bulanlar da oluyordur herhalde. Tabii bir de yakalanmayanlar vardır. Zaten yasal taleplerimizdeki amacımız yakalanan ve yakalanmayanları aynı yere yönlendirmek. Yani ne eserle yakalanıp cezaevine girsin insanlar, ne de bulduğu eserleri kaçak satmaya çalışsınlar. 

 

- Define ararken gizemli olaylarla karşılaşanların hikayeleri çok anlatılır, siz yaşadınız mı bu tür maceralar?
Başımdan ilginç olaylar geçmedi ama definecilerden duyuyoruz. Arazi şartlarında gecenin karanlığı, yakalanma korkusu derken insanlar halüsinasyon görüyor. Cin aleminden varlıkların hareketlerine şahit olduklarını düşünüyorlar. Bunlar normal ve sakıncası yok. Sakıncalı olan böyle şeyleri gördüğünde, orada korunan bir define olduğuna inanmak.


- Cinli define hikayeleri yaygın mıdır?
Çok yaygın. Gece herhangi bir vahşi hayvan sesi duyduğunda bile bunu cinlere yoran defineciler oldukça fazladır. Bu nedenle kazı kadrolarına mutlaka bir cinci hoca alırlar. Yine definenin yerini bulmak için cinci hocalardan yardım isteyen defineciler vardır.

 

- Bir de define haritaları vardır...
Define haritalarına artık itibar edilmiyor. Nedeniyse bir dönem çok fazla sahte define haritası yapılması... O kadar çok sahte haritalar yapılmış ki, orijinal harita oranı binde bir bile değil artık. Bu yapılan sahte haritaları İstanbul gibi büyük şehirlerde, defineci kahvelerinde Anadolu insanına yüksek fiyatlara sattıkları çok görülmüş bir şeydir.


- Harita yoksa defineyi nasıl arıyorsunuz, belli yöntemleriniz var mıdır?
Türkiye definecilik ve tarih bakımından dünyanın en zengin coğrafyası. Bu konuda en yoğun bölgelerimiz Ege, Akdeniz ve Marmara. Definecilerin dikkat etmesi gereken püf noktaları vardır. Yıllarca metrelerce derinliklerde define aradılar. Artık bu hurafeden vazgeçmeliler.


- Nedir o püf noktaları?
Türkiye'de her yıl kanalizasyon kazılarında defineler bulunur. Bunlar genellikle bir - bir buçuk metre derinlikte bulunur ve çoğunun çevresinde define işareti yoktur. Zamanla yok olmuştur ya da zaten işaretsiz gömülmüştür. Define ararken önce düşünülmesi gereken şey, 'Ben olsam nerede yaşardım? Nereye gömerdim?' sorusudur. İnsanlar su kaynağına uzak yaşayamazlar. Bu nedenle definecilik su kaynaklarına yakın ve tarıma müsait alanlarda yapılmalıdır. Sonra defineyi gömen adamın neden gömdüğü düşünülmelidir. Kimse toprağın olsun diye gömmemiştir. Fazla parasını güvenlik gereği gömmüştür ve çok derine gömmemiştir. Çünkü para lazım olduğunda tekrar alması, hatta bazen fazla parasını tekrar üzerine eklemesi gerekiyor.


- Defineciler tarihi ve kültürel değerleri bulunan yerlere zarar vermiyorlar mı?
Maalesef zarar veriyorlar. Bilinçsizlikten kaynaklanıyor. Hala gördüğü işaretin altında para olduğunu sanan bilinçsiz bir kitle var. Bu insanlara ulaşmak ve eğitmek için televizyonda kısa programlar yapılabilir. Bakanlık da eğitim verebilir. Yani tarihi yerlerin korunması için en iyi yöntem bu, başka bir yol göremiyorum.

 

- Defineciler ne istiyor?
Taleplerin ne olduğu şöyle özetlenebilir: Definecilere arama ruhsatı verilsin; definecilerin bulduğu eserler kayıt altına alınarak bulana zimmetlensin; bu eserleri defineciler sergileyebilsin; definecilikle ilgili Kültür Bakanlığı'nda bir merci kurulsun; bakanlık defineciler için eğitim versin; tarihi SİT alanlarının korunmasında definecilere sorumluluk verilsin; definecilik çoğu ülkede olduğu gibi suç değil amatör bir tutku, hobi olarak kabul edilsin...

Akşam Pazar, Haber: Eyüp Tatlıpınar, 24.07.2011

KUMRULU MESCİD İLGİYE MUHTAÇ

 

Yıllardır hiçbir bakım yapılmaması nedeniyle duvar hatları ve sıvaları dökülmeye başladı, çatıdan sızan yağmur suları ile binanın tavanında çürümeler oldu.  Adını çatısına yuva yapan kumrulardan alan mescidin kırık camların içeri giren kuşlardan bazılarının da burada öldüğü gözlendi. Tarihi yapının bulunduğu 1273 Sokak’ta oturan vatandaşlar, mescitin restore edilmesini istiyor. 

Milliyet Ege, Haber: Mustafa Oğuz, 24.07.2011

OSMANLI'NIN SON DÖNEMLERİNE AİT BİNLERCE FOTOĞRAF ABD'DEN ÇIKTI

 

 

ABD Kongre Kütüphanesi’nde, 1881-1940 yıllarında Kudüs’te yaşayan Amerikan Kolonisi’nin çektiği 10 bini aşkın fotoğraf dijital ortama aktarıldı. Kongre Kütüphanesi’ne, bu koloninin ABD’ye dönen mensupları tarafından 1978 yılında bağışlanan fotoğraf koleksiyonunda, 1914-1918 yılları arasındaki Birinci Dünya Savaşı’nda çekilen Osmanlı, Alman ve İngiliz askerlerinin fotoğrafları yer alıyor. Fotoğraflardan bazıları ise dönemin önde gelen isimlerinde Enver ve Cemal Paşa’ya ait. Bu kareler sadece Avrupa topraklarında değil, Ortadoğu’da da büyük bir savaş yaşandığına işaret ediyor.

 

Dijital ortama aktarılan fotoğraflar arasında İngiliz devlet adamı Winston Churchill’in Kudüs ziyareti ile Arap ayaklanmaları sırasında Kudüs’ten çıkarılan Yahudilere ait görseller de bulunuyor. Fotoğrafların büyük bölümünün Süveyş Kanalı, Sina Yarımadası, Gazze, Berşeba, Kudüs, Eriha ve Şam’da çekildiği belirtiliyor. Amerikan Kongre Kütüphanesi 2009’da, Padişah II. Abdülhamid döneminde Osmanlı topraklarında çekilen ve daha sonra ABD’ye yollanan bine yakın fotoğraftan oluşan bir albümü dijital ortama aktarmıştı.

Habertürk, 23.07.2011

KAÇAK KAZIYA SUÇÜSTÜ

 

Amasya'da izinsiz kazı yapan 3 şahıs suçüstü yakalandı.

 

Edinilen bilgiye göre, Amasya'nın Göynücek İlçesi'ne bağlı Karayakup Köyü Güroluk Yaylası Kaynaktaş mevkiinde izinsiz kazı yapıldığı ihbarı alan jandarma ekipleri, M.B., C.A. ve K.A.'yı ellerinde kürek, balyoz ve kazmalarla kazı yaptıkları esnada suçüstü yakaladı.

 

Şahısların, ifadelerinin alınmasının ardından cumhuriyet savcısının talimatıyla serbest bırakıldıkları bildirildi.

Amasya Kent Haber, 22.07.2011

BU HEYKEL KİME AİT?

 

 

İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin merhum başkanı Ahmet Piriştina döneminde gerçekleştirilen Kordon düzenlemesi kapsamında Kordon'a dikilen ve balık kılçığını anımsatan heykel, tartışma konusu oldu.


Dünyanın en büyük arama motoru Google dünkü açılış sayfasını ünlü Amerikalı ressam ve heykeltraş Alexander Calder'a ayırdı. 22 Temmuz 1898 tarihinde doğan ve 1976'da ölen sanatçının en ünlü eseri Mobil'e de açılış sayfasında yer veren Google, İzmir'de yeni bir tartışmanın başlamasına yol açtı. Çünkü Mobil heykel, Kordon'a Piriştina döneminde dikilen heykele oldukça benziyor.

İki eser arasındaki benzerliğe dikkat çeken İzmirli fotoğraf sanatçısı Birol Üzmez, "Ey Google sen nelere kadirsin. Açılış sayfan olmasaydı, yıllardır İzmir Kordonu'nda balık kılçığı gibi duran sürrealist heykelin orijinalinin Alexander Calder'e ait olduğunu nereden bilecektik?" dedi. Bu benzerlikten sonra yanıtlanması gereken sorular olduğunu belirten Üzmez, "İzmir'deki heykeli kim yaptı? Hakikaten aşırma mı, esinlenme mi yoksa heykelin kaidesinde kime ait olduğu yazıyor mu?" sorularını yöneltti.

Dönemin Konak Belediye Başkanı olan ve merhum İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Piriştina ile beraber Kordon projesinde çalışan Erdal İzgi ise, konuyla ilgili yaptığı açıklamada, Kordon'a dikilen ve dilek ağacı verilen eserin Amerikalı ressam, mimar ve heykeltraş Alexander Calder'ın eserinden esinlenerek yapılmış olabileceğini söyledi.


İzgi, "Çelikten yapılan eserin adı 'Dilek Ağacı'dır. O dönemde bu isim verildi ve sadece bir aksesuvar olarak konuldu. Söylenildiği kadar da büyük paralar verilmedi. O dönemde sanat tarihi hocası danışman Murat Katoğlu'nun önerisiyle görsel cazibe için konulması uygun görüldü. Dilek Ağacı, heykel değil, görsel çalışma için genç bir ekip tarafından yapıldı. Esinlenmiş olabilirler ancak zaten 'Biz yarattık' iddiasında da hiçbir zaman olmadılar" dedi.

Yeni Asır, 22.07.2011

POMPEİOPOLİS KAZILARI BAŞLIYOR

 

Taşköprü İlçesi'nde 2006 yılından bu tarafa sürdürülen Pompeiopolis antik kentinde 2011 yılı kazıları pazartesi günü başlayacak.

 

Taşköprü Belediyesi’nin desteğiyle Almanya Münih Üniversitesi’nin sürdürdüğü kazıların uluslararası ekip tarafından 1 ay boyunca sürdürüleceği belirtildi.

 

Konuyla ilgili açıklama yapan kazı başkanı Almanya Münih Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Latife Summerer, Efes ve Zeugma antik kentlerine benzerliği ile bilinen Pompeiopolis antik kentinde 6. sezon kazı çalışmalarına pazartesi günü başlayacaklarını ve çalışmalarının 1 ay süreceğini kaydetti.

 

Geçtiğimiz yıllarda Roma dönemine ait Pazar yeri, hamam, villa kalıntısı Agustus Tapınağı vb. çok sayıda bulguya ulaştıklarına değinen Summerer, bu yılda Pompeiopolis antik kentinde çıkarılmayı bekleyen ve tarihe yön verecek ciddi bir çalışma sürdürmeyi hedeflediklerini, bu kendin Efes ve Zeugma Antik kentlerine benzetilmelerine rağmen sıfırdan yapılan bir kent olması yönüyle bu kentlerden daha fazla bir öneme sahip olduğunu ifade etti.

 

Taşköprü Belediye Başkanı Hüseyin Arslan’da Pompeiopolis antik kentinin gerek ilçe gerekse bölge turizmi açısından önemine değinerek bu kazıların sağlıklı bir şekilde ilerlemesi için belediye olarak ellerinden gelen desteği vermeye devam edeceklerini dile getirdi.

Kastamonu Postası, 22.07.2011



17 - 23 Temmuz 2011

TARİHÇİLERE URARTUCA ÖĞRETİYOR

 

 

Van'dan Hakkari'ye giderken şoförümüz bir hikaye anlatmaya başladı. Vanlılar arasında Van Kedisi kadar meşhur, Mehmet Amca'nın hikayesini... Bu başarı hikayesini şaşkınlıkla dinlerken, Mehmet Amca'nın bekçiliğini yaptığı Çavuştepe Kalesi'nin önünden geçiyorduk o sırada. "Sabah 5'te gelir kaleye... Akşama kadar çalışır, turistleri gezdirir, taşları oyar... Şimdi de kitap yazıyor," deyince; gideceğimiz yere çok geç kalacağımızı bile bile, "Azmin zaferi işte budur," dedirten Mehmet Kuşman'ı tanımak, elini sıkmak istedim.

 

Dünyada Urartu alfabesini oluşturan ilk kişi ve bu dili konuşan 36 kişiden biri o... Mehmet Kuşman'ı New York Times iki kez haber yapmış, ABD'de sempozyumlara davet edilmiş. Haftaya Avusturya'da konferans verecek. Üzerinde çalıştığı kitabı, üç dilde yayımlamaya hazırlanıyor. Ancak Kültür Bakanlığı'dan bugüne kadar işittiği tek söz "Aferin," olmuş. Dünyadaki profesörlerin referans gösterdiği, her kitabeyi okuyabilen ve tercüme eden 71 yaşındaki Mehmet Kuşman artık emekli ama hâlâ gönüllü olarak Van Kalesi'ni korumaya devam ediyor...

 

- Yıllarca bu kalenin bekçisiydiniz. Şimdi sizi, dünyanın pek çok ülkesinde konferans vermeye davet ediyorlar. Haftaya Avusturya'ya gideceğinizi duydum...
- Evet. 1961 yılından bu yana Çavuştepe Kalesi'nde bekçilik yapıyorum. Yaş 65 olunca devlet baba 'Güle güle,' dedi. Emekli oldum. Konferanslara rahatça gidebiliyorum. Hâlâ bekçilik yapmaya devam ediyorum ama gönüllü olarak. Devlet Baba'dan para almıyorum. Temizlik, rehberlik, bekçilik, her şeyiyle ben ilgileniyorum. Sadece yaptığım taşları satıyorum, o şekilde anlaştık.


- Neden Urartuca öğrenmek istediniz?
- Kalede çalışıyorduk. Bir hocamız, kazıdan çıkmış bir kitabenin başında düşünüyor. 'Hocam, herkes kitabe çıktığı zaman seviniyor, siz düşünüyorsunuz,' dedim. 'Yok,' dedi: 'Ben de sevindim ama kime okutacağız?' Branşı Fars dili ve edebiyatıydı. Ben de o zaman çok gençtim. Zannediyorum ki profesör denince, her şeyi biliyor. Ankara'da, Emin Bilgiç adında bir bey vardı. O tarihte onu çağırdılar, geldi ve kitabeyi okudu... Sonra yeni kitabeler çıkmaya başladı. Hoca yine düşünüyor. Hoca da beni çok severdi, hatta işe o aldırmıştı beni. 'Hocam, ben öğrenemez miyim?' deyince, öyle bir sinirlendi ki, sert bir şekilde 'Hadi canım sen de!' dedi. Ben de 'Bu dili öğreneceğim,' dedim. Van Kalesi'nde çok yazılar var. Hangisi Asur, hangisi Urartu seçmek zor. O kış öyle düşünerek geçti. Bir dahaki sene İran'a gittim.


- Parayı nereden buldunuz?
- Otostopla, atlarla köylere gidiyordum. Çok zorluk çektim tabii. Her ülkeden harf topladım. Urartuların yazısı çivi yazısı. Hangi sembol, hangi harfe denk geliyor? Tek tek araştırdım, alfabeyi oluşturdum. O zamana kadar alfabe yoktu. 53 tane harf tamamladım. 22 Mayıs 1986'da Müze Müdürlüğü'ne bir yazı geldi. Beni Ankara Milli Kütüphane'de sempozyuma çağırdılar. Türkiye'de kazı yapan yerli ve yabancı bütün hocalar oradaydı. Önce inanamadılar. Sonra hepsi teker teker elimi sıktı. Profesörlerden tebrik alınca daha bir hırslandım. Dedim ki 'Yazıyı çözdük, bundan sonra sıra lisanda'. Lisan o kadar zor ki... Nereden bileceksin harfleri, kelimeleri...


- 'Merhaba' nasıl denir Urartuca?
- 'Eştiye.' Konuşma dilini çözmek zor oldu. 12 yıl kadar uğraştım. Bazı kelimelerin neden bahsettiğini biliyorum ama cümleyi kuramıyorum. Bir hoca dedi ki, 'İstanbul'a git, orada Beyazıt'ta lügat bulabilirsen, belki işini kolaylaştırır.' Urartuların dili, Ural-Altay kökenli. İyi bir lügat buldum, ondan faydalandım ve hemen çözüldü. O zorluklardan sonra çok kolay geldi.


- Şimdi kitabeler çıkınca okumanız için sizi mi çağırıyorlar?
- Genelde ben okurum. Van'a gelen her valiye 'Bana 30-40 öğrenci verin, bir yer gösterin, Urartuca öğreteyim,' diyorum. Çivi yazısıyla yaptığım oymacılığı da öğretirim. Bir zanaat sahibi olurlar. Her vali hep 'İyi olur,' diyor ama vaatleri masada kalıyor. Ayda 1200 lira emekli maaşı alıyorum. 44 yıl hizmetim var. Kendi imkanlarımla nasıl kurs açayım?


- Bu dili yakınlarınıza öğrettiniz mi?
-
Oğlum biliyor, ona öğrettim. O da şimdi memuriyete atandı. Kamu yönetimi okudu. Altı ay sonra da kaymakamlık imtihanına girecek.


- Oğlunuz kaymakam olunca belki o bir kurs açar, sizin gençlere Urartuca öğretmenizi sağlayacak...
-
Bir savcı bey vardı, Gürpınar'da... Ona öğrettim. Bayağı ilerledi Urartuca konusunda. Şimdi Ankara'ya tayini çıktı. Gece beni alıyordu, evine gidiyorduk, gece geç saatlere kadar benden ders alıyordu.


- Urartuca ne kadar zamanda öğrenilir?
-
Tahsil yapan bir insan üç yılda öğrenebilir. Hem okumayı hem yazmayı öğrenmek için üç yıl vermek lazım.


- Nasıl bir milletmiş Urartular?
-
Çok çalışkanlar. Savaşçılar ama savaşı sevmiyorlar. Silah yapıyor, düşmanına veriyor. Kitabelerde bir sürü silah var Urartu yapımı... Asurlular, Urartululardan aldıkları silahla geliyor, onları öldürüyorlar. Van Kalesi, Urartuların en büyük kalesi. 135 bin kilometrekare yerde, 3.5 - 4 milyon insan yaşıyor.

 

- Nasıl geçiyor bir gününüz?
- Sabah 4'te uyanırım, namazımı kılıp yola çıkarım. 71 yaşımdayım. Van'ın çıkışından yola kadar otostop yapıyorum. Akşama kadar burada taşlarımı oyuyorum, kalenin bakımıyla ilgileniyorum. Yani turist gelmeyince canım sıkılıyor diye bir şey yok. Mesela en uzun günler bu günler. Bana kısa geliyor. Çünkü hep çalışıyorum.


- Eşiniz gurur duyuyordur sizinle...
- Urartu fanatizmime alıştı artık. 11 çocuğumuz var. Altısı kız, beşi erkek. Bir futbol takımı gibiyiz. Sadece bir oğlum bu dili öğrenmek istedi. Diğer çocuklarım 'Biz geleceğimize bakalım baba, geçmişi ne yapalım?' dedi.


- Hepsini okuttunuz mu?
- Evet, hepsi okudu.


- Kızları da okuttunuz mu?
- Kızlar liseye kadar gitti. Oğullarımın hepsi üniversitelidir.


- Urartular hakkında efsaneler var mı?
- Urartular hakkında bilinmeyen çok şey var. Acaba müzik var mıydı, yok muydu? Tiyatro yok, o kesin. Temizliğe önem vermişler. Bıçakla tıraş oluyorlar. Jilet yok o zaman, bıçak var. Tuvalet var, foseptik açmışlar. Çok tanrılı bir millet. En büyük tanrıları, devlet ve savaş tanrısı Haldi. Sembolleri yılan, akrep, şahin, aslan. Zehirleyici, parçalayıcı...


- Kitap yazmayı düşünüyor musunuz?
- Ölmeden, öğrendiğim her şeyi anlatmak istiyorum. Kitap yazıyorum, bitmek üzere. Adı, Doğu Anadolu'da Urartular. Çivi yazısı (Urartuca), Türkçe ve İngilizce olarak yayımlanacak.


- Boynunuzdaki kolye dikkatimi çekti. Ne yazıyor üzerinde?
- Bu kolye orijinaldir. Mezarlıkta buldum. 2600 yıl öncesine ait. Daha eski bile olabilir. Bir tek bu kolyeyi kendime sakladım ve dilekçe yazdım. Müzenin bilgisi dahilinde. Bu kolye akiktir. Hiç bozulmamış gördüğünüz gibi... Öyle güzel figürler yapmışlar ki, çıplak gözle çözemezsin. Büyüteçle baktığın zaman akrep var, atlar var aslan var... Düşünün o zaman büyüteç yok. Nasıl bulmuşlar ve yapmışlar? Tuhaf...

Sabah Cumartesi, Haber: Tuluhan Tekelioğlu, 23.07.2011

ALTINTEPE KAZILARINDA 3 İSKELET BULUNDU

 

     

 

Erzincan'ın Altıntepe kazı bölgesinde 3 iskelet bulundu. İskeletlerin Doğu Roma ya da Bizans dönemine ait olduğu sanılıyor.


Erzincan Valisi Abdülkadir Demir, Altıntepe'de yapılan çalışmaları yerinde inceleyerek Atatürk Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Prof.Dr. Mehmet Karaosmanoğlu'ndan bilgiler aldı. Çalışmaları yerinde inceleyen Vali Abdülkadir Demir,






Altıntepe'nin Erzincan'ın en önemli antik kentlerinden biri olduğunu ifade etti.


İl merkezine 15 kilometre uzaklıktaki doğal bir tepe üzerine kurulu Altıntepe, sur duvarları, kabul salonu, açık hava tapınağı, mezarları ve gelişkin kanalizasyon şebekesiyle Doğu Anadolu Bölgesi'nde örnek bir yapıya sahip. Altıntepe'de 2003 yılından itibaren Atatürk Üniversitesi Arkeoloji bölümünce yürütülen kazı çalışmalarının bu yılki bölümü başladı. Yapılan kazı çalışmalarında Bizans dönemine ait olduğu düşünülen 3 adet mezar ve kemikler ortaya çıkarıldı. İlk bilimsel çalışmaların 1959-1968 yılları arasında yapıldığı alanda, bu yıl da bilimsel kazı ve onarım çalışmaları gerçekleştiren ekip, define arayıcıların ın büyük zarar verdiği kale ve yapıları onararak tekrar turizme kazandırmayı hedefliyor.


Bizans ve Osmanlı medeniyetlerine ev sahipliği yapan Altıntepe mevkiindeki arkeolojik kazılara devam ediliyor. Kazıları yerinde inceleyen Vali Abdülkadir Demir, çalışmaların tamamlanmasının ardından mekanın ziyaret edilebileceğini söyledi.






Yapılan kazı çalışmaları hakkında bilgiler veren Atatürk Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Prof.Dr. Mehmet Karaosmanoğlu; "Bu yıl dokuzuncusunu gerçekleştirdiğimiz kazı sezonuna 1 Temmuz itibariyle başladık, 30 Temmuz'a kadar kazılarımı z devam edecek. 21 öğrenci ve öğretim üyesi, 24 de işçi olmak üzere 45 kişilik bir ekiple kazılarımızı sürdürüyoruz. Bu yılki kazılarda iskelet bulundu. Fazla erken olmayan bir döneme ait Doğu Roma ya da bizim bildiğimiz Bizans dönemine ait olması gereken, yatış olarak da Doğu-Batı yönünde yatmış, aynen Müslümanlarda olduğu gibi uzanmış, ama sırt üstü yatmış farkıyla ayrılıyor. Bugün üç tane iskelet bulundu. Yanında buluntu olarak bir şey çıkmadı." dedi.


Vali Abdülkadir Demir de konuyla ilgili açıklamasında şöyle dedi: "Altıntepe kazısı Erzincan'ın tek arkeolojik kazısıydı. Ama bu yıl Kemah Kalesi'nde yine Atatürk Üniversitesi'nde görevli bir hocamız kazı çalışmalarına başladı. Bizim üçüncü olarak Saztepe mevkiinin de kazı alanı olarak ilan edilmesi için çalışmalarımız başladı. Altıntepe bizim için çok önemli. Çünkü Altıntepe ziyaret edilmek için çok yakın bir mesafede. Hava alanından 7 -8 dakikada buraya ulaşabilirsiniz. Türkiye'nin değişik yörelerinde değişik görevlerde bulunmamız vesilesiyle kazılar gördük. Ancak burada çok gayretli bir çalışma görüyoruz. Burası günümüzden 2 bin 750 yıl önceki dönemi yans ıtan çalışmalar. Bu anlamda çok önemli. Bizim burada bütün amacımız, b ütün çabamız şu; bu tüp arkeolojik kazılar çok uzun sürüyor. Bazen 50 yıl sürebiliyor. İnsanlar sabırsız. Erzincan'da bu konuda yeterince eser yok. Biz bunu istiyoruz ki çok kısa sürede çıkaralım. Bu düşünce ile elimizde olan değerleri İl Ö zel İdaresinden, Kültür Bakanlığından desteklerle hemen sunulabilir hale getirmek istiyoruz. Bulunan eserleri hemen restore edip ziyaretçilerin hizmetine sunmak istiyoruz. Bu kapsamda özellikle Bizans dönemine ait kilisenin tabanındaki mozaikleri İl Özel İdaresi kaynakları ile ihalesi yapılarak son aşamaya gelindi. Orada farklı ihtiyaçlar doğdu. Bu yıl sonu itibariyle kiliseyi ziyaret edilebilecek şekle getireceğiz."

Türkiye Gazetesi, 23.07.2011

TÜRK TARİHİNİN HERKÜL ZAFERİ

 

 

1980 yılında Perge’den çıkarıldıktan sonra baş kısmı Türkiye dışına kaçırılan ‘Yorgun Herakles’, vatanına dönüyor. 1800 yıllık tarihi eserin sergilendiği Boston Güzel Sanatlar Müzesi, paha biçilmez heykelin bu yıl sonunda iade edileceğini açıkladı. Times Gazetesi bu kararı, “Türkiye’nin zaferi” olarak duyurdu.

 

Antalya’daki Perge Örenyeri’nden 1980’de bilimsel kazılar sonucu çıkarılan ancak yasadışı şekilde yurtdışına kaçırılan “Yorgun Herakles” heykelinin üst yarısı Türkiye’ye iade ediliyor. 20’nci yüzyılın en büyük tarihi eser hırsızlıklarından biri olarak görülen ‘kaçırmadan’ beri, 1800 yıllık heykelin bacakları Antalya Müzesi’nde, baş ve omuzları ise Boston Güzel Sanatlar Müzesi’nde sergileniyordu. Türkiye ile ABD’nin yetkili makamları arasında tam dört yıldır süren müzakereler sonunda, Amerikan müzesi, heykelin kendilerinde bulunan kısmını bu yıl sonunda iade edeceklerini açıkladı.

 

İngiliz Times gazetesi, bu gelişmeyi “Yurtdışına kaçırılmış yüzlerce tarihi eserin iadesi için mücadele eden Türkiye’nin zaferi” diye niteledi. ‘Yorgun Herakles’in öyküsü, 1980’de Perge’de yapılan kazıda alt kısmının bulunmasıyla başladı. Eski bir Yunan heykelinin Romalılarca yapılan kopyası olan eserin bir yıl sonra Boston’daki müzede baş ve omuzları sergilenince, Türk arkeologlar bu kısımların Antalya’daki Herakles’e ait olduğunu dile getirdiler. Boston Müzesi ve New Yorklu koleksiyoncular ise eseri Alman bir aracıdan aldıklarını ve herhangi bir resmi kaydı olmadığını belirterek uzun süre iadeye yanaşmadılar.

 

Tanrısal bir kuvvet ve cesarete sahip Herakles, 18 yaşına geldiğinde Nemea ormanlarında yaşayan bir aslanı öldürme görevini üstlenir. Hayvanın saldırısını beklerken her gece kralın 50 kızıyla birlikte olur. Ertesi gün aslanı arar ve yorgun argın eve döner. Sonunda bir gün altın postlu aslanı öldürmeyi başarır. Yorulduğunu fark etmeyecek kadar çalışkan Herakles’in ömrü, buna benzer 12 görevle geçer.

 

Yunan mitolojisinde Herakles, Roma mitolojisinde ise Herkül olarak bilinen ilahi kahraman, tanrıların kralı Zeus ile Miken kralının kızı Alkmene’nin oğludur. Bu mitoloji kahramanı, Türkiye’de de Ereğli (Heraklion-Ereklion) diye bilinen tüm yerleşimlerin isim babasıdır.

Hürriyet, 23.07.2011

KARİA YÜRÜYÜŞ YOLUNA DESTEK

 

Muğla Ticaret ve Sanayi Odası’nın (MUTSO) yürüyüş turizmi için hazırladığı Karia Yolu Projesi’ne Güney Ege Kalkınma Ajansı’ndan (GEKA) 234 bin lira hibe desteği geldi.

 

Kar amacı gütmeyen kuruluşlara yönelik hazırlanan 720 proje arasından ilk 108’e girmeyi başaran Karia Yolu’nu beş arkeolog ve uzmanın hazırlayacağı belirtildi. MUTSO Başkanı Bülent Karakuş, “Marmaris, Bozburun, Hisarönü, Datça, Akyaka, Yerkesik, Ören, Mazı, Bodrum, Milas, Labranda ve Bafa Gölü’nü içine alan yürüyüş yolunun uzunluğu 510 kilometre olacak. Yol üzerinde bulunan yerel halk konaklama eğitimden geçirilecek. Projeyle yerel halk turizmden pay alacak” dedi.

Hürriyet Ege, Haber: Ahmet Bayrak, 23.07.2011

ERDEK'TE DE ORTAYA ÇIKTI

 

 

Balıkesir'in Erdek İlçesi'nde sürdürülen kazı çalışmalarında Bizans dönemine ait 3 adet fırın ve su kanalı bulundu. Kültür Bakanlığı ve Güney Marmara Kalkınma Ajansı tarafından desteklenen ve Atatürk Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyelerinden Doç.Dr. Nurettin Öztürk ve ekibi tarafından sürdürülen kazılarda Bizans dönemine ait 3 adet fırın ile adada bulunan iki adet ayazmadan (su sarnıcı) gelen suyu denize atılmasını sağlayan bir adet de kanal bulundu. Arkeolojik kazıların bu yıl adanın güney yamacında yer alan açık hava tapınma alanından başlandığını söyleyen Öztürk, "Başladığımız kazılarda manastıra ait olduğunu düşündüğümüz kilisenin, ayin döneminde kullanılmak üzere hizmet amacıyla yapıldığını düşündüğümüz üç tane fırınını gün ışığına çıkardık. Erken Bizans dönemine ait olan bu fırınların, külleri ile birlikte korunduğunu gördük" dedi. Kazıları bu yıl içerisinde tamamlanması hedefleniyor.

Hürriyet, Haber: Tarık Köse, Fotoğraf: Haberler, 23.07.2011

BUNLAR SİZİN TABLOLARINIZ, TEKMİLİ 63 BİN ADET

 

 

Teknolojinin önümüze sunduğu nimetler öyle göz ardı edilecek türden değil. Dünyanın gittikçe ele avuca sığdığı gerçeği de aynı eşikte duruyor.

 

Neden mi? Londra merkezli Public Catalogue Foundation adlı vakıf BBC Televizyonu ile işbirliğine girerek İngiltere'deki müzelerde, galerilerde, kütüphanelerde, özel koleksiyonlarda yer alan tabloları kataloglayıp, fotoğraflarını çekiyor ve internet üzerinden yayımlıyor. The Your Paintings (Sizin Tablolarınız) adlı proje www.bbc.co.uk/arts/yourpaintings adresinden yayım yapıyor. Sitede 860 koleksiyondan, 15 bin sanatçının yaklaşık 63 bin tablosu var. Bu devasa proje 2012 yılının sonunda tamamlanmayı amaçlıyor.

 

Caravaggio, Van Gogh, Cézanne, Manet, Renoir, Picasso gibi usta sanatçıların sitede yayımlanan tablolarının fotoğraf kalitesi, en az resimlerin aslı kadar iyi. Yetkililer bu projenin dünyada örneğinin olmadığını söylüyor. İş bununla kalmıyor tabii. Siteye girenler gönüllü olarak tabloları etiketleyebiliyor. İleride tablolar hakkında araştırma yapmak isteyenler bu anahtar sözcükler sayesinde işlerini epey kolaylaştırmış olacak. Kamuya mal edilen bu çalışma İngiltere'de büyük ilgi görüyor. Proje her geçen gün farklı bir yüzle ilerliyor. Zira büyük bir hazinenin içinden sessizce keşif yapılıyor. Sürprizler çıkıyor.

 

2003 yılında faaliyete başlayan ve Dr. Fred Hohler tarafından kurulan Public Catalogue Foundation adlı vakıf, fotoğrafçılarla birlikte çalışmalarını yürütüyor. Sanat eleştirmenleri, küratörler, sanatseverlerle ilerleyen bu tamamen 'hayır' işi olan proje için herkes seferber olmuş durumda. BBC televizyonunun da katkılarıyla genişleyen proje sanat tarihi adına çok önemli bir iş gerçekleştiriyor. İngiltere'nin sanat hazinesi böylece bir bir gün yüzüne çıkıyor, hatta daha da değerleniyor. İngiltere'de fotoğraflanmayı bekleyen yaklaşık 200 bin tablo olduğu söyleniyor. Şu ana kadar 108 bin tablo fotoğraflanmış. Siteyi takip edenlere bölge bölge bilgiler sunuluyor, hangi aşamada olunduğu açıklanıyor.

 

Türkiye'de de depolarda, müzelerde, koleksiyonlarda gün yüzüne çıkmayı bekleyen binlerce güzelim tablo var, böyle bir hizmetin bizde de faaliyete geçmesi hayal mi acaba?

Zaman, Haber: Musa İğrek, 23.07.2011

114 YILLIK KÖŞK ÇOBANLARIN EMRİNE AMADE

 

 

1877-1878 yıllarında Osmanlı-Rus Savaşı'nın ardından 40 yıl Rusların işgali altında kalan Sarıkamış'ta, dönemin Rus Çarı 2. Nikola tarafından yaptırıldığı bilinen 114 yıllık tarihi av köşkü, bölgedeki çobanların mekanı oldu. Ormanlık alanda, sarı çam ağaçlarıyla çivi kullanılmadan baltık mimarisi tarzında yapılan ve uzun yıllar askeri bölge içerisinde yer alan köşk, bir süre önce Kültür ve Turizm Bakanlığı'na devredilmişti. Tarihi köşkün, geçtiğimiz yıl restorasyon çalışmalarının yapılacağı bildirilmiş ancak söz konusu çalışmalar başlamamıştı. 

Kültür ve Turizm İl Müdürü Hakan Doğanay, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bakanlığın web sitesinde yayımlanan “Taşınmazların tahsisi” adı altında Sarıkamış'taki Çar 2. Nikola'nın av köşkünün de bulunduğunu söyledi. Köşk'ün 49 yıllığına kiraya verileceğini belirten Doğanay, “Bakanlığımız, taşınmazların tahsisiyle tarihi köşkün yapımını üstlenen ilgili şahıs ve şirketlere ücretsiz olarak 49 yıllığına kiraya verilmesi için web sitesinde yayımladı. Ancak şu ana kadar herhangi bir talep olmamıştır. Köşk ve yanındaki tarihi ahşap yapıların korunması için güvenlik önlemi yoktur. Geçtiğimiz yıl İŞKUR'dan 6 ay süreyle 3 güvenlik görevlisi alarak, köşkte görevlendirdik. Ancak bu yıl güvenlik görevlisi alınmadı” dedi. 

Çar 2. Nikola tarafından 1897 yılında, baltık mimarisi tarzında yaptırılan köşk ve yanındaki ahşap yapı, 80 derecede pişirilmiş, çam ağaçlarından birbirine geçirilmesi şeklinde ve çivi kullanılmadan yapılmış. Köşkte ve diğer ahşap binada toplam 24 oda bulunuyor.

Radikal, 22.07.2011

BRITISH MUSEUM'DAN HAC SERGİSİ

 

Londra’da bulunan British Museum, bir Hac sergisi açacağını duyurdu. Ocak 2012’de açılacak sergide, Kabe’ye yolculuğa dair tarihi ve çağdaş belgeler bir arada görülebilecek. El yazmaları, tekstil ürünleri, arkeolojik buluntular ve fotoğrafların yer alacağı sergide çağdaş Arap sanatından da örnekler var. Bu sene ilk kez Venedik Bienali’nde Suudi Arabistan’ı temsil eden sanatçılardan Shadia Alem ve Kabe yolculuğunu sembolize eden bir enstalasyonla sergiye katılacak Ahmed Mater bu isimlerden bazıları. Müzenin yöneticisi Neil Macgregor, Hac’cın sadece ruhani değil kültürel bir fenomen de olduğunu, British Museum’un da her zaman inançla toplum arasındaki bağa ilgi duyduğunu belirtti.

Radikal, 23.07.2011

15 ASIRLIK ÇİFTİN 'SARILMIŞ  İSKELETLERİ BULUNDU

 

     

 

Çanakkale'nin Biga İlçesi'ne bağlı Kemer Köyü'nde bulunan Parion antik kentinde sürdürülen kazı çalışmalarında yaklaşık bin 500 yıl öncesine ait bir mezar içinde birbirine sarılmış bir çiftin iskeletleri bulundu.


İÇDAŞ A.Ş. sponsorluğunda gerçekleştirilen Parion kazıları, arkeoloji dünyasına birbirinden değerli buluntular sunmaya devam ediyor. Erzurum Atatürk Üniversitesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr.Cevat Başaran başkanlığında yürütülen kazılara bu yıl 5 ayrı üniversiteden 65 öğrenci ve 15 akademisyen katılıyor. Çanakkale'nin Biga İlçesi Kemer Köyü çevresinde yedinci yılına giren Antik Parion kenti kazılarında; Arkeopark bölgesi çalışmalarında muhteşem görüntüler ortaya çıktı. Doğu-Batı yönünde hazırlanmış ve yaklaşık bin 500 yıl öncesine ait bir mezar açılınca birbirine sarılmış iki sevgili gün ışığına çıkarıldı.


Ankara Üniversitesi'nden Antropolog Kaan Ülker, diş ve kemik yapısından mezarda birbirine sarılmış olarak bulunan sevgililerin 18-25 yaş aralığında olduğunu belirlediklerini söyledi. İskeletlerden birinin kadın ve ona belinden sarılmış bulunan diğer iskeletin ise bir erkeğe ait olduğunu belirten Ülker, bu mezarın arkeoloji dünyası için çok duygusal bir buluntu olduğunu ifade etti.


