Haberler logo Haziran'10 Arşivi

27 Haziran - 3 Temmuz 2010

CAMİLİ HÖYÜK'TE KAZILAR BAŞLADI

 

     

 

Kayseri ve Nevşehir il sınırına yakın Bayram Hacılı mevkiinde yapılacak olan baraj nedeniyle, sular altında kalacak Avanos İlçesindeki Camili Höyük'de kurtarma kazılarının bu yıl ki bölümü başladı.

 

Nevşehir Müzesi Müdürü Arkeolog Murat Gülyaz'ın başkanlığında 20 kişilik bir ekip tarafından, Kayseri sınırları içerisinde bulunan Bayramhacılı mevkiinde yaptırılacak baraj nedeniyle sular altında kalacak Nevşehir'in Avanos İlçesinin Göynük beldesi yakınlarındaki Camili Höyükte gerçekleştirilen kurtarma kazılarında Eski Tunç döneminden Roma dönemine ait çeşitli izlerin yer aldığı ortaya çıkmıştı.

 

Geçen yıl başlatılan kurtarma kazıları ile Camili Höyük'de Eski Tunç Çağı, Demir Çağ, Pers, Hellenistik ve Roma dönemine kadar uzanan tarihi çizgide önemli bir yerleşim merkezi olduğu belirginlik kazandı. Yaklaşık 1 hafta önce başlatılan bu yılki kurtarma kazılarının Eylül ayında tamamlanması planlanıyor. Kazıda ortaya çıkan Pers dönemine ait Mask ise büyük ilgi görüyor.

Kazılarda ortaya çıkan çeşitli tarihi değerdeki çanak ve çömlek ürünleri ve çeşitli kullanım gereçleri Nevşehir Arkeoloji ve Etnoğrafya Müzesi'nde sergileniyor.

 

Bu arada Nevşehir'in Gülşehir İlçesi'ne bağlı Ovaören beldesinde 3 yıldan beri Ankara Üniversitesi tarafından sürdürülen kazı çalışmalarının da Temmuz ayı içerisinde başlayacağı belirtildi.

Nevşehir Kent Haber, 02.07.2010



WARHOL'A 10 MİLYON DOLAR

 

Christie’s Müzayede Evi, Andy Warhol’un efsanevi Hollywood yıldızı Elizabeth Taylor’ı resmettiği portresinin Londra’da 10 milyon dolara satıldığını açıkladı.

Silver Liz” (Gümüş Liz) isimli portre, Taylor’ın bir film için 1 milyon dolar kazanan ilk kadın oyuncu olduğu 1963’te yapıldı.

Portre yaklaşık 20 yıldır özel bir koleksiyonda bulunuyordu. Christie’s yetkilileri, “Silver Liz”in Warhol’un oyuncuyu o ünlü menekşe gözlerini gösterir şekilde resmettiği iki portreden biri olduğunu belirttiler.

Habertürk, 02.07.2010

NEMRUT'A MALATYA'DAN GİRİŞ ÜCRETSİZ Mİ?

 

 

İsmi Adıyaman'la özdeşleşen Nemrut Dağı'na Malatya’dan turistler gelmeye devam ederken turistlerin Malatya bölgesinden ücretsiz giriş yaptıkları iddia edildi.

 

Adıyaman’ın Kahta İlçesi sınırlarında bulunan Nemrut Dağı Milli Park alanına girişlerde ücretli olmasına karşın Malatya bölgesinden girişlerin ücretsiz olduğu iddiaları tartışmaları alevlendirecek nitelikte. Her yıl binlerce turistin Milli Park girişinde ücret ödeyerek Nemrut Dağına girmesine karşın binlerce turistin Malatya bölgesinden ücretsiz giriş yaptığı dedikoduları kamuoyunda çalkanmaya başlandı.

 

Nemrut Dağının tepesine kadar gelen Malatya yoluna çare bulunamazken Malatya’nın anlamsız tavrına Nemrut Dağına çıkan bürokratların verdikleri sözlerini de yerlerine getirmemeleri tepkilere yol açıyor. Kommagene Uygarlığına ait eserler olana Nemrut, Arsemia, Karakuş ve Pere Antik Kentinin Adıyaman sınırlarında bulunmasına rağmen Malatyalıların Nemrut Dağına girişleri kolay yoldan yapması ve bu girişlere de hiç kimsenin müdahale etmemesi dikkat çekiyor.

 

Turizm sezonunun başlaması ile birlikte Adıyaman ve Malatya kamuoyu tarafından gündeme getirilen ve iki komşu kenti adeta birbirine küstüren 'Nemrut Dağı'na Adıyaman'dan da, Malatya'dan da Gidilmeli' polemiği bu kez ücretli mi? ücretsiz mi? girişler var polemiğine dönecek gibi.

Adıyaman Haber, 02.07.2010

GÖZYAŞI ŞİŞELERİ VATANINA DÖNÜYOR

 

Irak'ta savaş sırasında kaçırılan 4 tarihi 'gözyaşı şişesi' ana vatanına geri dönüyor. Habur Sınır Kapısı'nda gümrük kontrolleri sırasında ele geçirilerek Mardin Müzesi'nde muhafaza edilen şişeler, Irak'tan gelen heyete teslim edildi. Anadolu Medeniyetleri Müzesi'ne gelen Irak Müzeleri Müdürü Amira Edan başkanlığındaki heyet, 4 parça eseri Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Murat Süslü'den teslim aldı. Süslü, şişelerden bazılarının ülkeye kaçak olarak sokulurken tahrip olduğunu söyledi. Türk polisi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkililerine teşekkür eden Irak Müzeleri Müdürü Amira Edan da, 'Burada olmaktan çok mutluyum. Bu, gerçek bir işbirliğinin ilk adımıdır. Irak ve Türk müze yetkilileri arasında da gerçek bir işbirliğidir' diye konuştu.

Yeni Şafak, 02.07.2010

DOZERE DİRENEN ARKEOLOG SÜRÜLDÜ

 

 

Bölge Koruma Kurulu kararı gereği inşaat izni verilemeyen Sulukule’de kazı yapan inşaat şirketini engellemek için dozerin önüne geçen arkeolog Şeniz Atik, geçici olarak Kilis’e tayin edildi.

 

Kültür ve Tabiat Varlıkları Bölge Koruma Kurulu kararına rağmen inşaat temeli atılan İstanbul Sulukule’de çalışmaları aralıksız devam ediyor.

 

Arkeolojik çalışmaların da devam ettiği bölgede kazı yapan inşaat şirketini engellemek için dozerin önüne geçen İstanbul Müzeler Müdürlüğü uzmanı, arkeolog Şeniz Atik’e sürgün kararı çıktı. Müzeler Müdürlüğü, Atik’i geçici görevle Kilis’e tayin ederken, İstanbul’a birkaç ay sonra dönebileceğini söyledi. Oysa Bölge Koruma Kurulu, arkeolojik bulguların tespiti için geo-radar taraması yapılmasına ve sonuçları alınıncaya kadar yapılaşmaya gidilmeyeceğine karar vermiş, buna rağmen Fatih Belediye Başkanı temel atmıştı.

 

Arkeolojik kazıların sürdüğü alanlardan birinde, önceki gün yüzeye yakın bir noktada 6 iskelete ulaşıldı. 100 yıldır Sulukule’de yaşayan bir ailenin bahçesinde bulunan iskeletlerin önce Osmanlılara ait olduğu düşünüldü. Fakat arkeologlar, daha eski bir tarihe ait olup olmadığını araştıracak. Anıtlar Kurulu’nun kararından sonra iskeletler korunmak üzere Arkeoloji Müzesi’ne gönderilecek.

Hürriyet, Haber: Ali Dağlar, 02.07.2010

ANTİK ISIRIK

 

Peru sahillerinde, yazar Herman Melville’in ünlü Moby Dick romanına konu olan balina cinsi kaşalotun atalarına ait dev bir fosil bulundu.


Fosile, yazar Melville’e gönderme yapılarak “Leviathan melvillei” adı verildi. 12-13 milyon yıllık fosilin 36 santimetrelik dişleri bulunuyor.


13 metrelik dev balinanın, diğer balinalarla beslendiği ve insan boyutundaki bir avı tek hamlede yutabildiği tahmin ediliyor.

Hürriyet, 02.07.2010

ATATÜRK BU EVDE KALDI

 

 

M. Kemal Atatürk, Erzurum’a geldiği 3 Temmuz 1919’da, 6 gün boyunca Cumhuriyet Caddesi üzerindeki Müstahkem Mevkii Konağı’nda kaldı. Söz konusu konağa yerleşen M. Kemal Atatürk, Büyük Kongre’yi toplamak için çok sevdiği askerlik görevinden de, yine bu evde kaldığı dönemde istifa etti.

 

Tarihi kayıtlarda, Atatürk’ün, Cumhuriyet Caddesi’ndeki Cimcime Hatun Türbesi’nin hemen karşısında bulunan Mevki-i Müstahkem Konağı’nda, 6 gün boyunca kaldığı bilgisine yer verilirken, Erzurum Kongresi’nin toplanması yönündeki ilk planların da, yine bu binada yapıldığı kaydediliyor. Mevki-i Müstahkem binasıyla ilgili olarak Prof.Dr. Fahrettin Kırzıoğlu’nun da bir araştırmasının bulunduğu öğrenilirken, bu hususta Doç.Dr. İbrahim Ethem Atnur’un da, ayrıca bir çalışma yaptığı öğrenildi. Erzurum’a ‘Tuğgeneral’ rütbesiyle gelen M. Kemal Atatürk’ün, askeri bina olması nedeniyle konakladığı Mevki-i Müstahkem Komutanlığı binası, hükümet konağına yakın oluşuyla dikkat çekerken, Erzurumlular, söz konusu tarihi yapının, kongre kutlamalarının dışında bırakılmaması gerektiğini kaydettiler.





M. Kemal Atatürk, 8 Temmuz 1919’u, 9 Temmuz’a bağlayan gece, Mevki-i Müstahkem binasında beraberinde Kazım Karabekir, Rauf Bey, Kurmay Binbaşı Kazım, yaverleri ve emir erleriyle birlikte, İstanbul’dan gelecek haberi beklerlerken, Yaver Cevat Abbas’ın; Padişah’ın, telgraf makinesinin başında beklediği yönünde getirdiği haberle harekete geçtiler. Mevki-i Müstahkem binasından çıkarak, Erzurum Postanesi’ne kadar yürüyen Atatürk ve arkadaşları, İstanbul’daki Yıldız Sarayı Telgrafhanesi ile ilk teması gece yarısında kurdular. Padişah adına Harbiye Nazırı Ferit Paşa’dan gelen ilk mesaj; “Padişahımız efendimiz hazretlerinin selam-ı şahanelerini tebliğ ederim. Muhabbet ve itimad-ı hümayunlarını bildiririm.” şeklinde olurken, ardından gelen ikinci mesajda, Atatürk’ten derhal İstanbul’a dönmesi istenmektedir. Gölbaşı’ndaki Erzurum Postanesi’nden İstanbul’a gönderilen cevap; “Dönmem!” olunca, gelen sonraki telgrafta Atatürk’e hitaben; “Erzurum’dan hastalık raporu al; fakat derhal oradan ayrıl. İstediğin yere git!” önerisi sunulur. Gazi’nin cevabı, bunun kesinlikle mümkün olmayacağı yönünde şekillenirken, Yıldız Sarayı Telgrafhanesi’nden gelecek olan cevap, Paşa’nın askerlik hizmetinden azledildiği yönünde olacaktır. Ancak M. Kemal, İstanbul’dan önce davranarak, istifa dilekçesini yazar ve altını imzalar.

 

M. Kemal Atatürk’ün, Mevki-i Müstahkem Binası’nda kaldığı dönemde Gölbaşı’ndaki Erzurum Postanesi’nden İstanbul’a gönderdiği telgraf şöyle: “9 Temmuz 1919 – Erzurum… Mübarek vatan ve milleti parçalanmak tehlikesinden kurtarmak, Yunan ve Ermeni isteklerine kurban etmemek için açılan milli savaşmalar uğrunda milletle beraber serbest surette çalışmağa askeri ve resmi sıfatım artık engel olmaya başladı. Bu gaye-i mukaddese (kutsal amaç) için milletle beraber sonsuza kadar çalışmağa mukaddesatım (kutsal şeylerim) adına söz vermiş olduğum cihetle, pek aşıkı bulunduğum yüce askerlik mesleğine bugün veda ve istifa ettim. Bundan sonra milli ve kutsal gayemiz için her türlü fedakarlıkla çalışmak üzere sine-i millette (milletin bağrında) bir ferd-i mücahit (savaşçı kişi) suretiyle bulunmakta olduğumu tamimen arz ve ilan eylerim.”

Erzurum Kent Haber, 01.07.2010

YEREBATAN SARNICI TAHRİP EDİLİYOR!

"Kültürel değerlerimize saygı gösteren tüm yurttaşlarımıza duyurulur,

Yerebatan sarnıcı ilk olarak 4.yy'da Konstantin tarafından yaptırılmış olup, 6. yy'da kentin giderek artan nüfusu yüzünden baş gösteren şu gereksinimini karşılamak üzere Justinyen tarafından da genişletilmiş ve zamanımıza dek gelmiş bir tarih, kültür mirasidir.

Yerli yabancı milyonlarca ziyaretçide derin duygusal izlenimler bırakan bu tarihi yapı, ne yazık ki, bugün büyük bir tehditle karşı karşıyadır. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Belediye'nin ortaklaşa kararıyla ,nihayet, tarihi yarımadanın trafik keşmekesinden arındırılmasına yönelik proje yaşama geçirilmiş, Sultanahmet Meydanı araç trafiğine kapatılmıştır. Turist acentalarına grupları belli noktalarda indirmesi ve bindirmesi yönünde talimat verilmiştir. Ancak bu indirme bindirme noktalarından biri olan Yerebatan Şarnıcı'nin önündeki, polis karakolunun da bulunduğu yol, aynı zamanda bu tarihi sarnıcın üzerine denk gelmektedir. Hergün yüzlerce ton ağırlığındaki turist otobüsleri burada durup, gruplarını almakta. Bir taraftan periyodik olarak geçen tranvayın öte tarafta bu çok sayıda otobüsün ağırlığı, yaydığı titresim ve sıcaklıkla tarihi sarnıç tehlike alarmı vermektedir.

Ayrıca, Sarnıcın içi otantık yapısıyla bağdaşmayan , estetik dışı, son derece çirkin bazı uygulamalara da sahne olmaktadır. Gereksiz eklemeler, fotoğraf çekimleri, maketlerle ziyaretçilerin yapıya odaklanması engellenmektedir.

Tarihe ve kültüre duyarlı herkesi Bakanlığı ve Belediyeyi Yerebatan Şarnıcına zarar veren bu uygulamaları düzeltmeleri yönünde uyarmak için tepki vermeye çağırıyoruz. Saygılarımızla.

Bağımsız Rehberler Platformu "

TAYHaber, 1.7.10

113 YILLIK SAAT KULESİ ONARILIYOR

 



Çanakkale’de 1897 yılında dönemin İtalyan konsolosu Vitalis tarafından yaptırılan tarihi saat kulesi onarılacak. Konu ile ilgi açıklamalarda bulunan belediye yetkilileri İl Özel İdaresi'nin mülkiyetinde olan tarihi saat kulesinin mülkiyetinin tekrar Çanakkale Belediyesi’ne devredildiğini belirterek, “100 yılı aşkın süredir ayakta olan yapının çevresinde gelişen meydan inşa edildiği tarihin mimari üslubunu yansıtmakta, kentlilerin ve kente gelen ziyaretçilerin buluşma mekanı olarak toplumsal bir işlevi yerine getirmektedir. Ancak uzun yılların verdiği tahribat nedeniyle yapının bakımsız ve yıpranmış göründüğü, yapı üzerinde tuz ve kirlenmelerin olduğu giriş kapısı, pencere ve diğer demir aksamlarının onarım gerektirdiği tespit edilmiştir. Bu bakımsız ve yıpranmış görüntüyü ortadan kaldırmak için belediyemiz tarafından kulenin iç ve dışında bakım onarım, restorasyon ve meydanda peyzaj düzenlemeleri yapılması planlanmıştır. Saat kulesinin iç kısmında saat mekanizması ve çalar kampası yeniden işleyişe geçirilerek, iç temizlik, bakım ve kadran aydınlatması yapılması planlanmıştır” dedi.

Belediye yetkilileri saat kulesinin dış cephesinin bakım onarımı için İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanlığı İmar ve Şehircilik Daire Başkanlığı Koruma Uygulama ve Denetim Müdürlüğü’ne (KUDEB) restorasyon çalışmalarında izlenecek yöntem ve yapının fiziksel durumunun tespiti konusunda rapor hazırlatıldığını da belirterek, “Bu kapsamda saat kulesinin onarım talebi Çanakkale Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulunun onayına sunulmuştur. 22 Haziran 2010 tarihinde onaylanan kurul kararı doğrultusunda restorasyon çalışmaları uzman bir firma tarafından yapılacaktır. Çalışmalar ise bu ay içinde başlayacak” dedi.

Habertürk, 01.07.2010

KEÇİ KALESİ YIKILMAK ÜZERE



  



Kırşehir'de, Baharat Yolu'nu gözlemek ve kollamak için yapılan Keçi Kalesi'nin yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğu belirtildi.

 

Kırşehir'in Özbağ Kasabası Kızılca Köyü sınırları içerindeki Keçi Kalesi, 2 bin yıllık bilinen tarihi ile ayakta kalma mücadelesi veriyor. Müze araştırmacısı Mehmet Göktürk kale ile ilgili yaptığı araştırmaları İHA'ya anlatırken, kalenin eski Baharat Yolu'nu gözlemek ve kollamak için yapıldığını ve Roma Dönemi izlerine rastlandığını söyledi.

 

Araştırmalar sırasında Keçi Kalesi ve çevresinin tarihinin çok daha öncelere dayandığını tahmin ettiğini belirten Göktürk, "Roma dönemine ait Keçi Kalesi'ni civarda bulunan diğer bir kale olan Cemele Kalesi ile karşılaştırmak gerekirse, Cemele Kalesi daha muntazam kesme taşlarla yapılmış bir kale olarak göze çarpıyor. Fakat Keçi Kalesi öyle değil, daha çok yassı taşlar ve moloz taşlarla inşa edilmiş bir kale. Büyük bir kale değil, kenar yerleşimleri yok. Şehir değil, sadece bir kale ve askeri bir nokta" dedi.





Surların yüksekliğinin eğer yıkılmamış olsaydı 5 metreyi geçeceğini tahmin ettiğini söyleyen Göktürk, "Surların 7 metreyi bulduğu rivayet ediliyor. Burası askeri bir nokta, bu askeri noktanın karşısında Cemele Kalesi var. Cemele Roma döneminin eseri fakat ne kadar eski olduğunu bilmiyoruz. Keçi Kalesi Cemele'ye göre daha ulaşılmaz bir yerde" diye konuştu.

Göktürk, "Kalenin batısında eski Baharat Yolu var. Eski Mısır'dan gelip Şam'dan ve Antep'ten geçerek Kırşehir ve Ankara üzerinden Eskişehir ve sonrasında İstanbul'a, yani batıya ulaşan kervan yolu var. Bu yol bir süre Kılıçözü Vadisi'ni takip eder. Bu kale bu yolu takip ve kontrol eden askeri bir nokta idi. Karşıda Cemele ve Omala Kaleleri'ndeki askeri noktalar ile birlikte yönetilirdi" şeklinde konuştu.

 

Göktürk, kalenin doğusunda yapılan incelemelerde ise çok sayıda tümülüs (mezar) olduğu bilgisini verdi.

 

Kalenin son zamanlarda yıkımının hızlandığı ve çevrede yapılan kaçak kazılarla kaderine terk edildiğini söyleyen Göktürk, Keçi Kalesi'ne ulaşmak için herhangi bir yol bulunmadığını, bulunduğu tepenin hemen altında kayaları parçalamak için kullanılan dinamitleme işleminin kaleye çok zarar verdiğini söyledi.

Kırşehir Kent Haber, 01.07.2010

30 YILLIK REZALET

 

     



Zonguldak’ta, uzmanların yaptığı incelemede her tarafı sarkıt, dikit, sütün, örtü, duvar damlataşları ve damlataş havuzları ile kaplı olduğu belirlenen ve turizme açılması düşünülen 793 metre uzunluğundaki doğa harikası İnağzı Mağarası’nın, 30 yılı aşkın süredir kanalizasyon çukuru olarak kullanıldığı ortaya çıktı. Mağarada yaşanan kirliliğe çevre halkı tepki gösterirken, İl Kültür ve Turizm Müdürü Zekai Kasap, mağaranın kanalizasyondan kurtarılması için belediyeye başvurduklarını, ancak bir sonuç alamadıklarını söyledi. Belediye Başkan Vekili Gürbüz Kanber ise konuyla ilgili bilgisinin olmadığını söyledi.

 

Zonguldak merkezdeki İnağzı Mahallesi’nde bulunan İnağzı Mağarası, belediyenin kanalizisyon çukuruna dönüştü. Mahalledeki bin 200 civarındaki konutun kanalizasyon suyunun, belediyenin döşediği borularla mağaranın üzerinde oluşturulan depoda toplanıp, buradan yine boruyla mağaranın içine boşaltılması çevre halkını isyan ettirdi. 1995’te, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün talebi üzerine kentteki 19 mağarada inceleme yapan Maden Teknik Arama Genel Müdürlüğü uzmanlarının İnağzı Mağarası’na ilişkin hazırladıkları rapor, turizm açısından son derece uygun olan mağaranın bakımsızlık nedeniyle nasıl tahrip edilip kirletildiğini ortaya koydu.





Raporda, genişliği 5 ve 12 metre, yüksekliği 4 ve 8 metre arasında değişen 793 metre uzunluğundaki mağaranın her tarafının sarkıt, dikit, sütün, örtü, duvar damlataşları ve damlataş havuzları ile kaplı olduğu belirtildi. Raporda, bütünüyle şehrin içinde kalan mağaranın büyük bir kirlenme ve bozulma ile yüz yüze olduğu da vurgulandı. Çevresindeki evlerin kanalizasyonlarının mağara içine verildiği belirtilen raporda, bu yüzden mağaranın dar ve alçak geçitlerinde kötü bir koku hissedildiği, ayrıca yer altı suyunun yükselmesine bağlı olarak da kirlenmenin yaşandığı kaydedildi.

 

Mahalle sakinleri, rapora rağmen mağarada hiçbir çalışma yapılmamasına ve kanalizasyonun hala mağara içine boşaltılmasının devam etmesine tepki gösterdi. İnağzı Köksal Toptan İlköğretim Okulu’na yaklaşık 20 metre uzaklıktaki alanda açılan çukurdan mağaraya kanalizasyon akıtıldığını belirten mahalle sakinlerinden Ahmet Kurt, “Daha önce mağarayı üstten delerek mahallenin lağımını mağaranın içine verdiler. Sonra burası tıkanınca yanına başka bir depo yaptılar. Burada toplanan lağımı boruyla mağaraya verdiler. Ancak önce açtıkları çukuru böyle bıraktılar. Üzerini emaneten kapattılar. Şimdi bu çukura bir çocuk düşse, bunun sorumluluğunu kim üstlenecek?” dedi. Mağaraya girdiğini, ancak kokudan ileriye gidemeden dönmek zorunda kaldığını belirten Kurt, mağaranın bir an önce kanalizasyondan kurtarılıp turizme kazandırılmasını istedi.





İnağzı Mahallesi Muhtarı Mustafa Hamzaçebi ise, mağaranın çok güzel olduğunu, ancak içine girmenin mümkün olmadığını belirtti. Hamzaçebi, “1987 yılından bu yana mahallenin tüm kanalizasyonları mağaraya bağlı. Bu mağara çok güzel, gezilip görülmesi gereken bir doğal güzellik. Bütün yetkililere sesleniyorum; Gelin, görün burayı. Burası, Zonguldak Gökgöl Mağarası’ndan geri değil. İçinde değişik odaları olan bir yer. Ama 50 metreden sonra ileriye gitmek mümkün değil” diye konuştu.

 

İl Kültür ve Turizm Müdürü Zekai Kasap, 1995’teki raporun ardından mağaranın kanalizasyondan kurtulması için belediyeye müracaat edildiğini, ancak bir sonuç alınamadığını söyledi. Kasap, “Belediyelerin bu kanalizasyonu başka tarafa alma konusunda bir gecikmesi olduğu ortada. Bu kanalizasyonlar mağaradan alınıp başka tarafa verilirse, biz mağaramıza gerekli uzmanları görevlendirerek, gerekli incelemeleri yaptırırız ve mağarayı kurtarmaya çalışırız. Biz oranın kurtarılması için, turizme açılması için elimizden gelen tüm gayreti göstereceğiz” dedi.

Belediye Başkan Vekili Gürbüz Kanber, Zonguldak Belediye Başkanı CHP'li İsmail Eşref’in il dışında bulunduğunu, kendisinin de konuyla ilgili bilgisinin olmadığını söyledi.

Milliyet, Haber: Seçkin Kırarslan, 01.07.2010

KARANLIK DÖNEM AYDINLATILACAK





Yaklaşık 15 yıldır 'Sinop Bölgesel Arkeoloji Projesi'ni yürüten Kaliforniya Devlet Üniversitesi'nden Prof.Dr. Owen Doonan, eski çağlarda Karadeniz'in ticaret merkezi olan Sinop'ta, yeni bir araştırmaya imza atıyor.

 

Sinop'un bölgesel ekonomik geçmişini araştırmak üzere dünyanın çeşitli ülkelerinden 25 kişilik bir ekiple, 5 haftalık bir çalışma yürütmek üzere Sinop'a gelen Prof.Dr. Owen Doonan, yeraltı radarıyla yapılacak jeofizik çalışmayla, bilim dünyasınca karanlık zaman dilimi olarak bilinen milattan önce 800 yıllarına ait dönemi aydınlatacak.

 

Beraberindeki bakanlık gözlemcisiyle birlikte İl Kültür ve Turizm Müdürü Hikmet Tosun'u makamında ziyaret eden Prof.Dr. Owen Doonan, yapacakları çalışma hakkında teknik bilgi verdi. Uzun süredir Sinop'un ekonomik tarihi, antik çağlardan günümüze ticaret ve ekonomi bağlantılarını araştırdıklarını kaydeden Prof.Dr. Doonan, çalışmaya Moskova ve Polonya başta olmak üzere daha bir çok ülkeden katılım olacağını belirtti. Bu yıl ki çalışma kapsamında Sinop'ta bitkisel ve çevresel tarihi inceleyeceklerini anlatan Owen Doonan, "Bu çalışma kapsamında Sarıkum gölünde çalışacağız. 12 metrede sondaj yapacağız. Biz bu çalışmamızda sadece toprak topluyoruz. Polen ve mikro hayvanların fosillerini inceleyeceğiz. Yani başka bir değişle, bu bölgenin bitkisel ve çevresel bakımdan 5 bin yıllık sürecini ve gelişimini izleyeceğiz. Örneğin Romalılar bu bölgede ciddi manada tarım ve ziraatla uğraşmış. Bu çalışma Sinop bölgesinin bitkisel ve çevresel geçmişini gözler önüne çıkartacak" dedi.

 

İkinci olarak eski otogar ve yanındaki Sinop Kalesi mevkisinde jeofizik araştırma yapacaklarını dile getiren Prof.Dr. Owen Doonan, "Burada da jeofizik araştırma yapacağız. Çalışmamızda yeraltı radarı kullanacağız. Böylelikle nerede duvar yada boşluk var görebileceğiz. Bu süreçte ilginç buluntulara rastlayabiliriz. Çalışmamız 15-20 metreyi bulabilir. Burada milattan önce 800 yıllarına ait bir çok buluntu var. O dönem bizim için karanlık. Bu çalışmaların o dönemi aydınlatmasını umuyoruz" diye konuştu.

Sinop Kent Haber, 01.07.2010

SATMIŞIM SANATINI!

 

Kültür sanat alanındaki son darbesi müze gişelerinin özelleştirilmesi kararı olan AKP’nin bu alandaki siciline piyasacılık damga vuruyor.

 

Özel sektörle işbirliği yaparak müze gişelerini yenileyeceğini duyuran Kültür ve Turizm Bakanlığı, müze ve ören yerleri ile ilgili özelleştirme uygulamasında yeni bir adım atmış oldu.

 

Daha önce, müzelerin satış mağazası sayısını 9’dan 55’e çıkaran Bakanlık bu mağazaları da özelleştirmişti.

 

AKP’nin kültür ve sanat alanındaki icraatlarına bakıldığında, yapılanların halkı sanatla buluşturmaktan çok soğutmaya hizmet ettiğini gösteriyor. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ise, her tartışmalı uygulamayı ısrarla savunmaya ve kamu yararının gözetildiğini iddia etmeye devam ediyor.

 

Bilete zam salona yıkım kararı
Geçtiğimiz Ocak ayında, Devlet Tiyatroları biletleri yapılan yüzde 44,44’lük zamla fiyatı en fazla artan kalem olurken, Harbiye’deki Muhsin Ertuğrul Sahnesi’nin kurul kararlarına rağmen yıkılması, Bakanlığın kültür sanata yönelik darbelerinden biri oldu. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Kararına göre sit alanı içinde olan Muhsin Ertuğrul Sahnesi, karar yok sayılarak, tiyatro sanatçılarının tüm itirazlarına rağmen, Kongre vadisi Projesi için yıkılmıştı.

 

Sanatçıya güvencesizlik dayatması
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın özelleştirmede güvencesizleştirme girişimi, kuruma bağlı çalışanların özlük haklarına aykırı uygulamaları hayata geçirerek, sanatçılara ‘performans değerlendirme kriterlerini’ dayatmak oldu. Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürlüğüne bağlı sanatçılara uygulanan bu kriterlerin, Anayasa ve 657 sayılı Kanunun disiplin ve sağlık hakkı hükümlerine aykırı olduğunu dile getiren Kültür-Sanat –Sen uygulamanın durdurulmasını talep ediyor.

 

Geçtiğimiz Mart ayında Diyarbakır’a giden Bakan Günay, Devlet Tiyatrosu’nda 100 kişinin çalıştığını öğrenince, “Bu tür işleri özelleştirmek gerekir. Personele verdiğimiz bu paraları amatör tiyatrolara versek, bütün bölge tiyatro olur” diyerek kadrolu çalışan sanatçılara bakışını ortaya koymuştu.

 

AKM’den nasıl para kazanılır?
Öte yandan, önce yıkılması daha sonra tadilatı ile gündeme gelen ve Kültür ve Tabiat Varlıklarının Korunma Kanunu’na aykırı bir şekilde yapılan tadilatı mahkemece durdurulan Atatürk Kültür Merkezi (AKM) hakkında geçen yıl Bakan Ertuğrul Günay’ın yaptığı açıklama dikkat çekiciydi. Bakan, “Fazla kapsamlı bir çalışma yapıldı ve çok uzadı. Geçen hafta 60 milyon TL’nin üzerinde bir ihale gerçekleştirildi” demişti. AKM için düzenlenen ihaleler, bina içine restoran, dış cepheye reklam gibi projeler, Bakanlığın sanatı bir rant alanına dönüştürdüğünün göstergeleri olarak yorumlanıyor.

 

Aspendos’a zarar vermekten korkmuyorlar!
Her fırsatta Türkiye’nin tarihi zenginliklerine vurgu yapmayı ihmal etmeyen Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın akıllarda kalan bir diğer darbesi de Aspendos için geliştirdiği ‘Aspendos Arena Projesi’. Kültür ve Turizm Bakanlığı Koruma Yüksek Kurulu’nun birinci derece arkeolojik sit alanları için sadece zorunlu altyapı uygulamalarının yapılabileceğine dair kararına rağmen, Bakanlık Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği'yle (TÜRSAB) birlikte sit alanına açık hava tiyatrosu yapmak üzere protokol imzaladı. Böylece Bakanlık gerektiğinde kendi çıkardığı yasayı da çiğneyebileceğini göstermiş oldu.

 

Emek Sineması’nı yıkıp alışveriş merkezi yapmak istiyorlar
İstanbul’daki tarihi Emek Sineması’nın yıkılıp yerine alışveriş merkezi inşa edilmesi planını sessizce hayata geçirmeye çalışan AKP'li Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan, muradına eremedi. Multi Turkmall adlı şirket tarafından yapılacak alışveriş merkezi projesi, İstanbul 9. İdare Mahkemesi’nin projenin yürütmesini durdurmasından ötürü şimdilik rafa kalktı.

85 yıllık tarihi binanın yıkılması ile ilgili Demircan’ın kullandığı ifadeler sanata bakışı hakkında fikir veriyor. Binanın üst katına sinema salonu yapılacağını söyleyen Demircan, “ Sonuçta ha bodrumda durmuş, ha ikinci katta. Önemli olan o binanın içinde Emek Sineması'nın olması" demişti.

Haber Sol, 01.07.2010

MÜZEDEN TARİHİ ESER AÇILIMI

 

Erzurum Arkeoloji Müze Müdürlüğü geçen yıl çoğunluğu Ağrı ve Muş'tan olmak üzere 53 tarihi eseri satın alarak, Kültür ve Turizm Bakanlığı'na kazandırdı.

Erzurum Arkeoloji Müze Müdürü Mustafa Erkmen, kaçakçılıkla mücadele kapsamında tarihi eser satın aldıklarını açıkladı. Erkmen, bu amaçla geçen yıl çeşitli dönemlere ait 16 sikke, 3 tane etnografik eser (tabak, çanak, bilezik) ile 34 tane arkeolojik eser satın alımı yaptıklarını söyledi. Erkmen, tarihi eserleri piyasa değeri üzerinden sahiplerinden aldıklarını ifade etti. Her geçen yıl arkeolojik müzelere satılan eser sayısında artış yaşandığını anlatan Müze Müdürü Erkmen, bunun da sevindirici olduğunu kaydetti.

Kaçak ya da izinli kazı yapanlardan veya başka türlü eline tarihi eser geçen kişilerden gerçek değeri karşılığında tarihi eserleri satın aldıklarına vurgu yapan Erkmen, "Geçen yıl 53 tane eseri müzemize kazandırdık. Tarihi eserlerimizin yurt dışına kaçırılmasının önüne geçebilmek amacıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın onayı ile sınırsız sayıda eseri satın alma hakkına sahibiz. Geçmiş yıllara göre müzemize satılan eser sayısında yüzde 15 oranında bir artış yaşandı." dedi.

Kaçak define avcıları ile mücadelenin kolluk güçleri tarafından sıkı bir şekilde yapıldığını da dile getiren Erzurum Arkeoloji Müze Müdürü Mustafa Erkmen, geçen yıl kaçak kazı sonucu yakalanan 133 tarihi eserin mahkeme kararıyla müzeye bırakıldığını anlattı. Müzelere tarihi eser hibe oranının yok denecek kadar az olduğunu da sözlerine ekleyen Erkmen şöyle dedi: "Geçen yıl müzemize 192 tarihi eseri kazandırdık. Bunların çoğu kaçak kazılarda ele geçirilen sikke ve diğer arkeolojik materyaller. Sadece bir tane vatandaşımız elindeki bir tarihi eseri müzemize hibe etti. Polis ve jandarmanın yaptığı denetim ve operasyonlarda ele geçirdiği tarihi eserler de mahkeme yoluyla envanterimize kaydedildi."

Erzurum Gazetesi, Haber: Orhan Yıldırım, 01.07.2010

KLEOPATRA GÜZEL ÖLMEK İSTEMİŞ

 

Antik Mısır dönemi kraliçesi Kleopatra, bilinenden farklı şekilde intihar etmiş olabilir.

 

MÖ 30’da ölen Kleopatra’nın engerek yılanıyla zehirlenerek yaşamına son verdiği biliniyordu. Ancak Trier Üniversitesi’nden Alman tarihçi Christoph Schaefer’e göre Kleopatra, yüzünü çirkinleştiren bir yöntemle intihar etmiş olamaz. Schaefer, “Kleopatra öldüğünde de efsanesinin devamı için güzel kalmak istiyordu. Muhtemelen afyon, baldıranotu ve kurtboğan karışımı bir kokteyl aldı. Kısa sürede acısız bir şekilde öldüren bu karışım o zamanlar  da biliniyordu. Yılan zehriyle ölümün günler sürebildiği ve acı verici olduğu da  biliniyordu” diyor.

Hürriyet, 01.07.2010

43 YIL SÜREN ARKEOLOJİK KAZI ÇALIŞMASI

 

 

ABD’deki Pensilvanya Üniversitesi’nden arkeolog Prof. Kenneth Sams, tam 43 yıldır her Mayıs ayında farklı öğrenci gruplarıyla Polatlı’da kazı çalışmaları yapıyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı görevlilerinin de katılımıyla Eylül ayının sonuna kadar süren kazı çalışmaları, Gordion antik kentinde yapılıyor.

 

Anadolu’da yaşayan medeniyetlerin gün yüzüne çıkarılması amacıyla yurdun dört bir köşesinde devam eden arkeolojik kazıların en önemlilerinden biri de Polatlı’ya yapılıyor. 1954 yılında Amerikalılar tarafından başlatılan kazılar, zaman zaman ara verilmesine rağmen devam etti.

Prof.Dr. Sams, 1967 yılında Polatlı’ya geldiğinde Yassıhöyük’te elektriğin bulunmadığını belirtirken, 43 yıllık süreçte Türkiye’nin, Polatlı’nın ve Yassıhöyük’ün çok geliştiğini belirtti. 1988 yılında Gordion Kazı Heyeti Başkanı olan Prof.Dr. Kenneth Sams, Frigya halkının Güneydoğu Avrupa’dan Anadolu’ya geldiğini söyledi.

Büyük İskender’in MÖ 333 yılında geldiğinde Frig kalesinin var olduğunu belirten Prof.Dr. Sams, “Burası Büyük İskender için önemli bir noktaydı. Gordion’dan güneye sefer yaptı, en son da Pers Kralı 3. Darius ile karşılaştı” dedi.


Antik Gordion Kenti’nde Prof. Kenneth Sams başkanlığında devam eden kazı çalışmaları, kalabalık bir arkeolojik ekip tarafından yürütülüyor. Aynı zamanda ziyaretçilere de açık olan antik kent, görenleri şaşırtacak yeni bulgularla heyecan oluşturduğu belirtiliyor.

Hürriyet, Haber: Metin Özdemir, 01.07.2010

'KEŞİŞİN EVİ' DE ONARILACAK

 

Arapgir Kaymakamlığı, Arapgir Belediyesi, İstanbul Arapgir Kültür Derneği, İTÜ Mimarlık Fakültesi ve ÇEKÜL Vakfı Malatya Temsilciliğinin iş birliği ile Arapgir İlçesi'ndeki tarihi eserlerin restorasyonu ile ilgili çalışma başlatıldı.

Arapgir İlçesi'ne 28 kişilik heyet ile gelen İTÜ Mimarlık Fakültesi Mimari Bölüm Başkanı Prof.Dr. Gülen Çağdaş, ve İTÜ Mimarlık Bölümünden Prof.Dr. Kemal Kutgün Eyüpgiller, ilçedeki Ulu Camii, Ispanakçı Mustafa Paşa Kütüphanesi, Lütfi Kulu Konağı, Serkis Miraşoğlu Konağı, Kaşkaloğlu Konağı ve Keşişin Evi diye adlandırılan konakta restorasyon projelerinin çalışmalarına başlandı.

Çalışmalar kapsamında eserlerin restorasyon projeleri çizilecek.

Malatya Haber, 30.06.2010

NAMAZGAHI İLAN TAHTASINA ÇEVİRDİLER

 

 

Çanakkale'nin Gelibolu İlçesi'nde, 1407 yılında Beşeoğlu İskender Bey tarafından sefere çıkan denizci askerler için yaptırılan ve ilk açık hava camii olarak da bilinen namazgah kendini bilmez kişiler tarafından ilan tahtası haline getirildi.

 

Özellikle hafta sonları Bayraklı Baba türbesi ve çilehanenin bulunduğu fener mevkiini ziyarete gelenler, namazgahı da ziyaret ediyor. Açık hava camii olarak bilinen namazgaha ilginin her geçen gün artmasına rağmen bazı kişilerin burada duvarları adeta ilan tahtası haline getirmesi hoş olmayan görüntüler oluşturuyor. 1407 yılında Beşeoğlu İskender Bey tarafından sefere çıkan deniz tüfekçi erleri için yaptırılan ve ilk açık hava camii olarak da bilinen namazgahın buraya gelen erlerin 603 yıl önce namazlarını kıldıktan sonra sefere çıktıklarını tarih kitaplarından bildiklerin ifade eden vatandaşlar, "Namazgahın girişini oluşturan taş biçimindeki mermer kapı ise Ladikli Süleymanoğlu Aşık tarafından yaptırılmış. Bu tarihi yerin korunması gerekir" dedi.

Çanakkale Kent Haber, 30.06.2010

HASANKEYF'TE MAĞARA SAVAŞI

 



Hasankeyf'teki kazıları yürüten Prof.Dr. Uluçam, halka TOKİ konutlarına taşınmalarını önerdi.

'Hasankeyfliler yeni yerleşim birimine layık' diyen Uluçam'a AKP'li Belediye Başkanı Kusen tepki gösterdi: 'Baraj yüzünden 50 yıldır huzursuzuz. Mağaradaki yaşamı süslü evlere değişmeyiz'.

 

TOKİ Batman’ın Hasankeyf İlçesi'nde 1000 konut yapımı için temel atmaya başladı ve tartışma başladı. Ilısu Barajı’nın suları altında kalma tehdidi altındaki kazıları yürüten Batman Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Abdüsselam Uluçam, ilçe sakinlerine TOKİ konutlarına yerleşmelerini önerdi. Hasankeyf Belediye Başkanı Ak Partili Abdulvahap Kusen ise lüks  konutlarda yaşamaktansa mağarada yaşamayı tercih ettiklerini söyledi.
Prof.Dr. Uluçam’ın verdiği bilgiler arasında bir nokta dikkat çekiciydi:

Uluçam, ‘arkeoloji kazıları bitmeden barajda su tutulmaya başlanmayacağını, bugüne kadar bölgenin yüzde 20’sini kazabildiklerini, kazıların bitmesinin ise 15-20 yıl sürebileceğini’ söyledi.

TOKİ, Ilısu Barajı’nın sularından etkilenmeyecek bir bölgede 1000 konut için temel attı. Sekiz yıldan beri bölgede kazıları yürüten Prof.Dr. Uluçam, kazı çalışmalarının hızlanması için ilçe halkından yeni konutlara geçmelerini istedi.


Uluçam,  “Hasankeyf’te kültür varlıklarını ortaya çıkarmak, belgelemek zorundayız. Değişik alanlarda bugüne dek 142 tarihi eser gün yüzüne çıkardık. Birçok yerde vatandaşın arazisi diye kazı yapamıyoruz. Hasankeyfliler yeni yerleşim yerine layık. Küçük yapılarda kalabalık nüfusun barınması beni üzüyor” dedi.

Hasankeyf Belediye Başkanı Abdulvahap Kusen ise “Hasankeyfliler yeni yerleşim birimine layık” diyen Prof.Dr. Uluçam’a  tepki gösterdi. Uluçam’ı insanları ilçeden çıkarmaya çalışmakla suçlayan Kusen, Hasankeyflinin bir yaşam biçimi olduğunu, baraj projesi konuşulmaya başladığından beri, yani 50 yıldır halkın psikolojisinin bozulduğunu anlattı: 

“Rektör sayın Uluçam, her şeyi bırakmış yeni yerleşim biriminin peşine düşmüş. Baraj karşılığında bu konutlar rüşvet olmamalı diyoruz. Biz de Hasankeyf’teki birçok tarihi eserin ortaya çıkarılmasından yanayız. Hasankeyf’in değeri bu kadar ucuz olmamalı. Mağaradaki yaşamı süslü evlere değişmeyiz. Bizler yıllardır tarihle iç içe olan Hasankeyfliler, şaşaalı evlerin peşinde değiliz. Ilısu barajı 50 yıldır psikolojimizi bozdu. 11 yıldır Hasankeyf Belediye Başkanlığı’nı görevini sürdürüyorum. Hep Hasankeyf’in yaşam mücadelesini dillendiriyoruz. Hizmet ve diğer çalışmalar ikinci planda kaldı. Hasankeyf’te daha kazılacak çok yer var. Rektörün görüşüne katılmıyoruz. Burası altı kazılacak bir yer değil, kültürel dokunun hakim olduğu bir bölgedir. Kazı başkanının açıklamaları bizi rahatsız ediyor. Bu mağaralarımızı villa, konutlara değiştirmeyiz. Biz yerimizden son derece memnunuz. Biz yatırımlara karşı değiliz. Büyük şirketlerin dayattığı devasa projelere karşıyız. Tarih ve kültürü yok edecek projeleri istemiyoruz. Günümüzde çevre dostu projeleri de hayata geçirmek zor değil. GAP bölgesinin kalbi Hasankeyf’tir.”

Kazı Başkanı Prof.Dr. Abdüsselam Uluçam, İslam ve Hıristiyanlık aleminin önemli merkezlerinden biri olan bölgenin sekiz yılda yüzde 20’lik bölümünde kazı çalışması yaptıklarını söyledi.

Bölgede arkeoloji kazıları bitmeden su tutma çalışmasına başlanamayacağını vurgulayan Rektör Uluçam  “Bu iş 15-20 yıl sürebilir. Kültür varlıkları tescil edilmeden Hasankeyf sular altında bırakılamaz. Her şeyden önce kültür varlıklarını korumak için Hasankeyf'teyim. Dünya kültür mirasını korumak zorundayız. Hasankeyf'i sular altında koruyarak da yaşatabiliriz. Birçok proje gündemde. Benim gönlümden geçen Hasankeyf'in sular altında kalmamasıdır. Fakat baraj yapılsa da bu devlet politikasıdır” dedi.
Radikal, Haber: Arif Aslan, Fotoğraf: Serkan Ocak, 30.06.2010

DİKKAT, GAUDI VAR!

 

 

Gaudi’nin tamamlanmamış başyapıtı Sagrada Familia’nın yakınına inşa edilecek yüksek hızlı tren tüneli nedeniyle tehlike altında olduğu söylüyor.

 

Şehrin sakinleri ise pencerelerine protesto afişleri astı ve bu durumdan endişe duyanlar küçük bir zafere imza attı. Bağımsız uzmanlar, Gaudi’nin eserini tehlikeye atmayacak alternatif bir tren yolu tasarlarken, İspanya Parlamentosu tünelin inşasını acilen durdurmak için uyarıcı tedbir niteliği taşıyan bir oylama gerçekleştirdi. Kilisenin inşasını bitirmeyi amaçlayan Sagrada Familia Vakfı Başkanı Joan Rigol, hükümetin çalışmalarını gözden geçirmesi gerektiğini söyledi.

 

Oylama bağlayıcı olmamasına rağmen, İspanya Başbakanı Jose Luis Rodriguez Zapatero’nun hükümeti üzerinde politik baskı oluşturuyor. Oylamadan sonra, tünelin inşasına karşı olan Yurttaş Platformu Başkanı Pere Vallejo, hükümetin halkın isteğini göz ardı etmesinin demokrasi ile bağdaşmayacağını söyledi. Vallejo’nun grubu, sadece Gaudi’nin çalışmasının geleceğiyle ilgilenmiyor aynı zamanda tünelin inşa edileceği bölgede bulunan kendi dairesinin de içinde olduğu 18 bin apartman dairesinin kaderinden endişe duyuyor. Hükümetin anlaşmazlığıyla karşı karşıya kalan Uluslararası Gaudi Beatification Society’nin üyeleri ise bir mucize gerçekleşmesi için Gaudi’den medet umacak.

Taraf, 30.06.2010

GÜZEL SANATLAR GALERİSİ RESTORE EDİLİYOR

 

Çanakkale'de tarihi özelliği bulunan ve bakımsızlık sebebiyle vatandaşların tepkisine sebep olan kordon boyundaki Devlet Güzel Sanatlar Galerisi, restore edilmeye başlandı.

 

Yaklaşık 8 yıl önce restore edilmesine rağmen dış cephesinin ahşap olması sebebiyle yeniden zarar görmesi üzerine devreye giden Kültür Turizm İl Müdürlüğü yetkilileri binayı yeniden eksi görünüme kavuşturmak için çalışma başlattı. Bakanlık ile yapılan görüşmelerden sonra binanın restorasyonu konusunda ihalenin yapıldığını belirten yetkililer, “Bu ihalenin ardından ilgili firma binanın restorasyonu ile ilgili çalışmalara başladı. Yaklaşık 6 ay sürecek çalışmada binanın dış cephesi ile iç kısmı restore edilecek. Yaklaşık 500 bin TL’ye malolacak çalışmanın ardından tarihi bina yeniden eski güzel görünümüne kavuşacak” dedi.

Çanakkale Kent Haber, 30.06.2010

YANLIŞLIKLA ANTİK KENT BULDULAR

 



Define avcılarının yaptığı kaçak kazılarla ilgili incelemelerde bulunmak üzere Ankara’nın Şereflikoçhisar İlçesinde çalışmalar başlatan Anadolu Medeniyetleri Müzesi’ne bağlı arkeologlar, tesadüf eseri Roma dönemine ait "Parnassos antik kenti"ne ait kalıntılara ulaştı.

Beraberindeki bir ekiple Şereflikoçhisar’a gelen Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürü Melih Arslan, Kaymakam Hasan Kürklü ve Belediye Başkanı Hakverdi Altuğ ile Değirmenyolu (Parlasan) Köyündeki kazı alanına geldi. Bölgede yaptıkları çalışmalar hakkında bilgiler veren Arslan, bir süre önce kaçak kazılar yapılan alanda araştırma yaptıkları sırada Roma dönemine ait Parnassos antik kenti’nin izlerine ulaştıklarını söyledi.

Köydeki kazıları 3 arkeolog ve 12 işçi ile birlikte yürüttüklerini ifade eden Arslan, "Parlasan Köyünde bulduğumuz Roma ve Bizans dönemine ait kalıntılar Parnassos antik kentinin 100 dönümlük bir alanda kurulduğunu gösteriyor" dedi.

Şereflikoçhisar’da arkeoloji ve Anadolu tarihi açısından çok önemli bir keşfin başlangıcında olduklarını vurgulayan Arslan, kazıların Değirmenyolu Köyünde çiftçilikle uğraşan Fatma Görgülü’nün verdiği bir dilekçe ile başladığını dile getirdi. Melih Arslan, "Söz konusu kişinin buğday ve kavun ekili tarlası bugüne kadar kaçak kazı yapan kişiler tarafından tahrip edilmiş. Kendisi de tarlasının kullanılamaz hale gelmesinden dolayı dilekçe ile ilgili makamlara başvurarak burada kazı yapılmasını istemiş. Bu başvuru üzerine Kültür ve Turizm Bakanlığının onayını alarak, kurtarma kazısı yapmak üzere Parlasan’a geldik. Onlarca dönümlük arazi içinde kazmayı vurduğumuz ilk yerde kayıtlarda yer alan Parnassos antik kentinin izlerine ulaştık. Zaten bu kentin varlığı Bizans ve Roma dönemi kayıtlarında vardı. Tarihi kayıtlardaki bir kenti ortaya çıkarmanın mutluluğunu yaşıyoruz" diye konuştu.

Kazı yaptıkları alanın antik haritalarda eski Kudüs’e giden yol güzergahında bulunduğunu ve "Hacı Yolu" olarak kullanılan bir güzergahta yer aldığını ifade eden Arslan, o dönemde bölgenin en büyük kiliselerinden birinin de burada yer aldığı bilgisinin tarihi kaynaklarda da görüldüğünü, çalışmaların büyük bir heyecanla devam ettiğini bildirdi.

Melih Arslan, şu ana kadar kazı yapılan alanda 10 metrekarelik yer mozaiğini gün ışığına çıkardıklarını belirterek, bu mozaiğin devamı olan yaklaşık 10 metrekarelik bir alanı da tamamen ortaya çıkarmak üzere olduklarını dile getirerek, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Burada Türkiye'nin en büyük yer mozaiğini ortaya çıkarıyoruz. Alandaki kazılarımız ilerledikçe mozaiğe ait yapının devam ettiğini görüyoruz. Şu ana kadar ulaştığımız alan 20 metrekarenin üzerinde. Mozaik üzerinde geyikler, keklikler ve çeşitli hayvanlara ait figürler mevcut. Bugüne kadar Türkiye’nin en büyük yer mozaiğine Zeugma’da yapılan kazılarda ulaşılmıştır ve büyüklüğü 12 metrekaredir."

Arslan, kazıların kısıtlı ödenek ve imkanlarla yaklaşık 100 yıl kadar sürebileceğini ifade etti.

Radikal, 30.06.2010

CARAVAGGIO'NUN ÇALINAN TABLOSU BULUNDU

 

2008 yılında Ukrayna’da sergilendiği müzeden çalınan İtalyan sanatçı Michelangelo Merisi da Caravaggio‘nun “The Taking of Christ” adlı tablosu Almanya’nın başkenti Berlin’de bulundu.

 

Üçü Ukraynalı, biri Rus dört kişi, eseri ismi açıklanmayan bir kişiye satmak üzereyken operasyonla yakalandı. 20 kişi daha gözaltına alındı.

Tablo 2008 yılının temmuz ayında Ukrayna’nın Odessa kentindeki Batı ve Doğu Sanatları Müzesi'nden çalınmıştı.

Habertürk, 30.06.2010

HAVARİLER İÇİN MÜTHİŞ İDDİA

 

Gazeteci yazar Yaşar İliksiz, bugün üzerinde Fatih Külliyesi ve Camisi'nin bulunduğu alanda Bizans İmparatoru 1. Konstantin döneminde inşa edilen Havariler Kilisesi'ne 13 tabut yerleştirildiğini, tabutlardan 12 tanesine Hz. İsa'nın havarilerinin mezarlarından kemiklerinin getirilmesinin planlandığını, kimi rivayetlere göre de bazı havarilerin kemiklerinin getirilmesinin sağlandığını iddia etti.
 

Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü mezunu olan İliksiz, yaptığı yazılı açıklamada, Profil Yayınlarınca yayımlanan “Konstantin'in Sırrı” adlı eserinde, tarihin bilinmeyen sayfalarına dair ilginç iddialara yer verdiğini belirtti.

 

Tarihte göz ardı edilen belgelerin varlığına dikkati çeken İliksiz, İstanbul'un kuruluşu ile ilgili efsanelerle başladığı eserinde, Hıristiyanlığı resmi din kabul etmiş ilk imparatorluğun İstanbul'da kurulduğuna dikkati çekti.

 

Doğu Roma İmparatorluğu'nun kurucusu “Büyük Konstantin” diye de bilinen 1. Konstantin'in, inanan bir Hıristiyan olduğunu savunan yazar, onun Pagan olarak öldüğü ya da son nefesinde vaftiz edildiği rivayetlerini, inancını herkesten gizlemesine yordu.

 

İliksiz, “İmparator, tek tanrı inancını açıkladığı takdirde, hayallerini gerçekleştiremeyeceğinden korkuyordu. O yüzden inandığını son ana kadar saklamış olabilir ama ortaya koyduğu devletin resmi din kimliği ve Hz. İsa'nın havarilerinin mezarını İstanbul'da toplama girişimi, onun inançsız olmadığının göstergeleridir” ifadelerini kullandı.

 

Yapılan tarihi araştırmalarda ulaşılan bazı bilgilere göre, Hz. İsa'nın havarilerinden bazılarının mezarlarının İstanbul'a taşındığına inanıldığını belirten İliksiz'e göre, İstanbul'un Kudüs'ten sonra en önemli dini merkez kabul edilmesini sağlamak için ilk Doğu Roma imparatorları büyük çaba sarf etti. Bu nedenle bugün üzerinde Fatih Külliyesi ve Camisi'nin bulunduğu alanda inşa edilen Havariler Kilisesi'ne 13 tabut yerleştirildi. Tabutlardan 12'sine Hz. İsa'nın havarilerinin mezarlarından kemiklerinin getirilmesi planlandı. Kimi rivayetlere göre bazı havarilerin kemiklerinin getirilmesi de sağlandı.

 



Yaşar İliksiz, İstanbul'un fethi hazırlıklarına 1452'de başlandığı, Hisar'ın yerini Fatih Sultan Mehmet'in belirlediği iddialarının hamasi olduğunu savunarak, o bölgede daha önce Osmanlı yerleşimi olduğunu belirtti.

 

İstanbul Rumelihisarı'nda 1451 tarihli Osmanlı mezar taşı bulunmuş olmasının bu iddiayı bilimsel olarak çürüttüğünü belirten yazar, şu bilgileri verdi:


“1451'de burada ölen kişi, mezar taşındaki bilgilere göre, Hacı Bayram-ı Veli'nin müridi ve Akşemseddin'in arkadaşı Kızılca Bedrettin'dir. Bu da İstanbul'da bugün Rumelihisarı'nın yapıldığı araziye ilk Osmanlı yerleşiminin sanılandan daha eski dönemde başladığını gösteriyor. Buraya yerleşen ilk kafile bir Bektaşi dergahının müritleridir. Ve sözlü kaynaklara göre, muhtemelen onlar bugün Durmuş Dede Tekkesi olarak bilinen tekkede yaşayanların atalarıdır.”

İLK ERMENİLER DE FETİH'TEN ÖNCE GELDİ
İstanbul'da Bizans sınırları içinde yaşayan Ermeni varlığı istisna edildiği takdirde kente ilk Ermeni kafilesinin gelişinin de 1451 veya öncesine rastladığına dikkati çeken İliksiz, romanında bölgeyi Müslümanlaştırmak için ilk Bektaşi kafilesi ile birlikte Ermeni duvar ustalarının da geldiğinin kuvvetle muhtemel olduğunu savundu. İliksiz'e göre bölgede bulunan Ermeni Mezarlığı bunun kanıtı.