Arkeopark Proje Sorumlusu Arkeolog Ersin Çelikbaş ise, bir ev yapı kalıntısı iç inde ortaya çıkan bu mezardaki Parion sevgililerinin sonsuza dek birbirinden ayrılmak istemeyen 2 genç aşığ a ait olduğunu düşündüklerini belirtti. Çelikbaş ayrıca "Bu buluntudaki Parion aşıklarının sevgisine hürmeten mezarlarını korumak, bir cam fanusla sonsuza dek muhafaza etmek ve görülmesine imkan sağlamak istiyoruz" dedi.

Türkiye Gazetesi, 22.07.2011

BERGAMA'DAKİ ROMA DÖNEMİ HAMAM KALINTILARI GÜN YÜZÜNE ÇIKARILIYOR

 

 

Bergama’da Kleopatra Güzellik Ilıcası olarak bilinen ve mülkiyeti Bergama Belediyesi’ne ait alanda bulunan Roma Dönemi hamamının ortaya çıkarılmasına yönelik çalışmalar başladı. İzmir 2 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nca hamamın tescillenmesinin ardından alanda bulunan ve önceleri otel olarak kullanılan 2 katlı yapının 2010 yılında yıkılmasıyla sondaj çalışmaları Bergama Belediyesi’nce başlatıldı. 

 

Bergama Müzesi Müdürlüğü’nün denetiminde ve Ege Üniversitesi Meslek Yüksekokulu Eser Koruma Programı’ndan ilgili arkeologların yürüttüğü çalışmanın kazı başkanlığını ise Sema Çakalgöz yürütüyor.  Kazı çalışmalarında eleman, teknik donanım ve ekipman Bergama Belediyesi tarafından karşılanıyor.

 

Tarihi, MS 2. Yüzyıl’a uzandığı tahmin edilen ve hamam, havuz, soyunma yerlerini içinde barındıran kompleks bir yapı olduğu düşünülen Roma Dönemi mimari kalıntılarının yıllar içinde üzerini örten dolgu malzemeleri temizlendi ve arkeolojik kazılar başladı.   Devam edecek çalışmalarla kalıntılar tümüyle gün yüzüne çıkarılacak.

 

Kazılar esnasında Roma ve Osmanlı dönemlerine ait taş bilezik, tabak, çanak ve çömlek parçaları da bulundu. Bulunan parçalar üniversite laboratuvarında birleştirildikten sonra müzeye teslim edilecek ve sergilenecek.

Kuzey Ege, 22.07.2011

REKTÖRLER TARİHİ HOŞAP KALESİ'NDE İNCELEMELERDE BULUNDU

 

Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Rektörü Prof.Dr. Peyami Battal ve Hakkari Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. İbrahim Belenli, Hoşap Kalesi'nde incelemelerde bulundu.

 

Rektör Battal, kalenin korunarak bölgenin kültür turizmine kazandırılması için burada yürütülen kazı çalışmalarının öneminin bir kat daha arttığını söyledi.

 

YYÜ Rektörü Prof.Dr. Peyami Battal, Hakkari Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. İbrahim Belenli ve bir toplantı için bölgede bulunan YÖK Denetleme Kurulu Başkanı Prof.Dr. İlyas Doğan, başkanlığını YYÜ Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Mehmet Top'un yaptığı Hoşap Kalesi kazı alanında incelemelerde bulundu.

 

Heyeti karşılayan kazı başkanı Yrd. Doç.Dr. Mehmet Top, kalenin içindeki mekanların ortaya çıkarılmasına yönelik bu çalışmada çok yol kat ettiklerini, şu ana kadar iki hamam, seyir köşkü ve harem kısımlarını ortaya çıkardıklarını ifade etti. Özellikle harem kısmında, alçı ve kalem süslemeleri ile mimari özelliklere rastlandığını ifade eden Top, "Gün yüzüne çıkarılan bu alanların korunması için desteğe ve ilgiye ihtiyacımız var. Kazı sayesinde kaleye ilgi arttı ve 2005 yılından bu yana kapalı olan kale ziyarete açıldı. Zaten amacımız, Van Gölü havzası için önemli bir kültürel miras olan kaleyi, kültür turizmine kazandırmaktı.'' dedi.

 

YYÜ Rektörü Prof.Dr. Peyami Battal da kazıyı yerinde gördüklerini, yapılan çalışmalardan memnuniyet duyduklarını belirterek, şöyle konuştu: "Böyle bir çalışmayı, öğretim üyelerimiz ve öğrencilerimizin yapması, üniversitemizin destek vermesi çok önemli. Hoşap Kalesi kültürel miraslarımızdan biri. Kaleyi koruma ve bölgenin kültür turizmine kazandırılması amacı, kazının önemini bir kat daha arttırmaktadır. Biz bu tür çalışmaları görev bilip üniversite olarak her zaman destek vereceğiz. Sayın Cumhurbaşkanımız Abdullah Gül'ün himayesinde bulunan Eski Ahlat Şehri kazısı, bu dönemden itibaren üniversitemiz Sanat Tarihi bölümüne verilmiştir. Ben eminim ki, arkadaşlarım bu kazıyı da diğer işlerinde olduğu gibi başarıyla yapacaklar.''

Zaman, Haber: Ahmet Görçüm, 22.07.2011

NEMRUT YOLU 8 KM KISALACAK

 

 

Malatya ile Nemrut Dağı arasındaki 94 kilometrelik mesafe, yapılan yol çalışmalarıyla 8 kilometre kısalacak.
Malatya Valisi Ulvi Saran, yol yapım çalışmalarını inceleyerek, yetkililerden bilgi aldı. Saran, gazetecilere yaptığı açıklamada, Kubbe Dağı'nda başlayan çalışmaların Nemrut Dağı ile kent merkezi arasındaki mesafeyi kısaltacağını belirtti.
 

Dünyanın dört bir yanından Nemrut Dağı Milli Parkı'nı görmeye gelenlerle Pütürge ile Doğanyol ilçelerine gidenlerin artık daha rahat seyahat edebileceğini belirterek, ''Bu yol 20 civarındaki virajın ortadan kalmasını, daha az sayıda virajla bu güzergahın geçilmesini sağlayacak. Yolcularımızın yük ve eşya taşımacılığını daha kısa zamanda yapacak. Yolumuz hem hemşehrilerimize, hem de yerli ve yabancı turistlere çok daha keyifli ve rahat bir ulaşım imkanı sağlayacak'' diye konuştu.
 

Vali Saran, yaklaşık 4 kilometre uzunluğundaki alternatif yolun bir ay içinde tamamlanacağını bildirdi.
 

Ayrıca Malatya'yı Nemrut Dağı'na bağlayan yol güzergahı üzerinde de çalışma yapıldığını anlatan Saran, ''Bu çalışma, Karayolları Elazığ 8. Bölge Müdürlüğü ile İl Özel İdaremiz tarafından yürütülüyor. Geçen yıl başlatmış bulunduğumuz çalışma, bu sene de devam ediyor. Her iki çalışma sonunda mesafe 8 kilometre kısalacak'' dedi.

Malatya Aktüel 22.07.2011

TEMEL KAZISINDA 3 ESKİ MEZAR BULUNDU

 

 

Mersin'de bir ev inşaatı için yapılan temel kazısı sırasında 3 adet eski mezar bulundu. İş makineleri ile yapılan kazıda iskeletler zarar gördüğü için toplanan kemikler bir kutuya konularak Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü.


Edinilen bilgiye göre, merkez Toroslar ilçesi Mevlana Mahallesi'nde Emin Işık adlı şah s, 10 yıldır oturduğu eski evini yıkıp yerine yenisini yapmak için başlattığı temel kazısı sırasında insana ait kemik parçaları ile karşılaşınca çalışmaları durdurarak polise haber verdi. Olay yerine gelen polis ekipleri, bölgedeki vatandaşların yardımı ile başlattığı çalışmada, biri küçük bir çocuğa ait olduğu anlaşılan 3 adet eski mezar buldu. Mezardan çıkarılan ve kemik özelliğini yitirmek üzere olduğu belirtilen iskelet parçaları incelenmek üzere bir kutuya konularak Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü. Emniyet yetkilileri, bulunan mezarların çok eski tarihlere ait olduğunu, bölgenin eski bir mezarlık olabileceğini söyledi.


İnşaat sahibi Emin Işık ise evini yenilemek için başlattığı kazı çalışmasında kemik parçaları ile karşılaştıklarını anlatarak, "Bunun üzerine hemen çalışmayı durdurarak polise haber verdik. Bu bölgenin eski bir mezarlık olduğu söyleniyor. Bulunan kemik parçaları da çok eski tarihlere ait" dedi.


Olayla ilgili incelemenin devam ettiği ifade edildi.

Türkiye Gazetesi, Haber:Hüseyin Kar, 22.07.2011  

BELEDİYE TÜRBE ÇALIŞMALARINA HIZ VERDİ

 

 

Dünden bugüne ulaşan tarihi eserlerin ve kültürel değerlerin medeniyetlerinin en önemli mirasları olduğunu her fırsatta dile getiren Sivas Belediye Başkanı Doğan Ürgüp, bir yandan Sivas'ta bulunan bazı önemli tarihi eserlerin restorasyon çalışmalarını sürdürürken, diğer yandan Sivas'ın manevi isimlerinin kabirlerinin bulunduğu türbelerde de çevre düzenleme çalışması yaptırıyor.
Behrampaşa, Kolağası Konağı, Çorapçıhanı gibi tarihi eserlerde restorasyon çalışmasını sürdüren Sivas Belediyesi diğer yandan şehrin manevi isimlerinin yer aldığı türbelerde de yaptığı çevre düzenleme çalışmalarını sürdürüyor.


Geçen dönem Şeyh Çoban Türbesi ve Arapşeyh Hazretlerinin Türbelerinde yapılan restorasyon ve çevre düzenleme çalışmalarının ardından, bu yıl içerisinde de Durak Baba ve Süt Evliyası türbesinde çevre düzenleme çalışmaları tamamlandı. 


Sivas Belediyesi Park Bahçe Müdürlüğü ekipleri tarafından sürdürülen çalışmalar kapsamında Mor Alibaba Kuran Kursunun bahçesindeki Mor Alibaba Türbesinde çevre düzenlemesi yapılıyor.
Sivas Belediyesi tarafından yapılan çalışmalarda ayrıca, bu yıl içerisinde Kale Mahallesinde bulunan Çeltekbaba Türbesinde ve Alibaba Camii çevresinde yeni çalışmalar gerçekleştirilecek.
Sivas'ta bulunan birçok tescilli eski eseri gündemine alan Başkan Ürgüp, bugüne kadar ayakta kalabilmiş bu ecdat yadigarı eserleri, yeni nesillere devretmenin sorumluluğu içerisinde çalışmaların devam edeceğini kaydetti.


Sivas Belediyesi tarafından yapılarak, Sivas'a manevi açıdan çok önemli olan bu mekanları kazandırdıklarını bildiren Belediye Başkanı Doğan Ürgüp, “Halkımız inşallah bundan sonraki süreçte bu manevi isimleri biraz daha yakinen tanıyacaktır. Tarihimizi, geçmişimizi bilmek durumundayız” dedi.

Sivas Hürdoğan, 22.07.2011

MEHMET GÜLERYÜZ'DEN TARİHİ KEŞİF: YENİÇERİ MEZAR TAŞI

 


Oğuz Erten ve Mehmet Güleryüz, yeniçeri mezar taşını Boğaz kıyısındaki köylerden birinde bulmuş.

 

Türk resminin büyük ustası Mehmet Güleryüz, tarihe ve onun sanatsal bakiyelerine ilgisi sayesinde İstanbul’da ender görülen yeniçeri mezar taşlarından birinin keşfedilmesini sağladı. Mehmet Güleryüz ile eşim Özlem İnay Erten’in bir röportajı dolayısıyla bir araya geldiğimiz bir gün, sohbet sırasında Boğaz köylerinden birinde –burada köyün ismini vermekten çekiniyorum- bulduğu yeniçeri mezar taşından bahsetmesi Türk sanat tarihinde yeni bir buluşun habercisiydi.
O mezar taşının gerçekten bir yeniçeri mezar taşı olup olmadığı konusunda o gece uyku ile uyanıklık arasında sabahı yaptıktan sonra erkenden o Boğaz Köyü'nde buluşup mezar taşına bakmaya gittik. Köydeki küçük mezarlığa girer girmez karşıma çıkan bu ender ‘börklü mezar taşı’ gerçekten bir yeniçeriye aitti. Osmanlıcamızın elverdiği kadarıyla taşın üzerinde; “Merhum, Sadık’ın, Ruhu için, El Fatiha” gibi kelimeler okuyabildiklerimizden bazılarıydı.


Hicri olarak taşa kazınmış ölüm tarihini miladiye çevirdiğimizde karşımıza 1741-1742 yılları çıktı. Yani II. Mahmut döneminde yaşanan yeniçeri kıyımından kurtulan bu mezar taşı, Osmanlı’nın Lale Devri’ni yaşamış bir yeniçeriye aitti. Bir keşif yapılmıştı yapılmasına ama bundan sonraki yük öncesinden daha da ağırdı. Yurtdışında yapılacak bir müzayedede mezar taşının karşımıza çıkma ihtimalinin gerçekliğini düşününce Mehmet beyle soluğu bir an önce Türk İslam Eserleri Müzesi’nde aldık. Müze müdürünün ve müze yetkililerinin ilgisi ve desteği sayesinde kaymakamlık ve kolluk kuvvetleri vasıtasıyla bu değerli mezar taşı uzun bir çabanın sonucunda koruma altına alınmış oldu. 

Kim bu yeniçeriler?
Yeniçeri Ocağı, kapıkulu askerlerinin en önemli ve en imtiyazlı sınıfını oluşturur. Osmanlı ordusunda yaya ve yol açmak, köprü tamiri yapmakla görevli olan müsellem ocağının yetmemesi nedeniyle kurulur. Ocağa alınmada daha çok devşirme yöntemi kullanılır. Devşirilen çocuklar köylü Türk ailelerinin yanına verilip Türk-İslam kültürüyle bütünleşmesi sağlanır ve ardından ocağa alınır. Yeniçeri Ocağı’nın tam olarak ne zaman kurulduğu bilinmemekle beraber 1362-1380 tarihleri arasında kurulduğu tahmin edilir. Yeniçeriler genelde Bektaşi tarikatına mensupturlar ve Hacı Bektaş Veli’ye büyük bir saygı duyarlar. Hatta Yeniçeri Ocağı’nın kurulması Hacı Bektaş Veli ile ilişkilendirilir. 

Neden kaldırıldı?
Tarih kitaplarında bir beladan kurtulma operasyonu olarak değerlendirilen; ancak bazı tarihçilerin büyük bir trajedi olarak yorumladığı Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması olayı, yeniçerilerin 18. yüzyılın sonlarından itibaren esnaftan, limana yanaşan gemilerden haraç alması, yangın söndürüyoruz diye evlerde hırsızlık yapması, bahşiş verilmeyen eve su yerine yangını körükleyen neft yağı sıkılması gibi tacizler sonucunda yaşanır.


15 Haziran 1826, uzun yıllar Yeniçeri Ocağı’nın yaptıklarını sineye çeken İstanbul halkının adeta rövanş günüdür. II. Mahmut önderliğinde gerçekleşen bu olayda, halka dağıtılan silahlar sayesinde neredeyse hiçbir yeniçeri kalmamacasına bir sürek avı başlar. Yeniçeri Ocağı’nın bulunduğu Etmeydanı’nda yani bugünkü Aksaray Horhor’daki merkez binaları top ateşine tutulur. Günün sonunda 6 bin yeniçeri öldürülmüş, bir o kadarı da esir alınmıştır. Halk, yeniçerilerden o kadar bıkılmıştır ki, onların izini taşıyan börklü mezar taşlarını da yok eder. 

İlk soyut heykeller
Heykel sanatı üzerine ‘ucube’ kelimesi üzerinden yoğun tartışmaların yaşandığı ülkemizde Türk sanat tarihinin ilk soyut heykelleri olarak değerlendirilen Osmanlı mezar taşları, eski mezarlıklarımızda sayıları azalarak varlıklarını sürdürmeye devam etseler de bugün bir yeniçeri mezar taşına rastlamak neredeyse imkansızdır. 15 Haziran 1826 günü yaşanan ve Vaka-i Hayriye (Hayırlı Vaka) olarak adlandırılan Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması olayında gözden kaçan birkaç börklü yeniçeri mezar taşı, günümüze ulaşan ender örneklerden oldukları için 1940 ve 1950’li yıllardan itibaren yapılan araştırmalarda tespit edilip, Askeri Müze, TİEM (Türk İslam Eserleri Müzesi) ve Deniz Müzesi koleksiyonuna alınmışlardır. Üç müzede bulunan toplam yeniçeri mezar taşı adedi ise yaklaşık 20’dir.

Radikal, 22.07.2011

MUĞLA'DA AYNI ANDA 13 ARKEOLOJİK KAZI

 

     

 

Tarihi mirasıyla açıkhava müzesi görünümünde olan Muğla'da, binlerce yıl öncesinden kalma eserler arkeolojik kazılarla günyüzüne çıkartılıyor. Fethiye, Bodrum, Köyceğiz, Yatağan, Milas ve Datça ilçelerindeki 13 alanda arkeologlar, adeta iğneyle kuyu kazıyor. Türkiye'de şu anda yabancı arkeoloji enstitüleri tarafından 40 kazı devam ettiriliyor.




Muğla'da 2011 yılında devam eden arkeolojik kazılar için Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca 1 milyon 35 bin lira ödenek ayrıldı. Son üç yıldaki miktar ise 3 milyon 7 bin lira.
Muğla'nın iklimi, denizi ve doğal güzelliklerinin yanısıra kültür turizminde de hakettiği yeri alması için bakanlığın desteği devam ediyor. Bu yıl Menandros anıtına 437 bin 600, Letoon'a 150 bin, Köyceğiz Kaunos'a 100 bin, Burgaz, Tloos ve Stratonikeia'ya 50 bin, Myndos, Beçin Kalesi, Lagina ve Pedesa'ya 40 bin, Euromos'a 30 bin, Leleg yüzey araştırmalarına 4 bin 200 ve Thera antik kentine 3 bin 200 lira ödenek verildi. Bakanlık Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği'nden alınan bilgiye göre 2002 yılında arkeolojik kazı ve araştırmalara yaklaşık 1,9 milyon lira ödenek aktarılırken 2010'da bu rakam, 16 kattan fazla arttırılarak yaklaşık 30,5 milyon liraya ulaştı. Ödeneklerin yıllara göre artışı şöyle:






"2002'de 1 milyon 877 bin 915, 2003'te 1 milyon 668 bin 154, 2004'te 3 milyon 20 bin 655, 2005'te 8 milyon 548 bin 410, 2006'da 10 milyon 178 bin 871, 2007'de 14 milyon 563 bin 773, 2008'de 21 milyon 103 bin 473, 2009'da 25 milyon 713 bin 577 ve 2010'da 30 milyon 468 bin 165 lira. Aynı dönemde Türk arkeologların kazılarında da ciddi artış oldu; 2002'de bütün Anadolu'da 57 yerli kazı yapılırken 2010'da 111'e yükseldi. Böylece 2002 ile 2010 yılları arasında, yerli kazılarda yüzde 94,7 artış sağlandı. Türkiye'de şu anda yabancı arkeoloji enstitüleri tarafından 40 kazı devam ettiriliyor.

Türkiye Gazetesi, Haber: Kayber Avcı, 21.07.2011

MÜTAREKE EVİ RESTORE EDİLECEK

 

 

Kurtuluş Savaşı’nın sonunda İngiltere, Fransa, İtalya ve Yunanistan arasında imzalanan ateşkes anlaşmasına ev sahipliği yapan tarihi Mütareke binasının restorasyonu için çalışmalar başladı.

 

Mütareke binasında incelemelerde bulunan Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, restorasyonun, Kültür Bakanlığı ve Mudanya Belediyesi ile imzalanacak protokol çerçevesinde hayata geçirileceğini söyledi.


Tarihi dokunun korunup yenilerek gelecek kuşaklara aktarılmasına büyük önem verdiklerinin altını çizen Başkan Altepe, "Kurtuluş Savaşı sonrasında imzalanan ateşkes anlaşmasına mekan olan Mütareke binasını restore etmeye hazırlanıyoruz. İmzalanacak protokolle birlikte eş zamanlı olarak başlatacağımız projede tarihi bina aslına uygun şekilde restore edilecek" diye konuştu.


Mudanya’nın turizm potansiyeline de dikkat çeken Başkan Altepe, Mudanya Belediyesi ve diğer kurumların da desteğiyle ilçeyi turizme kazandırmakta kararlı olduklarını ifade etti.


Mudanya Mütarekesi binasının restorasyonu ile ilçenin tarihi kimliğini pekiştirileceğini anlatan Altepe, "Tarih ve turizmin iç içe bulunduğu Bursa’nın şirin sayfiye beldesi Mudanya, sahiliyle de deniz tutkunlarını cezbediyor. Böylesine önemli değerlere sahip olan Mudanya’yı her yönüyle kalkındırmak başlıca hedefimiz" dedi.


Mudanya Belediye Başkanı Hasan Aktürk ise, Mütareke binasının restore edilmeye ihtiyacı olduğunu vurgulayarak, restorasyon çalışmalarına öncülük eden Başkan Altepe’ye katkılarından dolayı teşekkür etti. Aktürk, çalışmalarla ilgili bilgi vererek, "Protokol, restorasyonun 11 Ekim’de sonuçlandırılmasını öngörüyor. 2 yıldır Barış Haftası olarak kutladığımız Mütareke Haftasını bu dönemde Büyükşehir Belediyesi’nin de katkılarıyla uluslararası organizasyona dönüştürmek istiyoruz" dedi.

Bursa Olay, 21.07.2011

PEDASA ANTİK KENTİ GÜNYÜZÜNE ÇIKARILIYOR

 

Muğla’nın Bodrum İlçesi'ne bağlı Konacık beldesinde yapılan kazı çalışmalarında, Pedasa antik kenti günyüzüne çıkarılıyor.

 

Pedasa antik kenti Kazı Başkanı, Muğla Üniversitesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Adnan Diler, Muğla Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Mansur Harmandar, Konacık Belediye Başkanı Mehmet Tosun ve Muğla Üniversitesi’nden bazı akademisyenlere Pedasa antik kenti’nde yapılan kazı çalışmaları hakkında bilgi verdi.

 

Prof.Dr. Adnan Diler, daha sonra Aa muhabirine yaptığı açıklamada, Pedasa antik kentinin Anadolu Demirçağ uygarlıkları içerisinde kurulmuş kentlerden biri olduğunu söyledi. Troya uygarlığının yıkılışından sonra, ikinci bin yılın son sürecinin Demirçağ uygarlıklarının ortaya çıkış süreci olduğunu anlatan Diler:

“Karlar ve Lelekler bu süreçle birlikte ortaya çıkmıştır. Bu toplumlar süreç içerisinde uygarlıklar oluşturmuştur. Pedasa bunlar içerisinde önemli bir yerdedir. Çünkü bizim Pedasa’da bugüne kadar açığa çıkardığımız bütün veriler göstermiştir ki, Pedasa Karya’nında aslında en eski buluntularını bize sunan bir yerdir. Özellikle mezarlık buluntuları, nekropol buluntuları bunu çok güzel gösteriyor” dedi.

 

Pedasa antik kentinden bugüne kadar Athena kutsal alanında, mezarlık alanında, platform mezarlarda ve akrapoliste kazı çalışmaları yaptıklarını, bundan sonrada bu çalışmaları yapmaya devam edeceklerini belirten Prof.Dr. Diler, “Ama bizim Pedasa’daki çalışmalarımızda, özellikle mezarlık, nekropol, timülüs ve platform mezar çalışmalarının çok ayrı bir önemi var. Çünkü bunlar etnik yapıyı erken malzemeyi veren yerler. Çok iyi korunmuş malzemeyi verdiği içinde önemli buluyoruz. Pedasa’da daha uzun yıllar çalışılacak. Pedasa’da bir korunmuş doğal alan, bir arkeolojik alan yaratmaya çalışıyoruz. Bunun için sponsorlara da ihtiyacımız var” diye konuştu.

 

Prof.Dr. Mansur Harmandar ise Pedasa antik kentinde büyük bir medeniyet yattığını, buranın Türkiye’nin önemli bir varlığı ve zenginliği olduğunu ifade etti. Bunu ortaya çıkarmanın, tabiat varlıklarını, kültür zenginliğini ortaya koymak bakımından son derece önemli olduğuna işaret eden Rektör Harmandar, şöyle konuştu:

“Adnan bey burada 5 yıldır çalışıyor. Çok güzel şeyler ortaya çıkarmış. Bodrum yarımadası turizme dayalı bir kent oldu. Turizmi sadece deniz ve güneş turizmi olmaktan çıkartıp, inanç turizmine, kültür turizmine dönüştürmek gerekiyor. Sadece yaz aylarında 3-4 aylık bir turizm değil, 12 ay süren bir turizm için bu tip Ören yerlerimizin antik kentilerimizin ortaya çıkarılması gerekiyor. Buranın turistlerin ziyaret ettiği güzel bir antik kenti olarak dizayn edilmesinden yanayız.”

haberler.com, 21.07.2011

CUMHURİYETİN MİRASI

 

 

Mimarlar Odası’nın merkez ve şubeleriyle yoğunlaştığı çalışmalar arasında “Cumhuriyet Dönemi Mimarlık Mirası”mızın ülke düzeyinde belgelenmesi ve yaşatılmasına yönelik çabalar da var. Cumhuriyetin sadece siyasal ve sosyal alanda değil, kültür alanında da kolları sıvadığını ve özellikle mimaride “kimlikli çağdaşlık” ilkesine gösterdiği özeni belgeleyen bu çalışmalar, 3 yıl önceki sempozyumun da konusuydu.

26-27 Şubat 2009’da Ankara Çağdaş Sanatlar Merkezi’ndeki sempozyumun gerekçesi ise çağrı metninde şöyle özetlenmişti:

“Mimarlar Odası, Cumhuriyet’in mimari mirasının korunma ve değerlendirilme olanaklarını araştırmak ve yapıcı öneriler geliştirmek üzere ‘Cumhuriyetin Mimarlık Mirası’ konulu bir sempozyum ve sergi düzenliyor. Etkinliğin önemli bir bölümü Mimarlar Odası şubelerinin bulunduğu yerlerdeki örnekler üzerine kurgulanıyor. Şubeler, bir olumlu, bir de olumsuz yapı örneği içerecek şekilde 2 poster hazırlayacaklar. Mimarlar Odası Kültürel Miras Komitesi tarafından değerlendirilerek seçilecek ve olumsuz örnekleri içerecek 5 poster ilk gün, olumlu örnekleri içerecek 5 poster ise ikinci gün bildiri olarak sunulacak, diğer katılımlar ise poster sunuşu olarak sergilenecek. Bu örnekler hem kültürel mirasımıza ilişkin bir arşivin başlangıcı olacak, hem de bu mirasın güncel durumunun tartışılmasına olanak sağlayacak.”

Cumhuriyet ve sanat tarihimiz açısından önem taşıyan bu buluşmaya katılanlar, iki gün boyunca “Cumhuriyete Genel Bakış”, “Cumhuriyet Mimarlığı Üzerine Değerlendirmeler”, “Cumhuriyetin Mimari Mirasını Koruma Nedenleri”, “Evrensel ve Ulusal Değerler Bağlamında, İdeoloji ve Koruma Bağlamında, Cumhuriyet Mimarlığının Tasarımcıları Bağlamında, Yapı Türleri ve Yapım Teknikleri Bağlamında Cumhuriyetin Mimari Mirasının Karşı Karşıya Bulunduğu Sorunlar”, “Yasal, Parasal ve Yönetsel Sorunlar”, “Planlama Sorunları”, “Uygulama Sorunları”, “Cumhuriyetin Mirasının Korunması ve Değerlendirilmesi”, “İlkeler ve Yöntemler, Araçlar”, “Cumhuriyetin Mimari Mirasının Değerlendirilmesi” gibi konularda derinlemesine bilgilenme ve düşünce geliştirme olanağı buldular.

Ayrıca sempozyum kapsamında düzenlenen “Yitirdiğimiz Miras” konulu poster sergisi de yurt düzeyindeki durumu belgeleyerek tartışmalara ışık tuttu...

Söz uçar, yazı kalır
Bütün bu konular ve irdeleyen uzmanların konuşmaları o denli heyecan vericiydi ki hemen tüm katılımcıların ortak dilekleri şöyleydi:

“Sempozyum, hazırlık sürecinden sunuş ve tartışmalara kadar, hatta posterleri de içerecek şekilde mutlaka kitaplaşmalı. Yurdun dört bir yanında Cumhuriyetin ilk dönemlerindeki ‘mimari özen’i belgeleyen yapıların kültür mirası olarak korumaya alınmalarına öncülük etmeli. Bundan sonra da aynı yapıların birer ‘devrim mirası’ olarak yaşatılmaları bilincinin güçlenmesine katkıda bulunmalı.”

İşte bu dilekle Mimarlar Odası’nın en onurlu çalışmaları arasında yer alacak “Cumhuriyetin Mimarlık Mirası” kitabı artık elimizde... Emre Madran ve Ali Haydar Alptekin’in yayına hazırladıkları kitabın ilk baskısı Nilgün Kara Babacan’ın başarılı tasarımıyla Haziran 2011’de mimarlık ve kültür dünyamıza armağan edildi. Ferhat Babacan’ın uygulaması ve Mi-Ka Matbaacılığın özenli çalışmasıyla da konusunda en nitelikli bir belgesel gerçekleşti.

Sempozyumun ve kitabın emektarlarından Emre Madran ve Ali Haydar Alptekin, Cumhuriyet mirasımızın neden “yeterince” korunmadığı konusunda diyorlar ki;

“İlgisizlikten tahrip olan mimari mirasımızın en kolay ve kaygısızca yok edilen bölümü Cumhuriyet dönemi yapılarıdır. Nedenleri arasında koruma mevzuatımızdaki eksikliklerin yanı sıra, aynı yapıların korunacak değere sahip olmadığı; yakın geçmişte inşa edilmeleri; üst düzeyde mimari, sanat ve estetik değerler içermedikleri; her yerde ve çok sayıda bulundukları gibi savların etkisi vardır.

Bunların hiçbirinin geçerli olmadığı mimarlarca bilinse de korumadan sorumlu kadrolar aynı bilinçte değillerdir. Bu nedenle 2009 sempozyumu ve bu kitap, en önemli kültürel mirasımızın farkına varılarak yaşatılmasına önemli katkıda bulunmaktadır.”

Dönemin Oda Genel Başkanı Bülend Tuna da şunu ekliyor:
“Mimarlar Odası, Cumhuriyet dönemine ait tüm yapıların koruma kurullarınca tescil edilerek değerlendirilmelerini savunuyor.”

Nitekim sempozyuma katılanlar arasındaki Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt ile Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mustafa İsen’in de benzer gözlemleriyle Cumhuriyetin mimarlık mirasına sahiplenmek gerektiğini belirtmeleri, yüreklere su serpen vurgulamalar arasında...

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bu kitaptan edinerek özellikle Koruma Bölge Kurullarındaki üyeleri ve uzmanları “dikkate almaları” dileğiyle iletmesini bekliyoruz.

Cumhuriyet, Yazı: Oktay Ekinci, 21.07.2011

ANTİK EFES YATIRIM BEKLİYOR

 

Yılda ortalama 3 milyon kişi tarafından ziyaret edilen Dünyaca ünlü Efes antik kenti’ne son 30 yıldır yeteri kadar yatırım yapılmadığını dile getiren Selçuk Belediye Başkanı Vefa Ülgür, “Efes, ülkemizde en çok ziyaretçi çeken ören yeri olarak birinci sırada.  Aynı zamanda da en çok gelir getiren ören yerimiz” hatırlatması yaptı.

Tamamlanmayı bekleyen bölümler
Serapis Tapınağı ile ilgili mimari çalışmaların tamamlandığını ve restorasyon hazır hale geldiğini belirten Ülgür, kentin değerinin yükselmesi için bu çalışmaların hızla tamamlanması gerektiğini vurguladı. Ülgür, antik tiyatronun restorasyonunnun da tamamlanıp etinliklere geçilmesi gerektiğini ifade etti.

Milliyet Ege, 21.07.2011

İNSANOĞLU BİLİNENDEN ÇOK DAHA ÖNCE AYAKLANMIŞ

 

İngiltere'nin Liverpool Üniversitesi bilim insanları atalarımızın daha önce bilinenin aksine çok daha erken dönemlerde iki ayak üzerinde yürümeye başladığını tespit etti. Tanzanya'nın Laetoli bölgesinde 1976 yılında ortaya çıkarılan bir arkeolojik alanda bulunan 11 ayak izine göre, atalarımız modern dönemdeki gibi iki ayak üzerinde yürümeye 3.7 milyon yıl önce başladı. Daha önce ise 1.9 milyon yıl önce insanların yürümeye başladıkları düşünülüyordu. Araştırmalara öncülük eden Robin Crompton, "Bulgularımıza göre 3.7 milyon yıl önce atalarımız iki ayak üzerinde yürümeye başladı. Ancak vakitlerinin çoğunu ağaç tepelerinde geçiriyorlardı" dedi.

Sabah, 21.07.2011

1800 YILLIK ANTİK TİYATRO RESTORE EDİLİYOR

 

     

 

Roma ve Bizans dönemi yapıların yer aldığı Pamukkale Hierapolis'teki 1800 yıllık antik tiyatronun sahne binası restorasyonuna başlandı.


MS 60 yılında başlanan ve 150 yılda tamamlandığı tahmin edilen Roma dönemine ait antik tiyatronun restorasyon işi için geçen yıl yapılan ihaleyi kazanan E.G firmasının restorasyonu tamamladığında, tarihi yapının Türkiye'de sahne binası restore edilen ilk antik tiyatro olacağı belirtildi.


Aydın Sultanhisar'daki Nyssa ve Antalya Perge'deki antik tiyatrolar ile birlikte Anadolu'daki üç örnekten biri olan 12 bin kişi izleyici kapasitesine sahip tiyatronun restorasyon gideri, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca karşılanacak.


Restorasyon çalışmalarında E.G firmasına danışmanlık yapan Arkeolog Haşim Yıldız, AA muhabirine yaptığı açıklamada, tiyatro binasının üç katlı olduğunu, ancak statik açıdan sakıncaları bulunduğu için sadece birinci katın restorasyonunun gerçekleştirileceğini anlattı.
Yıldız, geçmiş yıllarda İtalyanlar tarafından yürütülen restorasyon çalışmasının artık Türk ekip tarafından yapılacağını, kullanılacak parçaların bir araya getirildiğini kaydederek, "Parçaların yüzde 95'i mevcut. Çalışmanın 2012'de tamamlanması planlandı. Bittiğinde burası Türkiye'de sahne binası restore edilen ilk antik tiyatro olacak. Tüneller yeniden ele alınacak. Tiyatroya girişler, yapıldığı dönemde olduğu gibi buralardan olacak. Ayrıca aydınlatması da projeye uygun olarak yapılacak" dedi.


Restorasyon ile ilgili hazırlanan projedeki eksiklerin giderildiğini de ifade eden Yıldız, "İlk hedefimiz birinci kat sahnesine ait bölümü tamamlamak. Duvarların sağlamlaştırılmasının ardından sahneye ait kaide, sütun ve kabartmalar elden geçirilecek. Önümüzdeki yıl da bunların montajı yapılacak. Programda herhangi bir aksaklık olmadığı takdirde 2012'nin temmuz ayında bu çalışmaların bitirilmesi hedefleniyor" diye konuştu.


Yıldız, restorasyon işini Kültür ve Turizm Bakanlığı adına Denizli Müze Müdürlüğü'nün takip ettiğini, Pamukkale Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü'nden danışmanlık hizmet aldıklarını, restorasyona 1 milyon liranın üzerinde harcama yapılacağını sözlerine ekledi.

Türkiye Gazetesi, 21.07.2011







KAZI BÖLGESİNE BİNA YAPTIRILIYOR

 

     

 

Fatih Sultan Mehmet'in babası 2. Murat Han zamanında yaptırılan ve TBMM'nin katkılarıyla ayağa kaldırılmaya çalışılan Saray-ı Cedid-i Amire'de (Edirne Yeni Sarayı), bir yandan kazı çalışmaları devam ederken, bir yandan da tarihi yapıya zarar veren uygulamalar olduğu öne sürüldü.


Edirne Yeni Sarayı Kazı Başkanı ve Sakarya Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi, Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Mustafa Özer, saray alanında yapılan çalışmaların TBMM'nin de katkılarıyla sürdürüldüğünü, ancak kurumlar arası sinerji eksikliği nedeniyle tam anlamı yla yürütülemediğini söyledi.


Sarayın ihyasındaki önceliği ayakta kalmış yapılara verdiklerini anlatan Doç.Dr. Özer, çalışmalar sırasında dünyada eşine rastlanılmayacak uygulamalarla karşılaştıklarını belirtti.






Saray alanı içine betonarme bina yapımından, saray alanlarının otopark gibi kullanılmasına kadar tarihi dokuya aykırı uygulamaların olduğuna dikkati çeken Doç.Dr. Özer, şunları kaydetti:
"Kırkpınar Yağlı Güreşleri sırasında saray alanları otopark şeklinde kullanılıyor. Balkan Savaşları'nın cereyan ettiği bu alanda konserler verdiriliyor. Kırkpınar güreşlerinin yapıldığı Er Meydanı olarak adlandır ılan stadyum, sarayın has bahçesinin içinde yer alıyor. Dünyanın hiç bir sarayı nın içinden asfalt yol geçmez, ama anlaşılmaz bir şekilde Edirne sarayının içinden asfalt yol geçiyor.


Sarayın içinde bulunan Devlet Su İşleri seddeleri sarayı paramparça etmi ş şekilde, kaçak göçmenler için saray alanına betonarme bina yaptırılıyor."

Osmanlı'nın önemli saraylarından Edirne Sarayı'nın gün yüzüne çıkarılması için sorunlardan arındırılması gerektiğini vurgulayan Doç.Dr. Özer, "Sadece geç miş yıllarda değil günümüzde de sorunların sürdürüldüğü nü görüyoruz. Saray alanında kişisel zararlar da var, duvarlara yazı yazma, takılan kapıları kırma gibi ancak kamu kurumları zarar verme noktasında daha öncelikli olduğunu görüyoruz."