 

İliksiz, bugün ibadete açık olan Surp Sanktuht Kilisesi'nin de Durmuş Dede Tekkesi gibi 1450'li yıllara kadar gittiğini iddia etti.


İstanbul'un fethinde sadece Müslüman güçlerin değil Bizans'ın zulmünden yılan gayrimüslim unsurların da kısmen yer aldığını söyleyen İliksiz, bu nedenle İstanbul'a gelen ilk Ermeni kafilesinin o yıllarda olmasının sürpriz sayılmaması gerektiğini dile getirdi.

MEHMET SİYAH KALEM, FATİH SULTAN MEHMET Mİ?
İliksiz'in kitabında dikkati çeken tarihi iddialar arasında öne çıkanlardan biri de eserleri dünya çapında meşhur, ama hakkında adından başka hiçbir şey bilinmeyen Mehmet Siyah Kalem adlı olağanüstü yetenekli nakkaşın kimliği.

 

Mehmet Siyah Kalem'in Orta Asya steplerinden gelmiş olabileceğini savunan sanat tarihçilerinin sadece bir iki resimden hareketle bu tezi ortaya attığını belirten Yaşar İliksiz'e göre, ressamın, Topkapı Sarayı dışında eserinin bulunmaması bile o varsayımları havada bırakıyor.

 

İliksiz, resimlerine adı sonradan başkaları tarafından yazılan ünlü ressamın, İstanbul'da yaşamış biri olduğunu savunuyor.


Bazı ünlü ressamların, Mehmet Siyah Kalem'in bizzat Fatih Sultan Mehmet olabileceğine inandığını, ama bunu dillendirmeye çekindiğini belirten İliksiz, “Eğer Topkapı Sarayı'ndaki Fatih'in çocukluk defterindeki çizimler ile Mehmet Siyah Kalem'e ait olduğu belirtilen çizimler bilimsel metotlarla karşılaştırılır ve eksperlerin oluşturacağı bir komisyona incelettirilirse bu şüphenin sağlık derecesi aydınlanır” ifadelerini kullandı.


İliksiz'e göre, ressam, İstanbul'a fetih öncesi getirilmiş ve Boğaz'da iskan ettirilmiş Bektaşi dergahının müritlerinden biri de olabilir. Bu da resimlerdeki Orta Asya etkisini anlaşılır kılabilir.

SİLİVRİ'DEKİ NAKKAŞHANE
İliksiz, ünlü tarihçilerin araştırmalarında ortaya koyduğu verilere ve belgelere göre Fatih Sultan Mehmet zamanında İstanbul'da yeri tam olarak tespit edilemeyen bir Nakkaşhane kurulduğunu ve “Nakkaş Baba” denilen ünlü Nakkaş'ın orayı yönettiğini ifade etti.

 

Kendisine tımar arazisi olarak verilen Çatalca'ya giden Nakkaş Baba'nın oradaki türbesinin bugün de varlığını sürdürdüğünü belirten yazara göre, asıl tuhaf olan Nakkaş Baba'nın varlığının kanıtlanmasına rağmen Nakkaşhane'ye ve orada çalışanlara ne olduğuna dair evrak ve belge bulunamaması.

 

İliksiz, “Şahsen bu nakkaşhanenin kasıtlı olarak ortadan kaldırıldığına inanıyorum, çünkü daha sonraki dönemde Fatih'in döneminde yapılmış bazı resimlerin, hatta Bellini'ye yaptırdığı kendi portresinin bile saraydan çıkartılıp haraç mezat satıldığını biliyoruz” ifadelerini kullandı.

Hürriyet, 29.06.2010

HESAP SORMA ZAMANI

 

Atatürk Kültür Merkezi, AKP tarafından hayalet bina olmaya dönüştürülüyor.

 

Yapının tüm aksamları tahrip edilip, ölüme terk edildi.

 

Bir yandan Kültür Bakanı, diğer yandan 2010 AKB Ajansı sorumluluğu birbirlerine atıyorlar.

 

Ama kent operasız, balesiz, senfonisiz iki koca yıl geçirdi.

 

Bu kentin gerçek sahipleri, bir kültürel varlık olduğu tescillenmiş olan AKM’nin de gerçek sahipleridir.

 

Sanatçılar ve sanat alanlarının örgütleri, bilinerek ve isteyerek sanat üretme ve insanla buluşturma özgürlükleri ellerinden alınanlar, rant avcılığının sistemleri uygulamaları yüzünden onurları çiğnenen yurttaşlar, kendi gelecekleri için yeniden birleşmeli ve aşağıdaki suç duyurusuna ortak olmalıdırlar.

 

‘Kültür Sanat ve Turizm Emekçileri Sendikası’ hukukçuları tarafından kaleme alınan aşağıdaki suç duyurusu metni, yaşadığımız tüm süreçlerdeki kanunsuzluğun, keyfiliğin ve suçun da belgesidir.

 

Bugüne dek yaptığımız tüm çağrıları yanıtsız bırakan sorumlular, zaman geçmeden yargı önüne çıkartılmalıdır.

 

“İSTANBUL CUMHURİYET SAVCILIĞI’NA

 

Sanıklar :

1- Kültür ve Turizm Bakanlığı

2- İstanbul 2010 Avrupa Kültür Ajansı Hakkında Kanun ( 5706 sayılı Kanun ve 26700 sayılı, 14 Kasım 2007 Tarihli Resmi Gazete kurulan geçici teşkilat)

 

Hadise :

İstanbul Beyoğlu Gümüşsuyu mahallesinde 79 pafta 750 ada 104 parselde bulunan İstanbul Atatürk Kültür Merkezi, İstanbul I numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun 07.07.1993 tarih 4720 sayılı kararıyla Beyoğlu kentsel sit alanı içersinde kalmaktadır.(Ek 1) Aynı kurul 06.01.1999 gün 10521 sayılı kararla Atatürk Kültür Merkezini korunması gerekli kültür varlığı olarak tescil etmiştir.(Ek 2) İstanbul II numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu 30.10.2007 gün 1344 sayılı kararla da koruma grubunu 1. grup olarak belirlemiştir.(Ek 3)

 

Kentsel sit alanında ve tescilli bir yapıda 2863 sayılı yasa, yönetmelik, yönerge, ilke kararları ve kararların devamlılığı ilkelerine aykırı olarak koruma kurulu üyeleri; rölövesi 06.12.2006 gün 689 sayılı kararla onaylı yapıda, rölövesine genel hatlarıyla uyan (bir iki değişiklik hariç) avan projeyi 14.05.2008 gün 1783 sayılı kararla onaylamıştır.(Ek 4) Kurul bu kararında tasdik edilen avan projeye göre uygulama projelerini istemiş, ancak 24.12.2008 gün 2268 sayılı kararla yapının rölövesine göre çok farklı, 660 ve 665 sayılı ilke kararları, yönetmeliğe aykırı başka bir avan proje onaylamıştır.(Ek 5)

 

Koruma Bölge Kurulu Cumhuriyet dönemi mimari eseri olarak tescilli olan bu yapıyla ilgili çeşitli zamanlarda çelişkili kararlar almıştır.

 

Atatürk Kültür Merkezi cephesine bez afiş asılmasını 16.06.2006 gün 374 sayılı kararla uygun bulmayan (Ek 6), aynı konuda bakanlığın diğer başvurusunu 27.07.2006 gün 473 sayılı kararla uygun bulmayan (Ek 7), 18.06.2008 gün 1869 sayılı kararla yine aynı isteği 665 sayılı ilke kararına göre reddeden (Ek 8) koruma kurulu üyeleri, 04.07.2008 gün 1918 sayılı kararla (Ek 9) bu kez Atatürk Kültür Merkezi binasının cephesine reklam panosu asılamıyacağına, ancak AKM’de yapılacak tamir ve tadilat için kurulacak iskeleye, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti kapsamında kültür ve sanatla ilgili, Türkiye’yi tanıtıcı bilgilendirici olmak kaydıyla ve iskele söküldüğünde kaldırılmak üzere tanıtım ve bilgilendirme panosu asılabileceğine karar vermiştir. Aynı kurul 12.11.2008 gün 2185 sayılı kararla da (Ek 10) daha önce almış olduğu kararından vazgeçerek Atatürk Kültür Merkezi’nin ön cephesine yapının restorasyonu sırasında kurulacak iskeleye, restorasyon süresi ile sınırlı olarak reklam panosu asılmasında sakınca olmadığı kararını vermiştir.

 

Bu karar 665 sayılı ilke kararına aykırıdır. Koruma kurulu daha önce aldığı kararlarla reklam asılmasının 665 sayılı ilke kararına aykırı olduğunu vurgulamış, ancak daha sonra aykırı olduğunu belirttiği konuda geçici olarak reklam asılabileceği iznini vermiştir.

 

Yasalara aykırı bir husus varken, yasak olan bir şeyi belli bir süre için de olsa, yasağı kaldırdım diye bir yetki Koruma Kurulu'nda yoktur.

 

Tüm bunların sonucunda Atatürk Kültür Merkezinde proje kapsamında yapılan yıkım çalışmasında İstanbul 9. İdare mahkemesinin 2009 /79 E: 2009 /2088 K. Sayılı dosyasında yaptırmış olduğu bilirkişi incelemesi sonucunda Atatürk Kültür Merkezi'nin yıkım ve tadilat çalışmalarını yasaya ve mevzuata aykırı bularak iptal etmiştir.

 

Atatürk Kültür Merkezi'nde sanıklar eliyle yaptırılan yasaya aykırılıklar şöyledir :

Yerinde yapılan incelemeye ait değerlendirmede; duvar, döşeme ve kolonlarda büyük tahribatlar yapıldığı 2863 sayılı yasanın 9. maddesinin ihlal edildiği, büyük salonun döşemelerinin koltuklar ve ahşap duvar kaplamalarının gerekli koruma kararı olmadan söküldüğü saptanmış, yapının 1. Grup korunması gerekli yapı (kültür varlığı) olması ve Kültür ve Tabiat varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu’nun 05.11.1999 tarih ve 660 sayılı Taşınmaz Kültür varlıklarının gruplandırılması Bakım ve Onarımla ile ilgili İlke kararı, ayrıca Bayındırlık Bakanlığının Kültür ve Turizm Bakanlığı’na yapının bakım, onarım ve yenileme çalışmaları için verdiği telif hakkının şartları incelendiğinde, söz konusu avan proje tadilatının uygun olmadığı, Cumhuriyetin ve modernizmin hakim düşünce yapısı doğrultusunda Kültür ve sanat faaliyetlerinin önemli bir odağı ve sembolü olan Atatürk Kültür Merkezi’nin sosyo kültürel ve tarihsel kimliğini oluşturan mekansal, biçimsel ve yapısal özelliklerinin, söz konusu avan proje tadilatı ile değiştirildiği, yapının genel karakterinde değişikliğe yol açan ve özgün yapısını bozan önerilerin yapıldığı, avan proje tadilatında özgün mekansal kurgu, plan özelliği, malzeme özelliklerinin göz ardı edildiği, korunması gereken en önemli değer olan “özgünlük değeri”nin ise biçim ve tasarım, malzeme ve doku, kullanım ve işlev , gelenekler ve teknikler, yer ve konum, ruh ve duygudan oluşmakta olup kültür varlığının kimliğini oluşturduğu, dolayısıyla koruma yaklaşımının vazgeçilmezi ve varlık nedeni olduğu, söz konusu kültür varlığının yapılacak esaslı onarımında kütle ve kontur özelliği, cephe özelliği ve plan kurgusuna zarar vermeden, yapı için çok gerekli olan mekanik ve tesisat açısından çağdaş sistemlerin yapıya uyarlanıp, gerekli yalıtım ve detay hatalarının da giderilerek yapının döneminin özellikleri, mimari kimliğini ve özgünlüğünü bozmadan onarımının yapılması gerektiği, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüklerinin Çalışma Esaslarına İlişkin Yönergenin (30.06.2006 tarih, 306448 sayılı Bakanlık onaylı) kararlara ilişkin esaslar başlıklı 8. maddesinde yer alan 'Karar benzer konularla ve varsa daha önce alınmış koruma Bölge kurulu ve yargı kararlarıyla çelişki göstermez, kendi içinde bütünlük sağlar' kuralına uygun olmadığı, sonuç olarak kentsel sit alanında kalan kültür varlığı olarak tescil edilen koruma grubu 1 olan Atatürk Kültür merkezi olarak adlandırılan yapının , önerilen avan proje tadilatı ile günümüze ulaşmış sosyo-kültürel , tarihi kimliğini oluşturan mekansal, biçimsel, yapısal özellikleri ile çevre içindeki özgün konumunun korunmadığı, ilgili mevzuat hükümleri ile ilke kararlarına uygun olmadığı kanaatine varılmış.

 

Tanımlamaya çalıştığımız, yasaya aykırı yıkım ve tadilat çalışmaları sonucunda Atatürk Kültür Merkezi şu anki haliyle kullanılamaz durumda bırakılmış ve mahkemenin söz konusu projeyi iptal etmesinden sonra Atatürk Kültür Merkezi yıkımı yapan sanıklar tarafından eski haline getirilmeden bırakılmıştır. Bunun sonucu olarak da söz konusu yerde sanat çalışmaları icra edilemez hale gelmiş ve sanat çalışmalarının yapılması için İstanbul’un çeşitli yerlerinde kiralık mekanlar tutularak devlet hiçbir lüzum yokken zarara uğratılmıştır ve halen de devam etmektedir. Bunun yanında Atatürk Kültür Merkezinin yapılan yıkım sebebiyle kapalı olması nedeniyle İstanbul halkının da Bale, Tiyatro ve benzeri sanatsal etkinliklerden mahsur kalmasına meydan bırakılmıştır.

 

Yukarıda izah ettiğimiz ve resen gözetilecek nedenlerle sanıklar ve ilgili kurumlar hakkında Türk Ceza Kanununun ilgili maddeleri gereği haklarında kamu davası açılarak cezalandırılmalarını saygılarımızla arz ederiz. “

 

Şimdi sıra, suç duyurusuna ortak olacak olan özgür bireylerin, sanat alanları örgütlenmelerinin ve İstanbul halkınındır.

 

Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, 2010 AKB Ajansı’nın başı Şekip Avdagiç, Ajans’ın yürütücüsü bakanlar, vekiller ve diğer kamu yöneticileri hesap vermelidirler.

 

AKM, Koruma Kurulu kararları gereğince onarılmalı, önümüzdeki sezona yetiştirilmelidir.

 

Bu yurttaşlık hakkını umursamayan AKP ve yandaşları sabrımızı sınamaktan, İstanbul ve ülke halkını aptal yerine koymaktan bir an önce vazgeçmelidirler.

 

AKM için de sanat üreten sanatçı dostlar, geleceklerine sahip çıkmalıdırlar.

 

Daha iki gün önce Parlamento’da ilgili komisyondan geçen ‘Kütüphaneler, Kültür Merkezleri, Danışma Büroları, Güzel sanatlar Galerileri ve Müzelerin İl Özel İdarelere Devri’ yasasının ardından gelecek olan tasarı, ‘Opera-Bale ve Senfoni’nin özelleştirilme’ yasasıdır.

 

Bugün sanat üretim mekanları kimsesizliğe itilenlerin, yarın meslekleri satılığa çıkartılacak ve uluslararası sanat pazarlamacılarının kirli ellerinde yitip-yok olup gidecekler.

 

Bu madrabazlığa göz yummak, bir sorumsuzluk değil ise nedir?

 

Sanatçılar, sanat emekçileri, örgütleri ve İstanbul halkı, Kültür Sanat ve Turizm Emekçileri Sendikası’nın yürüttüğü hukuksal süreçlere dahil olmalıdırlar.

 

Bu kör düğüm çözülmelidir.

Haber Sol, Yazı: Orhan Aydın, 29.06.2010

HOŞAP KALESİ TURİZME KAZANDIRILDI





Van'ın Gürpınar İlçesi'nde bulunan ve yıkılma tehlikesi nedeniyle 2005 yılında ziyarete kapatılan Hoşap Kalesi'ndeki restorasyon çalışmaları tamamlandı. Muhtar Sadrettin Çekici, köy halkının kalenin kapatılmasından sonra ekonomik açıdan büyük kayıp yaşadığını ifade etti.

Van'ın Gürpınar İlçesinde bulunan ve yıkılma tehlikesi nedeniyle 2005 yılında ziyarete kapatılan Hoşap Kalesi'ndeki 3 ay süren restorasyonun ardından turizme kazandırıldı. 1643 yılında Mahmudi aşireti lideri Sarı Süleyman Bey tarafından Urartu Kalesi temelleri üzerine inşa ettirilen Hoşap Kalesi'nde, 3 ay önce başlatılan restorasyon çalışmalarını üstlenen firmanın şantiye şefi Adnan Vural, titiz bir çalışma yürütüldüğünü söyledi. Vural, 'İhale şartnamesine göre Aralık ayında tamamlanması gereken restorasyonu, 60 kişilik ekiple yoğun tempoda çalışarak 3 ayda tamamladık' dedi. Vural, kalenin giriş bölümünden başlayarak, kuzey ve güney kesimlerdeki burçların orijinaline uygun taşlarla kaplatıldığını anlattı.


Adnan Vural, restorasyonda, kalenin özellikle kuzeybatı bölümüne ağırlık verildiğini dile getirerek, şu bilgileri verdi: 'Kuzeybatı bölümündeki iki burçta yapısal sorun vardı ve burçlar ziyaretçiler için tehlike arz ediyordu. Enjeksiyon yöntemi ile burçlardaki çatlakları kapatarak, güçlendirme çalışması yaptık. Restorasyonda kullandığımız harcın malzemesini İtalya'dan getirdik. Kirece benzer bir malzeme, fakat suya daha dayanıklı olduğu için bu malzemeyi kullanıyoruz. Restorasyon sırasında kaleden aldığımız taş ve toprak örneklerini de analize göndererek, hangi türde olduğu belirlendi. Bunun tespit edilmesinin ardından kaplamalarda aynı taşları kullandık. Burası çok büyük bir kale. Kalenin tamamını restore etmemiz için bu yıl yaptığımız çalışmanın 10 katını yapmamız gerekiyor.'


Güzelsu Köyü muhtarı Sadrettin Çekici de, her yıl çok sayıda yerli ve yabancı turisti ağırlayan kalenin 2005 yılında ziyarete kapatılmasıyla köy halkının ekonomik açıdan büyük kayıp yaşadığını ifade etti.Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Van Valiliğinin aldığı karar doğrultusunda, yıkılma tehlikesi bulunduğu ve ziyaretçilerin can güvenliği olmadığı gerekçesiyle 2005 yılında ziyarete kapatılan Hoşap Kalesi'nde, 2006'da Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Mehmet Top başkanlığında kazı çalışması yapılmıştı.

Yeni Şafak, 29.06.2010

SİİRT ULU CAMİİ RESTORE EDİLECEK

 

 

Siirt Ulu Camii'nde, restorasyon çalışmalarına başlanıyor. Anadolu'nun en eski camilerinden biri olan ve Selçuklu mimarisinin özelliklerini taşıyan tarihi Ulu Camii'nde restorasyon çalışmalarına başlanıyor. Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından 16 Nisan'da ihaleye çıkarılan Siirt Ulu Camii'ni Üzel İnşaat Ticaret Koll. Şti'nin kazandığı öğrenildi. Vakıflar Bitlis Bölge Müdürlüğü tarafından Siirt İl Müftülüğüne gönderilen yazıda; ihalenin sonuçlandığını, caminin restorasyon süresince kapalı tutulması gerektiğine dikkat çekildi. Yaklaşık 770 bin TL'ye mal olacak restorasyon çalışmalarında, kubbe kısımlarında yer alan kurşunların yenileneceğini, iç kısım ve abdest bölgesinin tamamen restore edileceği belirtildi. İhalesi sonuçlanan Ulu Camii ile Şeyh Ma'ruf Camii'nin restorasyon çalışmaları nedeniyle, camide bulunan halı ve diğer malzemeler kaldırıldı. Siirt Müftüsü Faruk Arvas, Ulu Camii'nin Anadolu'nun en eski camilerinden biri olduğunu, restorasyon çalışmaları nedeniyle caminin kapalı tutulması yönünde Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından restorasyon yazısının kendilerine tebliğ edildiğini belirtti. Arvas, her iki caminin 15 Haziran'dan itibaren restorasyon çalışmaları nedeniyle geçici olarak ibadete kapatıldığını sözlerine ekledi.

Yeni Şafak, Haber: Şakir Özmazı, 29.06.2010

KENDİ KENDİNİ YENİDEN KEŞFEDEN KARS




Issızlığın ortasındaki Ani Harabaleri'nde turist gruplarına rastlanıyor



Kars’a sadece 45 kilometre uzaklıkta, Doğu Anadolu’nun en ihtişamlı antik kentini, Ani’yi gezerken, 938 yıl önce yaptırılan Ebul Menucehr Camisinin penceresinden, günümüzde sadece Türkiye’ye ve Ermenistan’a basan ayakları ayakta kalan İpek Yolu köprüsünü, iki ülke arasındaki sınırı kıvrıla kıvrıla çizen Arpaçay Nehri’ni seyrediyor ve Türkiye’nin 15 marka kentinden biri olmasına karşın, Kars’ın neden ‘sürgün yeri’ ilan edildiğine anlam vermeye çalışıyoruz.

Kars sadece Ani’den ibaret değil. Sarıkamış, kar kalitesi, kayak pisti ve ulaşım bakımından dünyanın en iyi kayak tesislerinin başında gösteriliyor. Türkiye’deki 400 kuş çeşidinden 250’sine ev sahipliği yapan Kuyucuk Kuş Gölü, damaklara bayram ettiren yemekleri, Kars denilince ilk akla gelenlerden sadece birkaçı. Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’a da ilham veren kent, bugünlerde, silkinip ayağı kalkmak için büyük bir mücadele veriyor.





Kars’taki potansiyeli ve değişimi görmek için birkaç günlüğüne geldiğimiz kentte, ‘Doğu Anadolu’da Kültür Turizmi İçin İttifaklar Birleşmiş Milletler Ortak Programı’nı da yakından görme fırsatı buluyoruz. BM Ortak Programı İletişim Uzmanı Ayşegül Oğuz, programın doğal ve kültürel zenginliklerinden yararlanarak Kars’ta turizm sektörünü geliştirmeyi, istihdam yaratmayı ve gelir getirici faaliyetlerin artmasını hedeflediğini anlatıyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ve BM kuruluşları teknik destek ve uzmanlıklarını sunarak Kars’ta kamu ve özel sektör tarafından yürütülen çabalara destek sağlıyor.

Kars’ın zengin ve renkli kültürel geçmişi elindeki en önemli kozlardan biri. Türkler, Kürtler, Ermeniler, Ruslar ve Gürcüler... Kent, 1878 Osmanlı-Rus Savaşının ardından Ruslara savaş tazminatı olarak verilmiş.

Çarlık yönetiminin militarist yapısına inat, ellerine silah almayı reddettikleri için 1878 Rus işgalinin ardından Kars’a ve köylerine ‘sürülen’ Malakanlar’dan geriye topu topu 20 kişinin kaldığını bilmek ise insanın içini acıtıyor. Kars’ın, barışseverliği ve çalışkanlıkları ile tanınan Malakanlara, kendilerine kaşar ve gravyer peyniri yapımını öğrettikleri için ödeyemeyecekleri bir minnet borçları var.

Her ne kadar nüfus cüzdanına ‘Mehmet Ali Eker’ yazsa da Mihail Palonin İncesu Köyünden. 62 yaşındaki Malakan, soydaşlarının mecburi göçünü anlatırken, gök mavisi gözleri daha da hüzünlü bakıyor. “Sayımız azdı. Gençlerimiz Müslümanlarla evlenemezdi. Çünkü aramızda din farkı vardı. Bize kız verilip alınmazdı. Biz de vermezdik. Daha da azaldık. Çözümü göç etmekte bulduk” diyor Mihail Palonin. Akrabaları Rusya’dan ABD’ye gitse de kendisi Müslüman olan eşiyle Kars’ta kalmayı tercih etmiş.

Kars’ın bilinçli veya bilinçsiz olarak yanlış tanıtılması da çözülmesi gereken sorunların başında geliyor. İstanbul’dan Kars’a, uçakla gitmek iki saat, Ankara’dan ise 1 saat 10 dakika. Uçak bileti erken alındığında otobüsten bile ucuza geldiği düşünüldüğünde, kilometrelerin bir anlamı olmadığı gün gibi ortaya çıkıyor. Terör olayı yaşanmayan Kars’ın sokaklarında, hatta köylerinde, İstiklal caddesinden çok çok daha güvenli bir ortamda gezebilirsiniz.

Radikal, Yazı ve Fotoğraflar: Tarık Işık, 29.06.2010

AB-I HAYAT SERGİSİ İSLAM ESERLERİ MÜZESİ'NDE SERGİLENİYOR

 

İslam Eserleri Müzesi'nde açılan "Ab-ı Hayat: Geçmişten Günümüze İstanbul'da Su ve Su Kültürü Sergisi" sayesinde müzenin deposunda bulunan İkinci Mahmut'un kitabesini yazdığı dörde dörtlük bir çeşmesinin restorasyonu da yapılmış.

Mayıs ayında İslam Eserleri Müzesi'nde açılan "Ab-ı Hayat: Geçmişten Günümüze İstanbul'da Su ve Su Kültürü Sergisi" sessiz sedasız devam ediyor. Sergide İslam Eserleri Müzesi'nin ve Adell Armatür ve Vana Fabrikaları A.Ş.'nin koleksiyonlarından bir seçki yer alıyor. Serginin küratörlüğünü İslam Eserleri Müzesi Yazma Eserler Bölüm Sorumlusu Sevgi Kutluay üstlenmiş.

Sevgi Kutluay, "Ab-ı Hayat tabii ki çok iddialı bir isim. Milattan sonra 300'e kadar inen bir hikayesi var. Böyle bir sergiye kalkışmak hiç kolay değil. Bir konsept oluşturup üç boyutlu, farklı bir ambiyans yarattık. Bizim gibi 1914 yılında kurulan ve çok zengin bir koleksiyonu olan bir müzenin ve müzeye kayıtlı bir koleksiyonerin ortak konseptte birleşerek sergi açması önemli bir çalışmaydı" diyor.

Koleksiyoner, muslukla ilgilendiği ve küçük eserleri topladığı için müze olarak mimari -plastik ve belgelere yoğunlaşmışlar. Onları restore ettirmek, taşımak, kurdurtmak hiç kolay olmamış.
 
Osmanlı'da çeşme kültürü
Sergide cennet tasviri olan 14.yy yazmaları da koleksiyonerin parçalarının ait olduğu 18,19 ve 20. yüzyıl döneminde suyun önemine değinen eserler de yer alıyor. Çeşme kitabeleriyle çeşmelere vurgu yapmakla, insanların ansızın karşısına çıkan çeşmelere dikkati çekmeyi hedeflemişler.

En önemlisi de bu sergi vesilesiyle İslam Eserleri Müzesi'nin deposunda bulunan İkinci Mahmut'un kitabesini yazdığı dörde dörtlük bir çeşmesinin restorasyonu da yapılmış. Zaten Kutluay'ı sergiyi düzenlerken en çok heyecanlandıran da eserlerin gelecek nesillere restore edilerek aktarılması.

Kutluay'a göre "Hayat Suyu" karanlıklar ülkesinde bulunduğunda içenlere ve yıkananlara ölümsüzlük kazandırdığına inanılan efsanevi bir su. Kısa olmasına rağmen insanda var olan yaşama arzusu her toplumda sonsuz yaşam arama temalı destanların doğmasına neden olmuştur. Dünya üzerindeki tüm canlıların var oluşunun hava, ateş, toprakla beraber dört elementinden ve varlığını sürdürmesinin temel taşlarından biri olan suyu çok iyi koruyup kollamamız gerekiyor.

Ab-ı Hayat Sergisi'nde İslam inancındaki suyun önemi, gösterilen saygı anlatılmaya çalışılmış sonra da Osmanlı kültüründe suya verilen önemle bağlantı kurulmuş. Su, Osmanlı toplumunda hayrat ve Osmanlı mimarisinde çeşmeler çok önemli bir yer tutuyor. Bunun yansımaları sanat ve edebiyatta da görülüyor. Dönemin en önemli şairi Nedim, en önemli hattat Rakım Çeşme kitabesi yazıyor.
 
20. yy'a dek evlerde su yok
Üç tarafı sularla çevrili ama İstanbul susuz bir kent ve 20. yüzyıla kadar evlerde su yok. Su Padişah'ın ana hatlar padişah tarafından yaptırılıyor. Ana irsale hattından vakıf için su çekme borusuna katma adı veriliyor. Ve İstanbul'un tüm suları su nezaretinin denetiminde suyolcuları tarafından yapılıyor. Vakfiyelerde de suyollarının tamiri, ıslahı için her şey detaylı formüle ediliyor. Her şey kayıt altına alınıyor.

Su kemerleri çeşmeler, hayrat bir vakıf yapabilmek için de vakfiye düzenleniyor. Haziran, temmuz, ağustos aylarında halka sebilden soğuk su verilebilmesi için senelik vakıf gelirinden seksen kuruş ayrılıyor, kar satın alınıyor ve soğuk su dağıtıyorlar.

Evet, hamamlar hamam ritüelleri, altın hamam tasları, altın sırma işlemeli havlular, kente nasıl su verildiğini gösteren haritaları, her biri sanat eseri olan çeşmeleri görmek, geçmişe serin bir yolculuk yapmak istiyorsanız yolunuzu İslam Eserleri Müzesi'ne düşürün. Üst kattaki sürekli sergiyi de dolaşmayı ihmal etmeyin.

Referans, Haber: Müge Akgün, 29.06.2010

ÜFTADE TÜRBESİ'NİN RESTORASYONU BİTTİ

 

 

Bursa evliyalarının kutbu olarak bilinen Muhammed Üftade Hazretleri'nin Kavaklı Mahallesi'ndeki 5 asırlık türbesinin restorasyonu tamamlandı.

 

Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Bursa kadılarından İstanbul'un meşhur evliyası Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerinin hocası olan Muhammed Üftade Hazretleri'nin türbesini restore ettirdi. 2008 yılı sonunda başlayan restorasyonla 5 asırlık türbe muhteşem bir görüntüye kavuştu. Restorasyon çalışmaları kapsamında türbenin çatısı askıya alındı, tüm duvarlara deprem takviyesi ve drenaj yapıldı. Türbenin iç ve dış cephelerinin sıvaları yeniden yapılırken tavanı da yenilendi.
Döşemeleri tuğlayla kaplanan türbede bütün pencere ve kapılar elden geçirildi. Ayrıca bütün sandukalar yenilenerek yeşil çuha kaplandı ve örtüleri değiştirildi. Büyük zatın maneviyatından istifade etmeye gelen vatandaşlar da restorasyondan dolayı Valilik ile Vakıflar Bölge Müdürlüğü'ne teşekkür etti.


Öte yandan Vakıflar Bölge Müdürlüğü Nilüfer Hatun Cami ve Karıştıran Süleyman Paşa Türbesi'nin restorasyonları için ihale yaptı. Buradaki çalışmalara önümüzdeki günlerde başlanması bekleniyor.  Ayrıca Kestel'de bulunan Aksu Köyü Cami, hamamı, Mudanya'da bulunan Hasanbey Cami, Yıldırım'daki Hüsamettin Tekke Cami, Osmangazi sınırlarındaki Nakkaş Ali Mescidi ile Şahabettin Paşa Camii de restorasyon için gün sayıyor.

Bursa Olay, 29.06.2010

HIRİSTİYAN DÜNYASINI KIZDIRACAK İDDİA





İsveçli teologun ortaya attığı bir iddia Hıristiyan dünyasındaki en önemli inançlardan birini altüst edecek gibi görünüyor. İddiaya göre Hz. İsa çarmıha gerilerek öldürülmedi çünkü o dönemde Roma'da böyle bir infaz yöntemi yoktu.
 

Göteborg Üniversitesi’nde ilahiyatçı olan Gunnar Samuelsson, ilk çağda yazılmış antik yazılara dayanarak yaptığı çalışmada, Hz. İsa’nın inanıldığı gibi çarmıha gerilerek ölmemiş olabileceğini öne sürdü.

 

Samuelsson’e göre, İsa çarmıha gerilerek değil, başka bir infaz aracıyla öldürülmüş olabilir. İsveçli teolog, ilk çağda uygulanan çarmıha germe uygulaması üzerine hazırladığı 400 sayfalık tezinde, İncil’de İsa’nın idamında uygulanan yöntem hakkında kesinlik bulunmadığını savundu.


Samuelsson, İncil’de İsa’nın sadece bir “stauros” taşımak zorunda bırakıldığını belirtti. Birçok bilgin, “stauros” kelimesinin antik Yunancada “haç”, bu kelimeden türeyen fiilin ise çarmıha germe eylemi düzenlemek olan “anastauroun” olduğu yorumunu yaptı.

 

Ancak, MÖ 800 yılına kadar uzanan antik yazılar üzerinde 3.5 yıl araştırma yapmış olan Samuelsson, İncil’de geçen kelimelerin birden fazla anlamı olduğunu ortaya çıkardı. İsveçli din bilimci, “stauros” kelimesinin aslında kazık/sırık/direk ve idam cihazları anlamına geldiğini belirtti.

 

Samuelsson, buradan yola çıkarak İncil’de bahsedilen “stauros”un gerçekte bir kazık, ağaç gövdesi veya tamamen farklı bir şey olabileceğini öne sürdü. Aynı zamanda “anastauroun” fiilinin “elini kaldırmaktan, bir müzik aletini yasaklamaya kadar” birçok eylemi temsil ettiğini belirtti.

 

TEK İDDİASI BU DEĞİL

Samuelsson’un Hıristiyanlığın en güçlü inanışlarını sorguladığı bulguları sadece kelime anlamlarından gelmiyor. İsveçli ilahiyatçı, aynı zamanda çarmıha germenin Roma İmparatorluğu döneminde alışılmış bir yöntem olmadığını tezleriyle ortaya koydu. 

 

Çarmıha germe hakkında binlerce İbranice, Aramice, Latin ve Yunan el yazması inceleyen Samuelsson, çarmıhın esirleri öldürmek için değil, öldürüldükten sonra kazığa geçirilen bir yöntem olarak ortaya çıktığı sonucuna ulaştı. Dayanılan antik yazılardan birinde, Roma’nın ilk çağ filozoflarından Genç Seneca, savaş sonrasında binlerce esirin kazıklara geçirildiğinden ve ölülerin de kazığa oturulduğundan bahsediyor.


Samulsson, antik yazıların çok dikkatli bir şekilde incelendiği zaman, çarmıha germe vakalarının sadece iki ya da üç defa rastlandığını söylüyor.

 

İsveçli ilahiyatcının bulguları, Roma döneminde çarmıha germenin çok sık uygulandığını belirten kitaplarla çelişiyor. Birinci yüzyılda üç Roma imparatoruna danışmanlık yapan Yahudi tarihçi Flavius Josephus’un yazılarına değinen Samuelsson, Romalı askerlerin bir Yahudi ayaklanmasında ele geçirdikleri tutsakları idam etmek için birçok vahşi yöntem kullandıklarını belirtti.


İsa’nın yaşadığı dönemde uygulanan idam yöntemlerinin sanılandan çok farklı ve çeşitli olabileceğini belirten Samuelsson, neden çarmıhın baskın Hıristiyan motifi olduğunu da bilmediğini belirtti. İsveçli din adamı, İsa’nın ölümü ardından ikinci yüzyılda hazırlanan el yazmalarında T ve X şekilli çarmıhların sıkça kullanılmaya başlandığına dikkat çekti.

Hürriyet, 29.06.2010

İSTANBUL'DA BİR DEVRİN SONU



     



Tarihi Rejans Restoran'ın tahliye edilmesine ilişkin açılan davada mahkeme, kira akdinin ihtiyaç nedeniyle feshi ve davalıların mekanı tahliyesine karar verdi.
 

Beyoğlu 3. Sulh Hukuk Mahkemesinde görülen duruşmaya, davacı avukatı Firuze Boyner ile davalı avukatı Cevdet Dayıoğlu katıldı.

 

Duruşmada söz alan Avukat Boyner, mahkemenin Yargıtay 6. Hukuk Dairesi'nin 19 Ekim 2009 tarihli bozma ilamına uyulması yönünde karar almasını talep ettiğini bildirdi.

 

Avukat Dayıoğlu da söz alarak, davacının talebinin iyi niyet kurallarına aykırı bulunduğunu, mahkemenin gerekçesinde belirtildiği gibi hakkın kötüye kullanılmasına yönelik olduğunu, bu nedenlerle bozma ilamına karşı direnme kararı verilmesini istediğini söyledi.

 

Hakim Mehmet Boran, Beyoğlu Asmalı Mescit Mahallesi Olivio Geçidi 15 numarada bulunan Rejans adıyla işletilen lokanta niteliğindeki taşınmazın kira akdinin ihtiyaç nedeni ile feshine ve davalıların taşınmazdan tahliyesine karar verdi.

 

Daha önce davanın reddine hükmedilen mahkemenin gerekçeli kararında, davacı avukatının dava dilekçesinde, Rejans Restoran olarak faaliyet gösteren Beyoğlu'ndaki gayrimenkulün sahipleri olan müvekkillerinin, söz konusu yeri 1977'de satın aldığının belirtildiği, davalı Erdal ve Zilşan Sezener'in burada kiracı olduklarının ifade edildiği anlatılıyordu.

 

Davacılardan Emel Çelebioğlu'nun restoranın sahibi Mithat Müdüroğlu'nun kızı olduğu, Klasik Müzik Profesörü olan Çelebioğlu'nun burada bir restoran açma fikri nedeniyle kiracıların burayı tahliye etmesi istenmişti.

 

Erdal ve Zilşan Sezener'in diğer ortaklarıyla birlikte İstanbul'da halen faal olarak çalışan ve en eski Rus lokantası olan Rejans'ı işlettikleri, 76 yıldır aynı binada faaliyet gösterdiği ve İstanbul'un simgesi haline geldiği, davacıların kirayı artırmak için her yıl kimi zaman tahliye, kimi zaman da kira tespit davaları açarak tacizde bulunduğu, bu nedenle kira paralarına yüksek zam aldıkları ileri sürülüyordu.

 

Yargıtay 6. Hukuk Dairesi, davacı Emel Çelebioğlu'nun ihtiyacının gerçek, samimi ve zorunlu olduğunu kabul edilerek kiralananın tahliyesine karar verilmesi gerekirken, davanın reddedilmesinin doğru olmadığını belirterek, mahkemenin hükmünü bozmuştu.

Hürriyet, 29.06.2010



******


REJANS'I SAHİBİNE VERMELİ Mİ?

 

Beyoğlu Olivya Geçidi’nde İstiklal’in keşmekeşine iki adım uzaklıkta saklanan Rejans, İstanbul’da en sevdiğim mekanlardan biridir. Beyaz Rusların kurduğu, Pera’nın 'ah o eski güzel günlerini' yaşatan, Atatürk’ün sıklıkla uğradığı bilinen mekan, hakikaten yıllarca orijinalliğini korudu. Son beş yıldır Rejans sanki küllerinden doğdu, şef değişti, güzel Rus yemeklerinin tadılabileceği, eski İstanbul günlerini çağrıştıran hoş geceler düzenlenmeye başladı. Biberlisinden tutun enginarlısına kadar her çeşit votkayı bizzat üretiyorlar. Hatta çok beğenen şişeyi satın alabiliyor.  Rejans’ın canlanması, biraz da  Beyoğlu’nun güneyinin şaşaalı günlerine dönmesiyle orantılı. Haliyle nostaljik mekanlara meraklı olanların ilgisini çekti, eskilerin yanında yeni müşteriler edindi. Bu süreçte mülk sahibinin dava açtığını öğrendik ve 'kapatıldı, kapatılacak' söylentileri müdavimleri arasında neredeyse infial yarattı.

Ve nihayet, yıllardır devam eden süreç bu hafta noktalandı: Rejans kapatılacak. Daha doğrusu şu andaki işletmeciler Rejans’ı tahliye edecek. Dava şimdi temyiz aşamasında.  Rejansçılar kızgın, "Karar, içimize hiç sinmedi" diyorlar. Çok anlaşılır. Peki buraya siz sahip olsaydınız ne yapardınız? Mal sahibi Emel Çelebioğlu, şimdiye kadar sessizliğini korudu. Kendisi bir müzikolog, İstanbul Üniversitesi Konservatuar Bölümü’nde kompozisyon sanat dalı programının başkanı. Aradım, ulaşamadım. Şahsen müzik profesörü olan bir insanın Rejans’ı yıkıp alışveriş merkezi yapacağını veya Simit Dünyası açacağını düşünmüyorum. Belki profesör Rejans’ın ruhunu yaşatacak, ne biliyoruz?

Ancak Rejans müdavimlerini rahatlatacak bir çift söz duymaya ihtiyacımız var. Çünkü bu mekan alelade bir ticari işletme değil, İstanbul’un kültür hayatının çok nadide bir değeri. Elbette mülk sizin, ama bizi bir güzellikten daha mahrum etmeyin.

Tahliye süreci
Rejans cephesi yoğun bir PR kampanyası sürdürüyor. Neden bu kararın “içlerine sinmediğini” şöyle aktarıyorlar: Yerel mahkemenin ilk kararında, mal sahibinin tahliye talebinde göz önüne alınan dört kriterden üçü geçerli bulunmamıştı.

* Tahliye talebi zorunlu değildi. Çünkü mal sahibinin bu mekana acil olarak ihtiyacı yoktu. Aynı binada dilediği amaç doğrultusunda kullanabileceği boş gayrimenkulleri vardı.
* Tahliye talebi samimi değildi. Çünkü mal sahibi bir hekim, mekana ihtiyaç duyduğu belirtilen kızıysa bir müzik profesörü.
* Tahliye talebi gerçekçi değildi. Çünkü mal sahibi defalarca tahliye davası açmış ve bunları hep kira artırımında rayicin üzerinde fiyatlara taşımak için kullanmıştı.

Milliyet, Yazı: Mehveş Evin, 02.07.2010

ATATÜRK'ÜN KALDIĞI KONAK YIKILIYOR

 

 

Balıkesir’in Havran İlçesi'nde bulunan, Atatürk’ünde kaldığı tarihi konak, ilgisizlik nedeniyle her geçen gün yıkılıyor.

 

Çiğitzade Mahallesi'nde bulunan Terzizade Saadeddin Bey’in konağı olarak bilinen eski yapı ilçe girişindeki ihtişamı ile göz kamaştırırken, son yıllarda ilgisizlik nedeniyle tarihi konak yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya.

 

İlçe merkezinde bulunan tarihi konak, Havran eski evlerin özelliklerini taşıyor. İlçe sakinleri harabe görünümündeki konağın bir an önce restore edilmesini, çirkin görünümden kurtarılmasını istiyor. Cumhuriyet döneminde tarihi eve Atatürk ve Latife Hanım geldiği biliniyor.

Balıkesir Kent Haber, 28.06.2010

"O PLAKET MECLİSE ASILAMAZ"

 

soL yazarı Mehmet Bozkurt'un 1. TBMM binasına asılan “Philip Morris - Sabancı” sponsorluk plaketine karşı açtığı davada önemli bir gelişme yaşandı. Bilirkişi raporunda, uluslararası bir tekel olan Philip Morris'in adının yazılı olduğu bir teşekkür plaketinin TBMM'nin tarihi niteliğine uygun olmadığı ifade edildi ve kültür varlıklarının onarım işine sponsor seçerken bu hususlara dikkat edilmesi gerektiği vurgulandı.

 

Kurtuluş Savaşı'nın yönetildiği, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu 1. Meclis binası, 1998 yılında kapsamlı bir tadilattan geçirilmişti. Restorasyona Philip Morris ve Sabancı Vakfı sponsor oldu. Restorasyonun ardından, Kurtuluş Savaşı Müzesi olarak hizmet veren Ulus’taki bu tarihi binaya, Kültür Bakanlığı tarafından sponsorlara yönelik bir teşekkür plaketi asıldı.

 

Plakette, "Bu Binanın Restorasyonu T.C. Kültür Bakanlığı Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü Tarafından Philip-Morris / Sabancı ve Hacı Ömer Sabancı Vakfının Katkılarıyla Yaptırılmıştır” ifadeleri yer alıyordu. soL yazarı Mehmet Bozkurt, 2002 yılında bu plaketin binanın tarihi önemine tamamen aykırı olduğunu belirterek, plaketin indirilmesi için dava açtı.

 

Bozkurt, önce müze yönetimine bir dilekçe yazdı. Türkiye Cumhuriyeti’nin, kuruluşuna tanıklık eden bu tarihi binayı onarmaktan aciz olamayacağını, emperyalizme karşı verilen savaşın karargahı olan bu tarihi binanın onarımının uluslararası bir sigara tekeline bırakılmasının kabul edilemeyeceğini belirttiği bu dilekçede, yaptıkları masrafın Bakanlıkça Sabancı ailesine geri ödenmesini ve plaketin sökülmesini talep ediyordu. Dedesi ve amcasının 1. Meclis 1. Dönem’de Maraş Milletvekili olarak görev aldıklarını da belirten Bozkurt, sade bir vatandaş olduğu kadar akrabalık bağları nedeniyle de bu işin tarafı ve takipçisi olacağını bildirmişti.

 

Dilekçeye verilen yanıtta, plaketin ilgili yasaya uygun olduğu söyleniyordu. Bozkurt bunun üzerine yürütmeyi durdurma talebiyle dava başvurusunda bulundu. Dava önce reddedildi. Ankara 4. İdare Mahkemesi, “özel sektörün koruma ve müzecilik konusunda özendirilmesi, katkı vermeye teşvik edilmesi amacıyla sponsorlukların kabul edilmesi ve yapılan katkıların plaketle bildirilmesinin mevzuata aykırı olmadığını” bildirdi ve Bozkurt’un dava dilekçesini reddetti. Bunun üzerine Bozkurt, davayı temyize götürdü.

 

Bu arada, binanın Kültür Bakanlığı’ndan alınarak TBMM’ye devredilmesi sürecinde dava konusu plaket ortadan kayboldu! Her yıl tarihi günlerde pek çok ilden gelen vatandaşların ziyaret ettiği binada asılı olan plaketin sık sık tepki çektiği biliniyordu. Mehmet Bozkurt’un açtığı dava sonucu konunun basına yansıması, tepkileri yoğunlaştırmıştı. Dava reddedilirken plaketin pratikte sökülmesi oldukça dikkat çekiciydi.

 

Eylül 2007’de temyiz talebini değerlendiren Danıştay 10. Dairesi, davanın reddi kararını bozdu ve söz konusu plaketin “1. TBMM Binasının tarihi değerini gölgeleyip gölgelemediği” hususunu tespit için yerinde keşif ve bilirkişi incelemesi istedi.

 

İşte o bilirkişi incelemesi, kısa bir süre önce sonuçlandı. Mahkemeye sunulan bilirkişi raporunda, şu ifadeler kullanıldı: “Birinci Meclis, Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundaki birçok tarihi olaya tanıklık etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti için çok önemli olan bu yapının Philip Morris Şirketi'nin de içinde yer aldığı sponsorlarca onarılması düşündürücüdür.

 

Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi'nin 'Philip Morris Incorporated' maddesi şöyledir: 'Kökleri 1847'ye kadar uzanan ticaret ve sanayi şirketi. Amerikan piyasasının ikinci sigara üreticisi, ama uluslararası piyasanın en önemli sigara şirketidir. Aynı zamanda ABD'nin birinci bira imalatçısı ve dünyanın üçüncü alkolsüz içki üreticisidir.' Bu şirketin TBMM binasının onarımını üstlenen sponsorlar arasında yer alması ve söz konusu plaketin binanın giriş holünün duvarına asılması binanın tarihi ve mimari kimliğine uygun değildir.

 

Bugün yerinde olmayan ve nerede olduğu bilinmeyen dava konusu plaketin Birinci TBMM'nin tarihi niteliğine uygun olmadığı görüşündeyiz. Plaketin yerinden sökülmüş olması da görüşümüzü desteklemektedir. Bu dava taşınmaz kültür varlıklarının onarımı için sponsor seçerken yapıların tarihi ve mimari özelliklerinin dikkate alınmasının gerekliliğini de açıkça göstermektedir.”

Haber Sol, 28.06.2010

AOÇ'DE GELECEK YIL RESTORASYON DÖNEMİ

 

Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) Müdürü Ömer Bülent Arslan, çiftliğin bundan böyle kültür ve sanat mekanı haline geleceğini belirterek, “Şu anda mekana yakışmayan, harabe haldeki iki eseri restore ettirip, kullanıma açacağız” dedi.

Arslan, Atatürk’ün vasiyetine uygun hareket ettiklerini ve AOǒyi bundan böyle Ankara’yı ziyarete gelenlerin uğrak yeri haline getirileceğini kaydetti. Arslan şöyle devam etti:


"Çiftlik içinde atıl durumda iki eser var. Biri, Alman Büyükelçiliği olarak kullanılan Alman Evi, diğeri ise hamam. Bu iki yapının restorasyonu için Hacettepe Üniversitesi ile anlaştık. ODTÜ Mimarlık Fakültesi de projeye destek verecek. Hamam bu yıl içinde, Alman Evi ise 2011’de restore edilmeye başlanacak. Hamamı, özellikle heykellerin sergilendiği bir sanat galerisi, Alman Evi’ni de Devlet Konuk Evi olarak kullanmayı planlıyoruz. AOÇ sadece, kokoreç ve köfte yenen bir yer olarak anılmayacak. Atatürk’ün vasiyetine uygun olarak kültür sanat mekanı olacak.”

Hürriyet Ankara, 28.06.2010

"HER ŞEY TARİHİ ESER DEĞİLDİR"





Yenikapı’da sürdürülen kurtarma kazıları sırasında çıkartılan 47 bin çuvallık buluntunun toprağa gömülmesi tartışma yarattı. Arkeologlar, kazılar sırasında bulunan her şeyin tarihi eser olmadığını, özellikle çanak çömleğin dönemine ilişkin bilgi vermeyen bölümlerinin envanteri çıkarılarak gömüldüğünü belirttiler.

Avukat Mahmut Tanal’ın Bilgi Edinme Yasası’ndan yararlanarak öğrendiği 47 bin çuval dolusu buluntunun gömülmesi, ilk bakışta tepki yaratsa da arkeoloji dünyasında sıklıkla başvurulan bir yöntem.

Arkeologlar, Yenikapı’daki kazılar sırasında 30 bine yakın parçanın müze envanterine geçirildiğini, gömülmek üzere ayrılan parçaların bir kısmının da başka disiplinler tarafından araştırma yapılmak üzere ayrıldığını anlattılar. Kentin 8 bin 500 yıllık tarihine ışık tutan 60 bin metrekarelik alanda sürdürülen kazıları yapan ekibin zan altında bırakılmasına tepki gösteren arkeologlar, şu bilgiyi verdiler:

“Çıkan bütün eserler sayılır. Bilgi vermeyen amorf denilen parçalar gömülmek üzere ayrılır. Etiketli halde çuvallanıp gömülür. Gömülme işlemi kazı alanı içine ya da Kültür Bakanlığı’nın belirlediği, üzerinde inşaat yapılmayacak alanda yapılır.”

Sık kullanılan bir yöntem
Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri Projesi (TAY) Koordinatörü Oğuz Tanındı, özellikle geç dönem kazılarında çanak çömleğe ait o döneme ilişkin bilgi vermeyen birçok parçaya rastlandığının altını çizdi. Bilgi vermeyen bu tür parçaların “atık” olarak nitelendiğini, tarih eser olmadığını vurgulayan Tanındı şöyle devam etti:

Çanak çömleğin boyun, ağız, dip, kulp kısmı, üzerindeki bezeme bulunan bölüm ayıklanır, diğer kısımlar bir daha bulunmamak üzere gömülür. Kullandığımız yöntemlerden biri de gömmeden önce ezip un ufak etmektir. Bu gibi parçaların hepsinin saklanması ve analiz edilmesine imkan yok, gerek de yok. Ama gömülmeden önce o parçaların ölçüm ve çizimlerinin yapılması gerek.”

Cumhuriyet, Haber: Özlem Güvemli, 28.06.2010

STRATONIKEIA 3 BİN YILLIK TARİHİ İÇİNDE BARINDIRIYOR

 

Muğla'nın Yatağan İlçesi'ndeki Stratonikeia antik kenti kazı Başkanı Doç.Dr. Bilal Söğüt, antik kentte, 3 bin yıllık tarih sürecinin her döneminden kalıntılar bulabilmenin mümkün olduğunu söyledi. Pamukkale Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Bilal Söğüt, Stratonikeia'nın, Karia Bölgesi'nin en önemli kentlerinden biri olduğunu ve antik kentin Hellenistik, Roma, Bizans, Anadolu Beylikleri, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde adından söz ettirdiğini belirtti.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Pamukkale Üniversitesi adına Bakanlar Kurulu kararı ile Stratonikeia antik kentinde kazı çalışmalarına 2008 yılında başladıklarını belirten Söğüt, ''İlk çalışmalara Kuzey Şehir Kapısının kazısı ile başladık. Kuzey Şehir Kapısından kent merkezine doğru devam eden anıtsal caddeyi açtık. Stratonikeia antik kentinin bulunduğu yer coğrafi açıdan çok önemli. Stratonikeia antik kentinin 3 bin yıllık tarih sürecinin her döneminden kalıntılar bulabiliyoruz'' diye konuştu.

Söğüt, antik kentte, bu yılda yaklaşık 4 ay kazı çalışmalarını sürdürmeyi düşündüklerini ifade ederek, ''Bu yılki çalışmalarımızda caddeleri kent merkezine doğru devam ettireceğiz. Sütunları yerlerine kaldırıyoruz. Kentin içerisinde konularında uzman bir ekip çalışıyor'' dedi. Stratonikeia antik kentinin Karia'in iç kentlerinden birisi olduğunu ifade eden Söğüt şöyle devam etti: ''Buna bağlı olarak sahille iç kesimleri bağlayan ana yolların geçtiği yer burası. Burası erken dönem yerleşim yerleri ile Hellenistik Dönem, Roma Dönemi kalıntıları ile ilgili burada elde ettiğimiz tespitler bizim için önemli. Bu alanda çalışmalar yürüttük. Stratonikeia antik kentinin içerisinde MÖ 7. yüzyıl'a kadar inen malzemeler bulduk. Önceki dönemlerin haricinde bizim doğrudan bulduğumuz malzemeler bunlar. Eski Leleg tipi dediğimiz duvarlardan örgüler tespit ettik. Buda antik yazarların belirtmiş olduğu eski İdrias kentinin burada varlığını bize şimdiden gösteren malzemeler. Bu tarih süreci açısından önemli.''

Türk dönemi ile ilgili olarak Selçuklular Hamamında kazı çalışmalarının başlatıldığını belirten Söğüt, şunları söyledi: ''Hamamın restore edilip ayağa kaldırılması bizim için çok önemli. Çünkü Selçuklular Dönemi'ne ait planı tam bilinen hamam Stratonikeia antik kentinde ve her şeyi de olduğu gibi yerinde duruyor. Onun planını tamamladık ve böylelikle Selçuklular dönemine ait bu bölgedeki tek sağlam planı bilinen bir hamam şuan elimizde ve oradaki çalışmalara başladık. Ayrıca Osmanlı Dönemi Köy Meydanı ile ilgili çalışmalar devam ediyor. Orada da düzenlemeler yapıyoruz. 1 Temmuz'dan itibaren ağırlıklı olarak tamamen kazı çalışmalarına başlayacağız. Bu yıl çalışmalarımızı 7 ayrı üniversiteden 45 kişilik bir ekip ile yürüteceğiz.''

Stratonikeia antik kentinin güzelliklerinin çok fazla olduğuna işaret eden Bilal Söğüt, '' Biz bu güzellikleri uzun yıllar gündeme taşıyamadık. Bodrum Karia Operasının gösterimi Stratonikeia antik kentinin tiyatrosunda ilk defa gerçekleştirilecek. Bu çok farklı bir olay. Çünkü ilk defa Bin 700 yıl aradan sonra böyle bir gösteri gerçekleştirilecek. Bu gösteri küçük ama prestijli gösteri halinde olacak'' diye konuştu. Bodrum Kayra Operasının antik kentte çıplak sesle konser vereceğini belirten Söğüt, ''Buradaki esas amacımız dikkatleri bu bölgeye çekmek. Konsere yurt dışından da özel gruplar gelecek. Bazı yabancı televizyonlar da program sırasında canlı bağlantı yapacaklar'' diye konuştu. Öte yandan, Stratonikeia antik kentine ziyarete gelen yerli ve yabancı ziyaretçiler 3 bin yıllık medeniyetin izlerini taşıyan bölgeyi gezdikten sonra Stratonikeia antik kentindeki asırlık çınar ağaçlarının dibinde restore edilen köy kahvesinde dinlenerek çaylarını yudumluyor.

Yeni Asır, 28.06.2010

TARİHİ BİNALAR BAKANLIK DESTEĞİYLE RESTORE EDİLECEK





Kocaeli'ndeki yıkılmak üzere olan tarihi evler onarılacak. Tarihi binaların mülk sahipleri, binaların restorasyonları için Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan karşılıksız para yardımı aldı.

 

Kocaeli'ndeki tarihi eserlerin birçoğu, bakımsızlık sebebiyle yok olurken, bir kısmı günümüze kadar ayakta kalmayı başardı. Harabeye dönen eserlerin başında ise tarihi evler ve konaklar yer alıyor. Tarihi eser olmaları nedeniyle hem izin alınması hem de proje aşamasındaki sıkıntılar, mülk sahiplerinin bu eserlerin onarmasını zorlaştırıyor.

 

Bu eserleri ayakta tutmak için büyük çaba gösteren Kocaeli Büyükşehir Belediyesi ve Kocaeli Kültür Müdürlüğü, geçen yıl ilde bulunan 15 tarihi binanın dosyasını hazırlayarak Kültür ve Turizm Bakanlığı'na gönderdi. Bakanlık, tescilli 15 tarihi eserden 9'unun proje çizimi ve restorasyonuna para yardımını onayladı. Mülk sahiplerinin alacakları karşılıksız olarak banka hesaplarına yatırıldı. Saraylı Köyünden Nalan Küçükergün ve Şennur Özer ile Tavşancıl beldesinden Hatice Tuzcu ve Oruç Dink'e restorasyon parası aldı. İzmit İlçesinden Süleyman Onur Çaylak, Halil Erdeniz ve Eyüp Niyazi Sıkı, Gebze Eskihisar'dan Zahide Sirkecioğlu, Kartepe İlçesi Suadiye Köyünden Şevki Şen'e proje yardımı yapıldı.

 

Bu arada İzmit Belediyesi önemli bir projeye imza atıyor. 'Tarih Koridoru' adı verilen proje çerçevesinde bölgedeki tarihi yapılar canlandırılacak. İlk etapta Seka Park'tan Bağçeşme'ye kadar olan bölgede 100 tarihi yapı onarılacak. İzmit Belediye Başkanı Dr. Nevzat Doğan, çok önem verdiği 'Tarih Koridoru Projesi'ni sivil toplum örgütleriyle paylaşarak, sahiplenmenin sağlanmasına yönelik girişimlerini sürdürüyor. İzmit'i sanayi kentinden, kültür ve sanat kentine dönüştürmeyi hedeflediklerini belirten Doğan, "Bu, şehrin ortaklaşa sahiplendiği bir hedeftir." dedi.

Zaman, Haber: Mehmet Güler, 28.06.2010

MÜZE GİŞELERİ ÖZEL İŞLETMEYE GEÇİYOR

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, müze ve ören yerlerindeki gişelerin özel sektörce işletilmesi için ihale yapacak. Gişelerin özel işletmeye geçmesiyle, müzelere girişte kredi kartı kullanılabilecek, müze girişinde dövizle de ödeme yapılabilecek.

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ile bakanlık bürokratları, müze ve ören yerleri gişelerinin işletimi, giriş kontrol sistemlerinin modernizasyonu ve yönetimi ihalesiyle ilgili olarak dün basın toplantısı düzenledi. Günay, ihaleye çıkma amaçlarını anlatırken, “Amacımız sadece gelen ziyaretçi sayısını artırmak değil, aynı zamanda gelen ziyaretçilerin sunum zenginliğiyle karşılaşmasını sağlamak” dedi.


Günay, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın taşra teşkilatında bulunan müze, kültür merkezi, danışma bürosu ve kütüphane gibi birimlerin il özel idarelerine devredilmesini öngören yasa tasarısının ihaleye çıkılacak müzelerle ilgisi olmadığını söyledi. Günay, devredilecek müzelerin, anı evleri ve etnografya  müzeleri gibi “telafi edilebilecek” eserleri barındırdığını, bakanlığın öncelikli gündeminin ise, telafi edilemez önemdeki eserler olduğunu söyledi. Müzelerde geçen yıl yapılan bir çalışmayla 9 satış mağazası açıldığını belirten Günay, bu sayıyı 55’e çıkarma konusunda yeni bir işbirliği ve modernizasyon çalışması gerçekleştirdiklerini bildirdi. Günay, Müzekart satışının da 1.5 milyonun üzerine çıktığını ifade etti.


Döner Sermaye İşletmesi Merkez Müdürlüğü (DÖSİMM) Müdürü Tolga Tuyluoğlu da Türkiye’nin geçen yıl 27 milyon turist, 22 milyon da müze ziyaretçisi ağırladığını ifade etti.


Tuyluoğlu, projenin 48 müzeyi kapsadığını, bunların 20’sinde giriş kontrol sistemi olduğunu belirtti. Müzelere dövizle girişte de sorunlar bulunduğuna dikkati çeken Tuyluoğlu, “Gişelerimizde dövizle, internet üzerinden bilet satamıyoruz. Mobil ödeme yöntemine sahip değiliz” dedi. 

Özelleştirmeyle müze girişlerinde teknolojinin yükseltileceğini belirten Tuyluoğlu, müze girişlerinde otomatik makineler ile bilet, şehir kartı ve Müzekart satışının, mobil telefonla ödemenin, internet üzerinden bilet satışının, yabancı para ve kredi kartı ile bilet satışının hedeflendiğini kaydetti.


Tuyluoğlu, Müzekart’ın geliştirilerek, yaygın bir kültür-sanat kartı haline getirilmesinin, sinema, tiyatro, kitapçı ve kafelerde indirim sağlamasının amaçlandığını belirtti. 

Müze girişleriyle ilgili ihalenin 13 Eylül’de yapılacağını belirten Tuyluoğlu şunları söyledi:
“Bu projede herhangi bir kamu kaynağı harcanmayacak, giderler yüklenici tarafından sağlanacak. Müze fiyatlarını belirleme yetkisi eskiden olduğu gibi bakanlıkta kalacak. Yüklenicinin müzenin yönetiminde söz hakkı olmayacak. Yüklenici parayı kendi banka hesabına koyamayacak. Ne tahsil ediliyorsa bizim hesaplarımıza yatacak. Para bizde toplanacak, haftalık olarak yükleniciye paket iş ödemesi yapacağız. Gişe ve turnikeler kamerayla izlenecek ve kayıtlar 3 ay saklanacak.”

Milliyet, 28.06.2010

BALAT SANAT MEYDANI AÇILDI

 

'Fatih Belediyesi ve Avrupa Birliği (AB) Fener Balat Rehabilitasyon Projesi'' kapsamında restore edilen ve geçen yıl açılışı yapılan Dimitri Kantemir Müzesi'nin ön kısmında yer alan ve içinde İstanbul Gravürleri Baskı Atölyesi ve Balat Sanat Cafe bulunan ''Balat Sanat Meydanı'' açıldı.

Açılışta konuşan Demir, İstanbul'u İstanbul yapan şehrin tüm tarihi ve kültürel eserlerini içinde barındıran yegane ilçenin Fatih olduğunu söyledi.

Bu toprakların ortak değeri olarak kabul ettikleri tarihi eserlerin restorasyonuna özel önem verdiklerini belirten Demir, bu kapsamda son 6 yılda 420 restorasyon çalışması gerçekleştirdiklerini bildirdi.

AB'nin, Türkiye'deki tüm yerel yönetimler içinde başladığı ve bitirdiği en büyük projesinin ''Fener Balat Rehabilitasyon Projesi'' olduğunu ifade eden Demir, bu kapsamda 126 binanın restorasyonunun yapıldığını kaydetti.

Balat ve çevresinde görülen birçok binanın proje kapsamında restore edildiğini anlatan Demir, şöyle devam etti:

''Bu tür eserlerin restorasyonun yapılması, projelendirilmesi, kayıt altına alınması, nüfus cüzdanlarını çıkarılması son derece önemli. Restorasyon kadar binaların fonksiyonlandırılması da önemli. Binalara anlam kazandırılması, geçmişlerinin günümüze yansıtılması, bizden sonraki kuşaklara aktarılması önemli. Değişimi gerçekleştirmek son derece zordur. Kendi haline bırakırsanız, her gün gazetede bir haber duyarsınız, kendi başına çökmüş evleri görürsünüz. Projede evlerin tek tek restorasyonuyla ilgili çalışma yaptık. Şu anda tüm Fener'in, Balat'ın sahilindeki evlerin restorasyonuyla ilgili çalışma başlattık. O evlerin tekrar anlam kazanması ve yeniden yaşanması için uğraşıyoruz. Bu işleri yapmak zordur. İşler tamamlandıktan sonra yapılan protestoların alkışlara dönüştüğünü yaşayanlardanım.''


Belediye Başkanı Demir'in konuşması sırasında bir grup genç, ilçede başlatılan rehabilitasyon çalışmalarını ''Evlerimize Dokunmayın'' yazılı pankart açarak protesto etti.

Demir, çeşitli sloganlarla tepkisini dile getiren protestocuların yanına giderek, onlarla bir süre sohbet etti ve sorunlarını dinledi.

Romanya'nın İstanbul Başkonsolosu Stefana Greavu'nun da katıldığı törende daha sonra Romanya'dan gelen İmago Mundi Müzik Topluluğu bir konser verdi.

Habertürk, 27.06.2010

MÜZELERDE EURO BOZDURAMAYAN TURİSTLERİN İSYANI

 

Kültür Bakanlığı’na bağlı müze ve ören yerlerine girişte döviz geçmediği için bu durumdan haberdar olmayan onlarca turist, tarihi mekanların fotoğrafını çekmekle yetiniyor.

 

Bu mekanlardan biri de İzmir’deki Agora Ören Yeri... İzmir’de, Alsancak Limanı’na dev kruvaziyer gemilerle gelen ve kentte sınırlı süre kalan pek çok turist, belediyenin tur otobüsleriyle, faytonlarla, taksilerle ya da yürüyerek Agora Ören Yeri’ne geliyor. Ancak ören yerinin kapısında, elindeki dövizi bozduracak bir yer bulamadığı için 3 TL giriş ücretini veremeyen turistler tarihi mekanı sadece dışarıdan seyrediyor, ya da fotoğrafını çekip dönmek zorunda kalıyor. Taksiyle gelen turistler ise daha şanslı. Onlar müzelere giriş ücretini de taksiciler vasıtasıyla ödüyor.  

Milliyet, Haber: Mustafa Oğuz, 27.06.2010

2206 RAKIMDA NEMRUT DEFİLESİ

 

 

UNESCO tarafından dünya kültür mirasları arasında yer alan, devasa kral ve tanrı heykellerinin yer aldığı Adıyaman’daki Nemrut Dağı’nda defile yapıldı.
 

17’nci Uluslararası Nemrut - Kommagene Festivali kapsamında düzenlenen defilede, İstanbul Aydın Üniversitesi öğrencilerinin hazırladığı, dikiş kullanılmadan yapılan 44 kıyafet alkışlar arasında sergilendi. “Güneş Nemrut’tan Doğar” defilesinde, özellikle Kral Antiochos ve Kraliçe temalarını yansıtan gelin ve damat kıyafeti büyük ilgi gördü. Öğrenciler, yerden 2206 metre yükseklikteki defilede heyecanlandıklarını söyledi.

Hürriyet, Haber: Fadıl Binzet, 27.06.2010

RUS ÇARI'NIN KARS'TAKİ AV KÖŞKÜ RESTORE EDİLECEK





Kars Kültür ve Turizm İl Müdürü Hakan Doğanay, Sarıkamış'taki Çar 2. Nikola'nın tarihi av köşkünün restore edilmesi ve turizme kazandırılması için çalışma başlattıklarını söyledi.

1877-1878 yıllarında Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra 40 yıl Rusların işgali altında kalan Sarıkamış'ta dönemin Rus Çarı 2. Nikola tarafından yaptırıldığı öğrenilen 113 yıllık tarihi av köşkü (Katearina Köşkü) ve yanındaki küçük ahşap bina sarıçam ağaçları ile çivi kullanılmadan Baltık mimarisi ile yapılmıştı. Uzun yıllar askeri bölgede bulunan ve daha sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı'na geçen köşkün restorasyonu yapılarak turizme kazandırılması hedefleniyor. Kültür ve Turizm İl Müdürü Hakan Doğanay, av köşkü ve yanındaki diğer küçük ahşap yapının 2009'un Ekin ayı itibariyle Kültür ve Turizm Bakanlığı'na teslim edildiğini söyledi.

 

 

Kültür ve Turizm Müdürü Doğanay, Katearina Köşkü'nün 113 yıllık bir tarihe sahip olduğunu söyledi. Doğanay, "Çar 2'inci Nikola'nın Köşkü Osmanlı Rus Savaşı'ndan sonra yaklaşık 113 yıllık bir tarihe sahip. Halk arasında 'Katearine Köşkü' olarak bilenen köşk ve yanındaki şişman köşk Rus Mimarisi ile yapılan, Baltık mimarisi ile yapılan köşkümüzü bilindiği üzere Sarıkamış kış turizmi açısından yoğun bir sezon geçiriyor. Bu yoğun sezonu biz 12 aya yaymak üzere, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Kars Valiliği Sarıkamış kış turizmini 12 aya yayabilmek amacıyla kültür turizmini geliştirmek, destinasyon çalışmalarını yaptırıyoruz. Bu destinasyon çalışmaları içerisinde Katearine Köşkü ile Şişman Köşkü kültür turizmine kazandırma çalışmaları başlattık. Katearina Köşkü Osmanlı Rus Savaşı'ndan sonra Çar 2'inci Nikola tarafından yaptırılmış olan Batlık mimari tamamı ahşaptan hatırlarla yapılmış bir yapı. Ahşap 80 derecede pişirilmiş, çam ağaçlarından birbirine geçirilme şeklinde ve çivi kullanılmadan yapılmıştır" dedi.

 

İl Kültür ve Turizm Müdürü Hakan Doğanay, Katearina Köşkü'nün, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın yapmış olduğu imar değişiklik planlarıyla turizm alanı içerisine alındığını ifade etti. Doğanay, "Köşk, Haziran ayı sonu veya Temmuz ayının ortalarına doğru bakanlığın web sitesinde yayınlanarak özel müteşebbislere açılacak. Ayrıca bu bölgeye 50 yataklı otel yapma izni çıktı. Büyük köşk ve diğer ahşap binada 24 oda bulunduğuna göre yeni yapılacak 50 yataklı otelle birlikte toplam 74 odalı otel, dinlenme tesisleri sosyal tesisler yapılacak.”dedi

Turizm Gazetesi, 26.06.2010

KAZDIKÇA TARİH FIŞKIRIYOR

 

Büyükşehir Belediyesi’nce yürütülen Kadifekale’deki kazı çalışmaları sırasında Büyük İskender’in generalleri Antigonos ve Lysimakhos (MÖ 4’üncü yüzyıl sonu-3’üncü yüzyılın ilk yarısı) dönemine ait sur duvarları ve çeşitli arkeolojik objeler bulundu.

 

Özellikle yıkık durumda olan güney yönündeki surların ortaya çıkarılmasının İzmir’in tarihi açısından büyük önem taşıdığı bildirildi. Yine aynı bölgede Hellenistik, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait eserler de gün yüzüne çıkarılmaya başlandı. Bunlar arasında tabak, kase, lüle taşından pipo, yüzük ve ok ucu bulunuyor. Kazı Başkanı Yrd. Doç.Dr. Akın Ersoy, “Farklı dönemlere ait birçok obje tespit ettik. Ama yine de Hellenistik dönem tabakasını yakalayabildik ve surların inşa dönemiyle bunu çakıştırabildik. Bu yıl çalışmalarımızla kazı sürecini devam ettirmek istiyoruz. Kadifekale’de bir de Athena Tapınağı olması gerekiyor. Onun yerinin de muhtemelen mevcut Sarnıç’ın yanlarında olduğu düşünülüyor” diye konuştu. 

Milliyet Ege, 26.06.2010



******


KALEDEKİ KAZILARDA 'LÜLE TAŞINDAN PİPO' BİLE ÇIKTI

 



İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından yürütülen Kadifekale sur duvarları restorasyon çalışmalarına destek kazılarında, daha önce ortaya çıkarılan kentin ilk sur duvarlarına ek olarak, farklı dönemlere ait objeler de ortaya çıkarıldı.

Kadifekale'deki kazı çalışmaları sırasında Büyük İskender'in generalleri Antigonos ve Lysimakhos (MÖ 4. yy. sonu - 3. yy. ilk yarısı) dönemine ait sur duvarları ve çeşitli arkeolojik objeler bulundu. Özellikle yıkık durumda olan Güney yönündeki surların ortaya çıkarılmasının, İzmir'in tarihi açısından büyük önem taşıdığı bildirildi. Yine aynı bölgede devam eden çalışmalar sırasında Hellenistik dönem, Roma dönemi, Bizans dönemi ve Osmanlı dönemine ait eserler gün yüzüne çıkarılmaya başlandı. Son dönem kazılarda ortaya çıkarılanlar arasında tabak, kase, lüle taşından pipo, yüzük ve ok ucu bulunuyor. Bölgenin tarihi açısından büyük önem taşıyan buluntuların farklı dönemlere ait olduğu tespit edildi.

Bölgedeki kazı çalışmaları hakkında bilgi veren Kazı Başkanı Yrd. Doç.Dr. Akın Ersoy, "Kadifekale'deki kazı çalışmalarında farklı dönemlere ait birçok obje tespit ettik. Ama yine de Hellenistik dönem tabakasını yakalayabildik ve surların inşa dönemiyle bunu çakıştırabildik. Bu yıl çalışmalarımızla kazı sürecini devam ettirmek istiyoruz. Kadifekale'de bir de Athena tapınağı olması gerekiyor. Onun yerinin de muhtemelen mevcut Sarnıç'ın yanlarında olduğu düşünülüyor" dedi.

Yrd. Doç.Dr. Akın Ersoy, İzmir'in zengin tarihi birikimine dikkat çekerek, başta Agora olmak üzere çeşitli yerlerde yürütülen arkeolojik çalışmalarda ise son dönemde; tanrıça ya da imparatoriçe olduğu tahmin edilen kadın başı, pişmiş toprak ve camdan koku şişeleri ortaya çıkarıldığını bildirdi.

Tarihçesi
186 m. yüksekliğindeki Pagos Dağı eteklerinde bir tepe üzerinde bulunan Kadifekale, ilk defa MÖ.334 yılında Anadolu'yu Pers egemenliğinden kurtaran Makedonya Kralı Büyük İskender'in (MÖ. 356-323) isteği ile yapıldı. Kale, Roma döneminden sonra Ortaçağ'da Timur orduları tarafından 1402'de tahrip edildi; bunu İzmir'deki 1668 yılında olan deprem izledi.

Kale'den günümüze gelebilen az sayıdaki kalıntı ise daha çok Ortaçağ'a ait. Ortaçağ kale duvarlarının altında yapılan araştırmalarda Hellenistik döneme (MÖ 330-MS 20) ait duvar kalıntıları ile karşılaşıldı. Günümüze gelen kalıntılardan, kalenin moloz taş, kesme taş ve tuğladan yapıldığı anlaşılıyor. Kadifekale'den günümüze, yalnızca kalenin batısındaki beş kulesi ile güneyindeki duvarlarından bir bölümü kaldı. Bunlara dayanılarak, kalenin uzunluğunun 6 km. olduğu ve sur duvarlarını destekleyen kulelerin 20-35 m. yüksekliğinde olduğu anlaşılıyor. Kalenin bunun dışında kalan doğu ve kuzey kısımları tamamen yıkılmış durumda. Kale içerisinde ise bir dehliz ve bir de su sarnıcı kalıntısı görülüyor.

Kadifekale surlarının bir bölümünün, Çelebi Mehmet tarafından yıktırıldığı biliniyor. Yalnızca Doğu yönündeki surlardaki rektangonal (çok iri taşlar) parçalardan birkaç adedi, Basmane Garı'ndan Tilkilik'e uzanan ve Altınpark'a giden yolun başında bulunuyor.

İzmir Büyükşehir Belediyesi, 28.06.2010

MENEMEN'DEKİ KİLİSE KÜLTÜR EVİ OLACAK

 

İzmir'in Menemen İlçesi’nin en eski yerleşim yerlerinden Mermerli Mahallesi’ndeki Agios Konstantinos Kilisesi restore edilecek.

 

Çalışmalar İl Özel İdaresi desteğiyle belediye tarafından gerçekleştirilecek. 19. yüzyılın ikinci yarısıyla 20’nci yüzyılın başları arasında inşa edildiği düşünülen bina önümüzdeki yıl kültür evi olarak hizmete açılacak.


BU amaçla restorasyon ihalesi düzenlendi, Umart Mimarlık Şirketi kazandı. Belediye Başkanı Tahir Şahin, projenin planlanan 270 günden önce bitmesini ümit ettiğini belirtti. Şahin, “Kilisenin hemen yanında Papaz Evi var. Bununla ilgili hazırlıklarımız da devam ediyor. Bu bölgeye güzel bir tesis kazandırmanın mutluluğunu yaşayacağız”   diye konuştu.

Milliyet Ege, 26.06.2010

"YOK OLMAKTAN KURTARILACAK"

 

 

Malatya'nın Darende İlçesi'ndeki tarihi Zengibar Kalesi'nin kapısı onarılacak.

İstanbul Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'nden Prof.Dr. Kemal Kutgün Eyüpgiller başkanlığındaki 6 kişilik teknik ekip tarafından ücretsiz hazırlanan projenin, Kayseri Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü tarafından ihale edildiği bildirildi.

İhaleyi kazanan firmanın önümüzdeki hafta içerisinde Darende'ye gelerek Zengibar Kalesi kapısını onarma çalışmalarını başlatacağı belirtildi.

Darende Kaymakamı Murat Uzunparmak, "İlçemizin önemli tarihi değerlerinden olan Zengibar Kalesi kapısının onarımı Kayseri Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğünce ihale edilmiştir. Yaptığımız bu çalışma neticesinde birçok uygarlığa şahitlik eden önemli bir tarihi eser daha yok olmaktan kurtarılacak. Kale kapısındaki restorasyonunun bu yılsonuna kadar tamamlamasını bekliyoruz. Kapının onarımını müteakip bu bölgenin çevre düzenlemesi, ağaçlandırılması ve aydınlatılması için ayrıca bir proje hazırlatıyoruz" dedi.
Malatya Haber, 26.6.2010

ESSEN 2010 KÜLTÜR BAŞKENTİ (1)

 

Doğduğum şehir İstanbul gibi, en çok ziyaret ettiğim ülke Almanya’nın Ruhr bölgesi ile Macaristan’ın Pecs şehri, bildiğiniz gibi bir yıllığına (2010) Avrupa Kültür Başkenti ünvanını sahip oldular.


Bu ünvanın gereği kendi halklarına kültür sanat dolu günler, geceler yaşatıyorlar kültür başkentleri. İstanbul, Essen ya da Pecs bu anlamda çok şanslılar. Ailemle, arkadaşlarımla, okurlarımla, öğrencilerimle yaşadığım kentimi bir süreliğine terkedip, 3 başkentten Essen’i gözüme kestirip, gezi, inceleme hareket  planımı oluşturuyorum hemen.


Sabiha Gökçen’den, Köln/Bonn Havaalanına iner inmez S bahn ile daha önceden rezerv ettirdiğim Essen şehrindeki Böll Otel’in yolunu tutuyorum. Bu kültürel yolculuğumun atmosferine katkı sağlaması için seçtiğim Böll Otel, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Heinrich Böll’ün kuzeniyle birlikte uzun süre ziyaret ettikten sonra işletmeciliğini de yaptığı bir otel. Bu anlamda otel tercihimi isabetli kullandığımı varsayıyorum. Her bir köşesinde Alman yazar Heinrich Theodor Böll’ün izlerinin hissedildiği otelin resepsiyonundayım şu anda.


Böll, 1972 Nobel Edebiyat Ödülü’nün de sahibi. Duvardaki çerçevede yazılanlara göz atıyorum. 1938 yılının sonbaharında çalışma kampına, bir yıl sonra da askere alınıyor. 1945 yılının nisan ayından eylül ayına kadar da, İngilizlerin ve Amerikalıların elinde savaş esiri olmuş yazar. Yapıtlarında İkinci Dünya Savaşı’nı, özellikle de insanların nasıl savaştıklarını, savaşın yıkıntılarını ve acılarını anlattığını okuduklarımdan çok iyi biliyorum. Çarpıcı yorumuyla oyuncu Aliye Uzunatağan’dan zevkle izlediğim (izleyenlerin de çok iyi hatırlayacakları gibi) ‘Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru’ adlı oyununu da çokça duymuşsunuzdur. Duvarda yazılı bilgilerden aklımda kaldığı kadarıyla,  Böll, ‘Ve O Hiçbirşey Demedi’ adlı en ünlü romanını yazarken savaş da hüküm sürmekte. Yoksulluk ve zor koşullar, hayatını değiştirmişti Böll’ün. Mayına bastığı için yaralanan dizini iyileştirebilmek için para gerektiğinde de, bu yüzden 5 gün evden çıkmadan bu yapıtı ortaya çıkarıyor. Yayınevinden aldığı para ile de dizini eski sağlığına getirmeyi başaran Böll, daha sonra yazdığı ‘Babasız Evler’ adlı romanını, kendi babasını yitirmesinin ardından değil; ama çevresinde savaş yılları sonrasında acı çeken onlarca çocuğu gördükten sonra oluşturur. Kendisi, savaş sonrası koşullardan, yoksulluk, açlık ve hastalık gibi sıkıntılardan hem kendi geçtiği, hem de çevresinde bu durumlardan acı çeken birçok insan gördüğünden, hiçbir zaman çocuk sahibi olmak istemez, kendi deyişiyle “Böyle bir dünyaya çocuk getirmek” istememektedir. Ancak yazarın ölümü, kendi tercihlerini yabancılaştıracak bir finalle ironikleşir. Evde otururken, çalan kapı ziline koşarken merdivenden yuvarlanarak hayatını kaybeder.


Şimdi; Kültür Başkenti seyahati düşüncesiyle geldiğim Essen’de ‘Böll Otel’de 206 numaralı odada yazmakta olduğum bu satırları, resepsiyonda görevli Türk işletmeci arkadaşın söyledikleriyle zenginleştirmek için köşemin hacmi belirli olduğundan, kültür başkenti yazıma dönüş yapmaya karar veriyorum.


Essen (Ruhr bölgesi) Avrupa Birliği tarafından seçilirken, endüstri bölgesinden çekici ve dinamik Ruhr’a dönüşümün takdir edildiği anlamında öncelikli görülmüş. Günlük etkinlikler listesinden seçtiğim beden perküsyoncu Boby Mc Ferrin’in da katılacağı Schalke Stadında gerçekleşecek ‘Hep birlikte şarkı söyleme günü’ (Sing day of Song) etkinliğine bilet almak için merkez istasyona gidiyorum. Bilet ile birlikte verilen konser programına göz attığımda 60 bin kişilik stadın konukları arasında İstanbul’dan da koro olarak katılan Avrupa Koleji öğrencilerinin olduğunu farkediyorum. Çok şaşırtıcı. Yani İstanbul’da İnönü Stadı’nda verilecek bir Kültür Başkenti konserinde ön grup olarak bir Alman okul korosunun çıkma olasılığı kadar uzak bir ihtimalle karşı karşıyayım.
Konser başladı. Muhteşem bir kültür başkenti organizasyonu. Herkes, yani 60 bin kişi ellerindeki notalardan daha önceden belirlenmiş şarkıları hep birlikte seslendiriyor. Avrupa Koleji öğrencileri de aynı şarkılara Almanca olarak eşlik ediyor. Ve ardından Boby Mc Ferrin sahne alıyor. Yılların damıtılmış tınılarıyla eskimeyen bedenini buluşturan sanatçı mütevazi bir konser veriyor. Konser devam ediyor ama daha çıkacak 23 grup var Gece yarısını bulur bu konser. Oysa benim otelim 2 saat uzaklıkta. Evet evet geç oldu artık otele dönmeliyim. Ve yarın Essen sokaklarında katılacağım etkinliklerimi planlamalıyım.


Kıssadan hisse; “Kültür demlenmeden içilmeyen çay gibi bir olgu” sanırım, kültür başkenti diyerek yazmaya koyulunca; yola saçılan dökülen anıları toplamaya koyulduk ama yazının uzunluğunu kestiremeden köşenin sınırlarına gelmişiz. Bu yazı geniş ölçekli vaziyette önümüzdeki hafta da devam etmeli. Bu başkentlik ünvanıyla ilgili daha anlatacak, söyleyecek çok şey var. Hele Kültür Başkenti’nde bizdeki gibi meydanın tretuvarlarının, kaldırım taşlarının söküldüğünü, insanların Essen 2010 Bürosuna girebilmek için bariyerlerden atlamak zorunda olduklarını benden duyunca, kültürün ve onun başkenti olmanın yaşadığımız hayatın tam da orta yerinde can suyu hürmetinde olduğunu kolayca hissedebileceksiniz.

Birgün, Yazı: Adnan Tönel, 20.06.2010



******


ESSEN 2010 KÜLTÜR BAŞKENTİ (2)

 

Bu yıl için Avrupa Kültür Başkenti ünvanını alan Almanya’nın Ruhr bölgesine (Kuzey Ren Vestfalya Eyaleti içerisinde bir bölge) yaptığım yolculuk sonrasında, geçen hafta bu köşeden sizlerle paylaştığım kültür başkentliğinin algılanma analizlerine bu hafta da devam ediyorum.
Essen (Ruhr bölgesi içerisinde belediye), Avrupa Birliği tarafından kültür başkenti seçilirken; bir kent endüstri bölgesinden nasıl çekici ve dinamik bir kente dönüştürülür göstergesinin  takdir edilmesiyle seçilmiş.


“Kültür demlenmeden içilmeyen çay gibi bir olgu” demiştim yine geçen haftaki yazımda. Essen’in kültür başkentliği için ise bu benzetmem hayli yersiz olacak. Şöyle ki; demlenmesini bekleyecek zamanı olmayan pratik insanların düzenlediği hızlı, hareketli ve halkına hizmet sunan bir belediyecilikten söz edebiliriz Ruhr bölgesinde. Elbette Almanya’nın tamamı için de bu benzetmeyi yapabiliriz. En önemli kültürel başarı bence ulaşım olarak öne çıkıyor.


Yeraltı ve yerüstünde örülmüş raylarla ile bir bölgeden diğer bir bölgeye trenle 2 saatte ortalama 20 avroya güvenle gidebiliyorsunuz. Örneğin Essen’den Hagen’e S Bahn ile 1 saatte 16 avroya gidip bir konser izleyip rahatça dönebilirsiniz. Ama unutmadan belirtelim ki biletinizi zamanında aldığınızda ancak planladığınız etkinliğe zamanında ulaşabilirsiniz Almanya’da. Bu İstanbul için çok zor. Onun için bizim kültürel etkinliklerin planı en uzun 3 aylık dönemlerle oluşturulabiliyordur herhalde. Bu son dakikacılık elbette bizim kentte yaşayanlar yani bizler için de bir yaşama kültürü kılavuzu oluşmasına neden oluyordur diye düşünmekteyim. Yağmur yağdığında kaçınız Kuruçeşme’deki plastik sandalyeli, seyirci için zulüme dönük açık hava mekanlarındaki konser etkinliğini izlemek için erkenden mekana gelmeyi düşünmüştür? ‘Aslan bağlasan durmayacak’ bu mekana, biraz boğaz esintisi biraz da konser vermeye gelen ünlünün hatırına gidiyoruz ya bunu bilen kimse yok. Demek ki neymiş, İstanbul’un konser verilebilecek meydanları yokmuş, var olanlar da ya kömür ocaklarından bozma mekanlar ya da stadyum türü seyir engelli alanlarmış. İşte bu anlamda ister istemez kıyaslamaya girişiyorsunuz kültür başkentlerini. Ruhr bölgesinde sayısız meydandaki yüzlerce konserin, şu anda bile rahatça izlenebilir tribünlerinin olması önemli bir fark olarak öne çıkıyor. Sadece konsere endeksli bakmayın, bu geniş meydanlarda hızla sökülüp takılan sahne platformları, sonrasında çok iyi bilirsiniz ki; sokak tiyatrosundan defilelere, pazar yerinden fuar mekanlarına her türlü aktivite kolaylıkla yapılabilsin diye beklemekte. Bana İstanbul’da dümdüz (engelsiz) sadece bir tane etkinlik meydanı gösterenin alnını karışlarım. İstanbul Taksim Meydanı’nda Hilmi Yavuz’un İBB Kültür Başkanlığı döneminde bir tiyatro gösterisi yapmak için izin istemiştik de bize Çağlayan meydanını önermişlerdi. Hadi onu anladım peki şimdi kültür başkentisin. Sokaklarının meydanlarının cıvıl cıvıl olması gerekmez mi? Kültürün sokakla buluşması gerekmez mi? Odaların, merkezlerin, salonların içine, sıkıştırılmış zamanlarda yapılan izole kültür etkinlikleriyle nasıl kutlayacak bu halk kültür başkentliğini?


Kültür Başkenti resmi açılışında Taksim Meydanı’ndaki gösterişli açılış hala belleklerde, tamam çok beğendik güzeldi. Aynı etkinliği neden Tuzla’da, Pendik’de, Büyükçekmece’de, Sarıgazi’de, Armutlu’da, Samatya’da yapmıyoruz? İstanbul, surlarla, köprülerle, kulelerle dolu, ama bomboş duruyor kültür başkentliğinde? Sayın Topbaş İstanbul’u temsil eden heykeller yapılacak demişti kentin çeşitli yerlerine. Yapıldı mı gören duyan var mı? Her neyse yine daldık kentin sorunlarına…
Almanya’da Hagen’deyim şimdi de. Ruhr Bölgesinin sınırında bir belediye. Savaş sırasında büyük ölçüde yıkılan kent, modern bir anlayışla yeniden düzenlenmiş, çok sayıda park, bir tiyatro binası, sanat ve yerel tarih müzeleri inşa edilmiş. 19. yüzyıldan kalan kuleleri: Freiherr-vom-Stein-Turm, Kaiser-Friedrich-Turm, Eugen-Richter-Turm, Bismarck-Turm etkileyici güzellikte. Unutmadan söyleyelim ki içimizde kalmasın. Hagen’in yüzde 42’si ormanlarla kaplı. Nehirlerinden köprü geçirmek için ağaçlarını kesmemişler yani. Bu yıl kültür başkenti sınırları içinde adları geçse de, demir-çelik, basınçlı döküm, makine, kimya, kağıt ve dokumacılık başlıca sanayi kolları olarak öne çıkıyor.


Hagen’e yaptığım günü birlik ziyaretten sonra şimdi kültür başkentinin, bir tür merkezi diyebileceğimiz Essen’e dönüş zamanı. Essen Merkez Tren İstasyonu’na trenle 1 saatte ulaşıyorum. Ertesi günkü etkinlikleri belirlemek için Ruhr kültür başkenti bürosuna gitmeyi düşünüyorum. Kültür başkenti ofisi karşımda duruyor (fotoğrafta) ama meydanda yol düzenleme çalışmaları var. Her yer barikatlarla çevrilmiş. Fotoğrafta gördüğünüz beyaz barikatları güç bela aralayıp ulaşıyorum. Ama o da ne? Günlük etkinlikleri gösteren dev ekran bozulmuş ve tamir ediliyor. Bir bilgisayar çıkışıyla idare ediyorum etkinliklere göz atma fikrini. Ve Böll Otele dönüyorum.

 

Devami haftaya...

Birgün, Yazı: Adnan Dönel, 27.06.2010

EL RIZK CAMİİ ONARILIYOR

 



Antik Kent Hasankeyf'in ayakta kalabilen nadir tarihi dokularından biri olan El Rızk Camii'nde güçlendirme çalışmaları başladı.

 

Hasankeyf Kazı Evi Heyeti gözetiminde gerçekleştirilen çalışmalar kapsamında tarihi caminin taş kapı olarak bilinen kısmı güçlendirilip, duvarları düzenlenecek. 1409'da Eyyubi Sultan Süleyman tarafından yapılan cami hala Hasankeyfliler tarafından kullanılıyor. Hasankeyfli bazı vatandaşlar caminin orijinalliğinin bozulduğunu iddia etti. Muhyettin Talayayhan isimli vatandaş, caminin kapı kısmında yapılan değişikliklerin eski yapıyla uyuşmadığını söyledi.

 

Hasankeyf Yaşatma Girişimi Başkanı Recep Kavuş, eserlerin onarımından önce bir tarihi eser envanterinin çıkarılması gerektiğini dikkat çekti. Yapılan çalışmalar ile mevcut eserlerin orijinalliğine zarar verildiğini ifade eden Kavuş, açıklamasını şöyle sürdürdü; "Biz bu tarz restorasyon çalışmasına karşıyız. Ama bu eserler tabii ki güçlendirilmelidir. Eserlerin orijinalliği bozuluyor. Şu aşamada öncelikle belirsizliğin sona ermesi ve Hasankeyf'teki eserlerin resmi kayıt altına alınmalıdır. Henüz Hasankeyf'teki eserlerin bir kaydı yok. Bunların bir haritası oluşturulmalı. Tarihi eserleri tanıtacak tabelalar konulmalı. Bu restorasyonlar Hasankeyf'in yaşatılmasına hizmet etmiyor. Astronomik rakamlarla çalışmalar yapılıyor.  Bu eserler su altında kalacaksa neden bu astronomik rakamlar harcanarak restorasyon yapılıyor. Bu nasıl bir çelişkidir."

 

Tarihi eserlerin "orijinalliği bozuluyor" iddialarına cevap veren Hasankeyf Kazı Heyeti Başkanı ve Batman Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Abdüsselam Uluçam, eserlerin orijinalliği bozmadığını sadece güçlendirildiğini kaydetti. Uluçam, El Rızk Camii'ne ilişkin çalışmaların Diyarbakır Kültür ve Tabiat Varlıkları Kurulu'ndan geçtiğini ve Kazı Heyeti olarak işi yapan firmaya teknik danışmanlık yaptıklarını belirtti. Uluçam, "Şu an yapılan çalışma orijinalliği bozmuyor. Orada sadece bir güçlendirme çalışması yapılıyor. Taş kapı ve bahçe duvarı güçlendirilecek." dedi. 

Batman Gazetesi, 25.06.2010

Lagina (Osman Haldi Bey)
...1892




20 - 26 Haziran 2010

URFA'DA İKİNCİ ZEUGMA HEYECANI

 

 

Şanlıurfa'nın Akçakale İlçesi Edebey Köyü'nde bir köylünün evinin altında ve bahçesinde ikinci Zeugma denebilecek değerde tarihi eserler bulundu. Evin sahibi tadilat yaparken tesadüfen bulduğu eserleri daha sonra çevresine söylediği tahmin ediliyor. Ev sahibinin bilgi vermesinin ardından bahçede de kazılar yapıldı. Paha biçilmez eserlere ulaşıldı. Milattan önceki yıllara ait olduğu tahmin edilen eserler, bölgenin kaderini değiştirecek nitelikte. Bulunan tarihi eserlerle ilgili görüntüler bir kişi tarafından AKP Kırıkkale Milletvekili Mustafa Özbayrak'a gönderildi.

 

Tarihi eserlerin kaçakçıların ellerine geçmesinden endişe ediliyor. Bölgede birilerinin kaçakçılarla pazarlık yaptığı, tarihi eserlere 10 milyon dolar değer biçildiği iddia ediliyor. Hatta kaparoların bile verildiği konuşuluyor. AKP Kırıkkale Milletvekili Prof Dr. Mustafa Özbayrak, görüntülerin kendisine bir dostu tarafından gönderildiğini belirterek, gördüklerinin kendisini heyecanlandırdığını söyledi. Zeugma'ya benzeyen görüntüleri görünce hemen başta Kültür Bakanı Ertuğrul Günay olmak üzere tüm yetkililere haber verdiğini anlatan Özbayrak, kaçakçıların harekete geçmesinden endişe ettiği için konuyu ülke gündemine taşıyarak, toplumun dikkatini çekmek istediğini söyledi. Tarihi eserlerin bölgenin kaderini değiştirebileceğine dikkat çeken Özbayrak, bu görüntülerin ardından bölgeye derhal arkeologların gönderilmesi gerektiğini dile getirdi.

Yeni Şafak, 26.06.2010

ÇOCUK MÜZESİ'NDE İLK ADIM

 

 

Erzurum Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü, Atatürk Evi’nde bakım ve onarım çalışması başlattı. Ahşap döşemelerinden boyasına, çatısından duvarlarına varıncaya kadar elden geçirilecek olan Atatürk Evi’nde, zemin kat ise çocuk müzesine dönüştürülecek.

Erzurum Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü, Atatürk Evi’ni onarıma aldı. Önümüzdeki bir ay boyunca bakım ve onarım çalışmalarının devam edeceği Atatürk Evi’nde bahçe duvarlarından, binanın ahşap döşemeleri ve çatısına varıncaya kadar birçok bölüm elden geçirilecek.

Konuyla ilgili olarak bir açıklama yapan Erzurum Rölöve ve Anıtlar Müdürü Suat Bakır, Milli Mücadele döneminde Erzurum’a gelen Atatürk’ün, kongre çalışmalarını sürdürdüğü bina olan Atatürk Evi’nin, şehrin en önemli müzelerinden birisi olduğunu belirterek, söz konusu ziyaret mekanında çeşitli bakım ve onarım çalışmaları yapmaya başladıklarını söyledi. Atatürk Evi’nin çatısını yenilediklerini kaydeden Bakır, binanın içerisinde de, ahşap döşemeler, boya ve badana işlemlerinin yapılacağını dile getirdi. Atatürk Evi’ne ait bahçenin düzenleneceğini, duvar ve taşlarındaki kalıntıların temizleneceğini anlatan Bakır, çalışmalar tamamlanıncaya kadar müzenin ziyarete kapalı tutulacağını bildirdi. Bakım ve onarım ekibinin bina içerisinde çalışmalara başladıklarını aktaran Bakır, söz konusu çalışmalar için 70 bin TL tutarında ödenek ayrıldığını dile getirdi.

Öte yandan Rölöve ve Anıtlar Müdürü Suat Bakır, Atatürk Evi’nde ilk kez uygulanmaya başlayacak olan bir proje hakkında da açıklamalarda bulundu. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Türkiye genelinde başlattığı bir projeyle, müzelere çocuk kütüphaneleri kurulmasının kararlaştırıldığını anlatan Bakır, “Müzelere çocukların ilgisini artırmayı amaçlayan bu proje çerçevesinde, Erzurum’da içerisinde çocuklar için özel bir bölüm kurulabilecek en uygun müzenin Atatürk Evi olduğuna karar verildi. Bu nedenden dolayı, Atatürk Evi’nin zemin katı, bakım ve onarım çalışmalarının tamamlanmasıyla birlikte çocuklarımız için özel olarak tasarlanmış bir bölüm olarak hizmet verecek. Kütüphane başta olmak üzere çocukların sosyal ve kültürel etkinliklerine olanak sağlayacak olan bu bölüm, Atatürk Evi’nin ve dolayısıyla tarihi geçmişin çocuklar tarafından çok daha iyi kavranabilmesi amacına hizmet edecek.” ifadelerini kullandı.

Bu arada yürütülen bakım ve onarım çalışmaları dolayısıyla Atatürk Evi içerisindeki eşyaların toplanmasına başlandı. Onarım ekipleri, bina içerisindeki eşyalara bir zarar gelmemesi için son derece hassasiyet gösterdiklerini belirten teknik ekip, bakım ve onarım planı kapsamında çalışmaların bir ay içerisinde bitirileceği bilgisini verdi.

Erzurum Gazetesi, 26.06.2010

NE İÇİNDEYİZ ZAMANIN, NE DE BÜSBÜTÜN DIŞINDA

 

 

Topkapı Sarayı, 250 yıllık geçmişi olan saatlere ev sahipliği yapıyor. Sanatsal tekniği ve kurmalı saatleriyle tanınan ve saatçilik alanında önemli icatlara imza atan Breguet'nin ürettiği bu saatler arasında II. Mahmut'a hediye edilen ve başyapıt olarak nitelendirilen masa saati de bulunuyor.

 

Mine motifleri ile süslü, altın kasalı yaklaşık 20 saatin her yanı kuşattığı küçücük bir odadayız. Nereye baksak 19. yüzyılda titiz bir el ve dahi biri tarafından üretildiği belli olan mekanik saatler var... Tarihi ve maddi değerleri çok büyük olan bu saatler, saatçilik alanında önemli icatları bulunan Abraham Louis Breguet'nin eserleri. Zamanında hepsi Osmanlı saraylarını süslemiş, geniş ve gösterişli salonlarda boy göstermiş. Şimdiyse Topkapı Sarayı'nın küçük bir odasında sergileniyor; her biri kendi köşesinde, üretildiği tarihe tanıklık ediyor.

 

Odaya girdiğimizde 250 yıl öncesinde bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu yolculukta sadece 'tik tak' sesinin eksikliğini hissediyor ve saatlerin çalışmadığını fark ediyoruz. İşte tam o anda Ahmet Hamdi Tanpınar'ın dediği gibi, ne içinde buluyoruz kendimizi zamanın ne de büsbütün dışında... Bu arada kalmışlık duygusuyla her birini tek tek incelemeye koyuluyoruz. Tabii ilk dikkatimizi çeken, dünya saat şaheseri olarak bilinen "Pendule Sympathique" oluyor. Breguet'nin özel sipariş üzerine yaptığı bu saati Napolyon, 1813'te Sultan II. Mahmut'a hediye etmiş. Bronz kasası, mine işlemeler ve değerli taşlarla bezeli bu nadide eser, Breguet'nin yaptığı en karmaşık saat olarak biliniyor. Eseri, sergide masa saati şeklinde görüyoruz, ancak cep saati olarak da kullanılıyor. Cep saati, masa saatine dönüştürüldüğünde, özel tasarlanan mekanizma sayesinde, zaman otomatik olarak ayarlanıyor.

 

Sergideki hemen tüm saatlerde altın kasa ve altın kubbe kullanılmış. Aralarında kasasının arkasında İstanbul manzarası ya da göl üzerinde gün batımı manzarası işlenenlerden, bölmeli minecilik sanatı uygulananlara, altın yaldızlı rozet bezelilere kadar çeşitli saatler var. Birçoğunun mineli kadranlarında, Türkçe rakamlar kullanılmış. Sergideki önemli unsurlardan biri de Paris'in ilk Türk Büyükelçisi Seyit Ali Efendi ile Breguet arasında yazılan mektuplar. Bu yazışmalar ile Seyit Ali Efendi, Osmanlı rakamlarını Breguet saatlerine koydurmayı başarıyor.

 


II. Mahmut'a Napolyon tarafından hediye edilen Breguet üretimi saat



Topkapı Sarayı 400'e yakın antika saate sahip olmasına rağmen bu serginin özelliği, Breguet firmasında ve Topkapı Sarayı'nda bulunan Breguet üretimlerinin buluşturulması. Ve başyapıt olarak nitelendirilen 'Pendule Sympathique'in sergide yer alması. Topkapı Sarayı'ndaki sergiyi 30 Ağustos'a kadar ziyaret edebilirsiniz.

Zaman Cumaertesi, Haber: Esra Keskin, 26.06.2010

TOKİ BARUTHANEYİ KİRAYA VERECEK



 

Toplu Konut İdaresi Başkanlığı (TOKİ), İstanbul Bakırköy’deki tarihi baruthane yapılarının aslına uygun restorasyonu ve anıt ağaçların korunması şartıyla, yıllık 6 milyon lira muhammen bedel üzerinden 49 yıllığına açık artırma yoluyla kiralayacak.

 

Buna göre TOKİ Satış, Devir, İntikal, Kiraya Verme, Trampa, Sınırlı Ayni Hak Tesisi ve Arsa Satışı Karşılığı Gelir Paylaşımı İhale Yönetmeliği kapsamında, Bakırköy Zeytinlik’teki 59 bin 799.89 metrekare turizm ve rekreasyon alanı olan taşınmaz üzerinde bulunan tarihi Baruthane yapılarının aslına uygun olarak restorasyonu ve anıt ağaçların korunması şartıyla yıllık 6 milyon lira muhammen bedel üzerinden 49 yıllığına peşin veya vadeli olarak 12 Temmuz 2010 tarihinde saat 15.30’da TOKİ’de açık artırma ile kiraya verecek.

Söz konusu taşınmazın kiralama/irtifak hakkına ilişkin olarak, 49 yıl süreyle kiralama irtifak hakkı tesisi yapılacak, bu süre içinde üçüncü şahıslara kiralanması idareden izin almak şartıyla mümkün olabilecek.


Kiralamaya konu taşınmaz için kiracı, kiralanan taşınmaz üzerindeki tescilli tarihi yapıların aslına uygun olacak şekilde restorasyonunu yapacak ve gerekli koruma önlemlerini alacak.
Kira bedeline yıllık ÜFE artış oranı uygulanacak. 49 yıllık kiranın peşin ödenmesi durumunda yüzde 40 indirim yapılacak, peşin ödemeyi taahhüt eden istekli tercih edilecek. Ayrıca, 49 yıllık kiranın peşin ödenmesi durumunda yüzde 40 indirim uygulanmış tutarını, kiracı isterse yüzde 20’si peşin, 48 ay vadeli olarak ödeyebilecek.


Bu durumda 48 ay vadeli ödeme planı, Ziraat Bankasının sözleşme tarihinde TOKİ’ye uyguladığı kredi faizi dikkate alınarak, üzerine 0.5 puan eklenecek ve hesaplanan bakiye borç tutarının 48 eşit taksite bölünmesiyle taksit tutarları belirlenecek. Açık artırma toplantısına katılacak olan gerçek veya tüzel kişilerden katılım teminatı olarak toplantı öncesinde 500 bin lira alınacak.

Milliyet, Haber: Tebernüş Kireççi, 2606.2010

MÜZELER, İL ÖZEL İDARELERE DEVREDİLİYOR

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın taşra teşkilatlarında bulunan kültür merkezleri, ilçe sınırları içindeki kütüphaneler ve illerdeki güzel sanatlar galerileri ile 61 müze, il özel idarelerine devrediliyor. Bakanlığın, yönetimini yerel yönetime bıraktığı müzeler arasında Ankara Estergon Etnografya Müzesi, İstanbul Adam Mickiewicz Müzesi ve İzmir Atatürk Evi Müzesi yer alıyor.

 

Meclis, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın taşra teşkilatında bulunan müze ve kütüphanelerinin yerel yönetime devredilmesine karar verdi. Devredilen birimlerde çalışan personel, kadro unvanları ile birlikte il özel idarelerine geçecek. Yeni kanun tasarısıyla 2 bin 152 kadro iptal edilerek, 693 kadro ihdas ediliyor; 16 ilde müze müdürlüğü kuruluyor.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı, TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu'nda kabul edildi. Tasarıya göre, Kültür Bakanlığı'nın taşra teşkilatında bulunan kültür merkezleri, danışma büroları, ilçe sınırları içindeki kütüphaneler ve illerdeki güzel sanatlar galerileri ile 61 müze, il özel idarelerine devredilecek. Müzelerdeki arkeolojik eserler, öncelikle o il sınırları içinde olmak üzere en yakın arkeoloji müzesine; kütüphanelerdeki yazma ve nadir eserler, öncelikle o il sınırları içinde olmak üzere en yakın yazma eserler kütüphanesine; güzel sanatlar galerilerindeki müzelik plastik sanat eserleri ise en yakın resim heykel müzesine aktarılacak. Devredilen birimlere ait taşınır ve taşınmaz mallar, araç, gereç, malzeme ve taşıtlar ile hak, yükümlülük, alacak ve borçlar, il özel idarelerine devredilmiş olacak.

 

Devir işlemleri, kanunun yürürlük tarihinden itibaren 6 ay içinde, devredilen güzel sanatlar galerisi, kütüphane ve müzelerdeki, müzelik plastik sanat eserleri, yazma ve nadir eserlerle arkeolojik eserlerin devir işlemleri ise 2 yıl içinde sonuçlandırılacak. 2010-2012 mali yılları itibarıyla devredilen birimlere ilişkin olarak bakanlık bütçesine konulmuş ve konulacak ödeneklerden Bakanlıkça ilgili il özel idaresine kaynak aktarılacak. Kanunun yayımı tarihinde bakanlıkta müze araştırmacısı ve kütüphaneci kadrolarında bulunan personel başka bir işleme gerek kalmaksızın kanunla ihdas edilen müze araştırmacısı ve kütüphaneci kadrolarına atanmış sayılacak.

 

Bakanlıkta fiilen görev yapan ve üniversitelerin kütüphanecilik, bilgi ve belge yönetimi, arşivcilik, arkeoloji, sanat tarihi, arkeoloji ve sanat tarihi, antropoloji, etnoloji, sosyal antropoloji ve etnoloji, fizik ve paleoantropoloji, tarih, eskiçağ dilleri ve kültürleri, Latin dili ve edebiyatı, Doğu dilleri ve edebiyatı bölümlerinin anabilim dallarında lisans eğitimi almış olan personelden kanunun yayımı tarihinden itibaren üç ay içerisinde başvuranlardan bakanlıkça yapılacak mesleki yeterlilik sınavında başarılı olanlar durumlarına uygun kütüphaneci, arkeolog veya müze araştırmacısı kadrolarına atanacaklar.

 

Bu arada tasarı görüşmeleri sırasında konuşan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, CHP Milletvekili Durdu Özpolat'ın önerisi üzerine Mevlana ve Hacı Bektaş-ı Veli müzelerine girişlerin ücretsiz hale getirebileceğini belirtti.

Zaman, 26.06.2010

SEN DE Mİ SARIYAR?

 

 

İsmini Roma İmparatoru Jul Sezar’dan alan Juliopolis antik kentinin, 1956’da yapılan Sarıyar Barajı’nın suları altında kaldığı ortaya çıktı.

 

Nallıhan İlçesi'ne bağlı Çayırhan beldesinde Juliopolis antik kentini gün yüzüne çıkarmak için yürütülen kazı çalışmaları başladı.

Gülşehri mevkisinde olduğu tahmin edilen Juliopolis’e ait ilk kalıntıları geçen yıl bulan Anadolu Medeniyetler Müzesi Müdürü Melih Arslan başkanlığındaki 4 kişilik bir ekip, bu yıl ki kazı çalışmaları için Çayırhan’a geldi.

Çalışmaları yakından izleyen Çayırhan Belediye Başkanı Ömer Bayrak, Juliopolis’in 2 bin yıl önce bölgenin önemli bir yaşam merkezi olduğunu ifade ederek, kazı çalışmaları sonucu tarihin gün yüzüne çıkacağını söyledi.

Yürütülen çalışmalar ile çok önemli bir kültür hazinesinin kurtulacağını dile getiren Bayrak, “Geçen yıl yapılan kazılarda yaklaşık 100 nekropol yani mezarlık ortaya çıkarılmıştı. Daha sonra kazı çalışmalarına ara verildi. Şimdi bölgede kazılar yeniden başladı” dedi.

Kazı çalışmalarının kış mevsimine kadar devam edeceğini anlatan Bayrak, “Burada 2 bin yıl öncesi uygarlıkların ayak izleri var. Anadolu Medeniyetler Müzesi arkeologlarının özverili çalışmaları ile Roma dönemine ait yaşam kalıntıları gün yüzüne çıkarılacak” diye konuştu.

Bayrak, bölgede yapılan kazı çalışmaları sırasında ortaya çıkarılan tarihi eserlerin Anadolu Medeniyetler Müzesi’nde bulunan özel bir bölümde sergilendiğini de sözlerine ekledi.

Çayırhan’daki kazıları yöneten Anadolu Medeniyetler Müzesi Müdürü Melih Arslan da, çalışma yaptıkları alanda şehrin Helenistik dönemden Bizans dönemine kadar kullanılmış bir mezar olduğunu aktaran Arslan, bugüne kadar buradaki bir çok mezarın define avcıları tarafından harabe edildiğini kaydederek, şöyle dedi:

“Define avcıları bir çok mezarı kazarak çok sayıda tarihi eseri yağmalamış. Biz ekibimizle geçen yıldan bu yana 85 mezarda çalışma yaptık. Kaçak kazı yapanların elinden kurtulan 43 yeni mezar bulduk. Bu mezarlarda çok sayıda mücevher ve değerli eşyalar bulduk. Hatta gece yapılan kaçak kazılarda define avcılarının kaçarlarken düşürdüğü çok değerli mücevherler bulduk. Şu an da tüm bu eserleri Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde sergiliyoruz”

Hürriyet Ankara, 25.06.2010

ERMENİLER TARİHİ ÇARPITIYOR

 

 

Kars’ta bulunan ve sahip olduğu tarihi-turistik özellikleriyle de adından sıkça söz ettiren Anı Harabeleri, yeni bir tartışmanın hedefine konuldu. Bazı gezgin ve Ermeni vatandaşların Anı Harabeleri’nin asil adinin “Ani” olduğu yönündeki iddialarına, Atatürk Üniversitesi’nden yanıt geldi. Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Enver Konukçu, Anı Harabeleri’nin adının “Ani” şeklinde anılmasının mümkün olmayacağını belirterek, bu yöndeki araştırma ve incelemelerinin halen daha devam ettiğini bildirdi.

Konukçu, Prof.Dr. Fahri Kirzioğlu’nun tarihi eski yazmalarına dayanarak yaptığı bir araştırmada, Anı Harabeleri ile ilgili önemli bilgilere ulaştığını kaydetti. Meşhur ören yerinin, tarihi kaynaklarda da Anı adıyla anıldığına dikkati çeken Prof.Dr. Konukçu, “Anı kelimesi, Ermeni dünyasının malıymış gibi görülmesine rağmen, bu adı bir çok Türk medeniyeti kullanmıştır” dedi. 

Anı adının çok eski dönemlerden beri Türkler ve çevresinde kullanıldığını aktaran Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Konukçu, “Ermeni dünyasına aitmiş gibi gösterilmek istenilen bu kelime, Med, Pers, Part ve Sasani geleneğinde “AN” diye kullanılmıştır. Benzer isimler Türkistan’dan da göze çarpmaktadır. Halvetiye’den Gülşeni’nin yazdığı eserde, Akkoyunlulardan bahsederken Ansuyu başı demektedir. Kaldı ki, yöre halkı da Anı ismini kullanmaktadır. O yüzden Ermeni dünyasının tekelindeki kelime, bizde Türkçesi ile, yani Anı şeklinde ifade edilecektir.” diye konuştu. 