Doç.Dr. Özer, restorasyonların tamamlanmasının on yıllar sürebileceğini şu anda saray bölümlerinden Matbah-ı Amire (saray mutfağı), Kum Kasrı'nda restorasyon çalışmalarının devam ettiğini, Cihannüma Kasrı'nın da projelendirme çalışmalarının yapılacağını kaydetti.

Özer, mutfak ve hamam kazılarının tamamlanmasının ardından bölgede bir sergi alanı da oluşturulacağını bildirdi.


Oluşturulacak sergi alanlarında üç boyutlu canlandırmaların yapılaca ğını ifade eden Özer, "Kum Kasrı hamamının arkeolojik kazısının tamamlanmasının ardından, koruma ve onarım çalışmalarını başlatmayı hedefliyoruz. Yapı nın, bu durumundan hareketle, Türk hamamın anatomik yapısını insanlara sunacak şekilde konservasyonunu yaparak, gelecek kuşaklara aktarılmasını amaçlıyoruz. Ayrıca, kademeli olarak gelecekte, kazı alanında bulunan saray yapılarından Kum Kasrı Meydanı, Kum Kasrı, Kum Kasrı Hamamı ile Matbah-ı Amire'nin (saray mutfağı) bir bütün olarak değerlendirildiği, hem yaşanılır, sosyal mekanların ve hem de arkeolojik bir park alanının oluşturulmasına dönük çalışmaların ba şlatılmasını da hedefliyoruz" diye konuştu.

-SARAY-I CEDİD-İ AMİRE-
Tunca Nehri kenarına kurulan sarayın yapımına, II. Murat'ın emriyle 1450 yılında başlandı.
II. Murat'ın vefatından sonra Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim, I. Ahmet, II. Ahmet, Sultan Mustafa, III. Süleyman ve IV. Mehmet (Avcı Mehmet) saraya yeni yapılar ekleyerek genişletti.


1874 Osmanlı-Rus Savaşı'nda cephanelik olarak kullanılan saray, Edirne'nin istila edileceği düşünülerek, dönemin Edirne Valisi Cemil Paşa'nın emriyle cephanenin Rusların eline geçmemesi için havaya uçuruldu.


Kazılarda, 1994 yılından bugüne kadar eski dönemlere ait su kanalları, Balkan savaşından kalma mermi kovanları, top gülleleri, Osmanlı ordusunun kullandığı ocak kalıntıları, sikkeler, seramikler, silah parçaları bulundu.

Türkiye Gazetesi, 21.07.2011

 

******


1800 YILLIK ARKEOLOJİK ALAN KADERİNE TERK EDİLDİ

 

 

Roma İmparatoru Hadrianus'un Anadolu'ya geldiği dönemde inşa ettirdiği iddia edilen kaleye ait kalıntıların bulunduğu alanın hangi amaçla kullanılacağı 2 yıldır belirlenemezken, arkeoloji dünyasını heyecanlandıran eserlerin ortaya çıkarıldığı alan ot ve çöplerle kaplandı.

Dilaverbey Mahallesi'nde bulunan Edirne Ticaret Borsası'na ait arsa, 2007 yılında bir şirket tarafından alışveriş merkezi yapımı için satın alındı.

Ancak arsa, 3'üncü derece arkeolojik sit alanı olduğu için yatırım öncesi Edirne Müze Müdürlüğü tarafından sondaj yapıldı.

Yapılan sondajda antik kenti Hadrianapolis surlarına ait duvarlara ve geç Osmanlı dönemine ait eserlere ulaşıldı. Sondaj raporunun ardından Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, sondajın kazıya dönüştürülmesine karar verdi.

Edirne Müze Müdürlüğü tarafından 2008 yılında 2 arkeolog ve 12 işçinin katılımıyla başlayan kazılar 2 yıl sürdü. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile arsayı satın alan şirketin desteğiyle yürütülen kazılarda Roma İmparatoru Hadrianus tarafından inşa ettirilen antik kenti Hadrianapolis'in surlarına ait 70 metrelik duvar ortaya çıkarıldı.

Sur dibinde de Roma dönemine ait olduğu düşünülen 30 insan iskeleti bulundu. İskeletler, antropolojik inceleme için akademisyenlere teslim edildi. Kazı çalışmalarında top ve gülle parçaları ile Milet seramiği de ortaya çıkarıldı.

Arkeoloji dünyasını heyecanlandıran kalıntıların ortaya çıkarıldığı alandaki kazı çalışmalarına maddi destek sağlayan arsa sahibi şirket, surun ortaya çıkarılmasıyla birlikte yatırımdan vazgeçti. 2009 yılında maddi imkansızlıklar nedeniyle kazı sona erdirildi. Kazının tamamlandığı günden bu yana alanın hangi amaçla kullanılacağı belirlenemedi. Belirsizlik nedeniyle hiçbir çalışmanın yapılmadığı kazı alanı, otlarla kaplandı, çevredeki işyerleri tarafından çöplük olarak kullanıldı.

Trakya Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Başkanı Prof.Dr. Engin Beksaç, çalışmaların, Türkiye'nin tarihi açısından çok önemli sonuçlar verdiğini belirtti. Hadrianus döneminde inşa edilmiş olan surun bulunduğunu söyleyen Beksaç, şöyle konuştu:

"Kazı yapıldığı esnada sadece sur duvarı değil buradaki koruma hendekleri ve diğer askeri tahkimatların da izleri bulundu. Yapılan kazı çalışmalarında çok sayıda iskeletle karşılaşıldı. Bunlar muhtemelen Edirne çevresindeki savaşların ardında kalan kişilerin cesetleriydi. Kazıların tamamlanmış olmasına rağmen bazı noktaları tamamlanamadı. Ödenek bulunamadı ve alanın kendi tartışmalı konumu nedeniyle sahip çıkan olmadı. Fakat arkeolojik verilerin çok önemli olması nedeniyle burada iş merkezi yapılması imkansız hale geldi. Böylece de burası sonuçsuz bir durum aldı."

Cnn Türk, 21.07.2011

PLAJDA FOSİL BULUNDU

 

İskoçya’nın Aberdeen Kenti’nde kıyıya vurmuş, dev bir deniz hayvanının kalıntısı bulundu.

 

Sahilde köpeğini gezdiren Margaret Flippence (55), dokuz metre uzunluğundaki yaratığı görünce çok şaşırdığını ve hiçbir şeye benzetemediğini söyledi. Sahil güvenliğe haber vermesi sonucu uzmanlar araştırmalara başladı. Kalıntının, dev bir katil balinaya ya da pilot balinaya ait olduğu sanılıyor.

Hürriyet, 21.07.2011

İNKILAP'IN BİTMEYEN ÇİLESİ

 

 

Şehir Hatları'nda yarım asra yakın Kadıköy-Karaköy seferi yaptıktan sonra, 2008'de Yalova'ya çekilip üzerine kat çıkılan 'İnkılap'ın çilesi bitmiyor. Tarihe hürmetsizlik, 'yeni' fetişizmi, turizm obsesyonu, gemiden otel yaratmak isterken gözleri perdeleyen kar hırsı... Bugün akıbeti belirlenecek olan geminin hikayesi ne çok şey anlatıyor.

 

Tepede sarı-beyaz renklerde bacaya benzer bir uzantı görmesek, o malum zarafette şehir Hatları amblemini tanımasak, ilk anda gemi demek bile zor. Kabaca form bir gemiyi andırıyor gerçekten. Evet, gerçekten deniz kenarında da duruyor. Ama yine de bir acayiplik var.


Yarım asra yakın ıstanbul Boğazı’nda, Kadıköy-Karaköy hattında sefer yaptıktan sonra üç yıl önce Yalova sahiline çekilen ‘ınkılap’ bir müddettir ziyadesiyle acayiplik var. Orijinal iki katı üzerine bir-iki kat daha çıkılmış mesela. Uzamış, genleşmiş, ucubeleşmiş. Sonra makine dairesi, yolcu sıraları tamamen boşaltılmış; içinde mekanik anlamda gemiye ait hiçbir şey yok. Üçüncüsü artık suda bile değil. Sahilde dibine beton cekilmiş bir biçimde ne kara, ne su aygıtı olarak öylece durmakta…


Sizin bu satırları okuduğunuz sıralarda İstanbul Teknik Üniversitesi’nden bir akademisyen heyeti Yalova’da, zavallı ‘ınkılap’ta son araştırmayı yapıyor olacak. ‘ınkılap’ı batırıp deniz canlıları için resif alanı mı yapalım, yoksa Aliağa’da ince ince parçalayalım mı? ‘ınkılap’ın nihai kaderini belirleyecek tavsiye kararı bugün belirlenecek. 

‘Paşabahçe’nin uzun yol hayatı
Bir edebiyatçının elinden çıkmışçasına, gayriihtiyari metaforlarla yüklü, biraz da acıklı bir hikayesi var ‘ınkılap’ adlı geminin.


1961 yılında Glasgow’da bir tersanede yapılan dokuz kardeş gemiden biri. Misal yine uzun yıllar şehir Hatları’nda turlayıp şu an Haliç Tersanesi’nde tıknefes halde istirahate çekilen ‘Paşabahçe’ gibi öncesinde bir hayatı, ulusaşırı sular görmüşlüğü yok. Boğaz’ı bilen mühendisler tarafından, bilhassa bu günlük seferler için üretilmiş. Halen daha dünyanın son dört buharlı gemisinden biri olarak anılıyor. Daha doğrusu anılıyordu.


‘Kalender’, ‘Altınkum, ‘Güzelhisar’ gibi 20. yüzyıl başlarında yapılan daha yaşlı vapurlar kuşağının hikayesinde dram var. 70’lerin sonuna kadar kullanılan bu vapurların da kimi Çanakkele’ye götürüldü, kimi Aliağa’da söküldü. ‘ınkılap’ gibi 1961 yapımı ‘Harbiye’, ‘Turan Emeksiz’ , ‘Kuzguncuk’, ‘Pendik’, ‘ıhsan Kalmaz’ da seferden eksileli çok oluyor. Bir kısmı Mudanya’da, Bandırma’da, Haliç’te, Zonguldak’ta, bir kısmı çoktan Aliağa’da söküldü bile.


İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin 2006’da düzenlediği bir kampanya vardı: ‘Haydi İstanbul Vapurunu Seç’. Nihayetinde karar kılınan model yeni gemiler yapıldığında eski kuşak için emeklilik görünmüştü zaten. 

‘İnkılap’ı asıl yakan galiba ‘Turan Emeksiz’ adlı geminin Mudanya’da bir otele dönüştürülmesi oldu. Sahile çekilen gemi, 20 oda ve iki süitlik Turan Emeksiz Otantik Otel’e dönüşmüştü.
Yalova’da önceki dönem belediye başkanlığı yapan Barbaros Binicioğlu da, ‘ınkılap’ı İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden 25 bin dolara satın alarak Yalova’ya getirtti. O zamanların haberlerinde hep otel ya da restoran projelerinin adı geçiyor. ıhale açılarak vapur, bu maksatla 22 yıllığına Atalaylar Turizm’e veriliyor. Madem otel olacak, niye daha fazla odası olmasın? Niye ‘ınkılap’a iki-üç kat daha çıkılmasın?


Böylelikle normal koşullarda bir tersaneye çekilmesi gereken geminin iç mekanının yalan yanlış söküm süreci başlıyor. Sonra da tamamen ilgisiz malzemelerle kat çıkarak, ‘ucubeleştirme’ dönemi…


10 Nisan 2008 tarihinde beş saatlik yolculuğun ardından Yalova’ya getirildiğinde Yalova Belediyesi Bandosu marşlarla, davullu zurnalı oyun havalarıyla karşılamıştı ‘ınkılap’ı. Ameliyat süreci başladıktan sonraysa birden ‘ınkılap’ın nikah salonu ya da müze olması gündeme geldi. Yere betonlanmış gemiden otel yaratma hülyası yan taraftan suya karışmıştı sanki.


Belediye’deki değişim, ‘ınkılap’a bakışı da değiştirmişti. şu anki yönetimden ‘ınkılap’la alakadar olma vazifesini Yalova Belediye Başkan Yardımcısı Ahmet Özsümer üstlenmiş durumda. Özsümer, bir önceki yönetimin şu an ne karada, ne denizde bir işe yarar halde bulunan gemi için 1 trilyon 200 milyon harcadığını iddia ediyor. 

Özsümer’e, ‘ınkılap’ın şu anki hali sorulduğunda biraz ‘Enkaz devraldık’ makamından giriyor lafa. Deprem bölgesinde, dolgu bir sahile, bir geminin sabitlenmesini hiç anlamadıklarını ve çok tehlikeli bulduklarını söylüyor. Ne yapacaklarını bilmediklerinden mevzuat aramışlar. Kıyı Kenar Kanunu’na bakıyorlar; karşılığı yok. ımar yönetmeliklerine bakıyorlar; öyle bir yapı modeli görünmüyor. Belediye Kanunu’na bakıyorlar. E, orada da tanımlı bir obje değil. ıhale feshediliyor. Akıbetin belirlenmesine yardımcı olacak bilirkişi komisyonunun kurulması için karar alınıyor.
ışte akademisyenler, 18 Ağustos’ta görülecek tespit davası için tavsiye kararı vermek üzere bu yüzden şu anda ‘ınkılap’talar.


Bir süre önce gazetelerde ‘ınkılap’ın o acıklı hallerinin fotoğraflarını gördüğümde uzun uzun baktım. Tarihe hürmetsizlik mi dersiniz, ‘yeni’ fetişizmi mi, turizm obsesyonu mu, kat çıkıp karı katlama hırsı mı… Bu geminin kaderinden ne çok çok şey okunabileceğini düşünüyordum. Kapitalizmin ilke ve ‘ınkılap’ları bir nevi…


Araştırma yaparken, bu yazının da şekillenmesine ziyadesiyle katkıda bulunan bir aile hikayesiyle kesiştim.


Şehir Hatları’nda uzun yıllar buhar makinelerinden sorumlu makine enspektörü olarak çalışan büyükbabası Rauf Ateşer vesilesiyle, müzisyen Serdar Ateşer’ın bu gemiye, artık olmayan bu gemilere dair anlatacağı çok şey vardı. Kendisiyle yaşıt olan ‘ınkılap’ gemisinin ‘sefalet’ sürecini ise bilhassa takip etmişti. Çektiği fotoğrafların dışında zamanında büyükbabasının teslim aldığı gemiyi farklı yıllarda ziyarete gitmişti hep. Mesela 2008’de Yalova’ya çekilişinden sonra, karlı bir gün ‘İnkılap’a bakan bir birahanede, tanımadığı ‘İnkılap’ severlerle yaptığı muhabbeti unutamıyor.
2010 Kültür Başkenti etkinlikleri sırasında ‘Ayasofya 1472 yıldır her zamanki yerinde’ türünden sloganları ‘ınkılap’a uyarlayarak dikkat çekmeyi de düşünmüşler ama afiş dolaşıma girememiş.
Rauf Ateşer 1994’te hayatını kaybetmiş. “Bugün de ‘Kalender’i söktüler’ diye hop oturup hop kalkılan bir ev, ara ara vapur fotoğraflarını çıkarıp bakan bir adam…


Serdar Ateşer, ‘yandan çarklıları’ bile koruyan minicik Avrupa şehirlerini anıyor sinirle. Sakinleştirecek bir cümle bulamıyorum.

 

Büyükbabası şehir Hatları’nde ‘enspektör’ olan müzisyen Serdar Ateşer, üç-dört yaşından beri vapurlarda. Yaşıtı olan ‘İnkılap’a alakası o yüzden bir başka…


“‘İnkılap’ tam benim doğduğum yıl gelmiş; yaşıtız. Ruhsal olarak ‘İnkılap’ın şu anki halindeyim yani. O yüzden bu gemiyle çok özdeşleştirmişimdir kendimi. Her halini takip etmişimdir.


Ben üç-dört yaşımdan beri gemilerdeyim. Eski denizaltıcı ve deniz subayı olan büyükbabam Rauf Ateşer, Deniz Kuvvetleri’nden ayrıldıktan sonra, aynı zamanda makineci olduğu için şehir Hatları’nda enspektör olarak çalışmaya başlamış. Karaköy Köprüsü’nden evvel yakılıp önce İstinye’ye, sonra da ebediyete intikal ettirilme şansını elde etmiş olan eski Karaköy İskelesi’nin tepesinde, camekanlı bir kontrol odasında çalışırdı.


Ben çocukluğumda her vapura binişimde makine dairelerinde ya da kaptan köprülerinde, iskele, yolcu, kaza, münakaşa, kurtarma hikayeleri dinlerdim. Gündüzleri borda numaralarından, geceleri vapurların ışıklarından ya da öndeki projektörün huzmesinin renginden vapuru tanıma oyunları oynardım kendi kendime. Bebek Koyu’na bakan evimizde, burnum camda gece 22.30’ta, bir de yanılmıyorsam sonuncusu gece yarısına doğru Eminönü’den gelen ‘Göztepe’ ya da ‘Güzelhisar’ gemilerini beklerdim.


Büyükbabamla vapurlara bindiğimizde önce bir makine dairesine indirirdi beni. O gürültü, patırtı, insanlar çalışıyor. Veletken bayılırdım oraya. Sonra da kaptan köprüsüne… ıyice sessizdir orası. Oraya ‘köşk’ de diyorlar ama bence bu daha sonra çıktı. Daha karaya özgü bir tarif sanki; biz ‘kaptan köprüsü’derdik. Sonra da bağım hiç kopmadı vapurlarla…


2005-2006 civarında ilk birkaç gemi safdışı bırakıldığında ‘Vapurlarımızı Vermiyoruz Kampanyası’ başlamıştı. Tam o günlerde İstanbul’da Haliç’te gemilerin çekildiği yere yakın, şişhane civarında bir cep telefoncusuna girdiğimi hatırlıyorum tesadüf. şık giyimli, İngiliz bir adam geldi. Onun da öyle bir derdi var belli ki.


Beklerken sıkıntıdan konuşmaya başladık. “Burada iki buharlı gemi var. Onlarla ilgileniyorum” dedi. ılginç bir konuşmaydı, çünkü başta çok açık anlatmaya başlamıştı. Benim ‘Ha o gemi mi, şu tarihte Glasgow’dan gelen’ falan dememle konuya hakim olduğumu fark edip birden sustu, hatta çıktı gitti. Beni işi bozarım diye mi düşündü bilmiyorum. Ama o dönem böyle insanlar vardı ortalıkta.


Sonuçta o dokuz geminin hepsinin başına bir sürü şey geldi. Aliağa’da parça parça olanlar dışında en fazla acı çekeni galiba ‘İnkılap’ oldu. Acaba heyet gezerken orada bulunsam mı diye bile düşündüm.

Radikal, Haber: Pınar Öğünç, 21.07.2011

KAZI ÇALIŞMALARINA ASGARİ ÜCRETLİ İŞÇİ BULUNAMIYOR

 

 

Osmaniye’nin kuzeyindeki merkeze bağlı Kesmeburun ile Bahçe köyleri arasında bulunan Kastabala- Hierapolis antik kentinde sürdürülen arkeolojik kazı çalışmalarında asgari ücretle çalışacak işçi bulunamıyor.

 

45 kişilik uzman bir ekiple çalıştıklarını söyleyen Kazı Başkanı ve Gaziantep Üniversitesi Fen- Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Anabilim Dalı Başkanı Doç.Dr. Turgut Haci Zeyrek, asgari ücretle çalışacak eleman bulamadıklarını, bu sebeple de kazı çalışmalarının yavaş ilerlediğini söyledi.

 

Arkeolojik çalışmaların büyük Mali bütçe gerektirdiğini kaydeden Doç.Dr. Zeyrek, “Elimizdeki imkanlar nedeniyle asgari ücretle işçi çalıştırabiliyoruz. Gönül isterdi ki daha yüksek bütçe ile çalışalım ve işçilere daha yüksek ücretler verelim. Bulunduğumuz bölge 3 köyün birleştiği bir noktada. Bahçe, Kesmeburun ve Kazmaca köylerinin merkezindeyiz. Yerel imkanları değerlendirmek ve bu yöre halkına istihdam sağlamak açısından, bu 3 köyden işçi alımını tercih ettik. Ama hiçbir talip bulamadık” dedi.

 

“Asgari ücret bahane gösterilerek çalışmaya gönüllü olmuyorlar” diyerek, çevre köylerden işçi sağlayamadıklarını belirten Doç.Dr. Zeyrek, işçi arama çemberini daha da genişleterek, il merkezinde eleman arama çalışmaları yaptıklarını, aradan geçen 20 günde yeni yeni işçi bulmaya başladıklarını söyledi.

 

Sponsorlara ihtiyaç duyduklarını da belirten Doç.Dr. Zeyrek şöyle devam etti:

“Bize para değil kazma, kürek ihtiyaçlarımızı, 3-4 tane işçinin giderini üstlenecek sponsor lazım. Tek bir kuruma, tek bir kişiye yüklenmeden, ihtiyaçlarımızı telafi etme yolunda bize destek olunmasını bekliyoruz. Ekibimiz Gaziantep Üniversitesi, Yıldız Teknik Üniversitesi, İstanbul Üniversitesi, Orta Doğu Teknik Üniversitesi ve Çukurova Üniversitesi’nden farklı alanlarda uzmanlaşmış, profesör, doçent, yardımcı doçent ve araştırma görevlilerine kadar ulaşan bir ekiptir. ”

 

Bodrumkale olarak da bilinen Kastabala antik kenti’ndeki çalışmaları yerinde inceleyen Osmaniye Korkut Ata Üniversitesi (OKÜ) Rektörü Prof.Dr. Orhan Büyükalaca ise Kastabala antik kenti’nde çok büyük bir hazine yatmasına rağmen gün yüzüne çıkarılabilen kısmının oldukça az olmasının üzücü olduğunu söyledi.

 

Bu durumun kendilerini düşündürdüğünü aktaran Prof.Dr. Büyükalaca, şöyle konuştu:

“Bu durum, bizi iki açıdan düşündürüyor. Bir, kültür mirasımızın toprak altında kalması. İkincisi de bölgemizin ve Osmaniyemiz’in kalkınması için, bu kadar büyük bir fırsat burada yatarken, bir şekilde değerlendirememiz bizleri düşünceye sevk etti. Ancak İl Kültür Müdürlüğümüzün ve Gaziantep Üniversitesi’nin desteğiyle bir çalışmanın başlatılmış olması sevindirici. Dileğimiz, bu çalışmaların hızlanması. Bir an önce ivmelenerek, bu bölgede turizm potansiyeli açısından büyük bir öneme sahip olan, bu bölgenin canlanması en büyük dileğimiz. ”

haberler.com, 21.07.2011

10 BİN YILLIK KÖYE FRANSIZ İLGİSİ


 

Orta Anadolu’nun 10 bin yıllık ilk köyü olan Aşıklı Höyük, Fransa’nın ünlü arkeoloji dergisi Archeologia’da tanıtılırken, Fransızların Peri Bacaları turlarında Aşıklı Höyük’e olan ilgisinin artması bekleniyor.

 

Aşıklı Höyük Kazı Başkanı Prof.Dr. Mihriban Özbaşaran yaptığı açıklamada, Aşıklı Höyük’ün Peri Bacaları ve Orta Anadolu’nun bilinen en eski yerleşimi olduğunu söyledi. 1989 yılında başlayan kazılar sonunda Aşıklı Höyük’te ilk yerleşimin 10 bin yılı aşkın bir süre öncesinde başladığını bilimsel olarak tespit ettiklerini belirten Özbaşaran, ”10 bin yıllık yerleşim, bölgedeki ilk yerleşme, ilk tarım, ilk madencilik ve dünyada bilinen ilk beyin ameliyatı gibi teknolojik ve bilişsel gelişmelerle Dünya ve Anadolu tarihine ışık tutuyor” dedi.

 

Aşıklı Höyük’ün arkeolog dünyasınca tanınan bir kazı alanı olduğunu vurgulayan Özbaşaran, ”Aşıklı Höyük, dönemini yansıtan buluşları ve önemiyle Dünyada arkeolog dünyasınca tanınan ve takip edilen bir yerleşimdir” dedi. Aşıklı Höyük’ün son olarak Fransa’nın ünlü arkeoloji dergisi Archeologia’da 13 sayfa tanıtıldığını belirten Özbaşaran, şunları kaydetti: ” Archeologia Dergisi’nin bu yıl Haziran ayında çıkan 489. sayısında Aşıklı Höyük, ‘Orta Anadolu’da 10 bin yıllık bir köy: Aşıklı Höyük’ başlığı ile 13 sayfa tanıtıldı. Dergide Aşıklı Höyük’teki kazılardan, öneminden, kazıya bağlı yan projeler olan çocuk atölyesi ve el sanatları ile yöre halkının bilinçlendirilmesi konuları ayrıntılı olarak işlendi. Bu bilgilerin yanında deneysel Aşıklı evlerinin tanıtılması da turizm yönüyle büyük önem taşıyor. Etki alanı ile dünyanın sayılı dergilerinden birisi olan Archeologia, birçok kesimden insana ulaştığı için, kültür turu kapsamında Peri Bacaları’na gelen Fransızların özellikle Aşıklı’yı da tur kapsamına almalarını sağlayacaktır.” Aşıklı Höyük’ün bir dünya mirası olduğuna dikkati çeken Prof.Dr. Özbaşaran, Aşıklı Höyük’ün gün yüzüne çıkmasında Fransız bilim insanlarının da görev aldığını açıkladı.

 

Aşıklı Höyük’te bu yılki kazı çalışmalarının uluslararası bir ekiple başladığını ve iki ay süreceğini belirten Özbaşaran, şöyle devam etti: ”Bu yıl alt tabakalara doğru inmeye devam edeceğiz. Dönem olarakta MÖ 8 bin 500′lere doğru uzanan bir bölgede kazı yapmaktayız. Önümüzde kazı yapacağımız 2 metrelik bir dolgunun altında temele ulaşacağız ve Aşıklı Höyük’teki ilk yerleşimin tarihi ortaya çıkacak. Ayrıca bu yıl yapılması planlanan ve birtakım sebeplerden geciken çatı sistemini de tamamlamayı hedefliyoruz.” Prof.Dr. Özbaşaran, Aşıklı Höyük’ün kültür turizmine açık olduğunu ve özellikle yabancı turistlerden her geçen gün daha fazla ilgi gördüğünü sözlerine ekledi.

Merhaba Gazetesi, 20.07.2011

SOLOİ POMPEİOPOLİS KENTİNDE 14 SÜTUN AYAĞA KALDIRILACAK

 

Mersin’deki Soloi Pompeiopolis antik kentindeki kazıların bu yılki bölümü başladı. Dokuz Eylül Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi ve Kazı Başkanı Prof.Dr. Remzi Yağcı, Mezitli İlçesinde yer alan kazı çalışmalarının yürütüldüğü Sütuncu Cadde’de düzenlenen bilgilendirme toplantısında, antik kentiteki ilk bilimsel çalışmaların 1999 yılında, ilk restorasyon çalışmalarının ise bu yıl başladığını söyledi. Kazıların amacının, Soloi Pompeiopolis antik kenti’ni ayağa kaldırmak olduğunu ifade eden Yağcı, “Şu anda önemli bir dönüm noktasındayız. Mersin’in en güzel yerindeyiz. ‘Tarihi çevre ve insanlar nasıl bir arada yaşar’ bunun mücadelesini veriyoruz. Yağcı, şöyle devam etti: “Projesi bölge kurulu tarafından onaylanan, Mezitli Belediyesi'nin katkılarıyla İl Özel İdaresi'nden toplanan eski eser fonlarından, Vali Hasan Basri Güzeloğlu’nun katkıları ve desteğiyle geçti. Restorasyon çalışmalarının 8 ayda tamamlanması planlanıyor.”

Türkiye Gazetesi, 20.07.2011

HALİÇ'TE 100 YILLIK ARITMA TESİSİ

 

 

Tarihi araştırmalar, dünyanın ilk en büyük arıtma tesisinin 1913-1918 yılları arasında Haliç'te yapıldığını gün yüzüne çıkardı. Benzeri İngiltere'de bulunan ve 2. Abdülhamit tarafından Alman mühendislere yaptırılan 100 yıllık Cibali Su Arıtma Tesisi, Sultan Reşat döneminde bitirildi.

Bugünkü Fatih'in tüm kanalizasyon atık sularının ve Cibali Tütün Fabrikasının atığının burada toplanması sağlandı ve arıtılarak Haliç'e bırakıldı. İngiltere'deki benzerinden sonra dünyada ikinci olarak İstanbul'da yapılan arıtma tesisi, büyüklüğü ve kapsadığı alanla da dünyanın ilk en büyük tesisi özelliğine sahip. 1960'lı yıllara kadar kullanılan tesis, faaliyette olduğu son yirmi yılda Cibali Tütün ve Sigara Fabrikası'nın özel arıtma tesisi olarak kullanıldı. Döneminin en iyi çevre ve şehircilik projelerinden biri olarak gösterilen arıtma tesisi, İstanbul Müzik Müzesi Müdürü tarihçi yazar Süleyman Faruk Göncüoğlu'nun araştırmalarıyla günyüzüne çıkarıldı. Göncüoğlu, Haliç'e bağlanan atık su ve kanalizasyon hattının, denizin ve Haliç'in kirlenmesini önleme çabası bakımandan kendi döneminde büyük bir öngörü ve ileri şehircilik anlayışıyla tasarlandığını ifade etti.

Zaman, Haber: Zeynel Yaman, 20.07.2011

ZEYTİNLİADA'DA  BİZANS FIRINI BULUNDU

 

Balıkesir’in Erdek İlçesi’nde sürdürülen kazı çalışmalarında Bizans dönemine ait 3 adet fırın ve su kanalı bulundu.

 

Kültür Bakanlığı ve Güney Marmara Kalkınma Ajansı tarafından desteklenen ve Atatürk Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyelerinden Doç.Dr. Nurettin Öztürk ve ekibi tarafından sürdürülen kazılarda Bizans dönemine ait 3 adet fırın ile adada bulunan iki adet ayazmadan (su sarnıcı) gelen suyu denize atılmasını sağlayan bir adet de kanal bulundu.

 

Arkeolojik kazıların bu yıl adanın güney yamacında yer alan açık hava tapınma alanından başlandığını söyleyen Öztürk, “Başladığımız kazılarda manastıra ait olduğunu düşündüğümüz kilisenin, ayin döneminde kullanılmak üzere hizmet amacıyla yapıldığını düşündüğümüz üç tane fırınını gün ışığına çıkardık. “Erken Bizans” dönemine ait olan bu fırınların, külleri ile birlikte korunduğunu gördük” dedi.

 

Kazıların bu yıl içerisinde tamamlanması hedefleniyor.

Focus Haber, 20.07.2011

TABYALAR, TARİH ZİYNETİMİZ

 

 

“Nene Hatun Tarihi Milli Parkı”nın, Genel Müdürlük düzeyindeki Uzun Devreli Gelişme Planı çalışmalarının devam ettiğini kaydeden İl Çevre ve Orman Müdürü Toraman, “Plan tamamlandığında Milli Park sahasında Milli Park tanıtım ve danışma merkezi ile ziyaretçi merkezi gibi birimler oluşturulup, alan kılavuzları görevlendirilecek” dedi.

 

Erzurum İl Çevre ve Orman Müdürü Muammer Toraman, “Nene Hatun Tarihi Milli Parkı” ve “Sarıkamış Allahuekber Dağları Milli Parkı” için hazırlanan Uzun Devreli Gelişim Planı hakkında bilgiler verdi. Türkiye’nin, sahip olduğu sulak alanlar, muhafaza ormanları, tarihi ve kültürel alanları ile doğal kaynakların korunması ve yaşatılmasında korunan alanların çok önemli bir rol oynadığını kaydeden Toraman, “Bakanlığımızın bu hususta çok önemli çalışmaları bulunmaktadır. Ülkemizdeki ulusal ve uluslararası seviyede olağan üstü özelliklere sahip alanlarımızın, korunması, yönetilmesi ve gelecek nesillere taşınması için milli park, tabiat park, tabiatı koruma alam, tabiat anıtı, yaban hayatı koruma-geliştirme sahası ve orman içi dinlenme alanları gibi bir takım koruma statüleri verilmektedir.” diye konuştu.

Bu kapsamda Erzurum’da Milli Mücadelede önemli tarihi olayların cereyan ettiği bir yer olması nedeniyle Aziziye ve Mecidiye Tabyalarının bulunduğu 387 hektar alanlık bölgenin “Nene Hatun Tarihi Milli Parkı” olarak ilan edildiğini hatırlatan Toraman, buna ek olarak, “Allahuekber Dağları Milli Parkı”nın da, Erzurum’u ilgilendiren bir boyutunun bulunduğunu belirtti.


“Nene Hatun Tarihi Milli Parkı”nın, Genel Müdürlük düzeyindeki Uzun Devreli Gelişme Planı çalışmalarının devam ettiğini ve büyük ölçüde tamamlandığını kaydeden Toraman, “Plan tamamlandığında Milli Park sahasında Milli Park tanıtım ve danışma merkezi ile ziyaretçi merkezi gibi birimler oluşturulup, alan kılavuzları görevlendirilecek” dedi.

Ayrıca Sarıkamış Harekatı olarak bilinen tarihi sürecin yaşandığı Sarıkamış Ormanları ile Allahuekber Dağları’nı kapsayan 22 bin 980 hektar büyüklüğündeki alanın, Sarıkamış Allahuekber Dağları Milli Parkı olarak ilan edildiğini anımsatan Toraman, söz konusu parkın yüzde 49’luk kısmının Erzurum sınırları içerisinde olduğunu ifade etti. Toraman, “Sarıkamış Allahuekber Dağları Milli Parkı için yaptırılmakta olan 1/25 bin Ölçekli Uzun Devreli Gelişme Planı çalışmaları son aşamaya gelmiş bulunmaktadır. Milli Parklarımız için devam etmekte olan Uzun Devreli Gelişme planları sonuçlandığında doğal, kültürel ve tarihi zenginliklerimizin korunarak ve sürekliliği sağlanarak koruma-kullanma dengesi içerisinde geleceğe aktarılması ve ülke turizmine kazandırılması ile yöre ve bölge insanımızın refah seviyesinin artırılması hedeflenmektedir.” ifadelerini kullandı.

Erzurum Gazetesi, 20.07.2011

VALİLİK İZNİYLE, YA ÇIKARSA DİYE DEFİNE ARIYORLAR

 

  

 

Giresun'un Tirebolu İlçesi'ne bağlı Hark Köy'de valilik izni ile define çalışmalarına başladı. Tirebolu İlçesi'nden Bahtiyar Bitiş adlı vatandaş tarafından alınan izin çerçevesinde sürdürülen kazı çalışmaları, resmi görevliler ve jandarmadan oluşan bir komisyon gözetiminde yapılıyor. Şu ana kadar yapılan çalışmada 5 metre çapında 5 metre derinliğinde yer, kazma-kürekle kazıldı. Kazma kürek ile define aramayı sürdüren Bahtiyar Bitiş, günlük masrafının bin TL civarında olduğunu belirti. Bitiş "Hark Köy deresinde Roma dönemine ait define olduğuna dair belge elime geçti. Roma dönemine ait 3790 altın sikke olduğunu sanıyoruz. Gömünün buraya 400 yıl kadar önce eşkiyalar tarafından konulduğu bilgisi var. Ben de şansımı denemek için yasal iznimi alarak bu bölgeye geldim. 1 haftadır kazı çalışmalarımızı devam ettiriyoruz. İnşallah emeğimiz boşa gitmez. Çok ümitliyim." dedi. Giresun müze yetkilisi ise kazı yapılacak alanın kepçe ile çalışmaya el verişli olmadığından kazıyı kazma kürekle devam ettirildiğini ifade ederek, "Eğer tarihi eser çıkarsa, bu tamamen devlete kalacaktır. Ancak altın para çıkarsa da yine devlete kalmak kaydıyla, değerinin yüzde 50'si para bazında kazı yaptıran kişiye ödenecek." diye konuştu. Hark Köyü'nün meraklı sakinleri de her an define çıkabilir ümidiyle, kazı alanı dışındaki kayalıklar üzerinde adeta pusuda bekliyor. Jandarmanın geniş güvenlik önlemleri aldığı alana hiç kimse sokulmuyor.

Türkiye Gazetesi, 20.07.2011

TARİHİ AMBARLAR TANITILACAK

 

 

Karaman'ın Taşkale Belediye Başkanı Muhittin Sunaoğlu, Roma, Bizans ve Selçuklular döneminden izler taşıyan kayalara oyulmuş tarihi tahıl ambarlarının Japonya'da tanıtılacağını söyledi.

 

Belediye Başkanı Sunaoğlu, bu ayın başında düzenledikleri Taşkale buluşması etkinliğine katılmak için Japonya'dan gelen televizyon ekibinin yöreyi beğenmesi üzerine belgesel çekmek için yeniden Taşkale'ye geldiklerini söyledi.

 

Başkan Sunaoğlu, "Taşkale buluşması etkinliğimize katılmak için beldemize gelen Japonyalı konuklarımız bizlere Taşkale'yi çok beğendiklerini belirterek, bir belgesel çekmek istediklerini söylediler. Kısa süre sonra gelen Japonyalı televizyon ekibi, Taşkale beldesinin tarihi ve coğrafi güzelliklerini dünyaya tanıtmak amacıyla uzun süreli çekimler yaptılar. Taşkale'nin doğal yapısına hayran kalan ekip hazırladıkları belgesel filminin bu yılın Eylül ayında Japon televizyonlarında yayınlanacağını dile getirdiler" dedi. Sunaoğlu, Japon televizyon ekibi tarafından çekilen belgeselin yerel televizyonda da yayınlanacağını sözlerine ekledi.

Karaman Kent Haber, 20.07.2011

HATAY'DA NEO HİTİT DÖNEMİNE AİT ASLAN BULUNDU

 

 

Hatay’da yapılan arkeolojik kazılarda Neo Hitit dönemine ait 2 ton ağırlığında 1.60 metre boyunda 1.50 metre uzunluğunda bir aslan heykeli bulundu.

 

Reyhanlı İlçesinde hayırsever işadamı Kazım Kuseyri’ye ait olan arazi sınırları içerisinde olan ve 1930’dan bu yana kazı çalışmalarının devam ettiği Tell Tayinat Höyüğü'nde bulunan aslan heykeli Antakya Arkeoloji Müzesi^'ne teslim edildi.