Anı Harabeleri ile ilgili isim tartışmasının daha uzun bir süre devam edeceğini düşündüğünü dile getiren Konukçu, “Sanırım bu işi resmi platformlara da taşıyabilirler. En son olarak şifahi de olsa Kültür ve Turizm Bakanı’na kadar götürülmüştü bu konu. Tarihi belgeler ışığında bekleyip göreceğiz.” şeklinde konuştu.

Erzurum Gazetesi, Haber: Samet Özünal, 25.06.2010

1500 YILLIK İNCİL İÇİN DÖRT GÖZALTI

 

Yapılan aramada aracın bagajında 65 sayfadan oluşan ceylan derisine yazılı bir İncil bulundu.

Bin 500 yıllık olduğu belirtilen Süryanice incilin piyasa değerinin yaklaşık 1 milyon doları bulduğu öne sürüldü. İncilin ele geçirildiği otomobilde bulunan müteahhit A.K. (51), tekstilci N.Ş. (42), inşaat malzemesi satıcıları M.E. (47) ve R.T. (38) gözaltına alındı.

Şüpheliler incili yolda bulduklarını ileri sürdü. Muğla Müze Müdürlüğü’nce incelenen İncil’in orijinal olduğu belirtildi.

Milliyet, Haber: Ahmet Bayrak, 25.06.2010

HATTUŞA'DAKİ TARİHİ KONAKLAR TURİZME KAZANDIRILACAK

 

 

Çorum'un Boğazkale (Hattuşa) İlçesi'nde bulunan Dulkadiroğlu beyliğine ait tarihi konak ve ilçedeki eski konaklar turizme kazandırılacak.

 

Çorum Valisi Nurullah Çakır ve Çevre ve Kültür Değerleri Koruma Tanıtma Vakfı Başkanı (ÇEKÜL) Başkanı Prof.Dr. Metin Sözen, Boğazkale İlçesi'ne giderek incelemelerde bulundu.

 

ÇEKÜL Vakfı Başkanı Prof.Dr. Metin Sözen, Dulkadiroğulları Beyliğinin mirasçıları olan ve Boğazkale'de yaşayan Dölarslan ailesi yaptığı görüşmeler sonunda konağın turizme kazandırılması için karar aldıklarını söyledi. Haremlik, selamlık, hamam ve hizmet odaları gibi bölümlerinden oluşan külliye şeklindeki konağın çok önemli tarihi olaylara tanıklık ettiğini Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti dönemlerine birçok önemli şahsiyeti ağırladığı belirtildi. Tarihi konakta yapılacak restorasyon çalışmaları konak Müze Ev görümüne kavuşturulacak.

 

İlçedeki konakların Çorum Valiliği, Anıtlar Yüksek Kurulu ve Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca yapılacak çalışmaların ardından koruma altına alınarak turizme kazandırılması planlanıyor.

Turizm Gazetesi, 24.06.2010

FİRAVUNUN ÖLÜM NEDENİ BELLİ OLDU

 

 

Mısır'ın ünlü firavunu Tutanhamun'un doğuştan gelen bir kan hastalığından ölmüş olabileceği öne sürüldü.

 

Almanya'daki Bernhardt-Nocht Tropikal Hastalıklar Enstitüsünden Alman bilim adamlarının yaptığı araştırma, şubatta Mısır Eski Eserler Kurumu Başkanı Zahi Havas ve ekibinin ortaya attığı, Tutanhamun'un doğuştan yarık dudaklı ve yumru ayaklı olduğu, sıtmanın azdırdığı kırık bacağında meydana gelen komplikasyonlardan öldüğü tezine gölge düşürdü.

Araştırmacılar Christian Timmann ve Christian Meyer, Havas ve ekibinin Tutanhamun'un ölüm nedeni konusundaki tezinin akla yatkın olmadığını, sıtmanın özellikle çocuklarda ölümcül olduğunu, öldüğü sırada Tutanhamun'un yetişkin bir genç olduğunu savundu.

Tutanhamun'un orak hücre kansızlığı (drepanositoz) denilen kalıtsal hastalıktan ölmüş olduğu tezini ileri süren araştırmacılar, anne ve babanın genlerinden bu kan bozukluğu hastalığını alarak doğan kişilerin son derece acı verici krizlerle boğuşabileceğini, hastalığın böbreklerde, akciğerlerde, kemiklerde ve merkezi sinir siteminde ağır tahribata neden olabileceğini vurguladı.

Drepanositoz hastalığının bazı DNA testlerinde gözardı edilmiş olabileceğini, bu nedenle belirli testlerin yapılması gerektiğini ifade etti.

Alman bilim adamlarının bu iddiası, Zahi Havas ve ekibinin yaptığı araştırmanın da yayımlandığı Amerikan Tıp Derneği'nin dergisinde yer aldı.

Havas ve ekibinin, Tutanhamun'un mumyasıyla 15 akrabasının mumyaları üzerinde yaptığı ve 2 yıl süren DNA incelemeleriyle bilgisayarlı tomografi görüntülerinin sonuçları zaten doğuştan gelen hastalıklardan mustarip olan firavunun, kırık bacağının yol açtığı komplikasyonlarla birlikte ağır sıtmanın kurbanı olduğunu gösteriyordu.

Tutanhamun'un birçok rahatsızlığının bulunduğu, genç olmasına rağmen dayanıksız olduğu ve bastonla yürüyebildiğini de belirten ekip, firavunun kan akışının olmaması yüzünden sol ayak kemiğinin yavaş yavaş tahrip olmasına yol açan Kohler hastalığından da mustarip olduğunu ileri sürmüştü.

Henüz 10 yaşındayken, MÖ 1333'te tahta çıkan ve sadece 9 yıl ülkeyi yönetebilen Tutanhamun'un mezarı, içindeki muhteşem hazineyle birlikte 1922'te bulunmuştu. Uzun zamandır, Tutanhamun'un erken ölüm nedenine ilişkin birçok iddia ortaya atılıyor.

Radikal, 24.06.2010

PICASSO'YA 52 MİLYON

 

Ünlü İspanyol ressam Pablo Picasso'ya ait bir tablo, İngiltere'nin başkenti Londra'da yapılan müzayedede 52 milyon dolardan alıcı buldu.
 

Picasso'nun “Mavi Dönem” olarak adlandırılan eserlerinden “Angel Fernandez de Soto Portresi” adlı tablosu, Christie's müzayede şirketinin düzenlediği müzayedede, bu eser için biçilen fiyat aralığının alt sınırı olan 52 milyon dolara satıldı.

 

Tabloyu, kendi hayır kurumu yararına Andrew Lloyd-Webber adlı bir kişi aldı.

 

Picasso'nun tablosunun biçilen fiyatın alt sınırından alıcı bulmasının yanı sıra, aynı müzayedede satışa sunulan ünlü Fransız empresyonist ressam Claude Monet'nin “Nilüferler” adlı tablosu da satılamadı. Uzmanlar bunun, sanat piyasasındaki ihtiyatlı tavrın yeni bir işareti kabul ettiklerini belirtti.

Hürriyet, 24.06.2010

TÜNEL KAZISINDA GİZEMLİ TÜNEL BULUNDU

 

 

Bartın’da, 1971 yılında yıkılan, kentin ileri gelen Rum tüccarlarından Budosaki’ye ait asırlık konağın temeli aranırken tarihi tünel bulundu. Konak ile şu an Kültür Merkezi olan kilise arasında tünelin bağlantısı olduğu düşünülürken, çalışmalar durdurularak Amasra Müze Müdürlüğü’ne haber verildi.

Kırtepe Mahallesi’nde 1881 yılında yapılan ve 1971 yılında yıkılan, Rum tüccar Budosaki’ye ait konağın aynısının yeniden yapılması ve müze olarak kullanılması kararlaştırıldı. Bu amaçla, konağın Bartın Lisesi'nin bahçesinde bulunan kalıntılarında binanın temeli aranırken tünele rastlandı. Mahzen bölümü ve tünelin bir kısmı ortaya çıkarken, tünelin duvarla örülmüş olduğu görüldü. Tünelin yaklaşık 150 metre uzunluğunda olduğu ve şu an Kültür Merkezi olan eski kilise ile bağlantısının olduğu düşünülürken, Amasra Müze Müdürlüğü’ne haber verilerek inşaat çalışmaları durduruldu.

Bartın Belediye Başkanı MHP’li Cemal Akın, “Valimiz İsa Küçük’ün başkanlığında bu çalışmayı başlattık. Sayın valimiz buraya eğitim müzesi yapmayı düşünüyor. Burada daha önceden bulunan eski binanın mimarisine sadık kalınarak binayı inşa edeceğiz. Bina yapılırken bulunan tüneli de koruyacağız. Çocukluğumuzda biz bu tünele girerdik. Yapacağımız çalışmaların ardından, konakla beraber tünelin turizme kazandırılması lazım” dedi.

Radikal, Haber: Halil Tekin, 24.06.2010

EFES 2.5 MİLYON ZİYARETÇİ BEKLİYOR

 

 

Efes antik kentinde haziran ayında sayısında büyük artış olduğu belirtildi.Dünyanın en büyük açık hava müzesi olma özelliğini de taşıyan Efes'te ziyaretçi sayısı 3 yıl içinde 1 milyon 600 binden 2 milyonun üzerine çıktı.
 
Selçuk Turizm Danışma Müdürü Mehmet Falakalı, Efes kentinin yurt içi ve dışında son yıllarda daha fazla tanınır hale geldiğini söyledi. Kruvaziyer turizmindeki artışın, Efes antik kenti ve Meryemana Evi'nin ziyaretçi sayısını doğrudan etkilediğini ifade eden Falakalı, özellikle haftanın üç günü Kuşadası ve İzmir Limanına yanaşan gemilerle gelen turistlerin Efes ören yerlerini ziyaret etmesinin, günlük ziyaretçi sayısını 10 bin kişinin üzerine çıkardığını kaydetti.


Limanlara yanaşacak gemi sayılarının önümüzdeki aylarda daha da artacağına işaret eden Falakalı, "Kuşadası ve İzmir limanına gelen gemilerin sayısı arttıkça, ziyaretçi sayımız giderek artıyor" diye konuştu.


Falakalı, sadece Kuşadası limanına sezon boyunca 700 geminin geleceğini belirterek, şunları kaydetti: "Kuşadası üzerinden gelen ziyaretçiler doğrudan Efes antik kenti ve Meryem Ana Evi'ni ziyaret ediyor. Dünyadaki ekonomik krize rağmen bu yıl turist sayısında artış beklenmesi, Efes kentini daha çok kişinin ziyaret edeceğini gösteriyor. Ziyaretçi sayımız geçen yıl 2 milyonu aştı, bu yıl sayıyı 2.5 milyona ulaştırmayı hedefliyoruz."

Haber Ekspres, 24.06.2010

ÇAYÖNÜ'NDE RESTORASYON BAŞLIYOR

 

 

Diyarbakır Müze Müdürü Nevin Soyukaya, Çayönü Kaymakamı Ramazan Yıldırım ve Belediye Başkanı Fesih Yalçın'ı makamlarında ziyaret ederek, 10 Temmuz'da başlayacak restorasyon çalışmaları için destek istedi.

 

"Hilar ve Çayönü'nün Turizme Kazandırılması Projesi" kapsamında tarihi Hilar Mağaraları'nda kazı çalışmaları aralıksız devam ediyor. Diyarbakır Müze Müdürü Nevin Soyukaya, restorasyon çalışmalarına destek için Kaymakam Yıldırım ve Belediye Başkanı Yalçın'ı ziyaret etti. Restorasyon çalışmalarına destek vereceklerini açıklayan Kaymakam Yıldırım, "Hilar ve Çayönü'nün turizme kazandırılması için başlatılan çalışmalar devam ediyor. Proje kapsamında yürütülen yürüyüş yolları, otopark ve çevre düzenlemesi projesinin devamı olarak, Çayönü'nde de eş zamanlı başlayacak yeni çalışmalara destek vereceğiz. Yaklaşık 1 ay sürecek bu çalışmalar sonunda Hilar ve Çayönü'nü turizme kazandıracağız. Çalışmalarda, o dönemi yansıtacak tarihi bir ev inşa edilecek, bunun yanında Çayönü'nü Hilar'a bağlayan köprü ve çevre düzenlemesi yapılacak. Müze müdürünün destek talebine kaymakamlık ve belediye olarak yürütülecek çalışmalarda iş makinesi, uyarı levhaları ve gerekli maddi katkıyı biz sağlayacağız" dedi.

Diyarbakır Kent Haber, 24.06.2010

EGE'YE İKİNCİ BERGAMA

 

 

Muğla'nın Marmaris İlçesi'nde, Selimiye Köyü yakınlarındaki Kameriye Adası'nda bulunan ve her yıl, başta Ortodokslar olmak üzere binlerce turistin akınına uğrayan bin 800 yıllık tarihi kilise, Marmaris Ticaret Odası tarafından restore edilerek inanç turizmine kazandırılacak.

Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği (TÜRSAB) Marmaris Bölgesel Yürütme Kurulu Başkanı İsmail Özbozdağ, restorasyonun ardından etkili bir tanıtımla Kameriye Kilisesi'nin ikinci 'Meryem Ana' olabileceğini belirtti. Marmaris'e araçla 45 dakika mesafedeki Selimiye Köyü'nde 1. derece doğal sit alanı olan Kameriye Adası'ndaki tarihi kilisenin restore edilerek inanç turizmine kazandırılması için Marmaris Ticaret Odası tarafından proje hazırlanarak 27 Nisan 2010'da Kültür ve Turizm Bakanlığı'na gönderildi. İzmir 2 No.lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından incelenen projenin onaylanması halinde restorasyon için gerekli bütçe oluşturularak çalışmalara başlanacağı bildirildi.


Marmaris Ticaret Odası Başkanı Mehmet Baysal, bölgedeki tarihi değerlere sahip çıkmayı ve turizme katkı sağlamayı amaçladıklarını belirterek, "2001'de Kameriye Kilisesi restorasyonu için Mesleki Eğitim ve Küçük Sanayi Destekleme Vakfı (MEKSA) tarafından proje hazırlanmıştı. Almanya'nın Türkiye Büyükelçiliği ve Marmaris'teki Robinson Hotel, sponsorluğu kabul etti. Ancak restorasyon projesine ek olarak hazırlanan eğitim merkezi projesinden dolayı tüm proje reddedildi. Şimdi yeniden girişimlere başladık. Restorasyona onay gelmesi durumunda, sponsorları ve Marmaris'i harekete geçirmek için adım atacağız" dedi.

Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği (TÜRSAB) Marmaris Bölgesel Başkanı İsmail Özbozdağ da, yapılacak restorasyon çalışmasının bölge turizmi açısından büyük önem taşıdığını söyledi. Marmaris'e gelen 1.5 milyon turistin yüzde 90'ının eğlence turizmi amacıyla geldiğini ifade eden Özbozdağ, "Restorasyon sonrası inanç turizmi, müşteri profilimizi geliştirecek. Bu sayede tek tip müşteriyi aşarız. Kameriye Adası restorasyon, iyi bir tanıtım ve altyapıyla ikinci bir Meryem Ana olabilir. Muğla'nın Türkiye turizm gelirlerindeki payının yüzde 10'dan 15'e çıkacak. Muğla çok önemli inanç ve tarihi merkezlere sahip. Tümünün ayağa kaldırılması ve bir yol haritası hazırlanması gerekiyor. Böyle bir girişimden dolayı Marmaris Ticaret Odası'nı kutluyorum" dedi.

Mum yakılıp dilek tutuluyor
Ortodoks kaynaklardan edinilen bilgilere göre Ortodoksların Kameriye Kilisesi'ni tercih etmelerinin başında, bir Ortodoks kilisesinde İsa'nın huzurunda evlenmenin, evliliği bir işlemden öte kutsal bir bağ haline getirdiğine inanmaları. Ayrıca Avrupa dışında bir Ortodoks kilisesinin Marmaris gibi düğün turizmiyle ünlü bir turizm merkezinde olması da ayrı bir tercih sebebi. Gelen turistler Kameriye'de tutulan dileklerin kabul göreceğine de inanıyor. Kilise önündeki zeytin ağacına kağıt mendil bağlayıp, İsa figürü önünde mum yakarak dilek tutuyor. İngiliz Veliaht Prensi Charles da, 9 yıl önce Kameriye Adası'na gelerek kiliseyi ziyaret etmişti.
Yeni Asır, Haber: Osman Akça, 24.06.2010

TOPKAPI SARAYI, YUSUF BENLİ'YE EMANET

 

2005'ten beri vekaleten idare edilen Topkapı Sarayı müdürlüğüne Mevlana Müzesi Müdürü Yusuf Benli atandı.

 

1962 doğumlu Benli, Selçuk Üniversitesi Arkeoloji ve Sanat Tarihi mezunu. Sivas, Akşehir, Konya ve Çanakkale gibi çeşitli müzelerde çalıştı. Pek çok kazı ve restorasyon çalışmalarında bulunan Benli, 2007'den beri Mevlana Müze Müdürlüğü görevini sürdürüyordu.

Zaman, Haber: Samet Altıntaş, 24.06.2010

TÜRK- YUNAN TARİHİ ESERLERİ KORUMA ANLAŞMASI

 

Zirvede Yunanistan Başbakanı Yorgo Papandreu'ya eşlik eden Yunan Kültür Bakanı Pavlos Geroulanos ile Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay arasında iki ülkedeki tarihi eserlerin korunmasını içeren bir anlaşma imzalandı. Geroulanos'a göre bu anlaşma ile Yunanistan'daki Osmanlı yapıt ve eserleri ile Türkiye'deki Bizans ve antik Yunan eserlerinin onarım ve bakımları için iki bakanlık işbirliği başlatacak.

Sabah, Haber: Stelyo Berberakis, 24.06.2010

VEKİLLERDEN ASPENDOS, AKİF, SAROYAN SORUSU

 

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, önceki gün Genel Kurul’da milletvekillerinin eleştirilerini yanıtladı.

CHP Antalya Milletvekili Tayfur Süner, Aspendos antik tiyatrosu yakınındaki “Akdeniz Beton” şirketinin kurduğu taş ocağındaki dinamitler ve ocaktan çıkanları taşıyan 100 tonluk kamyonların esere zararı olup olmayacağını sordu. Günay da “Kuş uçuşu 6 kilometre kuzeyde bir taş ocağı var. Bu taş ocağı sit alanının tamamen dışında” dedi.

Mısır Apartmanı özel mülk
MHP Karaman Milletvekili Hasan Çalış ise kapısında yalnızca “Mehmet Akif Ersoy bu binada ölmüştür” yazan, milli şairin Mısır Apartmanı’nda son nefesini verdiği dairenin müze haline getirilmesiyle ilgili çalışma yapılıp yapılmadığını sordu. Günay, soruyu şöyle yanıtladı: “Ne yazık ki burası özel mülk. İstanbul’da Akif’in hatırasına uygun bir düzenleme yapmak benim de özlemlerimden birisi.”

Saroyan’ın evi  bulunamadı
Günay, BDP Bitlis Milletvekili Nezir Karabaş’ın, “Ermeni yazar William Saroyan’ın ailesinin yaşadığı Bitlis’teki evin müzeye dönüştürme ve 2009 yılında açmayı taahhüt etmiştiniz. Bu taahhüdünüzü gerçekleştirebildiniz mi?” sorusunu da yanıtladı: “Ben böyle bir evin bulunması halinde değerlendirebileceğimi söylemiştim ama böyle bir ev bulamadık. Bize özel müze konusunda bir başvuru olursa, gereğini yerine getirmeye çalışırız ama şu anda herhangi bir teklif yok.”

Hürriyet, Haber: Umut Erdem, 24.06.2010

TARİHİ MEZAR TAŞI ÇALINDI

 

Malatya'nın Battalgazi İlçesi'nde tarihi mezar taşının çalındığı bildirildi.
 

Malatya Bilim ve Sanat Merkezi'nden yapılan yazılı açıklamada, Battalgazi Müftüler Mezarlığı civarında bulunan ve halk arasında ''Seyitler'' olarak bilinen mezarlara ait olan ''tescilli bir mezar taşının'' çalındığı kaydedildi.
 

Malatya Bilim ve Sanat Merkezi Tarih Öğretmeni Birol Bayram Güngör'ün Battalgazi Emniyet Müdürlüğüne giderek suç duyurusunda bulunduğu belirtilen açıklamada şöyle denildi:
 

''Geçen yıl öğrencilerle yaptığımız incelemelerde buradaki diğer mezar taşının kırılarak çalındığını, mezarın eşildiğini belirlemiştik. Battalgazi'de İlçesindeki nadir Şahikalardan olduğunu gördüğümüz mezarların korunması için girişimlerimiz sonucu burası tescillenmişti. Mezar taşları ölen kişinin bilgilerini yansıtmasının dışında, yapıldığı dönemin özelliklerini de taşıyan birer sanat eseridir.''

Malatya Aktüel, 24.06.2010

ŞANGAY'DA MÜZE ZİRVESİ

 

İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, Şangay EXPO’da Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ile Ege Medeniyetler Müzesi’ni görüştü. İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin Şangay EXPO’da açtığı standı ziyaret eden Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, hem Büyük Kanal Projesi’nin hem de İzmir’in tanıtımına yönelik bu çalışmanın kent ve ülke yararına önemli kazanımlar sağlayacağını söyledi. Stant zeminindeki dev İzmir haritası üzerinde Büyük Kanal Projesi’yle ilgili İZSU Stand Direktörü Meral Çoban’dan brifing alan Bakan Günay, daha sonra İzmir’e kurulacak olan Ege Medeniyetler Müzesi konusunda Başkan Aziz Kocaoğlu ile bir görüşme yaptı.
 

Müze yerinin harita üzerinde tespitiyle başlayan ‘mini zirve’ye Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Şenay Başer ile Ege Bölgesi Sanayi Odası Yönetim Kurulu Başkanı Ender Yorgancılar da katıldı. İzmir’e kazandırılacak yeni müze konusunda kararlılıklarını dile getiren Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu, “Kentimize yapacağımız müze konusunda Sayın Bakan’la aynı heyecanı duyuyoruz. El ele vererek en kısa süre içinde bu projeyi gerçekleştirmek arzusundayız” diye konuştu.

Hürriyet Ege, 24.06.2010

TARİHİ ULU CAMİ RESTORE EDİLDİ

 

 

Kütahya Simav’da, bir kişinin ölümü, iki kişinin yaralanması ve 36 konutun ağır hasar gördüğü 17 Şubat 2009’da meydana gelen 5 büyüklüğündeki depremde kubbeleriyle duvarlarında meydana gelen çatlak ve patlaklar yüzünden ibadete kapanan tarihi Ulu Cami’de Vakıflar Genel Müdürlüğünce 3 ay önce başlatılan restorasyon çalışmaları tamamlandı.

 

Simav Kaymakamı Cengiz Horozoğlu restorasyon çalışması tamamlanan tarihi Ulu Caminin yeniden ibadete açılması için Vakıflar Genel Müdürlüğünden gelecek resmi yazıyı beklediklerini söyledi.

 

Simav’daki tarih ve kültür mirasının korunması ve gelecek nesillere aktarılması faaliyetlerine katkıda bulunmak gayesiyle; Vakıflar Genel Müdürlüğünün izni ve Anıtlar Yüksek Kurulunun tasdikli projeleri ile yapımına üç ay önce başlanan tarihi Ulu Cami ve Külliyesinin restorasyon çalışmalarının tamamlanmasının kendilerini mutlu ettiğini bildiren Kaymakam Cengiz Horozoğlu, hayırsever vatandaşların caminin halılarını değiştirme yönünde verdikleri sözü yerine getirmek için başlattıkları hummalı çalışmanın da kendilerini ayrıca gururlandırdığını kaydetti.

Kütahya Kent Haber, 23.06.2010

BİTLİS KALESİ SAĞLAMLAŞTIRILACAK

 

 

Bitlis Kültür ve Turizm İl Müdürü Hüsnü Işıkgör, Bitlis Kalesi'nden kopma ihtimali olan kaya bloklarının sağlamlaştırma çalışmalarına önümüzdeki günlerde başlanacağını belirtti.

 

Son yıllarda, MÖ 312 yılında Büyük İskender tarafından yaptırılan Bitlis Kalesi'nden kopan kayaların çevresinde bulunan iş yerlerinin tehdit etmesi yetkilileri harekete geçirmişti. Kale etrafındaki iş yerleri ve evlerin boşaltılması kararının ardından kaledeki kaya bloklarını sağlamlaştırma çalışmaları da sürüyor. Kültür ve Turizm İl Müdürü Hüsnü Işıkgör, kaledeki taşların sağlamlaştırılması için geçtiğimiz ay içerisinde ihale yapıldığını ve ihaleyi alan firma yetkilileri ile birlikte kale etrafını gezdiklerini söyledi. Işıkgör, önümüzdeki günlerde firmanın çalışmalara başlayacağını belirterek, "Esnafımıza artık geçici çözümlerle değil, kalıcı çözümler üretmek için çalışmalar yapıyoruz. Yaklaşık 2 yıl sürecek bir çalışma sonrasında kaya blokları üzerinde bulunan surlardaki taşlarla ilgili çalışmalar yapılacak. Bazı taşlar yenilecek. Bazıları da sağlamlaştırılacak. Düşebilecek konumda olan bazı taşlarda özel korumlar ve uygulamalarla birbirine tutturulacaktır" dedi.

Bitlis Kent Haber, 23.06.2010

"YENİ YERLEŞKE ALANI TARİHİ ESER SAHASI DEĞİL"

 

Batman Kültür Turizm İl Müdürü Selahattin Ortaboy, Hasankeyf yerleşkesinin 4-5 km batısında olduğu ve burada yapılmakta olan yol çalışmasının 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamında tarihi eser sahası olmadığını söyledi.

 

Batman'da yayınlanan yerel basında Hasankeyf İlçesi'nin yeni yerleşkesinde TOKİ tarafından yapılan inşaat çalışmalarında tarihi kalıntıların bulunduğu haberi üzerine Batman Müze Müdürlüğü'nde görev yapan teknik elemanların - arkeolog, sanat tarihçiler- Hasankeyf'e gönderilerek burada incelemelerde bulunduklarını ifade eden İl Müdürü Ortaboy, "Müze elemanlarının anılan yerde yaptıkları incelemede söz konusu alandaki inşaat çalışmaları yeni Hasankeyf yerleşkesinin 4-5 km batısında olduğu ve burada yapılmakta olan yol çalışmasının 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlılarını Koruma Kanunu kapsamında tarihi eser sahası olmadığı anlaşılmıştır. Ayrıca yerel basınımıza konu olan ve fotoğraflarla görüntülenen kafatası biçimindeki taş parçasının kayalardan kopmuş doğal bir taş parça olduğu dolayısıyla herhangi bir tarihi özellik taşımadığı anlaşılmıştır." dedi.

Batman Gazetesi, 23.06.2010

TAŞHAN'IN RESTORASYONU İÇİN İTTİFAK SAĞLANDI

 

 

Vakıflar Bölge Müdürlüğü ile Taşhan içerisinde bulunan mülkiyet sahiplerinin yıllardır anlaşamadığı sorunlar ortadan kaldırıldı.


Vakıflar Genel Müdürlüğü “Onarılmayan tarihi eser kalmayacak”  adı altında çalışmalarına devam ediyor. Sivas’taki pek çok tarihi eserin restorasyon çalışmasına halen devam etmekte olan Vakıflar Bölge Müdürlüğü, son olarak tarihi Taşhan binasının 29 Haziran 2010’da restorasyon ihalesi yapılacağını açıkladı.


19. yüzyılda şehre gelen yabancı konukları ağırlamak amacıyla yaptırılan ve mimari bakımından Sivas’a gelen turistlerde hayranlık uyandıran Taşhan’ın şu an ki halinden; ne Taşhan esnafı ne de müşterisi memnun. Taşhan içerisinde ki esnafların hemen hepsi binanın onarılması gerektiği fikrinde birleşirlerken; esnaf “Taş Han’ın kesinlikle restore edilmesi gerekiyor, ancak, bu tarihi bina onarılırken içindeki esnaf mağdur edilmemeli” şeklinde konuşuyor.


Geçtiğimiz günlerde 6 mülkiyet sahibi ile toplantı yaparak esnafın fikrini alan Vakıflar Bölge Müdürlüğü restorasyon işlemlerinin tamamlanmasının ardından mülkiyet sahiplerinden belli miktarlarda para talep edecek.


Taşhan’daki kafe ve çay ocaklarının adeta müdavimi olan vatandaşların büyük çoğunluğu da Taşhan’ın restore edilmesinin gerektiğini belirttiler.


29 Haziran 2010 tarihinde proje ihalesi yapılacak olan tarihi binanın restorasyonu üzerinde titizlikle duran Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Sivas’ın önemli tarihi eserlerinden biri olan Taşhan binasını turizme katkı sağlayacak bir hale getirmeyi hedefliyor.


TAŞHAN

19. yüzyılın ikinci yarısında kesme taştan yapılmış olan açık avlulu ve iki katlı olan han dikdörtgen planlı olan yapı doğu, güney ve kuzey cephelerinde demir kanatlı ve yuvarlak kemerli üç girişe sahiptir. Orta avlunun tabanı blok taş döşemelidir. Avlunun ortasında elips şeklinde bir havuz ve havuzun ortasında zıt yönlerde ağzından su akan iki adet çift başlı aslan bulunur. Orta avlunun güney ve kuzeyinde tek parça silindir gövdeli altı büyük sütünün oluşturduğu revaklar yer alır. Revaklardaki sütunlar birbirine yuvarlak kemerlerle bağlanmıştır. Revak gerisindeki odalar ve revak üzeri beşik tonoz ile örtülüdür. Dıştan ise her mekanın üzeri kırma çatılı ve kiremitle kaplıdır.

Sivas Hürdoğan, 23.06.2010

İSTANBUL'DAKİ BİZANS SARAYLARI

 

Vehbi Koç Vakfı tarafından her üç yılda bir gerçekleştirilen “Uluslararası Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları Sempozyumu” kapsamındaki “İstanbul’daki Bizans Sarayları Sergisi” İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nde açıldı. Sergide, İstanbul Arkeoloji Müzeleri koleksiyonlarından seçilen Bizans Saraylarına ait arkeolojik kazılarda ortaya çıkarılan küçük buluntularla birlikte sarayların antik kaynaklar doğrultusunda yapılan rekonstrüksiyonları da sergilenmekte.

İmparator I. Konstantinos’un MS 330’da İstanbul’u başkent ilan etmesi ile kentte yoğun bir imar faaliyetine girişilmiş. İstanbul saraylarının da yapımı bu dönemde başlamış. Kentteki bilinen ilk saray yapısı olan ve 4.yüzyıldan 11. yüzyıla kadar Bizans imparatorlarının oturdukları Büyük Saray, Hippodrom’dan ve şimdiki Sultanahmet Camii’nin bulunduğu alandan Marmara Denizi’ne kadar uzanan 100.000 m²’lik bir alanı kaplamaktaydı.

Sergide, tarihi yarımada sınırları içerisinde, bugünkü Ayvansaray semtinde, 11-15. yüzyıllar arasında imparatorluk sarayı olarak kullanılan Blakhernai Sarayı ve Tekfur Sarayı buluntuları da sergilenmekte. Tekfur Sarayı, İstanbul’da, Bizans döneminden günümüze ulaşan tek saray yapısı olması bakımından önemli.

21 Eylül’e dek sürecek sergide, büyük boyutları nedeniyle sergi alanına taşıtılamayan eserler ise, Müze Ana Giriş Kapısı önündeki yolda sergilenirken bir kısmının da panoda resimleri verilmekte. “Bizans Sarayı: İktidar ve Kültür Kaynağı” konulu sempozyum ise bugün sona erecek.

Sergide buluntusu olan saraylar
Büyük Saray, Mangana Sarayı, III. Nikephoras Botaneiates’in sarayı, Antiokhos Sarayı, Blakhernai Sarayı, Tekfur Sarayı, Rhegion Sarayı, Lausos Sarayı, Damatrys Sarayı.

Cumhuriyet, 23.06.2010

FATİH ASKERİ RÜŞTİYESİ YENİ ELBİSELERİNİ GİYİYOR

 

 

İl Özel İdaresi İmar Yatırım ve İnşaat Daire Başkanlığı Eski Eser Proje Birimi tarafından rölöve, restitüsyon ve restorasyon projeleri hazırlanan ve uygulamaya geçilen Fatih İlköğretim Okulu, çok yakında yeni ve güçlenmiş yüzüyle İstanbul’a merhaba diyecek.

Fatih İlçesi Kirmasti mahallesinde bulunan ve restorasyon projeleri onaylanan Fatih İlköğretim Okulu, tarihi yarımada kentsel ve tarihi sit alanı içerisinde kalan İstanbul 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nun 26.01.2005 gün ve 404 sayılı kararıyla korunması gerekli kültür varlığı olarak tescil edilmişti.

Fatih İlköğretim Okulu, Mustafa Reşit Paşa’nın ismine izafeten 1869 yılında Fatih Askeri Rüştiyesi adıyla eğitime başlamış okullardan. 1967 depreminden sonra oldukça zarar gören bina, 1968 yılında eski şekli muhafaza edilerek onarılmıştı. 1997 yılından günümüze Fatih İlköğretim Okulu olarak eğitimine devam eden bina bünyesinde 1 adet bilgi teknolojisi sınıfı, çok amaçlı salon, fen laboratuarı bulunuyor. Ana sınıfı ise yapım aşamasında.
İl Özel İdaresi İmar Yatırım ve İnşaat Daire Başkanlığı Eski Eser Proje Birimi tarafından rölöve, restitüsyon ve restorasyon projeleri hazırlanan ve uygulamaya geçilen Fatih İlköğretim Okulu, çok yakında yeni ve güçlenmiş yüzüyle İstanbul’a merhaba diyecek.

Fatih İlçesi Kirmasti mahallesinde bulunan ve restorasyon projeleri onaylanan Fatih İlköğretim Okulu, tarihi yarımada kentsel ve tarihi sit alanı içerisinde kalan İstanbul 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nun 26.01.2005 gün ve 404 sayılı kararıyla korunması gerekli kültür varlığı olarak tescil edilmişti.

Fatih İlköğretim Okulu, Mustafa Reşit Paşa’nın ismine izafeten 1869 yılında Fatih Askeri Rüştiyesi adıyla eğitime başlamış okullardan. 1967 depreminden sonra oldukça zarar gören bina, 1968 yılında eski şekli muhafaza edilerek onarılmıştı. 1997 yılından günümüze Fatih İlköğretim Okulu olarak eğitimine devam eden bina bünyesinde 1 adet bilgi teknolojisi sınıfı, çok amaçlı salon, fen laboratuarı bulunuyor. Ana sınıfı ise yapım aşamasında.

Yapı, 23.06.2010

GEÇMİŞİN MODERN MİMARLIĞI - 1: KADIKÖY

 

İstanbul'un Anadolu yakasında, Boğaz'ın Marmara'ya açılmaya başladığı kıyılarda yer alıyor Kadıköy...

Kadıköy'ün adının meşhur Nasrettin Hoca'nın kızının torunu olan ilk İstanbul Kadısı Celalzade Hızır Bey'den geldiği söylentiler arasında dolaşıyor.

 

 

Geçmişi İstanbul'dan çok daha eskilere dayanan Kadıköy'deki yerleşme Haydarpaşa Koyu çevresi ile Moda Burnu'nun oluşturduğu alan içinde yer alıyordu. Bostancı'ya kadar tüm semt ve mahalleleriyle Kadıköy 19. yüzyılda iskana açıldı.

18. yüzyılda Türklerin ve Rumların yaşadığı Kadıköy'de Ermeni yerleşimleri görülmeye başladı. 1813 tarihli Konstantin Kaminar Haritası'na göre Kadıköy İskelesi ve çarşı çevresinde mahalleler yer alırken Moda Burnu'nun Kalamış Koyu'na bakan yamaçları ile Söğütlüçeşme ve Kızıltoprak arası yeşillikler, sınırları belirtilmiş bağ ve bostanlarla kaplıydı.

19. yüzyılın sonlarına doğru Moda çevresinde Gayrimüslim ve Levantenler'in yerleşmeye başladı ve Fenerbahçe'ye doğru geniş araziler satın alarak sayfiye amaçlı köşkler inşa ettirdiler. Göztepe, Erenköy, Bostancı çevresi dönemin önde gelen devlet görevlilerinin geniş araziler içinde köşkler yaptırdıkları yerlerdi.

 


1922 yılına ait İstanbul Haritası



Kadıköy 20. asrın başlarında İskele çevresi cami, Rum ve Ermeni kiliseleri ile çeşitli resmi yapıların toplandığı ve çarşının yer aldığı bir merkez olarak görülüyor. Bu yıllarda Kadıköy dışında Moda, Kalamış ve Fenerbahçe'ye de vapurlar işliyordu. Demiryolu istasyonları çevrelerindeki yerleşkeler büyüdü. II. Abdülhamid dönemi paşalarının yaptırdığı cami ve kamu yapılarının çevresinde yer yer mahalleler oluştu. Kızıltoprak, Göztepe, Erenköy, Suadiye ve Bostancı, 20. yüzyılın başında Kadıköy'ün oldukça gelişmiş banliyöleri olarak kabul ediliyordu.

Kadıköy'de kurulan Onuncu Belediye Dairesi'nin ilk başkanı Osman Hamdi Bey oldu.

Kadıköy, 1912-1914 arasında Cemil Topuzlu'nun belediye başkanlığı sırasındaki ikinci imar operasyonları döneminde bazı önemli imar operasyonlarına sahne oldu. Bazı yol yapımı ve altyapı uygulamalarının yanı sıra Şehremini Cemil Paşa'nın şehir ve semt parkları oluşturma projesi kapsamında Kadıköy'de Kuşdili Deresi'nin kıyısında Yoğurtçu Parkı yapıldı. Ayrıca İskele Meydanı'nda bulunan ve halen kullanılan belediye binası da bu dönemde inşa edildi.

Kadıköy I. Dünya Savaşı'nın öncesinde, İstanbul'un önemli bir konut alanı haline geldi. Kadıköy deniz ulaşımı sayesinde önemli bir sayfiye yeri oldu. Bunun yanı sıra İstanbul ile konut-işyeri ilişkisine de girdi ve "mevsimlik" olmaktan çıktı.

 


Moda (üstte) ve Haydarpaşa'nın (altta) 1935 yılında Arkitekt dergisinde yayınlanmış hava fotoğrafları



Cumhuriyet'le birlikte Kadıköy bazı modern kentsel hizmetlerden de yararlanma imkanına kavuştu: Üsküdar-Kısıklı arasında tramvay 1929'da ilk seferlerine başladı. Üsküdar-Haydarpaşa ve Bağlarbaşı-Haydarpaşa arasında 1929'da açılan ilk hattı , daha sonra da 1934 yılında Haydarpaşa-Altıyol-Kadıköy İskelesi ve Kadıköy-Altıyol-Kızıltoprak-Ihlamur-Feneryolu-Suadiye-Bostancı hatları izledi. Bu işletmeyi, Kadıköy'de adını taşıyan bir sinema, İdealtepe'de bir plaj ve ayrıca bir sanatoryum yaptırmış olan Süreyya Paşa'nın öncülüğünde Üsküdar-Kadıköy ve Havalisi Halk Tramvayları Türk Anonim Şirketi oluşturuldu. 1967'ye kadar hizmette kaldı.

 


1892'de Hasanpaşa Gazhanesi'nin yapılmasıyla Kadıköy önce havagazına, 1894 yılında ise şehir suyuna kavuştu. Elektrik ise 1928'de geldi.

 


Rebii Gorbon, Kadıköy'de Elektrik Evi (Arkitekt, 1935)



1930'larda İstanbul'un imarı ile ilgili çalışmalarda Kadıköy için de bazı öneri ve projeler geliştirildi. 1936-1951 arasında İstanbul Nazım Planı'nı hazırlayıp yönlendiren Proust Kadıköy'de bir stadyum, Fenerbahçe Yarımadası'nda da İçişleri Bakanlığı isteğiyle bir yat limanı düzenledi.

 


1938'de yılında Arkitekt dergisinde A. Sabri Oran'ın yazdığı makalede bulunan Kadıköy ve çevresinin o zamanki mevcut durumunu gösteren plan

 


Aynı makale için hazırlanmış bir Kadıköy etüdü



1938'de Belediye İmar Bürosu müşavirlerinden Sabri Oran, Kadıköy ve yakın çevresi için bir plan teklifi hazırlayarak Haydarpaşa yönünde Rıhtım Caddesi'nin istimlak maliyetlerinden kaçınmak için denizin doldurularak genişletilmesi, o zamanki Ankara Yolu olan Bağdat Caddesi'nin genişletilmesi ve tanzimini önerdi.

1940'larda Kadıköy'de, özellikle banliyölerinde ahşap köşklerin yıkılarak betonarme villaların yapılmaya başlandı.

 


Kadıköy Halkevi Yarışması, Birincilik Ödülü kazanan Rüknettin Güney'in projesi (Arkitekt, 1938)
 

Kadıköy Halkevi için mimari yarışma düzenlendi. 17 müellifin katıldığı yarışmada birinciliği R. Günay, ikinciliği A.Sabri ile E. Onat ve üçüncülüğü L. Tomsu kazandı. 1938-1949 arasında Vali ve Belediye Başkanı Dr. Lütfi Kırdar'ın ön ayak olduğu üçüncü imar operasyonlarının oluştuğu dönemde, Kadıköy Halkevi'nin inşası tamamlandı.

1950'li yıllarda ise Kadıköy çevresinde az yoğun, müstakil ve yer yer bahçeli yapılaşma türü devam etti. Kadıköy'ün özgün karakterini oluşturan bu mekansal yapının dönüşümü 1960'larda gerçekleşti. Bu yeni düzenlemelere bağlı olarak Kadıköy ve çevresinde yeni mahalleler kuruldu. 1965'te Kızıltoprak ve Erenköy mahalle oldu. Ayrıca bir gecekondu yerleşimi olan Fikirtepe ayrı bir mahalle olarak Kızıltoprak'tan ayrıldı.

1965 Kat Mülkiyeti Kanunu ile az yoğunluklu yerleşmeler yerini apartmanlara bırakmaya başladı. Sonraki yıllarda bölgeleme imar planının uygulanmasıyla birlikte Kızıltoprak-Bostancı arasında nüfus sadece 10 yılda iki buçuk kat artış gösterdi. Bu süreç içinde Kızıltoprak-Bostancı arasında yer alan eski yerleşimler büyüyüp yoğunlaşarak banliyö ve sayfiye özelliklerini yitirdi.


Kadıköy'deki Önemli Yapılar


Selimiye Kışlası:



 

III. Selim'in kurduğu "Nizam-ı Cedit" ordusunun talim ve barınma yeri olarak inşa edilmişti. İlk yapıldığında ahşaptı. II. Mahmut binayı yeniden taştan inşa ettirdi. Zarif ve yatay bir kütleye sahip olan dev Kışla'nın dört köşesinde yer alan kuleler, bu anıtsal görünümü daha da güçlendiriyor. Kışla 1850'lerdeki Kırım Savaşı yıllarında, yaralı askerlerin bakım ve tedavi merkezi olarak kullanıldı. "Lambalı Kadın" lakabıyla tanınan ve hemşirelik mesleğinin öncüsü Florance Nightingale'in yaralı askerlerin bakımlarında büyük emekleri söz konusu.

Florance Nightingale Müzesi:
İstanbul 1. Ordu Komutanlığı Selimiye Kışlası binası içinde bulunan , Türkiye'nin ilk üç boyutlu panoramik anlatımlı müze çalışması olan Florance Nightingale Müzesi iki bölümden oluşuyor. Birinci bölümde, milli mücadele ruhunu yansıtan oldukça anlamlı ve etkileyici rölyefler yer alırken, ikinci bölümde ise Nightingale'in titizlikle korunmuş odası bulunuyor. Müzenin rölyeflerle ilgili bölümünün çalışması 200 yılında bitti.


Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi:





Fransız mimar A. Vallaury tarafından yapıldı. Yer yer art-nouveau süsleme ve tasarım biçimlerine rastlanıyor. Soğan başı üslubundaki kule kubbeleri, bazı duvar silmeleri, oldukça ağır basan Osmanlı mimari elemanları, dev yapıya eklektik bir hava veriyor. Selimiye Kışlası gibi ortası açık avlu şeklinde ve dört bir yanını dolaşan uzun koridorlar boyunca, irili ufaklı birçok salon yer alıyor.1894'te adı, "Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane" idi. Günümüzde, 1983'ten bu yana Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi olarak işlevini sürdürüyor. Eski Haydarpaşa Lisesi Binası olarak da kullanılmıştır.


Haydarpaşa Numune Hastanesi:

 

 

1840'larda, Abdülmecit devrinde yaptırılmış olduğunu ileri sürülüyor.


Haydarpaşa Garı "İstanbul'un Anadolu Kapısı":



 

Denize temel kazıkları çakılarak inşa edilen bina 1100 adet kazığın üzerine oturuyor. Helmut Cuno ve Otto Richter adlı iki Alman mimarın 20. yüzyıl başlarında, 1906-1908 yılları arasındaki ortak çalışmalarıyla yapıldı. Beş katlı gar yapısının ünlü saatini yüzyıl başlarında Mustafa Şem-i Pek yaptı.


Haydarpaşa İskele Binası:

 




Garın önündeki geniş alanın kıyısında bulunan ve "Birinci Ulusal Mimarlık" karakteri taşıyan bu binası 1915 yılında Vedat Tek tarafından yapıldı.


Kadıköy Meydanı'ndaki Eski İskele Binası:
1920'li yıllarda yapılan bina iki katlı, sivri kemer pencereli ve yer yer çini bezemelere sahip.


Kadıköy Şehremaneti Dairesi:
1910'lu yıllardan kalma binada 20. yüzyıl başlarında gelişen "ulusal mimari akım" üslubu çerçevesinde, o yıllarda yapılan eserlerde görülen karakteristik yapıya rastlanıyor.


Konservatuvar Binası ve Haldun Taner Tiyatro Sahnesi:

 

 

"Birinci Ulusal Mimarlık" üslubundaki vişne çürüğü renkli, iskelenin tam önündeki yapıyı 1927'de İtalyan mimar Ferrari yaptı.


Boğa Heykeli:





Heykelin taban kenarında Houillav Dır Isıdore Bonhevr- Paris 1864 yazıyor. Heykeltraş İzidor Bonhevr yaptı. Almanlar, Fransızları yenince heykel Almanya'ya getirilmiş. 1. Dünya Savaşı sonlarında Alman Kralı II. Wilhelm tarafından 1917 yılında Enver Paşa'ya güç simgesi olarak armağan edildi. Birçok yer değiştirdikten sonra 1969'da Kadıköy'e getirildi.


Süreyya Operası:

 




Süreyya Binası'nın yapımına 1924 yılında Süreyya İlmen Paşa tarafından başlandı. Kadıköy'de şehrin kültür hayatını çağdaşlaştırmak ve zenginleştirmek için müzik ve sahne sanatlarına uygun bir bina yapmaya karar veren Süreyya Paşa, inşaatı 3 yıl süren ve 6 Mart 1927 yılında bitirilen binayı yaptırırken, konser, konferans, dans, balo, çay, nişan-düğün gibi sosyal ihtiyaçları da karşılaya bilecek bir bina tasarlanmasını istedi. Binanın estetik olması ve tüm tiyatro opera ihtiyaçlarını karşılaması için Avrupa ülkelerinde bulunan ünlü tiyatro opera binalarını gezen Süreyya İlmen Paşa, Paris'in Şanzelize ve Alman tiyatrolarını örnek aldı. Zaman zaman çeşitli tiyatro gruplarının sahne aldığı binada hiç opera sahnelenemedi.

O zamanki adıyla Süreyya Paşa Tiyatro ve Sineması, yapısal olarak iki ana üniteden oluşuyordu. Cephesi ve iç mekanlar figürlü rölyeflerle, tavanlar ise freskler ve yaldızlı kartonpiyerlerle bezendi. 1927 yılından 1950 yılına kadar sinema olarak kullanılan bina, Tiyatro topluluklarının gösterileri, renkli balolar ile her zaman gündemde kaldı. Süreyya Operası Binası, 1950 yılında Darüşşafaka Cemiyeti'ne verildi.

Süreyya Operası'nın kurtuluşuna giden süreç, Dr. Murat Katoğlu ve mimar Ersen Gürsel'in Kadıköy Belediye Başkanı'nı ziyaret etmeleri ile başladı. Kadıköy Belediyesi binayı Darüşşafaka Cemiyeti'nden 49 yıllığına Kadıköy Belediyesi adına kiraladı.

Opera Binası olarak adeta yeniden şantiyeye dönüştürüldü. Yapının cephesinde ve sahne portal çerçevesinde yer alan Türk heykeltras İhsan Özsoy'a ait kabartma heykeller olduğu gibi korunarak temizlendi. Bina mimar Cafer Bozkurt tarafından hazırlanan rölöve ve restorasyon projesine göre onarılıp yenilendi.

Tramvay Müzesi:
Kurbağalıdere köprüsünün hemen yanıbaşında, itfaiyenin kullandığı anılarla dolu ulaşım araçları, bu müzededir.

Kadıköy'le Bostancı arasındaki konakların ve köşklerin büyük bir kısmı zaman içinde çıkan büyük yangınlarda, bir kısmı da yıktırılıp yerine apartman yaptırılmak suretiyle yok oldu.

Kadıköy'de Çarşı'nın içindeki binaların çoğu eski yüzlü ve koruma kapsamında. Sokak aralarında yer yer ahşap evler de var. Barış Manço'nun oturduğu sokakta hala bazıları ayakta olan İngiliz köşkleri bulunuyordu. Fenerbahçe'de kıyıdaki yol üzerinde, art-nouveau stilinde bezemelerle süslü birkaç konak, hala ayakta duruyor.

 


Barış Manço'nun Moda'daki İngiliz evi




Caddebostan'daki Ragıp Köşkü


Kadıköy'ün Semtleri ve Modern Yapıları


Kalamış:
Kalamış Koyu, Bizans devrindeki Eutropos idi. Burası sonradan derenin yığdığı toprak nedeniyle bataklık ve sazlığa dönüştü ve "Kalamisia" diye adlandırıldı. Sonra Osmanlılar döneminde bu yöreye "Kalamiçe" dendi ve Cumhuriyet dönemi içinde "Kalamış" adıyla tanımlanmaya başladı.
 






Abidin Mortaş, B. Mazhar Evi Projesi (Arkitekt, 1935)

 




Zeki Sayar, Kalamış'ta iki farklı villa projesi (Arkitekt, 1937)




Rebii Gorbon, B. Cemil Filmer Evi Projesi (Arkitekt, 1937)



Feneryolu:

Feneryolu semtinden bir demiryolu hattı da, eski yıllarda Fenerbahçe'ye kadar uzanırdı. Bu semtin adı da Fener'e giden yol anlamında Feneryolu oldu.

 


Utarit İzgi ve Mahmut Bir, Feneryolu'nda Nedim Karakurt Villası Projesi (Arkitekt, 1960)



Fenerbahçe (Fener Bahçesi):
Burunda bulunan Fener'e yakın bahçeden dolayı bu adı aldı.

Kızıltoprak:
1782'de Kayışdağı-Bağdat Caddesi arasında Divrikli Ali adında bir genç bu kesimin kırmızı killi toprağından tuğla yapıp bir ocak kurdu. Kurbağalıdere'den Kayışdağı'na ve Feneryolu'na kadar olan yere renginden dolayı Kızıltoprak denmeye başlandı. 1786'da Kızıltoprak adı ilk İstanbul Haritası'na geçti.

Selamiçeşme:
Bu adını İstanbul'a giriş ve çıkış yapan insanların, kentlerini selamlamaları nedeniyle almıştı. O noktada duran çeşme selamlanan yerdi.

Çiftehavuzlar:
1887'de Babıali Muhafızı Cemal Paşa'nın yaptırdığı çift havuzlu köşkten dolayı buraya Çiftehavuzlar dendi, ancak bu havuzlar günümüze dek varlığını sürdüremedi.

 



Utarit İzgi ve Mahmut Bir, Çiftehavuzlar'da bir villa projesi (Arkitekt, 1961)





Çiftehavuzlar'da Ziya Somer Villası (Arkitekt, 1962)



Caddebostan:

Caddebostan, Osmanlı döneminde pek de tekin olmayan ıssız bir bostanlıktı. Kadıköy'ün oldukça dışında kaldığından buralarda haydutlar, hırsızlar barınırlardı. Halk da bu kötü şöhretinden dolayı buraya "Cadı Bostanı" derdi. Zamanla bu sözcükler Caddebostanı ve sonunda Caddebostan'a dönüştü.

İstanbul'un en gözde semtlerinden olup Bağdat Caddesi,CKM (Caddebostan Kültür Merkezi) gibi yerlere ev sahipliği yapıyor.

Etrafta nadir görülen bisiklet yoluna sahip olan Caddebostan sahili çevrede yaşayanların nefes almak için koştukları bir yer.




Utarit İzgi ve Mahmut Bir, Caddebostan'da Muammer Arıtan Villası Projesi (Arkitekt, 1960)


Merdivenköy:
Burada vaktiyle yerleşmiş Bektaşilere "merdi iman" yakıştırması yapılırmış. Bu söz, merdi iman köyünden zamanla Merdivenköy'e dönüştü.

Gözcübaba:
Semtin adı buraları gözetleyen "Gözcü Baba" adlı bir erenden geliyor.

Göztepe:
Gözcü Baba'ya saygı olarak semte bu ad verilmiş.

10.000 m2'lik Göztepe Parkı (Özgürlük Parkı) Bağdat Caddesi üzerindeki semt sınırları içindeki en büyük yeşil alan. 2005 yılı sonbaharında parkta inşa edilmek istenen cami nedeniyle gündemden düşmedi.

 

Semtin büyük bir bölümü konut ağırlık olarak kullanılmakla birlikte ticarete yönelik unsurlar da bulunuyor.

Ayrıca "Oyuncak Müzesi "de semtte bulunan başka bir ilgi merkezi.

Haydarpaşa:
Kanuni döneminin vezirlerinden olan Haydar Paşa'nın burada çok geniş bağlık bahçelikleri vardı. Bu nedenle semt yüzyıllardır bu isimle anıldı.

Hasanpaşa:
2.Abdülhamit döneminde, Hasan Hüsnü Paşa'nın burada bir cami yaptırmasıyla, bütün çevre semti Hasanpaşa adıyla tanır oldu.

Erenköy:
Osmanlı'nın İstanbul'u henüz fethetmeden önceki dönemlerinde buralara gelip yerleşen bazı "erenler"den dolayı bu ismi almıştı.

Mahallenin ekseni ve ticaret merkezini Ethem Efendi Caddesi oluşturuyor.

 

Cumhuriyetin ilk yıllarında Erenköy, nüfuzlu ve zengin kesimin, bir de köklü Levanten ailelerinin oturduğu sayfiye yeri kimliğini korudu. 1934 tarihli şehir rehberine göre Erenköy Mahallesi, Erenköy, Bostancı, Suadiye, Caddebostan, Sahrayıcedit, Göztepe ve Merdivenköy olmak üzere toplam 7 yerleşmeyi kapsıyordu. 1930'dan 1967'ye kadar Erenköy, Kızıltoprak'la beraber Kadıköy'ün iki bucağından biri olarak kaldı. 1967'de doğrudan Kadıköy İlçesi'ne bağlanan Erenköy, 1974'te bugünkü mahalle sınırlarına kavuştu.

1950'lerden sonra hızlanan iç göç sırasında bir çekim bölgesi haline gelen Kadıköy yakası apartmanlarla dolmaya başladığında, Erenköy uzunca bir süre bu oluşumun dışında kaldı. Ancak 1972'de çıkarılan Bostancı-Erenköy Bölgeleme Planı ve 1973'te Boğaziçi Köprüsü'nün açılması, Erenköy'ün içinde bulunduğu bölgedeki yapılaşmayı olağanüstü hızlandırdı. Bağlar ve bostanların sökülmesi ile konak ve köşklerin çoğunun yıkılmasıyla çok katlı apartmanlar inşa edildi.

İçerenköy:
Erenlerin bir kısmı daha içerilerde yerleştiği için semt bu adı aldı.

Suadiye:
Semt adını Suadiye Camisi'nden alıyor. Cami, Reşat Paşa'nın kızı Suat Hanım adına yaptırıldı.


Şaşkınbakkal:
Rivayete göre Osmanlılar döneminde bir zat, bu alabildiğine uzanan bomboş kırlık alanda, sadece birkaç çiftlik evi için bakkal benzeri bir dükkan açmaya karar vermiş ve bu kararını da uygulamış. Adama da bundan ötürü "şaşkın bakkal" sıfatını yakıştırılmış. Bu ad günümüze kadar ulaşıp semtin adı olmuş.

Çatalçeşme:
Bu semt adını buradaki çeşmeden aldı.

Bostancı:
Saray bostancılarının bazılarının burada evleri olduğu için semte bu ad verilmiş.

Koşuyolu:
Halkedonlulardan beri, Bizans zamanında ve daha sonra Osmanlı zamanında buraları at koşularının yapıldığı yerdi. Bu sebeple semtin bulunduğu yere "Koşu Yeri" denmiş, sonra da "Koşuyolu" olmuş.

Yeldeğirmeni:
1774-1789 yılları arasında, I.Abdülhamit zamanında ordu, saray ve halkın un ihtiyacı, kurulan dört yeldeğirmeniyle sağlanırdı. Bu değirmenlerin biri İbrahimağa, diğer üçü Yeldeğirmeni'nde yer alıyordu. 1903'ten sonra bu değirmenlerin kalıntıları yıkıldı. Semt adını eskiden burada bulunan bu yeldeğirmenlerinden aldı.

Fikirtepe:
Eskiden buradaki derenin üstünde eğlenceler yapılırmış. Zaman zaman ressamlar Fikirtepe'ye gelip resim yaparlar, ozanlarla yazarlar buradaki gazinoda yazılarını yazarlarmış. 3. Selim, 1786 yılında Fransız Mösyö Öfer'e İstanbul'un haritasını yaptırdı. Buraya da bu özelliği göz önüne alınarak Fikirtepe adı verildi.

Arkitera, Kaynak: Wikipedia, Arkitekt, Kadıköy Belediyesi, Derleyen, Selin Biçer, 23.06.2010

DENİZLİ'DE TARİHİ YIKIMA KARŞI HALK AYAKLANDI

 

Denizli'nin tarihi değerlerinden Kız Meslek Lisesi'nin yıkımına başlanması halkı ve kitle örgütlerini ayağa kaldırdı. Valiliğin desteklediği ve akademisyenlerin katılımıyla yapılan mimari proje yarışmasının hiçe sayılması, resmi gazetede yayınlanan şartnamenin görmezden gelinerek yıkım yapılmasının "suç" olduğunu belirten vatandaşlar yürüyüş yaptı.

Denizli'de kent kimliğinin önemli yapılarından, 2. Milli Mimari Dönemi eserlerinden Vali Vefki Ertür Kız Meslek Lisesi valililik ve belediye kararı ile yıkıldı. Binanın yıkılması kararına tepki gösteren Denizlililer 18 haziran gecesi başlayan hukuksuzluğu iş makinelerinin önüne geçerek durdurdular. Resmi bir yıkım kararının gösterilemediği; kentin tarihi, mimari, kültürel mirasına saldırı şeklinde gelişen yıkıma, kitle örgütleri de karşı çıkıyor.

VALİLİK KENDİ İMZASINI YOK SAYDI
Kız Meslek Lisesi, geride kalan öğretim yılının başında yeniden yapılandırılacağı iddiasıyla boşaltılmış; öğrencileri şehir dışındaki bir başka binaya taşınmıştı. Öğrenci ve velilerin protestolarına rağmen yetkililer bu tepkileri görmezden gelmişlerdi.Yeni Hükümet Binası yapılması kararı alınarak Denizli Valiliği, TMMOB İl Koordinasyon Kurulu, Mimarlar Odası Denizli Şubesi ve akademisyenlerin katılımıyla ulusal bir mimari ve kentsel tasarım projesi yarışması düzenlemişti.

Yarışmayı tarihi Kız Meslek Lisesi'ni koruyarak çağdaş bir valilik binası ve çevre düzenlemesi tasarlayan Yavuz Selim Sepin'in projesi kazanmıştı.
Valiliğin kendi koyduğu, imza attığı şartlara, protokole, resmi gazetede yayınlanan yarışma şartnamesine rağmen Denizli'nin kültür varlığı, tarihi değeri olan kız meslek lisesini yıkma kararına geri döndü. Bütün yaşanan sürece rağmen valiliğin bu tutumunu Denizli halkını isyan ettirdi.

İSTİFAYA ÇAĞIRDILAR
Demokratik kitle örgütleri ve halk 18 haziran gecesi başlayan yıkımı durdurdu. Ancak ertesi gün yıkımın yüzlerce polisin "koruması" altından yeniden başladığını gören Denizlililer, önceki gün lise önünde yeniden toplandılar. Önce Valiliğe yürüyerek siyah çelenk bırakan halk daha sonra Denizli Belediye binasına yürüdü. Yürüyüş sırasında vali ve belediye başkanı istifaya çağrıldı. Belediye binasına da siyah bir çelenk bıraktıktan sonra yapılan basın açıklamasını ise Mimar Arif Balkanay yaptı. "Yıkım için yasal izin belgesini bile gösteremeyenler, hukuksuzluğun bizzat sorumlusudur" diyen Balkanay, "Topu birbirine atan Denizli Valisi ve Denizli Belediye Başkanı, ‘Biz yaptık oldu' diyerek kente karşı suç işliyorlar. Tıpkı geçmişte Ulu Cami'nin yıkımında olduğu gibi bu yıkım da kente karşı işlenen bir suçtur. O dozerler sadece Kız Meslek Lisesi'ni yıkmakla kalmamış, tarihimizde, kültürümüzde, belleğimizde ve ruhumuzda onarılmaz yaralar açmıştır. Bu nedenle yıkımdan sorumlu olan tüm yetkililer derhal görevinden istifa etmelidir. Ayrıca Tüm Denizli halkı bilmelidir ki bu gün Kız Meslek Lisesi'ni yıkanlar ile aylardır alt yapı rezaletini yaşatanlar aynı kişilerdir" diye konuştu. Balkanay bu yıkımların "rant koktuğunu" da ekledi.

Açıklamaya Eyleme TMMOB ve KESK'e bağlı şubeleri, Türk-İş, Eğitim-İş, Hacı-Bektaş Veli Derneği ve siyasi partiler katıldı.

SUÇ İŞLEDİLER
Konuyla ilgili gazetemize konuşan Mimarlar Odası Denizli Şubesi Eski Başkanı Süleyman Boz ise şu açıklamada bulundu:"Ortada işlenen bir suç var. Devletin resmi gazetesinde belirtilen şartnameyi kesin ihlal var.Telif hakları yasasını çiğneme var. Jüri kararlarının, jüri başkanlarının görüşlerinin rafa kaldırılması var. İzinsiz, karar alınmamış keyfi, despotik bir yıkım eylemi var. Ortada bir suç varsa bunun bir karşılığı da olmalı. Cumhuriyet savcıları göreve çağrılmalı. Kentin sahipleri suç duyurusu için girişimde bulunmalılar. Kentin tarihi, mimarisi, belleği, anıları, ünlü bakanlarının okulları, aydınlanma döneminin kızlarımızı eğitme amacı ile açılmış ileri karakolu kız meslek lisesi bilhassa devletin bazı idarecileri tarafından yıkılıyorsa bu yöneticiler istifaya zorlanmalıdır."

Evrensel, 23.06.2010

HAREMLİK-SELAMLIK YENİDEN CAN BULACAK

 

 

İzmir Büyükşehir Belediyesi, metruk durumdaki tarihi Haremlik - Selamlık binasını Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nden 30 yıllığına kiralayarak restorasyon hazırlıklarına başladı.

İzmir Büyükşehir Belediyesi, yıllardır atıl durumda olan ve yıkılmaya yüz tutmuş Kemeraltı'ndaki Haremlik - Selamlık binasını kente kazandırmak için kolları sıvadı. Büyükşehir Belediyesi Tarihsel Çevre ve Kültür Varlıkları Müdürlüğü tarafından restorasyon hazırlık çalışmaları sürdürülen tarihi bina için Vakıflar Bölge Müdürlüğü ile 30 yıllığına "restorasyon karşılığı kiralama" sözleşmesi imzalandı.

Kemeraltı'nda mülkiyeti Salepçi Hacı Ahmet Efendi Vakfı adına Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne ait olan bina, Konak İlçesi Hacı Mahmut Mahallesi 848 Sokak'ta bulunuyor. Tarihi bina, restore edildikten sonra Büyükşehir Belediyesi bünyesinde hizmet vermeye başlayacak. Binanın restore edilmek üzere hazırlanan rölöve, restitüsyon ve restorasyon projeleri, İzmir 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından da onaylanmıştı.

Tarihçesi
19. yy.'ın ilk yarısında yapılarak kente kazandırılan Haremlik- Selamlık binası, iki ana bölümden oluşuyor. Birinci yapı "Selamlık", ikinci bina ise "Haremlik" olarak tespit edilirken, Selamlık binası iki kat, Haremlik binası da bodrum kat ve üzerindeki iki kattan oluşuyor. Haremlik binasının arka bölümünde ayrı bir bahçe bulunuyor.

Zaman içinde oldukça yıpranmış ve zarar görmüş durumda olan bina, restorasyon projelerine uygun olarak kente kazandırılacak. Mühendislik projelerinin önümüzdeki günlerde tamamlanmasının ardından, bina için onarım ihalesine çıkılacak.

İzmir Büyükşehir Belediyesi, 23.06.2010

MANET'NİN TABLOSUNA 22 MİLYON STERLİN

 

 

İngiltere'nin başkenti Londra'da düzenlenen bir müzayedede, Fransız ressam Edouard Manet'in 'portresi', 22 milyon 441 bin sterline (yaklaşık 50 milyon TL) alıcı buldu.

 

Dünyaca ünlü müzayede evi "Sotheby’s"de yapılan "İzlenimci ve Modern Sanat" adlı açık artırmada, Manet’nin yanı sıra, Pablo Picasso, Claude Monet, Auguste Rodin, Paul Cezanne, Henri Matisse, Pierre-Auguste Renoir ve Andre Derain gibi dönemin ünlü sanatçılarının eserleri de satışa çıkarıldı.

Rekor fiyatta gelirin elde edildiği ve toplam 51 eserin satıldığı müzayedede, Manet’in kendisini elinde palet tutarken resmettiği portresi, 22 milyon 441 bin 250 sterlinle açık artırmada en yüksek değere satılan eser oldu.

Müzayedede, İspanyol ressam Pablo Picasso’nun kara kalem çalışmaları 700 bin ile 1 milyon sterlin arasında satılırken, sanatçının "Femme Endormie" adlı eseri 1 milyon 300 bin sterline ve "Buste de Matador" adlı yağlı boya eseri 5 milyon 300 bin sterline alıcı buldu.

Açık artırmada ayrıca, Fransız ressam Henri Matisse’in "Nü kadın" resmi 5 milyon 800 bin sterline, bir diğer Fransız ressam Andre Derain’in pastoral eseri 16 milyon 200 bin sterline ve Edouard Manet’in "Vazoda Çiçekler" adlı yağlı boya çalışması 7 milyon 600 bin sterline satıldı.

Radikal, 23.06.2010

TARİHİ MEZARDAN GÖZYAŞI ŞİŞESİ ÇIKTI

 

 

Kocaeli'nin Gebze İlçesi'nde kaldırım çalışması yapan belediye ekiplerince tarihi mezar bulundu.

Alınan bilgiye göre, Köşklü Çeşme Mahallesi 525 No.lu Sokak'ta kaldırım çalışması yapan Gebze Belediyesi ekipleri, toprağın altında mezara benzeyen bir yapı bulunduğunu fark etti. Polise haber veren belediye ekipleri, sokaktaki çalışmayı da sonlandırdı.

Olay yerine gelen polislerin sokağın girişlerini güvenlik şeridine almasının ardından Kocaeli Müzesi'nden gelen görevlilerin gözetiminde kazı yapılmaya başlandı.

525 No.lu Sokak'ta başlayan kazı çalışmaları, bitişikteki Gül Şirin'e ait evin bahçesine kadar devam etti. Kazı sonundan ortaya çıkartılan tarihi mezardan kemikler ile Roma ya da Bizans dönemlere ait olduğu sanılan 2 gözyaşı şişesi çıkarıldı.

Bu arada, ilçede ''Define bulundu'' söylentilerinin yayılması üzerine toplanan vatandaşlar, çalışmaları meraklı gözlerle izledi.

Mezardan çıkarılan kemik ve gözyaşı şişeleri Kocaeli Müzesi'ne götürüldü. Kocaeli Müzesi'nde görevli sanat tarihçisi Gökhan Bilgin, ''Çıkarılan iki gözyaşı şişesi, bu mezarın 1500-1600 yıl öncesine, Roma ya da Bizans dönemine dayandığını gösteriyor. Erkek mezarı olduğunu düşündüğümüz bu mezardan çıkarılan kemik ve gözyaşı şişeleri Kocaeli Müzesi'nde incelenecek. Büyük ihtimal Roma dönemi halk mezarı'' dedi.

Radikal, 23.06.2010

TÜM SIRLAR ORTAYA ÇIKIYOR

 

İnsanlık tarihinin ilk yerleşim yeri olarak kabul edilen Çatalhöyük'te bugüne kadar ortaya çıkan bilgiler, uluslararası kazı ekibindeki bilim adamlarınca bu yaz halk ve bilim dünyasıyla paylaşılacak.
 

Konya'nın Çumra İlçesi'ndeki Çatalhöyük, koyunun ve keçinin evcilleştirildiği, insanoğlunun yerleşik hayata toplu geçtiği ve ilk sanat eserleri kabul edilen duvar resimleriyle, dünyadaki önemli arkeoloji merkezleri arasında bulunuyor.

 

Çatalhöyük'te devam eden kazı çalışmalarının bu yılki bölümü, Trakya Üniversitesi ekibinin, höyüğün Kalkolitik döneme ait ikinci yerleşim sahası olan Batı Çatalhöyük'teki kazısıyla başladı. Ekibin büyük bölümü ise Neolitik döneme ait yerleşim olan Doğu Çatalhöyük'te, 15 Temmuz'dan sonra kazılara başlayacak.

 

Kazı Başkanı, Stanford Üniversitesi öğretim üyesi Prof.Dr. Ian Hodder ile Türkiye ve dünyanın çeşitli yerlerinden kazı ekibi üyesi arkeologların bir kısmı da Çatalhöyük'e geldi.

 

Bugüne kadarki kazılarda, 9 bin yıl önceki yaşamla ilgili istenilen laboratuar ve arkeolojik bulgulara büyük ölçüde ulaşıldığı için, kazı çalışmaları hafif tempoda ve ağırlıklı olarak eğitim amaçlı yürütülecek.

 

Çatalhöyük araştırma sahası, sadece kazı yapılan ören yeriyle sınırlı değil. Son yıllarda höyük yakınına Boeing ve Yapı Kredi'nin sponsorluğunda inşa edilen yeni binalarla oluşturulan yerleşkede, çıkan bulguların incelendiği laboratuarlar da yer alıyor.

 

Dünya arkeoloji literatürüne “Hodder Okulu” adıyla yeni bir ekol kazandıran kazı başkanı İngiliz Prof. Prof.Dr. Ian Hodder, ekipteki genç arkeologların Konya'nın Çumra İlçesi'ndeki bu höyükte yetişmesine yardımcı oluyor.

 

Dünya arkeoloji çevrelerince ilgiyle takip edilen Çatalhöyük'te bugüne kadar elde edilen bulgular, Türk ve dünya kamuoyuna açıklanacak.

 

Kazı ekibinde görevli Arkeolog Gülay Sert, gözlerin bu yaz daha fazla Çatalhöyük üzerinde olacağını belirterek, elde edilen arkeolojik bulgular, laboratuar analizleri ve çeşitli tekniklerle elde edilen bilgilerin yaz sonuna kadar, uluslararası kazı ekibindeki bilim adamlarınca bilimsel ortamda tartışılacağını söyledi.

 

Sert, çalışmayla bilimsel yayınların hazırlanacağını, bu bilgilerin yaz sonunda halk ve bilim dünyasıyla paylaşılacağını belirterek, şunları söyledi:

“Yapılacak yayınlar Neolitik döneme ilgi duyan dünyadaki tüm arkeologları şimdiden heyecanlandırıyor. Zaten Çatalhöyük'teki çalışmaların temel amacı, insanların o dönemde yakalandığı hastalıklar, yedikleri bitkilerin çeşitliliği ve etkileri gibi bilgilere ulaşmak. Çünkü bu bilgiler, insanoğlunun dünya üzerindeki bilinmeyenlerle dolu serüveni hakkında daha fazla ayrıntıya ulaşmamızı sağlayacak. Bu sonuçlar sadece arkeologları değil, tıptan mühendisliğe kadar pek çok bilim adamını ilgilendiriyor.”



ÇATALHÖYÜK

 





 

Çumra İlçesindeki Çatalhöyük'te ilk kazı çalışması, 1960'lı yıllarda İngiliz Arkeolog James Mellaart ve ekibi tarafından yapıldı. Toprak katmanlarının kabaca derinlemesine kazılmasıyla çeşitli dönemlere ait çok sayıda tarihi eser bulundu.

 

Tam olarak kayıtları bugün de bilinmeyen buluntular içinde, yakın tarihe kadar “Tanrıça Kibele” olarak bilinen ve Ankara'daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi'nde sergilenen topraktan yapılmış kadın heykelciği dikkati çekiyor.

 

1993 yılında ise İngiliz Arkeolog Prof.Dr. Ian Hodder kazı çalışmalarını devraldı. Yılda yaklaşık 13 bin kişinin ziyaret ettiği Çatalhöyük'te, 100'den fazla personelden oluşan uluslararası kazı ekibi, buradaki laboratuarlarda 9 bin yıl önce yaşamış insanların beslenmeleri, hastalıkları, genetik özellikleri, o dönemdeki bitkilerin ve hayvanların durumu gibi farklı konularda incelemelerini sürdürüyor.

Hürriyet, 23.06.2010

İKİ YÜZYILIN TAKI VE GİYSİLERİ

 

Ege Üniversitesi tarafından geleneksel giysi, takı ve silahların sergilendiği Balkanlar ve Anadolu Giysileri Müzesi'nin açılışı, Rektör Prof.Dr. Candeğer Yılmaz ve Bornova Belediye Başkanı Kamil Okyay Sındır'ın katılımıyla gerçekleştirildi. Tarihi 1800'lü yıllara ait 2 bin 560 parçanın sergilendiği müze, Devlet Türk Musikisi Konservatuarı tarafından Devlet Planlama Teşkilatı bütçesiyle oluşturuldu. Müze, "Sirkehane" diye bilinen ve restore edilen Bornova'daki tarihi binada hizmet verecek.

Bornova'da gerçekleştirilen müzenin açılışına Ege Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Candeğer Yılmaz, eski rektörler Prof.Dr. Ülkü Bayındır ve Prof.Dr. Rafet Saygılı, 57. Topçu Tugay Komutanı Tuğgeneral Süleyman Baysal, Bornova Belediye Başkanı Kamil Okyay Sındır, Türk Dünyası Araştırmaları Enstitüsü Müdürü Prof.Dr. Fikret Türkmen ile çok sayıda öğretim üyesi bulunuyor. Açılışta konuşan Rektör Prof.Dr. Candeğer Yılmaz, gün geçtikçe yok olan halk giysileri ve halk müziği çalgılarını bir müzede değerlendirerek bunlardan günümüzde de yararlanılmasını amaçladıklarını belirterek, "İnsanların kendi kültürlerini tanıması ve Türkiye'ye gelen yabancı konukların da bu köklü kültürün geçmişini tanımalarını sağlamayı amaçlıyoruz" dedi.

Bir üniversite bünyesinde, Kültür Bakanlığı ile müşterek bir kurum müzesi olma niteliğini taşıyan ilk müze olan Balkanlar ve Anadolu Giysileri Müzesi, Müzeler Genel Müdürlüğü'nün de listesinde yer alıyor.


Çeşitli kültür ve inançları da içeren kapsamıyla müze, eşsiz bir arşivi halkın ve araştırmacıların kullanımına sunuyor. Balkanlar ve Anadolu Giysileri Müzesi'nde Anadolu'dan ve 12 Balkan ülkesinden toplanmış otantik giysiler, takılar, aksesuarlar, halk sazları bulunuyor. Bunun yanında, "Kız çeyiz evi" köşesinde çorap-oya-kese koleksiyonları sergileniyor. "Sirkehane"de 20 bin 736 kare fotoğraf 208 saat video kaydı arşivi de bulunuyor. Müzede, Romanya, Bulgaristan, Yunanistan, Kosova, Arnavutluk, Karadağ, Slovenya, Hırvatistan, Sırbistan, Makedonya, Bosna-Herkek ve Moldovya-Gagavuz Özerk Bölgesi'nden objeler yer alırken, Kırım, Azerbaycan ve Türkmenistan'dan da parçalar buluyor.

Müzede bir alt bir üst galeriden oluşuyor. Alt galeride Türkiye'den ve Trakya yöresinden, üst galeride ise 12 Balkan ülkesinin kültürlerini yansıtan objeler yer alıyor. Osmanlı Evi şeklinde düzenlenmiş olan, 2 oda, T girişli bir hol ve mutfaklardan oluşan "Kır evi" köşesinin bir odasında kına gecesi mizanseni yaratılırken, "Kız çeyiz evi" olarak düzenlenen odada çeyiz sergileniyor.

Yeni Asır, Haber: Şirvan Bektaş, 23.06.2010

İNSAN NESLİ YAMYAMLIKLA HAYATTA KALMIŞ

 

İngiltere’de Cheddar Gorge mağarasında yapılan arkeolojik kazılarda bulunan iskeletler, Buzul Çağı insanlarının yamyamlıkla hayatta kaldığını gösterdi.

 

Yeni karbon testi tekniğiyle yapılan araştırma, 14 bin 700 yıl önce bu mağarada yaşayan insanların insan eti yediğini belirledi. Kazılarda bulunan iskeletler incelendiğinde, buzulların erimeye başlamasıyla İspanya ve Fransa’dan Cheddar Gorge’a göç etmiş avcı-toplayıcı kabilelerin burada akrabaları olan erkek, kadın ve çocukların etlerini yediklerini ve akrabalarının etlerini iskeletlerinden ayırmak için gelişmiş kasap tekniklerini kullandığını gösterdi.

Milliyet, 23.06.2010

KAPADOKYA KİLİSE ZENGİNİ

 

  

 

Nevşehir Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nden edinilen bilgiye göre, Kapadokya bölgesinde yaklaşık 400 kilise ve şapel, geçmişte ibadet ve barınma merkezi olarak kullanıldığı bilinen 200’e yakın yeraltı şehri bulunuyor.

 

Kilise ve şapel, yer altı şehirlerinin birçoğu, Kapadokya Kültür Envanteri kapsamında 71 Arkeolojik, 12 Kentsel, 9 Doğal olmak üzere 92 sit alanı içinde yer alıyor.

Yer altı şehirlerinden ise Derinkuyu, Kaymaklı, Mazı, Özkonak ve Tatlarin, Özlüce ve Göynük yeraltı şehirleri turizme açık. Bölgede aynı zamanda 206 Anıt ve 631 Sivil Mimarlık örneği bulunuyor.

Peribacaları, yeraltı şehirleri, kiliseler, ören yerleriyle yılda ortalama 2 milyon turist tarafından ziyaret edilen bölge, hisarlar, kaleler, Avanos Sarıhan Kervansarayı, Nevşehir Damat İbrahim Paşa Külliyesi, Hacıbektaş Külliyesi, Gülşehir Karavezir Külliyesi gibi Türk-İslam eserleri, Osmanlı ve Selçuklu Dönemi yapıları ile de ülke turizminde önemli yer tutuyor.

Bölgede, peribacaları, kilise ve şapellerin yoğunlukta olduğu, 1985 yılında UNESCO tarafından bütünüyle Dünya Kültür Mirası kapsamına dahil edilen Nevşehir’in merkeze bağlı Göreme beldesi, turistlerin en çok ilgi gösterdiği turistik merkezler arasında ilk sırada bulunuyor.

Radikal, 22.06.2010



738 YILLIK 1111 TANELİ TESPİH

 

Kayseri'nin Develi İlçesi'nin sembolü halinde 1281 yılından bu yana ayakta durmayı başaran Selçuklu mimarisinin en nadide ve olağanüstü eserlerinden biri olan Sivasi Hatun Camii'nde sergilenen 1111 taneli, 738 yıllık tespih ziyaretçilerin ilgi odağı oldu.

Selçuklular döneminde sabah namazı sonrasında ‘Kuşluk vaktine' kadar cami cemaati tarafından birlikte çekilen 1111 taneli tek tespih son günlerde ziyaretçilerin de ilgisini çekmeye başladı. Göçeraslan oğlu Nasrullah ve eşi Sivasi Hatun tarafından 1282 tarihinde inşa ettirilen Develi Sivasi Hatun Camii'ndeki tespih ziyaretçiler tarafından ilgiyle izleniyor. Bazı ziyaretçiler de tarihi tespihi çekmek istiyor.

Radikal, Haber: Nezir Ötegen, 22.06.2010

TARİHİ KİLİSE İLGİ BEKLİYOR

 

 

Şırnak'ın İdil İlçesi'nde bulunan Aziz Mor Şemun Kilisesi, bakımsızlıktan adeta harabeye döndü.

 

Bir dönem cezaevi ve kahvehane olarak kullanılan tarihi Aziz Mor Şemun Kilisesi'nin bahçe duvarları yıkılırken, bahçesi de çöplüğe dönüştü. Uzun zamandır herhangi bir onarım yapılmayan İdil Süryani Kadim Vakfı'na ait kilise, yok olma tehlikesiyle karşıya karşıya kaldı. Süryani Kadim Vakfı Başkanı Şemun Gösteriş, "Şuan kiliseyi inşa etmeyi düşünmüyoruz. Daha önce belediye ve ilgili kurumlara kilisenin yeniden inşası konusunda herhangi bir başvurumuz olmadı. Ancak planlarımızda tarihi Aziz Mor Şemun kilisemizi tekrar restore etmeyi ve eski haline sadık kalarak İdil'e kazandırmayı düşünüyoruz. Aziz Mor Şemun Kilisesi bizim için kutsal bir yerdir ve yok olup gitmesini istemiyoruz. Yalnız daha önce İdil Belediyesi'nden kilise çevresi ve bahçesinin temizlenmesi konusunda müracaatta bulunduk ve temizlendi ancak onunla sınırlı kaldı" dedi.

Vatandaşların şikayetlerine sebep olan ve bahçesine atılan çöplerden dolayı çevreye pis kokular saçan kilisenin çevresi belediye tarafından daha önce temizlenmesine rağmen kısa sürede çöplerle doldu.

Şırnak Kent Haber, 21.06.2010

HOŞAP'TA GÖRÜNTÜ KİRLİLİĞİNE SON

 

 

Tarihi Hoşap Kalesi'nin sit alanı içerisinde bulunan ve kötü bir görüntü arz eden yaklaşık 40 civarındaki evin başka bir yere nakledileceği belirtildi. Vali Karaloğlu, "Biz muhtarımızla, vatandaşlarımız ile oturup insanlarımızı kesinlikle mağdur etmeden çözüm üretmemiz lazım" dedi.

Van Valisi Münir Karaloğlu, Hoşap Kalesi'nin sit alanı içerisinde bulunan ve kötü bir görüntü arz eden yaklaşık 40 civarındaki evin başka bir yere nakledilmesi gerektiğini kaydederek, "Biz muhtarımızla, vatandaşlarımız ile oturup insanlarımızı kesinlikle mağdur etmeden çözüm üretmemiz lazım" dedi.

 

Van Valisi Münir Karaloğlu, yaklaşık 2,5 ay önce Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından restorasyon çalışmaları başlatılan Hoşap Kalesi'nde incelemelerde bulundu. Kalede kazı çalışmasını yapan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Mehmet Top ve restorasyon çalışmasını yürüten Zeydanlı İnşaatın Şantiye Şefi Adnan Vural'dan yapılan çalışmalar hakkında bilgi alan Vali Karaloğlu, kalenin çevresindeki sit alanda bulunan ve kötü bir görüntü arz eden yaklaşık 40 civarındaki evlerin başka bir yere nakledilmesi gerektiğini kaydetti. Burada basın mensupların sorularını cevaplandıran Vali Karaloğlu, Van'ın bir kaleler şehri olduğu ifade etti. Van Kalesi, Çavuştepe, Ayanıs, Yoncatepe ve Hoşap kalelerinin birer değer olduğunu kaydeden Vali Karaloğlu, bunlara sahip çıkılması gerektiğini vurguladı.


Hoşap Kalesi'nde şimdiye kadar ufak tefek restorasyon çalışmaları yapıldığını hatırlatan Vali Karaloğlu, ayrıca Yrd. Doç.Dr. Mehmet Top tarafından da halen devam eden bir kazı çalışmasının yapıldığını söyledi. Vali Karaloğlu, "Bu yıl Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından temin edilen ödenek ile 2,5 ay önce başlatılan restorasyon çalışması tamamlanmak üzeredir. Daha burada yapılacak çok işimiz var Hem restorasyon çalışmaları hem de kazı çalışmalarımız var. Ama önemli olan bizim amacımız kaleyi kurtarıp, turizme açmaktı" dedi.


Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın geçen yıl kaleyi ziyaret ettikten sonra restorasyonuna karar verdiğini hatırlatan Vali Karaloğlu, bu yıl da restorasyon çalışmasının tamamlanmasının ardından tekrar gelip görmek istediğini kaydetti. Çalışmaların tamamlanmasının ardından bakan Günay'ı tekrar Van'a davet edeceklerini söyleyen Vali Karaloğlu konuşmasını şöyle sürdürdü;"Burası birinci derecede sit alanıdır. Vatandaşlarımız isteseler de evlerini onaramazlar. Onarım yapabilmeleri için kuruldan izin almaları lazım. Onun için biz muhtarımızla, vatandaşlarımız ile oturup insanlarımızı kesinlikle mağdur etmeden çözüm üretmemiz lazım. Şuan köy yerleşim alanı genişletiliyor. Hoşap Kalesi Van için en önemli tarihi değerlerden bir tanesidir. Bunun kıymetini bilmemiz lazım. Başta Hoşap halkının bilmesi lazımdır. Bu tarihi değerlerin kıymetini biz bilmezsek kimse bilmez" dedi.

Yeni Şafak, Haber: Adnan Gül, 21.06.2010

DAHA ÇOK TERRACOTTA SAVAŞÇISI

 

Çin'in Shaanxi şehrinde yapılan arkeolojik kazılarda Terracotta savaşçıları ve atlarının yeni heykelleri bulundu.

 









 

Cnn Türk, 21.06.2010

KİMSESİZ EVLER TURİZMLE CANLANDI

 

Odunpazarı’nın bazı sakinleri, bir zamanlar harabe olan evlerinde restorasyon yaptırıp ticarete başladı. Bir iki yıl öncesine kadar sadece mantı, gözleme, çay ve kahve satılan Odunpazarı’nda bugün lüks lokanta ve restoranlar da yer alıyor. Ziyaretçi sayısının her geçen yıl arttığı ilçede yeni yatırımlar da planlanıyor. İlçede halen 50’ye yakın işletme bulunuyor.

Eskişehir’de uzun yıllar kendi haline terk edilen ve pek çoğu metruk hale gelen tarihî evlerin bulunduğu merkez Odunpazarı İlçesi, son yıllarda yapılan çalışmalarla yeniden hayat buldu, turistlerin ilk uğrak yerlerinden biri oldu. Anadolu Üniversitesi'nin 2002 yılında Odunpazarı’ndaki 5 evi restore ettirip, konukevi olarak kullanmasıyla başlayan süreç, Odunpazarı Belediyesi’nin Tarihi Odunpazarı Evlerini Yaşatma Projesi ile devam etti.


Odunpazarı Belediyesi, yaklaşık 5 yıldır ev sahiplerinden ücret almadan 19. yüzyıl sivil mimarinin en güzel örneklerini sunan tarihî evlerin bazılarında restorasyon yaptı, bazılarını da onardı. Belediye, tarihi sit alanı olan 70 hektarlık alanda 25 sokakta yaklaşık 250 evi bakıma aldı. Turizm ve ticaret açısından her geçen yıl daha da canlanan Odunpazarı, son yıllarda açılan müze, konak, çarşı, otel ve restoranlarla yeni bir yaşam alanı haline geldi. Eskişehir’in ilk Türk yerleşim alanı olan ilçe, kente gelen ziyaretçilerin de ilk adresi olmaya başladı. Bölgede 7 tarihi konak, butik otel olarak kullanılıyor.

Türkiye Gazetesi, 21.06.2010

3500 YILLIK ŞEHİR RADAR TARAMASINDA

 

Kuzey Mısır Nil Deltası'nda MÖ 1664-1579 arası 105 hüküm süren Sami ırkından Hiksos devletinin başkentini ölçmek için radar taraması yöntemi kullanılıyor.

Mısır Eski Eser Dairesi’nin kıdemli başkanı arkeolog Zaki Havas’ın Associated Press ajansına verdiği bilgiye göre, Avusturya arkeoloji takımının başkanı İrene Müller, Havas’ın belirttiği gibi, "kazı çalışmalarının verebileceği ön zararı önlemek için radar taraması yapıldığını" söyledi.

Radar, yoğun tarım etkinliği olan çağdaş Tel El Debaa kentinin meraları altında 3 bin 500 yıllık tapınaklar, caddeler ve evleri gösteriyor.

Avusturya arkeoloji ekibi bu alanı 35 yıldır, 1975’ten beri araştırıyor.

Radikal, 21.06.2010

KAUNOS HARABELERİ, KÖYÜ HARABETTİ



 

Köyceğiz’in Çandır Köyü’nün bir bölümünün Kaunos harabeleri nedeniyle birinci derece site dahil edilmesi, evini tamir eden köylülere ceza getirdi. 50 yıllık evlere yıkım kararı çıktı.

 

İlk yerleşim MÖ 1000 yıllarına kadar inen Kaunos antik kenti, Muğla Köyceğiz’e bağlı Çandır Köyü halkına sıkıntı vermeye başladı. Kaunos harabeleri nedeniyle bölge 1972 yılında köy derecelendirmesi yapılmadan SİT ilan edildi. 1982’de köyün tamamı 1. derece site sokuldu.

Zamanın siyasileri devreye girdi ve 1987 yılında Koruma Kurulu harabelerin bulunduğu yeri 1’nci derecede bırakırken, yerleşim merkezlerini 3’ncü dereceye indirdi. Halka belli ölçülerde yapılaşma izni verildi. 1995 yılında ise içinde 27 bina bulunan köyün bir bölgesi 1’nci derece SİT alanına sokuldu. Aşırı yağmurlar nedeniyle büyük zarar gören yapıların onarımı için Koruma Kurulu’ndan izin istendi. Cevap verilmeyince köylüler akan çatılar yenilendi, çürük cam ve çerçeveler değiştirildi. Son olarak 2008 yılında onarma izni için başvuran bir kişinin evini incelemek için iki ay önce köye gelen heyet, izin alınmadan akan yerlerin yenilendiğini tespit etti. 7 bin lira ile 15 bin lira arasında ceza yağdırıldı. 17 binaya da yıkım kararı çıkarıldı. Tadilat izni bekleyen köylü büyük ceza ve yıkım kararları karşısında yıkıldı.


Köy muhtarı yapan Salih Yukarlı, “Değişen sit dereceleri nedeniyle dededen kalma 30, 40, 50 ve 60 yıllık evlerimize yıkım kararı çıkarıldı. Bu harabeler buradan gidemeyeceğine göre köyü buradan taşıyın” dedi. Köyün tamamen SİT alanından çıkarılmasına da karşı olduklarını ifade eden Yukarlı, “Antik şehir 1, yerleşim alanı 3’ncü derecede kalsın. Herkes tamirat yapabilsin” dedi.
Turizmci Arif Yalılı ise Kazı Başkanı Prof.Dr. Cengiz Işık’ı suçladı. Evlerin durumunun incelenmesi için başvurulara “Bize  ‘kazı heyeti başkanı olumlu cevap verirse biz buraları 3’ncü dereceye çıkartırız’ deniliyor. Ama onların keyfi yerinde” dedi.

 

Başkent Üniversitesi Kültür ve Sanat Araştırmaları Merkezi Müdürü ve Kaunos Kazı Heyeti Başkanı Arkeolog Prof.Dr. Cengiz Işık ise köylülerin mağduriyeti karşısında üzüldüğünü ve bunun düzeltilmesi için de Koruma Kurulu’na yazı yazdığını söyledi. Kendisi hakkındaki iddialara da yanıt veren Işık, “Bir yer sit ilan ediliyorsa ve burada yerleşim alanı varsa, bu insanların mağdur olmaması gerekir. Ben kimim ki burası 1 veya 3. derece olsun diyeyim. Bunu yapan kurul. Öncelikle köylünün mağduriyetinin giderilmesi gerektiğini bir kez daha yineliyorum” dedi.

Hürriyet Ege, Haber: Mustafa Sarıipek, 21.06.2010

ÇEŞME KERVANSARAYI BUTİK OTEL OLDU

 

Kanuni Sultan Süleyman’ın emriyle 1528 yılında yaptırılan Çeşme Kervansarayı, özel girişim tarafından yapılan yatırımla restore edilerek, yıllar sonra butik otel şeklinde hizmet vermeye başladı. Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne ait tarihi Çeşme Kervansarayı’nın 12 yıl süreli işletme hakkını alan Akdemir Madencilik İnşaat Şirketi, binanın tarihî dokusunu koruyarak yapıyı butik olarak turizmin hizmetine sundu.

Türkiye Gazetesi, 20.06.2010

"HİLTON TARİHİ ESERDİR, ÇİVİ ÇAKILAMAZ"





Hilton Oteli ve çevresinde yeni yapılaşmanın yolu kapandı. Karar AK Parti, CHP, MHP ve Saadet Partisi üyelerinden oluşan Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından oybirliğiyle alındı.

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) Planlama Müdürlüğü'nün Şişli-Harbiye tarihi sit alanının 1/5000 ölçekli plan çalışmaları, İBB Meclisi'nde oybirliğiyle onaylandı. Yeni plana göre koruma altına alınması gereken eser olarak tescillenen Hilton oteli ve çevresinde yeni yapılaşmanın yolu kapandı.

2
007'de 2 numaralı Koruma Bölge Kurulu, 1759 Ada 64 parsel'de yer alan Hilton Oteli'nin Türkiye mimarlığının geç modern uluslararası üslup özelliklerini taşıyan bir yapı olduğuna hükmetti. Sit alanı ilan edilerek yapılaşma sınırlaması getirilen bölgeyle ilgili planlama çalışmalarını yürüten İBB Şehir Planlama Müdürlüğü de kurul kararına istinaden hazırladığı 1/5000'lik imar planlarında koruma kurulunun tespitlerine uygun olarak Hilton Oteli'nin korunmasına karar verildi.

İ
stanbul Büyükşehir Belediye Meclisi İmar ve Bayındırlık Komisyonu tarafından hazırlanan raporda Planlama Müdürlüğü'nün planı hazırlama gerekçesi olarak, 19.04.1996 tarih ve 421 sayılı ve 4.10.2006 tarih ve 720 sayılı ilke kararlarına göre Tarihi ve Kentsel Sit Alanı olarak belirlenmesi gösterildi. Hilton Oteli'nin yanı sıra içinde bulunduğu doğal çevreyle, bitki örtüsüyle birlikte Radyo Evi, Lütfi Kırdar Kongre Sarayı, Askeri Müze, Harbiye Açıkhava Müzesi ile Demokrasi Parkı da kurul kararıyla korunmaya değer varlıklar olarak tescillendi. Raporda ayrıca plan hazırlama aşamasında ilgili STK, üniversite, kamu kurum- kuruluş, meslek odaları, muhtarlık ve belediyelerin görüş ve önerileri de alındığına dikkat çekilerek, plan taslağı hakkında 2 Numaralı Kurul'un bilgilendirildiği kaydedildi. İBB Meclisi tarafından onaylanarak yürürlüğe girmesi istenen 1/5000 ölçekli plan oybirliğiyle kabul edildi.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Meclisi'nde dört partinin grubu bulunuyor. AKP 178 üye ile mecliste çoğunluğu elinde bulundururken, CHP 130 üye ile ana muhalefet partisi konumunda. MHP'nin üç üye ile temsil edildiği mecliste Saadet Partisi'nin de 2 temsilcisi bulunuyor. Siyasi gözlemciler alınan bu kararın son derece önemli olduğuna işaret ederek, "Kararın oybirliğiyle alınması son derece önemli. Alınan karar bağlayıcı olduğu için Şişli Belediyesi de uymak zorunda. Hilton Oteli ve çevresiyle ilgili düzenlemeler bundan sonra alınan bu karara göre yapılacak" yorumunu yaptı.

Sabah, 20.06.2010

DEV GEMİ ESMA SULTAN YALISINA ÇARPTI

 

İstanbul'da dün (18 Haziran) gece kontrolden çıkan 128 metre uzunluğundaki gemi tarihi Esma Sultan Yalısı'na çarparak durabildi. Kazada şans eseri ölen ya da yaralanan olmadı

İstanbul Boğazı'nda seyir halinde giden Ukrayna bayraklı Oles Honchar adlı geminin makinesi arza yaptı. 128 metre uzunluğundaki gemi hızla sürüklenmeye başladı. Soya yüklü gemi ancak Ortaköy'deki tarihi Esma Sultan Yalısı'na sürtünerek durabildi. Bu sırada yalıdaki düğün törenine katılan arasında kısa süreli bir panik yaşandı. 22:15 sıralarında meydana gelen kazada şans eseri can ve mal kaybı yaşanmadı.

İtalya'ya gittiği belirlenen gemiyi kurtarmak için kaza yerine Kıyı Emniyeti Genel Müdürlüğü'ne ait Kurtarma 1 ve Kurtarma 3 römorkörleri gönderildi. Hasar tespit çalışmaları sonrası geminin Ahırkapı'ya çekileceği öğrenildi.

Hürriyet, 19.06.2010

Ephesos (Kasım,National Geographic)
...1922




13 - 19 Haziran 2010

ANTİK KENTTE MAYIN TEMİZLİĞİ

 

Gaziantep'te Türkiye ile Suriye sınırını oluşturan Karkamış Antik Kenti'nde 2 Nisan'da başlayan elle mayın temizleme çalışmalarında 152 mayın çıkarıldı. 680 bin metrekarelik alanı kapsayan çalışmalarda şu ana kadar 210 bin metrekarelik alanda tarama yapıldı. İhaleyi alan Nokta İnşaat'ın, Azerbaycan Ulusal Mayın Temizleme ekibi ANAMA'yla birlikte yürüttüğü ve dünyada ilk olarak yapılan 'elle mayın temizleme' çalışmaları askeri yetkililerin gözetiminde 3 değişik noktada 10'arlı gruplar halinde yürütülüyor. Toplanan mayınlar yerin 5 metre altına gömülerek, dinamitle patlatılarak imha ediliyor. Patlama sesleri kilometrelerce uzaklıktan duyuluyor.

Sabah, Haber: Adsız Günebakan, 19.06.2010

 

ILISU'YA ODTÜ'DEN YENİ ÇÖZÜM





Enerjisa, Ere ve Gama şirketlerinin sağladığı finansmanla Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nin İnşaat Mühendisliği Bölümü’nde su mühendisliği dalında bir mükemmeliyet merkezi kurdu. Amaç enerji projelerinin çevreye uyumlu bir şekilde geliştirilmesi için stratejiler üretmek. Öğrendiğime göre takdim aşamasında, yani bitmiş ve sunuma hazır, dokuz proje var. Altı proje üzerinde ise çalışmalar sürüyor. Çalışmalar yüksek lisans araştırması düzeyinde yapılıyor.

Tamamlanan çalışmalardan biri Türkiye’nin tartışmasız en tartışmalı baraj projesi olan Ilısu/Hasankeyf. Ortaya çıkan bulguları anlatmadan bu girişimi destekleyen üç şirkete şapkamı çıkarmak isterim. Çünkü yansız ve bilimsel olarak akademik ortamda yapılan çalışmalar siyasi ve ticari etkilerden uzak oldukları için enerji projelerine çok ihtiyaç duyulan bir ışık tutacaklar.

İnşaat iki defa durdu
Herkesin bildiği gibi Ilısu’da bir Türk konsorsiyumu tarafından yapılmakta olan Ilısu Barajı Hasankeyf’i sular altında bırakacağı için uluslararası bir kavga meydanı haline geldi. İnşaat iki defa durdu. Şahnaz Tiğrek yönetiminde Emrah Yalçın tarafından yapılan çalışma Ilısu’da bir yerine beş barajın yapılmasının daha iyi bir seçim olduğunu ortaya çıkardı.

Eğer bu yol seçilirse:

(1) Sular altında kalan alan %27 azalacak.
(2) Hasankeyf ve sayısız tarihi kalıntı sular altında kalmaktan kurtulacak.
(3) Mevcut projede öngörülenden daha çok enerji üretilecek.
(4) İnşaat maliyeti azalacak.
(5) İnşaat daha kısa zamanda sonuçlanacak.

Çalışmayı değerlendiren bir enerji uzmanı, “Bu tez ile önerilen çözüm, hem projenin kredi açmazını çözüyor, hem çevre ve tarih uyumlu, hem bölgeye sosyal barış getiriyor, hem de önemli zaman ve maliyet tasarrufu sağlıyor” dedi.

Alternatif öneri
Öğrendiğime göre tezdeki bulguların özeti 4-5 Temmuz tarihlerinde Gazi Üniversitesi’nde gerçekleşecek olan Nükleer ve Yenilenebilir Enerji Kaynakları adlı konferansa sunulacak. Gene öğrendiğime göre tez, Ilısu inşaat konsorsiyumu lideri Nurol’un da ilgisini çekti. Konuyu yakından izleyen bir kaynak “Ilısu konusundaki tez takdimi ile Nurol A.Ş. ilgileniyor zira söz konusu tez ile önerilen çözüm, onlara büyük bir açılım getiriyor. Bunu değerlendirmek isteyebilirler” dedi.

ODTܒnün alternatif önerisi herhalde (belki de dudaklarında bir tebessüm) Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü’nün de dikkatini çekecek. Çünkü kuruluşun arşivinde de böyle beş barajlı bir proje var. Ama, hazırladığı alternatifler arasında en iyisi olmasına rağmen, DSİ’nin bu projesi bilinmeyen nedenlerle hiç gün yüzü görmedi.

Milliyet, Yazı: Metin Münir, 18.06.2010

TARİHİMİZİ KORUYAMIYORUZ

 

 

1970’li yıllardan sonra hızla artan gecekondulaşmanın, modern yapılaşmaya olduğu kadar, mezarlıklara da büyük zararlar verdiği öne sürüldü. Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Haldun Özkan, mezarlıkların, geçmişin birer aynası durumunda olduklarını belirterek, “Maalesef günümüzde halen daha devam eden gecekondulaşmalar yüzünden bu tarih aynalarımızı birer birer kaybetmişiz” dedi.

Özkan, köy, kasaba ve şehirlerin, tarihi geçmişin şifreleri anlamına gelen mezarlıklarla dolu olduğuna dikkati çekerek, yüzyılların kültür ve medeniyetine ev sahipliği yapmış olan Erzurum’un dahi bugün tarihi mezarlıkların çoğundan yoksun kaldığını kaydetti.

Doç Dr. Haldun Özkan, mezar taşlarının, bulundukları yerin tarihi, geleneği, yaşayış tarzı ve sosyal yapılarıyla ilgili çok önemli bilgiler verdiklerini dile getirerek, “Köyler, kasabalar ve şehirler geçmişlerine ait mezarlıklar ile doludur. Ancak zaman aşımı nedeniyle mezarlıklar dolmuş ve belediyelerin kararları doğrultusunda birer birer ortadan kaldırılmıştır. Daha da üzücü olanı gecekondulaşmada en çok zarar gören yerler arasında da mezarlıklar gelmektedir. Merhum Prof.Dr. Zeki Başar’ın Erzurum’da tespit ettiği mezarlıklardan şimdi en ufak bir iz bile kalmamıştır. Şimdi yüzyılların kültür ve medeniyetine sahne olmuş Erzurum mezarlıkları Asri ve Abdurrahmangazi olmak üzere iki ana bölümde göze çarpmaktadır. Sonuncusu da, artan nüfusa paralel olarak hızla dolmaktadır.” diye konuştu.

Mezarlıkların, geçmişe ait izleri barındırdıklarına vurgu yapan Doç.Dr. Özkan, Eylül 1919 yılında yaşanan bir hadiseyi ise şöyle aktardı: “Belediye Başkanı Zakir Gürbüz, bir şehir gezisi sırasında ABD Askeri Misyonu Başkanı General Harbord’a bizim mezarlıklarımızı göstererek, Ermeni soykırımı iddialarının asılsız olduğuna işaret etmiştir. Yine Karskapı’daki şehitlikte Osmanlı-Rus Savaşı’ndan tutun da günümüze kadar vatan uğrunda canlarını verenlerin mezar taşları da bizlere geçmiş hakkında belgesel bilgiler vermektedir. Mezarlıkların geçmişle ilgili en doğru ve en net bilgiyi verdikleri herkes tarafından bilinmelidir. Bu yüzden mezarlıkların korunması ve gelecek nesillere bilgi aktarması açısından muhafaza edilmesi gerekmektedir.” şeklinde konuştu.

Erzurum Gazetesi, 18.06.2010

YÜZLERCE YILLIK YAZMA ESERLERE KLİMALI KORUMA

 

Türk-İslam medeniyetinin binlerce değerli yazma ve eski basma eserini bünyesinde bulunduran Bursa İnebey Medresesi, restorasyonun ardından hizmete açıldı.

 

Medresenin Tarihi Yazma ve Eski Basma Eserler Kütüphanesi'ndeki binlerce değerli eser, iklimlendirme sistemiyle belirli bir nem ve sıcaklık ortamında korunacak. Kütüphanedeki bazı eserler yaklaşık 3 yıldır devam eden restorasyon sebebiyle zarar görmüştü. İnebey Medresesi'nin restorasyonunda yaklaşık 1 milyon 500 bin lira harcandı.

 

8 bini elyazması olmak üzere 33 bin esere ev sahipliği yapan İnebey Medresesi'ni gezen Vali Harput'un verdiği bilgiye göre tarihi kitapların bulunduğu kapılarda parmak izi tanımalı özel bir sistem kullanıldı. Yurtdışından getirilen iklimlendirme ve klima sistemiyle eserler 55 derece nem oranı ve 18 derece sıcaklık ortamında muhafaza altına alındı. Kütüphane, bu alanda Türkiye'de ilk ve tek yapı oldu.

 

İl Özel İdaresi Genel Sekreteri Kemal Demirel ise yapının Osmanlı'nın ilk 300 yılını içeren bir karakutu olduğunu kaydetti. Demirel, "Cumhuriyet döneminde de yazma eserler kütüphanesi işlevi gören bu yapıyı ayağa kaldırmayı hedefledik." diye konuştu.

Zaman, 18.06.2010

KENTSEL DÖNÜŞÜM TEKLİFİ TBMM'DE KABUL EDİLDİ

 

Büyükşehir Belediye Başkanları'na "süper yetkiler" verilmesi tartışmasıyla gündeme oturan Büyükşehir belediyelerinin kentsel dönüşüm ve gelişim projeleri uygulayacağı alanları genişleten kanun teklifi, TBMM Genel Kurulu'nda kabul edildi. Milletvekillerinin, uzayan görüşmeler sırasında bulmaca çözmeleri dikkat çekti.

 

Belediyelerin kentsel dönüşüm projeleri uygulayacağı alanların kapsamını ve bu konudaki yetkilerini genişleten yasa TBMM'nin dün geceki mesaisinde kabul edildi. Muhalefetin "Melih Gökçek ısmarlaması yasa" olarak nitelendirdiği düzenlemede, askerin itirazı ve muhalefetin tepkisi doğrultusunda hükümetin verdiği önerge ile son dakikada rötuş yapıldı.

 

Muhalefet eğitim ve sağlık alanları gibi TSK'ya ait alanların da kentsel dönüşüm kapsamı dışında tutulmasını istiyordu. Bayındırlık Bakanı Ömer Demir imzasıyla sunulan önerge ile yapılan değişiklikle, TSK arazileri yine kentsel dönüşüm yapılabilecek alanlar içinde bırakıldı. Ancak düzenlemeye eklenen yeni hükümlerle Büyükşehir Belediye Başkanlarına bu konuda verilen yetkilere sınırlama getirildi.

 

Yapılan değişiklik uyarınca, "kamunun mülkiyeti veya kullanımında olan yerlerde kentsel dönüşüm ve gelişim proje alanı ilan etmeye ve uygulama yapılmasına" Bakanlar Kurulu karar verecek. Bakanlar Kurulu kararı olmaksızın belediyeler kamunun mülkiyeti veya kullanımında olan bu alanlarda, dolayısıyla TSK'ya ait alanlarda kentsel dönüşüm uygulaması gerçekleştiremeyecek.

 

Yasanın, "Bu kanunun yürürlüğe girmesinden önce yargı mercilerinde açılmış ve henüz kesin hükme bağlanmamış davalarda da bu kanun hükümleri uygulanır" şeklindeki geçici 1. maddesinin görüşülmesi sırasında ise Ak Parti'nin, "kesinleşmiş ancak henüz infaz edilmeyen yargı kararlarının" da kapsama alınması yolundaki önergesi tartışma çıkarttı. Muhalefet "anayasa mahkemesinden döner" uyarısı yaptı. CHP'li Hamzaçebi " Ankara büyükşehir belediyesi patentli bu önerge açık Anayasa ihlalidir. Hukuksuzluğu bir adım daha ileri götürmektir" dedi. Ak Parti, muhalefetin "AYM'den döner" uyarısı yaptığı önergeyi tartışmaların ardından geri çekmek zorunda kaldı.

Hürriyet, 18.06.2010

EMPRESYONİST RESSAMLARA ŞOK! BÖYLE BİR AKIM YOK!

 

İstanbul’a gelen Body Worlds sergisi sayesinde öğrendik ki “empresyonizm akımı” bir tevatür.. Gözü ileri derecede miyop olduğu halde resim yapmaya çalışan ressamların sebep olduğu bir sonuç.. Bedri Baykam ise gerçek ve forever.. Ondan kurtuluş yok!

Modern Sanatlar Müzesi’nin üç numaralı antreposunda insan bedenini keşif gezim sürüyor..

Bir sürü şey öğreniyorum..

Silikonla tahnit edilen bedenler kas yapısını, damar yapısını, kan dolaşımını gösteriyor..

Genç bir kadının bedenini sadece kan dolaşımını göstermek için kullanmışlar mesela.. Vücuttan geçen atar ve toplar damarlar kasların arasında belli bir dengede..

Kırmızı boya ile belirginleştirilmiş o damarlar yüze gelindiğinde bambaşka bir şekil almış..

Yüzün derisini kaldırın.. Altı “Arapsaçı” denilen bir bitki vardır, aha işte aynen onun gibi..

O kadar çok kılcal damar var ki derisi kalkmış suratın altı kıpkırmızı..

 

***


Buradan çıkardığım ve sorumlu bir köşe yazarı olarak ahaliye aktaracağım ders şu..

Estetik hevesine kapılıp, keyif için yüzünüzle oynamayın..

O kadar çok kılcal damar, mecrasından çıkıyor ki “cerrahlar kuş kondursalar” o yüzde hayır kalmıyor..

Zaten gerdirilen bir suratın, iki üç yıl içinde eski halinden beter yaşlanmasının sebebi de bu.. (Tespit benimdir.. Tıbbi literatüre böyle kaydedilsin.. Onlar kabul etmezse kirveme söyleyin, hallerimi böyle yazsın..)

ERKEĞE KAZIK..

Dr. Gunther von Hagens ile çalışmalarına yardım eden eşi Angelina Whalley sadece insan bedeni üzerine kafa yormamış..

Hayvanlar aleminden başka canlıları da anatomik olarak derilerinden ayırıp sunmuşlar..

Müthiş bir zürafa bedeni vardı sergide..

Hayvanı derisinden ayırıp, kaslarıyla sunduğun zaman aslanların bile ona neden bulaşmadığını anlıyorsun.. Devasa kemikler, dev toynaklar ve baş edilmez bir kas sistemi..
Başka köşede bir tavşan, bir bedenin elinde uçurulan barış güvercinleri.. En çarpıcı olanı da üzerindeki iki insanla birlikte şaha kalkmış bir at..

Biri kadın diğeri erkek binicilerin vücutları at üzerinde hareket halinde gibi şekillendirilmiş..

Ağzın açık bakıyorsun..

Sergiyi gezerken bir yandan da ziyaretçilerin tepkilerini görmeye çalışıyorum..

Özellikle sergilenen erkek bedenlerinin önündeki kadınları gözlüyorum..

Doktor Hagens, meraklısı için bir güzellik yapıp “maslahatları” olduğu gibi bırakmış..

Sergiye eğer kız arkadaşınızla birlikte gidecekseniz karşınıza çıkacak olan bu tür görüntüler mutlaka aleyhinize olacaktır.. Elinde değil, kıyaslayacaktır..

İnsan, bir erkek olarak komplekse giriyor..

Yaşlı bir adamın bedeni önünde içine girdiğim ruh hali gibi..

Nasıl bir adamsa bu.. Seksenin üzerindeymiş öldüğünde.. Maslahat hala yirmi yaşlarında, üstelik genç irisi..


Git işine kardeşim yaaa!

***

Erkek izleyicide “bunalım yaratan” bu bedenin az ilerisinde de bir elinde palet, öbür elinde fırça; resim yapan başka bir er kişi vardı..

O da ressamın çalışma anında vücudunun girdiği şekli betimliyor..

Yüzü, gözü yerinde durduğundan tanır gibi oldum.. Sonra çıkarttım.. Başında peruğu olsa aynen bizim Bedri Baykam..
Tabii adam o kadar gergin değil.. Vücut kasları gevşek durduğundan, bakışları rahat..

Bedri’de ise siyasetçi kimliği var..

“Sanat eseri” diye sattığı resimlerin müşterilerinden biri birgün Bedri’nin derisini yüzerse, farkı daha rahat görebiliriz..

RESMİN SIRRI

Dr. Hagens o ressamı niye mi koymuş? Kimi ressamların, fizyolojik özellikleri yüzünden dünyayı nasıl farklı algıladıklarını göstermek için..

Temsil.. Ünlü ressam Claude Monet (1926’da öldü..) ileri derecede miyopmuş..

Normal bir insanın yüz yirmi metreden görebildiği ayrıntıları ancak altı metre yakından ayırabiliyormuş..
Monet’nin 1918’de yaptığı “Giverny’deki Japon Köprüsü” tablosunun bir kopyasını sergiye koymuş..

Yanına da o köprünün, resmin yapıldığı mesafeden çekilen renkli fotoğrafını..