 

Burada bir açıklama yapan Toronto Üniversitesi Arkeoloji Profesörü Timothy P. Harrison, buldukları aslan heykelinin, 1930’lu yıllarda yapılan kazılarda bulunan aslanlarla aynı sitilde yapıldığını belirterek, “Antakya’da müzesinde bulunan başka aslanlarda vardı. Bu aslanı Kazım Kuseyri’nin arsasından çıktı. Bu aslanında müzede bulunan aslanlarla aynı döneme ait olduğunu tahmin ediyoruz. Tell Tayinat Höyüğü'nde ilk kazı çalışmaları 1930’lu yıllarda yapıldı. O tarihlerde yapılan çalışmalarda ortaya çıkan tapınakta yapılan kazılarda bulunan aslanlar Antakya Arkeoloji Müzesi'nde sergileniyor. Aynı bölgede 2009 yılında bir tapınak daha bulundu. Yaptığımız kazı çalışmaları sırasında ikinci tapınağın alt kısımlarında da bu aslan heykelini bulduk” dedi.

 

Aslan heykelinin Neo Hitit dönemine ait olduğunun altını da çizen Harrison, “Tarih olarak şu anda net bir tarih söylememez mümkün değil. Heykel hakkında ancak 1930’lu yıllarda bulunan tapınaktan daha erken bir tarihe ait olduğunu söyleyebiliriz. Bu da milattan önce 8. veya en geç 9. yüzyıl olabilir. Çünkü 1930’lu yıllarda yapılan kazılarda bulunan tapınak 8. yüzyıla aitti. Şimdi bulduğumuz aslan heykeli de o tapınaktan çıkan aslanların sitilinde yapılmış bir aslan heykeli. Bu heykelde daha önceki bir dönemden geldiği için sitilin devamlılığını gösteriyor. Yani Hatay tarihinde bulunan bir sanatsal sitilin devamını gösteriyor. Bu müthiş sanat eserinin bu bölgede üretilen bir sanatın parçası olduğunu düşünüyoruz” diye konuştu.

 

Harrison ayrıca Tell Tayinat Höyüğü'nde içinde çeşitli ülkelerden uzmanlarında bulunduğu 35 kişilik bir grupla kazı çalışmalarına 21 Haziran’da başladıklarını ve çalışmalarının Ağustos ayı ortalarına kadar devam edeceğini söyledi.

Mynet Haber, 19.07.2011



******


TAPINAKTA BULUNAN TABLET TARİHE IŞIK TUTACAK

 

     

 

Yaklaşık 80 yıl önce başlatıllan ilk kazı çalışmalarının ardından süre gelen yıllarda ortaya çıkarılan kalıntılar, Hatay'ın 3 bin yıllık tarihine ışık tutacak. Dünya genelinde kurulan 23 medeniyetin 15'ine başkentlik yapan Hatay'da bilim adamları, tarihe ışık tutacak kazı çalışmalarına imza atmayı sürdürüyor. Tarihi kent olan Hatay'da 200'ün üzerindeki höyük bulunuyor. Bu höyüklerden biri olan Reyhanlı yolu üzerindeki Tell Tayinat Höyüğü'nde ilki seksen yıl önce Fransızlar döneminde başlayan ve halen devam eden kazılarla birlikte bilim adamları kentin 3 bin yıllık geçmişine ışık tutacak eserleri gün yüzüne çıkarmayı başardı.





Toronto Üniversitesinden Prof.Dr. Timothy Harrison'un kazı başkanlığını yaptığı 35 kişilik ekip Haziran ayında başladığı kazı çalışmalarını sürdürüyor. Kazı ekibinin 2009 yılında ortaya çıkardığı 2 bin 600 yıllık yazılı tabletler, Anadolu'da krallıklar arasındaki yakın ilişkileri ve anlaşmaların en büyük kanıtı olarak gösteriliyor. Kanada, Avustralya, Almanya ve Türk arkeologların yürüttüğü Tell Tayinat Höyüğü'nde kazı ekibine başkanlık yapan Toronto Üniversitesinden Prof.Dr. Timothy Harrison, geçtiğimiz yıl çıkarılan 2 bin 600 yıllık tabletin şifrelerini bulduklarını söyledi. Tell Tayinat, Doğu Akdeniz ile ilgilenen tarihçiler için önemli bir bölge geçiş bölgesi olduğunu aktaran Harrison, höyüğün Hitit krallığının başkenti olduğunu söyledi. Harrison 2009 yılında yapılan kazı çalışmalarında ortaya çıkarılan tapınağın içinde tabletler bulduklarını ifade ederek, "Bulduğumuz tabletler arasında en önemlisi Asur kralı ile bölgenin valisi arasındaki anlaşmayı içeren tabletin üzerinde çalışmalar devam ediyor. 700 satırdan oluşan metnin yer aldığı tablette Asur kralının kendisine bağlı eyaletleri nasıl yönettiğine dair önemli bir belgedir. Bu tabletlerde yer alan anlaşma Asi nehri kanalı ile höyükten 30-40 mil açıkta Mısırlılarla yapılan savaş ile sona eriyor. İnsanlar tablette yazanları gördükçe Asurlular ile kralları arasındaki yapılan anlaşmayı hatırlıyor. O dönem ki şehrin sınırları bugünkü Hatay'ın sınırlarına çok yakın. Tablet MÖ 672 yılının 2. ayının 18'inci günüde yazılmış. Bu tabletten farklı bölgelerde 8 tane daha bulundu. İran'da bulunan tabletler persler ile yapılan anlaşmayı içeriyor. Tablette diplomatik ilişkiler ile ilgili çok şey öğreniyoruz" şeklinde konuştu.






Tell Tayinat Höyüğü kazı alanı saha koordinatörü Dr. Stephan Batiuk, 2009 yılında buldukları tapınağın demir çağına tarihlendiğini söyledi. Tapınak içinde MÖ 8. yüzyıldan kalma sütun kaidesi ve kerpiçten tuğlalar bulduklarını kaydeden Batiuk, o dönemde kentin çok büyük yangınlarla yıkım yaşadığını tespit etiklerini aktardı. Tapınağın kutsal olarak sayılan odasında önce sunak ardından metal ve seramikten kaplar bulduklarını belirten Batiuk, seramik kapların ateşten eridiğini aktararak "Tablette Asur kralı ile bölgenin yerel kralı arasındaki anlaşma yer alıyor. Arkeolojide bulunması gereken zor bir şeyi tespit ettik. Tablet bize kazdığımız alanın ismini veriyor. Tableti müzeye kaldırdık. Buna benzer tabletleri ırak ve İran'da bulduk. Bu tablet ayrıca Irak dışında bulunan ilk yazılı tablet. Tablet Tell Tayinat'ın tarihlenmesi için çok önemli. Tabletteki isimler bölgenin kim tarafından yönetildiğini öğreneceğiz. Politik yapısını anlayacağız ve en önemlisi hukukla ilgili geriye gidip kurallarla ilgili benzerlikleri görebileceğiz" dedi. Bölüm öğrencisi iken geldiği kazı çalışmalarında doktor olmaya hazırlanan Özge Demirci arkeolojik kariyer açısından Tell Tayinat'ın kendisi için büyük bir şans olduğunu vurguladı. Höyüğün sadece kendi içinde değil yakın çevredeki höyüklerle de olan bağlantılar açısından büyük önem arz ettiğini söyleyen Demirci, "Kerpiç kazmak çok zor. Geldiğimden bu yana çok şey çıkardık. Kazı çalışmalarımızda çevredeki höyüklerin birbiri ile bağlantısı ortaya çıkıyor." şeklinde konuştu. Tell Tayinat Höyüğü'nde devam eden kazı çalışmalarının Ağustos ayı başlarında tamamlanması bekleniyor.

Türkiye Gazetesi, 22.07.2011

IŞIKLANDIRILAN SURLAR BURSA YAMAÇLARINDA PARLAYACAK

 

 

Tophane Surları ve Bey Sarayı’nın parçaları ortaya çıkarılıp, şehrin tarihi kimliği güçlendirilecek.

 

Bursa Büyükşehir Belediyesi, Tophane semtindeki binlerce yıllık surları ayağa kaldırıyor. Kültür Müdürlüğü ve Osmangazi Müftülüğü binalarının altında ekipler gerçek sur parçalarına ulaştı. Çalışma sırası ordu evi ile Tophane Endüstri Meslek Lisesi altına geldi. Bu bölgede de ciddi sur kalıntıları olduğu belirlendi. Garnizon Komutanlığı’na bağlı ordu evi bahçesinde yapılacak çalışmalardan sonra, eski Bey Sarayı’nın cihannüma (sarayların bahçesindeki dört tarafa hakim seyir odası) kısmının da ortaya çıkarılması hedefleniyor. Restorasyonun ardından ışıklandırılacak olan tarihi surlar bir gerdanlık gibi Bursa’nın yamaçlarında parlayacak.

 

Büyükşehir Belediyesi, Bursa’nın “tarih başkenti” kimliğini öne çıkarmak için başlattığı Tophane surlarının restorasyonuna hızla devam ediyor. Tophane yamaçlarındaki İl Kültür Müdürlüğü binası ve Askeri Garnizon Komutanlığı arasındaki 400 metre uzunluğundaki bölgede çalışmalar fasılasız sürüyor. Garnizon Komutanlığı ile görüşen belediye, Genelkurmay Başkanlığı’ndan ordu evi’de çalışma izni isteyecek. Jeo radar çalışmaları ile Bursa’daki ilk Osmanlı sarayının şu an ordu evi olarak kullanılan yerde bulunduğu kesinleşti. Tarihi Bey sarayı’nın gün yüzüne çıkarılması planlanıyor. Askeri tesislerin ise takas yolu ile daha büyük bir alana yapılması planlanıyor.

 

Tarihi surların üzerini kaplayan 100 yıllık bitkileri ve atık malzemeleri temizleyen işçiler şimdiye kadar Roma ve Osmanlı dönemine ait metrelerce tarihi suru ilk defa gün yüzüne çıkarttı. Surların Roma ve Osmanlı dönemine ait parçaları, kullanılan malzemelerin şekilleri ile anlaşılıyor. 2010 yılında alınan kararla onarımına başlanan Bursa surların restorasyonunun 2015 yılında bitirilmesi planlanıyor. Tarihi surlar bulundukça ışıklandırması da hemen yapılacak. İlk etapta Balibey Hanı ile garnizon arasındaki alan yeşillendirilip aydınlatılarak şehrin gözbebeği bir mekan haline getirilecek. Şehrin 3 girişinden de görülebilecek olan tarihi Bursa surları, daha sonra Bey Sarayı’nın da inşaası ile gerçek tarihi kimliğine kavuşturulacak.

 

Bithinyalılar, Romalılar, Bizanslılar ve Osmanlılar tarafından farklı zamanlardaki ilaveler ve onarımlarla günümüze kadar gelen surlar 1950 tarihinden bu yana hiç elden geçirilmedi. Yetkililer, “3 bin yıllık tarihi surlardaki zayıf olan taşları tek tek numaralandırıyoruz. Eksik surları ise orijinalini bozmadan takviyelerle sağlamlaştırıyoruz. Surların bazı bölgelerinde çökme tehlikesi var, surların iç tarafına yapılacak desteklerle orijinal yapıyı ayakta tutacağız” dediler.

 

Bütün çalışmaların bitmesinden sonra ışıklandırılması planlanan Tophane surları Bursa’ya muhteşem bir güzellik katacak. Tarihin gün yüzüne çıkmasının ardından Bursa’ya turistlerin daha çok ilgi göstermesi bekleniyor.

Bursa Büyükşehir Belediyesi, 19.07.2011

TARİHİ GİZEM ÇÖZÜLDÜ

 



Erzurumlu İbrahim Hakkı Hazretleri'nin her yıl 21 Mart ve 23 Eylül'de güneşin ilk ışınlarının hocası İsmail Fakirullah Hazretleri'nin başucuna doğmasını sağlayan ışık hadisesi 50 yıl sonra tekrar gerçekleştirildi. Türbede yapılan düzenlemenin ardından lazer ışıklarıyla yapılan deneme başarılı oldu.

Aydınlar (Tillo) İlçesi'nde bulunan ışık düzeneğine tekrar işlerlik kazandırılması için ÇEKÜL Vakfı'nın desteği ile valilik tarafından yılbaşından beri, Başkent Üniversitesi'nden Prof.Dr. Cengiz Işık'ın koordinatörlüğünde ülkemizin çeşitli üniversitelerinden bilim adamlarının da katılımıyla sürdürülen çalışmalar sona erdi. Düzeneğin bozulmasına neden olan ve restorasyonda yeri kaydırıldığı belirtilen pencerenin yerine yeni bir pencere açıldı. Işık düzeneğini başlangıç yeri olan Kaletül Üstad adlı tepedeki pencereden yansıtılan lazer ışınları İsmail Fakirullah türbesinin başucuna ulaştı.

Denemenin başarılı olmasının ardandan bir açıklama yapan Prof.Dr. Cengiz Işık, "İbrahim Hakkı Hazretleri'nin ülkemizin yetiştirdiği, ancak bizim yeterince değerini bilemediğimiz bir bilim adamıdır. 1960'lı yıllarda yapılan restorasyonda bozulan ışık düzeneğine tekrar işlerlik kazandırmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Gerek, Tillo'nun ve gerekse İbrahim Hakkı Hazretleri'nin daha iyi tanıtılması gerektiğine inanıyorum. Özellikle Tillo'nun, inanç turizmi açısından olduğu kadar kültür turizmi açısından da büyük bir potansiyeli vardır. Bu potansiyelin kullanılması gerekiyor. " dedi.

Gecenin geç saatlerine kadar yapılan deneme çalışmalarını bilim adamları ile birlikte izleyen Vali
Musa Çolak da denemenin başarılı olmasından mutlu olduğunu ifade etti. Çolak, "Dünya üzerinde öğretmenlere duyulan saygının bir ifadesi olarak yapılan bu ışık düzeneğine tekrar işlerlik kazandırmanın mutluluğunu yaşıyoruz. Bu düzeneğin tekrar işlerlik kazanması ile birlikte bu ilçemiz turizm pastasından daha büyük bir pay alacaktır. Önümüzdeki Eylül ayının 23'ünde ekinoksta yeni doğan güneşin ilk ışınlarının türbeye yansımasını artık hep birlikte izleyeceğiz. Ayrıca bu tarihte İbrahim Hakkı Hazretleri'ni anma etkinliklerini de gerçekleştireceğiz. "

Işık düzeneğine tekrar işlerlik kazandırılmasında Prof. Dr Cengiz Işık'ın yanı sıra, Akdeniz ve İstanbul Üniversiteleri'nden ve TÜBİTAK Ulusal Gözlemevi'nden çeşitli branşlarda 7 bilimadamı çalıştı.

1700'lü yıllarda yapılan ışık düzeneği ile Tillo'nun yaklaşık 2 kilometre uzaklığındaki bir tepe üzerinde kurulan bir duvarın ortasından geçen güneş huzmeleri İsmail Fakirullah Hazretleri'nin türbesinde bulunan kulenin pencerelerinden aynaların kırılması yöntemi ile türbenin baş ucuna yansıyordu. Her yıl 21 Mart ve 23 Eylül tarihlerinde gerçekleşen bu Hadise 1960'lı yıllarda türbenin onarılması sırasında bir pencerenin yerinin kaydırılması ile bozulmuştu.

Erzurum Gazetesi, 19.07.2011

BOĞAZ'IN MUHTEŞEM BİR SARAYI OLDU

 

 

Uzun yıllar bakımsızlıktan kullanılamaz durumda bulunan Bebek’teki Mısır Konsolosluğu’na ait ‘Hıdiva Sarayı’ uzun çalışmalar sonucunda eski ihtişamına kavuşturularak hizmete açıldı. Hıdiva Sarayı’nın ismi Bebek Sarayı olarak değiştirildi. 50 odalı sarayın restorasyonu 10 milyon dolara mal oldu

Mısır Ulusal Bayramı dolayısıyla Mısır Arap Cumhuriyeti İstanbul Büyükelçisi Wafaa Elhadidy tarafından Bebek Sarayı’nda verilen kokteyle İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu ve çok sayıda davetli katıldı. Mimar Süreyya Saruhan ve Ayşe Kaşo’nun 4.5 yıllık uğraşları sonucunda orijinal haline sadık kalınarak restore edilen tarihi eser, davete gelenlerin adeta gözlerini kamaştırdı. Misafirlere Mısır’ın ulusal içeceği ‘Khalkhade’ ikram edilirken, ülkenin en popüler müzik grubu ‘Al Tannura’da bir gösteri izletti.

Büyükelçi Wafaa Elhadidy ile Turizm Konsolosu Nehad Gamal Eldin; Mısır’ın modern yüzünü Dünya’ya yansıtan iki kadın diplomat. Chicago, Moskova, Varşova gibi önemli şehirlerde görev yaptıktan sonra 8 ay önce İstanbul’a gelen Büyükelçi Elhadidy, ‘’İstanbul, muhteşem bir şehir. Burası benim evim gibi’’ diyor. Elhadidy, ‘’Ülkemizde yaşanan devrim sürecinden sonra kadınlar siyasette daha aktif rol alacak. Mısır halkı devrimi destekliyor. Sadece biraz zaman gerekiyor’’ dedi.. Turizm Konsolosu Nehad Gamal Eldin, ‘’Dünya’nın en güzel ülkesindeyim. Birçok ülkeyi gezdim ama İstanbul kadar güzeli görmedim’’ diyor. ‘’Her şey yine eskisi gibi. Olaylar bitti. Ülkemizde çok sayıda kadın milletvekili, diplomat ve siyasetçi var. Eylül ayında kendi başkanımızı seçeceğiz. Mübarek dönemi bitti. Araştırmalar El-Baradey’in yeni başkan olacağını gösteriyor. Herkesi yeni ve özgür Mısır’ı görmeye bekliyorum.’’

Mimar Süreyya Saruhan da restorrasyon için şunları söyledi, “Restorasyon maliyeti 10 milyon dolar. 50 oda ve 4 salon mevcut. Tarihi yapı toplam 3 bin 800 metrekarelik bir alana kurulu. ’Art-Novveau’ stilinde diyazn edildi. Denize doğru kayan sarayın kaymasını önledik ve binayı 10 cm kaldırdık. Binanın teknik sistemleri son teknolojik ürünlerden oluşuyor. 1901 yılındaki görünümle şuan arasında hiçbir fark yok.’’

Vatan, Haber: Mert İnan, 19.07.2011

TARİHİ KATERİNA KÖŞKÜ İLGİ BEKLİYOR

 

Sarıkamış'ta 1896 yılında Rus Çarı 2. Nikola tarafından tek çivi çakılmadan yaptırılan tarihi Katerina Köşkü ilgi bekliyor.

 

Sarıkamış'ta bulunan ve yapım tekniği bakımından eşine az rastlanır bir eser olan Katerina Köşkü bakımsızlıktan çürümeye terkedildi. Köşkün birçok yerinde sökülmeler yaşanırken, binada yer yer çürümeler de olduğu gözleniyor. Yetkililer, Sarıkamış Şehitlik Projesi'yle birlikte söz konusu tarihi av köşkünün de restorasyonunun gündemde olduğunu ifade ederek, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın büyük bir proje hazırladığını dile getirdi. Aynı yetkililer, yapılan yarışmada birinci olan projenin uygulanması için çalışmalar yapıldığını ancak restorasyon aşamasına geçmenin kolay olmadığını dile getirdi.

Zaman, Haber: Mehmet Yavuz, 19.07.2011

AHMET RATİP PAŞA KÖŞKÜ DE RESTORASYONA GİRİYOR

 

İstanbul İl Özel İdaresi, Çamlıca’da Acıbadem Caddesi üzerinde yer alan Ahmet Ratip Paşa Köşkü’nü (Çamlıca Kız Lisesi) restore ettiriyor. Yapı, 1892-1908 yılları arasında Hicaz Umumi Valisi olarak görev yapmış olan Müşir Ahmet Ratib Paşa tarafından Mimar Kemaleddin Bey’e yazlık köşk olarak yaptırılmış. Çok geniş bir konak olarak inşa edilen yapı, 'Art Nouveau' özellikler taşıyor.

54 odalı köşkün ilk sahibi Ahmet Ratip Paşa olmuş. Köşk, II. Meşrutiyet’ten sonra Maarif Bakanlığı tarafından alınmış. Acıbadem Yatılı Numune Kız Lisesi, kız ortaokulu,  Çamlıca Kız Lisesi olarak farklı dönemlerde eğitim yuvası olarak kullanılmış. Bütün kapı ve pencereleri oyma sanatçıları tarafından yapılan köşkün, merdiven korkuluklarında değerli bakara kristali kullanılmış. Ahşap aksamı ile çevresindeki binalardan ayrılan köşkün proje çizimleri devam ediyor ve yakın bir zamanda da Özel İdare eliyle uygulama süreci başlayacak.

Yapı, 19.07.2011

TÜRKİYE'NİN 3. BÜYÜK MAĞARASI ARAŞTIRILIYOR

 

 

Kahramanmaraş'ın doğal güzellikleri arasında yer alan Yeşilgöz Gölü'nde araştırma çalışmalarına başladı. Bölgenin doğal güzelliklerini ortaya çıkartmak ve gölün tüm özellikleri ile ortaya çıkartılması için çalışma başlatan ODTÜ'ye bağlı 20 kişilik Obruk Mağara Araştırma Grubu, bölgede geniş çaplı bir araştırma başlattı.

 

Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Sualtı Topluluğu ve Anadolu Speleloji (Mağara Bilimi) Grubu üyesi Ali Yamaç AA muhabirine yaptığı açıklamada, Keş Dağı'nda yaptıkları araştırma sonunda Yeşilgöz'e inmeleri halinde buranın Türkiye'nin en derin 3. büyük mağara olma özelliği taşıyacağını söyledi.

 

Yamaç, Kahramanmaraş'ın sahip olduğu doğal güzellikler arasında bulunan Yeşilgöz Gölü'nü besleyen su kaynaklarına ilişkin öngörülerini kanıtlamaları halinde buranın turist çekim merkezi olacağını ifade etti.

 

Araştırmalarını tamamlamak üzere Kahramanmaraş'a gelen Obruk Mağara Araştırma Grubu, 2008 yılında Keş Dağı Yaylası'nda başlayan çalışmalarına bu yılda Keş Dağı'na çıkarak başladığını belirten Yamaç, yapılacak çalışmalara ilişkin şu bilgileri verdi:

 

"Keş Dağı Yaylası'nda bulunan düdenden batan suyun Yeşilgöz'deki obruktan çıkması çok yüksek. Keş Dağı'nda yağmur yağmaya başladığından 48 saat sonra Yeşilgöz'ün bulandığı biliniyor. Bu bilgi de bizi hedefe ulaştırmada daha azimli kılıyor. Bölgede araştırmalar devam ediyor. Keş Dağı'ndan Yeşilgöz Gölü'ne inersek Türkiye'nin en derin 3. büyük mağarasını bulmuş olacağız."

 

 

2008 yılında keşif gezisiyle başlayan çalışmalardan sonra her yıl buraya gelerek önemli bir aşama sağladıklarına işaret eden Yamaç, bu yıl hedefe ulaşmak istediklerini dile getirdi.

 

20 kişilik ekiple 15 gün boyunca Keş Dağı'nda yer altı mağarasının başlangıcında kamp kuracaklarını belirten Yamaç, "Mağaramız aşağı doğru eksi 300 metrede çok dar bir fay kırığına oturdu. Burada yaklaşık 5 kilometrelik bir fay kırığı var. 4-5 metre eninde sonsuz bir derinlikte ve uzunlukta devam ediyor. Bu alanda aşağıda doğru ineceğiz. Çalışmalarımız sonucunda Yeşilgöz'e bağlanmaya çalışacağız. Sürprizlerde olabilir. Belki 1000 metre veya 400 metre aşağıda sona da gelebiliriz" dedi.

 

"Yeşilgöz 815 metre irtifada, Keş Dağı düdeni bin 800 metre irtifada ve ikisinin arasındaki kot farkı 1000 metredir" diyen Yamaç, yer altından ilerleyerek Yeşilgöz'e ulaşmaları halinde bin metrelik derinliği olan bir mağaraya ulaşmış olacaklarını dile getirdi.

 

Ali Yamaç, şunları kaydetti:
"Eğer istediğimiz sonucu yakalayabilirsek, Yeşilgöz'e ulaşırsak burası Türkiye'nin en derin üçüncü büyük mağarası olacak. Tabi sürprizleri unutmak istemiyoruz. Her an her şeyle de karşılaşabiliriz. Bakarsınız suya kadar ineriz orada kalırız. Burası çok kolay bir mağara değil. Araştırmalarımız ne gösterecek önümüzdeki günlerde belli olur. Bilgili ve konusunda uzman mağaracı arkadaşlarımız teknik imkanları geniş ekipmanlarla çalışıyoruz. İnişlerde Lazer metreler kullanıyoruz. Bu sene burayı bitirmek istiyoruz. Kahramanmaraş'ta çok mağara var diğer mağaralara da çalışmak için vaktimiz kalsın istiyoruz."

Dünya Bülteni, 19.07.2011

3 TARİHİ ESER KAÇAKÇISI KAZADA CAN VERDİ

 

Manisa'nın Demirci İlçesi'nden önceki gün yola çıkan 4 arkadaşın içinde bulunduğu Hakkı Çelik (37) yönetimindeki otomobil, Turgutlu-Kemalpaşa yolunda Halilbeyli yol kavşağında sürücünün aşırı hız nedeniyle direksiyon hakimiyetini kaybetmesi sonucu şarampole yuvarlandı. Hakkı Çelik, Yunus Bağcı (38) ve Mehmet Durak (24) olay yerinde can verdi. Kamil Özdemir (31) ise hastaneye kaldırıldı. Hakkı Çelik, Yunus Bağcı ve Mehmet Durak'ın tarihi eser kaçakçılığı ve kalpazanlık suçundan sabıkalı oldukları ortaya çıktı.

Sabah, Haber: Rıdvan Körpe - İlker Uyar, 19.07.2011

"HALİÇ KÖPRÜSÜ SİLUETİ BOZAR"

 

Almanya’nın Baden Württemberg Eyaleti’nin başkenti Stuttgart’taki tarihi tren garının Stuttgart-21 projesi adı altında yeniden yapılandırılması gündeme gelmişti.
 

Aynı zamanda tren istasyonunun alta alınmasını öngören projenin açıklandığı ilk günden itibaren şiddetli protestolara neden oldu.

4.8 milyar Euro’luk projenin verimsiz olduğunu söyleyen protestocular, projeden sorumlu mimarın maliyetin 18.7 milyar Euro’yu bulabileceğini söylemesiyle çılgına döndüler.

Seçmenler, buna inat iktidardaki Hıristiyan Demokratlar’ı (CDU) indirip yerine ‘Birlik 90-Yeşiller’i 1. parti yaptı. CDU’nun seçimleri kaybetmesi Almanya’da büyük yankı uyandırdı. Geçen mart ayındaki seçimlerde Yeşiller, SDP’yi yanlarına alarak Başbakanlık koltuğuna oturdular.

Merkel’e yenilgiyi, nükleer enerji ve ‘Stuttgart/21’ tartışmaları getirmişti.

Çevresel tepki, eyalette bir iktidarı yıktığı gibi Federal Başbakan Merkel’i de sarsmıştı.

Halka rağmen bir şey yapılmaya kalkışılırsa iktidarlar ‘sıkıntıya’ düşebiliyor artık.

AB’nin birçok ülkesinde bu gibi projeler referandum yoluyla halka soruluyor. Seçmen sayısının dörtte biri kadar oy çıktığında o proje iptal edilmiş oluyor. Bizde böyle bir şey aramayın!

Geçen nisan ayında “Dayatmak ve inatlaşmak seçim kaybettirir” başlıklı bir yazıda bunları anlatmıştık. Bu konuyu şimdi neden hatırlatıyoruz.

Pazar akşamı CNN’de Taha Akyol’un “Eğrisi Doğrusu” programında iki konuğu vardı. Televizyonun haber genel yayın yönetmeni Ferhat Boratav ile Harvard Üniversitesi öğretim üyesi, tarihçi Prof. Cemal Kafadar... Sorular karşısında Kafadar, Haliç üzerinde yıllardır yapılması düşünülen yeni köprünün, İstanbul’un silüetini bozacağını söyledi. Köprü projesi Kadir Topbaş’ın geçen döneminin ilk yıllarında gündeme sokmuştu. Hatırladığımız kadarıyla cam elyafından yapılacaktı.

Ama ciddi bir adım atılamadı. Çünkü, metro geçişinde, tarihi kalıntılarla karşılaşması projeye sekte vurdu. Ama bir başka sorun vardı. Haliç’in üzerindeki
yükseklik nedeniyle Süleymaniye camisinin görüntüsünü etkiliyordu.

Prof. Kafadar, bir bilim adamı saygınlığıyla çok açık şeyler söyledi.

“Böyle bir proje muhteşem bir silueti etkileyecek, hem de kamunun eliyle... Projenin yapılması için önce kamuoyunun ikna edilmesi gerekiyor; hem de şeffaf olarak... Mimar Sinan’ın önemli bir eserinin silueti yok edilemez. Bir şehircilik harikasına karşı böyle dönüşü olmayan bir müdahale yapılmamalı... Başkan bunun neden yapıldığını kamuoyuna izah etmelidir. En azından neden bir yarışma açılmaz?”

Yüksek mimar Hakan Kıran’ın hazırladığı projesine ulaşabilmek için epeyce zahmet çektiğini, sonunda köprü simülasyonunu gördüğünü, itirazlarına karşı izahlarda bulunduğunu ama “Kıran’ın anlattıklarından ikna olmadığını” belirten Kafadar, “Bu proje neden şeffaf bir şekilde Belediye’nin web sitesinde yer almıyor?” diye sordu.

İstanbul için önemli bir ‘sohbet’ti ama en çarpıcı sözleri şöyleydi Prof. Kafadar’ın:
“UNESCO, buna ikna olmuyor. Düşünün, Mimar Sinan’ı korumak için UNESCO, Türkiye ile karşı karşıya geliyor. Ne yazık ki, bizde ortak bir karar için çaba gösterilmiyor.”

Hürriyet, Yazı: Yalçın Bayer, 19.07.2011

2 MİLYON 500 BİN TL'YE MAL OLACAK

 

  

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve İl Özel İdaresi'nin iş birliğiyle, Fatih'te bulunan ve “Demir Kilise” olarak bilinen Sveti Stefan Bulgar Kilisesi, restore edilecek.

 

Demir Kilise'nin restore edilmesi, İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi'nin 11 Mart 2010 tarihli 4. birleşiminde müzakereye açıldı. Yapılan müzakereler sonucu, restorasyona ilişkin raporun aynen ve oy çokluğu ile kabulü kararlaştırıldı.

 

İhalesi 5 Temmuz'da yapılan kilise restorasyonunda, öncelikle korozyonun taşıyıcı sisteme olan etkisini belirleyebilmek amacıyla, iç ve dış kabuklarında her cephede uygun bir levha kaldırılarak, taşıyıcı sistem incelenecek ve hasar tespiti yapılacak.

 

Kilisenin restorasyonu sırasında, zemin oturumu nedeniyle yerinden kayan merdivenler ve mermer kaideler aşama aşama kaldırılıp üstteki konstrüksiyon hizasına getirilecek. Kilisenin, karbon ve kir oluşumuna maruz kalan bölgeleri özel deterjanlı su ile itinalı bir şekilde temizlenecek. Dış cephede bulunan eksik süsleme elemanlarından kalıp alınıp, daha sonra özgün ham maddesi ile döküm yapılacak. Restorasyon esnasında çatının eğimli kısımları yenilenecek.





Sveti Stefan Bulgar Kilisesi'nin yenileme çalışmaları, iç ve dış alanlarda ayrıntılı bir şekilde yapılıp, restorasyon işlemi tamamlanarak hizmete açılacak. Bir ay içinde başlayacak restorasyon, yaklaşık 2 milyon 500 bin TL'ye mal olacak.

 

1896'da inşa edilen, iskeleti çeşitli biçim ve boyutlarda çelik profillerden oluşan kilisenin, bütün dış duvar kaplamaları, pilastrlar (gömme ayaklar) ve pilastr başlıkları, pencere doğramaları, kapı kanatları, kemer, saçak silmeleri, çatı, çatı kenarı, korkuluk duvarı ile bunun üzerindeki babalar, çan kulesi, bu kulenin 4 yanındaki 4 balkon ve cephelerdeki çeşitli kabartma ve bezemeler demirden oluşuyor.

 

Prefabrike olarak Viyana'da demir malzemesi kullanılarak hazırlanan ve 500 tonluk kilise, daha sonra bütün parçaları İstanbul'a taşınarak, önceden dökülen temele monte edildi.

 

Üç nefli ve bir transeptli bazilika sisteminde yapılan kilisenin, bir bodrumu, zemin katı, galeri katı ve bir çan kulesi bulunuyor.

 

Sveti Stefan Bulgar Kilisesi ismiyle, Hasan Kuruyazıcı ile Metin Tapan'ın kaleme aldığı kitaba göre kilise, Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'un fethinin ardından yeni bir Yahudi ve Hristiyan tapınağı yapılmaması yasağına rağmen inşa edildi.

 

Kitapta, Bulgar din adamlarının, Fener Rum Patrikhanesi ile tüm ilişkileri kesmek istedikleri için 3 Nisan 1860 tarihindeki paskalya töreninde Rum patriği adına okunması gereken methiyeyi Osmanlı padişahı adına okuduğu, bunun da kilise açılmasına etki ettiği belirtiliyor.

 

Osmanlı padişahı Sultan Abdülaziz, 5 Mart 1870 tarihinde yayımladığı 11 maddelik fermanla, Bulgar cemaatinin din işlerini yürütebilmesi için yeni bir kilise kurulmasına izin verdiği anlatılıyor.

Hürriyet, 19.07.2011

AYANİS KALESİ'NDEKİ KAZI ÇALIŞMALARI


 

Urartu Kralı II. Rusa tarafından Van Gölü'ne hakim bir tepe üzerinde yaptırılan Ayanis Kalesi'ndeki kazı çalışmaları, 23 yıldır devam ediyor.

Van'a 35 kilometre uzaklıktaki Ağartı Köyü'nde inşa ettirilen Ayanis Kalesi'nde, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Altan Çilingiroğlu başkanlığında 1989 yılında başlatılan kazılar, 23. yılına girdi.

Şimdiye kadar çok sayıda tarihi eserin gün ışığına çıkarıldığı kazılarla ilgili gazetecilere açıklamada bulunan Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Araştırma Görevlisi Mahmut Bilge Baştürk, bu yılki kazı çalışmalarının yaklaşık bir ay önce başladığını söyledi.

Baştürk, kazıların Almanya'dan bir doktora öğrencisinin de aralarında bulunduğu 20 kişilik ekiple sürdürüldüğünü vurgulayarak, çalışmaların Ağustos ayı sonuna kadar devam edeceğini ifade etti.

Deprem ve sonrasında yaşanan yangın sonucu çöktüğü belirlenen kalede, tüm eserlerin toprak altında kaldığı için günümüze kadar bozulmadan muhafaza edildiğini anlatan Baştürk, şöyle konuştu:

"Kalede 23 yıldır süren kazı çalışmalarında sayısız eser gün ışığına çıkarıldı. Eserlerin yanı sıra kale içindeki saray yapısı ve tapınak da ortaya çıktı. Kalenin dış alanında da yaptığımız çalışmalarda büyük bir yaşam alanı olduğu ve farklı kültürlerin bir arada yaşadığını belirledik. Kalenin üst kısmındaki tapınakta bulunan yazıt, Urartulara ait şu ana kadar bulunan en uzun üçüncü yazıt niteliği taşımaktadır. Yazıtta, kaleyi ve çevresindeki yaşam alanını, Urartu Kralı II. Rusa'nın çeşitli ülkelerden getirdiği esirlere inşa ettirildiği bilgisine ulaşılmaktadır. "

Baştürk, yazıtın 18 metre uzunluğundaki 8 taş bloktan oluştuğunu dile getirerek, yazıtta savaş tanrısı Haldi, güneş tanrısı Şivini ile fırtına ve afet tanrısı Teişeba için adanan kurbanların sıralandığını bildirdi.

Kalenin karşı tarafındaki Süphan Dağı'nın adının da birçok Urartu yazıtında olduğu gibi bu yazıtta da Eiduri olarak geçtiğine değinen Baştürk, dağın Urartular için kutsal bir nitelik taşıdığını, ancak isminin ilk kez bu yazıtta tanrı adları arasında sıralandığını kaydetti.

Yazıtın sonunda II. Rusa'nın, kaleyi yakan ve yıkan kişilere yönelik beddua ettiğine dikkati çeken Baştürk, "II. Rusa'ya ait yazıt, 'Ben Argişti oğlu Rusa, bu tapınağı ben yaptım. Kim bu tapınağı yıkar, yok eder veya ben yaptım derse tanrı Haldi, tanrı Şivini ve tanrı Teişeba tohumunu bu dünyadan kaldırsın, yok etsin' gibi bir bedduayla bitiyor" dedi.
haberler.com, 18.07.2011

 

Gazetemizin gündeme getirdiği ve peşini bırakmadığı Müze konusundaki gelişmeler olumlu sonuçlandı. Yayınlarımız sonrası Kültür ve Turizm Bakanlığın harekete geçmesiyle birlikte dün yapımcı firma ile pürüzler giderildi ve yapılan protokol sonucu bugünden itibaren kapılarının ziyaretçilere açılmasına karar verildi.

Dünyanın gözünü diktiği ancak gelen yerli ve yabancı turistlerin, anlaşılmaz sorunlar nedeniyle ziyaret edemeyip geri döndükleri Zeugma Müzesinin bugünden itaberin açılacak olması geç te olsa sevinç yarattı. Alınan bilgiye göre protokolü imzalanan ve eksikleri giderilen müzemiz bugün kapılarını açıyor. Giriş ücretinin 5 TL olarak belirlendiği Müzenin açılış ve kapanış saatleri konusunda bugün geniş bir açıklama yapılması bekleniyor.

Kente gelen yerli ve yabancı turistlere kapılarının kapatıldığını ve herkesin geri döndüğü Gaziantep Mozaik Müzesi sonunda açılacak olması seyahat acentalarına rahat bir nefes aldıracak. Gazetemizin günlerce gündemde tuttuğu ve bu konuda sorumlu davranan Gaziantep Turizm Derneği Başkanı Sıtkı Severoğlu ile Arsan Seyahat Acentası'nın sahibi Ayşenur Yılmazer'in görüşlerini kamuoyuna yansıttığı gelişmeler sonrası müzenin açılması memnuniyet uyandırdı.

Alınan bilgiye göre, harekete geçen yetkililer gerekli işlemleri yaparak İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ile protokol imzaladı. İmzalanan protokolün ardından müzenin açılmasına karar verildi. Kültür Bakanlığı'na devrilmesi beklenen müzeyle ilgili Vali Süleyman Kamçı'nın bugün açıklama yapacağı öğrenildi.

Gaziantep 27 Gazetesi, 18.07.2011

 

******


 

Gaziantep Mozaik Müzesi ziyaretçilerini almaya başladı.

 

İl Kültür ve Turizm Müdürü Salih Efiloğlu, müzenin açılmama sebeplerinin çalışmalardan kaynaklandığını ileri sürdü. Mozaiklerin taşınması, restorasyonu konservasyonlarının adeta iğneli bir kuyu kazmak gibi bir şey olduğunu anlatan Efiloğlu, “Buradaki her eser bir sanat harikası. Bu taşların her biri buraya tek tek yerleştirildi. Gece gündüz demeden çalıştık. Gecikmeler oldu evet ama dünyanın en güzel mozaik müzesinin yaptık dedi.

Pazartesi günleri hariç her gün 09 ila 18 arasında açık olan müzenin giriş ücretinin 5 TL olduğu açıklandı. Dün açılan müzeye yerli ve yabancı turistler akın akın gelirken, İl Kültür ve Turizm Müdürü Salih Efiloğlu, müzenin hala eksikliklerinin bulunduğu yoğun talep üzerine sadece bir bölümünün turistlerin hizmetine açıldığını söyledi. Efiloğlu, resmi açılışının Eylül ayında yapılacağını ve firmanın kendilerine teslim etme tarihinin 24 Ağustos olduğunu belirtti.

Müzede sorularımızı yanıtlayan Efiloğlu, müzenin açılmama sebeplerinin çalışmalardan kaynaklandığını ileri sürdü. Mozaiklerin taşınması, restorasyonu konservasyonlarının adeta iğneli bir kuyu kazmak gibi bir şey olduğunu anlatan Efiloğlu, “Buradaki her eser bir sanat harikası. Bu taşların her biri buraya tek tek yerleştirildi. Gece gündüz demeden çalıştık. Gecikmeler oldu evet ama dünyanın en güzel mozaik müzesinin yaptık dedi.

Dünyadaki bütün bilim adamlarının Gaziantep Mozaik Müzesi'ni çok güzel bir dille ifade ettiğini söyleyen Efiloğlu, “Eserlerimiz son derece güzel bir şekilde restore edildi. Mekanlar iyi düzenlendi. Belki çok değişiklik oldu ama bu sürekli değişiklikler bize en görkemlisini en güzelini sundu. Şükürler olsun bugün müzemiz hem bölgemize, hem ülkemize, hem de dünya kültür ailesine çok şeyler kattı. Son derece mutluyuz. Görüyorsunuz insanlarımız geziyorlar görüyorlar son derece keyif alıyorlar diye konuştu.

Bu müzenin bitiş tarihi yani yetkili firmanın burayı bize teslim tarihi 24 Ağustos 2011 diyen Efiloğlu, “Ancak biz yoğun talepler doğrultusunda çalışmalarımızı  hızlandırarak bu müzenin teşhir salonunu ve mozaiklerin sergilendiği salonu açtık. Bunun yanında bu binada çocuklar ile ilgili bölümler, arkeolojik eserlerin restorasyon bölümü var. Bunların inşaatı devam ediyor. Bütün bu çalışmalar 2 ay içinde tamamlanacak. Müzenin resmi açılış taihi Eylül diyebiliriz şeklinde konuştu.

Efiloğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bu müzenin açılışı çok önemli. Onun için bu müzenin açılışında önemli isimlerin katılacağını düşünüyorum. Açılış tarihini valimiz ve başkanımız mütakabat sonucu karar verecek. Bizde bunu bekliyoruz. Şu an da kullanım alanı olarak yetkiyi biz almış durumdayız. Müze müdürlüğünün önderliğinde ziyaretçilerimiz ağırlamaya başladık. Ağır aksakta olsa gayet güzel gidiyor. Herhangi bir problemde görülmüyor

Müzenin gerek yapısal kompleksi gerekse içinde yer alan eserleri açısından dünyanın en önemli müzeleri arasında yer aldığı, Büyükşehir Belediye Başkanlığı tarafından 2008 yılında inşasına başlanan Zeugma Mozaik Müzesi'nin 2010 yılında 25 milyon TL. ödenerek Kültür ve Turizm Bakanlığınca Büyükşehir Belediyesinden satın alındığı, günümüze kadar olan maliyetinin yaklaşık 45 milyon TL olduğu belirtildi. Zeugma Mozaik Müzesi pazartesi günleri hariç 09.00-18.00 saatleri arasında ziyarete açık olup giriş ücreti 5 TL 'dir. İlk ve orta öğretim örgencilerine ve 65 yaş üstü vatandaşlarımıza, gazilere ve şehit yakınlarına, engelli vatandaşlarımıza ve refakatçilerine er ve erbaşlara, basın kimlik kartı sahiplerine ücretsizdir.

Gaziantep 27 Gazetesi, 19.07.2011

 

******


GÜZELBEY'İN MÜZE KEYFİ

 

Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Asım Güzelbey, Cumhuriyet tarihinin en büyük müzesinin halkın hizmetine açıldığını söyledi.

 

Güzelbey, “Gaziantep, geçmişine sahip çıkan, tarihi eserlerini restore eden, müzeler yapan bir kültür şehri olarak ön plana çıkmıştır. Bu sadece Türkiye'den değil yurt dışından da gözlenmektedir. Gaziantep sürekli yabancı basının yabancı bilim adamlarının ilgisini çekmektedir dedi.

Müzenin mozaik konusunda dünyanın en büyük müzesi konumunda olduğunu dile getiren Güzelbey, Yakın zamana kadar dünyanın en büyük müzesi Tunus'taki Bardo Müzesi'ydi. Burada yaklaşık olarak bin 500 metrekare mozaik sergilendiğini biliyoruz. Gaziantep mozaik müzesinde ise şuanda bin 600 metrekare mozaik sergilenmektedir. Yenileme yapılan eserler de sergilendiği zaman bu rakam 2 bin metrekareye çıkacaktır. Bunu biz sadece görsel bir mozaik olarak değerlendirmiyoruz. Tam tersine değişen ve gelişen Gaziantep'in turizm değerlerine katkı sağlayacağına inanıyoruz dedi.

Güzelbey, İtalya'dan gelen bilim adamlarını ağırladıklarını ve kent hakkında bilgi verdiklerini ifade ederek şunları söyledi:İtalya'nın Bologna Üniversitesi Gaziantep'i bir araştırma konusu yapmış. Bu araştırma için 3 bilim adamı şehrimize geldi. Bizimle bir takım görüşmeler yaptılar. Gaziantep'teki bu değişimin gerekçisini ve gelinen noktayı sordular. Kendilerine, Gaziantep'in yakın zamana kadar bir yemek şehri olarak bilindiğini bugün ise bir kültür şehri olarak, tarihi eserlerini restore eden, müzeler ve kültür yolu yapan yani yükselen Türkiye değerine değer katan bir şehir olduğunu ifade ettik.

Gaziantep 27 Gazetesi, 20.07.2011

ANTİK EFES PARA BASTI

 

 

İzmir müze ve ören yerlerini gezen turistler bu yıl yüzde 30 artışla 1 milyon 640 bin kişiye ulaşırken, gelir de 4 milyon 786 bin 728 TL oldu. Ziyaretçi rekorunu Efes antik kenti kırdı. Müze ve ören yerlerine ilişkin olarak açıklanan 6 aylık rakamlara göre geçtiğimiz yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 30’luk artış yaşandı ve ziyaretçi sayısı 1 milyon 640 bin 218 oldu.

Bu ziyaretçiler geçen yıl 3 milyon 172 bin 955 TL olan geliri, 4 milyon 786 bin 728 TL’ye çıkardı.  2011 yılı hedefi de 4 milyon turiste yükseldi. Ziyaretçi sayısı ve gelir liderliğini ilk 6 ayda 868 bin kişi ile Efes alırken, bu tarihi mekan gelirlerin yüzde 63’ünü tek başına karşıladı.

Onu 167 bin kişi ile Selçuk’taki St. Jean Müzesi, 154 bin kişi ile Bergama’daki Akropol, 148 bin kişi ile Efes Müzesi takip etti. Bergama’daki Asklepieion’u 71 bin kişi, Efes’teki Yamaç Evleri’ni 64 bin kişi, Ödemiş’teki Çakırağa Konağı’nı 18 bin kişi, Çeşme Müzesi’ni 17 bin kişi, Bergama’daki Bazilika’yı 17 bin kişi, Bergama Müzesi’ni 13 bin kişi, Tire Müzesi'ni 5 bin kişi gezdi.

Milliyet Ege, Haber: Burcu Taner, 18.07.2011




SELÇUK İLÇESİ KONUK KAZI BAŞKANLARINI AĞIRLADI

 

  

 

Pamukkale Üniversitesi'nde görevli ve Anadolu’nun en önemli bölgelerindeki güzergahların kazı Başkanları Selçuk İlçesi'ne gelerek; Ayasuluk Kazılarını ve buradaki restorasyon çalışmalarını yerinde incelediler.

 

Muğla’nın Milas İlçesi'ndeki Beçin Kalesi Kazı Başkanı Pamukkale Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Başkanı Prof.Dr. Kadir Pektaş, Muğla Yatağan’a Bağlı Eskihisar Köyü'ndeki 3 bin yıllık dünyanın en büyük mermer kentine sahip, ölümüne aşkın hikayesinin yaşandığı, gladyatörler kenti Stratonikeia antik kenti Kazı Başkanı olan Pamukkale Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr.Bilal Söğüt, Denizli Laodikya antik kenti Kazı Başkanı Prof.Dr. Celal Şimşek beraberindeki Yardımcı Doç.Dr. Bahadır Duman, Dr.Arkeolog Erim Konakçı, Araştırma Görevlisi Polat Ulusoy, Yüksek Lisans Öğrencisi Arkeolog Pınar Sarıhan ve 10 öğrenci Selçuk İlçesi'ne gelerek Ayasuluk kazılarını yerinde incelediler.

 

Ayasuluk Tepesi ve St. Jean Kilisesi Kazıları Başkanı Pamukkale Üniversitesi Yardımcı Doç.Dr. Mustafa Büyükkolancı’nın ev sahipliğinde gerçekleşen ziyarette, konuk kazı başkanları Kalede yapılan kazı çalışmaları hakkında bilgi aldılar. Ziyaretin Pamukkale Üniversitesi'nin yürüttüğü kazıları yerinde incelemek, bu kazıları yerinde görmek ve kazılar ile ilgili detaylı bilgi almak olduğunu ifade eden konuk Kazı Başkanları, bu ziyareti ilk olarak Ayasuluk Tepesi kazılarına gerçekleştirdiklerini belirttiler. Ayasuluk Tepesi ve St. Jean Kilisesi Kazı Başkanı Mustafa Büyükkolancı’nın gelecek nesiller için çok önemli çalışmalar yaptığına işaret çeken konuk Kazı Başkanları, bunun bir bölüm ve üniversite dayanışması olduğunu, bu nedenle bölgedeki tüm çalışmaları yerinde görmek için gezeceklerini, ilk ziyareti de Selçuk İlçesi'nde gerçekleşen Ayasuluk Tepesi kazılarına yaptıklarını ifade ettiler.

Buradaki kazılarda Selçuk Belediyesi ve Bakanlığın yapmış olduğu ortak çalışmayı gördüklerini, bunun Selçuk İlçesi için oldukça önem taşıdığını belirten Konuk Kazı Başkanları, ayrıca Ayasuluk Kalesi'nin önemli bir bölümünün ayağa kaldırılmasında başarılı kazı çalışmalarını yürüten Kazı Başkanı Mustafa Büyükkolancı’yı da tebrik ettiler.

Selçuk Bölge Haberler, 18.07.2011

500 YILLIK KUTSAL EMANETLER RESTORE EDİLİYOR

 

     

 

Bursa'nın büyük evliyalarından Muhammed Üftade Hazretleri'nden geriye kalan yok olmaya yüz tutmuş 500 yıllık kutsal emanetler, özel yöntemlerle restore ediliyor. 500 yıllık Üftade Dergahı'nda iki sandıkta saklanan Üftade Hazretleri'ne ait kaftan, seccade, pantolon, takke, sikkeler, makam ve çile kemerleri, tekkeye ait orijinal objeler, Kabe-i şerif örtüsü, ipek ve kadife duvar levhaların yaklaşık 5 ayda restorasyonunun tamamlanarak Üftade Camisi ve Dergahı'nda sergilenmesi planlanıyor.


Uludağ eteklerindeki Üftade Dergahı, camisi ve çilehanesini restore eden Bursa Büyükşehir Belediyesi, buradaki iki sandıkta saklanan 500 yıllık değerli eşyaları da tamirden geçirmeye başladı. Restorasyonu yapan güzel sanatlar uzmanları, depodan çıkan sandıklarda paçavra gibi çıkan güvelerin yediği çok kıymetli emanetleri görünce büyü k şaşkınlık yaşadılar. Parçalanmış ve buruşmuş olarak sandıktan çıkartılan kutsal emanetlerin önce envanterinin yapıldığı, rölövelerinin çıkarılıp form kazandırılacağı, tamir ve temizliğinin ardından müze ortamında sergileneceği belirtildi.

Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, tarihi ve kültürel mirasa, kent ziynetlerini bulup canlandırdıklarını, yaşayan canlı bir tarih şehrini oluşturmayı hedeflediklerini belirterek, "Kutsal miras ortaya çıkarmak için bu laboratuarda güzel bir çalışma yapılıyor. Bursa'nın manevi şahsiyetleri var. Muhammed Üftade Hazretleri, Aziz Mahmut Hüdai Hazretleri'nin hocası oluyor. Bursa'nın en büyük velilerinden. O dönemin yaşam tarzı, tekkedeki objeler ve o günün yaşant ısı tüm aksesuarlarıyla burada bulunuyor. Bir sandığın içine atılmış 500 yıllık birikim. Hepsi paçavra şeklindeydi ve onlar şimdi birer ziynet gibi nakış nakış işlenecek, göz nuru dökü lecek. Bursa ve İstanbul tarihiyle bütünleşmiş kadıyken ciğer satmasıyla ü nlenmiş Aziz Mahmut Hüdai hazretlerinin ciğer sopaları da burada tamir edilecek" dedi.





Büyükşehir Belediyesi olarak özel laboratuvarda restore edilen hazine niteliğindeki değerler için güzel sanat uzmanlarından hizmet aldıklarını anlatan Başkan Altepe, "Bunlar büyük ve emek isteyen işler. Her parça tek tek incelenip fotoğraflanıyor, desenler kağıtlara çıkarılıyor. Arşivleniyor, motif ve desenler belirleniyor. Fiziki temizlemeler, ayıklamalar yapılarak eksikler gideriliyor. 500 yıl önceki tarihi ayrıntılarıyla bugüne taşıyoruz. Burada birçok bilinmeyen şeyleri de öğreneceğiz. O günkü yaşam tarzından, kıyafet sistemine kadar her şey canlandırılmış olacak. Üftade Tekkesi, camisi restore edilirken ecdadımıza layık bir şekilde onlardan kalan emanetler de müze ortamında sergilenecek. Bu paçavra gibi gözüken manevi değeri yüksek objeler gerçek kimliğine kavuşacak" diye konuştu.


Kutsal emanetlerin tüm İslam alemini ilgilendirdiğini anlatan Altepe, "Bu büyük zatlar, kendilerini insanlık için feda etmiş idealist insanlar. Dünyaya iz bırakmış insanlar. Bu izleri ortaya çıkarıyoruz. Bunlar önemli misyon. Tarih başkentinde bu hazineleri dünya ve Türkiye ile paylaşmamız gerekiyor. Tüm dünya merak ediyor. Biz de onların merakını giderecek şekilde çalışıp, bu el emeği göz nurlarını ortaya çıkaracağız" şeklinde konu ştu.

Daha önce Peygamber Efendimiz'in hırkai şerifini restore eden Güzel Sanatlar Uzmanı Levent İnan, sanat tarihçisi Hülya Demirhan ve Güzel Sanatlar Uzmanı Esra Çetin ile özel laboratuvarda kıymetli emanetlerin önce rölövesini çıkarıp, sonra restorasyonunu yapıyor. Cumhuriyet döneminde kapatılan dergahta sandıkta saklanırken hasar gören ve parçalanan çok kıymetli emanetlerdeki zararlılar dijital mikroskopla bariz şekilde görülüyor. Sandıktaki kutsal emanetlerin halini gör ünce büyük şaşkınlık yaşadıklarını anlatan restorasyon sorumlusu Levent İnan, "Burada eserler hepsi belgelenip künyelendikten sonra ön temizlikleri yapıldıktan ve ana işlemleri yapıldıktan sonra formları kazandırılıp müze ortamında sergilenecek hale getirilecek. 64 farklı obje burada koruma altına alındı. Kabe örtü sünden ipek ve kadife duvar levhasına, sikkelerden takkelere, Üftade Hazretleri'nin giydiği pantolondan kaftana, makam ve çile kemerlerinden seccadeye, asalardan kılıçlara 64 parça obje tamir edilecek. Bu onarımları tamamen doğal malzemelerle yapıyoruz. Hiçbir kimyasal kullanmıyoruz. Üzerindeki tozları ve fiziksel yapıları temizleyip, orijinal prototiplerini çıkarıyoruz. Buna göre, tümlemelerini yapıp arkasına başka eşdeğer malzeme koyarak formunda estetik olarak anlaşılır hale getiriyoruz" dedi.





Çok değerli eşyaların tamir edildiği laboratuvarın yeri ise güvenlik gerekçesiyle açıklanmıyor. Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, Tarihi ve Kültürel Miras Projeleri Danışmanı ve Arge Şube Müdürü Aziz Elbas ile laboratuvardaki işlemleri yerinde inceleyerek, güzel sanat uzmanlarına teşekkür etti. Uludağ'ın eteklerindeki cami, külliye, çilehane restorasyonu devam ederken, burada daha 5 ay sürecek değerli eşya onarımlarının tamamlanmasıyla 2011 sonunda bir bölümümüze olacak şekilde külliyenin hizmete al ınması planlanıyor. Bu müzede ise yüksek güvenlikli koruma olacağı belirtiliyor.


Tamir edilen seccadedeki işlemeler, kaftanın düğmelerindeki kat kat el işçiliği, seccade kenarlarındaki altın tel işlemeleri, muhteşem Kabe örtüsü, kadife ipek duvar süsü ndeki muhteşem hat yazısı, keten ve pamuktan yapılan kıyafetlerdeki el işçiliği, yto ğraflanıyor, desenler kağıtlara çıkarılıyor. Arçile ve makam kemerindeki sağlamlık ve el işçiliği ise asırlar önce her şeyin ne kadar güzellikleri içinde bar ındırdığını gözler önüne seriyor.

Türkiye Gazetesi, Haber: İhsan Altıkardeş - Orhan Akın, 18.07.2011

2 BİN 300 YILLIK KANDİL

 

Adana'nın Ceyhan İlçesi'ndeki Tatarlı Höyüğü'ndeki kazılarda 2 bin 300 yıl önce aydınlatmada kullanılan kandil (içinde sıvı bir yağ ve fitil bulunan kaptan oluşmuş aydınlatma aracı) bulundu. Kültür ve Turizm Bakanlığı izniyle, Çukurova Üniversitesi'nce (ÇÜ) yürütülen kazılar hakkında bilgi veren Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç.Dr. Serdar Girginer, Tatarlı Höyüğü'nde 2007'de başlayan ve bu yıl beşincisi yapılan kazıda, 3 bin 500 yıllık Kizzuwatna Uygarlığı'na ait antik kenti gün yüzüne çıkarmaya çalıştıklarını bildirdi.

Girginer, kazı sırasında çok sayıda tarihi kalıntıya ulaştıklarını, bunlar arasına o dönemlerde aydınlatmada kullanılan kandiller de bulduklarını ifade ederek, “Bu yıl ise kazının ilk günlerinde bulduğumuz kandilin 2 bin 300 yıl öncesine ait olduğunu belirledik” dedi.

Kandilin içine konan yağın bir fitil yardımı ile yakıldığı aydınlatma aracı olduğunu vurgulayan Girginer, 'Kandil' kelimesinin ise Latince ışımak, parlamak, yanmak anlamını ifade eden “Candela” sözcüğünden geldiğini kaydetti.

Girginer, kandillerin erken dönemlerden itibaren günlük yaşam içinde evlerde, caddelerde aydınlatma amacı ile kullanılmakla birlikte, ayrıca, ölümden sonra da yaşama inanılan çok tanrılı dinlerde öbür dünyada aydınlanma ihtiyacını karşılamak için mezarlara ölü hediyesi, dini törenlerde ise adak eşyası olarak da değerlendirildiğini anlattı.

Günümüzde ortaya çıkarılan en eski kandillerin MÖ 8000-6000'e ait olduğuna dikkati çeken Girginer, şunları söyledi:
“Bu ilk kandil örnekleri taştan ya da deniz kabuklarından yapılmıştır. Ancak sonraki dönemlerde kandil yapımında kullanılan yaygın malzeme pişmiş topraktır. İnsanlığın gelişimi ile birlikte kandil form ve bezemeleri de çeşitlilik göstermiş, pişmiş toprak kandiller çark ya da kalıp yardımı ile çeşitli formlarda biçimlendirilmiştir. Kandiller genel olarak yakıtın konduğu gövde, fitilin yerleştirildiği burun, ayna (discus), burunun karşısında yer alan kulp gibi bölümlerden oluşmaktadır.”

Öğretim üyesi Serdar Girginer, “geçmişin aydınlanma aracı kandillerde yapılan incelemede yakıt olarak bitkisel ya da hayvansal yağların kullanıldığının anlaşıldığını” belirterek, şöyle devam etti:

“Kandillerde çoğunlukla yakıt olarak zeytinyağı kullanıldığını ancak, fakir halkın ya da zeytin üretiminin olmadığı coğrafyalarda zaman zaman zeytinyağı yerine susam yağı, ceviz yağı gibi bitkisel yağların ya da hayvansal yağları kullandıklarını görüyoruz. Yine antik kaynaklardan zeytinyağı içene tuz karıştırıldığı ve böylece alev renginin sarıya dönüştürülerek daha aydınlık bir ortam oluşturulmaya çalışıldığı anlaşılıyor.”

Girginer, geçmişten günümüze şarkılara, türkülere ilham kaynağı olan kandillerin, MS 7. yüzyıldan itibaren mum kullanımının artışı ile bağlantılı olarak azaldığını kaydetti.Kazı ekibinde yer alan Arkeolog Hayriye Akıl ise kazıya başladıkları 2007 yılından buyana çeşitli yerleşim yerlerinde kandillere rastladıklarını belirterek, bunlardan birisini bu sezon buldukları ve 2 bin 300 yıl öncesine ait olduğu belirlenen pişmiş topraktan yapılmış kandil olduğunu kaydetti. Akıl, kandilin diğer tarihi kalıntılarda olduğu gibi Adana Arkeoloji Müzesi'ne teslim edileceğini kaydetti.

Radikal, 18.07.2011

FIRTINA'NIN GÖRKEMLİ KONAKLARI

 

 

Çamlıhemşinliler geçen yüzyılın başında, Rusya, Polanya’ya gidip pastacılık, fırıncılık öğrenmiş, kazançlarıyla doğdukları topraklarda Batı mimarisiyle gözalıcı konaklar yaptırmıştı. Günümüzde bu konaklar Rize’nin ve Fırtına Vadisi’nin en önemli kültür varlıkları arasında.

 

Fırtına Vadisi, Doğu Karadeniz bölgesinin doğusunda, Kaçkarlar’ın zirvelerinden süzülüp gelen Fırtına ve Hala derelerinin oluşturduğu büyük bir vadi. Rize’ye bağlı Çamlıhemşin İlçesi de bu vadide. İlçe, adını son 20 yılda dağ ve yayla turizmiyle duyurdu. Bir ara HES tehlikesiyle karşı karşıya kaldı, ancak bu belayı kısa sürede uzaklaştırdı. Bal, Yüreğine Sor, Sonbahar gibi filmlere ev sahipliği yaptı. Dünya Doğayı Koruma Vakfı’na göre (WWF) Fırtına Vadisi’ndeki ormanlar, Avrupa’da acil korunması gereken 100 ormandan biri. Vadi 537 odunsu bitki, 136 kuş, 30 memeli, 21 sürüngen ve 116 endemik bitki türüne ev sahipliği yapıyor. Fırtına, Hemşin ve Çağlayan dereleri, her yıl akıntıya karşı yukarılara tırmanan ve yumurtadan çıktıkları yere yumurtlayan “deniz alaları”nın da yuvası. Böylesine zengin bir floranın ve doğal varlığın sahibi olan vadiyi her yıl binlerce kişi ziyaret ediyor. Ayder gibi şifalı kaplıca suyunun olduğu bir turizm merkezine, onlarca yaylaya, buzul gölüne de ev sahipliği yapan vadi büyük kentlerden kaçanlara sığınak oluyor.
Fırtına Vadisi’nde görülmesi gerekenlerden biri de konaklar. Hemşinliler geçen yüzyılın başında Rusya, Polonya, Almanya’ya gidip pastacılık, fırıncılık öğrenmiş, kazandıkları parayla orada gördükleri konakların benzerlerini doğdukları topraklara yaptırmış. Avrupai konaklar, Doğu Karadeniz bölgesi kırsal mimarisi içinde bu esinlenmeden dolayı ayrı bir öneme sahip. Çok sayıda aile gurbet dönüşü hep birlikte yaşayacak geniş konaklar yaptırdı. Bazıları tamamen kesme taştan, kimi ahşaptan kimi de ahşap-taş karışımı.

 
Bugün Çamlıhemşin’in birçok mahallesi ve Köyü'nde bu görkemli yapılara rastlamak mümkün. Makrevis’e yapılan yedi konaktan sonra adı Konaklar Mahallesi olarak değiştirilmiş. Rusya hatta İran’a giden gurbetçilerin yaptırdıkları konaklar hala zamana meydan okuyor. Birçoğu yaz aylarında sahiplerince kullanılıyor, kışın tamamen kapalı. Konakların yapılış öyküleri kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Örneğin Makrevis Tepesi’ndeki ortaçağ şatosu görünümlü Tarakçı Konağı ile hemen üstündeki alanda, ormanların arasında kalmış Dudi Konağı aynı aileden iki kişinin rekabeti sonucu ortaya çıkmış. Tarakçıoğlu Konağı’nı yaptıran Hurşit Ağa, geniş arazilerin sahibiymiş. Rusya’da çalışan çocuklarının gönderdiği parayla 17 odalı, 3 katlı konak inşa ettirmiş. Taş ve ahşap karışımı konağın pencereleri vitraylı (renkli camlı), misafir odaları şömineli, ahşap oyma işçiliğinin geleneksel özelliklerini yansıtan, pencere ve duvar demirlerinin yanı sıra özel koruma boyaları Rusya’dan getirilmiş. Tarakçıoğlu Recep Ağa da bu konağın üstündeki araziye Dudi Konağı’nı yaptırmış. 30 küsur odalı, çatı ve ahırı ile birlikte dört katlı yapının en önemli özelliği odalar arasında antre sisteminin bulunması. Ev ahşap işçiliğinin tüm inceliklerini yansıtmakla birlikte, gösterişiyle görenleri şaşkına çeviriyor. Yapımları yıllar süren konakların her biri için 7 ayrı taş ocağı kurulmuş. Buralarda işlenen taşlar katır sırtında evlerin bulundukları bölgeye çıkarılmış. Bu kadar zahmetle yapılan konaklardan bazıları günümüzde kaderine terk edilmiş.

 

Bir zamanlar Tahran’da lokanta işleten, İzmir’de pastacılık yapan sahibi olan Hacaloğlu Ailesi de, dış cephesi ateş tuğlasından örülü, içerisi ahşap bir konak inşa ettirmiş. 10 odalı yapının yanına, artan malzemelerle Deliemet Konağı yapılmış. Her ikisi de kaderine terk edilmiş. Koçi ve Melik lakaplı ailelerin Konaklar Mahallesi’ndeki konakları ahşaptan yapılmış, demir aksamları Rusya’dan getirtilmiş. Ortak özellikleri, hemen hemen hepsinin merkezi bir baca ve mutfak sistemine sahip olması, geniş ahırlar, odalarda banyolar bulunması. Bu konaklardan sadece birkaçı üzeri örtülüp, korumaya alınmış durumda. Diğerleri doğanın yıpratıcı etkileriyle karşı karşıya. Yine Meliklere ait taş göze dolgusuyla yapılan büyük bir beyaz konak var. İç döşemeleri ahşap. Üst kattaki odalardan birindeki el işçilikleri göze çarpıyor.

 

* Yukarı Vice’de, Aliefendi, Halilefendi, Reyhanoğlu, Şeref’in evi ve Ofluoğlu konağı * Mikrun-Kavak’ta Hacıelimler, Sağırlar, Pelitler ve Ertançlar konağı * Habak Köyü'nde Hacıömer Efendi, Hacı İdris Efendi ve Sarıoğlu konağı * Küşüve Köyü'nde Kozizler, Mazikler, Çolakoğulları, Köseoğlu konağı * Ayrıca vadinin üstlerindeki Ortan, Çinçiva, Mollaveyis, Amokta ve Başhemşin’de de konaklar bulunuyor.

 

Konaklar, Fırtına Vadisi’nin sahip olduğu kültür varlıkları arasında belki de en önemlileri. 13’üncü yüzyıl Ceneviz yapısı Zilkale bir restorasyon faciasına kurban verildi. 40 kilometre yukarısındaki Kale-i Bala’nın duvarları çökmek üzere. Geriye kemerli taş köprüler ve konaklar kalıyor. Konakların da acilen kurtarılması gerekiyor. Bazı konak sahipleri evlerine gözü gibi bakıp korumuşsa da diğerleri tehlikede. Mülk sahiplerinin ya da Kültür Bakanlığı’nın harekete geçmesi gerekiyor. Konaklarda eski zaman hikayeleri dinleyerek, büyük şöminelerin etrafında oturmak, odalarında Fırtına Deresi’nin sesiyle uyumak eminim ki birçok kişi için bir hayal. O nedenle bu konakların turizm faaliyetiyle, otel, pansiyon gibi birer konaklama merkezine dönüştürülmesi, elbette iyi bir restorasyonla, mümkün. Şimdilik başka türlü bir kurtuluş yolu gözükmüyor.

Hürriyet Seyahat, Haber: Uğur Biryol, 18.07.2011

NAZİLERİN ÇALDIĞI KLIMT SATIŞA ÇIKIYOR

 

Avusturyalı ünlü ressam Gustav Klimt'in İkinci Dünya Savaşı sırasında Naziler tarafından çalınan eseri, açık arttırıma çıkarılıyor.

 

Sanatçının 1915 yılında yaptığı, Avusturya’nın batısındaki bir gölü tasvir eden ‘Litzlberg am Attersee’ adlı eserin, 25 milyon dolardan daha fazla bir fiyata satılması bekleniyor. Nazilerin çaldığı eserlerin, orjinal sahiplerinin soyundan gelenlere geri verilmesi için 1998 yılında çıkartılan ‘sahibine iade yasası’ sayesinde eser, 1944’den beri durduğu Salzburg Modern Sanatlar Müzesi’nden, 83 yaşındaki George Jorisch’e geçti. Eser, New York’ta 2 Kasım’da gerçekleşecek Sotheby’s müzayedesinde satışa çıkacak.

Radikal, 18.07.2011

BRITISH LIBRARY EN ESKİ KİTABIN PEŞİNE DÜŞTÜ

 

Dünyanın envanteri en geniş kütüphanelerinden birisi olan, The British Library, Avrupa'nın en eski kitabını satın almak için bir kampanya başlattı.

 

Kütüphanenin 1300 yıldan uzun bir süreyi bozulmadan atlatan, İngiltere’nin en popüler azizlerinden Aziz Cuthbert’e ait, dokuz milyon pound değerindeki İncili alması için 2.75 milyon pound daha toplaması gerekiyor. 1979’da kütüphaneye ödünç verilen incil, satın alındığında kütüphanede daimi olarak kalacak. ‘Britanya’nın harikalar yaratıcısı’ olarak bilinen Aziz Cuthbert, 687 yılında öldü. Viking saldırıları yüzünden yedi yıl bedeni taşınan Cuthbert Durham Katedrali’nin bulunduğu yere tekrar gömüldü.

Radikal, 18.07.2011

YASSIHÖYÜK'TE ASKERİ GARNİZON BULUNDU

 

 

Nevşehir’in Ovaören Beldesi sınırları içerisinde kalan arkeolojik yerleşim alanı içerisindeki Yassıhöyük kazısının bu yılki bölümüne başlandı.

 

Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Doç.Dr. S. Yücel Şenyurt’un başkanlığında, 15 arkeolog, 25 işçiden oluşan 40 kişilik bir ekip ile yürütülen Yassıhöyük kazısının bu yılki bölümünün 15 Ağustos’a kadar devam etmesi planlanıyor. Kazı çalışmaları ile ilgili bilgiler veren Gazi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Doç.Dr. Şenyurt, Ovaören Beldesi’nin yaklaşık 2 kilometre güneydoğusunda yer alan Ovaören arkeolojik alanının zengin tarihi potansiyeli ile ön plana çıktığını söyledi. Bölgede 2007 yılından beri sürdürülen kazı çalışmaları ile Kalkolitik Çağ’da başlayıp (MÖ 5500) Demir Çağı sonuna kadar (MÖ 330) kesintisiz şekilde devam eden bir yerleşimin varlığını saptadıklarını belirten Şenyurt, günümüzden 7 bin 500 yıl önceye kadar dayanan bu tarihsel zenginliğin, bölgenin jeopolitik konumundan kaynaklandığını belirtti. Kral Yolu ve İpek Yolu’nu, Anadolu’nun orta kesiminde birbirine bağlayan doğal güzergah üzerinde yer alan bölgede ayrıca, Alayhan Kervansarayı, Suvasa Hiyeloglif Yazıtı, Zeus Kaya Anıtı, Geç Antik döneme ait Osiana yerleşmesi ve Ortaçağ’a ait Filiköreni gibi kültürel kalıntıların var olduğunu, bölgenin Anadolu tarihi açısından vazgeçilmez bir öneme sahip olduğunu belirten Şenyurt, Yassıhöyük’de 4 yıldan beri Demir Çağı tabakalarında yoğunlaştırılan kazı çalışmaları ile Tabal Krallığının ana merkezlerinden birisini ortaya çıkardıklarını vurguladı.

 

Şenyurt, Son 4 yıldan beri kentin tamamını kapsayan Tabal Krallığı dönemine tarihlenen (MÖ 9-7. yüzyıl) yaklaşık 1250 metre uzunluğunda şehir surları ortaya çıkartıldığını belirterek şöyle konuştu:

“Hali hazırda 5 metre yüksekliğe ulaşan bu surların kalınlığı 4-5 metreye kadar ulaşıyor. Taş bedenli olmasına karşın surların üst kısmında kerpicin de kullanıldığı ve toplam yüksekliğin en alçak kesimde 8 metreye kadar ulaştığını tespit ettik. Bölgede 1900′lü yılların başından beri bilinen Acıgöl-Topada ve Gülşehir-Suvasa Luwi Hiyeroglifli yazıtlarının bulunmasının yanı sıra, bizim yeni tespit ettiğimiz ve koruma altına aldığımız bir yazıt da bölgenin Tabal Krallığı’nın merkezi coğrafyasını oluşturduğunu gösteriyor. Bu yıl ki kazı çalışmalarında özellikle kent surlarının yapım tekniği ve dönemsel gelişim aşamaları tespit edilmeye çalışılacak. Kazılardan elde ettiğimiz bilimsel veriler, surların ilk kez Hitit İmparatorluğu döneminde yapıldığını göstermektedir. Demir Çağı yerleşimcileri mevcut surda onarımlar ve eklemeler yaparak kentin savunmasını daha güçlü bir hale getirmişler. Dönemi içerisinde oldukça büyük bir askeri garnizon kimliğine de sahip olduğu anlaşılan Yassıhöyük yöredeki insanların olası saldırılar karşısında sığındığı kale kenttir. Bu yılki en önemli hedeflerimizden birisi Yassıhöyük’ün daha eski yerleşim tabakalarını tespit etmek. Şu ana kadar yüzeyden 4 metre derinliğe kadar indik ve Hitit dönemi tabakalarına ulaştık. Yassıhöyük’ün MÖ 2000 yılda önemli Hitit kenti olabileceğini gösteren buluntular şimdilik başlangıç aşamasındadır. Bu yıl gücümüzün ve maddi olanaklarımızın yettiği ölçüde en alt tabakalara kadar inmeyi planlıyoruz. Öyle inanıyorum elde edebileceğimiz yazılı belgeler yardımıyla, Ovaören Anadolu arkeolojisinin son 30 yıl içerisindeki en önemli kazı alanlarından birisi olacaktır. ”

haberler.com, 18.07.2011

"BİRGİ AÇIK HAVA MÜZESİ, DOĞAL BİR FİLM PLATOSU..."

 

 

Aydınoğulları Beyliği'ne başkentlik yapan, tarihi konakları ve evleriyle Batı Anadolu'nun en iyi korunan kenti olarak gösterilen İzmir'in Ödemiş İlçesi'ne bağlı Birgi beldesinde film ve dizi çekilmesinin sağlanması yönünde çalışma başlatıldı.

 

Belde Belediye Başkanı Cumhur Şener, yaptığı açıklamada, film yapımcılarını beldeyi incelemek üzere davet ettiklerini kaydetti. Şener, 10 yıl önce başladıkları restorasyon çalışmalarında önemli mesafe katettiklerini, bu yıl tamamlanacak sokak cephe iyileştirmeleriyle 200 evin daha elden geçirileceğini, 2012 yılında beldedeki sokak ve yapıların yüzde 50'sinin restore edilmiş olacağını ifade etti.

 

İnanç ve tarih turizmi açısından önemli eserlere ve zenginliklere sahip olan beldede yeni bir projeyle Dervişağa Camisi Medresesi ve Şeyh Muhiddin Hamamı'nın restore edileceğini, bölgede bir kültür merkezi ve etnografya müzesi kurulacağını ifade eden Şener, Birgi'nin bir el sanatları merkezi haline gelmesi için de çalıştıklarını anlattı.

 

Restorasyon çalışmalarıyla güzelliği ön plana çıkan kentin turizmden istediği payı almaya başladığına dikkat çeken Şener, şu bilgileri verdi: ''Restorasyon çalışmaları sonrası günübirlik turizmde bir patlama var. Beldede turistlere hizmet verecek tesis sayısı da artıyor. Bundan sonraki hedefimiz konaklamalı turizmi geliştirmek. Bunun için belediye olarak öncülük yaptık ve tarihi bir konakta pansiyon kurduk. 60 vatandaşımız pansiyonculuk kursuna giderek sertifikalarını aldılar. Onları destekleyerek ev pansiyonculuğunu başlatıyoruz.''