Monet’nin milyon dolarlık tuvalinde görülen şey köprünün orijinal haliyle çok ilgili olmayan bir renk karmaşası..

Detaylar kayıp, birbirine giren renkler var..

Bu da resimde bir tarz olmuş.. Adına da “empresyonizm” demişler..

İsim bir kere kondu ya! O saatten sonra gözü görmeyen ancak görüyorum zannedip resim çizen kim varsa; adını “empresyonist ressamların” listesine eklemişler..

Bu durumda “empresyonizm akımı” kör ressam tuttuğunu çizer, mealine geliyor..

Dr. Gunther von Hagens tezini ispatlamak için bir tablo örneği daha vermiş..

1917’de ölen Edgar Degas’nın fırçasından çıkma “Saçını Kurulayan Kadın” tablosu..

O kadınla aynı ebatlarda başka bir kadın bulup, saçını tararken fotoğrafını çektirmiş.. Onu Degas’nın tablosunun yanına koymuş..

Sonuç şöyle.. Edgar Degas başarılı bir röntgenci ancak gözleri bozuk olduğundan işin tadını çıkaramayan bir ressam.. Tuvalde gördüğümüz kadının saç rengi ile deri renginin birbirine karışması bu sebepten..
 

***

Resimde “empresyonizm akımı” diye bir şey olmadığını böylece ıspatlayıp, sanat tarihine katkıda bulunduktan sonra sergiye döneyim..

Gördükleriniz insanı öbür tarafa götürüp getiriyor..

Dr. Hagens kendi bedenini de sergisine bağışlamış..

Öldükten sonra onu da bir köşede sergileyecekler..

Serginin başarısından sonra binlerce insan aynı niyetle başvurmuş.. Ancak altını hemen çizeyim ki benim fırsat kaçırmaz ahalim heveslenmesin..

“Ölenlerin bedenini satın alma” yöntemi yok..

Yani bunun ölüsü dirisinden çok eder, deyip evdeki ihtiyarı yastık boğması yapmaya kalkışmayın..

Şık olmaz..

Vatan, Yazı: Selahattin Duman, 18.06.2010

UYGARLIĞI BİR ANDA 'ATEŞLEYEN' ADIM

 

İnsanoğlunun uygarlığa doğru attığı ilk adım olan ateşin, yüzbinlerce yıl önce bulunduğu ve kullanılmaya başlandığı tahmin ediliyor. Ateşin denetim altına alınmasından bilinçli üretimine geçişteki süreç, insanlık için büyük bir adım oldu.

 

Ateşin yakılabileceği düşüncesini uyandıran ilk kıvılcımın, çakmaktaşını piritlere sürterken mi, yoksa bir ağaca yıldırım düşmesiyle mi oluştuğu bilinmiyor. Ancak ateşin bulunmasıyla insan yaşamının, özellikle de beslenme konusunda büyük değişimler geçirdiği tartışılmaz bir gerçek.

Ateşin yayılıp geniş ormanları yakışına tanık olan insanlar, hayvanların ve insanların alevler içinde kalıp öldüğünü görünce belki korktular, ama çok geçmeden ateşten yararlanabileceklerini öğrendiler.

Ateş, üretim aletlerinin imalatında önemli bir rol oynamaya başladı. Vahşi hayvanlardan ve soğuktan korunmanın bir aracı oldu ve ateşin bulunmasıyla insanların dünyanın daha büyük bir bölümüne yayılıp yerleşmeleri mümkün hale geldi. Ateşi kullanan uygarlıklar arasında, ateşin kutsal olduğunu düşünüp, ona tapanlar da vardı.

Ateşin bulunmasından önce insanlar avcılık ve meyve toplayıcılığıyla besileniyor, eti pişirmeyi bilmiyorlardı. Ateş bulunduktan sonra, kendilerini korumayı, eti ve topladıkları bitkileri pişirmeyi öğrendiler.

Ateşin bulunması ve insanın ateşi bilinçli olarak yakmayı öğrenmesi ile insanların beslenme alışkanlıklarında ve bunun devamında da fizyolojisinde bazı değişiklikler ortaya çıktı. Pişirilen besinlerin daha yumuşak ve sindirilmeye kolay hale gelişi, hem dişleri hem de sindirim sistemini rahatlattı. Etin pişirilerek tüketilmeye başlamasıyla, zamanla mide asiti azaldı, yumuşatılan besinler dişlere daha az iş yükü bıraktı.

İlk insanlar, bizden 12 tane daha fazla azı dişine sahipti. Yirmi yaş dişlerinin de tamamen işlevsel olduğu bu çeneler, çiğneme için mükemmel özellikler taşıyordu. Ateşin insan hayatına girmesiyle birlikte, bu kadar güçlü çenelere gerek kalmadı. Zamanla çene hacmi küçüldü ve insanoğlu bu dişlerden kurtuldu. Çenelerdeki küçülmeyle eş zamanlı olarak gelişen beyin hacmi, kafatasının şeklinin değişmesine neden oldu.

Hürriyet Ankara, 18.06.2010

SİRKECİ'NİN ESKİ HANLARI OTEL OLUYOR

 

 

Sirkeci - Hocapaşa yayalaştırma projesi bir zamanlar ticaretin kalbi olan Sirkeci Hanlarını otele dönüştürecek. Proje hayata geçerse turizmde yeni bir model yaratacak. Projeye esnaf da katılıyor. Bu amaçla Sirkeci Yaşatma Platformu adıyla bir platform kuruldu. Platform, esnafın ve bölge insanının katılımıyla Sirkeci'deki tarihi güzellikleri, eski hanları veya kıyıda kalmış tüm değerleri turizme  kazandırmayı amaçlıyor.

2010 Kültür Başkenti projelerinden birisi olan "Sirkeci-Hocapaşa Yayalaştırma ve İyileştirme Projesi" çerçevesinde sadece araç trafiğinin tarihi yarımadadan çıkartılması öngörülmüyor. Aynı zamanda bu ve benzer projelerle hem turizmin canlandırılması hem de esnaf ile vatandaşın elele vererek oluşacak yeni durumun kazanca çevrilmesi de hedefleniyor.

Proje Yıldız Teknik Üniversitesi ile Almanya'nın Siegen Üniversitesi tarafından ortaklaşa hazırlandı. Yakında ihaleye çıkılacak. Fatih Belediyesi'nin sınırları içinde yer alan proje alanı Sultanahmet ve Ayasofya'yı da içine alıyor. Dolayısıyla dünya çapında öneme sahip. Marmaray Projesi'nin 2013'te bitmesiyle Sirkeci-Hocapaşa Yayalaştırma ve İyileştirme Projesi daha da anlam kazanacak. Bu durum yabancı yatırımcıların da dikkatini çekti. Bir Kazak yatırımcı daha şimdiden Gülhane Park Oteli'ni satın aldı. Türk turizm yatırımcılarının gözü de bu bölgenin üstünde.

Habertürk, 17.06.2010

KÜLTÜR VARLIKLARIMIZI NEDEN KORUYAMIYORUZ?

 

Taşınmazların mülkiyeti değişmiş, yeni sahiplerin veya bu taşınmazları kiralayanların yaşam alışkanlıklarının farklı olması ve bu taşınmazlarla anıları olmaması, kültür değerlerinin korunmamasına vesile olmuştur. Yeni mülk sahiplerinin kültür varlıklarını yıkıp, yerlerine niteliksiz yapılar yapmakta en ufak bir tereddütü olmamıştır.

Uzun zamandır yazımın başlığına cevap vermek için çaba gösteriyorum. Bu çabamın kesin bir sonuca vardığını henüz söylemem olanaksız. Ancak bugüne dek yaptığım bir dizi değerlendirmeler, beni koruma olgusunu etkileyebilecek bazı temel sorunları aşağıda vurgulamama neden olabildi.

Bu sorunların başında, koruma sorununun toplumun ortak bir sorunu olduğu, ülkenin tüm bireyleri tarafından benimsenmiş olması gerekmesine karşın, böyle bir olgunun sağlanamamış olduğu gerçeğiyle karşı karşıya kalmamış olmamız geliyor. Toplumun en aydın, en iyi eğitim almış bireylerinden, yine en az eğitilmiş kişilerine kadar, “koruma”nın toplumsal bir görev olduğu görüşünün yeterince benimsenmemiş olması, hatta bu görüşün yine koruma mevzuatımıza da belli bir boyutta yansımış olması kültür değerlerimizin korunmamasına neden olmuştur. Kültür varlığı olarak tescil edilen bir taşınmazın korunmasından, koruma mevzuatı yönünden salt mülk sahibinin sorumlu olması, söz konusu nedenle ilgili en somut örnektir.

Önemli koruma sorunlarından biri de, kültür varlıklarının ekonomik değerinin son otuz yıl içinde yükselmesi ve kültür değerinden çok, rant değerinin ağırlık kazanmasıdır. Kültür varlığının getirdiği rantın yükseltilmesi çabası önemli bir işbilirlik haline gelmiş, kültür varlıklarının topluma kazandırdığı kültürel değeri göz ardı edilmiştir. Bu tür yaklaşımlar salt taşınmaz kültür varlıklarını değil, kentsel belleğimizin vazgeçilmez soyut değerlerini de yok etmiştir. Tescilli kültür varlıklarının özgün plan şemaları, kontur ve gabarileri değiştirilerek, kültür mirasımıza yeterli özen gösterilmemiştir. Kuşkusuz çeşitli “de facto” durumları, korumayı amaçlamayan imar planları, işlevsel zorunluluklar, yaşam alışkanlıkları ve çağdaş gereksinmeler kültür varlıklarının sürekli kullanımları için bazı değişikliklere tabi olmalarını kaçınılmaz kılmıştır.

Ancak bu değişiklikler, kültür varlığını tanınmaz hale sokması anlamına gelmemeliydi. Maalesef gerçekler, uygulanan restorasyonlar olması gerekenden farklı gelişmiş ve kültür mirasımız evrensel koruma kuramı koşutunda korunamamıştır. Koruma kullanma dengesi, maalesef koruma lehinde gelişmemiştir.

Eğitim yetersizliği
Koruma konusunda yaygın ve örgün eğitimin yetersizliği de, kültür varlıklarımızın korunmamasında önemli bir rol oynamaktadır. Özellikle, ilköğretim ve ortaöğretimde korumanın neden gerektiğinin, kültür sürekliliğinin ülke bireylerinin yurtseverliliğini, dolayısıyla yurtlarına bağlılığını neden arttırdığının öğrencilere anlatılması gerekmektedir. Bir şeyin nedenini bilmeden, o şeyin yapılmasını istemek olanaksızdır. Bireyin, yaşadığı toprakların somut veya soyut kültürüne sahip çıkması, o kültürü gelecek nesillere doğru bir biçimde aktarmasının, yaşama kültürümüzün vazgeçilmez öğesi olduğunu unutmamalıyız. Kültürümüzün zenginliği ve bunun ülke bireyleri tarafından doğru bir biçimde özümsenmesi, hem onları gururlandırır, hem de birbirlerine olan bağlılığını arttırır. Irk, din, etnisite ayrışımı yapılmadan, yaşadığımız topraklardaki tüm kültür değerlerine sahip çıkmamız gereği çocuklarımıza eğitim çağında öğretilmelidir. Ancak eğitimle “sağlıklı sosyal açılımları” elde edebiliriz.

Hepimizin bildiği gibi, insanoğlu öncelikle kendi ürettiğini korur. Yine insanoğlunun kendisinin ürettiği dışındaki değerleri koruması, kültürel düzeyinin zenginleşmesiyle orantılıdır. Başka bir deyişle, kültürel zenginlik, koruma konusunda yaygın bir yelpazeyi de beraberinde getirir.

Demografik hareketlilik
Kültürel zenginlik, insanoğluna farklı kültürleri özümsemesine yardımcı olur, onları kendi kültürünün bir parçası yapar. Kültür insanı daha toleranslı, daha insancıl yapar. Ülkemiz, son 50 yıldır ülke içi yoğun bir demografik hareketlilikle karşı karşıya kalmıştır.

Büyük kentlerimiz, iç göçün etkisi altında kalmış, örneğin İstanbul’un nüfus son elli yıl içinde altı misli artarak, göçle gelen nüfus sayısı kentte uzun yıllar yaşayan nüfustan daha fazla olmuştur. Kentteki değerlerin kullanımı da çoğunlukla o değerleri üretenlerce değil, göçle gelenler tarafından gerçekleşmiştir.

Taşınmazların mülkiyeti değişmiş, yeni sahiplerin veya bu taşınmazları kiralayanların yaşam alışkanlıklarının farklı olması ve bu taşınmazlarla anıları olmaması, kültür değerlerinin korunmamasına vesile olmuştur. Yeni mülk sahiplerinin kültür varlıklarını yıkıp, yerlerine niteliksiz yapılar yapmakta en ufak bir tereddütü olmamıştır. Kentin dönüşümü o kadar hızlı olmuştur ki, örneğin, yurtdışında çalışan vatandaşlarımız on yıl arayla yurda geldiklerinde, oturdukları eski semtlerini tanıyamamışlardır. Eski kentsel kimlik yok olmuş, ahşap evler yerlerini betonarme dört beş katlı apartmanlara terk etmişlerdir. Boş olan kent toprakları, göçle beraber yağmalanmış, gecekondu olgusu yaygınlaşmıştır. Maalesef kente göç edenlerin çoğu da kırsal kökenli olup, kentsel yaşama kültürüne yabancı vatandaşlarımızdı.

İstanbul yağ lekesi gibi büyüdü
Bu yurttaşlar, İstanbul’un kültür varlığına katkıda bulunmuş bireyler değildi. Dolayısıyla, kentin fiziksel dokusu, eski kaldırım taşı, sokak lambaları, kahveleri, sinemaları, tiyatroları vs. her türlü somut ve soyut, kentsel belleğin önemli öğeleri göçle gelen yeni İstanbullular için bir şey ifade etmiyordu. İstanbul’un büyük bir kısmı yeniden inşa edildi ve İstanbul plansız bir biçimde yağ lekesi gibi büyüdü, kültür varlıkları da birer birer yok edildi…

Özetle, kültür varlıklarımızı koruyamamızdaki temel sorunları aşağıdaki gibi sıralayabiliriz.

• Ülkemizde “koruma”nın toplumsal bir görev olarak ülke bireylerince yeterince benimsenmemiş olması.

• Koruma mevzuatındaki yetersizlikler.

• Kültür varlıklarının korunmasında rantın kültür değerinden üstün kılınması.

• Koruma kullanma dengesinin koruma lehinde gelişmemesi.

• Koruma konusunda yaygın ve örgün eğitimin yetersizliği.

• Hızlı iç göçün koruma bilincini olumsuz etkilemesi.

Cumhuriyet, Yazı: Prof.Dr. Mete Tapan, 17.06.2010

MICHELANGELO'NUN BEYİN ŞİFRESİ

 

Rönesans döneminin ünlü İtalyan ressamı Michelangelo’ın Vatikan’daki Sistine Şapeli’nin fresklerine resmettiği Tanrı figürünün boğaz ve cüppelerinde anatomik organ görüntülerinin yer aldığı ortaya çıktı.
 

ABD’de Johns Hopkins Tıp Fakültesi’nden iki cerrah Ian Suk ve Rafael Tamargo ressamın 1508-1512 yıllar arasında çizdiği kainatın yaratılışını anlatan “Işığın Karanlıktan Ayrılması” resminde insan beyni görüntüsü keşfetti. 500 yıl boyunca fark edilmeyen figürde insan beynin karmaşık yapısı “ustaca ve sinsice” resmedilmiş. Michelangelo’nın usta bir ressam, heykeltıraş, kaşif olduğu biliniyor. Ancak ressam anatomi merakını Papa Julius’un cezalandırma korkusundan gizli tuttu. Hatta bu yüzden tasarımlarını notlarını yok etti.

Hürriyet, 17.06.2010

KURTULUŞ CAMİİ YABANİ OTA TESLİM

 

 

118 yıl önce inşa edilen Kurtuluş Camisi'nin çatısında çıkan yabani otlardan dolayı şikayetçi olan vatandaşlar caminin yapısının bozulmasından korkarak yetkililerden biran önce çözüm istedi.

 

Tepe Başı Mahallesi’nde 1892 yılında kilise olarak yaptırılan ve hapishane olarak da kullanılan Kurtuluş Camii çatısında çıkan yaban otların temizlenmesi istendi. Tarih hazinesi olan cami eski ihtişamından bir şey kayıp etmezken, çatıdan sarkan yabani otlar caminin tarihine gölge düşürdü. Kurtuluş Camisi'nin otlardan dolayı çok kötü görüntü sergilediğini dile getiren cami cemaati durumdan şikayetçi.

 

Cami cemaatinden bazı kişiler, “Burası Gaziantep’in en eski camilerinden bir tanesi buraya yüzlerce turist gelip hatıra resimleri çektiriyor. 118 yıldır ihtişamını kaybetmeyen cami yetkililerin ilgisizliği yüzünden mahvoluyor. Buraya gelen insanların dikkatini hemen çatıdaki otlar çekiyor. Bugün çatıda çıkan otlar ilgisizlikten büyüyerek caminin restore edilmesine de sebep olabilir” şeklinde konuştular.

 

Cami çatısında çıkan yabani otların biran önce temizlenmesi için yetkililerin harekete geçmesi bekleniyor.

Gaziantep Hakimiyet, 17.06.2010

ÇARIN KIYAMADIĞI KATERİNA'YI ÇİVİLEDİK

 

 

Kars’ı dünyaya tanıtmak için Birleşmiş Milletler’in düzenlediği tur, tam bir tarih skandalını da ortaya çıkardı. Çar II. Nikola’nın, 115 yıl önce tek çivi kullanılmadan inşa ettirdiği ahşap Katerina Köşkü’nün pencerelerinin çivi çakılarak, tenekelerle kapatıldığı anlaşıldı.

 

Birleşmiş Milletler’in (BM), Kars’ı tüm dünyaya tanıtmak için düzenlediği tur, Türkiye'nin tarihi miraslarına sahip çıkmadığını bir kez daha gösterdi.

Osmanlı-Rus savaşı sonrası Rus Çarı İkinci Nikola’nın, 1895 yılında tek bir çivi kullanmadan ahşaptan inşa ettirdiği Katerina Köşkü’nün pencerelerinin, çivi çakılarak teneke ve derme çatma kepenklerle kapatılması, BM turuna katılan turizm uzmanlarını hayretler içinde bıraktı.


Ahşap duvarlarının içinden geçen özel ısı sistemine sahip Katerina Köşkü, 1989 yılında tescil edilerek koruma altına alınmasına rağmen ilgisizlikten harap hale geldi. Yapılan tüm uyarılara rağmen Köşk’ün korunmamasından şikayetçi olan vatandaşlar, “Köşk’ün korunması için bir bekçi bile atamadılar, içine pislikten girilmiyor” dediler. BM’nin, 50 turizm acentası ile ulusal basından temsilcileri davet ettiği kültür turunda Sarıkamış, Çıldır Gölü ve Ani Antik Şehri ile Kars şehir merkezi gezilerek tanıtımı yapıldı.

Katılımcılar, Kars’ın “Marka Kent” haline ne şekilde dönüştürüleceğini tartışırken, şehirle ilgili şu değerlendirmede bulundular:
“Tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış olan Doğu Anadolu Bölgesi ve Kars, kültürel miras ve doğal güzellikler açısından önemli bir zenginliğe sahip. Bu medeniyetler, bölgeyi önemli bir tarihi nokta haline getiren benzersiz anıtlar ve dini yapılarla izlerini bırakmışlar. Başta Ani Antik Şehri olmak üzere, Kars şehir merkezindeki Osmanlı ve Rus mimarisi örnekleri, Digor İlçesi’nde yer alan 5 kilise ilk akla gelenler.”

Hürriyet, Haber: Nurettin Kurt, 17.06.2010

BU HEYKELİN FİYATI 43.2 MİLYON EURO

 

İtalyan ressam ve heykeltraş Amedeo Modigliani'nin (1884-1920) bir heykeli, Paris'te yapılan müzayedede rekor fiyat olan 43,2 milyon avroya alıcı buldu.
 

Christie's müzayede evinin açıklamasına göre, Modigliani'nin 1910-12 yıllarında yaptığı, "Tete" isimli kireç taşından oyma 65 santimetre yüksekliğindeki kadın büstü, Fransa'da bir sanat eseri için ödenen en yüksek fiyata satıldı.

Hürriyet, 17.06.2010

FOUR SEASONS İNŞAATINA DUR!



 

Milliyet’in gündeme getirdiği ve ısrarla takip ettiği tarihi kalıntılar üzerine yapılan Sultanahmet’teki Four Seasons Oteli’yle ilgili dava karara bağlandı. Danıştay 6. Dairesi, CHP’nin başvurusuyla ruhsat ve imar planının iptaline karar veren İdare Mahkemesi’nin kararını onadı. Kararda, arkeolojik kalıntılar üzerine otel yapılmasının koruma ve şehircilik esaslarıyla örtüşmeyeceği belirtildi. Kararın ardından CHP’li avukat Hıdır Tanrıverdi, otel inşaatının yıkılması gerektiğini belirtirken, otelin sahibi Astay Grup’un Genel Müdürü Atilla Öztürk, inşaatın yıkılmasının şu an için söz konusu olmadığını, bakanlık ve belediye ile bir çözüm üretmek için müzakere halinde olduklarını söyledi.


Milliyet, Sultanahmet’teki Bizans ve Osmanlı kalıntılarının üzerinde yükselen Four Seasons Oteli’nin ek inşaatını ilk günden bu yana takipçisi oldu. Koruma Kurulu’nun projeyi onaylamasıyla otelin ek binasının tarihi kalıntılar üzerinde yükseleceğini ortaya çıkaran Milliyet, “Bizans Sarayı’na inşaat hançeri” haberiyle tarihçilerin projeye yönelik kaygı ve tereddütlerine yer verdi. Bir anda kamuoyunun dikkati Sultanahmet’e çevirirken, onayın bazı kurul üyelerinin katılmadığı toplantıda verildiğini, inşaat sırasında yeterli özenin gösterilmediğini ve Büyükşehir Belediyesi Planlama Müdürlüğü’nün çekinceleri olduğunu yine Milliyet duyurdu.


Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Kurumu’nun da (UNESCO) takipçisi olmaya başladığı ek otel inşaatıyla ilgili olarak Mimarlar Odası ile CHP “yürütmenin durdurulması” talebiyle yargıya başvurdu.


Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi’nin başvurusunu değerlendiren Danıştay 6. Daire, ek inşaatların yapılmasına olanak sağlayan, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca onaylanan planlarla ilgili olarak 14 Mart 2008 tarihinde “yürütmeyi durdurma” kararı verdi. Kararda, “ulusal-uluslararası koruma hukukuyla bağdaşmayan ve kamu yararı kavramıyla örtüşmeyen söz konusu kullanım kararı ile bu kullanımı detaylandıran plan notlarında hukuka uyarlık görülmemiştir” denildi.


Ancak karara rağmen inşaata devam edildi. Milliyet’in mahkeme kararına uyulmamasına sayfalarında yer verdiği tarihlerde, ikinci “yürütmeyi durdurma” kararı da İstanbul 1. İdare Mahkemesi’nden çıktı. CHP İstanbul İl Başkanlığı’nın inşaat ruhsatının iptali istemiyle açtığı davada önce yürütmenin durdurulmasına hükmeden 1. İdare Mahkemesi, 25 Şubat 2009’da da “kamu yararı olmadığı” gerekçesiyle ruhsatın iptali yönünde karar verdi.

Bu karar üzerine Danıştay’a başvuran Kültür ve Turizm Bakanlığı, Fatih Belediye Başkanlığı ve inşaatı yürüten Four Seasons Oteli’nin sahibi Sultanahmet Turizm AŞ, karara itiraz etti. İtirazları değerlendiren Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu, yürütmeyi durdurma kararının yerinde olduğuna hükmetti. Davayı esastan görüşen Danıştay 6. Daire, bilirkişi raporuna atıfta bulunarak imar planı ve ruhsatın iptali kararını onadı.


Kararda atıf yapılan bilirkişi raporunda, “Çelik konstrüksüyonlu ayaklar üzerinde zeminden bir kat yüksekten de başlasa, Ayasofya ve Sultanahmet Camii’nin hemen önüne ve onların üçüncü boyuttaki etkilerini de olumsuz yönde etkileyecek biçimde, dünya kültür mirası açısından 1. derecede önemli olan arkeolojik değerlerin üzerine otel inşaatı yapılması koruma ve şehircilik biliminin temel esaslarıyla örtüşmez” denildi. 

CHP’nin avukatı olarak davayı takip CHP Şişli İlçe Başkanı Hıdır Tanrıverdi, kararın ardından ek otel inşaatının yıkılması gerektiğini söyledi. Tanrıverdi, yıkım gerçekleşene kadar konunun takipçisi olacağını belirtti.

 

Sultanahmet Cezaevi’nin binasında hizmet veren Four Seasons’ın kapasitesini 50 oda daha artırabilmek için başlattığı proje için seçilen alanın tarihi 4. yüzyıla dayanıyor. I. Konstantinus döneminde inşa edilen Büyük Saray en önemli kalıntılar arasında. Alanda inşaat için yapılan çalışmalar sırasında, 7. ve 10. yüzyıla ait freksler, mozaik döşeme kaplamaları, hamam kalıntıları ve sarnıçlar bulundu.



 

Otel inşaatının sahibi Astay Grup Genel Müdürü Atilla Öztürk de, ruhsat iptalinin hem arkeolojik park hem de otel inşaatını kapsadığını belirterek, inşaatın yıkılmasının şu an için söz konusu olmadığını kaydetti. Bakanlık ve belediye ile bir çözüm üretmek için müzakere halinde olduklarını ifade eden Öztürk, şöyle konuştu:
“Orada önemli bir sorun var. İstanbul’un en merkezi yerinde arkeolojik bir kazı 1.5 senedir durmuş durumda. Bunun o sahaya verdiği çok önemli hasarlar var. Yargı da bu durumu çok fazla dikkate almıyor. Bunun öyle kalması hiç kimse açısından kabul edilebilir bir durum değil. El birliğiyle çözüm bulamazsak saha da inşaat da öyle kalacak. Ama bu tercih edilebilecek bir şey değil. Bir çözüm mutlaka üretilmeli. Yeni bir plan ve ruhsat da opsiyonlardan birisi. Ama biz burada yediğimiz dayaktan sonra böyle bir yola gider miyiz düşünceliyiz. Biz kaybedeceğimizi kaybettik ama ülkeye de bir borcumuz var.”

Milliyet, Haber: Gürkan Akgüneş, Fotoğraf: Bünyamin Aygün, 17.06.2010



******


DANIŞTAY VE SULTANAHMET MEYDANI

 

İnsan belleğinin zayıflığına aldanarak, unutkanlığa yatırım yapanlarımız çoktur. Üretmek yerine zamana sığınan, asılsız bir takım dedikodulara dayalı tarih dersleri vermeye kalkışan ama iş bu ülkenin geçmişine saygı duymaya gelince, söyleyecek laf bulamayan sözde muhafazakarlar, bu kez gerçekten zor durumda kaldılar...

 

Saygınlıklarını basit fiyatlar karşılığında kiraya veren bir takım sözde bilim insanları, kürsüleri kimselere bırakmayan lafazanlar, eskinin deyişiyle; kerametleri kendilerinden menkul kültür adamları, ellerinden geleni yaptılar, ama sıra yargıya gelince maskeleri düştü.

Aralarında 12 Eylül döneminde üniversiteden uzaklaştırılmalarını, tarihi yağmalayan uyduruk projelerinin üstüne örtme çabasındaki istismarcıların, onları koruyan aksaçlı hocalarının, çıkarcı bazı STK'lar ve en önemlisi, yandaş yatırımcıları kollayan çok üst düzeyde siyasetçilerin de yer aldığı güçlü bir tarihi yağma koalisyonu, idari yargının kararıyla kesin yenilgiye uğradı.

Alman köylüsünün "Berlin'de hakimler var" deyişini ülkemizde de doğrulayan bu karar, salt Sultanahmet Meydanı'nı kurtarmakla kalmıyor. Kültür varlıklarımızı korumakla yükümlü Kültür (ve Turizm) Bakanlığının, tarih yağmasını desteklediği izlenimi veren, yapılaşmayı durduran önceki yargı kararlarına itirazını da geri çeviriyor.

Danıştay bu hafta Sultanahmet Meydanına, arkeoloji parkı yapılıyor aldatmacasıyla gerçekleştirilmeye çalışılan tarih yağmasını önleyen, gelecek kuşakların ders alacakları örnek bir karar verdi.

İktidarın sahiplendiği, Büyükşehir Belediyesinin sessiz kaldığı, sözüm ona tarih ile ilgili bir takım kuruluşların örtülü savunuculuğunda sürdürülen, İstanbul'un tarihine çakılan çelik kazıklar üzerinden rant elde etme girişimleri yargıdan döndü.

Four Seasons yönetim kurulu başkanı, "Böyle bir girişimi başka bir kentte, örneğin Paris ya da Roma'da uygulayabilir miydiniz?" sorumuzu tarihe geçecek bir pişkinlik örneğiyle yanıtlamıştı. "Bu inşaat ülkenizin uzmanlarının verdikleri görüşler doğrultusunda yürütülmektedir"

Şimdi bu yağmaya destek ve onay verenlerin, yargının bu kararı karşısında nasıl tepki göstereceklerini kestirmek kolay değil. Ama Danıştay'ın verdiği kesin kararı yüzlerine çarpmanın herhalde tam zamanı.

Yargıya başvuran CHP İstanbul İl Yönetimini, konuyu ilk kez kamuoyuna taşıyan Milliyet Gazetesi'nin başarılı muhabiri Şükran Pakkan'ı ve duyarlı turizmcileri kutlamak gerekiyor.

Umarız turizm sektörünün meslek örgütleri de bu karardan gereken dersleri çıkarırlar. Ve görüşlerini kamuoyu ile paylaşırlar.
turizmdebusabah.com, Yazı: Bahattin Yücel, 17.06.2010

25 MİLYON KİŞİ ZİYARET ETTİ

 

İsveç'in başkenti Stockholm'de bulunan Djurgarden Müzesi'nde sergilenen Vasa adlı batık gemi, şimdiye dek 25 milyon kişi tarafından ziyaret edildi.  1628 yılında denize indirildikten kısa bir süre sonra batan dev savaş gemisi 1961 yılında uzun çabaların ardından su yüzüne çıkarılmış ve sergilenebilecek hale getirilmesi için çok masraf edilmişti. Oldukça iyi durumda görünen ahşap geminin ağırlığı  1210 ton boyu 69 metre, eni ise 11.7 metre. Batığın sergilendiği müze de geminin yapısına göre dizayn edilmişti.

Habertürk, 17.06.2010

HÖYÜK KAZISINDA 4 BİN YILLIK MÜHÜR BULUNDU



 

Kütahya Seyitömer Höyüğü'nde yapılan kazılarda, dünyada eşine az rastlandığı bildirilen 4 bin yıllık çekiç başlı mühür bulundu.

 

Dumlupınar Üniversitesi (DPÜ) Rektörü Prof.Dr. Güner Önce, il merkezine 26 kilometre uzaklıkta, Türkiye Kömür İşletmeleri (TKİ) Genel Müdürlüğü'ne bağlı Seyitömer Linyitleri İşletmesi (SLİ) Müessesesi sahasındaki höyüğün kazılara başlanmadan önceki 150 metre çap, 23.5 metre yüksekliğe sahip olduğunu belirtti.

Arkeoloji Bölümünce 2006 yılından bu yana yapılan kazıların bu yılki bölümünün geçen ay başladığını ve kazıların çok hızlı ilerlediğini ifade eden Önce, bu yıl SLİ Müessesesi'nin sağladığı 250 işçiyle Arkeoloji Bölümü'nden 50 öğretim elemanı ve öğrencinin höyükte çalıştığını söyledi.

Güner Önce, "Burası gerçekten görülmeye değer. Tüm üniversitelerin arkeoloji bölümlerinin bu kazıyı görmesi gerektiğini düşünüyorum. Kazı ne kadar kısa sürede tamamlanırsa altındaki kömürün çıkarılması da o kadar çabuk olacak. Ekonomik yönü olan bir kazı aslında. Ancak şu yönünü de görüyoruz, çok sayıda tarihi eser ve buluntu ortaya çıkıyor. Kazının teorik olarak bu yıl bitmesi gerekiyor. Bu hızla ilerlenirse belki bitebilir ama emin değiliz" dedi.

Kazı Grubu Başkanı ve DPÜ Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Nejat Bilgen de, geçen yıl 8 metrelik kültür katmanı tespit ettikleri höyükte bu yıl bu katmanın çoğunu kazabileceklerini anlattı.

Prof.Dr. Bilgen, geçen yıl kazıları MÖ 2000'lerin başlarına tarihledikleri Orta Tunç Çağı katmanında bıraktıklarını ifade ederek, şiddetli deprem yaşandığını saptadıkları bu katmanda korunmuş insan beyinleri bulduklarını
hatırlattı.

Kazılara başladıkları katmanın, Asur Ticaret Kolonileri Devri diye tanımlanan MÖ 2'nci binin ilk çeyreği olduğuna dikkati çeken Prof.Dr. Bilgen, sözlerine şöyle devam etti:

"Höyüğün, uluslararası ticarette hem Mezopotamya, hem Batı Anadolu, hem de Ege Adaları ve eski Yunan medeniyetiyle bağlantılı olduğunu, büyük bir ticaretin ortasında yer aldığını saptadık. Bunu teyit eder bir biçimde çok önemli bir mühür elimize geçti. Asur Ticaret Kolonileri Devri'nde, dünyanın önemli müzelerinde ancak birkaç tane örneği sergilenen çekiç başlı mühür bulduk. Dünyada bu mühür tipinin örnekleri British, Metropolitan ve Louvre müzelerinde bulunuyor, dördüncüsü de İstanbul Arkeoloji Müzesi'ndedir. Dünyada bu mühürlerin sayısı 10'u geçmez. Belki dünyanın birçok yerinden insanlar sadece bu mührü görmeye gelecek, bu kadar arkeoloji literatüründe önemli bir mühür. Bu yıl için çok sürpriz, çok hoş bir buluntuydu."

Cnn Türk, Fotoğraf: Yeni Şafak, 17.06.2010

KAYAKÖY'E ZİYARETÇİ AKINI

 

2010 yılının ilk beş ayında Fethiye’deki ören yerleri içerisinde en çok ziyaret edilen yer Kayaköy oldu.

 

1 Ocak ve 15 Haziran tarihleri arasında Fethiye’deki müze ve ziyarete açık olan 8 ören yerini toplam 30.783 kişi ziyaret ederken, en fazla ziyaretçi kabul eden ören yeri 12.976 kişi ile Kayaköy oldu. En fazla ziyaret edilen ikinci yer ise 10.231 kişiyle Kaunos oldu. 19 Mayıs 2010 tarihinden itibaren tadilatı biterek ziyarete açılan Fethiye Müzesi'ni ise 1.147 kişi ziyaret ederken, 1.263.00 TL gelir elde edildi.

 

Fethiye’deki müze ve ören yerlerinin ziyaretçi kişi sayısı şu şekilde oldu. Amintas’ı 1.147 kişi, Gemiler Koyu'nu 1.260 kişi, Kadyanda 375 kişi, Pınara 1.039 kişi, Letoon 1.371 kişi, Tlos 1.711 kişi, Kaunos 10,231 kişi oldu. 2010 -1 Ocak ve 15 Haziran tarihleri arasında Fethiye’deki müze ve ziyarete açık olan 8 ören yerini toplam 30.783 kişi ziyaret etti.

 

Bu tarihler arasında Fethiye’de 8 ören yeri ve müzeye 1.672 yerli girişi olurken, yabancı girişi 18.645 kişi oldu. Yerli ücretsiz girişi 5.363 kişi olurken, yabancı ücretsiz girişi 600 kişi oldu. 4.458 kişi indirimli grup olarak giriş yaparken, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yeni uygulaması olan müze kart girişi 3.568 kişi oldu.

Mula Kent Haber, 17.06.2010

MAĞARA KAZISI YENİDEN BAŞLIYOR



     



Gazi Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Yrd. Doç.Dr. Cevdet Merih Erek, "Direkli Mağarası, mağara dönemi yerleşimlerinin sona ermesiyle köysel yerleşim yerlerinin kurulması arasında kalan geçiş sürecine ışık tutacak" dedi.

 

Kahramanmaraş'ın merkeze bağlı Döngel Köyü'nde bulunan Direkli Mağarası'nda yapılan arkeolojik çalışmalar, 22 Temmuz'da yeniden başlıyor. Mağara dönemi yerleşimlerinden köysel yerleşimlere geçiş dönemine ışık tutan ve Türkiye'nin şuandaki tek mağara kazısı olma özelliği taşıyan çalışma ile 12 bin 740 yıl öncesine ait bulgulara ulaşılabilecek. Geçen yıl yapılan kazılarda bulunan ana tanrıça figürüyle insanoğlundaki "Tanrı inanışı" binlerce yıl geriye giderken, dünyanın pek çok ülkesinden arkeologların ilgisini çekmeyi başarmıştı. Merkeze 72 kilometre uzaklıkta bulunan Döngel Köyündeki Direkli Mağarası'ndaki çalışmalara, 1959 yılında yaptığı araştırmayla ilk ışık tutan isim Prof.Dr. Kılıç Kökten oldu. Kökten'in yazdığı bir makaleden yola çıkılarak yürütülen çalışmalar doğrultusunda bölgede önemli aşamalar kaydedildi.

 

Gazi Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç Dr. Cevdet Merih Erek'in başkanlığında yürütülen kazı çalışmaları, 20 kişilik ekiple 22 Temmuz'da yeniden başlayacak. Mağara dönemi yerleşimlerinden köysel yerleşime geçiş sürecine ışık tutan ve yapılan yaşlandırma yöntemiyle MÖ 10730 yıllara tekabül eden mağarada, yapılan çalışmalar doğrultusunda daha da eski dönemlere ait kalıntılara ulaşılması düşünülüyor.

 

Epipaleolitik döneme ait olan mağarada başlayacak kazılar öncesinde bölgeye gelen kazı başkanı Erek ve çalışmalara destek sağlayan Kahramanmaraş Ticaret ve Sanayi Odası (KMTSO) yetkilileri incelemelerde bulundu. Sit alanı ilan edilen ve tahrip olmaması için tel örgülerle kaplanan alanı inceleyen Yrd. Doç Dr. Cevdet Merih Erek, çalışmalar hakkında basın mensuplarına bilgi verdi. Özellikle geçen sene yapılan çalışmalarda mağaranın iç kuzey profili yakınlarında bulunan ana tanrıça figürünün büyük yankı uyandırdığını anlatan Erek, ABD'de düzenlenen bir sempozyumda da elde edilen buluntularla ilgili bilgiler verdiklerini kaydetti. Avrupa'nın birçok ülkesinden bilgi almak isteyen insanların çıktığını belirten Erek, bunun kendilerine gurur verdiğini söyledi. Mağaranın, mağara dönemi yerleşimlerinin sona ermesiyle köysel yerleşim yerlerinin kurulması arasında kalan geçiş süreciyle ilgili olduğunu dile getiren Erek, şunları söyledi:

 




"Bu Epipaleolitik dediğimiz bir dönem. Yapılan yaşlandırma yöntemleriyle de mağaranın 7. arkeolojik seviyesinin MÖ 10730 olduğunu öğrendik. Hayvan kemikleriyle ilgili yapılan analizlerde bölgenin şuan yabancısı olmayan ama birçoğu da tür olarak yok olmuş hayvanların besin anlamında tüketildiğini öğrendik. Dünyada çok az uzmanı olduğu için henüz bitki tohum analizleri yapılmadı. Bunlara bir şey yaptırabilmeniz için de sıraya girmeniz gerekiyor. Ama şu ana kadar elde ettiğimiz bütün veriler çerçevesinde bu dönemle ilgili yapılan tek kazı bu mağarada yapılıyor."

 

Bölgenin kazı olanakları ve coğrafi bakımdan araştırılması zor bir merkez olduğuna dikkat çeken Erek, "Çok büyük özveri istiyor. B:ütün ekip arkadaşlarım, öğrencilerim, burada benimle birlikte gönül veren insanların emeği çok fazladır. Tabii sonuçta güzel olması da bütün harcanan emeklerin değdiğini gösteriyor. Bundan dolayı da mutluluk duyuyoruz" diye konuştu.

 

Çalışmaların 22 yıl sürmesinin planlandığını kaydeden Erek, Temmuz ayı içerisinde yaklaşık 20 kişilik ekiple gerçekleştirecekleri aşamaları şu şekilde sıraladı:

"Bu seneki planlamalarımızda, güney plan programı olarak başladığımız ama şuanda naylonun altında kalan yerde kazılara devam edeceğiz. Bir de kuzey profilinde genişlemeyi planlıyoruz. Olabildiğince, zamanımız ve bütçemiz el verdiği sürece de aşağıya doğru geniş alanda bütün plan karelerini çalışarak inmeye devam edeceğiz. İndiğimiz her santimetre bizim için daha eskiye, yani 10 bin 730'lardan daha eskilere gitmek demek. Bu da Kahramanmaraş'ın en eski iskan alanlarından biri olan Direkli Mağarası'nın daha eski kültürel safhalarını görmemizi sağlayacak. Olabildiğince bunları çıkarmak yetmiyor. Bunları duyurmak, insanlara anlatmak, öncelikle Kahramanmaraş insanına bunun faydalarının neler olacağını anlatmak, bununla birlikte de bölgenin diğer değerleriyle birlikte adının duyulması, insanların buraya gelerek, bunlardan zevk alarak, iç içe yaşamasını sağlamayı hedefliyoruz."

Kahramanmaraş Kent Haber, 17.06.2010

ÇATALHÖYÜKLÜ HANGİ DİNDEN, HANGİ MİLLETTENDİ?





Çatalhöyük'teki kazı çalışmaları kapsamında oluşturulan arkeoloji atölyesine katılanlar, uzmanlara 9 bin yıl önce burada yaşayanların dinlerini ve hangi milletten olduklarına ilişkin sorular yöneltiyor.

 

Konya'nın Çumra İlçesi'nde, koyunun ve keçinin evcilleştirildiği, insanoğlunun yerleşik hayata geçtiği ve ilk sanat eserleri kabul edilen duvar resimlerinin yer aldığı Neolitik dönem yerleşim yeri Çatalhöyük'te kazı çalışmaları, Stanford Üniversitesi öğretim üyesi Prof.Dr. Ian Hodder başkanlığında sürüyor.

Burada, Çatalhöyük'ün tanıtımını yapmak ve çocuklara tarih bilincini aşılamak amaçlı, Arkeolog Gülay Sert'in  koordinatörlüğünde Çocuk Arkeoloji Atölyesi faaliyetleri de devam ediyor.

Arkeolog Gülay Sert, bugüne kadar her yıl yaz ilköğretim okulu öğrencilerine, Shell sponsorluğu, Konya Ticaret Borsası ve Algida firmasının desteğiyle gerçek kazı deneyimi yaşatıp, o dönemin yaşantısı hakkında oyunlarla bilgi aktardıklarını söyledi.

Bu eğitim çalışmasını bu yıl genişleterek Çatalhöyük Arkeoloji Eğitimi Atölyesi adı altında yapmaya başladıklarını anlatan Sert, "14 Temmuza kadar Konya'da görev yapan 375 öğretmeni birer gün Çatalhöyük'te ağırlıyoruz. Çatalhöyük'teki eğitim modeli konusunda kendilerini bilgilendirdiğimiz sunumumuzu verdiğimiz her bir öğretmenimiz, meslek yaşamları boyunca öğrencileri bilgilendirecek. 14 Temmuzdan sonra da gruplar halinde 150 öğrenci ağırlayacağız" dedi.

Çatalhöyük'te, kendileriyle önceden bağlantı kuran ve planlamaya dahil olan kişi ve grupları da ağırladıklarını anlatan Sert, eğitim verdikleri çocuk grubuna bu yıl Afyon, Burdur ve Adana'daki yetiştirme yurdunda kalan çocukları da dahil ettiklerini ifade etti.

Gülay Sert, Çatalhöyük ziyaretçilerinin çoğunluğunun buraya bilinçli şekilde ve öğrenme amaçlı geldiklerini vurgulayarak, şunları kaydetti:

"Bu etkinliklerde ziyaretçilerimize temel olarak, Çatalhöyük'ün 9 bin yıl öncesinde kalmadığı, bugün de etkilerinin yaşamaya  devam ettiğini anlatıyoruz. O gün ile günümüz arasındaki benzerliklerle yaptığımız karşılaştırmalı sunum daha çok ilgi görüyor. Ziyaretçiler en çok, burada 9 bin yıl önce yaşamış insanların dinlerini ve milliyetlerini soruyor. Bu sorunun cevabını şöyle veriyoruz; biz dinimize bağlıyız onlar da atalarına, kurallarına, inançlarına sıkı sıkıya bağlıydı. Zaten bu şekilde bin yıl ayakta kaldılar. Günümüzle çok benzerlik var, ancak onların din anlayışı bugün bildiğimiz tek tanrılı dinlerden çok farklıydı. Milliyetlerini soran kişilere ise 'milliyet' anlayışının Neolitik dönemde olmadığını, sonraki süreçlerde ortaya çıktığını söylüyoruz."

Cnn Türk, 16.06.2010

SÜLEYMANİYE'DE 453 YILLIK SÜRPRİZ





İstanbul Vakıflar 1. Bölge Müdürü İbrahim Özekinci: Çimentodan arındırma işlemleri sırasında da Süleymaniye Camisi'nin bize bir sürpriz hazırladığını gördük. O da fil ayaklarında 453 yıl önce yapılmış orijinal İznik çinileri olduğuydu.

 

İstanbul Vakıflar 1. Bölge Müdürü İbrahim Özekinci, İslam medeniyetinin dünya mimarisine armağanı, vakıf medeniyetinin en önemli simgelerinden biri olan Süleymaniye Camisi ve külliyesini inşa eden Mimar Sinan'ın burada topoğrafyayı çok iyi kullandığına dikkati çekti.

 




Uzun yıllardır Süleymaniye sevdasıyla cami için ne yapabileceklerini düşündüklerini belirten Özekinci, 2007 yılında çok kapsamlı bir restorasyon çalışmasına başladıklarını hatırlattı. Süleymaniye'de yapılan restorasyon çalışmalarının ''dokunmadan dokunmakla'' yapılması gerektiğini dile getiren Özekinci, bu bağlamda koruma, statik, kalem işi gibi alanlarda bilim kurulları oluşturulduğunu, bütün çalışmaların bu bilim kurullarının denetimi ve gözetiminde yapıldığını kaydetti. Caminin statik yapısının araştırıldığını, yapının maketlerinin yapılıp simülasyon tekniği ile 7 ve 8 şiddetinde depremler uygulandığını anlatan Özekinci, caminin ve özellikle kubbesinin çok sağlam olduğunun görüldüğünü söyledi. Özekinci, yapılan restorasyon çalışmalarıyla ilgili olarak şu bilgileri verdi: ''1960'lı yıllarda caminin içinin tamamen çimentoyla sıvandığını gördük. Bu o dönem için gerçekten büyük bir buluş olabilir ama günümüz tekniğiyle karşılaştırdığımız zaman ecdadın yaptığı Horasan harcı en mükemmeli. Çünkü çimento, o taş yapıyla doğru çalışmıyor. Eserin nefes alması lazım, nefes alamıyor. Bu yüzden tuzlanmalar, dışarıya kusmalar meydana geliyor. İşte en büyük çalışmalarımızdan biri bu çimentodan arındırma işlemleri oldu.

Çimentodan arındırma işlemleri sırasında da Süleymaniye Camisi'nin bize bir sürpriz hazırladığını gördük. O da fil ayaklarında 453 yıl önce yapılmış orijinal İznik çinileri olduğunu gördük. Bu raspa çalışmaları ile ortaya çıktı. Fakat bu çinilerimizin üzerinde ise 19. yüzyılda hattat Abdülfettah Efendi tarafından yazılmış hat levhalarımız da var. Şimdi bilim kurulumuz buradaki işlemi nasıl çözeceği noktasında karar aşamasında. Hem çinileri, hem de o hat levhayı korumak durumundayız.''

İstanbul Vakıflar 1. Bölge Müdürü Özekinci, şimdi çini pano tam olarak açığa çıkarılıp hat levha oradan ayrılarak başka bir bölümde mi sergilenmeli yoksa bu haliyle mi saklanmalı gibi sorulara ilgili bilim kurulunun karar vereceğini ifade etti.

Süleymaniye'de 5 kat sıva çıkarması ve raspa çalışması yapıldığını anlatan Özekinci, ''Aslan göğsü denilen pandantiflerde orijinal kalem işlerine rastladık ki bu da sanat tarihi açısından bizleri ve hocalarımızı gerçekten heyecanlandırdı'' diye konuştu.

Bu kalem işlerinin orijinal, caminin inşa edildiği dönemde yapıldığını söyleyen Özekinci, restorasyon sonunda sanat tarihçilerine ve ziyaretçilere bu kalem işlerinin sunulacağını ifade etti.

Özekinci, restorasyon çalışmalarında kubbedeki kalem işlerinin ortaya çıkarılması aşamasında olduklarını belirterek, çimentonun tamamen sökülüp yerine horasan harçlarının yapıldığını ve sırada yapının elektrik ve mekanik işlerinin olduğunu anlattı.

Caminin kündekari stilinde yapılmış ahşap kapı, pencereleri ile kürsüsünün çok değerli ve nadide eserler olduğuna dikkati çeken Özekinci, onların da elden geçirileceğini dile getirdi.

Özekinci, son olarak bahçe düzenlemesi ile restorasyonu bitireceklerini belirterek, şöyle konuştu: ''Süleymaniye Camisi'nin bize ne sürprizler sakladığını gerçekten bilmiyoruz. Horasan harcını yapabilmek için çimento raspa çalışmalarına başladığımızda bu orijinal İznik çinilerini bulduk. Gerçekten eski eserde sadece planlama yapmak gerçekten zordur. Karşınıza farklı işler çıkabilir. Onun çözümlenmesi gerekir. Öngörümüz bu yıl içerisinde Süleymaniye'yi ibadete açmaktır. Mesela, burada kullanılan Horasan harcını KUDEB'e gönderiyoruz. Orada içinde ne kullanılmış, kiremit mermer, toz tam bir tahlili yapılıyor ve o tahlil sonuçlarına göre harcı yapıyoruz. Önemli olan aslına sadık kalarak orijinal yapıyı koruyarak restorasyon yapmaktır.''

Radikal, 16.06.2010

EN İYİLER LİSTESİNDE 4 TÜRK

 

Dünya genelindeki müzayedelerin satış kaydını tutan ve sanat piyasaları hakkında değerlendirme yapan Artprice’ın, "Art Market Trends 2009" raporu yayınlandı.

 

Rapora göre 2009 yılının en değerli 500 sanatçısı listesinde, dört Türk sanatçı var.

Listenin başında 121 milyon 18 bin 218 dolarla Pablo Picasso, 106 milyon 829 bin 556 dolarla Andy Warhol adı yer alıyor.

 

Türk sanatçılardan Burhan Doğançay, 3 milyon 117 bin 299 dolarlık müzayede satışıyla listede 221’inci sırada; Erol Akyavaş, 2 milyon 197 bin 920 dolarlık satışıyla 305’inci sırada; Ömer Uluç, eserlerinin 1 milyon 630 bin 801 dolarlık satışıyla 396’ncı sırada; 1 milyon 355 bin 10 dolarla Selim Turan ise 494’üncü sırada yer aldı.

Hürriyet, 16.06.2010



FETHİYE'DE TARİHİ SU KANALI BULUNDU

 

     

 

Fethiye’de bir vatandaş tarafından tesadüfen bulunan yapıyı inceleyen müze yetkilileri, bulunan yapının tarihi eskilere dayanan ve uzunluğu belirlenemeyen yer altı su kanalı olduğunu belirledi.

 

Fethiye’de yağmurlu havalarda yeraltından gelip evini basan suyun izini süren Mesut Yiğit adlı vatandaş, kendi ifadesiyle 200-300 metre uzunluğunda bir tünel bulmuştu. Mesut Yiğit gelip araştırsınlar diye çağırdığı Fethiye Müzesi görevlilerinin ise “Burası tünel değil çukur” diyerek açılan girişi kapatıp geri döndüklerini anlatmıştı. Olayın basında duyulmasının ardından Taşyaka Mahallesi Topçular Mevkii 365 no.lu sokakta bulunan tüneli incelemek üzere harekete geçen Fethiye Müze Müdürlüğü, Jeofizik Mühendisleri Odası’ndan da bir kişi alarak tüneli inceledi. Bugün yapılan incelemede Jeofizik Mühendisleri Odası Fethiye Temsilcisi Serdar Serttaş ve müze yetkilileri hazır bulundular. Çukurun ağzı açılarak yapılan incelemede ilk belirlemelere göre yapının doğal bir oluşum olmadığı ve tarihi çok eskiye dayanan bir yer altı su kanalı olduğu belirlendi. Ucu görünmeyen su kanalıyla ilgili konuşan Fethiye Arkeoloji Müzesi Müdürü İbrahim Malkoç “Jeofizik Mühendisi arkadaşımız ve müzeden uzman arkadaşlarımızla incelediğimiz yapının tarihi çok eskiye dayanabilecek bir yer altı su kanalı olduğunu gördük. Daha detaylı bir inceleme için Anıtlar Kurulu'na ve bakanlığa yazı yazacağız. Yapılan bu çalışmalar sonrası kaç metre derine gittiği ve detayları ortaya çıkacak” dedi.

Muğla Kent Haber, 16.06.2001

HEY BU ŞEHİRLER NEREYE KAYBOLDU?

 

Akrotiri, Angkor, Babil, Kuelap, Machu Picchu, Petra, Pi-Ramses, Tikal, Truva ve Tucume... Hepsi eski dünyanın mega kentleri. Başka bir ortak özellikleri ise artık fiilen yaşamasalar da efsanelerinin yaşıyor olması. Filmlere, şiirlere konu olan bu kentlerden kalanlar yavaş yavaş gün ışığına çıkıyor. Ancak sanki hala çözülememiş binlerce sırlarıyla uykudan uyandırılmayı bekliyorlar...



Akrotiri



Akrotiri bir Yunan adası olan Santorini'de bulunan antik yerleşimin adı. Bir tepe yakınlarına kurulan köy Pompei'ye benzer bir kaderi paylaştı. MÖ 1500'lü yıllarda volkan patlaması sonucu yok olduğu sanılan Minoan uygarlığının yazısı hala çözülebilmiş değil. Hatta bazı kaynaklara göre Atlantis efsanesinin de bu uygarlığın yok oluş hikayesinden doğduğu zannediliyor.

Yerleşimden geriye kalan eşyalar, gelişmiş bir kanalizasyon sistemi ve üç katlı yapılar Spyridon Marinatos tarafından bulundu.

Kazı çalışmaları sırasında alanı koruma amacıyla modern bir örtü yapıldı, ancak 2005'te örtünün bir kısmının yıkılmasıyla birlikte bir kaza meydana geldi ve ziyaretçilerden birinin ölümüne yol açtı. Bu yüzden kalıntılar bir süreliğine ziyarete kapatıldı.

 

Bulunan eserler kazı alanından uzak da olsa Museum of Prehistoric Thera'da sergileniyor.



Angkor


  



Kamboçya'nın tropikal ormanlarında bir zamanlar büyük Khmer İmparatorluğu'nun başkenti olarak yer alıyordu. "Şehir" anlamına gelen Angkor I. Yaçovarman zamanında, MS 9. yüzyılda kuruldu ve 15. yüzyıla kadar varlığını sürdürdü.

İmparator Büyük Göl (Tonle Sap) yakınlarında bir tepeye Şiva'nın bir heykelini yaptırdı ve kent, imparatorluğun gücünü temsil eden bu heykelin çevresinde gelişti. Hala kalıntıları burada bulunuyor ve UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Listesi'ne alınan bölgeler arasında.

15. yüzyılda dünyanın bu ilk mega kentindeki binaların mecburi terkiyle birlikte ahşap binalar çürüdü ya da beyaz karıncalar tarafından ağır hasara uğratıldı. Ancak sert kızıl kayalardan ve kumtaşından yapılan yapılar hala ormanın zor şartlarına ve zamana meydan okuyor. Tapınakların çoğu restore edildi. Bu yapılar birleşerek Khmer mimarisini oluşturuyor.

Fransız kaşif Henri Mouhot tarafından Kamboçya ormanlarının derinliklerinde Angkor yeniden keşfedildi.




Angkor Vat


Sayısı yaklaşık bini bulan irili ufaklı tapınakların en büyüğü Angkor Vat Tanrı Vişnu'ya adanmış ve hala Kamboçyalılar'ın hac yeri olarak kullanılıyor. Gelen ziyaretçi sayısı senede 2 milyon kişiyi buluyor. 200 hektarlık alanı kaplayan bu yapıya "kent tapınak" anlamına gelen Angkor Vat adı verilmiş. Bir kulenin çevresinde dikdörtgen biçiminde kozalak şeklindeki kuleleri, galerileri, yolları ve teraslarıyla birebir ölçeğinde yapılmış hayvan ve bitki figürleri var. Çevresinde 200 metre genişliğinde bir hendek bulunuyor.

 

Bu bölgede görülmeye değer diğer yapılar ise şöyle sıralanıyor:

Angkor Thom, Baksei Chamkrong, Banteay Kdei, Banteay Samré, Banteay Srei, Baphuon, Bayon, Chau Say Tevoda, Doğu Baray, Doğu Mebon, Kbal Spean, Khleanglar, Krol Ko, Lolei, Neak Pean, Phimeanakalar, Phnom Bakheng, Phnom Krom, Prasat Ak Yum, Prasat Kravan, Preah Khan, Preah Ko, Preah Palilay, Preah Pithu, Pre Rup, Spean Thma, Srah Srang, Ta Nei, Ta Prohm, Ta Som, Ta Keo, Fillerin Terası, Cüzzamlı Kralın Terası, Thommanon, Batı Baray ve Batı Mebon.