 

Şener, bölgeye turizm yatırımcılarının ilgisinin de arttığını, butik otel, pansiyon tarzı işletmeler kurmak isteyen girişimciler bulunduğunu ancak beldede arazi sıkıntısının bu yatırımları zorlaştırdığını ifade etti. Beldedeki evlerde ahşap ve taşın bir araya geldiği ender sanat eserlerine rastlandığını, bunun iyi korunmuş olmasının da değerini artırdığını ifade eden Şener, bu korunmuşlukta en önemli etkenin ise fakirlik olduğuna dikkat çekti. Belediye Başkanı Cumhur Şener, ''Belde halkı, geçim kaynaklarının çok kısıtlı olması nedeniyle bu evlerini yıkıp yerine yenisini yapamadı. Ancak bu durum şimdi bir avantaj oldu. Hedefimiz insanımızın güzel evlerinde yaşamını devam ettirerek turizmden geçim sağlamasıdır'' dedi.

 

Beldenin tanıtımı için yoğun çaba sarf ettiklerini dile getiren Şener, Birgi'nin tüm açılardan tarihin yaşandığı bir kent olması nedeniyle bir film platosu olduğunu da kaydederek, sözlerini şöyle tamamladı: ''Birgi bir açık hava müzesi, doğal bir film platosu. Sahne kurmaya gerek yok. Sokak aralarında Osmanlı kültününü dar sokaklı, cumbalı evleriyle adeta yaşıyorsunuz. Coğrafi olarak Bozdağlar'ın yamaçlarındayız, tarihi olarak çok önemli bir bölgedeyiz. Film ve dizi çeken yapımcılarla görüşüyoruz. Beldeyi incelemek üzere davet ediyoruz. Beldede çekilecek dizi ve sinema filmlerinin bölge turizmine büyük katkılarının olacağını düşünüyoruz.''

Yeni Asır, 18.07.2011

ARAPLAR OTURMAK İÇİN BOĞAZ YALISI, YATIRIM İÇİN LÜKS OTEL AVINA ÇIKTI

 

 

Turkey Sotheby's Yönetim Kurulu Başkanı Hitay'ın anlattıklarına göre Arap kraliyet aileleri Boğaz'da yalı ve lüks otel arıyor... Genel Müdür Özver ise birkaç gün önce yaşadığı olayı şöyle aktardı: Katar şeyhinin sağ koluna birkaç otel gösterdik. 'Ben Swissotel'de kalıyorum, elinizde onun gibi bir şey yok mu' dedi.

 

Hitay Yatırım Holding, bundan 7 ay önce, 45 ülkede 570'e yakın ofisi bulunan, dünyanın en yaygın lüks gayrimenkul danışmanlık şirketlerinden biri olan Sotheby's'i Türkiye'ye getirdi. Şirketin başına da Çiğdem Hitay geçti. Çiğdem Hitay, Turkey Sotheby'te müşteriye, 'özel' hizmet sunduklarını, portföylerinin her geçen gün geliştiğini anlatıyor. Kısa sürede, 'yabancı yatırımcıların Türkiye'de ilk çaldığı kapı' haline gelmeyi planladıklarını söyleyen Çiğdem Hitay ve Turkey Sotheby's Genel Müdürü Arman Özver ile orta-uzun vadeli hedefleri ve yabancı yatırımcının Türkiye ilgisi üzerine konuştuk...

Sotheby's'i Türkiye'ye getirmek nereden aklınıza geldi?
Hitay: Evet aslında biliyorsunuz biz Teknoloji Holding döneminde IT sektöründeydik ve gayrimenkulle hiç alakamız yoktu. Daha sonra bir gün arkadaşlarla sohbet ederken 'Sotheby's Türkiye'de niye yok' diye konuşuldu. Biz de 'niye getirmiyoruz' diye düşündük. Ve girişimde bulunduk. Tabii hemen olmadı. Görüşmeler 2 yıl sürdü. Bizden önce de çok kişiyle görüşmüşler ama bizi seçtiler

 

Zeki Paşa Yalısı'na nasıl talepler geliyor?
Ç.H.: Şimdiye kadar 20 civarında talep geldi, bunlardan sadece biri Türk. Financal Times'ta Zeki Paşa Yalısı ile ilgili bir makale yayınlandığı için Amerikalılardan çok talep var. Yalıyı butik otel olarak işletmek isteyen yabancı otel zincirleri var. Bir de tabii oturmak için almak isteyen zengin Araplar var.

 

Ünlü Zeki Paşa Yalısı da sizin portföyünüzde.. Nedir fiyatı?
Ç.H.: Yalı, Boğaz'ın en güzel lokasyonunda... Fiyatı 115 milyon dolar.

115 milyon dolar mı? Peki neden bu kadar pahalı?
Ç.H.: Tabii konumu ve 130 metre rıhtımı olması çok önemli. Ama bunun yanı sıra içinde bulunan paha biçilmez tarihi eserler de var. 2. Abdülhamit'in Zeki Paşa'ya hediye ettiği, üzerinde Abdülhamit'in tuğrası da bulunan çok değerli bir avize var mesela. Bir de, dünyada toplam 4 tane bulunan ve bunlardan üçü Londra'da  Louvre Müzesi'nde sergilenen konsol var yalının içinde.

 

En çok ilgi nereden?
A.Ö. Özellikle Arap ülkeleri dikkat çekiyor. Yaşamak için yalı almak istiyorlar. Yatırım için de otel... Mesela şu anda Birleşik Arap Emirlikleri Abu Dabi ve Katar'ın kraliyet ailesinden insanlar İstanbul'da hem yalı hem de otel arayışı içinde. 
 

Özellikle yalıda mı oturmak istiyorlar
Ç.H.: Evet Boğaz'da yalı istiyorlar. Boğaz dışında başka bir yere bakmıyorlar.

Akşam, Haber: Şenay Köşdere, 18.07.2011

TARİHİ HAMAM ÇÖPLÜK OLDU

 

  

 

Resmi kaynaklarda ismi dahi olmayan ve halk arasında (Kubiko) olarak bilinen tarihi hamam şimdilerde çöplüğe dönüştü.

 

Kozluk Yeni Mahalle Devlet Hastanesi yakınlarında bulunan tarihi hamam ilgisizlikten harabe haline geldi. Betonarme binalar arasında yok olma aşamasına gelen tarihi hamam içinde minik bir havuz bulunuyor. Hamamın doğu köşesinden yeryüzüne ulaşan kaynak suyla dolan küçük havuzun zamanında çamaşır yıkama ve banyo ihtiyacını gidermek üzere kullanıldığı söylendi.

 

2011 yılı imar planlında tescillenen tarihi hamamın içinde biriken çöp, çevrede ikamet eden evleri de rahatsız ediyor. Konu hakkında şikayetlerini dile getiren mahalle sakinleri “Bu denli tarihi bir mekanın korunmamasına anlam veremiyoruz. Kaderine terk edilen bu hamam hiç olmazsa bir temizlikten geçirilip göz kirliliğinin ortadan kaldırılmasını istiyoruz” dediler.

Batman Gazetesi, 17.07.2011

ESKİ KİLİSE, KADINLARA ÖZEL CAMİ OLUYOR

 

 

Birinci Dünya Savaşı’ndan kaçıp Türkiye’ye göç eden azınlıklar tarafından kilise olarak kullanılan metruk yapı, Bakırköy’de kadınlara özel cami olarak restore ediliyor.

1900’lü yıllarda 1. Dünya Savaşından kaçarak Bakırköy’e yerleşen azınlıklar, Şenlikköy Mahallesi’ndeki bir araziye klise yaptılar. 1923 yılına kadar kilise olarak kullanılan bina, mübadeleden sonra camiye çevrildi. Bir minare eklenerek camiye çevrilen bina, 1989 yılına kadar kullanıldı. Son 22 yılını ise kapısına kilit vurularak geçirdi. Zaman içinde duvarlarının bir kısmı yıkıldı, sıvaları döküldü, çatısı tahrip oldu. Şimdi Anıtlar Kurulu tarafından 1. derece tarihi yapı olarak kayıt edilen bu bina, kadınlara özel cami olacak. Bakırköy Müftülüğü’nün koordinasyonunda yapılacak proje kapsamında, bina aslına uygun olarak restore edilecek. Daha sonra da sadece kadınların kullanımına açık cami olacak. Bunun gerekçesini ise Bakırköy Müftüsü Zakir Uzun şöyle açıklıyor: “kadınlara camilerde 2. sınıf muamele yapılıyor. Kadınların babaları öldüklerinde bile cenaze namazlarını kılamıyorlar. Bundan ötürü bu tarihi yapıyı kadınlara özel cami ve kültür merkezine dönüştüreceğiz.” Yapının restorasyonunu üstlenen mimar Abdullah Güner ise merkezin sadece dini faaliyetlerle bağlı kalmayacağını Hristiyan veya Musevi kadınların da gelip vakit geçirebileceğini söyledi.

Vatan, Haber: Ali Ağırbaş, 17.07.2011

SEYİTÖMER HÖYÜĞÜ KAZILARINDA 4 BİN YILLIK KILIÇ BULUNDU

 

 

Kütahya'da Seyitömer höyüğü kazılarında 4 bin yıl öncesine ait olduğu düşünülen Pers kılıcı ve arkaik heykel bulundu.

 

Çalışmalar TKİ Seyitömer Linyit işletmesi arazisi içerisinde yer alan ve Dumlupınar Üniversitesi'nin (DPÜ) Seyitömer Höyüğü olarak adlandırdığı alanda yapıldı. DPÜ Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Nejat Bilgen, kazının 6. sezon olduğunu, çalışmalarda geçen bir aylık süreçte, çok değişik yeni buluntularla karşılaştıklarını ifade ediyor.

 

Prof.Dr. Bilgen, hem Ege hem Mezopotomya ve Suriye bölgesiyle önemli ticari ilişkiler olduğunu düşündüklerini, bu sene bulunan eserler arasında Pers medeniyeti döneminden kalma kılıç, arkaik heykel ve mermer idole rastladıklarını belirtiyor.

 


Fotoğraf: Posta Gazetesi

 


Prof.Dr. Nejat Bilgen, eliyle gözünü kapatan kadın figürünün yer aldığı bu testinin Orta Tun Çağı'ndan kaldığını tahmin ettiklerini söylüyor.

 

Kazılarda 60'ı öğrenci ve 250 işçi çalıştı. 10'a yakın öğretim elemanı görev yaptı. Buluntular arasında Orta Tunç Çağı'ndan kalma yüksek kabartmalı topraktan yapılmış bir testi de var. Üzerinde, bir eliyle gözünü kapatmış giysili kadın figürü yer alıyor. Bilgen, "Bugüne kadar bu kazılarda bulunan ve Kütahya Arkeoloji Müzesi'ne ulaşan tek örnek. Daha önce bulduğumuz eserlerden farklı. Sunu kabı niteliğindeki bu eser de höyüğün Mezopotamya, Suriye, Ege, Orta Anadolu arasındaki ilişkilerini vurgulamak adına önemli bir ipucu. Ayrıca bol miktarda seramik elimize geçti. Höyükteki odalarda Erken Tunç Çağı'nda kalıpla seramik üretimi yapıldığına dair eserlere çokça rastladık." diyor.

 

Yapılan çalışmalarla, Kütahya Arkeoloji Müzesi'ne, 10 bine yakın, müze kayıtlarına geçecek ve sergilenecek nitelikte eser teslim edilmiş. Prof. Bilgen, "Biz her yıl Kütahya Arkeloji Müzesi'ne bine yakın envanterlik, yani müze kayıtlarına geçecek ve sergilenecek nitelikte eser teslim ediyorduk. Geçen yıl açtığımız DPÜ Arkeoloji Müzesi'nde de 150'ye yakın eseri sergiledik. Bunun dışında etütlük olarak da her yıl için depolarımızda 2 bini aşkın eser bulunduruyoruz. Bunları kış aylarında zaman zaman restore ederek, çizimlerini yaptıktan sonra tez ve yayın olarak bilim dünyasına hazırlıyoruz. 6 yılda bulduğumuz eser sayısı 10 bini geçti." diyor. Önceki yıl höyükte sondaj yapıldı. Kültür katmanının höyüğün merkezinden 6 metre daha devam ettiğini belirlenmiş. Ancak höyüğün eteklerinde daralmalar söz konusu olabileceğini söylüyor Bilgen.

 

Bilgen, çalışmaların uzayabileceğini anlatıyor. Bütün bunlar göz önünde bulundurulursa Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) Genel Müdürlüğü ile DPÜ Rektörlüğü arasında yapılan protokolün en az 3 yıl daha uzatılması söz konusu olacak: "Konuyu TKİ Genel Müdürlüğüne bağlı Seyitömer Linyit İşletmesi (SLİ) Müessesesi yetkilileriyle görüştük. Sözleşmenin uzatılması konusunda mutabakata vardık. Dolayısıyla önceki yaptığımız protokolü bu yıl ağustos ya da eylül ayında yeniden gözden geçireceğiz. Büyük ihtimalle işçi sayısı 250'den az olmamak kaydıyla en az 3 yıl daha projenin uzatılmasını teklif edeceğiz."

Zaman, Haber: Mesut Ekici, 17.07.2011

MALTEPE KIŞLASI RESTORE EDİLİYOR

 

İstanbul İl Özel İdaresi, Bayrampaşa'daki tarihi Maltepe Kışlası'nı restore ettiriyor. İl Özel İdaresi'nden yapılan açıklamada, kışlanın, Sultan II. Mahmut devrinde Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi'nin önerisiyle yaptırıldığı ve 'Asakir-i Mansure Hastanesi' adıyla da anıldığı belirtildi.

Maltepe Kışlası'nı yenileme çalışmaları kapsamında, yapının dış ve avlu cephelerinde mevcut sıvanın kaldırılarak, horasan harçla kaba ve ince sıva yapıldığı bildirildi.

 

Yapı cephesindeki özgün olmayan tuğlayla yapılmış bacaların kaldırıldığı kaydedilen açıklamada, çatıdaki yapısal formu bozulmuş ve tehlike arz eden betonarme saçakların da belirli bir ölçüde kısaltılarak gerekli onarımlarının gerçekleştirildiği ifade edildi. Günümüzde Bayrampaşa Çevik Kuvvet Şube Müdürlüğü hizmet binası olarak kullanılan tarihi yapıda devam eden restorasyon çalışmalarının, Aralık 2011 tarihinde tamamlanmasının planlandığı kaydedildi. Açıklamada, 1827 yılında II. Mahmut'un emri üzerine askeri bir hastane olarak yaptırılan Maltepe Kışlası'nın, 600 yatak kapasiteli ve 4 cepheli olduğu, orta yerinde büyük bir avlu bulunduğu ifade edildi. Hastanenin 1831 yılında İstanbul'da çıkan kolera salgınında tecrit yeri olarak da kullanıldığı bildirildi.

Zaman, 17.07.2011

FATİH'İN DÖKÜMHANESİNDE RESTORASYON ÇALIŞMALARI

 

 

Mimar Sinan Üniversitesi öğretim üyesi Doç.Dr. Nurcan Yazıcı başkanlığında İstanbul Üniversitesi, İstanbul Teknik Üniversitesi ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi'nden öğretim üyeleri ve öğrencilerden oluşan 30 kişilik bir ekip, Demirköy'e 4 kilometre uzaklıkta bulunan dökümhanede çalışmalarını sürdürüyor.

 

Doç.Dr. Yazıcı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Demirköy Dökümhanesi'nin Osmanlı döneminde önemli sanayi tesislerinden biri olduğunu anımsattı.

 

Osmanlı Dönemi'nde, bir devlet işletmesi olarak çalışan ve döneminin en ileri teknolojisine sahip olduğu anlaşılan Fatih Dökümhanesi'nin, 20. yüzyılın başlarına kadar aralıksız hizmet verdiğini belirten Yazıcı, ''Demirköy'ün adıyla özdeşleşen Dökümhane'nin Osmanlı tarihindeki itibarını iade etmek adına kültür ve turizme kazandırılması gerekmektedir'' dedi.
                
Kazıların 3-4 yıl içinde tamamlanarak, Dökümhane'nin turizme kazandırılacağını dile getiren Yazıcı, sözlerini şöyle sürdürdü:

''Dökümhane'deki kazı çalışmalarının 3-4 yıl içinde tamamlanmasını hedefliyoruz. Dökümhane yapıları arasında bulunan mescidin restorasyonunun da önümüzdeki yıl yapılması planlanmakta. Kazı ve restorasyon çalışmaları tamamlandığında, açığa çıkarılan kalıntıların, bilgi ve belgelerden yararlanılarak bir açık hava endüstri arkeoloji müzesi yapılması planlanmaktadır.

 

2010 kazı sezonunda, surlarla çevrili yerleşkenin dört köşesinde yer alan burçlardan, alanın güneybatı köşesindeki burçta, Dökümhane mescidinin alt kısmında ve su gücüyle çalışan metal çarkın bulunduğu bilinen kanalda çalışma yapılmıştı. Geçen yıl surlarla çevrili olduğu anlaşılan alanın güney sınırını oluşturan duvar da ortaya çıkarılmıştı. Bu yıl çalışmalarımızı ağırlıklı olarak metal fırınlarının bulunduğu bilinen üretim alanında, su kanalı ve çevresinde yapacağız.''

 

Yazıcı, çalışmaların 30 Ağustos'a kadar süreceğini sözlerine ekledi.
        
DEMİRKÖY DÖKÜMHANESİ        
Tarihi Demirköy Dökümhanesi, Fatih Sultan Mehmet'in 1453'de İstanbul'un fethinde kullandığı topların güllelerinin döküldüğü yer olarak biliniyor.

 

Dönemin en ileri teknolojisiyle döküm yapılan, Demirköy Tophane-i Amiriye İşletmeleri olarak anılan dökümhanede, 15. yüzyıl ortalarından 19. yüzyıl sonlarına kadar aralıksız üretim yapılması dikkati çekiyor.

Akşam, 17.07.2011

OLUZ HÖYÜK KAZISINDA ÖNEMLİ BULUŞ

 

Amasya’da 4 yıldır sürdürülen Oluz Höyük kazılarını sürdüren İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Şevket Dönmez, ”Bu yıl Oluz Höyük kazısında ortaya çıkan Kral Yolu üzerinde çalışmalarımızı yoğunlaştıracağız” dedi.

 

Dönmez, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Amasya’nın Tokluca Köyü yakınlarında 2007′de başlatılan kazıların bu yılki bölümün 7 Temmuz’da, 10 öğretim görevlisi, 35 öğrenci ve yaklaşık 45 işçiyle başlayacağını söyledi.

 

Bu yıl Oluz Höyük’te bin 500 metrekarelik en büyük açma olan A açması üzerinde çalışacaklarını kaydeden Dönmez, şöyle konuştu:

” 2011 dönemi çalışmalarında birinci ve ikinci mimari tabakalarda yoğunlaşacağız. Bu yılki çalışmalarda bir Akamenid Pers Sarayını açığa çıkarmak üzere plan yaptık. Değerlendirmeler sonucunda tarihsel coğrafya verileri de göz önüne alınarak Herodot’un bahsettiği ünlü Kral Yolu’nun Oluz Höyük üzerinden geçtiği konusunda önemli ilerlemeler kaydedildi. Perslerin oluşturduğu bu ünlü yol, Batı Anadolu’da Sardes’ten başlıyor ve ve Batı İran’daki Susa’da son buluyordu. Bu ünlü yolun, Orta Anadolu’daki güzergahı tam olarak bilinmiyordu. Oluz Höyük kazıları bu güzergahın bulunmasında kilit rol oynamaya başladı.”

Samanyolu Haber, 16.07.2011

GÖKÇEK'İN YENİ AMBLEM OYUNU

 

 

Ankara Büyükşehir Belediyesi'nin “amblem değiştirme” çalışmaları son sürat devam ediyor. Mahkemenin iptal kararı verdiği cami, Atakule ve 3 yıldızdan oluşan eski amblem, Büyükşehir Belediyesi tarafından tekrar canlandırıldı. Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından tekrar gündeme getirilen eski amblem, cami, Atakule ve beş yıldızı içinde barındırıyor. Mahkemenin iptal kararı sonrası kedi gözlerini Ankara’ya “hediye” eden Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek, son olarak eski amblem üzerinde birkaç rötuş yaparak, iptal edilen amblemi tekrar Ankara’nın sembolü haline getirdi.

 

Melih Gökçek tarafından Belediye Meclisinden geçirilen yeni amblemde de cami minareleri ve hilal yerini korurken, yeni ambleme eskisinden farklı olarak 2 yıldız daha eklendi. Belediye Meclisine gönderilen Başkanlık yazısına göre, amblemde yer alan 5 yıldız, Anadolu’da kurulan  Türk Cumhuriyetlerinin başkentlerini sembolize ediyor. Belediye Meclisinin CHP’li Üyesi Fazıl Güleken’in itirazına rağmen AKP ve MHP’li Belediye Meclis üyeleri tarafından kabul edilen amblem, Ankara’nın tartışmalı sembolünü tekrar gündeme taşıdı.

 

Ankara’nın ambleminin daha önce Hitit Güneş Kursu olduğunun hatırlatılması üzerine ise Melih Gökçek, “Ankara’nın amblemi hiçbir zaman Hitit amblemi olmadı, Hitit benzeri şematik şekiller oldu” sözleriyle “yeni” amblemini savundu. Böylece Ankara yeni amblemine Belediye Meclisinin oy çoğunluğuyla aldığı kararla kavuşmuş oldu.

Evrenl, Haber: Ece Karakuş, 16.07.2011

BİR TARİH HAZİNESİ DAHA GÜN YÜZÜNE ÇIKIYOR

 

 

Türkiye'nin en sıcak kentlerinden Adana'nın sahilde yer alan iki ilçesinden biri olan Karataş sınırlarındaki antik kenti Magarsus'un turizme kazandırılması için yıllardır sürdürülen mücadele sonuç verdi.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 1.5 milyon liraya kamulaştırılan 35 dönümlük alanda yer alan Magarsus antik kenti'ndeki 3 bin kişilik amfi tiyatronun turizme kazandırılması çalışmaları sahil kenti olmasına rağmen turizmden pay alamayan yöre halkını da heyecanlandırdı.

 

Adana Kültür ve Turizm Müdürü Osman Arık, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kuruluşu MÖ 7. yüzyıla dayanan Magarsus antik kentinin Grek, Roma ve Bizans dönemlerinde önemli bir iskan yeri konumunda olduğunu kaydetti.

 

Bu koloni şehrin tamamına yakınının günümüzde toprak altında bulunduğunu vurgulayan Arık, bu tarihi kalıntının ortaya çıkarılması çalışmalarının ilk aşamasına, 35 dönüm arazideki, 3 bin kişilik amfi tiyatroyu gün ışığına çıkartarak başlayacaklarını kaydetti.

 

Amfi tiyatronun 4 parsel arsadaki 35 hissedarına bakanlık tarafından 1.5 milyon lira kamulaştırma bedeli ödendiğini kaydeden Arık, ''Tapu sahipleriyle yaşanan anlaşmazlık nedeniyle kamulaştırma çalışması uzadı. Bu alanın kamulaştırılması için önce komisyon oluşturuldu, ardından arazi bedelleri belirlenerek ödemeleri yapıldı. Müze Müdürlüğümüzün denetiminde 35 dönüm arazideki amfi tiyatroda kazı hazırlıkları başladı'' dedi.

 

Arık, denize sıfır konumdaki antik tiyatrodaki kazı çalışmalarının ardından bir tarih hazinesinin daha gün yüzüne çıkarılacağını belirterek, ''Bu tiyatro, tarihteki adı Klikya olan Çukurova'nın en büyük büyük tiyatrosu olma özelliğini taşıyor. Bu eser Adana ve Çukurova turizmine önemli katkılar sunacak'' diye konuştu.

 

Amfi tiyatronun yanı sıra antik kentite askeri amaçlı yapılmış tonozlu yapı ile kuzey kısımda hamam ve sarnıcın da yer aldığına belirten Arık, şöyle devam etti:

''Büyük İskender'in dua ettiği bilinen ve döneminde 'kehanet merkezi' olduğuna inanılan Athena Tapınağı'nın da bulunduğu kentin, yaklaşık 130 hektarlık alanı kapladığını tahmin ediyoruz. Sahile sıfır konumdaki amfi tiyatronun etrafındaki araziyi de kamulaştırıp kazı yapacağız. Altında tarih bulunan bu arazı günümüzde tarım arazisi olarak kullanılıyor. Arsa sahipleriyle anlaştıkça kamulaştırma çalışmaları sürecek.''

 

Arık, sahil bandına sahip Karataş;ta böylesine önemli tarihi yapının kamulaştırılmasının  Adana için büyük şans olduğunu kaydetti.
        
KLİKYA'NIN LİMAN ŞEHRİ KARATAŞ        
Tarihi çok eskilere dayanan ve Klikya'nın (Çukurova) önemli bir liman kenti olan Karataş, askeri ve ticari yollar üzerinde kurulması nedeniyle her dönemde önemli bir işlev üstlendi. MÖ 1900'lü yıllarda Arvaza ve Huri Krallıklarının, MÖ 1530'lu yıllardan sonra da Hitit Krallığı'nın idaresine giren Karataş, MÖ 1200'lerde önce Kue, sonra da Asur Krallığı'na geçti.

 

Bilinen yazılı eserlerin çoğu Kue Krallığı zamanına rastlayan Karataş sırasıyla Pers, Selevkos, Roma, Bizans, İslam Arapları ve Selçuk Türk'leri devirlerini yaşadı. Antik dönemde ''Magarsus'' olarak bilinen bu yöre, ortaçağlardan itibaren ''Karataş'' olarak anılmaya başlandı. Coğrafi durumu itibarıyla ilkçağda büyük önem taşıyan bu sahil kenti,aynı zamanda Ceyhan Nehri boyunca sıralanan Mollos, Mopsuhestia, Hemite ve Asitavandaya şehirlerine de bir kilit ödevi görüyordu.

Akşam, 16.07.2011

KÜLTÜR MİRASIMIZ DOMİNGO'NUN DA İLGİ ALANINDA

 

 

Adı Jose Placido Domingo Embil, ya da daha yaygın bilindiği şekliyle Placido Domingo. Dünyanın en önemli tenorlarından biri,52 yıllık bir sanatçı. Hattaiçlerinde teorik bilgisi en fazla olanı, yaşayan bir efsane.


İşte bu efsane sanatçı ülkemize hayran. Sadece hayran da değil bizzat yakından ilgileniyor. “Cenneti ben de görmek istiyorum” diyor gözleri parlayarak: “Türkiye’ye gitmek için gün sayıyorum. İki kıtayı birleştiren bir şehirde yaşamak rüya gibi bir şey olsa gerek.”
Ülkemize ilgisinin sadece İstanbul ile sınırlı olmadığını Hasankeyf’ten bahsedince anlıyoruz. Çünkü o fanatik bir çevreci. Ayrıca Avrupa’nın kültürel mirasını korumak üzere mücadele eden, 50 farklı ülkeden 1500’ün üzerinde kişi ve sivil toplum kuruluşunun desteklediği örgüt Europa Nostra’nın başkanı.


Domingo, Hasankeyf ve Allianoi’nin sular altında kalmasının önlenmesi için Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a yazdığı mektupta Allianoi için “üstün evrensel değer taşıyan Roma Hamamı” demiş, sular altında kalmasının kültürel bir trajedi olacağını belirtmişti. Sanatçı, bölgeye gösterdiği ilginin  Türk halkı tarafından memnuniyetle karşılandığından emin: “Kültürel miras, her şeyden önce bizim gururumuz, ait olma duygumuz ve ortak hafızamızın öz değeridir. Ayrıca çevremiz ve sürdürülebilir geleceğimiz için de değeri büyüktür. Ekonomik refahın vazgeçilmezidir. Bu mirasa sahip çıkmak ve bu potansiyeli geliştirmek hepimizin görevi. Unutmamalıyız ki hiçbir fiyat bu ruhu korumak için yeterince yüksek değildir. Herkes kültürel mirasına sahip çıkmalı.”

Milliyet Cumartesi, Haber: Nevsal Elevli, 16.07.2011

MÜDÜRÜN İKİNCİ SKANDALI

 

 

Geçen ay, Sultan Üçüncü Selim’in tören tahtını lojmana taşıtmaya kalkışan, bu yüzden de Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay tarafından görevden alınan Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Yusuf Benli, bu olaydan önce bir skandala daha imza atmış. Benli’nin İznik Müzesi’ndeki bazı arkeolojik eserlerin yer aldığı zimmetli vitrinleri yüksek lisans yapan bir kadın arkadaşının “rahat çalışabilmesi” için izinsiz olarak ve zabıt tutturmadan açtırdığı, olaydan sonra da müzenin soyulduğunun belirlendiği ortaya çıktı.

Olay, geçtiğimiz 9 Nisan günü meydana geldi. Yanında arkeoloji konusunda yüksek lisans yapan bir kadın öğrenciyle birlikte İznik Müzesi’ne giden Topkapı Sarayı Müzesi’nin Müdürü Yusuf Benli, arkadaşının vitrinlerde sergilenen bazı objeler üzerinde çalışması gerektiğini söyleyerek müzecilerden vitrinleri açmalarını rica etti. Müzecilerin, sergilenen objelerin müze yetkililerinden arkeolog Gül Karaüzüm’ün üzerine zimmetli olduğunu ve Karaüzüm’ün geçici olarak Antalya’daki Patara kazılarında görevlendirildiğini, bu yüzden vitrinleri açamayacaklarını söylemelerine rağmen Benli’nin ısrarları devam etti. Müzeciler bunun üzerine, vitrinleri açarak Yusuf Benli ile birlikte gelen kadının eserler üzerinde çalışmasına izin verdiler. Ancak, vitrinler açılırken bir zabıt tutulmadığı gibi, eserlerden sorumlu olan Gül Karaüzüm’e de bu konuda bilgi verilmedi. Bu olaydan bir ay sonra ise, müzeden iki adet arkeolojik eserin çalındığı ortaya çıktı. Ancak, soygunun hangi gün yapıldığı belirlenemedi.

Müzede yaşanan bu gelişmeler üzerine Yusuf Benli’nin izinsiz olarak açtırdığı vitrinlerin sorumlusu ve sergilenen eserleri zimmetle teslim almış olan arkeolog Gül Karaüzüm, 21 Haziran’da müze müdürlüğüne verdiği dilekçe ile müzede sayım yapılmasını istedi. Dilekçesinin, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne de gönderilmesini isteyen Karaüzüm, vitrinlerin Antalya’da görevli olduğu sırada kendisine şifahi bile olsa bilgi verilmeden açıldığını hatırlatarak, daha başka eserlerin de çalınmış yahut değiştirilmiş olabileceğini söyledi. Bakanlığın dilekçeyi uygulamaya koyup koymayacağı ve İznik Müzesi’nde sayım yapılması konusundaki kararı önümüzdeki günlerde belli olacak.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Yusuf Benli’yi, Müze Başkanı Prof.Dr. İlber Ortaylı ile sürtüşmesinden ötürü görevden aldığını söyledi. TRT’de konuşan Günay, Üçüncü Selim’in tahtının lojmana taşınmasıyla ilgili şöyle konuştu: “Basında bazı talihsiz haberler çıkıyor tabii ‘Koltuk oraya götürüldü’ falan diye ama bunlar teferruat. Belki yaptıklarımızdan rahatsız olanların konu saptırma çabaları. Biz burada devrim niteliğinde işler yaptık.”

3. Selim’in tahtının taşındığını gösteren fotoğraflar HABERTÜRK’te yayımlandıktan sonra, Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Yusuf Benli, önce tahtın taşınmadığını söylemiş, ertesi gün ifadesini değiştirerek Günay’a “Depoda sıkışıklık vardı. Lojmanda boş odalar olduğu için oraya koyup sıkışıklığı rahatlatmak için taşıttım” demişti.

Habertürk, 16.07.2011

SİDE'NİN TARİHİ ESERLERİ SİDE KARTLA GÜN YÜZÜNE ÇIKARILACAK

 

Antalya’nın Manavgat İlçesi'ne bağlı Side antik kentinde gün yüzüne çıkarılmayan tarihi eserler Side kart sistemi ile çıkarılacak. Side Belediyesi hayata geçireceği Side Kart uygulamasından elde edeceği gelirle tarihi ören yerinde bulunan eserlerinin onarımı, restorasyonu ve kazı çalışmalarına destek verecek.

 

Side Belediye Başkanı Abdulkadir Uçar, turizm beldesinde uygulamaya koyacakları kart sisteminden elde edecekleri gelirle tarihi eserlerin gün yüzüne çıkarılması ve çıkarılan eserlerin korunmasına yönelik çalışmalar konusunda destek olacaklarını kaydetti. Anadolu’da çok sayıda tarihi ören yeri olmasından ötürü Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yeterli ölçüde kaynak aktarımı yapamadığına dikkat çeken Uçar, belediye olarak Türkiye’de bir ilke imza atarak kendi imkanları ölçüsünde tarihi eserlerin gün yüzüne çıkarılmasına öncülük edeceklerini söyledi. Uçar sözlerini şöyle sürdürdü:

“Side antik kenti içinde gün yüzüne çıkalmayan çok önemli yerler var. Beldemizde 3 yıldır kazı çalışmalarını Anadolu Üniversitesi yapıyor. Belediye olarak Tüke Tapınağı’nın ayağa kaldırılması için çok büyük destek veriyoruz. Side kart uygulamasından elde edeceğimiz gelirle antik kenti içinde yapılan kazı ve restorasyon çalışmasına destek olacağız. Side antik kentinde gün yüzüne çıkarılmayan tarihi eserleri kendi imkanlarımızla çıkarılmasına yardımcı olacağız. Avrupa ülkelerinde çoğu tarihi antik şehirle bu tür bağışlarla ayağa kaldırılmıştır. İlk önce Apollon Tapınağı’nın etrafını koruyarak başlayacağız. Bunun için zamanla yarışmamız var. Side antik kenti’in önemli bir kısmı hale toprak altında.

Mynet Haber, 16.07.2011

TARİHİ ESERLER MERDİVEN TAŞI OLARAK KULLANILMIŞ

 

 

Antalya’nın Alanya İlçesi’nde bir evin restorasyon çalışması sırasında 19′uncu yüzyıla ait bir tarihi eser parçası ile aynı dönemden kalan bir mezar taşı bulundu. Eski yapıların dış cephesinde süsleme amaçlı kullanılan ‘alınlık taşı’ ile bir mezar taşının, evde merdiven basamağı olarak kullanıldığı ortaya çıktı.

 

Alanya’nın Çarşı Mahallesi’ndeki 2 katlı bir evde yapılan restorasyon çalışması sırasında ‘alınlık taşı’ ile mezar taşı bulundu. Eserlerin Arkeoloji Müzesi’ne teslim edildiğini anlatan Müze Müdürü Seher Türkmen, taşların evde merdiven basamağı olarak kullanıldığının tespit edildiğini söyledi. Alanya’nın yakın tarihi açısından eserlerin büyük önem taşıdığına dikkat çeken Türkmen, her iki eserin de 19′uncu yüzyıla ait olduğunu kaydetti.

 

Eserler hakkında bilgi veren Türkmen, “Alınlık taşında, renkli boyalarla mermer üzerine yapılmış betimlemeler bulunuyor. Taşta, Cebrail meleği ve ejderhayı öldüren Hagios Georgios tasvirleri yer alıyor. Side Müzesi Müdürlüğü’nden gelen bir restoratör, resmin ilk sabitlemesini yaptı ve çalışmalar devam ediyor. Mezar taşı ise bir kadının mezarına ait. Taşın üzerinde Grek alfabesiyle ‘Okuyanın rahmetine muhtaçtır’ yazıyor” diye konuştu.

haberler.com, 16.07.2011

YAZITLI PİLYE ANITI DİLİNİN ÇÖZÜLMESİNİ BEKLİYOR

 

 

Antalya’nın Kaş İlçesi'ne bağlı Kınık beldesi Xanthos antik kentinde bulunan Yazıtlı Pilye Anıtı dilinin çözülmesi bekleniyor. MÖ 425-400 yıllarında dikilen ve Likya Kralı Khere’nin savaş yıllarını anlatan yazıtın içeriğinin asırlar geçmesine rağmen tam çözülemediği belirtiliyor. Hali hazırda dünyanın en eski Likçe yazıtının Xanthos antik kentinde bulunan Yazıtlı Pilye olduğunu belirten Fransa Bordeaux Üniversitesi Klasik Arkeoloji Bölüm ve kazı başkanı Prof.Dr. Jacques Des Courtils, görkemli anıt üzerindeki yazıtın içeriğinin net bir şekilde ortaya çıkarılmadığını söyledi. MÖ 425-400 yıllarında dikilen anıtın dört bir yanında yazıt bulunduğunu belirten Courtils, bugün 6 metresi ayakta kalan anıtın gerçek uzunluğunun 11 metre olduğunu ifade etti. Courtils, iki basamak üzerinde yükselen anıtın yekpare taş blok görünümün üzerinde Harpy Anıtı’nda olduğu gibi 4 tarafı kabartmalı süslü mezar odası ile üstte aslan şeklinde tahta oturan bir prens heykelinin bulunduğunu kaydetti. Courtils, “Yazıtlı Pilye’nin asırlar geçmesine rağmen dili anlaşılmayı bekliyor. Yazıtlı Pilye günümüzde ayakta kalan en önemli Likçe dilinde yazılmış eser. Anıtın önemli bir bölümün yok olması neden ile dili tam anlaşılmıyor. Likçe dilinde yazılan yazıtın dilini çözme çalışmalarımız devam ediyor. Likçe yazılı Yazıtlı Pilye dünya kültür mirası için çok önemli.” diye konuştu.

Mnet Haber, 16.07.2011

İNŞAATTAN TARİHİ ESER ÇIKTI

 

  

 

Bolu'da Müze Müdürlüğü'nün 3. derece sit alanı içersinde bulunan bir alanda yapılan inşaat kazısında Roma dönemine ait mozaikler, sütun ve duvarlar ortaya çıktı.

 

Bolu'da faaliyet gösteren bir inşaat firması geçtiğimiz yıl Kasım ayında Bolu Müze Müdürlüğü'ne başvuru yaparak, İhsaniye Mahallesi Tahvil Mehmet Paşa Caddesi üzerinde bulunan arsaya bina yapmak istediğini söyledi. Müze Müdürlüğü, arsanın 3. derece sit alanı içerisinde yer alması nedeniyle sondaj kazısı yaptı. Kazı sırasında 3,5 metre derinlikte Roma dönemine ait mozaik taban döşemesine rastlanması üzerine Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nun izniyle Haziran ayında kurtarma kazısı yapıldı. Arsa dikkatle açılarak sarı, siyah, yeşil, turuncu ve beyaz taşlardan yapılmış "Meander" motifi olarak bilinen birbirine geçmeli dairelerden oluşan, geometrik süslemeli 200 metrekarelik mozaik tabana, sütun ve duvarlara ulaşıldı. Müze Müdürlüğü'nde görevli arkeologlar ve işçiler, kazı çalışmasından sonra fırçalarla mozaikleri açıp süngerle temizledi. Kurtarma kazısının tamamlanmasından sonra Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'na rapor gönderileceği belirtilirken, kurulun raporuna göre mozaiklerin taşınıp taşınmamasına karar verileceği öğrenildi.