Babil



Babil Kulesi birçok yerel efsanede bahsi geçtiği üzere tanrıya ulaşmak için inşa edilmiş bir kule



Kral Nebuchadnezzar verimli Mezopotamya toprakları üzerinde Babil'in kurulmasını sağladı. Antik dünyanın başşehriydi. "Tanrıların Kapısı" olarak da adlandırıldı. Uygar toplum olarak insanların ilk kez birlikte yaşadığı şehir olduğu söylenenler arasında.

Babil'de yapılar kilden yapılıyordu. Lübnan'dan getirilen ahşap destekler de kullanılıyordu. Varlıklı aileler kili pişirip tuğla yapmayı biliyordu.

Evlerin çatısı yoktu. İklim çok sıcak olduğu için aileler genelde geceleri damda uyurdu. Alt katta ise yaşama, yemek yeme mekanları, mutfak ve çoğunlukla da ufak bir mabet bulunuyordu.



Babilin Asma Bahçeleri


Bu bahçeler Dünyanın Yedi Harikası'ndan biri sayılıyor. Nebuchadnezzar sıla hasreti çeken karısı Amyitis için onun memleketinin bir benzerini yaptırmaya karar verdi. Yapay dağlar ve suların aktığı büyük teraslar inşa ettirdi.

Yunanlı Coğrafyacı Strabo'nun MÖ 1. yüzyıldaki tanımlamasına göre; bahçeler birbiri üzerinde yükselen kübik direklerden oluşuyordu. Bunların içleri çukurdu ve büyük bitkiler ile ağaçların yetişebilmesi için toprakla doldurulmuştu. Kubbeler, sütunlar, teraslar pişmiş tuğla ve asfalttan yapılmıştı. Yüksekteki bahçeleri sulamak için Fırat nehrinden pompalarla su çıkarılıyordu.

Yunanlı tarihçi Diodorus'a göre bahçeler yaklaşık 120 metre genişlikte, 120 metre uzunluğunda ve 25 metre yüksekliğindeydi.

İstilalar yüzünden yıldızı sönmeye başlayan şehir, özellikle Pers Kralı Keyhüsrev'in Babil'i fethetmesinden sonra MS 5. ve 6. yüzyıllarda bir kum dağı haline geldi.

19. yüzyılda Kuzey Sarayı'nın ve surların kalıntıları bulundu. Bu şehrin tapınaklarının ve asma bahçelerinin kalıntıları 20. yüzyılda yapılan kazılarla meydana çıktı.

ABD'nin Irak'ı işgali sırasında bu kalıntıların yağmalandığı söylentileri gündeme geldi.


Kuelap




Kuelap, Kuzey Peru'da Utcubamba Vadisi'ne su seviyesinden 3.000 metre yükseklikten bakan 600 metre uzunluğunda ve 110 metre genişliğindeki Chachapoyas kültürünün yerleşimine verilen isim. Şehrin en önemli özelliği ise çoğu silindirik 400'den fazla yapıyı içeren 19 metre yüksekliğindeki dış masif taş duvarlar tarafından sarılı oluşu. Bu yapılardan hala bazılarının alt kısımları duruyor. El Tintero, La Atalaya ve El Castillo bunlardan bazıları.

İlk bakışta bu korumacı duvarların varlığı Huari ve diğer istilacı medeniyetlere karşı alnımış bir önlem gibi gözükse de bölgedeki bu tür bir tehlikenin minimum düzeyde olduğu biliniyor.

İlk seviyeye 3 kapıdan giriş vardı. Komplike bir yağmur suyu atılım sistemine de rastlandı.

Yerleşimin yapımına 6. yüzylda başlandığı tahmin ediliyor. Son çalışmalar Kuelap'ın 1840'lara kadar varlığını korumuş olduğunu gösteriyor. Civarda yaşayan köylülerin nesillerdir bölgeden haberdar olduğu biliniyor.

Köylülerden yardım alan hakim Juan Crisóstomo Nieto, 1843'te yerleşimi keşfetti. Bu keşif üzerine Frenchman Louis Langlois, Adolph Francis Alphonse Bandelier, Ernst Middendorf, Charles Wiener ve Antonio Raimondi gibi isimler bölgenin tanınmasında katkıda bulundu. 1997'de kayalar tarafından korunmuş 5 tane mozale, Federico Kauffmann Doig ve ekibince bulundu.


Machu Picchu




Eskiden adı dahi bilinemeyen şehir, ismini bugün yakınlarda olan Eski Zirve (Machu Picchu)'den alıyor. Peru'nun Cusco şehrinin yakınında And Dağları'ndan birinin zirvesinde, 2.360 metre yükseklikte, Urubamba Vadisi üzerinde kuruldu. Şehrin İnkalı hükümran Pachacutec Yupanqui tarafından 1450 yılları civarında inşa ettirildiği sanılıyor.

7 Temmuz 2007 tarihinde, Dünyanın Yeni Yedi Harikası'ndan biri olarak seçilen Machu Picchu, bugüne kadar çok iyi korunarak gelmiş olan bir İnka antik şehri. Bunun asıl nedeninin İspanyollar'ın işgal sırasında bu bölgeyi fark etmemiş olmasından kaynaklandığı söylenenler arasında.

Günümüze ulaşan çok sayıda bilgi olmadığı için şehrin neden ve nasıl kurulduğuna dair sorular henüz yanıt bulamamış durumda. Kabul gören teorilerden birine göre şehir 700'den fazla asillere ve din adamlarına ev sahipliği yapıyordu.

Machu Picchu iki yüzden fazla merdiven sistemiyle birbirine bağlı olan taş yapıdan oluşuyor. Şehrin 3.000 basamağı hala iyi durumunu koruyor.





Kalıntılar 24 Temmuz 1911 tarihinde Hiram Bingham yönetimindeki Yale Üniversitesi'nin yaptığı bir bilimsel gezi sırasında tesadüfen bulundu. Bingham aslında keşfi sırasında, 1536 yılında İspanyol istilacı Pizarro'dan kaçan İnkalar'ın saklandığı gizemli İnka şehri Vilcabamba'yı aramaktaydı. Bingham Machu Picchu'yu bulduğunda aynı Kolomb'un Amerika'yı keşfettiğinde yaptığı gibi Vilcabamba'yı bulduğunu sandı.

1912 ve 1913 yıllarında Bingham şehri ortaya çıkarmaya başladı.1915'de Machu Picchu araştırmalarıyla ile ilgili bir kitap yayınladı. National Geographic Society'nin 1913 Nisan sayısını Machu Picchu şehrine ithaf etmesiyle meşhur oldu.

 

O kadar meşhur oldu ki Simpsonlar'ın bir bölümünde Lisa fırsatını yakalayınca bütün aileyi Machu Picchu'ya götürmeyi başarıyordu.






Bir iddiaya göre şehir keşfinden 2 yıl önce bulunmuş, ama Bingham bulduğu altınları ABD'ye kaçırmak için zaman kazanmaya çalıştı. Bir başka iddiaya göre şehir 1901'de köylüler tarafından bulunumuştu ve Bingham'ın keşfi hiç de tesadüf değildi.

1983 yılında UNESCO Machu Picchu'yu Dünya Kültür Mirası olarak ilan etti. Machu Picchu Güney Amerika'nın en çok turist çeken yerlerinin başını günlük 2000 kişi ziyaretçi sayısıyla kimselere kaptırmıyor. UNESCO harabelerin zarar görmemesi için bu sayının en fazla 800'e düşürülmesini talep ediyor.



Petra




Petra Ürdün'ün Lut Gölü ile Akabe Körfezi arasındaki çorak topraklar üzerinde yer alan antik kente verilen ad.

MÖ 400 ile MS 106 yılları arasında Nebatiler'in başkenti olan şehir Roma işgaline dek varlığını sürdürdü. MS 400 yıllarından sonra deprem ve ekonomik sıkıntılardan dolayı kent zaman içinde unutuldu.

Yapılan son çalışmalar sonucunda Petra'nın altında gizli, gömülü bölümler olduğu ve bunların kral mezarları olduğu biliniyor.

Petra antik kentinde tiyatro, tapınak, ev, gibi yapılar kireç taşına oyularak yapılmış. El-Khazna ve Roma döneminde yapılan amfitiyatro en bilinen yapılarının başında geliyor.

Petra'ya doğal yollardan oluşmuş birbirine yakın çok yüksek duvarlar arasından geçilerek ulaşılıyor. Yolun bittiği an El-Khazna ziyaretçilerini karşılıyor. Önceleri şehrin girişini tutan yapının gösteriş amaçlı yapıldığı ve komşu kültürlerin süslemelerinden fazlasıyla etkilenildiği düşünüldü. Bir mühendislik harikası olan yapının tamamıyla el ile oyularak yapıldığı sanılıyor.

En tepeden aşağıya doğru bir parçası olduğu kayanın oyulmasıyla hiçbir hatayı kaldıramayan bir teknikte oluşturulmuş yapının daha sonraları kral mezarı olarak yapıldığı ortaya çıktı. Bu durum şehirdeki zamanına göre fazlasıyla modern edilmiş diğer yapılarla olan farkını açıklıyor.

Petra'nın çorak bir alana yayılmış olması su problemini de beraberinde getiriyordu. Kente eğimleri titizlikle hesaplanmış su kanallarıyla su ulaşıyordu ve havuzlarda biriktiriliyordu.




El-Khazna


1812 yılında İsviçreli gezgin Johann Burckhardt tarafından kent keşfedildi.

6 Aralık 1985 tarihinde UNESCO tarafından Dünya Kültürel Mirası listesine dahil edildi. 7 Temmuz 2007 tarihinde, Dünyanın Yeni Yedi Harikası'ndan biri olarak seçildi.


Pi-Ramesses (Pi-Ramses)



Pi-Ramses


Firavun 2. Ramses (Büyük Ramses) Nil Deltası'nda bulunan eski Avaris'in olduğu alanda yeni bir başkent inşa ettirdi. Firavun, bu başkenti kurmak için bir servet harcadı. Bu kente Ramses'in şehri anlamına gelen "Pi-Ramses" adını verdi.

Firavun 2. Ramses'in şehri taşıma kararının altında civarda büyümüş olması gibi ailevi nedenler yatıyor gibi gözükse de, asıl sebep bu alanın Hitit sınırına olan uzaklığından gelen jeopolitik konumuydu. Ayrıca bilginler ve diplomatlar çok hızlı bir şekilde Firavun'a ulaşıyordu. Ayrıca askeri güçler herhangi bir tehlikeye karşı şehrin içinde kamp kurmuş halde bekliyordu.

Şehir yaklaşık 18 kilometrekarelik bir alanı kaplıyordu.

Diğer firavun yapılarının aksine II. Ramses'in inşa ettirdiği birçok yapı ve tapınak günümüze kadar korunmuş durumda. Ebu Simbel ve Ramesseum tapınakları iyi birer örnek oluşturuyor.

Ramses'in ölümünden sonra bir asır daha var olduğu düşünülen şehrin ihtişamı için şiirler yazılmış.




Ama yaklaşık 3.000 yıl önce şehirle birlikte hazineleri de kayıplara karıştı. 1930'larda şehrin kalıntıları Tanis'te Pierre Montet tarafından keşfedildi.


1960'larda Manfred Bietak tarafından yapılan araştırmalara göre çok büyük merkezi bir tapınak, batıda nehre sınır konumunda olan konut bölgesi, katı ızgara sistemli sokaklar ve doğuda düzensiz evler ile atölyelerden oluşan bir yerleşime sahip olduğu varsayılıyor. Ramses'in sarayının bugünkü Quadir Köyü'nün altında bulunduğu tahmin ediliyor.


Tikal




Tikal, Guatemala'daki yağmur ormanlarında bulunan Peten'in kuzeybatısında bulunan en büyük Maya kenti ve tören merkezinin adı. Güney düzlüklerindeki öteki Maya merkezleri gibi Tikal da orta oluşum döneminde (MÖ 900-300) küçük bir köydü. Geç oluşum döneminde (MÖ 300- MS 100) büyük piramit ve tapınakların yapılmasıyla önemli bir tören merkezi haline geldi. Klasik dönemde büyük saraylar, piramitler, alanlar yapıldı.

4.000 bina ve 90 bin yerleşimci barındırıyordu. 900'lü yıllarda neden bilinmeyen bir sebeple terk edildi.

19. yüzyılda Avrupalılar tarafından keşfedildi.


Truva




Troya, Homeros tarafından yazıldığı sanılan iki manzum destandan biri olan İlyada'da bahsi geçen Troya savaşının geçtiği antik kentin adı. Antik İda Dağı'nın (Kaz Dağı) eteklerinde, Çanakkale il sınırları içinde yer alıyor.


Bugünkü adıyla Çanakkale Hisarlık Höyüğü'nde 1870'lerde Alman arkeolog Heinrich Schliemann tarafından keşfedildi. Daha sonra yapılan kazılar sonucunda, aynı bölgede yedi farklı döneme ait 33 katman olduğu saptandı.

Schliemann Truva'da bulduğu hazineyi önce Yunanistan'a kaçırdı. II. Dünya Savaşı'ndan önce Almanya'da olduğu bilinmekte olan hazine daha sonra kayıplara karıştı. Fakat kısa zaman önce bu hazinenin Rusya'da bulunduğu söylentisi çıktı.




Truva'dan geriye kalanlar (bırakılanlar) (Kaynak: National Geographic)


Truva için bir müze yapılması için istekler hala sürüyor.


Tucume






Peru'un kuzey kıyısında bulunan La Leche Nehri'nin güneyinde La Raya Dağı yakınlarındaki ülkenin en geniş vadisine kurulan yerleşim 220 hektar alana sahip ve burada 26 adet büyük piramit bulunuyor. Bu yüzden yerleşime Piramitler Vadisi de deniyor.

Lambayeque/Sican (MS 800-1350 yılları arası), Chimú (MS 1350-1450 yılları arası) ve İnka (MS 1450-1532 yılları arası) medeniyetlerine ev sahipliği yaptı.

Piramitler Vadisi Tucume dünyadaki son büyük piramit ustaları arasında yer alan halkıyla tarihin en gizemli medeniyetlerinden biriydi.

And Dağları'ndaki ıssız bir vadide yaşayan Lambayeque halkı, piramit inşa etme tutkusuna kapılmışlardı. Ama bu tutkuları dehşete dönüştü. Ardından da bütün medeniyet dünya yüzeyinden silindi.

Arkitera, Kaynak: Wikipedia, Sabah, National Geographic, Derleyen: Selin Biçer, 16.06.2010

SUMELA'DAKİ AYİN AÇILIMINA 'SINIR' GELDİ

 

 

Maçka İlçesi sınırlarında bulunan Sumela Manastırı'nda 15 Ağustos'ta yapılacak ayine, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından kısıtlama getirildi. Manastırda düzenlenecek 'dini içerikli etkinliğin', ziyaretçi sirkülasyonuna engel olmaması, sınırlı sayıda ziyaretçinin katılımıyla dış avlu kısmında, Valilikçe belirlenecek saatlerde yapılması istendi.

 

Trabzon'un Maçka İlçesi Altındere Vadisi'nde bulunan Sumela Manastırı'nın, gelen talepler doğrultusunda Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın izniyle yılda bir gün ibadete açılmasına izin verilmişti. İstanbul Rum Patrikliği de geçen Nisan ayında Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'a başvurarak, diğer adı Meryem Ana Manastırı olan Sumela'daki ayini, Meryem Ana'yı andıkları 15 Ağustos'ta, çok sayıda Ortodoks müminin katılımıyla yapmak istediklerini belirtmişti.

İstanbul Rum Patrikliği'nin talebinin bakanlıkça incelenmesi sonucunda, 15 Ağustos'ta yapılacak ayinin şartları belirlendi. Buna göre, 15 Ağustos'ta Sumela Manastırı'nda ziyaretçi sirkülasyonuna engel teşkil etmeyecek bir bölümde, sınırlı sayıda ziyaretçinin katılımıyla dış avlu kısmında, saati ve süresi Trabzon Valiliği tarafından belirlenecek ‘dini içerikli etkinlik’ düzenlenebilecek.

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın Trabzon Valiliği'ne bir yazı göndererek, yoğun katılımın beklendiği ayin için gerekli tedbirlerin alınmasını istediği de öğrenildi.

Radikal, 16.06.2010

BİR ASIRLIK YAPI SATILIYOR

 

Türk resmini temsil eden büyük eserlerin sahibi Osman Hamdi Bey'in oğlu Mimar Edhem ile Michel Nouridjan' in ortak imzasıyla yaklaşık bir asır önce hayata geçirilen eski adıyla Büyük Kınacıyan, yeni adıyla Kredi Han satılıyor.

Türkiye Halk Bankası Emekli Sandığı Vakfı tarafından satışa çıkarılan ve Sirkeci'de bulunan yapının satılamaması halinde kiralanması da gündemde.

100 yaşını aşan ve tarihi öneme sahip yapı, 439 metrekare arsa üzerine bodrum, zemin, 4 normal kat ve çekme kat olma üzere brüt 2 bin 830 metrekare kullanım alanına sahip.

Milliyet, Haber: Tebernüş Kireçci, 16.06.2010

HOLLYWOOD YILDIZINDAN SATILIK KALE

 

Hollywood'un en çok kazanan aktörlerinden Nicolas Cage, İngiltere'deki en büyük gayrimenkul yatırımı olan Midford Kalesi'ni satmak için uğraşıyor. 1775 yılında inşa edilen ve Cage tarafından 2007'de beş milyon Pound karşılığında satın alınan 100 dönüme kurulu kalede, 50 dönümlük ağaçlık, hizmetlilere ayrılmış iki ayrı müştemilat ve bir şapel bulunuyor. Geçen yıl mali kriz yaşadığını açıklayan ve beş farklı kıtadaki mülklerini satışa çıkaran Cage, Midford Kalesi için 7 milyon Pound talep ediyor.

Akşam, 16.06.2010

TARİHİ MESCİDİN ELEKTRİĞİ KESİK

 

 

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin İzmit’te tarihi korumak adına yaptığı en güzel işlerden biri, Akçakoca Mahallesi Çukurçeşme Sokak’ta bulunan, Portakal Hafız Mescidi binasını, yok olmak üzereyken kurtarıp, restore etmesi oldu.

 

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin yaklaşık 250 bin TL harcayarak, ilk yapıldığı orijinal haline getirdiği Portakal Hafız Mescidi, geçen yıl Ramazan ayında, Kadir Gecesi, il protokolünün tamamının katıldığı törenle ibadete açıldı. Ancak geçtiğimiz aylarda Sedaş, borcunu ödemediği gerekçesiyle Portakal Hafız Mescidi’nin elektriklerini kesti.
 

Portakal Hafız Mescidi’nin elektrikleri hala kesik. İzmit Belediyesi de, Büyükşehir Belediyesi de ilgilenmedi. İbadete açık olan mescitte yatsı namazı ile sabah namazı, yan tarafta bulunan Orhan Atabay’a ait binadan bir kablo çekilerek elde edilen elektrikle yanan tek bir lambanın ışığında kılınabiliyor. Çevre sakinleri, Üç Aylara girilen, Ramazan’ın yaklaştığı şu günlerde, Mescit’in elektriğinin açılmasını istiyor.

Özgür Kocaeli, 16.06.2010

MÜZE OLUYOR!

 

 

İstanbul’un Eyüp İlçesi'nde bulunan 1750’li yıllarda Sultan 3. Mustafa döneminde yaptırılan tarihi Rami Kışlası, içinde İstanbul Kütüphanesi’ni de barındıracak Rami Şehir Müzesi’ne dönüştürülüyor. İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nden alınan bilgiye göre, Rami Kışlası alanı; müze, kütüphane, alışveriş ve 200 bin metrekareye varan peyzaj düzenlemesi ile İstanbul’un en önemli odak noktalarından biri haline getiriliyor. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti kapsamında bir süre önce imzalanan protokole göre, kütüphane, kışlanın bugünkü özelliğinin, mimari formunun özgünlük, kapasite ve rasyonel kullanım açısından çağdaş kütüphane şartlarına imkan vermemesi nedeniyle kışla binasına ek bir yapı tasarımı ile yapılacak. Kütüphane binasının uygulama projesi ve inşası, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı tarafından gerçekleştirilecek. 3 milyon kitap kapasitesi ve sınırsız dijital kayıt imkanı ile 75 bin metrekarelik inşaat alanına sahip kütüphane, Şehir Müzesi’nin kuzey-doğusundaki boş alanda tasarlandı. Ayrıca kütüphanenin günümüz malzemesi ve tekniğiyle çağdaş formlu bir yapı olması da amaçlanıyor.

Diğer adı Asakir-i Mansure-i Muhammediye Kışlası olan Rami Kışlası, ilk olarak 3. Mustafa döneminde yaptırıldı. Cumhuriyet döneminde orduya hizmet veren Kışla, 1986 yılında dönemin Belediye Başkanı Bedrettin Dalan tarafından geçici olarak gıda toptancılarına tahsis edilmişti.

Vatan, 16.06.2010

2500 YILLIK PERS KRAL MEZARI YENİDEN KURULDU





Bir Pers Kralı’na ait 2500 yıllık mezar odası, Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi’nde yeniden kuruluyor. Bu mezar odasının özelliği bilinen en eski, ahşap üzerine yapılmış resimlerle süslü olması. Diğer bir özelliği ise, 40 yıldır yurtdışında bulunan kayıp parçaların Türkiye’deki kalıntılarla birleştirilip ilk kez ziyarete açılması.


‘Tatarlı-Renklerin Dönüşü’ adlı sergide ziyaretçiler, renkli  savaş, tören ve efsane sahnelerinin resmedildiği bir ahşap mezar odasıyla karşılaşacaklar. Pers krallarının ikamet ettiği Kelainai (Afyonkarahisar) kenti yakınlarında MÖ 5. yüzyılda yapılmış olan Tatarlı tümülüsü, Türkiye´deki kültür mirasının önemli eserleri arasında kabul ediliyor. Çünkü MÖ 470’lerde inşa edilen tümülüsdeki mezar odasının ‘ahşap’ olduğu dikkate alındığında binlerce yıl sonra sağlam şekilde günümüze ulaşması gerçek bir mucize. 1969 yılında kaçak kazı yapanların ağına takılan mezar, üzerinde bilimsel çalışma yapılamadan tahrip edilmiş ve yurtdışına kaçırılmış. Geriye kalan ahşap kalaslar ise sökülüp Afyonkarahisar Arkeoloji Müzesi’ne getirilmiş. O zaman yurtdışına kaçırılan, renkli resimlerle bezenmiş frizler, bugün tamamen kaybolmuş olan antik çağ ahşap resim sanatının nadir örneklerinden biri. Bu önemli eser, MÖ 5. yüzyılda Anadolu’da yaşamış insanların hayatı ve inançları hakkında önemli bilgiler de veriyor. 






Yurtdışına kaçırılan bu eserlerin, dönüşü de Türk ve Alman hükümetlerinin işbirliği sayesinde gerçekleşti. Altı yıl önce, kaçırılan frizlerin dört parçası Münih’te bir müzede bulundu. Bunların Tatarlı Tümülüsü’ne ait olduklarını kanıtladıktan sonra, Münih Üniversitesi Klasik Arkeoloji Enstitüsü’nden Prof.Dr. Latife Summerer ve ETH Zürih, Tarihi Yapıları Araştırma ve Konservasyon Enstitüsü’nden Dr. Alexander von Kienlin, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile sıkı bir işbirliği yaparak, 40 yıl önce tamamen tahrip edilmiş bu mezar odasını tekrar ayağa kaldırmak için bir proje başlattı. Yurtdışına kaçırılan bütün friz parçalarının geri getirilmesini de kapsayan ve Almanya Dışişleri Bakanlığı’nın desteklediği restorasyon projesiyle hem bu eserler bilime kazandırılmış oldu hem de tarihi eser kaçakçılığına karşı sürdürülen mücadeleye barışçıl bir örnek ve önemli bir katkı sağlanmış oldu.


İstanbul’da sergilenen mezar odası, uzun ve zahmetli bir çalışmanın sonucu. Orijinal parçalar üzerlerinde artık silikleşmiş, 2500 yıllık resimlerle birlikte sergilenirken, izleyici replikalarla resimlerin orijinal renklerini de görme olanağı bulacak.


İstanbul 2010’un desteklediği ‘Tatarlı-Renklerin Dönüşü’ sergisi 18 Haziran’da açılacak ve 26 Eylül’e kadar gezilebilecek. Sergiyle eş zamanlı olarak bir  de arkeoloji söyleşisi düzenleniyor. 18 Haziran Cuma günü saat 18.30’da Sermet Çifter Salonu’nda gerçekleşecek söyleşide Tatarlı Tümülüsü kapsamlı bir şekilde ele alınacak. Felix Pirson’un moderatörlüğünde gerçekleşecek söyleşide Latife Summerer tümülüsün ikonografyasını, Erwin Emmerling restorasyon sürecini, Alexander von Kienlin de eserin mimarisini anlatacak.

Radikal, 16.06.2010

YENİ HASANKEYF İÇİN ŞANTİYE KURULDU

 

1978 yılında 1.derece sit alanı ilan edilen Hasankeyf antik kentinin sit alanının etkileşim çevresine inşa edilecek konutlar için şantiye çalışmasına başlandı.

 

1. ve 2. derece sit statüsü dikkate alınmaksızın belirlenen yeni Hasankeyf yerleşkesi yapım çalışmaları Hasankeyf ören yerine zarar verirken civardaki birçok tarihi eser ise korumasız bir şekilde yok edilme ile yüz yüze bırakıldı.  

 

İnşaat yapımı için sit alanlarında geçiş dönemi koruma esasları ve kullanma şartları ile koruma amaçlı imar planı ve Diyarbakır Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Müdürlüğü izni olmadan yapılan çalışmalara Hasankeyf Yaşatma Girişimi tepki gösterdi.

 

Hasankeyf Yaşatma Girişimi yaptığı açıklama DSİ ve TOKİ işbirliği ile başlatılan yeni Hasankeyf yerleşkesi inşaat çalışmalarının biran önce durdurulması gerektiğini, aksi takdirde ilgili kurum ve şahıslar hakkında suç duyurusunda bulunulacağını bildirdi.

Batman Gazetesi, 16.06.2010



AİHM: YETİMHANEYİ PATRİKHANE'YE VERİN

 

AİHM’den Fener Rum Patrikhanesi’nin tüzel kişiliği açısından önemli bir karar... Mahkeme, kararın kesinleşmesini izleyen 3 ay içinde Büyükada’daki Rum yetimhanesinin Patrikhane’ye iadesine karar verdi.




Binanın iç kısımlarındaki döşemeler yer yer çökmüş durumdaydı. Üst katlarda ise çökme tehlikesi vardı, o yüzden çıkamadık.



Büyükada’daki Rum Yetimhanesiyle ilgili dava, 1997’de Vakıflar Genel Müdürlüğü’nün el koyma işleminin ardından Türkiye’deki yargı sürecinden sonuç alamayan Patrikhane’nin, konuyu 2005’te AİHM’ye taşımasına dayanıyor. Aslında AİHM, bu davayla ilgili kararını 8 Temmuz 2008’de verdi ve Türkiye’nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) mülkiyetin korunmasıyla ilgili 1. protokolünün 1. maddesini ihlal ettiğine hükmetti.


AİHM, taraflar arasında dostane çözüme gidilmesi amacıyla tazminatla ilgili kararı ileri bir tarihe erteledi. Türk makamlarıyla Patrikhane arasındaki temaslardan herhangi bir sonuç alınamaması üzerine AİHM tekrar devreye girdi.


Patrikhane’nin ilk talebi, yetimhanenin değeri ve bu mülkü kullanamama nedeniyle uğranılan zarar için 80 milyon euro ödenmesi yönündeydi.


Daha sonra yetimhanenin değerini belirlemek amacıyla 2004 ve 2007’de iki uzman raporu hazırlatıldı. Patrikhane, mülkün tapuda yeniden üzerine geçirilmesini ya da son uzman raporunda mülkün değeri olarak belirlenen 57.5 milyon euro’nun tazminat olarak ödenmesini talep etti.
Türkiye adına hazırlanan uzman raporunda ise mülkün değerinin 5 milyon euro düzeyinde olduğu vurgulandı. 

Dün açıklanan kararda, AİHM’nin 2008’de verdiği ihlal kararının ardından Türkiye’nin bu ihlali ortadan kaldıracak bir adım atmadığı vurgulandı.


Mahkeme, bu ihlalin giderilmesi için kararın kesinleşmesini izleyen 3 ay içinde yetimhanenin tapu kayıtlarında Fener Rum Patrikhanesi üzerine geçirilmesine karar verdi.


Tekrar bu mülkün sahibi olmanın davacı açısından yeterli olacağından hareket eden AİHM, Patrikhane’nin zarar giderme amaçlı maddi tazminat talebini reddetti.


Bununla birlikte Türkiye’nin 6 bin euro’su manevi tazminat ve 20 bin euro’su  mahkeme masrafı olmak üzere toplam 26 bin euro ödeme yapması kararlaştırıldı.

 

23 bin metrekarelik bir alan içine inşa edilmiş olan asırlık yetimhane, güvenlik ve özellikle de yangın tehlikesi gerekçesiyle 1964’te kapatıldı. 1995’te binanın onarımı ve 49 yıllığına kiralanması için Patrikhane’yle bir turizm şirketi arasında imzalanan sözleşme de Türk makamlarının itirazı nedeniyle yürürlüğe sokulamamıştı.




Dev tiyatro salonunda, bir zamanlar gösterinin vazgeçilmezi olan emektar kuyruklu piyano yıllara yenik düşmüş, bir köşede sessizce duruyordu.



Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden (AİHM) üç ay içinde Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden alınıp Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi’ne devredilmesi kararı çıkan dünyanın ikinci en büyük ahşap binası olan Büyükada’daki eski Rum Yetimhanesi, yıkıldı yıkılacak.


Yıllara meydan okuyarak ayakta güçlükle duran Hristo tepesindeki Yetimhane binasını, dün AİHM kararından hemen sonra Adalar Belediye Başkanı Dr. Mustafa Farsakoğlu ile birlikte gezdik.
Zaman zaman çatıdan düşen kiremit ve tahta parçalarından kendimizi koruyarak içeri girdik. Binanın iç kısımlarındaki döşemeler yer yer çökmüş durumdaydı. Dikkatle basarak binanın içini gezmeye koyulduk. Üst katlara ise çökme tehlikesi olduğu için çıkamadık.

 

Dev tiyatro salonunda, bir zamanlar gösterinin vazgeçilmezi olan emektar kuyruklu piyano yıllara yenik düşmüş, bir köşede tamamen sessizliğe gömülmüş.


Odalar, sınıflar ve binadaki birçok bölüm kullanılamaz bir durumda. Binada hiçbir yaşam emaresi kalmamış ama bizimle binayı gezenlerin düşüncelerine göre sanki ruhu olduğu gibi duruyor.
Mutfak bölümündeki Fransız marka dev fırınların üzerindeki yazılar hala okunabiliyor. Eşyaları tamamen yağmalanan bina, yetkililere göre kısa sürede bir önlem alınmazsa çöktü çökecek. 

Uluslararası işbirliği şart
Başkan Farsakoğlu, binanın kurtarılması için Adalar Kaymakamı olduğu dönemde de çok uğraştığını belirterek, “Eğer bir an önce önlem alınmazsa çökebilir. Uluslararası bir işbirliği ile bu kültür hazinesini, bu kültür mirasını mutlaka yaşatmalıyız. Umarız AİHM’in aldığı bu karar hayırlı sonuçlara yol açar” dedi.


Ulusal Ahşap Birliği’ne üye olduklarını anlatan Farsakoğlu, “Biz belediye olarak Ulusal Ahşap Birliği ile birlikte bu binanın çatısının onarımı için İstanbul V Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’na başvurduk. Kurul ivedilikle yeni bir koruma modelinin hazırlanmasına, karar verdi” diye konuştu.

Rum Yetimhanesi, 1898-1899 yılları arasında bir Fransız şirketi tarafından otel olarak inşa edildi. Mimarlığını dönemin ünlü mimarlarından Alexandre Vallaury’nin yaptığı heybetli yapı, otel olarak inşa edilmesine rağmen gerekli izinler alınamayınca el değiştirdi. Satın alan Eleni Zarifi, binayı Patrikhane’ye hibe etti. Yetimhane olarak 1964 yılına kadar kullanılan bina bu tarihten sonra boşaltıldı ve kaderine terk edildi.

Milliyet, Haber: Güven Özalp - Önay Yılmaz, Fotoğraflar: Garbis Özatay, 16.06.2010



******


RUM YETİMHANESİ DİYALOG VE ÇEVRE MERKEZİ OLACAK

 

Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) tarafından kendilerine devredilecek olan Büyükada’daki eski Rum Yetimhanesi’ni, dinlerarası diyalog ve dini odaklı bir ekoloji merkezi haline dönüştürmek istiyor.

 

Ayrıca bu merkezde, “yaratılış teorisi”nin de korunması yönünde çalışmalar yürütülecek.
Böyle bir merkezin dünyada eşinin olmadığını belirten Patrikhane Sözcüsü Peder Dositheos Anağnostopulos, “Bu proje gerçekleşirse dünyada ilk olacak” dedi.

 Başbakan  Erdoğan’ın Patrik Bartholomeos’la Yetimhane binasıyla ilgili görüştüğünü belirten Anağnostopulos, “Bu görüşmede Başbakan Patrik’e, ‘Eğer bu bina size geçerse ne yapmayı düşünüyorsunuz?’ diye sormuştu. Patrik de, ‘Biz burayı dini odaklı bir çevre ve dinlerarası bir diyalog merkezi yapmayı düşünüyoruz’ yanıtını vermişti. Tabii bu dini odaklı çevre merkezi bütün dinleri kapsıyor. Sadece Hıristiyanlık değil, İslam ve Musevi din adamları da bu merkezde çalışmalarda bulunacak” dedi.


Vatikan’ın da ekoloji konusunda çalışmalar yürütmeyi amaçladığını, ancak bunu dini anlamda ilk düşünenin Patrik Bartholomeos olduğunu söyleyen Anağnostopulos, şöyle dedi: “Partik efendiye göre kurulacak merkez, ekolojik değişim ve dinlerarası hoşgörüyü geliştirmek amacıyla eğitim kaynakları sağlayacak; teoriyi pratiğe dönüştürmeyi amaçlayacak. Merkez, iklim değişikliğine ve insan davranış ve ahlakı alanındaki kaçınılmaz değişikliklere odaklanacak, çevre ve barışla alakalı dini meselelerin çözümü için ortaya konan çarelerde farkındalık hizmeti verecek.”

Milliyet, Haber: Önay Yılmaz, 17.06.2010

TARİHİ KALEDE RESTORASYON SÜRÜYOR



     



Van Valisi Münir Karaloğlu, Hoşap Kalesi'nin sit alanı içerisinde bulunan ve kötü bir görüntü arz eden yaklaşık 40 civarındaki evin başka bir yere nakledilmesi gerektiğini kaydederek, "Biz muhtarımızla, vatandaşlarımız ile oturup insanlarımızı kesinlikle mağdur etmeden çözüm üretmemiz lazım" dedi.

 

Van Valisi Münir Karaloğlu, yaklaşık 2,5 ay önce Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından restorasyon çalışmaları başlatılan Hoşap Kalesi'nde incelemelerde bulundu. Kalede kazı çalışmasını yapan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Mehmet Top ve restorasyon çalışmasını yürüten Zeydanlı İnşaatın Şantiye Şefi Adnan Vural'dan yapılan çalışmalar hakkında bilgi alan Vali Karaloğlu, kalenin çevresindeki sit alanda bulunan ve kötü bir görüntü arz eden yaklaşık 40 civarındaki evlerin başka bir yere nakledilmesi gerektiğini kaydetti. Burada basın mensupların sorularını cevaplandıran Vali Karaloğlu, Van'ın bir kaleler şehri olduğu ifade etti. Van Kalesi, Çavuştepe, Ayanıs, Yoncatepe ve Hoşap kalelerinin birer değer olduğunu kaydeden Vali Karaloğlu, bunlara sahip çıkılması gerektiğini vurguladı. Hoşap Kalesi'nde şimdiye kadar ufak tefek restorasyon çalışmaları yapıldığını hatırlatan Vali Karaloğlu, ayrıca Yrd. Doç.Dr. Mehmet Top tarafından da halen devam eden bir kazı çalışmasının yapıldığını söyledi. Vali Karaloğlu, "Bu yıl Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından temin edilen ödenek ile 2,5 ay önce başlatılan restorasyon çalışması tamamlanmak üzeredir. Daha burada yapılacak çok işimiz var Hem restorasyon çalışmaları hem de kazı çalışmalarımız var. Ama önemli olan bizim amacımız kaleyi kurtarıp, turizme açmaktı" dedi.






Köy Muhtarı Sadrettin Çekici'nin geçmiş yıllarda günlük olarak onlarca otobüs dolusu turistin gelip kaleyi gezdiğini, ancak son birkaç yıldır kapalı oluşundan dolayı turistlerin gelmediğini belirtmesi üzerine Vali Karaloğlu, "Muhtar haklı olarak bize öncede çok sayıda yerli ve yabancı turistin geldiğini söylüyor. Vatandaş haklı olarak bizden kalenin açılmasını istiyor. Bizim de amacımız restorasyonu bir an önce bitirip, kaleyi turizme açmaktır. Müteahhit kendi iskelesini ve malzemelerini toparlar toparlamaz kaleyi ziyarete açacağız" şeklinde konuştu.

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın geçen yıl kaleyi ziyaret ettikten sonra restorasyonuna karar verdiğini hatırlatan Vali Karaloğlu, bu yıl da restorasyon çalışmasının tamamlanmasının ardından tekrar gelip görmek istediğini kaydetti. Çalışmaların tamamlanmasının ardından bakan Günay'ı tekrar Van'a davet edeceklerini söyleyen Vali Karaloğlu konuşmasını şöyle sürdürdü;

"Tarihten beri bu kale buradır. Kale burada dururken, yaşamda vardı, evler de vardı. Şimdi burada oturan vatandaşlarımız tapulu evlerinde oturuyorlar. Ancak burası birinci derecede sit alanıdır. Vatandaşlarımız isteseler de evlerini onaramazlar. Onarım yapabilmeleri kurulda izin almaları lazım. Onun için biz muhtarımızla, vatandaşlarımız ile oturup insanlarımızı kesinlikle mağdur etmeden çözüm üretmemiz lazım. Şuan köy yerleşim alanı genişletiliyor. Yeni yerleşim alanında kendilerine yer vererek bu vatandaşlarımızı oraya naklederek daha iyi bir eve kavuşmalarını sağlayacağız. Hem de biz bu tarihi kaleyi içindeki kötü görüntüden de kurtarmış oluruz. Hoşap Kalesi Van için en önemli tarihi değerlerden bir tanesidir. Bunun kıymetini bilmemiz lazım. Başta Hoşap halkının bilmesi lazımdır. Bu tarihi değerlerin kıymetini biz bilmezsek kimse bilmez" dedi.


Gürpınar gibi yüzölçümü bakımında büyük bir ilçeyi tek idareci ile yönetmenin çok zor olduğunu da belirten Vali Karaloğlu, bu kadar ulaşım imkanlarına rağmen şuanda bile ilçenin yönetilmesinin zor olduğunu kaydetti. Hoşap Köyü'nün ilçe olması için alınan kararın İl Genel Meclisi'nce de onaylandığını ve İçişleri Bakanlığı'nda da resmen talepte bulunduklarını söyleyen Vali Karaloğlu, "Benim de şahsi görüşüm Hoşap'ın ilçe olmasıdır. Buradaki yöneticinin de işini kolaylaştıracaktır. Hoşap'taki tarih mekanların korunması da buna bağlıdır. Bunun için Hoşap'ın ilçe olmasını istiyorum. Burada gerçekten çok değerli tarihi yapılarımız var. Sadece kale değildir. Burada Sarı Süleyman Medresesi, tarihi köprü var. Buradaki tarihi mekanları muhtarlıkla ayakta tutamayız. Burası kaymakamlık olmalıdır ki bunlar takip edilmesin. Kaymakamlık eliyle bütün bunlar takip edilmelidir. Bunları takip etmesek, sahip çıkmazsak bir süre sonra biz kaybederiz"

Van Kent Haber, 15.06.2010

MANİSA'DA 'SENA NEHRİ ÜLKESİ' KEŞFEDİLDİ

 

 

ABD'nin Boston Üniversitesi'nden arkeolog Dr. Christopher Roosevelt başkanlığındaki heyet, Manisa'nın Gölmarmara İlçesinde MÖ 2 binli yıllara ait olduğu tahmin edilen 4 adet kale kalıntısının izine ulaştı. Roosevelt, çalışmalarını, Salihli İlçesi Sart Antik Kenti'ndeki kazı ekibiyle koordineli olarak, yaklaşık 5 yıldır sürdürdüklerini, bulguları rapor halinde Manisa Müzesi'ne sunduklarını anlattı.

 

Roosevelt, Lidya Uygarlığı'nın Başkenti Sart şehri ile Bintepeler arasında kalan bu bölgedeki araştırmalara bakıldığında, bölgedeki en erken yaşam faaliyetlerinin günümüzden 400 bin ile 100 bin yıl öncesine, yani orta paleolitik çağlara kadar uzandığını gördüklerini söyledi. Roosevelt, çalışmalarda elde ettikleri bulguların, MÖ 2 binli yıllardaki Hitit Devleti bünyesindeki Arzava Krallığı'na bağlı Pisidia şehirlerinden biri olan Seha Nehri Ülkesi'ni işaret ettiğini belirtti.

Sabah, 15.06.2010

KERVANSARAY YAŞAMA DÖNÜYOR

 

Battalgazi ilçe merkezinde bulunan miladi 1637 yapımı Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı'nda restorasyon çalışmaları sürüyor.

Enkaz durumunda iken, İnönü Üniversitesi öğretim üyelerinden tarihçi Yrd.Doç.Dr. Göknur Akçadağ'ın girişimleri sonucu mezbelelik halden kurtarılıp, Melita'dan Battalgazi'ye Tarih Arkeoloji Kültür ve Sanat Günleri organizasyonunun çeşitli etkinliklerinde mekan olarak yararlanılan, daha sonra da tamamıyla restore edilmesi gündeme gelen kervansarayda çalışmalar Aralık 2007'de başlamıştı. Çevresinin açılması için bazı kamulaştırmalar ve yıkımlar da yapılan kervansarayın bütünüyle yaklaşık 5 dönüm alan üzerinde kurulu olduğu, aslına uygun olarak restore edildiği bildiriliyor.

Malatya Haber, Haber ve Fotoğraf: Mehmet Göresiye, 15.06.2010

NİZİP'TE TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Gaziantep'in Nizip İlçesi'nde yapılan operasyonda çok sayıda tarihi eser ele geçirildi.

 

Edinilen bilgiye göre, bir ihbarı değerlendiren Nizip İlçe Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Grup Amirliği ekipleri, Fevzipaşa Mahallesi'nde İsmail K. isimli şahsın evine operasyon düzenledi. Operasyonda, 31 adet muhtelif dönemlere ait bronz ve gümüş sikke, 1 adet Hellenistik döneme ait posta mührü, 1 adet tıp aleti parçası, 1 adet topraktan yapılma pipo, 1 adet küçük bronz çan, 1 adet mermer sunak, 7 adet muhtelif obje ele geçirildi.

Zeugma Antik Kenti'nde kazı çalışmaları yapan arkeologlar tarafından yapılan ön incelemede, eserlerin Hellenistik, Roma, Bizans, İslami ve Osmanlı dönemine ait olduğu tespit edildi.

Operasyonda gözaltına alınan İsmail K.'nin Emniyet Müdürlüğü'ndeki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edileceği bildirildi.

Gaziantep Kent Haber, 15.06.2010

TAŞINDAN TOPRAĞINDAN TARİH FIŞKIRAN ŞEHİR

 

İstanbul'da çoğunluğu Boğaz'da olmak üzere bin 500 tarihi yapı daha bulundu.

 

Kentsel tarihi 3 bin yıl öncesine dayanan, üzerinde en çok konuşulan, şiir yazılan şehir İstanbul'un köşe bucağından, araştırdıkça tarih fışkırıyor. Büyükşehir Belediyesi'nce kurulan Koruma Uygulama Denetim Birimi'nin yaptığı çalışmada, kentin tarih envanterine çoğu Boğaz'da, bin 500 yapı daha eklendi. İBB İmar Şehircilik Daire Başkanlığı'na bağlı olarak kurulan Koruma Uygulama Denetim Birimi tarafından 2009'un ilk aylarında başlatılan tarama çalışmaları kapsamında mimar, mühendis ve sanat tarihi uzmanlarından oluşan ekip İstanbul'u bölgelere ayırdı. Büyükşehir Belediyesi şu ana kadar kayıtlarda görünmeyen ve acilen tescil edilip koruma altına alınması gereken bin 500 tarihi eser niteliğinde yapı tespit etti. Tarihi mirasa kazandırılan ve koruma altına alınan tarihi yapıların sahipleri, Kültür Bakanlığı ile il ve ilçe özel idarelerinden parasal teşvik alabilecek.

Sabah, Haber: Zeynel Yaman, 15.06.2010

PROST'UN İSTANBUL'U GERÇEKLEŞSEYDİ

 

İstanbul’un mimari projesi konusu ne zaman açılsa, söz dönüp dolaşıp Henri Prost’un İstanbul Planlaması üzerine odaklanır.

 

Belli kuşaklar, mimarlar elbette bu konuda bilgi sahibidirler; ama bu grubun dışında birçok kişi, özellikle genç kuşak bu mimar kimdir, ne yapmak istemiştir, eğer planı gerçekleşseydi İstanbul nasıl olurdu sorularının yanıtını bilmiyor.


Bir sergi ve kataloğu bize ayrıntılı bilgi ve belge sunuyor.


Kültür Başkenti unvanına sahip bir şehrin tarihine dair, önemli çalışmalar arasında anılması gereken bir sergiye özellikle dikkatinizi çekmek isterim.


İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’ndeki İmparatorluk Başkentinden Cumhuriyet’in Modern Kentine: Henri Prost’un İstanbul Planlaması (1936-1951).(*)


Suna, İnan & İpek Kıraç imzalı girişte, Prost’un çağrılışı ve yapmak istenilen özetlenirken, Prost’un hedefi de belirtiliyor: 1936 yılında Atatürk’ün davetiyle Türkiye’ye gelen ve İstanbul’un Nazım Planı’nı oluşturmakla görevlendirilen Prost’un hedefi, kentin kendine özgü topografyasını ve -tarihi yarımada başta olmak üzere- tarihi dokusunu dikkate alarak çağdaş bir planlama modeli ortaya koymaktı.


İstanbul’a çağrılmadan önce de ünlü mimar, 1905 yılında Ayasofya’nın durumuyla ilgilenmiş, onarımı için müsaade alarak nice engellerden sonra rölövesini çıkarabilmiştir.


1911’de gene İstanbul’a gelir, hazırladığı raporun Evkaf Nazırlığı’nın başmimarı Kemaleddin Bey’e verilmesini ister.


Birçok kentte düzenleme yapan Prost, 1935 yılının sonunda İstanbul’a gelir, ilk geldiği gün de Atatürk’le tanışır.


1951’de hazırladığı nazım planı bir kenara bırakılınca İstanbul’dan ayrılır.


* * *


Katalogdaki Pierre Pinon’un Henri Prost’un Şehirciliği ve İstanbul’un Dönüşümleri yazısında bu kenti iki yıl Prost’un incelediği belirtilir. Katalogdaki bazı yazılar, sergiyi, görsel malzemeyi daha iyi anlamanızı, yorumlamanızı sağlayacaktır.


Giriş, M. Baha Tanman - F. Cana Bilsel; İstanbul’da Modern Bir Pay-ı Taht: Prost Planı Çerçevesinde Menderes’in İcraatı, İpek Ya da Akpınar.


Sergiyi gezerken, kataloğu okurken, onun tarihi yarımada için planlarını, sahil şeridi için düşündüğünü bugün yapılanlarla karşılaştırdım...


Mimarlarla konuşmak, düşüncelerini öğrenmek isterdim, uygulansaydı bugün İstanbul’un görünümü nasıl olurdu?


Cumhuriyet sonrası her alanda yapılanlar / yapılanmalar mimarlığa da yansıyacaktı.


Yabancı bir mimar, gerçekten bizim kültür başkentimizi geleneksel özelliklerini kaybetmeden hale yola sokabilir miydi? Eğer sokabileceğine inanılmadıysa neden çağrılmıştı, madem çağrıldı onun planlamaları neden uygulamaya konmadı?


Yoksa bu iş bizim mimarlarımıza mı verilmeliydi?


Aslında Prost üzerinden Türkiye’nin yakın tarihine dair birtakım gelişmeleri de izleyebileceğimiz bir sergi.


* * *


Bu sergiyi her İstanbullu gezmeli. İstanbul’u ziyarete gelenler de bu önemli sergiyi görmeliler. Sadece sergiyi görmenin yetmeyeceği, barındırdığı önemli yazılarla gerçekten zengin bir içeriğe sahip katalog da kitaplığınızda yer almalı.


Eğer bugün İstanbul mimarisi üzerine konuşmak istiyorsanız, sergiyi kaçırmayın.

 

(*) İmparatorluk Başkentinden Cumhuriyet’in Modern Kentine: Hendri Prost’un İstanbul Planlaması (1936-1951), İstanbul Araştırmaları Enstitüsü, Sergi: 18 Temmuz 2010 tarihine kadar, Pazartesi - Cumartesi 10.00-19.00 arasında ziyaret edilebilir. (İstanbul Araştırmaları Enstitüsü pazar günleri kapalıdır.)

Hürriyet, Yazı: Doğan Hızlan, 15.05.2010

ERMENİ SANATI TARTIŞMASI

 

Uluslararası Hrant Dink Vakfı’nın düzenlediği sempozyumda dün hafif gerilim yaşandı. Gerilimin tarafları Agos yazarı Zakarya Miladanoğlu ve Prof. Gönül Öney’di.

 

Uluslararası Hrant Dink Vakfı’nın düzenlediği  “Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye’de Kültürel Etkileşimler Sempozyumu”nda Agos gazetesi yazarı, mimar Zakarya Mildanoğlu’nun “Ermeni sanatı üzerine Türk üniversitelerinde hiç ders verildiğini hatırlamıyorum” demesi üzerine, aynı oturumda yer alan Ege Üniversitesi emekli öğretim üyesi Prof. Gönül Öney, “1964’ten itibaren Ermeni ve Selçuklu sanatı üzerine ders veriyorum. 1989’da Akdamar Kilisesi’yle ilgili kitabım çıktı” dedi.

 

Mimari ve Süsleme Sanatları: Zamansal ve Mekansal Geçişkenlikler oturumunda konuşan Zakarya Mildanoğlu, “Yapı Sanatında Kültürel Geçişkenlik: Kayseri, İstanbul ve Kudüs” başlıklı konuşmasında TTK’yı da eleştirerek, “Türk Tarih Kurumu Yayınları, Selçuklu tarihine haksızlık yapıyor. Selçukluların diğer kültürlerle ilişkilerini yok sayıyor” dedi. Mildanoğlu, “Alparslan ve Ermeni ilişkilerini bilmiyoruz. Çeşitli kaynaklarda zaten var olan fakat Türkçe’ye çevrilmeyen bilgiler çevrilirse 1070 tarihini daha rahat okuyacağız. Bir tabu daha yıkılacak” diye konuştu. “Selçukluların girmesiyle Ermenilerin bir kısmı Adana’ya gitti. Kurdukları Kilikya Ermeni Krallığı 300 yıl ayakta kaldı. Ortak bir Selçuklu-Ermeni ilişkileri tarihi var. Selçuklu prenslerinin Ermeniler ve Hıristiyan Gürcülerle evlilikleri bile korkarak söylenir” diyen Mildanoğlu, konuşmasının bir yerinde, “Ben Türk üniversitelerinde hiç Ermeni sanatı üzerine ders verildiğini görmedim. Kültürel etkileşimlere yer verildiğini bilmiyorum. Siz biliyor musunuz?” diyerek konuşmacılara hitap etti.

Mildanoğlu’nun sözleri üzerine, “İran’dan Anadolu’ya: Selçuklu Saray Kültürü ile Etkileşim” sunumunu yapan Ege Üniversitesi’nden emekli Prof. Gönül Öney, “1964’ten itibaren Ermeni sanatı ve Selçuklu ilişkilerini okuttum. ‘Hiç ders verilmedi’ dendiği için  cevap verdim” dedi. “Ben eleştirilere çok açık biriyim bana bunu derseniz haksızlık edersiniz” diye konuşan Öney, “Ermenice bilmediğimizden bazı yerlerde açıklarımız var. Maalesef  Ermeni yayınlarını bilmiyoruz” diye devam etti. Bu arada dinleyicilerden Sevan Ataoğlu da “Akdamar Kilisesi’nin Ermenice adını niçin söylemiyorsunuz? Söyleyin  de insanlar öğrensin hocam” diye Öney’e yöneldi. Öney, “Evet Kutsal Haç Kilisesi. Ben insanlar Akdamar’ı biliyor, anlaşılsın diye Türkçe kullandım” cevabını verdi.

 

Mimar-Agos yazarı Zakarya Mildanoğlu  konuşmasında ayrıca, “Araştırmalarında Ermeni tıp tarihi kavramıyla tanıştığını, Sivas, Adana, Tokat ve Kayseri’de Ermeni tıp okullarının olduğunu, Arap ve Yunanlılarla ortak konferans verecek düzeye geldiklerini” söyledi. Mildanoğlu, Kudüs’teki Çinili Ermeni Kilisesi’nin hikayesini ise şöyle anlattı: “Kütahya Ermenileri de o bilinmez yolculuğa çıktılar. Kudüs’e yolu düşenler arasında Ermeni çiniciler de var. Bu kiliseyi onlar donattı.”

Birgün, Haber: Şule Yıldırım, 14.06.210

MÜZELER İSTANBUL'DA BULUŞTU

 

Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi'nin (SSM), dünyanın saygın müzelerinin yöneticileri ve akademisyenlerden oluşan Uluslararası Danışma Kurulu üyeleri, 2010 yılı toplantısı için İstanbul'da buluştu.

Alınan bilgiye göre, yılda bir kez düzenlenen toplantıda müzenin vizyonu ve misyonu doğrultusunda gerçekleştirilecek uzun vadeli projeler ve uluslararası işbirlikleri ele alındı.

Sabancı Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkanı Güler Sabancı'nın başkanlığında gerçekleştirilen toplantıda, SSM'nin, 2009 - 2010 döneminde hayata geçirdiği sergi ve etkinliklerin analizi ve yeni dönem planları yapıldı.

Toplantıda New York Modern Sanat Müzesi (MoMA) Direktörü Dr. Glenn Lowry, St. Petersburg Hermitage Müzesi Direktörü Prof.Dr. Mikhail Piotrovsky, Princeton Institute for Advanced Study'den Prof.Dr. Oleg Grabar, New York Metropolitan Sanat Müzesi Uluslararası İlişkiler Eski Yöneticisi Dr. Mahrukh Tarapor, Londra Kraliyet Akademisi Sergiler Eski Direktörü Sir Norman Rosenthal, Paris Ecole Nationale Superieure des Beaux-Arts Müdürü Prof.Dr. Henry-Claude Cousseau, Londra Courtauld Sanat Enstitüsü Direktörü Dr. Deborah Swallow, Paris Guimet Müzesi eski Direktörü Dr. Jean François Jarrige, Berlin İslam Sanatları Müzesi eski Müdürü Prof.Dr. Claus-Peter Haase, Berlin İslam Sanatları Müzesi Müdürü Dr. Stefan Weber ve Harvard Üniversitesi Müzesi Müdürü Dr. Thomas Lentz hazır bulundu.

Habertürk, 14.06.2010

SULTANLARIN SEFER GÜZERGAHI, YÜRÜYÜŞ YOLU OLACAK

 

Osmanlı padişahlarının Avrupa seferlerinde kullandığı yollar turizm amaçlı yürüyüş parkuru olarak değerlendirilecek.

 

Bu kapsamda Viyana ile İstanbul arasındaki 2 bin 100 kilometrelik parkurda bu amaçla geçen yıl bir ön çalışma yapıldı. Hollandalı 7 kişilik bir grup aylar süren yolculuklarında Osmanlı padişahlarının seferlerde kullandığı güzergahın izini sürdü. Viyana'dan Bulgaristan'a kadar olan yolu yürüyerek kat eden ekip Kapıkule Sınır Kapısı'ndan Türkiye'deki etaba geçti. Geçen yıl yapılan ön çalışma yürüyüşünün ardından bu yıl güzergah üzerinde işaretleme çalışmaları başlatıldı. 10 kişinin katıldığı bu yılki yürüyüşe katılan ekip Kapıkule Sınır Kapısı'na ulaştı. 330 kilometrelik Kapıkule-İstanbul/Topkapı yolunu 14 günde kat etmeyi hedefleyen grup yol üzerinde işaretleme çalışmaları yapacak. Bundan sonra Avrupa ülkelerinden Türkiye'ye, ülkemizden de Avrupa'ya doğru 'Sultanlar Yolu'nu takip etmek isteyen doğaseverler fazla zaman kaybetmeden işaretleri takip ederek yollarına devam edecek. Türkiye'deki parkur Kapıkule'den başlayarak, Sırpsındığı, Edirne, Hıdırağa, Karayusuf, İhsaniye, Akalan, Dağyenice, Boyalık, Dursunköy, Sazlıbosna, Şamlar, Kayabaşı, Eyüp Sultan, Topkapı Sarayı'nda son bulacak.