Bolu Müze Müdürü Mustafa Güneş, kalıntının parselin güney ve kuzeyinden geçen yolların altından devam ettiğini söyleyerek, "Kurtarma kazısında 200 metrekare büyüklüğe sahip bir mozaik taban döşemesi açığa çıkarılmıştır. Kazıda elde edilen verilere göre, mozaik taban döşemesinde yer yer tahribat görülmektedir. Zaman içinde bu parselde yerleşen kişiler tarafından açılmış olan fosseptik çukurları ve su kuyuları nedeniyle mozaikte tahribat oluşmuş durumdadır. Mozaik; kuzey güney doğrultusunda uzanan antik bir yapının tek mekanına aittir. Kalıntı; parselin güney ve kuzeyinden geçen yolların altına doğru devam etmektedir. Mozaikte sarı, siyah, yeşil, turuncu ve beyaz renkli doğal taşlar kullanılmıştır. Mozaikte herhangi bir mitolojik sahne bulunmamaktadır. Mekanın doğu ve batı kenarlarında, adını Menderes nehrinden alan 'Meander Motifi' orta bölümde ise birbirine geçmeli dairelerden oluşan bitkisel ve geometrik süslemeler bulunmaktadır" dedi.

 

Kazı verilerine göre mekanın kuzey bölümündeki mozaiklerde yer yer derin çatlaklar olduğunu belirten Güneş, bunun bölgede sıkça meydana gelen depremlerle alakalı olduğunu tahmin ettiklerini söyledi. Şu anda temizleme çalışmaları yapıldığını söyleyen Güneş, "Mevcut bulgulara göre mozaiklerin Geç Roma (MS 4-5. yüzyıllara) ait olduğu değerlendirilmektedir. Kalıntının parsel sınırlarına taşması ve tümünün kazılamaması nedeni ile yapının planı ve fonksiyonu hakkında bilgi elde edilememiştir. Kurtarma kazısı sonuçları çalışmalar tamamlandığında Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'na iletilecek ve kurulun vereceği karar doğrultusunda mozaiklerin koruma ve nakil durumu, kazının genişletilmesi ve parsele ilişkin yeni yapılanma konularında gerekli işlemler yapılacaktır" diye konuştu.

Bolu Kent Haber, 16.07.2011

SANATA TÜKÜREN HEYKELİ DE YIKAR

 

Elazığ’ın kültürel mirası ve Elazığ için oldukça önemli bir yere sahip olan ‘Çayda Çıra’ heykelinin yıkılmasıyla ilgili tartışmalar sürüyor. 1980 yılında Elazığ’ın tanınan Heykeltıraşı Nurettin Orhan ve oğlu Uygur Orhan tarafından yapılan Çayda Çıra heykelinin, Elazığ Karayolları Müdürlüğü tarafından sorgusuz sualsiz bir şekilde ‘üst geçit’ bahanesiyle yıkılmasına demokratik kitle örgütleri ve yerel halk büyük tepki gösterdi.

 

Yıkımdan sonra görüştüğümüz Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı (ÇEKÜL) Elazığ Temsilcisi Mustafa Balaban heykelin yıkılmasını büyük bir eksiklik olarak değerlendirdi. Kentin sembolleri ve anıt yapılarına yapılan saygısız müdahaleleri şiddetle kınadıklarını dile getiren Balaban, “Elazığ kentinin sembollerini taşıyan Çayda Çıra kavşağındaki heykel de Elazığ’ı, Elazığ yapan önemli sanat eserlerimizden birisiydi. Heykelin yıkılmasını büyük bir eksiklik olarak görüyor ve böyle değerlendiriyoruz” dedi. Sanat eserine ve sanatçıya saygının gösterilmesini beklediklerini dile getiren Balaban, heykelin yeri değişecekse bile onu yapan Heykeltıraş Nurettin Orhan’a da sorularak, nasıl taşınacağının planı yapıldıktan sonra taşınmasının uygun olduğuna dikkat çekti.

 

Çayda Çıra heykelinin Elazığ’a mal olduğunu söyleyen Eğitim Sen Elazığ Şube Başkanı Musa Doğan, “Egemenlerin ‘ucube’ diye heykel yıktırdığı bir ülkede yaşıyoruz” diyerek, bu ‘ucubelerden’ birinin de Elazığ’ın kültürel mirası Çayda Çıra heykeli olduğunu ifade etti. Melih Gökçek’in “Ben böyle sanatın içine tüküreyim” sözlerini hatırlatan Doğan, sanata ve sanatçıya bakışın tükürmek olduğu bir ülkede heykel yıkımlarının çok doğal olduğunu sözlerine ekledi. Böyle bir durumda uzmanlardan destek alınması gerektiğin belirten Doğan, bu işin sonuna kadar takipçileri olacağını belirtti.

 

Emek Partisi (EMEP) Elazığ İl Başkanı Ali Cemal Zülfikar ise, yaşanan olayı kınadıklarını ve takipçisi olacaklarını ifade etti. Elazığ’da bu tür olayların daha önce de yaşandığını dile getiren Zülfikar, tarihi belediye binasının da para uğruna iş merkezine çevrildiğini hatırlattı. Bu durumun bir zihniyet meselesi olduğunu söyleyen Zülfikar, “Zihninde paradan başka şeylerin olmadığı kişilerin, böyle sanat vandalistliği yapması çok doğaldır. Elazığ kamuoyunu bu gibi konular hakkında duyarlı olmaya davet ediyoruz” dedi.

 

Elazığ esnaflarından biri olan ve aynı zamanda Elazığ musikisinde büyük emekleri olan Yaşar Demirbağ da heykelin yıkılmasının kendisini çok üzdüğünü dile getirdi. “Çayda Çıra, bizim kolumuz bacağımızdı” diyen Demirbağ, eser sahibine sorulmadan heykelin yıkılmasının da çok çirkin olduğunu söyledi.

 

Beş yıldır Elazığ’da ikamet ettiğini belirten Ahmet Doğulu “Elazığ’a ilk geldiğimde gözüme çarpan en güzel şeylerden biriydi bu heykel. Fakat bugün görüyorum ki Elazığ en güzeline sahip çıkmıyor. Onu rant uğruna yıkıyor” dedi. Bu durumun üzüntü verici olduğunu belirten Doğulu, Elazığ kamuoyunu duyarlı olmaya çağırdı.

Evrensel, Haber: Orhan Kurul, 15.07.2011

RESİM HEYKEL TARTIŞMALARLA AÇILDI

 

 

Mimar ve mühendis Arif Hikmet Koyunoğlu tarafından 1927 yılında inşa edilen, 1975’te Kültür Bakanlığı’na devredilen, 6 Nisan 1980’de de müzeye dönüştürülen Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi, geçirdiği kapalı restorasyon ve bakım çalışmasının ardından yeniden yurttaşların ziyaretine açıldı. Ancak müzenin sürekli “tadilat” gerekçesiyle kapalı kalması durumu yeni değil. Müze, 2008’e dek 6 yıl süreyle, “tadilat” gerekçesiyle kapalı kalmıştı.

Ulus’taki Ankara Devlet Resim Heykel Müzesi 2008’e dek “çatısı onarılamadığı” gerekçesiyle 6 yıl kapalı kalmıştı. Ressamların ve heykeltraşların yoğun eleştirisi karşısında Kültür ve Turizm Bakanlığı müzenin tadilatı için protokol gerçekleştirmişti. Yürütülen çalışmalar kapsamında müzenin elektrik tesisatı, havalandırma, kapalı devre kamera sistemi, güvenlik, dış cephe düzenlemesi, yangın sistemi, kalorifer tesisatının yenilenmesi gibi birçok işlem gerçekleştirilmişti. Müze 2008’de ziyarete açıldı. Geçen aylarda yeniden “onarıma gerek var” gerekçesiyle ziyarete kapatıldı. Müzede başta teşhir salonları olmak üzere kapsamlı restorasyon ve bakım çalışması yapıldı. Çalışmalar sırasında müzenin ışık sistemleri, çatısı, duvarları yeniden elden geçirildi. Müzede son yıllarda gündeme gelen soygunlara karşı güvenlik sistemleri de geliştirildi. Geçen çarşamba günü de yeniden yurttaşların ziyaretine açıldı.

Kültür Sanat-Sen Genel Başkanı Yavuz Demirkaya, müzenin sürekli “ya geçirdiği tadilatlarla, ya da soygunlarla kamuoyunun gündeminden düşmediğine” dikkat çekti. Müzede “yönetim krizi olduğunu” vurgulayan Demirkaya, “Salt güvenlik kamerası yerleştirmekle müzenin güvenliği sağlanamaz” görüşünü dile getirdi. Demirkaya, şöyle konuştu:

“Devlet Resim Heykel Müzesi’nde başka sorunlar da var. Birçok insanın sürgüne gönderildiği bir müze orası. Eski müdürü de atıl durumda bekliyor. Mevcut müdür zamanında müzede pek çok olumsuzluk yaşandı. Bunlara soygunlar dahil ancak onun hakkında herhangi bir işlem yapılmadı. Uluslararası normlarda bir müzenin nasıl korunacağı bellidir. Ne yazık ki bakanlık bunu başaramadı. Ankara Devlet Resim Heykel Müzesi de ‘tadilat’ gerekçesiyle bir kapanıyor, bir açılıyor.”

Müzede en son geçen yıl sayım sırasında hırsızlık yapıldığı ortaya çıkmıştı. Müze Müdürü Ömer Osman Gündoğdu, Altındağ İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne giderek müzeden hırsızlık olduğunu bildirmiş ve yapılan tespit sonucu Hoca Ali Rıza’ya ait karakalem çalışması 13 eserin çalındığı belirlenmişti. Çalınan eserlerin yerine de fotokopilerinin konulduğu ortaya çıkmıştı. Ayrıca müzeden 5 eserin de çerçevesinden alındığı tespit edilmişti. Bu olayın öncesinde de müzeden İbrahim Çallı’ya ait tablolar çalınmıştı. Tabloları çalan kişinin müzede görevli güvenlik görevlisi olduğu ortaya çıkmıştı. Müze salt bu dönemlerde değil, 1990’lı yıllarda da soygunlarla gündeme gelmişti.

1975’te Kültür Bakanlığı’na devredilen, 6 Nisan 1980’de müzeye dönüştürülen Resim ve Heykel Müzesi’nin demirbaşına kayıtlı 399 sanatçının 4000 eseri bulunuyor. Bunların çoğunluğu bağış yoluyla oluşturuldu. Ressam Şeref Akdik’in eşi Sara Akdik’in 40 yapıtlık Şeref Akdik koleksiyonu, Çeik Gülersoy’un 7 yapıtlık hat koleksiyonu, Emel Korutürk’ün İbrahim Çallı portreleri, Bülent-İbrahim Cimcoz’un İbrahim Çallı portresi, Hikmet Onat, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Eşref Üren ve Arif Kaptan’ın birer yapıtından oluşan bağışları örnek olarak gösterilebilir. Bunun yanı sıra Şeker Ahmet Paşa, Zekai Paşa, Halil Paşa, Hoca Ali Paşa gibi ressamların eserleri de müzede yer alıyor.

Cumhuriyet Ankara, Haber: Selda Güneysu, 15.07.2011

TARİH, ERZURUM HANLARINDA KONAKLIYOR

 

 

İslamiyetin yayılış dönemlerinde askeri maksatla ve sınır emniyetini korumak için kurulan, sonraki devirlerde ticaret için kullanılan hanlar, zamana direniyor. İran ve Türkistan’a ulaşan doğu - batı istikametindeki yol üzerinde bulunan Erzurum’da bulunan 6 kervansaraydan ikisi kullanılırken, biri ise zamana direniyor.
 

Türklerin Müslüman olmasından sonra genişleyen İslam toprakları üzerinde ortaya çıkan, şehir içinde olanlarına ‘han’ denilen kervansaraylar, Selçuklular zamanında en gelişmiş şeklini aldı. Anadolu’da bulunan çeşitli ticaret yolları üzerinde kervansaraylar yapıldı. Uzaktan bakılınca bir kale gibi görünen, içlerine girildiği zaman kervan kafilelerinin her türlü ihtiyaçlarını karşılayacak bir teşkilata sahib olan bu binalar, Selçuklu sultanları ve yüksek devlet görevlileri tarafından büyük ticaret yolları üzerinde her menzil için, yani 30 - 40 kilometrelik mesafede bir yaptırılmışlardı. Müslüman doğu ve Hıristiyan batı ülkeleri arasında bir köprü vazifesini gören Anadolu toprakları üzerine, büyük kervansaraylar kuruldu. Devlet veya hayırsever kişiler tarafından kurulan bu muhkem binalarda kervan ihtiyaçları ücretsiz karşılanırdı. Bunlar, bir şehir içinde olurlarsa, han olarak nitelendiriliyordu.

Anadolu'ya gelen yabancı tüccarlara da büyük kolaylıkların gösterdiği bu merkezlerde yollarda herhangi bir şekilde zarar gören, soyguna uğrayan ve malları denizde batan tüccarların zararlarını devlet hazinesinden tazmin ederek, bir nevi devlet sigortası kuruldu. İran ve Türkistan'a ulaşan doğu-batı istikametindeki yol üzerinde bulunan ve döneminin büyük merkezlerinden olan Erzurum’da pek çok kervansaray bulunuyordu.

Selçuklular zamanında Anadolu'da kurulan yol güzergahlarının Osmanlılar zamanında değişmesi Ümit Burnu yolunun bulunması ile Hindistan'a ulaşan ticaret yolunun ağırlık merkezinin Atlas Okyanusu’na kaymasıyla Anadolu'da ticaretin önemini kaybetmesi üzerine, hanlar da sessizliğe büründü. Bir döneme tanıklık eden Taşhan (Rüstem Paşa), Gümrük, Cennetzade, Kamburoğlu, Karasu ve Hacı Bekir Hanları’nda Cennetzade ve Kamburoğlu zaman içerisinde yıkılırken, Gümrük Hanı’da yok olmamak için zamana direniyor. Günümüzde Taşhan ve Hacılar Hanı canlılığını koruyor.

TAŞHAN (RÜSTEMPAŞA BEDESTENİ)
Mumtazam kesme taştan yapılmış olan Taşhan (Rüstem Paşa Bedesteni), iki katlıdır. Kanunu Sultan Süleyman'ın Sadrazamı Rüstempaşa tarafından yaptırılmış olan bedesten 1970 yılında restore edilmiştir. Menderes Caddesi üzerinde bulunan ve halk arasında Taşhan diye adlandırılan bedestenin üst katlarında Oltu taşı işlemecileri faaliyet göstermektedir. Alt katlarında ise, çeşitli iş yerleri bulunmaktadır.

HACILAR HANI
1772 yılında Hacı Emin ile Hacı Fetullah tarafından yaptırılmış olup dikdörtgen planlıdır. Hanın iki giriş kapısı ve yirmi dört odası bulunmaktadır. Avlu içerisindeki odaların giriş kapıları kemerli olup, dikdörtgen ayaklara oturmaktadır. Han içerisinde bir de çeşme vardır. İki katlı olarak yaptırılan Hacılar Hanının, 1800'lü yıllarda çıkan büyük yangında üst katı tamamen yanmıştır. Hacca gidip gelenler Erzurum’dan geçerken bu handa konakladıkları için zaman içinde hanın ismi Hacılar Hanı olmuştur.

GÜMRÜK HANI
Şehir merkezinde, Kongre Meydanı yakınında yer alır. Orijinal özellikleri büyük ölçüde kaybolmuş, üzeri toprak damla örtülü uzun bir mekan ile, bu mekanın birer kapıyla açılan dokuz hücreden ibaret hanın 18. yüzyıldan kalmış olduğu tahmin edilmektedir.

Gümrük Han’ı farklı mimarisi ile Osmanlı döneminde tek numune olarak ortaya çıkıyor. Sanat tarihçisi, Hamza Gündoğdu, uzun bir mekana 9 hücreyle açılan hanın, diğer hanlarından farklı özelliklere sahip olduğunu söylüyor. İmparatorluğun eserlerinde; hanlar, ortada bir avlu ve iki üç katlı oda ile hücrelerden oluşurken, Gümrük Hanı’nda uzun bir mekana açılan hücreler şeklinde bir plan uygulanmış.

CENNETZADE HANI
Şehir merkezinde yer alan han, 18. yüzyıldan kalmışsa da çok değişikliğe uğramıştır. Son yıllarda bir yangın geçiren hanın planı, ortada dörtgen bir avlu ve avlu etrafında dizilmiş odalardan oluşmaktadır. Orta avluda 8 adet ahşap sütun tavanı ayakta tutmaktadır. Günümüzde iş hanı olarak kullanılmaktadır.

KANBEROĞLU HANI
Şehir merkezinde, Taş Mağaralar’ın aşağı kısmında yer alan hanın 19. yüzyıldan kalma olduğu sanılmaktadır. Han, uzun dikdörtgen bir avlunun iki yanına dizilmiş 21 dükkandan oluşan kesme ve moloz taşlardan yapılmış bir mimariye sahiptir.

KARASU HANI
Aşkale’nin 32 kilometre batısında yer alan Osmanlı hanlarındandır. 17. yüzyıl başlarında derbent hanı olarak inşa edilmiştir. Han, sadece kapalı hol bölümünden oluşmakta bu yönüyle dikkat çekmektedir.

Erzurum Gazetesi, Haber: Ayhan Türkez, 14.07.2011

ANTANDROS ANTİK KENTİ 11. SEZON KAZILARI BAŞLADI

 

Balıkesir’in Edremit İlçesi'ne bağlı Altınoluk Beldesi’ndeki Antandros antik kenti 11. sezon kazıları başladı. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Klasik Arkeoloji Anabilim Dalı’ndan Doç.Dr. Gürcan Polat’ın başkanlığında Ege Üniversitesi’nin yanı sıra İstanbul Üniversitesi, Ankara Üniversitesi ve Trakya Üniversitesi’nden öğretim üyeleri ve öğrenciler tarafından sürdürülen kazılarda bu dönem de yeni bulgulara rastlanması düşünülüyor. Kazı çalışmaları hakkında bilgi veren Gürcan Polat, 2000 yılında başlayan çalışmalarının 11. sezonla devam ettiğini, geçen 10 yıllık süreçte 5 bin metrekarelik alanda çalışma yaptıklarını söyledi. Bu sezon yapılacak kazılarda geçmiş dönemlere ait yeni mezar lahitlerinin açılmasını beklediklerini vurgulayan Polat, ”Bunun yanında geçen sene ortaya çıkan surların yatay ve düşey aksislerinin belirgin hale getirilmesi hedefliyoruz. Villalarda ise yaşam alanlarında çalışmalar sezon boyunca yapılacak. Bölgede bulunan arkeolojik eserler ise kazı evinde gerçekleştirilen restorasyon çalışmalarıyla tekrar boyutlandırılıyor” dedi. Polat, kazıların 5 Eylül’e kadar devam edeceğini sözlerine ekledi.

Samanyolu Haber, 14.07.2011

ÇANLI KİLİSE TURİZME KAZANDIRILACAK

 

 

Aksaray İl Genel Meclisi, merkeze bağlı Akhisar Köyü'nde bulunan Çanlı Kilise’nin restore edilmesi kararı aldı.

 

Uzmanlar tarafından yapılan incelemeler sonunda, 11. yüzyılda yapıldığı belirlenen ve Hıristiyan dünyası için büyük önem taşıyan, Haç planlı kayaya oyulmuş vaziyette inşa edilen kiliselerden biri olan Çanlı Kilise’nin restore edilerek Aksaray turizmine kazandırılması için çalışmalar başlatıldı. Aksaray İl Genel Meclisi, bölgenin ulaşım yollarının yapılmasının yanı sıra kilisenin aslına uygun bir şekilde restore edilmesi için gerekli çalışmaların başlatılması kararını aldı.

Aksaray’ın her değerinin aktif hale getirilmesinin önemini vurgulayan İl Genel Meclisi Başkanı Özkan Doygun, “Aksaray tarım, sanayi ve turizm şehridir. 10 bin yıllık kültürü ve tarihi değerleri olan şehrimizin her değerinin aktif hale getirilmesi son derece önemli” dedi.

Aksaray Kent Haber, 13.07.2011

TARİHİ MERMER SÜTUN ELE GEÇİRİLDİ

 

Tekirdağ'da faaliyet gösteren bir temizlik firmasına ait binada saklandığı tespit edilen tarihi mermer sütun başlığı, düzenlenen operasyonla ele geçirildi.

 

Alınan bilgiye göre, Demirli Köy'de Roma dönemine ait olduğu belirtilen sütun başlığını satmak için girişimde bulunan M.B., M.K., S.D., H.A. ve H.Ç. isimli şahıslar ile alıcı kılığına girerek temas sağlayan jandarma ekipleri, söz konusu şahısları gözaltına alındı. Sütun başlığa ise el konuldu.

 

Jandarma karakolundaki sorgularının ardından nöbetçi mahkemeye sevk edilen şüpheliler, serbest bırakıldı.

Tekidağ Kent Haber, 06.07.2011



10 - 16 Temmuz 2011

SAAT KULESİ'NİN RAKAMLARI SİLİNİYOR

 

Çorum’un simgesi haline gelen Beşiktaş Muhafızı olan Hasan Paşa’nın destekleriyle 1894 yılında yaptırılan Saat Kulesi ya da Çorumluların deyimiyle Çan Saati aradan geçen yıllara meydan okurken, vatandaşlar Saat Kulesi’nin yakın zamanda tadilat görmesine rağmen saat kısmındaki rakamların giderek silikleştiğini kaydederek yetkililerin bu konuyla ilgilenmesini istedi.
 

Çok sayıda kişinin kendi saatini bile Saat Kulesi’ne göre ayarladığını belirten vatandaşlar, küçük bir düzenleme ile saat üzerindeki rakamların belirgin hale getirilebileceğini ifade etti.

Çorum Haber, 15.07.2011

NECİP PAŞA KONAĞI ONARILIYOR

 

 

Çanakkale Valiliği Devlet Güzel Sanatlar Galerisi restorasyon projesini üstlenen ve Umtek yapı firması tarafından yapılan Necip paşa konağı yenilenmesi başladı.


394 bin Tl. kesif bedelli proje 30 Ekim tarihine kadar tamamlanacak. Binada çürüyen ahşap taşıyıcı elemanlar takviye edilerek yenileniyor. Önceki yüklenici firma tarafından çatı işleri tamamlanmış olan restorasyon işinde bodrum katında deniz suyu geçirmezlik için izolasyon yapılıyor. İşin kontrolluğunu İstanbul rölöve ve anıtlar müdürlüğü yapıyor.


Kordon boyunda alt katı sanat galerisi, üst katı ise İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü olarak kullanılan Devlet Güzel Sanatlar Galerisi binasının önceki restorasyon çalışması, 22 Haziran 2010 tarihinde başlayıp 19 Aralık 2010 tarihinde bitmesi gerekiyordu. Ancak ödenek yetersizliği nedeniyle 10 ay önce başlatılan restorasyon tamamlanamadı. Tarihi bina bütün kış ödenek bekledi.

Burası Çanakkale, 15.07.2011

YEŞİL CAMİ'NİN ÇİNİLERİ 1 KİLO ALTINLA CANLANDI

 

 

Osmanlı sanatının Anadolu'daki zirve eseri olan Yeşil Cami, yapılan restorasyon çalışmalarıyla eski ihtişamına kavuşturuluyor.


Harput Holding'in sponsorluğundaki restorasyon çalışmalarında, en hassas işlerden birisi olan çinilerin altın varakla desenlenmesi işi devam ediyor. Türkiye'de başka hiçbir binada örneği bulunmayan eşsiz İznik çinileri üzerine soğuk altın varakla yapılmış desenler, 6 asır sonra ilk defa restore edildi. Maddi değeri 80 bin lira olan 1 kilo altın varak, 8 kişilik özel ekibin 6 aylık emeği ile yüzlerce çininin üzerine ilk günkü güzelliğinde nakşedildi.


9 Eylül Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Sevim Çizer'in çini konusundaki engin tecrübesini ekip başkanı olarak yansıttığı hummalı çalışmalar devam ediyor. 6 kişilik ekip, evvela 900 kase 23.75 ayar altın varağı cam kaselerde Arap zamkı ve saf su ile ezerek, nakış için hazır hale getirdi. Daha sonra yanlış temizlik veya halkın el ile dokunması sebebiyle yıpranan altın varaklı desenler milimetrik fırçalarla canlandırılmaya başlandı. 


Hünkar mahfilindeki bütün çiniler, zemindeki desenlenmiş orijinal çiniler, caminin yapıldığı 1419 yılından bu tarafa ilk defa altın varaklı nakış restorasyonu gördü. Kubbelerdeki kalem işleri çeşitli restorasyonlarda 7 farklı şekilde sıva altından çıkarılmasına rağmen altın varaklı İznik çinilerine kimse şimdiye kadar dokunmaya cesaret edememişti.

Maddi değeri 80 bin lira olan 1 kilo varak altın, uzmanları tarafından 2.5 ayda ezildi. Daha sonra ehil nakkaşlar, tamamen kaybolan desenleri, zarar görmemiş yerlerdeki orijinal şekillerine uygun olarak milimetrik fırçalarla yeniden nakşetti. Hünkar mahfilindeki bütün derzler altın varakla canlandırıldı.


Usra İnşaat'ın Nakkaş ekibinin sorumlusu Erdinç Gökçe, çinilerin üzerinde sır üstü soğuk altın tekniği kullanıldığına dikkat çekerek, "İyi niyetle yapılan yanlış temizlemeler veya el teması yüzünden zamanla desenlerin yüzde 90'ı dökülmüş. Kaselerle satın alınan altın varağı, Arap zamkı ve saf su ile ezdik. Daha sonra 8 kişilik bir nakkaş ekibi ile milimetrik fırçalarla çinilerin varaklı desenlerini canlandırdı. Tamamen silinen desenler yeniden çizildi. Orijinallerine hiç dokunmadık. Satıh temizliğini de yaptık. Bordür çinilerin bitiş kontörlerine varak geçtik. Çiçekli desenlerin tahrirleri (kontör) altın varak yapıldı. Eyvanlardaki altıgen çinilerin göbek motifleri altınla varaklandı. Kaybolan desenlerin serigrafi ipeğinden kalıplarını çıkarttık. Eksikler tamamlandı, deseni hiç olmayanlar tam yapıldı. 1 kilo altın varak kullandık. 23.75 ayar ezme altın kullandık. Bunları kase içinde milimetrik toz olarak aldık. 80 bin liralık altın ezildi, nakış için 2.5 ayda uygun kıvama getirilip, 8 kişinin 4 aylık titiz çalışması ile orijinal İznik çinilerine nakşedildi. Bütün çinilerin üzerindeki eksikler, hünkar mahfilindeki bütün derzler ilk defa restore edildi" dedi. 
Gökçe, sözlerini şöyle sürdürdü:
"Yeşil Cami, 1412-19 yılları arasında yapıldı. Kalem işlerinde 3 ayrı dönem bilinen 4 ayrı boya kapatma operasyonu yapıldı. 7 kat iş yapılmış denilebilir. Ancak altın varaklı çinilerde ilk defa işlem yapıldı, eski ihtişamına kavuşturuldu. Çinilerin üzerinde büyük oranda sır kayıpları vardı. Kabarmalar vardı. Tek tek cımbızlarla sırlar yerlerine yapıştırıldı."


Yeşil Cami'nin ana kubbesinde şu anda 4 farklı kalem işinden hangisinin canlandırılacağına ise Bursa Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu üyeleri önümüzdeki günlerde karar verecek. Bu karardan sonra ana kubbede de çalışmalar başlayacak. Ayrıca mihrap da elden geçirilecek.

Diğer taraftan Yeşil Cami'nin dış kısımdaki restorasyona da Harput Holding'in sponsorluğunun devam etmesi bekleniyor. Dış mekanda şadırvanın orijinaline uygun hale getirilmesi, bahçe düzenlemesi, elektrik tesisatının yenilenmesi, aydınlatma, drenaj giderlerinin açılması, su izolasyonları gibi yaklaşık 500 bin liralık daha harcama yapılması gerekiyor. Sponsor firmanın onay vermesi ile Ramazan Bayramı sonrasında caminin tamamen ibadete kapatılıp birkaç ayrı ekibin çalışmasıyla yıl sonuna kadar restorasyonun bitirilmesi hedefleniyor.


Yeşil Cami'nin mihrabından pencere korkuluklarına kadar her safhasında muhteşem bir sanat göze çarpıyor. Yeşil Cami'nin Bursa'da en az Ulucami kadar mimari bir şaheser olduğu belirtiliyor. İngiltere Kraliçesi Elizabeth de 2 yıl önce tarihi camiyi ziyaret etmişti. Çelebi Mehmet Han'ın yaptırdığı cami, bir dönem saray olarak da kullanıldı.

Bursa Büyükşehir Belediyesi, 15.07.2011

EYLÜL SONU ZİYARETE AÇILIYOR

 

Tavanında bulunan Türk bayrağını oluşturan cam mozaikler dökülmeye başladığı için can güvenliğini tehlikeye atacağı gerekçesiyle ziyarete kapatılan Gelibolu Yarımadası’ndaki Şehitler Abidesi’ndeki tadilat çalışmaları eylül sonu tamamlanacak.

 

21 Ağustos 1960’ta açılan 41.7 metre yüksekliğindeki abideye görsel zenginlik Türk bayrağı motifli mozaikler, 2007’de dökülmeye başlamıştı.

Hürriyet, 15.07.2011

DAVUT'UN KRALLIĞI BULUNDU

 

Varlığı İncil ve Tevrat'taki referans noktalarının gölgesinde tartışma konusu olan ve İsrail'in ikinci kralı Davud'un MÖ 10'uncu yüzyılda kurduğu öne sürülen krallığa ait kalıntılar bulundu. Kudüs'ün 30 kilometre uzağındaki Elah Vadisi'nde bulunan Khirbet Qeiyafa'da yapılan kazı çalışmalarında bir kentin ortaya çıktığını söyleyen ünlü arkeolog Yosef Garfinkel "Kentin gün ışığına çıkardığımız yüzde 10'luk kısmında ele geçen tüm bulgular Davud'un krallığının varlığına işaret ediyor" dedi.

Sabah, 15.07.2011

KÖYLÜNÜN SİT DERDİNE BİR ÇÖZÜM ÖNERİSİ
 

'Türkiye'de en fazla sit sorunu nerede yaşanıyor' diye sorulsa cevap bellidir; İzmir
Çünkü, bizim kentte binlerce hektarlık alan sit kapsamında.
Çoğu da doğal sittir...
Çünkü karar vericiler, ender bulunduklarını, özellikleri ve güzellikleri bakımından korunması gerekli diye düşünmüşlerdir o yerleri.
Düşünmüşlerdir de düşünemedikleri bir durum vardır.
Köylüler
O doğal sit kapsamındaki milyonlarca metrekare alanların hatırı sayılır kısmında köyler vardır, köylüler vardır.
Arazisi sit olduğu için köylü çivi bile çakamaz.
Tarım yapıyorsa ürününü saklayacağı bir depo kuramaz örneğin.
Bağı varsa, kulübe dikemez mesela.
Hayvancılık yapıyorsa dam kuramaz.
Çünkü karşısında koskoca sit durur.
Kurmak istese, köylüye 'koruma amaçlı imar planı yaptır getir' derler.
Karnını zor doyuran köylünün planın parasını nereden bulacağı düşünülmez.
Parayı bulsa bile kendi arazisi kadar koruma amaçlı plan yaptırılması istenmez. SİT alanının bütününde plan yaptırması zorunlu tutulur.
Çünkü mevzuat hazretleri böyle emreder.
Oysa uzmanının anlattığına göre çözümü basittir.
Köy yerleşik alanlarındaki sit sınırlarını belirleyen ve kurumlar tarafından yapılan 1/25 bin ölçekli koruma planlarına, tarımsal faaliyetlerin önünü açacak detaylı plan notları yazmak yeterlidir.
Ankara'nın belirleyeceği bu plan notlarının uygulanması yetkisi bölge kurullarına bırakılmalıdır.
Sit ile başı belada olan köy yerleşik alanlarındaki yapılaşma izinlerinin Ankara'dan değil de bölge kurullarından verilmesi gerekir.
Gerek duyulursa tüm sit alanın değil de köylünün sahip olduğu arazi kadar alt ölçekli koruma planı istenmesi de bir çözümdür.
Hem koruma, hem de köylünün tarımsal faaliyetlerini sürdürmesini bir arada sağlamak doğru olanıdır.
Mevzuat hazretleri değiştirip, köyleri, köylüyü kurtaracak isim de Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'dır.
Benim tanıdığım Bakan Günay, bu sorunu çözecek hem iradeye, hem de güce sahiptir.

Yeni Asır, Yazı: Ertan Sayın, 15.07.2011

YOKOLUŞ

 

 

ABD’de yeni bulunan bir fosil, dinozorların 65 milyon yıl önce astreoit çarpmasıyla yok olduğunu gösterdi.

 

Dünyada yaşayan son dinozorların “sonunun”, büyük bir göktaşı çarpmasıyla geldiği ortaya çıktı. ABD’nin Montana Eyaleti’nin güneydoğusundaki Hell Creek Bölgesi’nde yapılan kazılarda 3 boynuzlu, otçul Triceratops familyasına ait bir hayvanın 45 cm’lik kahverengi boynuz fosili bulundu. Kaya tabakasında 13 cm aşağıda bulunan boynuz dinazorların, ani bir küresel felaket sonucu yok olduklarını kanıtlıyor.

 

Bilim adamlarına göre, 65 milyon yıl önce, Kretase Çağı’nın sonlarında Meksika kıyılarına düşen bir kuyruklu yıldız veya asteroit dinozorların sonunu getirdi. Yale Üniversitesi’nden Dr. Tyler Lyson, “Bu keşif, dinozorların meteor çarpmasından önce yavaş yavaş ölmediğine dair kanıtlar sunuyor” dedi. Dinozorların nasıl öldüğü bilim dünyasında tartışma konusu. 

Amerikalı bir bilim insanı, tablolarda resmedilen dev deniz yaratıklarının hala yaşıyor olabileceğini öne sürdü. ABD’deki Portsmouth Üniversitesi’nden Dr. Darren Naish, Londra’da bir sempozyumda yaptığı konuşmada deniz ve okyanusların derinliklerinde dev ahtopot, metrelerce uzunluğunda su yılanı, hatta su dinozorlarının hala hayatta olabileceğini savundu.

Hürriyet, 15.07.2011

UNESCO KORUMALI XANTHOS'UN ARKEOLOJİK ZENGİNLİĞİ AVRUPALI TURİSTLERİ BÜYÜLÜYOR

 

 

Likya Birliği'nin dini ve idare merkezi olan Xanthos Antik Kent, arkeolojik zenginliği ve ayakta kalan tarihi yapısı ile dünya kültür mirasının en önemli yapıtları arasında varlığını koruyor.

Antalya'nın Kaş İlçesi Kınık beldesinde bulunan ve 60 yıldır Fransız arkeologların kazı yaptığı Xanthos antik kenti, 1988 yılında Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO) tarafından koruma altına alındı. Antalya ve Muğla il sınırında bulunan ve 330 dönüm alan üzerine kurulan Likya Birliği'nin başşehri Xanthos antik şehri, birinci derece sit alanı içinde bulunuyor.

Xanthos'ta 1950 yılından bu yana Fransız arkeologların kazı çalışması yaptığını belirten Bordeaux Üniversitesi Klasik Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Jacques Des Courtlis, tarihi şehrin 23 yıl önce UNESCO tarafından koruma altına alındığını söyledi. Xanthos'ta 20 yılın üzerinde kazı başkanı olarak görev yaptığını belirten Courtlis, 60 yıldır kazı çalışması yapılan tarihi Ören yerinde arkeolojik zenginliklerin tamamının gün yüzüne çıkmasının vakit alacağını kaydetti. Xanthos'un arkeolojik zenginliği ile dünya kültür mirası listesinin en önemli tarihi Ören yerlerinden biri olduğunun altını çizen Courtlis, bu zenginliğin kıymetinin çok iyi bilinmesi gerektiğini ifade etti. Courtlis, Likya Birliği'nin dini ve idare merkezi olan Xanthos'ta Hellenistik kapı, Vespasianus kapısı, Nereidler Anıtı, Hellenistik surlar, Polygonal duvarları, kilise, Likya mezarları, antik tiyatro, agora, Roma lahitleri, Likya lahiti, Harp anıtı, Likya mezarları, Yazıtlı pilye, Aslan lahiti, Basilika, Nekropol, Bizans yapısı ve Payova lahitinin halen orjinalliğini koruduğunu belirtti. Courtlis, "Xanthos, 23 yıldır UNESCO tarafından koruma altında. Dünyanın, halihazırda en zengin kültür mirasına sahip. Bu zenginliği gözümüz gibi korumalıyız. Xanthos, dünyada arkeoloji turizmi bakımından çok önemli bir tarihi şehir. Harp anıtı ve Yazıtlı bilye halen orjinalliğini koruyor. Xanthos, Türkiye'nin dünyada erkeoloji turizminde söz sahibi olmasında çok önemli bir şans. " diye konuştu.

İngiliz Andante In Travel Archaelogy Turizm Seyahat Acentesi Arkeoloji Turizmi Direktörü arkeolog Dr. Denise Allen, UNESCO tarafından koruma altına alınan Xanthos'a son 5 yıldır ABD, İngiliz, Danimarka, Fransa, İtalya, Belçika, Hollanda, Kanada ve Norveçli arkeoloji tutkunu turistlerin yoğun ilgi gösterdiğini söyledi. Geçen yıl Türkiye'de 68 bin İngiliz, Alman, Kanada, ABD, İsviçre, Fransız, Belçika, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, İsveç ve Norveçli turisti arkeoloji turuna çıkardıkları bilgisini veren Allen, bunların başında birinci sırada Xanthos ile Side Antik Kent, Letoon, Patara, Manavgat Seleukia ve Perge olduğunu kaydetti. Allen, şunları belirtti:

"UNESCO tarafından koruma altına alınan Xanthos, büyüleyici bir şehir. Geniş bir alana yayılı olan tarihi Ören yerindeki tarihi eserler geçmişe yolculuk ettirmeye halen devam ediyor. Xanthos'u gÖren Avrupalı ve İskandinav turistler büyüleniyor. En önemlisi de şehrin 2 bin 500 yıl öncesine ait alt yapısı halen varlığını koruyor. Basilika, kilise ve agora çevresinde bulunan taban mozaikleri ve şehre giriş taşları günümüz şehir planlayıcılarına yol gösteriyor. "

haberler.com, 14.07.2011

HÜSEYİN RAHMİ GÜRPINAR'IN HEYBELİDA'DAKİ EVİ RESTORE EDİLİYOR

 

 

İstanbul İl Özel İdaresi, Cumhuriyet dönemi yazarlarından Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın Heybeliada’da 1912-1944 yılları arasında yaşadığı evi restore ettiriyor. Rölöve çalışması tamamlanan yapının restorasyon çalışmalarına 2011 yılı içerisinde başlanması bekleniyor. Heybeliada’da denize nazır muhteşem bir tepede yer alan ev, Kültür Bakanlığı tarafından müzeye dönüştürülmüştü. Evde, aralarında Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın kendi yaptığı el işlerinin de bulunduğu eşyalar ve kitaplar sergileniyor.

 

 

Rölöve çalışması tamamlanan yapının mimari ve yapısal olarak önemli bir problemi olmamasına rağmen, içeride teşhir edilen Hüseyin Rahmi Gürpınar’a ait orijinal eşya ve objelerin, yapıda iklimlendirme şartlarının sağlanamamasından dolayı sağlıklı koşullarda sergilenmediği tespit edildi. Müze-eve yapılan çeşitli ziyaretlerde, evin kış aylarında ısıtılamadığı, dolayısı ile eserlerin rutubetli ortamlarda sergilenmek durumunda kaldığı belirtildi. Yapının müzecilik kriterlerini sağlayacak şekilde, özellikle mekanik tesisat şartlarının ve kullanımının sağlanarak yeniden işlevlendirilmesi gerektiği ifade edildi. 

 

 

Heybeliada’da 84 ada, 7 parsel’de, Dibektaşı Sokak üzerinde, Ada’nın yüksek bir  noktasında yer alan yapı; bodrum, zemin, bir normal kat ve çatı katından oluşuyor.

Yapı 14.07.2011

"TOPKAPI SARAYI'NDA 'DEVRİM' NİTELİĞİNDE İŞLER YAPTIK"

 

 

Restorasyonu tamamlanan tarihi Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi'nin açılış töreninin ardından TRT Haber'in canlı yayın konuğu olan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Topkapı Sarayı için, ''Bir rota çizdik, bir strateji planımız var ve adım adım orayı Kanuni Sultan dönemindeki ciddiyetine, görkemine, saygınlığına ve güzelliğine kavuşturmaya çalışıyoruz'' dedi. Bakan Günay, ''Basında bazı talihsiz haberler çıkıyor tabii 'Koltuk oraya götürüldü' falan diye; ama bunlar teferruat. Belki yaptıklarımızdan rahatsız olanların konu saptırma çabaları. Biz burada devrim niteliğinde işler yaptık'' şeklinde konuştu.
    
Şimdiye kadar Milli Savunmanın kullandığı dört depoyu Topkapı'nın teşhir mekanları, kültürel sosyal mekanlar haline getirmeye çalıştıklarını bildiren Günay, ''Ben şu anda Topkapı'da neler yapacağımızı çok iyi biliyorum. Bir rota çizdik, bir strateji planımız var ve adım adım orayı Kanuni Sultan dönemindeki ciddiyetine, görkemine, saygınlığına ve güzelliğine kavuşturmaya çalışıyoruz'' ifadelerini kullandı.
    
Günay, bunun dışında Sultan Abdülhamit'e uzun süre çalışma mekanı olan Yıldız Sarayı'nın restorasyon işine girdiklerini ifade ederek, burasının terk edilmiş, unutulmuş durumda olduğunu, dört yılda en çok uğraşacağı işlerin başında burasının geldiğini söyledi.
    
Yassıada'yı bir özgürlükler müzesi ve demokrasi adası haline getirmeye çalışmanın, yıllardır talepleri olduğunu anlatan Günay, şöyle konuştu:
    
''Seçimin hemen eşiğinde bize bu tahsisi yaptı Sayın Başbakanımız, çok teşekkür ediyorum kendisine. Önümüzdeki günlerde ben İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı'nı, İstanbul Valimizi, teknik arkadaşlarımızı alarak Yassıada ve Sivriada'da gerekli incelemeleri yapacağım. Önümüzdeki dönem İstanbul hem yeni bir müze hem yeni bir kültür vahası hem demokrasi ve özgürlük kavramıyla kavrayan kültür adası, hatta adaları kazanmış olacak.''
    
Selimiye'nin Dünya Miras Listesi'ne girdiğini, bunun çok heyecan verici olduğunu belirten Günay, şunları kaydetti:
    
''90 yıl sonra bizim topraklarımızdan alınıp götürülmüş olan Boğazköy Sfenksi topraklarımıza dönüyor, Anadolu'ya dönecek. Çorum Müzesi'nde sergilenecek. Divriği Dünya Miras alanının çevresinde yeni kamulaştırma projelerini başlattık ve 90 yapının çok önemli bir kısmıyla mutabakata vardık. Orada epey bir yapıyı kaldırmıştık. Şimdi Divriği Ulu Cami ve Şifahanesi ile Kale arası da kalksın, bütünleştirip Anadolu'nun bu önemli mücevherini dünyaya tanıtmaya çalışacağız ama Diyarbakır'da, Kars'ta unuttuğumuz yerler vardır. Elbette Hatay'da, İzmir'de, Antalya'da, Türkiye'nin başka yerlerinde daha çok yapacak işimiz var. Geçtiğimiz dört yılın deneyim ve birikiminden yararlanarak şimdi daha hızlı çalışma performansı sergileyeceğimizi düşünüyorum.''
   
Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi restorasyonu 
Bakan Günay, Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi restorasyonunun ayrıntılarının sorulması üzerine, aslında müzenin daha önce restore edildiğini belirterek, ''Biz yeni başladığımızda 7 yıldır kapalıydı burası. Bir an önce açılsın düşüncesiyle o restorasyonla yetinip açmıştık; ancak zaman içinde hiçbir şeyin mükemmel olmadığını gördük ve yenileme ihtiyaçları doğdu'' dedi. Bakan Günay, şöyle devam etti:

''Güvenlik sistemimiz ve sergi mekanlarımız yeterli değildi. O yüzden 2010 yılı içinde yani bir yıldan biraz daha kısa sürede, bir kapatma kararı verdik. Yeni baştan tavandan-çatıdan zemine kadar yeni teşhir salonları açmaya çalışarak ve dış mekanı elden geçirerek, aynı zamanda güvenlik sistemlerini yenileyerek gerçekten bir devlet, bir kamu kurumuna yakışır Resim ve Heykel Müzesi yapmaya çalıştık. O ciddiyette, o duyarlılıkta bir müze yapmaya çalıştık.''
    
Bakan Günay, ''güvenlik sistemi ve teşhir salonlarının büyüklüğündeki sıkıntının'' hatırlatılması üzerine, müzede geçmiş yıllarda sadece üst katlarda teşhir olduğunu söyledi.
 Binanın 1926 yapımı olduğunu ancak 1980'den sonra müzeye dönüştürüldüğünü ifade eden Günay, konuşmasını şöyle sürdürdü:
    
''Sadece üst salon, alt salonda periyodik sergi salonları ve kullanılmayan birtakım depo mekanları vardı, bunların hepsini açtık. Tavanlara inanılmaz şekilde asma tavan yapılarak alçaltılmıştı. Bunları kaldırdık ve orijinal tavanları ortaya çıkardık. Teşhirde kullanılmayan bu depo alanlarını ve periyodik sergi alanlarını teşhirin içine aldık. Ana kapıdan girdikten itibaren tamamı müze haline geldi yapının. Periyodik sergide bahçeden gelen ayrı bir bölüm var. İki ayrı kat var. Orası da yapılıyor şimdi. Geçmiş dönemde 300'ün altında resim ve heykel sergileniyordu. Şu anda 800'e ulaştı rakam ve üç katına yaklaştı neredeyse. Depolarımızda bu zamana kadar unutulmuş, ihmal edilmiş olan eser de böylece sergilenme imkanına kavuştu.''

Bakan Günay, 'Fikret Mualla eserlerine' yönelik soruyu da ''Buraya geçmiş yıllarda da en az 25 kez gelmişimdir. Fikret Mualla 4-5 taneydi sergide. Şimdi 30'dan fazla Fikret Mualla sergileniyor. Hani depoda ne varsa hepsini ortaya çıkarmış olduk'' diye konuştu.

Ayrıca güvenlik sistemlerinin son derece yetersiz olduğunu, depoların bir çelik kafesi, penceresinin bile bulunmadığını, kapı giriş yerinin çok gelişigüzel olduğunu dile getiren Günay, bütün bunları şimdi dünyada kullanılan yöntemlerle yenilemeye çalıştıklarını bildirdi. Günay, ''Bu işi çok fazla kurcalamak istemiyorum. Bir nazar ve bir kaza 'Allah esirgesin' olabilir kaygısıyla ama Ankara'ya, başkente yakışır, Türkiye'ye, içinde yaşadığımız çağa, döneme yakışır bir Resim ve Heykel Müzesi olmaya başladı'' dedi.
    
Müzeye hemen sanatçıların ilgisinin doğduğunu da ifade eden Günay, ''Değerli bir sanatçımız Sayın Metin Yurdanur, 7 objesini burada sergilenmek üzere bize verdi. Bu at heykelleri, aslan heykelleri, barışı simgeleyen kadın heykelleri Metin Yurdanur hocamızın. Sanıyorum önümüzdeki dönemlerde benzer birtakım sergiler de buraya gelecektir ve koleksiyonumuz gittikçe zenginleşecektir'' diye konuştu.

Yapı, 14.07.2011

'UCUBE'Cİ ZİHNİYET ELAZIĞ'DA DOLAŞIYOR

 

 

Elazığ’ın kültürel simgelerinden biri olan ‘Çayda Çıra’ heykeli, Elazığ Karayolları Müdürlüğü tarafından yıkıldı. Heykelin Belediye Meclisinin kararı dahi beklenmeden, sorgusuz sualsiz bir şekilde üst geçit yapılacak bahanesiyle yıkılması ise tepkilere neden oldu.

 

1980 yılında Elazığ’ın tanınan Heykeltıraşı Nurettin Orhan ve oğlu Uygur Orhan tarafından yapılan Çayda Çıra heykeli, Elazığ halkının belleğinde unutulmaz bir yere sahipti. Uygur Orhan’ın deyimiyle “Halkın sevdiği, halkla bütünleşmiş, düğün konvoylarının çevresini dolaşmadan geçmediği, bir semt adı gibi, minibüslerde, taksilerde adres olarak tarif edilen ve böyle tarihe geçen, belleklere kazınan, gazetelerde, İnternet’te, kartpostallarda ve İnternet sitelerinde görüntüleri kullanılan” bir heykeldi.

 

12 Temmuzda gelişigüzel bir şekilde yerinden sökülen ve bir enkaz haline getirilen heykelin yıkımı, ertesi gün yapılan basın açıklamasıyla protesto edildi. Basın açıklamasını heykelin yapımında büyük emeği geçen, aynı zamanda usta heykeltıraşın oğlu Uygur Orhan yaptı. “Gün ola devran döne, yıkılan heykellerin hesabı sorula” şiarıyla açıklamaya başlayan Orhan, halkın bağrına bastığı kültürel bir anıtın yok edildiğini dile getirdi. “Elazığ’ın yetiştirmiş olduğu, Balak Gazi, Çayda Çıra anıtı Değirmen Çekenler heykelleriyle simgeleşmiş halkın sorunlarıyla, estetik kaygılarıyla özdeşleşmiş; Nurettin Orhan’ın Malatya yol kavşağında bulunan heykel kompozisyonunun yıkılması sanat adına acı verici, utanç duymamız gereken bir durumdur. Bu dramatik olayı protesto ediyor ve yetkililerden yanıt bekliyoruz” diyen Orhan, ‘ucube heykel’ olarak nitelendirilen İnsanlık Anıtı’nı yıkan zihniyetin bugün Elazığ’da dolaştığına dikkat çekti.


“Heykeltıraşın kendi anlatımıyla heykeller gelecek kuşaklara kalan kültür sanat eserleridir. Korumalı ve desteklemeliyiz. Biz onları tapmak için yapmadık. Bir güzellik olsun, halkın estetik beğenileri gelişsin diye yaptık. Halk yararlansın diye yaptık. Ama artık yok.” diye tepki gösteren Orhan, valilikten, belediyeden ve karayolları bölge müdürlüğünden heykelin akibetine dair haber beklediklerini söyledi. Açıklamaya Emek Partisi ve KESK’e bağlı sendikalar da destek verdi.

Evrensel, Haber: Orhan Kurul - Ümit Örk, 14.07.2011

DİVRİĞİ ULU CAMİİ ÇEVRESİNDEKİ KAMULAŞTIRMA ÇALIŞMALARI DEVAM EDİYOR

 

 

Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü'nün (UNESCO) 'Dünya Kültür Mirası Listesinde' yer alan Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası çevresindeki 2. etap kamulaştırma çalışmaları sürüyor. Tarihi yapının etrafındaki binalara yönelik yürütülen 2. etap kamulaştırma çalışmaları için oluşturulan Kıymet Takdir ve Uzlaşma Komisyonu, 110 parselin malikleri ile Divriği Kaymakamlığı'nda toplantı yaptı. Toplantıda, 88 parselin malikleri ile anlaşma sağlanırken, 7 parsel maliki kurulun önerdiği ücreti kabul etmedi.
    
Kıymet Takdir ve Uzlaşma Komisyonu, teklif ettiği gayrimenkul bedellerini kabul etmeyen tapu malikleri için Sivas İl Özel İdaresi Genel Sekreterliği Divriği Asliye Hukuk Mahkemesi'ne kamulaştırma bedel tespiti davası açacak. Bir taraftan mahkeme süreci devam ederken, diğer taraftan Erdal Çetindağ yönetiminde Sivas Koruma Uygulama Denetim Bürosu (KUDEB) ekipleri gözetiminde yıkım çalışmalarına başlanacak.
   
Yıkım esnasında arkeologlar ve bazı jeoloji uzmanları da hazır bulunacak. Yıkıntı altından muhtemel tarihi eser kalıntıları olup olmadığı tespit edilecek, varsa bu bölge karantinaya alınarak arkeolojik kazı çalışmalarına başlanacak. Bu aşamada mahkeme süreci biterse, bu parseller üzerinde acilen yıkım işlemleri gerçekleştirilerek, bu yıl içerisinde çevre düzenleme çalışmalarına başlanacak.
    
Divriği Kaymakamı Salih Ayhan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, geçtiğimiz yıl 69 parsel maliklerinden 22'si ile anlaşma yapılamadığını belirterek, bu 22 parselin halen mahkeme işlemlerinin devam ettiğini söyledi. Bu yıl yapılan 2. etap çalışmalarında, halkın yaşanan bu uzun süreçten rahatsız olduğunu, uzlaşma kurulunun önerdiği rakamları tereddütsüz kabul ettiklerini ifade eden Kaymakam Ayhan, şunları kaydetti:
    
''Günlerdir bize gelip teşekkür ediyorlar. Gecekondu sahiplerine bile arsa ücreti değil sadece ev ücretini verdik, onlar da memnuniyetlerini dile getiriyor. Kimseyi mağdur etmedik. Biz bu kadarını açıkçası beklemiyorduk. Bu parsel maliklerimizden birçoğu çok düşük bir rakam teklif edileceğini zannetmiş olabilirler ama herkes hakkını almıştır. Bütün hissedarlara, müştereklere, gayrimenkul sahiplerine, Divriğililer adına hassaten teşekkür ediyorum. Çünkü, bundan 5 veya 10 yıl sonra Divriği'de bu bölgede yapılacak hizmetlerin ardından değişimi görünce inanın en fazla onlar sevineceklerdir. Divriği'yi güzel günler bekliyor.''
    
Ayhan, yakın bir zamanda İl Özel İdaresi yetkilileri ve KUDEB yetkililerinin boşaltma tebliğlerini yaptıktan sonra yıkım çalışmalarına başlayacaklarını ifade ederek, ''Sayın Başbakanımız, Kültür Bakanımız ve Sayın Valimiz yapılan çalışmaları yakından takip etmektedirler. Bu hizmet sürecinde bize destek olan ve olmaya devam edecek bütün Divriği halkına şimdiden teşekkür ediyorum, hayırlı olsun.''

Yapı, 14.07.2011

KAZILAR YENİDEN BAŞLIYOR

 

Bursa’nın Yenişehir İlçesi'nde Barcın Köyü yakınlarında bulunan höyükte kazılar başladı.

 

2005’ten bu yana Hollanda Araştırma Enstitüsü tarafından yapılan kazılara bu yıl da devam ediliyor. Prof.Dr. Hadi Özbal ve ekibi, kazılara başlamadan önce Yenişehir Kaymakamı Samet Ercoşkun’u ziyaret etti. Ercoşkun, "Barcın höyüğü kazılarını önemsiyoruz. Bizim yapabileceğimiz bir şey varsa, elimizden ne geliyorsa yaparız" dedi.


Bilindiği üzere, daha evvelki kazılarda 8 bin 400 yıllarına ait insan iskeletleri ve çeşitli heykeller bulunmuştu. Sütün ilk kez o çağlarda işlenerek süt ürünleri imal edildiğine dair önemle bulgular ortaya çıkmıştı. 2 ay sürecek kazılar bayrama kadar devam edecek.

Bursa Olay, 14.07.2011

MİRO, ELLİ YIL SONRA LONDRA'DA

 

 

Sürrealist Katalan sanatçı Joan Miro elli yıl sonra Londra'da. Tate Modern'de açılan oldukça hacimli retrospektif sergide sanatçının, öyle ortalıkta göremeyeceğiniz tabloları, heykelleri ve baskıları var. Ana-baba günlerini andıran ziyaret günlerinde usta sanatçı, renkli ve sonsuz bir rüyaya davet ediyor.

 

Çizginin ve rengin ustası Katalan ressam Joan Miro (1893-1983) yıllar sonra yeniden Londra'da. Tate Modern'de açılan "Miro: The Ladder of Escape" adlı retrospektif sergi usta sanatçıyı tüm dönemleriyle ağırlıyor. Dünyanın dört bir yanından çeşitli müzelerden, özel koleksiyonlardan derlenen sergide Miro'nun tablolarının, heykellerinin ve baskılarının yer aldığı yüz elli eser Tate Modern'in on üç odasına serpiştirilmiş. Küratörlüğünü Makro Daniel'in yaptığı "Miro: The Ladder of Escape", 50 yıldan bu yana Londra'da düzenlenen en büyük Miro sergisi olarak anılıyor.

 

Hemen söyleyelim. Sergideki kalabalıktan eserleri hemencecik görmeniz zor. Ana-baba gününü andıran bu kalabalıkta "afedersiniz, pardon" cümlelerinin eşliğinde minik adımları göze almanız gerekiyor. Günler öncesinden alınmış biletiniz varsa, uzun uzun beklemenize gerek kalmayacak, yoksa Tate Modern'in devasa binasında Miro'nun eserlerini görmek için epey vakit harcamanız gerekecek.

 

Miro'nun yaklaşık atmış yılı tüm sırlarıyla önünüze açılırken, hayret dolu bakışlar sergiye girer girmez başlıyor. Özellikle erken dönem işlerinin yer aldığı ilk odacıklardaki kalabalıktan, Miro'nun çocuksu bir masumiyetle yoğrulmuş dilinin, ziyaretçilerin hayal güçlerini nasıl kolayca genişlettiğini sezebiliyorsunuz.

 

İlk odada ailesinin kaldığı evden, çiftlikten manzaralar, bir zamanlar ünlü romancı Ernest Hemingway'e ait Miro'nun "Farm" adlı eseri, ikinci odada Katalan köylerini anlatan resimler var. Üçüncü odada "Aya Havlayan Köpek" adlı meşhur tablosu, dördüncü odada ise kağıt üzerine pastel figürleri ve beşli "Metamorfoz" serisi asılı duruyor. Beşinci odada sanatçının 1936'dan itibaren başlayan "Barselona" serisi dikkat çekiyor. Bu uzunca eserdeki sert yüzler, garip figürler Miro'nun diktatör rejime bir çığlığı sanki.

 

Altıncı odada ise "şiirleri resimleştiren, resimleri şiirleştiren" Miro'nun üzerine kısacık bir şiir yazdığı devasa tablosu var. Yedinci odada sanatçının guajları, suluboyaları gittikçe olgunlaşan dönemleri karşınıza çıkıyor. Sekizinci odada yine ayrı bir dönem. Dokuzuncu odada aynı zamanda usta bir seramikçi ve heykeltıraş olan sanatçının bronz işleri yer alıyor. Burada Miro gittikçe daha da beliriyor zihninizde.

 

Onuncu odaya gelince... Özel koleksiyonlardan derlenen öyle her yerde göremeyeceğiniz üç devasa mavi tablo ve yeşil, turuncu ile kırmızının benek benek, çizgi çizgi döşendiği tablolar sergileniyor. Onbirinci oda yanmış tuvallere ayrılmış. On ikinci odada gittikçe daha da soyuta sığınan bir ressamın üç büyük tablosu asılı. Son odada ise ağaçtan, bronzdan yapılmış heykeller ve uzunca bir fermanı andıran motifler var. Sergide İspanya iç savaşı ve İkinci Dünya Savaşı'nı görmüş sanatçının politik işleri de dikkat çekiyor.

 

Miro'nun eserleri toprak, ateş, su ve havayla sıkıca halleşen bir sanatçıyı ele verirken, her izleyici bu sonsuzlukta kendinden bir şeyler buluyor. 20. yüzyıl sanatında Picasso ve Dali ile birlikte çok önemli bir eşikte duran Miro'nun heykellerinde de aynı kural yıkıcılığı hemen seziyorsunuz. Şairlik ve ressamlık arasında gidip gelen bir sanatçı öteden beriden bir şeyler toplayıp önünüze sunuyor.

 

Suskunluğu dillere destan Miro'nun, odalara serpiştirilen eserleri bir bir dile geliyor, eşiğinize kocaman hikaye bırakıyor. İzleyiciye ise çizgiler ve renkler arasında kurulmuş biraz çileli, biraz da imrenilesi büyük bir dünyaya sığınmak düşüyor. Tıpkı Fransız şair Paul Eluard'ın yaptığı gibi: "İlk sabah, son sabah, dünya başlar. Titrek yaşamı, değişimi betimlemek için insanlardan uzaklaşıp kapanacak mıyım kendi içime? Sözcükler takılıyor aklıma, dışarı çıkmak, benimle konuşan, beni gören, dinleyen ve Miro'nun ezelden beri en saydam başkalaşımlarını yansıttığı o suçsuz dünyanın merkezine gitmek istiyorum." Miro'nun, renkleriyle, çizgisiyle verdiği hayat sevinci öyle hemen dile gelecek türden değil. Belki onun yaptığı gibi susmak, daha da susmak aynı kıyıda buluşturabilir.

 

Sergi 11 Eylül'e kadar ziyarete açık. Bereketli bir sanat hayatı süren Miro'nun yüze yakın heykel ve tablosu da 31 Temmuz'a kadar Paris Mayo Müzesi'nde.

Zaman, Haber: Musa İğrek, 14.07.2011

TOPLUMSAL KİMLİK VE KÜLTÜR

 

AKP’nin kültüre ilişkin hükümet programında önemli bir maddenin üzerinde duracağım bugün:
 

“Kültür, toplumsal kimliğimizin en önemli unsurudur.
Bu bağlamda, temel hedefimiz medeniyet, kültür ve sanat değerlerimizi muhafaza eden, yeniden üreten ve gelecek nesillere aktaran, evrensel kültüre katkıda bulunan, kültürel farklılıkları zenginlik olarak gören, herkesin kültür ve sanat faaliyetlerine katkıda bulunduğu ve erişebildiği bir toplumsal yapıyı oluşturmaktır.”


Kültürde muhafazakarlığın önemini, işlevini kabul ederim. Ancak Türkiye coğrafyasında bu terim, sadece Türk ve İslam eserlerinin, değerlerinin muhafazası biçiminde yorumlanmamalıdır.
Kozmopolit ya da çokkültürlülük anlayışı bizim bu çalışmalarımıza egemen olmalıdır.
Bu maddedeki “kültürel farklılıkları zenginlik olarak gören” sözünü geniş anlamda ben böyle yorumluyorum.
Herkesin kültür ve sanat faaliyetlerine erişebilmesi için hükümetin, devletin yapması gereken bir sıralamam var.
Önce kütüphanelerin geliştirilmesi, herkesin bu kitaplıklara ulaşabilmesi.
Gerçi şimdi birçok kütüphane için internet ağı kullanılırlık kazandırıyorsa da, kütüphaneye gitmenin ayrı bir zevki ve kitap okuma alışkanlığı kazandırdığını söylemeye gerek yok.
Şimdi bizim kütüphanelerimize, yalnız büyük kentlerde olanları değil, bütün illerdeki kütüphanelere aynı yardımı yapmak gerekir.
Kültür, elbette toplumsal kimliğimizin en önemli unsuru sayılabilir ama artık bunu küresel unsurlarla da beslemek gerekir.
Bu belli ölçüde değerlerimizi, sanatımızı, kültürümüzü, edebiyatımızı dünya standardında düşünmek gereğini de zorunlu kılar.


* * *


Okul kitaplıklarının durumu, özellikle Anadolu’dakilerin, milli eğitim bakanlığının malumudur.
Hemen hemen her gün birçok kimseye Anadolu okullarından kitap isteği ulaşmaktadır.
Kitapseverler binayı, rafları yapmakta ama içine konulacak kitap sağlanamamaktadır.
Basılan kitapların en azından bir bölümünün bu okullara gönderilmesi, eksikliği giderecek bir girişimdir.
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın satın aldığı kitaplardan, temel kitaplar niteliği taşıyanlar bu kütüphanelere gönderilebilir.
Ancak kitap seçiminde, belli bir düşünce, ideoloji anlayışı doğrultusunda tercihlerden kaçınılmalıdır, kısacası kitap seçimi çok tarafsız; daha doğrusu bütün tarafların düşüncelerini içeren bir anlayışla gerçekleştirilmelidir.
Aşağıdaki maddenin önemli bir kısmı uygulanmakta, olumlu sonuçları alınmaktadır:
Türk kültür, sanat ve edebiyatının ulusal ve uluslararası platformlarda tanıtılması çalışmalarına devam edilecektir. E-kitap çalışmaları kapsamında Türk edebiyatının klasik kaynakları elektronik ortamda yayınlanacaktır.
Bu hükümetin başarılı girişimlerinden biri, Türk edebiyatının dışarıda tanınmasını sağlamak için, kitapların yayın masraflarından bir bölümünün TEDA projesi sayesinde ödenmesidir.
Bir kurul, başvuruları değerlendirmektedir, birçok Türk yazarının kitabı bu suretle çeşitli dillerde yayınlanmıştır.
Kültür ve sanatta, STK’lara ve kurumlara yardım konusundaki bu maddenin de daha yoğun biçimde uygulanmasını, daha fazla ödenek ayrılmasını talep ediyorum:
Özel sanat kurumlarına, sanat ve kültür ile ilgilenen STK’lara verilen destekler artarak devam edecektir.
Tarihimizin önemli şahsiyetleri, olayları, masal kahramanları ve kültürel zenginlik unsurlarımız belgesel, dizi ve çizgi filmlerle anlatılacaktır.
STK’lara kültür ve sanat alanındaki yardım, “kültür politikası”nın çağdaş bir anlayışla algılanmasıdır.
Etkinlikleri devletin veya hükümetin değil, STK’ların yapması, devletin, hükümetin sadece destekçi rolünü üstlenmesi geçerli bir yöntemdir.
Kurumlara yardımı da yapmalı ki böylece uluslararası önemde sergiler, toplantılar yapılabilsin.


* * *
Konu burada bitmeyecek.
Yeniden bu programa döneceğim.

Hürriyet, Yazı: Doğan Hızlan, 14.07.2011



******


BENİ KORKUTAN MADDE

 

Programda yer alan bir madde, beni kaygılandırdı.
 

Bakın, maddeyi okuduktan sonra sanırım siz de benim gibi gelecekteki çalışmaların niteliğinden kuşkulanacaksınız. Sanat düzeyinin ne olacağı sorusunu soracaksınız?
Dünkü yazımın sonunda değindiğim konuya bugün ayrıntılı biçimde yaklaşacağım.
İsterseniz o maddeyi bir kez daha okuyalım:
“Tarihimizin önemli şahsiyetleri, olayları, masal kahramanları ve kültürel zenginlik unsurlarımız belgesel, dizi ve çizgi filmlerle anlatılacaktır.”
Bu tür tanıtmalar için duyduğum kaygılar nereden kaynaklanıyor?
Önce tarihimizin önemli şahsiyetleri kimdir sorusunu sormak gerek?
Bunun tarafsız ve yön tutmadan saptanması gerekiyor.
Tarihi şahsiyetleri eleştirel bir anlayışla şimdiye kadar veremedik. Onların hepsi, bizim yanlış anlayışımıza göre, insanüstü varlıklardır, ne zaafları vardır ne de hataları. Ne yapmışlarsa iyi yapmışlardır(!).
Öylesine överiz ki, sanki bir ermiş, bir peygamberin hayat hikayesini anlatıyoruz sanırlar.
Senaryolar da bu anlayışın izinde yazıldığından, resmi tarihin yansıması olduğundan, inandırıcılıktan uzak bir alana düşer. Böylece de istenen amaç gerçekleşmez.
Masal kahramanlarına gelince. Belki bu nesnel anlayışla yapılabilir. Zaten tarihi şahsiyetler de bir masal kahramanı niteliği taşır.
“Yarınımızın teminatı gençleri” düşünürsek, gerçekçi olan, anlattıklarımızın kusurlarının da sergilendiği yaşam belgeselleri hazırlamak gerekecek.
Bu çalışmalarda, bakanlığın temsilcisinin de yer aldığı ancak, tarafsız bir kurula gereksinim vardır.
Bir de tarihimizin önemli şahsiyetlerinin heykelleri parklara, meydanlara dikiliyor ki, heykel sanatı açısından onları eleştirmek bile boşuna bir çabadır.
Çünkü artık parklarda eskiyen ‘tarihi kişiler’ yerine, modern heykellerle açık alanları donatmak gerekir.
Yukarıdaki maddenin uygulamasını dikkatle izleyeceğim.

Aşağıdaki program maddesinin, bütün illeri, ilçeleri kapsamasını bekliyorum:
“9 yıl önce uluslararası ölçekte bir kültür envanterine sahip değildik. Şimdi bütün illerimizde somut ve somut olmayan kültürel mirasımızın ayrıntılı bir envanterine sahibiz.”
Kültür envanterlerinin yapılmasının öneminin altını çizelim.
Envanter yapılmadığı sürece, kültür varlıklarımızın ne olduğunu bilmemiz imkansız.
Ayrıca envanter olmayınca, özellikle somut kültürel mirasın kaybolma, çalınma ihtimali yüksektir, şimdiye kadar birçok obje kaybolmuş, bulunamamıştır. Çünkü bunlar kayda geçirilmemiştir.
Şimdi bütün valiliklerden gelen kültür envanterine ait ciltleri gördükçe, bu alanda ciddi çalışmaların sürdüğü kanısına varıyorum.
 

Kağıt üzerindeki bütün bu vaatlerin yapılmasını bekliyorum, umuyorum gerçekleşir.
Ancak uygulamada Kültür ve Turizm Bakanlığı’na daha çok bütçe ayrılmasını mutlaka belirtmeliyim.
Ayrıca “Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu” gibi, çağın gerisinde kalmış edebiyat-sanat dışı kurumlara sanat ve edebiyatın değerlendirilmesi bırakılmamalı.
Geçtiğimiz dönem dava açılan kitaplar ve yıkılan heykeller dolayısıyla bazı tereddütler yaşıyorum ve taşıdığım kaygılarımı da saklı tutuyorum.
Ayrıntılı olarak değerlendirdiğim kültür programının uygulamaya geçirileceği yeni dönemde, kitapların yasaklanmadığı, sanatın başarılarla konuşulduğu bir Türkiye hayal ediyorum.

Hürriyet, Yazı: Doğan Hızlan, 15.07.2011

TARİHİ KONAK KÜL OLUYORDU

 

 

Kastamonu’da tarihi olduğu öğrenilen bir konakta, henüz bilinmeyen nedenle yangın çıktı. Dumanları gören bir vatandaşın ihbarı üzerine olay yerine giden ekipler, yangını büyümeden söndürdü.

 

Edinilen bilgiye göre, Kastamonu’nun Kışla Mahallesi H. Hayri Darende Sokakta bulunan tarihi ve boş bir binada henüz bilinmeyen nedenle yangın çıktı. Çevredeki vatandaşların dumanları görür görmez ihbarı üzerine itfaiye ekipleri ve polis ekipleri yangına müdahale etti. Merdivenlerin alt kısmında meydana gelen küçük çaptaki yangın büyümeden önlendi. Konakta araştırma yapan ekipler, yangının kapıları açık olan binanın içerisine atılmış olan sigara izmaritinden kaynaklanmış olabileceğini belirtti.

 

Olayla ilgili soruşturma başlatan polis, olayın failini henüz belirleyemezken, tarihi olduğu öğrenilen binanın dış cephesindeki boya ve yazılar dikkat çekti.

Kastamonu Kent Haber, 14.07.2011

AVUSTRALYA'DA BİR İLK: İSLAM MÜZESİ KURULUYOR

 

 

Avustralya'nın Victoria eyaletinde hükümet desteğiyle ülkenin ilk İslam Müzesi kuruluyor. Liberal Parti hükümeti müze için 500 bin dolar devlet yardımı yapacak.

 

Bazı Avrupa ülkeleri cami ve minare yasağını tartışırken Avustralya'da ise dini değerlere saygıya örnek teşkil edecek bir gelişme yaşanıyor. Avustralya'nın Victoria eyaletinde İslam Müzesi kurulması için adım atıldı. Üstelik ülkede ilk olacak müzeye Avustralya yönetimi de destek veriyor. Avustralya Çok Kültürlülük ve Vatandaşlık Bakanı Nicholas Kotsiras, Victoria eyaletinde kurulacak olan İslam Müzesi'ni memnuniyetle karşıladıklarını söyledi. İslam Müzesi için mali destek toplamak amacıyla düzenlenen gala yemeğine katılan Bakan Kotsiras, "Dünya kültürleri, gelenekleri, dinleri, sanatları ile medeniyetler ve insanlık arasında köprü vazifesi görmektedir. Bu tür faaliyetler sayesinde insanlar bir araya geliyor. Victoria, gelişen, uyumlu ve kozmopolit bir eyalet vizyonuna kavuşuyor." ifadesini kullandı.

 

Bakan Kotsiras, müzenin ayrıca İslam kültürünün daha doğru ve güzel tanınması adına da önemli bir adım olacağını dile getirdi. Avustralya'da bir ilki oluşturacak olan İslam Müzesi için yardım toplanan geceye katılan çeşitli kurum ve toplum liderleri, proje için katkıda bulundular. Victoria eyaleti Liberal Parti hükümeti ise İslam Müzesi için 500 bin dolar devlet yardımı yapacaklarını açıkladı.

 

Victoria eyaletinde şu anda Yunanlıların Hellenic Müzesi, Carlton'da İtalyan Müzesi, Melbourne'un merkezindeki Çin Mahallesi'nde yer alan Çin Müzesi ve St. Kilda semtinde yer alan Yahudi müzeleri bulunuyor. İslam Müzesi böylece bu zincire eklenen yeni bir halka olacak.

Zaman, Haber: Yunus Sağlam, 14.07.2011

TARİHİ SABUN İMALATHANESİ ÇÖKÜYOR

 

  

 

Kilis'te, tarihi sabun imalathanesi ilgisizlik yüzünden göçmeye başladı.

 

Öğretmenevi karşısında bulunan tarihi sabun imalathanesi binasının 1880 yılında yapıldığı tahmin ediliyor.

Masmana olarak bilinen sabun imalathanesi, yıllarca işletildikten sonra kaderine terk edildi.

 

Tarihi verilere göre masmananın 1880 yılında imalata başladığı, zeytinyağı imalathanesi olarak kullanıldığını belirten Kilisliler, "Son yıllarda viraneye dönen sabun imalathanesi ilgisizlik ve bakımsızlık yüzünden göçmeye başladı.Tarihi bina,1930 ile 1940'lı yıllar arasında sabun imalathanesi olarak kullanılırken, sit alanı içerisinde olduğu için çevresine herhangi bir şey yapılmadı, ancak korumaya yönelik de hiçbir çalışma yok. Tarihimiz göz göre göre yok oluyor. Tarihi yapıların korunması ve restore edilmesi gerekiyor. Eğer gerekli tedbirler alınmaz ise bir süre sonra bina tamamen yıkılacak. Tarihi yerlerimize sahip çıkmamız gerekiyor" dediler.

Kilis Kent Haber, 14.07.2011



ÇANLI KİLİSE TURİZME KAZANDIRILACAK

 

 

Aksaray İl Genel Meclisi, merkeze bağlı Akhisar Köyü'nde bulunan Çanlı Kilise’nin restore edilmesi kararı aldı.

 

Uzmanlar tarafından yapılan incelemeler sonunda, 11. yüzyılda yapıldığı belirlenen ve Hıristiyan dünyası için büyük önem taşıyan, Haç planlı kayaya oyulmuş vaziyette inşa edilen kiliselerden biri olan Çanlı Kilise’nin restore edilerek Aksaray turizmine kazandırılması için çalışmalar başlatıldı. Aksaray İl Genel Meclisi, bölgenin ulaşım yollarının yapılmasının yanı sıra kilisenin aslına uygun bir şekilde restore edilmesi için gerekli çalışmaların başlatılması kararını aldı. Aksaray’ın her değerinin aktif hale getirilmesinin önemini vurgulayan İl Genel Meclisi Başkanı Özkan Doygun, “Aksaray tarım, sanayi ve turizm şehridir. 10 bin yıllık kültürü ve tarihi değerleri olan şehrimizin her değerinin aktif hale getirilmesi son derece önemli” dedi.

Aksarya Kent Haber, 13.07.2011

KİLİS EVLERİ İLGİ BEKLİYOR

 

 

Kilis'in toplumsal yaşantısına ışık tutan, aynı zamanda tarihi ve turistik kıymete sahip olan tarihi evleri ilgi bekliyor.