Zaman, 14.06.2010

HASANKEYF KALESİNİN İŞLETMESİ BATMAN ÜNİVERSİTESİ'NE VERİLİYOR

 

Hasankeyf kalesinin işletim hakkı Batman Üniversitesi´ne veriliyor.

 

BÜ Rektörü Prof.Dr. Abdulsellam Uluçam, kalenin işletmesinin Üniversiteye geçmesi için girişimleri olduğunu, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın da bu konuya olumlu baktığını kaydetti.
 

İşletme konusunda keşmekeşliğin yaşandığını savunan Prof.Dr. Uluçam, ''Batman Valiliği ile Kültür ve Turizm Bakanlığı bu konuya olumlu bakıyor. Bu şekilde hem kalenin daha iyi işletilmesini sağlayacağız, hem de Üniversitenin döner sermayesine katkı sağlayacağız. Hasankeyf'te kaliteyi artırmayı planlıyoruz. Mevcut uygulamalar nedeni ile antik kente gelen turistler sıkıntı yaşamaktadır. Hasankeyf Kalesinin işletilmesi konusunda üniversitemiz çalışmalarını tamamladıktan sonra, bölgeye gelen turistleri ağırlamak için bir otel yapmayı planlıyoruz. 160 yataklı olarak planladığımız otelimiz 2 yıl içerisinde hazır hale gelecektir'' dedi.

Batman Gazetesi, 14.06.2010

"BİR BÜYÜK MÜZE LÜKSÜMÜZ YOK"




Deniz Ünsal, İtalya’nın Maxxi’si gibi ihtişamlı müzeler yarışını küresel rekabetin sanata yansıması olarak görüyor.



Voyvoda Caddesi Toplantıları kapsamındaki İstanbul Söyleşileri’nin 9 Haziran Çarşamba günkü konuğu İstanbul Bilgi Üniversitesi’nden Yard. Doç. Deniz Ünsal’dı. ‘Metropolde Müze: Merkez ve Çeper’ başlıklı konuşmasında Ünsal, metropol ve müze ilişkisini, kent yaşamını ve kentlileri etkileyen dinamikleri, kent ve müze yönetimini tartışmaya açtı. İstanbul’u 13,5 milyonluk, 5343 kilometrekareye yayılan dev bir ahtapota benzetti. Bu dev ahtapotun ise dev bir müzeye değil, eko müzelere ihtiyacı olduğunu vurguladı. Deniz Ünsal’la 5345 kilometrekarelik İstanbul’un müze gibi kültür kurumları açısından bir küresel şehir olarak yazgısını konuştuk.

Geçtiğimiz günlerde sona eren ‘Açık Şehir: Bir Aradalığı Tasarlamak’ sergisinde Hollandalı sanatçı Bas Princen’in ‘5 Şehir Portfolyosu’; İstanbul, Beyrut, Amman, Kahire ve Dubai şehirlerinin aslında ne kadar çok ortak noktası olduğunu gösteriyordu. Küresel şehir denen şehirlerin birbirlerini andırmaları konusunda neler düşünüyorsunuz?
Zincir işletmeler, alışveriş merkezleri, sinemalar, marka projeler şehre tepeden bakan yüksek binalar, toplukonutlar, gecekondudan dönüşmüş yeni mahalleler... Yeni üretim biçimleri ve bilgi ekonomisinin küresel ağları birbirine benzer. Küresel kamusal alanlar yarattığı gibi derin çizgilerle ayrılmış yerel eşitsizlikler de yaratıyor. Burada birbirini andıran sadece şehirler değil. Küresel şehirlerin kurumları da aynı kaderi paylaşıyor. Örneğin müzeler. Bununla beraber küresel kentlerin en değerli varlığı olan kent mekanları, karlı bir metaya dönüşüyor. Gayrimenkul piyasasının patlaması, spekülasyonların artması... Böyle bir ekonominin kentinde eski sanayi alanları gibi işlevsiz kalmış mekanların yenilemesi, yeni işlevler kazandırma öne çıkıyor.

Evet adeta küresel şehir demek dönüştürülen alanlar demek... Yeni havaalanları, yeni tesisleriyle, köprüleriyle küresel şehir aslında yoksullar için daha zor bir şehir demek. Siz de konuşmanızda kentleri eşitsizlik üreten mekanlar olarak tanımladınız. Eşitlik üreten kent ya da müze ancak hayal mi edilir?
Üretim biçimleri küresel ağlara eklemlenmiş kent, kapitalist bir kenttir. David Harvey kapitalist kenti doğası gereği eşitsizlik üreten bir makine olarak görüyor. Ona göre kentsel yenileme projeleri piyasa rekabeti ve karı maksimize etme davranış biçiminden bağımsız olamayacağı için eşitsizlik üretmeye devam ediyor. İstanbul için de durum farklı sayılmaz.

Sonuçta 20. yüzyıl başında modernist sanatçı için sanat nesnesi kentin kendisiydi, 21. yüzyıl başında ise neredeyse kentin nasıl dönüştüğü sanatın konusu oldu. Bunu da düşünürsek müze meselesinde kentsel dönüşüm ne anlam taşıyor?
Kentsel dönüşüm süreçlerinde kültür ve sanata dönüştürücü bir rol biçiliyor. Yenileme, ‘güzelleştirme’ projelerinde kültür bir rehabilitasyon aracı gibi devreye giriyor. Kentsel alanlara yeni bir soluk getirir, ‘nezih’ bir ortam sağlar, yeni bir müze açılır, yeme içme mekanları, geceleri hayatın devam edebileceği diğer tesisler kurulur vs. Ama bu dönüşümün amacı nedir? Kamu projelerinin kamu yararını gözetmesi esası temelinde dönüşüm yeni eşitsizlikler yaratacaksa kamu yararı bunun neresinde? Yaşam kalitesini yükseltirken semt sakinlerinin ekonomik ve sosyal olarak barınamayacağı bir ortam yaratmak (artan kiralar vs), yeni eşitsizliklere, varolanların da derinleştirilmesine sebep olabilir. Maalesef İstanbul gibi kalabalık kentlerin, ekonomik finansal merkezler haline geldiği günümüzde müzeler uluslararası sermayenin, gayrimenkul piyasasının, turizm ve markalaşma stratejilerinin tam göbeğinde sembolik, kolaylaştırıcı dönüştürücü bir rol oynar hale geldiler. Müzeler, kent pazarlaması, Avrupa Birliği’ne uygunluğumuzun kanıtı, markalaşma, modernlik, çağdaşlık göstergesi olma işlevlerini üstlendiler.

‘Merkezde bir ihtişamlı müze yerine çeperlerde eko müzeler’ hatta ‘uydu müzeler’ öneriyorsunuz... Bunu biraz açalım mı? Eko müzeyi tanımlayarak...
Merkezde mali ve idari zorluklarla kurulacak ve yönetilecek bir büyük müze açmaktansa, İstanbul’un çeperlerindeki yeni merkezlere daha esnek ve hareketli, siyasi amaçları veya kurumsal bir kimliği ispatlamak olmayan, demokratik bir toplum hedefleyen müzeler açmak fikrine sıcak bakıyorum. Kuşkusuz, İstanbul’un merkezi devlet veya özel müzeleri bu kente bir zenginlik katıyor. Bu alanda son 20 yılda çok yol kat ettik. Ama müzelerin de toplumsal rolleri olduğunu düşünürsek, İstanbul’da merkezdeki müzelerin çeperlere ne kadar ulaşabildiğini sormadan edemiyorum. Katılımdan kastettiğimiz müzelere yılda bir iki gün yapılan bir ziyaret değil. Müzeyi kendini ifade etme aracı olarak kullanabilme, çevreyle iletişimi yurttaşlık temelinde ve kültürel haklar çerçevesinde şekillenen kamusal bir alanda var olabilme gibi.

Mevcut müze modellerinin 13.5 milyonluk bir kentte toplumsal etkileşim, diyalog ve katılımcılık konusunda bir süreklilik sağlayabileceği konusunda tereddütlerim var. Merkezde yer alan müzelerin İstanbul’un çeperlerine ulaşmasının sıkıntılı olduğunu düşünüyorum. Bu boyutlarda bir kent için bu gerçekçi görünmüyor.
Bu noktada farklı müze modellerine bakılabilir. Daha esnek örgütlenebilen, müzeye koleksiyon yönetimi konusunda daha az sorumluluklar ve daha az masraf yükleyen ve ana işlevi toplumsal etkileşimi sağlamak olan müze modelleri. Burada sürdürülebilirlik temelinde yerel toplulukların katılımıyla kurulup yönetilen, kültürel kimliklerin ve kültürel mirasın üretilerek korunmasını, sosyal kalkınmayı benimsemiş ekomüzeler ilginç bir örnek oluşturuyor. Ekomüzelerin en büyük tanımlayıcısı halkla kurdukları yakın ilişki. Bu mantığın 13.5 milyonluk İstanbul’un çeperlerinde İstanbul’a uyarlanması, hatta yeni bir anlayışın geliştirilmesi taraftarıyım. Bu müzeler somut ve somut olmayan kültür mirasını bir arada sunabilen, yenilikçi bakış açısıyla yerel tarihi, günceli, gündeliği salonlarına taşıyabilen, katılımcılık temelinde hareket eden bir forum olarak işlevlendirilebilirler.

Böyle bir müzemiz yok farkında mısınız? Bir ihtişamlı ve büyük ve merkezde bir müzemiz yok ki uyduları olsun...
Müze zaten bizim için görece yeni bir kurum. Toplumsal olarak kendimizi yabancı hissettiğimiz hem devlete ait hem özel müzeler çok var. Öte yandan ben İstanbul’a yeni bir büyük müzenin gerekli olduğunu düşünmüyorum. Böyle bir lüksümüz yok. Varolanların toplumsal işlevlerinin kamu yararına dönük olarak geliştirilmesi üstüne gidilmesi bana daha doğru geliyor. Bununla birlikte merkezdeki bu müzelerin çeperlerde açılacak diğer müzelerle işbirliği olanaklarını geliştirmesi, kent çeperlerine yeni kamusal alanlar kazandıracaktır. 

13.5 milyonluk İstanbul müzesini istiyor mu? Müzelerini biraz İstanbul’a da ses vermek gerekmiyor mu? Orasına burasına/ çeperlerine/ sanat taşıyacağımıza ya da bunu planlayacağımıza?
Çoğu İstanbullu için müze bir Pazar günü gidilecek mekanlar arasında yer almaz. Herkes müzeye gitmekten zevk alacak diye bir şey yok. Müzeye gitmenin medeniyet göstergesi olduğu gibi bir düşüncenin de artık geçerliliğinin kalmadığını düşünüyorum. Hatta müzelerin bugün toplumsallaşamamalarına bu düşüncenin neden olduğuna inanıyorum. Öte yandan kentlinin kendini müzeye yabancı hissetmesinin sebeplerinden biri de ‘müzede ne yapılır’ konusunda şimdiye kadar önümüzdeki iyi örneklerin azlığıydı. Bugün özellikle özel müzelerde, askeri müzelerde, deniz müzelerinde farklı bakış açılarıyla üretilmiş eğitim programları görüyoruz. Kuşkusuz bu da çok gerekli ve daha öncesi hiç olmayan müze geleneğimizde çok da değerli bir yeri var. Ama benim arzuladığım farklı yaş gruplarına hitap eden, okulların randevu alarak geldiği salt bir eğitim ve etkinlik programı değil. Katılım, yurttaşın demokratik kültürel hakkı ve bir yönetim modeli olarak kurum tarafından benimsenmedikçe katılım adı altında yapılanlar da sürdürülebilir olmuyor.

Birlikte yaşama kültürünü geliştirmek açısından müze ne yapmaya muktedir?
Müze toplum yararına bir kurumdur. Bu, yönetimsel olarak da içselleştirilmesi gereken bir ilkedir. Bu kentte farklı düşünen, yaşayan insanların ortak kamusal alan yaratma ve orada diyalog kurma ihtiyacı vardır. Hatta bunun bir gereklilik olduğunu düşünüyorum. İstanbul gibi farklılıkların mekanda somutlaştığı, yaşamlar arasında uçurumların oluştuğu kentlerde gerginlik ve çatışmayı engellemek için sanat ve kültürün toplumsal bir rolü olması kaçınılmaz. Bu durumda çeperlere taşınan sanatın veya açılan müzelerin semt sakinleri arasında iletişim başlatma yükümlülüğü olmalıdır. Çağdaş sanatın böyle bir doğası var. Ama onun mesajının iletilmesinde araçlara ihtiyaç duyulabilir. Müzelerin de böyle bir kaygısı olmalı.

Son dönem İtalya’nın Maxxi ve Macro atağını, Louvre’un Abu Dabi’ye personel olarak ithal edilmesini, bütün bu ihtişamlı müzeler yarışını nasıl değerlendiriyorsunuz farklı coğrafyalarda?
Küresel rekabetin kültür ve sanat alanına yansıması olarak görüyorum. Kentlerin bilinirliğini, turizmi, ekonomik sürdürülebilirliği desteklemeye yönelik stratejiler olarak algılıyorum. Bununla beraber yeni ihtişamlı müzelerin sanat dünyası için yeni fırsatlar yaratan mekanlar oldukları da söylenebilir. Ama toplumsallıklarından, eşitsizliklere karşı duruşlarından emin değilim.

Radikal, Haber: Ayşegül Sönmez, 14.06.2010

FETHİ PAŞA VAKFİYESİ RODOS'TA YAŞIYOR





Osmanlı devlet adamlarından Fethi Paşa'nın torunu Cengiz Argeşo, 16 yıldır Fethi Paşa Vakfı'nın vekilliğini yürütüyor. Günümüz Türkiye'sinde devam etmeyen Osmanlı vakıf sistemini aynen uygulayan Fethi Paşa Vakfı, Rodos'ta imparatorluk eserlerini ayakta tutmak için çabalıyor. 1840 yılında kurulan vakıf tarihi saat kulesi, eşsiz kütüphanesi ve 17 adet dükkanıyla tıkır tıkır işliyor.

Rodos'u Osmanlı mührüyle süsleyen Hafız Ahmet Ağa'nın oğlu Fethi Paşa şimdi hayatta değil ama geride bıraktığı vakfiyenin şartları hala yerine geliyor. Rodos'taki saat kulesi hala zamana misafirlik ederken, Müslüman kütüphanesi 850 sene öncesinin bilim dünyasına keşfe çıkarıyor. 1840'ta kurulan Fethi Paşa Vakfı'ndan geriye kalan bu iki önemli eser torun Cengiz Argeşo'nun hamiliğinde ayakta kalmaya devam ediyor. 16 yıldır vakfın mütevelli vekilliğini yürüten Argeşo, iki ayda bir Rodos'a gidiyor, Müslüman halkla ve ileri gelenlerle toplantılar yapıyor. Ekonomist Cengiz Bey şu sıralarda tüm mesaisini vakfa harcıyor. Hükümetin talimatıyla ziyaretlerini sıklaştıran Argeşo, "Bir nevi Dışişleri Bakanlığı görevlisiyim." diyor.

Cengiz Argeşo, Fethi Paşa'nın torununun torunu. Baba Semih Argeşo ise, İstanbul Devlet Konservatuarı'nın kurucularından ve 40 yıl başkemancılık yapmış bir orkestra şefi. Aslında Semih Bey'in annesi Paşa'nın torunu. Sülalenin en yaşlı üyesine vakfa başkanlık etme yetkisi verilse de işlere koşturacak biri vekil tayin ediliyor. 2002'ye kadar vekil Rodos'taki Yunan veya Müslümanlardan seçilirmiş. Fakat bir önceki vekil, vakfı büyük bir vergi borcu altına sokunca Türkiye'deki akrabalar duruma el koyar. Cengiz Bey, işe koyulur koyuulmaz restorasyon çalışmalarına başlar. Dışişleri Bakanlığı ve Türkiye İktisadi Kalkınma Ajansı (TİKA) desteğiyle başlayan proje tamamlanır. Bunun yanı sıra sandıklarda duran yüzyıllar öncesine ait el yazmaları raflara taşınır. Konya Eski Yazma Eserler Kütüphanesi'nden gelen bir ekip, bu nadide eserleri dijital ortama aktarır ve araştırmacıların hizmetine sunar. Selçuklulardan kalan eserlere, 1401 yılında altın varaklı el yazmalarına, İran'dan Arap ve Batı dünyasından getirilmiş matematik, tıp, astronomi, hukuk ve sanat kitaplarına koruyuculuk eden kütüphanede, 1250 de el yazması bulunuyor. Bunun yanında dönemin en büyük ilim adamlarına ait 147 çeşit Kur'an-Kerim tefsiri Hafız Ahmet Ağa kütüphanesinin hazinelerinden. Restorasyonun ardından ziyaretçi akınına uğrayan kütüphaneyi, yılda 2 milyon turistin uğradığı Rodos'ta 800 bin kişi ziyaret ediyor. Argeşo, yapının özellikle yabancı araştırmacılar için merak konusu olduğunu belirtiyor. UNESCO'nun kültür mirası kabul ettiği kütüphane, hem vakfın hem de Rodos'taki Müslümanların merkezi. Tüm dini bayramlar, önemli günler burada bir araya gelerek kutlanıyor.




Hafız Ahmet Ağa Kütüphanesi



4500 Türk kökenli Yunan vatandaşın yaşadığı Rodos, 12 ada içerisinde 450 senelik misafirliğin sonunda Osmanlı izlerini en çok taşıyanı. Vakfın Rodos'taki bir diğer mülkiyeti Saat Kulesi. Londra'da görev yaparken Big Bang'i çok beğenen Fethi Paşa, minyatürünü anayurduna yaptırır. Fakat bir önceki vekillerin maddi kaygıları sonucu kule isticar edilir. Cengiz Argeşo'nun girişimleriyle kira süresi bitince 2012'de vakfa geri dönecek saat kulesi Osmanlı müzesi olmayı bekliyor. Argeşo, bu konuda çok hevesli. Devlet erbabından kimseleri de heyecanlandıran proje gerçekleşirse Türkiye Cumhuriyeti, dış ülkelerdeki ilk müzesine sahip olacak.




Hafız Ahmet Ağa Kütüphanesi Rodoslu Müslümanların merkezi



Yunanistan Hükümeti'nin kendisini her konuda desteklediğine değinen Fethi Cengiz Argeşo vakıftan elde edilen cüzi gelirlerin çok bir şeyi karşılamadığını söylüyor. 17 tane dükkan vakfı beslese de Yunan hükümetinin 1992 yılından bu yana aldığı yüzde 41.6'lik vergi boyun büküyor. Bu durumdan oldukça veryansın eden Argeşo, bu yaptırımları Heybeli Ada'daki Ruhban Okulu'nun kapatılması ve politik çekişmelerden ileri geldiğini belirtiyor.




Osmanlı Saat Kulesi



Fethi Paşa Vakfı'nın Türkiye'de eseri bulunmuyor. Zamanında Haliç vapurlarına sahip vakıfın, Karacaahmet'teki Fethi Paşa Camii'nin altındaki iki mermer imalathanesi dışından mülkü de yok. Cengiz Argeşo, dedesi Fethi Paşa'nın vakfiyesinden kısımlar aktarıyor: "Müslüman, Hıristiyan ayırmaksızın fakirlere yardım edilecek, Kurban Bayramı'nda kurbanlar kesilip muhtaçlara dağıtılacak, Muharrem ayında aşure dağıtılacak, Kur'an okutulacak, her Ramazan Kadir Gecesi'nde Peygamberimiz (S.A.V)'in Sakal-ı Şerif'i ziyarete açılacak..." Maddelerin hepsi yerine getirilmeye çalışılsa da aş dağıtan imarethanenin kapatılmasıyla faaliyetler sekteye uğramış. Rodoslu Müslümanların dindarlığına, din mefhumunun birleştirici bir unsur olduğuna dikkat çekiyor Argeşo. Rodos'taki Müslüman nüfusla iç içe olan Cengiz Bey, halkın oldukça iyi şartlarda yaşadığını ifade ediyor. Son 15 yılda Yunanlılarla yapılan evliliklerin sonucunda nüfusları artan Müslümanlar şimdi daha da entegreler. Şu an en büyük talepleri ise Rodos'ta bir Türk okulunun açılması. Çünkü dillerini unutmak istemiyorlar. Bakanlığın bu konuda girişimleri hali hazırda mevcut. Fethi Paşa Vakfı'nın hizmetlerinden biri de Türkiye'den Rodos'a gidip araştırma yapmak isteyen talebelere, hocalara finans desteği sağlamak. Konuya merakı olanlara duyurulur.

Zaman, Haber: Esin Kaya, 14.06.2010

GUGGENHEIM'DEN SANAT AÇILIMI

 

New York’taki Guggenheim Çağdaş Sanat Müzesi YouTube aracılığıyla geniş kitlelerden yeni nesil sanat dahilerini keşfedecek.


Çağdaş sanatın en seçkin koleksiyonlarına evsahipliği yapan Guggenheim Müzesi önümüzdeki ekim ayında YouTube’da bir sanat bienali (iki yılda bir yapılan sanatsal etkinlik) düzenleyecek. Böylece yeni bir yaratıcı yetenek kuşağı için Youtube’un potansiyelinden yararlanacak. YouTube Play bu doğrultuda dünyanın her yerinden sanatçıları başvuru için davet etti. Sanat eserlerini sergileyen 200 video seçilerek sitede yayınlanacak. Google’ın sahibi olduğu YouTube 2 milyar videoya evsahipliği yapıyor ve bu rakam her gün artıyor. Guggenheim’in baş küratörü Nancy Spector bu fikrin müzenin geniş kitlelere nasıl ulaşabileceği sorusundan geldiğini belirtti. HP tarafından sponsorluğu yapılan ve ressamlar, tasarımcılar ve film yapımcılarından oluşan bir jüri tüm eserlerden en iyi 20 tanesini seçecek. Kazanan eserler ayrıca Guggenheim’ın Berlin, Bilbao ve Venedik’teki kardeş müzelerinde sergilenecek. Başvuru için son tarih ise 31 Temmuz.

Hürriyet, Haber: İhsan Yılmaz, 14.06.2010

CEZAEVİ OTEL OLSUN İSTEĞİ

 

Trakya Doğalkaynakları ve Enerji Derneği Başkanı Hüseyin Erkin, II. Mahmut döneminde inşa edilen ve halen ceza evi olarak kullanılan Edirne Kapalı Ceza Evi'nin 5 yıldızlı otel olabilecek kapasitede olduğunu bildirdi. Erkin, son bir kaç yıldır Edirne'de beş yıldızlı otel tartışmasının sürdüğünü anımsattı.

En son 4 yıldızlı otel inşaatının tartışma konusu olduğunu ifade eden Erkin, bunun haricinde Meriç Nehri kenarına yapılması planlanan ancak son anda vazgeçilen 5 yıldızlı Hilton Hotel yapımının gündemi meşgul ettiğini belirtti.

Edirne'ye standardı yüksek otelin gerekli olduğunu, ancak bunun planlamasının ve fizibilitesinin önceden iyi yapılması gerektiğini vurgulayan Erkin, şöyle devam etti:

“Tarih ve kültür kokan Edirne de şayet otel yapılacaksa hem yatırımcı hem de tarihsel mirasımızı koruyacak anlayışla en uygun beş yıldızlı otel yapımı kapalı ceza evinin düzenlemesidir. 1996 yılından beri, Dünyada 150'den fazla beş yıldızlı oteli bulunan Kanada kökenli Four Seasons Hoteller zinciri tarafından işletilen Four Seasons Sultanahmet beş yıldızlı oteli geçen yıl dünya üçüncüsü seçildi. 67 odası bulunan bu hotel Sultanahmet Ceza evinden bu hale getirilmiş ve çok önemli bir tarihi miras yaşatılmaktadır. 60 milyon dolar değerinde olan bu otelin bir zinciri de neden Edirne'de olmasın.”

Edirne Kapalı Ceza evi olarak hizmet veren binanın II. Mahmut döneminde 1827 yılında inşa edildiğini anlatan Erkin, şunları kaydetti:
“Mahmudiye Kışlası (piyade kışlası) olarak adlandırılan bu yapı 1933 yılına kadar askeri amaçlarla kullanılmış ve 1936 yılında tamamen onarılmıştır. Büyük bir avlusu ve hamamı olan bu bina L planlı olup 1945 yılında Ceza evi olarak hizmet görmeye başlanmıştır. Ne yazıktır ki bir çok odası ve pencereleri ilave yapılarla ceza evi konumuna sokulmuştur. Halen yüzde 30'u ceza evi olarak kullanılan bu tarihi bina ve hamamı bir an önce bu konumdan kurtarılıp harika bir beş yıldızlı otel haline getirilme girişimi yapılmalıdır.

Bu bina ile ilgili Ahmet Badi'nin “Edirne Şehir Tarihi” eserinde ve Askeri kaynaklarda detaylı bilgi mevcuttur. Sultanahmet Four Seasons'dan daha fazla oda ve güzelliğe sahip bu binaya inanıyorum, Sultanahmet Cezaevini otele dönüştüren Enternasyonal Turizm Yatırım A.Ş ve Four Seasons yetkilileri ile veya başka yatırımcılarla temasa geçilerek bu yatırımın Edirne'ye kazandırılması büyük bir hizmet olacaktır.”

Binanın Adalet Bakanlığı tarafından Edirne Özel İdaresi'ne devrinde bir sakınca olmadığını da belirten Erkin, sözlerini şöyle tamamladı:

“Oteli yapacak yatırımcı Açık ceza evi yakınlarındaki kamu arazilerinden uygun görülen yere modern bir ceza evi yapacaktır. Umuyorum bu görevi öncelikle Edirne Turizm İl Müdürlüğü ve İl Özel İdaresi üstlenerek girişimler başlatacaktır. Sayın Valimizin de bu üzgün ve yıkılmaya yüz tutacak tarihi binayı turizme kazandırma girişimimizi destekleyeceğine inanıyorum.”

Hürriyet, 14.06.2010

KAYIHAN HAMAMI'NDA RESTORASYON BAŞLIYOR

 

 

Büyükşehir Belediyesi tarafından kiralama yoluyla Mart ayında mülk sahiplerinden alınan tarihi Kayıhan Hamamı'nda restorasyon çalışmalarına Salı günü başlanacak.

 

Büyükşehir Belediyesi'nin tarihi eserlere yönelik çalışmalarının yeni halkalarından biri de, Sultan 2. Murad'ın tahta çıkışıyla Baş Vezirlik makamına getirilen Vezir Koca Mehmet Nizamüddin Paşa tarafından 15. Yüzyılın ikinci yarısında yaptırılan Kayıhan Hamamı oldu. Mülk sahiplerinden Akın Özhamarat ile tarihi hamamda Mart ayında protokol imzalayan Başkan Altepe, restorasyon karşılığında tarihi yapıyı 10 yıl boyunca kiralamıştı. Bölgenin sembolü konumunda olan ancak son yüzyıl boyunca amacı dışında kullanılan tarihi hamamda restorasyon çalışmalarına Salı günü başlanacak.
 

Bursa'nın kalbinin Kayıhan ile Çarşı ve Hanlar Bölgesi'nde attığını belirten Başkan Altepe, Kamberler Parkı ile dönüşümün yaşanmaya başladığı Kayhan'ın yeni projelerle farklı bir görünüme bürüneceğini söyledi. Tekel binasının kaldırılmasıyla önemli bir alan kazanılacağını kaydeden Altepe, “Kayhan sokaklarında da düzenlemeleri başlatacağız. Bölgedeki anıtsal niteliği bulunan yapılarla ilgili çalışmalarımız da sürüyor. Kayıhan Hamamı'nın restorasyonunu da 1 yıl içinde bitirip, bölgenin çehresini tamamen değiştirmek istiyoruz” dedi.
 Bursa Olay, 14.06.2010

1200 YILLIK TARİHİ ÇINARI 25 KİŞİ KUCAKLAYABİLDİ

 

Kestel İlçesi'ne bağlı Dudaklı Köyü'ndeki ‘Çınarcık’ isimli çınar, yaşı ve büyüklüğüyle dikkat çekiyor. Bin 300 yıllık geçmişe sahip olan Dudaklı Köyü'ne 5 km uzaklıkta bulunan çınarın gövdesi 25 kulaç genişliğinde. Yaklaşık 30 metre uzunluğundaki çınarın bin 200 yıldır ayakta kalması görenleri hayrete düşürüyor. Çınara sahip çıkılmasını isteyen Dudaklı Köyü Muhtarı Recep Soner, köylülerin kendi çabalarıyla çınarı koruduğunu söyledi.

Türkiye Gazetesi, haber: Yusuf Serkan Yılmaz, 14.06.2010

SULUKULE'DE KAZI TARTIŞMASI

 

Kentsel Dönüşüm Projesi kapsamında bulunan Sulukule’de arkeolojik kazı tartışması başladı. 1995 yılında kentsel sit alanı kapsamına alınan tarihi yarımada üzerinde bulunan Sulukule’deki tüm inşaatların arkeolog eşliğinde yapılması gerekiyor. Ancak dün Fatih Belediyesi’nden ihaleyi alan firmaya ait makineleri Sulukule’deki ‘muayene kuyularının’ olduğu alanlarda çalışmaya başladı.


Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi Başkanı Yard. Doç.Dr. Necmi Karul yapılan kazının yasadışı olduğunu belirtirken, Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir ise aksini savundu.
Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi’nin internet sitesinde ise konuyla ilgili şu ifadeler yer aldı: “Sulukule’de, İstanbul Arkeoloji Müzeleri denetiminde sürdürülmekte olan arkeoloji kazısında iş makinelerinin yeniden çalışmaya başladığı öğrenilmiştir. Arkeolojik kazıların hangi yöntemlerle yürütüleceği ve bu konudaki karar merci yasalarla belirlenmiştir. Sulukule’de bugün olanların yasalara rağmen yapıldığı açıktır.”

Radikal, 13.06.2010



******


ARKEOLOJİK ALANA İŞ MAKİNESİ





Sulukule’de arkeolojik kazı alanına iş makineleri ile girilmesi üzerine İstanbul Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü, dün (14 Haziran) incelemede bulundu. Kurulun durumdan haberdar olmadığı belirtilirken, giriş iznini Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın verdiği öne sürülüyor. Sulukule Platformu’ndan yapılan açıklamada alana iş makinelerinin girmesinden iki gün önce Günay’ın Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürü Murat Süslü ile alana geldiği ve bölgeye makine girebileceği talimatını verdiği öne sürüldü.

Cumhuriyet, 15.06.2010



******


SULUKULE MUHAREBESİ

 

Romanlar çıkartıldıktan sonra 620 konutluk bir inşaat projesi hazırlanan Sulukule’de arkeologlar ile inşaat firması arasında yeni bir savaş patlak verdi.

Müteahhit firma Özkar İnşaat, Bölge Koruma Kurulu kararına aykırı olarak, arkeolojik kazıların sürdüğü bölgeye geçtiğimiz hafta iş makinelerii soktu ve inşaat başlattı. Müze görevlisi Dr. Şeniz Atik, dozerin önüne dikilerek çalışmaların başlamasını engellemeye çalışırken, akademisyen ve arkeologdan oluşan 10 kişilik heyet ise, Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü’nden izinle gittikleri bölgede ikinci şoku yaşadı. Özel güvenlik görevlileri, heyetin kimlik, cep telefonu ve fotoğraf makinelerine el koydu.

Hürriyet, Haber: Ali Dağlar, 18.06.2010

"BANA RESİMLERİMİN AKIBETİNİ SÖYLER MİSİN ABİDİN?"

 

Bazı ressamlar çalışmalarına yabancılaşırken, bazıları resimleriyle duygusal bir bağ kuruyor. Devrim Erbil, atölyeden ayrıldıktan sonra eserle olan ilişkisini kesiyor, Hüsamettin Koçan resimlerini fotoğraflayıp arşivinde saklıyor.

 

Ergin İnan ise bugünlerde Almanyalı bir modacıya sattığı '7. Gün' tablosunun peşine düşmüş. Bakış açıları farklı olsa da hepsi aynı soruyu soruyor: "Bana resimlerimin akıbetini söyler misin Abidin?"

 

Birçok ressam yaptığı resimlerle duygusal bir bağ kurar. Resim müzayedelerde satışa çıktığı zaman içi acır, kaçamak bakışlarla resme talip olan kişileri denetler. Uykusuz saatlerde boyanan resimler, yeni mekanlarına doğru yol alırken, yeni çalışmalarla özlemler dindirilmeye çalışılır. Bazıları için ise durum farklıdır. Ressam tuvale fırçayı son kez dokundurduktan sonra resimle ilişkisini keser. Atölyeden ayrıldıktan sonra resmi kimin aldığı, nerede sergilediği bir anlam ifade etmez. Resim dünyasında olaya bakış açısı değişirken, en iyi resimlerini satılığa çıkaran iki ressam bir araya geldiği zaman 'keşke' ile başlayan cümleler kurmaya başlar. Resimlerin akıbeti konuşulurken biz de Türk ressamlarına resimlerini özleyip özlemediklerini, sipariş üzerine resim yapıp yapmadıklarını sorduk.

 

Devrim Erbil, ilk resimleri müzayedeye çıktığı zaman, kimlerin talip olduğunu merak etmiş. Asistanları ve müzayede sahibi aracılığıyla kim olduklarını öğrenmiş. Zamanla müzayede sayısı arttığı için olay rutine binmiş, onlarca kez el değiştiren resimler izini kaybettirmiş. Piyasada binlerce resmi olan Erbil, şu anda hangi resminin kimde olduğunu bilmiyor, merak da etmiyor. O, atölyeden ayrıldıktan sonra eserle olan ilişkisini kesenlerden. Erbil'in tablolarının satışıyla da tamamen asistanı ilgileniyor. 'Sipariş üzerine resim yapar mısınız?' sorusuna ise 'Evet, neden yapmayayım?' yanıtını veriyor. Erbil, sipariş üzerine yapılsa bile her seferinde farklı bir yorumun ortaya çıkacağını düşünüyor. Bu tür çalışmaları ise şöyle açıklıyor: "Sipariş, sanat eserini etkilemez. 2. kez yapıldığında bile farklı bir yorum ve duyguyla farklı bir eser ortaya çıkabilir. Ben siparişte bulunan kişiyle görüşüyorum. Nereye asacağını ve hangi amaçla yaptırdığını öğreniyorum. Ona göre çalışıyorum. Beni yapıtı kimin aldığı değil, yapıtın kendisi ilgilendiriyor."

 

Ressam Mehmet Güleryüz ise resmini kimin aldığını merak ediyor, güvenilir ellerde olmasını istiyor. İllerde bir sanatçıyla ilgili bir çalışma yapılacaksa, resimlerin hangi ellerde olduğunun bilinmesi gerektiğini düşünüyor. Eserlerinin kimde olduğunu takip etmeye çalışan Güleryüz, resimleri ticari amaçlı alan kişi sayısında artış olduğu için oldukça rahatsız bu aralar. Çünkü, bu şekilde güvenilirlik düşüyor ve resmin akıbeti belli olmuyormuş. Resmini alan herkesle sohbet etmeyen ressam, samimi, ticari kaygı gütmeyen koleksiyonerlerle özel paylaşımlarda bulunuyormuş. 'Sipariş üzerine resim yapar mısınız?' sorusuna ise net bir cevap veriyor: "Kesinlikle yapmam. Kimse bana teklifte bulunamaz. Hissettiklerimi yaparım isteyen alır."

 

Fırçasız ressam olarak bilinen Metin Akarslan'ın bugüne kadar satılan 3 bine yakın çalışması var. Ama ne yazık ki Akarslan, hangi resminin nerede olduğunu bilmiyor. Gençlik yıllarında kimlerin satın aldığını takip eden fırçasız ressam, resimler el değiştirdikçe ve yıllar geçtikçe resimlerinin izini kaybetmiş. Tablolar üzerine konuşurken yer yer duygulanan Akarslan, resimlerinin kimde olduğunu merak ettiğini sık sık yineliyor.

 

Ressam Ergin İnan ise resimlerin şeceresinin çıkarılması gerektiğini söylüyor. Kendisi için ayrı bir değere sahip olan '7. Gün' resmini Almanya'da bir modacıya satan İnan, bugünlerde esere ulaşmaya çalışıyormuş. Çocuğu gibi baktığı resmin iyi olup olmadığını merak ediyormuş. Sipariş üzerine resim yapmayı hoş karşılamayan ressam, bu tür çalışmaları angarya olarak nitelendiriyor.

 

Burhan Doğançay, yaşayan en pahalı ressamlardan biri. Mavi Senfoni adlı eseri yaklaşık 6 ay önce en yüksek fiyata satılarak rekor kırmıştı. Doğançay, resimlerinin takibini eşine bırakmış. Eşi de 3 bin resmin bilgilerini katalog haline getirip arşivlemiş. Hangi resmin nerede olduğunu, ne zaman el değiştirdiğini biliyorlar. Bugüne kadar sipariş üzerine resim yapmayan ressam, yarışmaların formatına göre özel çalışmalara vakit ayırıyor. Atölye dışında resimle ilgilenmiyor, resimleri üzerine kimseyle konuşmuyor.

 

Hüsamettin Koçan, yaptığı çalışmaları fotoğraflayıp, arşivinde saklıyor, satılanların raporlarını tutuyor. Resimlerini çok özlediğini söyleyen Koçan, çalışmalarını savunmasız bir çocuk gibi görüyor. Ürettiği şeylerin kendisinden bir parça taşıdığına inanıyor. Resimlerini özlediğini ve yeniden görmek istediğini söylerken, sözleri boğazına düğümleniyor. Gürkan Çoşkun ise resim satmayı çocukları evlatlık vermeye benzetiyor. Çalışmalarının yüze 10'unun nerde olduğunu bilen Coşkun, Koçan gibi sipariş üzerine resim yapmaktan hoşlanmıyor.

 

Bursa Cezaevi'ndeyken Nazım Hikmet'in portresini yapan İbrahim Balaban, çalışmalarını galerilere verenlerden. Balaban için kimin hangi resmi aldığının önemi yok. O sadece çalışmalarıyla ilgileniyor. Sipariş üzerine resim yapan ressamlara tepki gösteren Balaban, "1945 yılında dönemin başbakanının resmini yapmamı istediler. Yapmadım. Ben Türkiye'nin resmini yapıyorum. Şahısların değil." diyor.

Zaman Pazar, Haber: Ayhan Hülagü, 13.06.2010

BAYBURT'TAKİ KÖYÜNE DEV MÜZEYLE DÖNDÜ





Ressam ve eğitimci Hüsamettin Koçan’ın doğduğu köy olan Bayburt’a bağlı Bayraktar Köyü’nde kurduğu Baksı Müzesi, Temmuz ayında açılıyor. Farklı mimarisiyle dikkat çeken müzede 30 bin metrekarelik bir alanda çağdaş sanat ve geleneksel el sanatları yan yana sergilenecek.

 

Doğu Karadeniz’de, Bayburt’un 45 km dışında, Çoruh Vadisi’ne bakan bir tepenin üzerinde sıradışı bir müze doğuyor ve sanatı yaşamla buluşturmaya hazırlanıyor. Eski adıyla Baksı, bugünkü adıyla Bayraktar Köyü’nde yükselen Baksı Müzesi, 30 bin metrekarelik bir alanda, çağdaş sanat ve geleneksel el sanatlarına aynı çatı altında yan yana, içiçe yer verecek.

Baksı Müzesi, Bayburt doğumlu sanatçı ve eğitimci Hüsamettin Koçan’ın bireysel düşü olarak 2000 yılında filizlendi. Başta sanatçılar olmak üzere çok sayıda gönüllünün katkısıyla yıllar içinde gerçek bir toplumsal projeye dönüşen Baksı Müzesi 10 yıllık zorlu bir serüvenin sonunda tamamlandı; Temmuz 2010’da da büyük bir şenlikle kapılarını ardına kadar sanata ve yaşama açacak. Müzenin açılışı için 20 sanatçı ve tasarımcının eserlerinden oluşan bir sergi de hazırlandı. Müzenin kurucusu Hüsamettin Koçan; “Orada doğdum. Öğrendiklerimi ve düşündüklerimi doğduğum yere taşımak istiyorum” diyerek şöyle açıklıyor açacağı müzenin amacını: “Baksı Müzesi, her şeyin merkeze sürüklenmesine karşı durarak merkezin çevreden algılanmasını öneriyor. Geleneğin yok olmasına, insanlığın öyküsündeki kopukluğa direnecek bir kültürel odak noktası olmayı hedefliyor.”

Baksı Müzesi’nde bölgede üretilen yerel zanaat ürünleri için de projeler geliştiriliyor. Halk arasında kullanılan ve ‘ehram’ adı verilen kumaşla modacı Özlem Süer çeşitli tasarımlar üretti. Bu tasarımlar Baksı’da üretilip yöre halkına bir gelir kaynağı da oluşturacak.

Bayburt’ta Çoruh Nehri’ne bakan bir yamacın üzerine kurulan Baksı Müzesi’nin mimarisi Hüsamettin Koçan ve kardeşi Metin Koçan’a ait. Uygulamayı ise mimar Sinan Genim yapmış. Müze binasının farklı mimarisi köylülerin hayli ilgisini çekmiş başlarda, hatta buranın Rusya’yı gözetlemek için kurulmuş bir üs olduğu dedikoduları bile çıkmış.

Baksı, Bayraktar Köyü’nün eski adı. Kırgız Türkçesi’nde ‘şaman’ anlamına geliyor. Halk arasında yakın zamana kadar sürdürülen bazı alışkanlıklar, köyün uzak geçmişte şaman geleneğinden beslendiğini düşündürüyor. Müze için ‘Baksı’ isminin seçilmesi, şaman sözcüğünün ‘şifacı, yardımcı, koruyucu’ gibi anlamlarının, müzenin misyonlarıyla örtüşmesinden kaynaklanıyor.

Hürriyet, Haber: İhsan Yılmaz, 13.06.2010

DEVEYE BENZEYEN KAYALIK BULUNDU

 

 

Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Necati Demir ve ekibi, alan araştırması yaptığı Ordu’nun Mesudiye İlçesi’nde 110 metre uzunluğunda yarı doğal deve heykeli buldu. Demir, bu heykelin dünyanın en büyük “yarı doğal heykeli” olduğunu savundu. Yarı doğal, yarı insan eliyle yapılmış heykelin genişliği 40 metre, yüksekliği de 21 metre ile 60 metre arasında değişiyor. Prof.Dr. Demir, şunları söyledi:

“Araştırma kapsamına aldığımız heykel yere çökmüş bir deveye benziyor. Deve heykelinin gövdesi doğal kaya. Kafa kısmı ise büyük ihtimalle insan eliyle yapılmış. Zira kafa kısmı, gövde kısmıyla bütün olmasına rağmen, gövde kısmında olduğu gibi yosun tutmamış. Ayrıca kafa kısmı, gövde kısmında, kayanın zaman içinde kazandığı doğal özelliklere sahip değil. İnsan eli değmemiş olsaydı, heykelin kafa kısmının da kayanın bütünü ile aynı özellikleri göstermesi gerekirdi. Zaman içinde doğal aşınmalar olmasına rağmen devenin yüzünü andıran kısım, yani kafa kısmı son derece belirgin. Doğal olan gövde bölümünün hemen tam ortasından aşağı bir tünel açılmış. Bu tünelde, 152 merdiven basamağı bulunuyor.

Mesudiye’deki heykeli bulan ve Ordu Valiliği’yle irtibata geçerek tescilini alan Prof.Dr. Necati Demir, “Dünyadaki bilim adamları gitsin incelesin. 20 yıldır araştırma yapıyorum. Bundan daha büyüğü yok” dedi.
Hürriyet, Haber: Esra Kaya, 12.06.2010

ESTETİKLİ TABLO

 

İtalyan Rönesans döneminin ünlü ressamı Paolo Veronese’nin Paris’teki Louvre Müzesi’nde sergilenen “Emmaus’ta Yemek” tablosundaki kadın figürün burnuna yapılan “estetik müdahale” büyük tepki çekti.

 

Sanat uzmanları, Louvre restoratörlerini 1550’lerde yapılan tablodaki baş karakter olan kadının burnuna “kaba kozmetik cerrahi” yapmakla suçladı. Uzmanlara göre kadın figürün kemerli burnunun ucuna yapılan “düzeltme”, geriye geniş burun deliği ve şişmiş dudaklar bıraktı. Tepkiler üzerine tablo ikinci bir düzeltmeyle eski haline döndürülmeye çalışıldı. Ancak bu kez de Louvre Müzesi, restorasyonu kayıtlarda gizlemekle suçlandı.

Hürriyet, 13.06.2010

YAZMA ESERLER BAŞKANLIĞI KURULUYOR


Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, bakanlık bünyesinde Yazma Eserler Başkanlığı kurulması yönünde yeni bir yasa teklifleri olduğunu açıkladı.

 

Bir dizi ziyaret ve incelemelerde bulunmak üzere Amasya'ya gelen Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Sultan II. Bayezid Külliyesi içerisindeki Bayezid Halk Kütüphanesi'nde yaptığı incelemelerde gazetecilere açıklamalarda bulundu.

 

Yazma Eserler Başkanlığı konusundaki çalışmalarını TBMM'ye sunduklarını ve komisyonlardan geçirdiklerini ifade eden Günay, "Meclis kapanmadan gerçekleşmezse hemen yeni yasama dönemi başında bu yasayı çıkarmaya çalışacağız. Böylece İstanbul, Ankara ve Konya'da 3 bölge müdürlüğü, Türkiye çapında da 15 tane yazma eser kütüphanesi oluşturacağız. Anadolu'nun çeşitli kütüphanelerinde bakımsız bir şekilde dağılmış bulunan yazma eserlerimizi de bu merkezlerde toplayacağız. Ayrıca Ankara ve İstanbul'da laboratuar rehabilitasyon merkezleri kurarak elimizdeki bütün yazma eserleri de bu merkezde bakımdan geçirmeye çalışacağız. Yazma eser öyle bir eser ki, kaybedildiği zaman hiçbir şekilde telafisi mümkün değil" diye konuştu.

 

Yazma Eserler Başkanlığı Merkezi'nin İstanbul Süleymaniye Kütüphanesi'nde olacağını belirten Bakan Günay, "Süleymaniye Kütüphanesi'nin binasını bu yılsonu itibariyle iki katına çıkarıyoruz. Süleymaniye'de yıllardan beri var olan kütüphanenin hemen bitişiğindeki doğumevi tahliye edildi. Yine Süleymaniye Külliyesi içerisindeki eski Darüşşifa tevdi merkezi kitap darüşşifası olarak yeniden restore ediliyor" şeklinde konuştu.

 

Bakan Günay, beraberinde Amasya Valisi Halil İbrahim Daşöz, AK Parti Amasya Milletvekilleri Akif Gülle ile Dr. Avni Erdemir, TRT Genel Müdürü İbrahim Şahin ve Amasya Belediye Başkanı Cafer Özdemir ile birlikte Amasya İl Özel İdaresi tarafından yaptırılan "Minyatür Amasya" maketinin açılışını yaptı.

Amasya Kent Haber, 12.06.2010

Pınara (W.J. Müller)
...1843




6 - 12 Haziran 2010

TÜRKİYE MAĞARACILIĞI BİR DUAYENİNİ DAHA KAYBETTİ: DR. NURİ GÜLDALI

 

Uzun süredir kanser illetiyle boğuşan Dr. Nuri Güldalı, geçtiğimiz cuma günü kansere yenik düştü. Cenazesi ailesi ve yakınları tarafından 6 Haziran Cumartesi günü defnedildi.


Nuri Güldalı kimdir?

1941 Yılında doğan Nuri Güldalı, Yüksek Öğrenimini DTCF Fakültesi'nin Fiziki Coğrafya ve Jeoloji kürsüsünde yaptı. İhtisasını Almanya’da tamamladı. 1971 yılından itibaren MTA'da çalışmaya başladı. 1978 yılında, MTA Jeolojik Etütler Daire Başkanlığında bünyesinde Mağara Araştırma Biriminin kurulmasına öncülük etti. 400'e yakın mağaranın araştırılarak raporunun yazılmasına ve haritasının çizilmesine katkıda bulundu. Emekli olduktan sonra, Alanya'da Dim Mağarası'nı 1993 yılında turizme açarak işletmeye başladı.

TAYHaber, Haber: Bülent Erdem, 09.06.2010


Günay Süslü Demir Kepçe ve diğerleri...



SULUKULE'DE BAKAN GÖLGESİ


-
Müteahhit: "Karar Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan"...

- Yenileme Kurulu: Gelişmelerden haberi yok...

- Alana kepçe girmesi talimatı: Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel "Taze" Müdürü Murat Süslü'den mi?






İstanbul Arkeoloji Müzeleri‘nin, 22 Mart 2010’dan bugüne bilimsel kazı yürüttüğü Sulukule’ye dün öğle saatlerinde iş makineleri girdi. Arkeologlar, bilgileri dahilinde olmayan bu müdahaleye karşı çıktı. Ancak çabaları yeterli olmadı ve yaklaşık 2,5 aydır elle kazdıkları alanlar kepçeler tarafından tahrip edildi.

Sulukule’ye iş makinesi girmesi yönünde resmi bir karar mevcut değildi. Çalışmalar, Yenileme Kurulu’nun 18 Şubat 2010’da aldığı karara göre arkeolog gözetiminde devam ediyordu. Bilimsel araştırmanın çalışma şartlarının değişmesi ve iş makinelerinin alana girebilmesi, kazı başkanlığını yürüten İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin bu yönde karar alması ile mümkün olabilirdi. Ancak dün öğle saatlerinde alana iş makineleri sokan müteahhit firma Özkar İnşaat, arkeologların itirazlarını dikkate almadı. Firma, kararın kendilerine Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından iletildiğini iddia etti.





Benzer bir gelişme 6 Mayıs’ta da yaşanmış, Fatih Belediyesi, yine hiç bir resmi dayanağı olmadan Sulukule’de konut inşaatı başlatmıştı. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, 15 Mayıs’ta Atlas dergisi için yaptığım söyleşide, bu gelişmelerden haberdar olmadığını ancak sözlerimi ihbar kabul ettiğini ve konuyla ilgileneceğini dile getirmişti.

Bakan Günay sözünü tuttu ve 10 Haziran Perşembe günü, yanında Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Murat Süslü ve Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir olduğu halde alanda incelemelerde bulundu. Ve bu ziyaretten sadece iki gün sonra müteahhit firma, hiçbir yasal dayanağı olmadan iş makinelerini bilimsel kazının yapıldığı alana sokma cesaretini kendinde gördü.

Kazı alanında dün son derece kaygı verici saatler yaşandı. İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin en deneyimli uzmanlarından Dr. Şeniz Atik, kazıda görevli arkeologlarla birlikte iş makinelerine karşı vücutlarıyla direndi. Alanda şuç işlendiğini belgeleyebilmek için polise başvurdu. Polisin gelmesiyle kepçelerin çalışması bir süreliğine durdu. Ancak polisin alandan ayrılmasının ardından iş makineleri tekrar çalışmaya başladı. Görgü tanıklarının ifadesine göre kepçenin dişlerinden, aralarından mimari buluntuların da olduğu arkeolojik malzemeler taştı. Arkeologlar, durumu tutanakla tespit ettikten sonra alandan ayrıldı. Müteahhit, arkeolojik kazı kararı bulunan bir alanda arkeolog bulunmadan kazıya devam etti.





Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, gelişmeler üzerine kendisine ulaşan Radikal gazetesi muhabirine, tıpkı 6 Mayıs’ta olduğu gibi, “Her şey yasal çerçeve içerisinde yürüyor, hiçbir endişemiz yok” cevabını verdi. Ancak farklı kaynaklarından edindiğim ve konfirme ettiğim bilgiye göre kazıyla ilgili karar verebilecek tek kurum olan Yenileme Kurulu’nun gelişmelerden haberi yoktu. Kurul üyeleri iş makinelerinin çalışmaya başlağını dün öğleden sonra öğrendi. Kurulun bazı üyelerinin alana gitmek için harekete geçtiğini öğrendim ancak nasıl bir tasarrufta bulunduğuna dair kesin bilgi edinemedim.

Sulukule’deki hukuksuzluk, büyüyerek devam ediyor. İş makinelerinin alana girmesi talimatının Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Murat Süslü tarafından verildiği iddialar arasında. Bir genel müdürün, hatta bakanın koruma kurullarına müdahale şansı olmadığı gibi, müteahhit ya da belediyeye bu konuda talimat vermesi de yasal açıdan mümkün değil.

Öyle sanıyorum ki Kültür ve Turizm Bakanlığı, yarın yapacağım başvuruya cevap verecek, konuyu ve iddiaları açıklığa kavuşturacaktır.

Hebervesaire.com, Haber ve fotoğraflar: Gökhan Tan, 13.06.2010

"İSTANBUL'UN ADI DEĞİŞTİRİLSİN"

 

Vladimir Jirinovski: Türkiye, Bizans kiliselerini Rusya'ya versin. İstanbul’un adı, 'Konstantinopol' olarak değiştirilsin.

 

Konuyla ilgili olarak İHA'ya açıklamada bulunan Vladimir Jirinovski, Türk hükümetine yaptığı yazılı önerinin gerçekleşmesi durumunda bunun iki ülke arasında manevi yaklaşıma büyük katkıda bulunacağını söyledi.

 

Konuşmasında Türkiye'nin uzun yıllardır AB üyeliği için beklediğini belirten Jirinovski, “Artık Türkiye beklemekten yoruldu. Ayrıca bu durum onu küçük düşürmekte. Bu durumda en doğru yol yüzünüzü kuzeye çevirmektir. Rusya - Türkiye ilişkileri zaten çok iyi durumda. Ekonomi, ticaret ve enerji alanlarında sıkı bir işbirliği içerisindeyiz. İlişkilerimizin daha da gelişmesi için Türkiye'ye şöyle bir öneride bulunmak istiyoruz. ‘Şuan camii olarak kullanılan eski Bizans kiliselerini Rus Ortodoks Kilisesine veriniz’. Bu manevi olarak daha çok yaklaşmamızı sağlayacak. Bunun dışında iki ülke arasındaki ilişkilerin durumunu, her yıl milyonlarca Rus turistin Türkiye'yi ziyaret ettiğini ve çok sayıda Türk'ün de Rusya'ya geldiğini göz önüne alarak Rusça'nın Türkiye'de ikinci resmi dil olarak kabul edilmesini istiyoruz. Bu hepimiz için çok faydalı olur" diye konuştu.

 

Türkiye, Rusya ve İran arasında ittifak kurulması gerektiğini vurgulayan Jirinovski, “AB üyeliğini beklemenize lüzum yok. Zaten AB'nin bir geleceği de yok. Almanya oradan çıktığında AB çökecek. Türkiye AB'ye alınmayışına tepki olarak NATO üyeliğinden çıkarsa İran'la birlikte Güney NATO'su kurabiliriz. Askeri, ekonomik, ticari potansiyelimizi birleştirebiliriz. 3 ülke 300 milyon nüfus demektir. Rusya'nın nükleer, bilim ve teknoloji potansiyelini, İran'ın büyük enerji taşıyıcılarını, Türkiye'nin ise tüm güney denizlerine açılma imkanlarını birleştirdiğimizde AB'ye karşı koyabilecek büyük bir güce sahip oluruz" dedi.

 

Türkiye'nin AB üyeliğini artık daha fazla beklemeden Rusya ve İran ile yeni bir dünya gücü oluşumuna çalışmasının daha akıllı bir seçenek olacağını kaydeden Jirinovski, “Ama söz konusu üçlü ittifak oluşmadan önce az önce söylediğim teklifleri gerçekleştirmek gerekiyor. Yani 5 yüzyıl önce camii olarak kullanmaya başladığınız kiliseleri geri vermelisiniz. Türkiye'nin her yerinde çan sesleri duyulmalı. İstanbul, Ankara, İzmir, İskenderun ve diğer şehirlerin sokaklarında Rusça konuşulmalı. Ümit ediyoruz ki tüm bu dediklerim gerçekleşecek. Ve bu durum ülkelerimiz arasındaki ekonomik işbirliğini hızla daha da ileriye götürecek.

 

Manevi olarak da yaklaşacağız. Türk hükümetinin, siyasetçilerin benim bu çağırımı değerlendireceklerini ümit ediyorum. Burada kızacak veya küsülecek bir durum yok. Türkiye'den yeni kilise inşa etmesini istemiyoruz. Halbuki biz Moskova ve Rusya'da yeni camiiler yapıyoruz. Bizim isteğimiz sadece Camii olarak kullanılan eski kiliselerin yeniden kiliseye döndürülmesidir. Ayasofya Bizans'ın simgesiydi. Ayasofya'yı tekrar Rus Ortodoks kilisesinin en önemli mabetlerinden biri haline gelmesini istiyoruz. Buraya ziyaretçiler akın edecek. Sadece Rusya değil Bulgaristan, Yunanistan, Romanya ve Sırbistan gibi Ortodoks ülkeleri de bu durumu sevinçle karşılayacak. Size camilerinizi bize verin demedik ki küsesiniz.

 

Öyle demiş olsak Türk Müslümanların hoşuna gitmezdi. Biz sadece eski kiliselerimizi geri istiyoruz. Dini duygulara saygılıyız. Ama Ayasofya'nın Rus Ortodoks kilisesinin baş tacı olduğunu unutmamalıyız. İstanbul'da yeni bir Ayasofya inşa etmeye gerek yok. Zaten eskisinin yanında boş yer de kalmadı. Ayasofya tarihi, arkeoloji değerleri bakımından bizim için çok önemli. Yani eski kiliselerimizi geri istiyoruz. Rusça da İstanbul sokaklarında duyulsun. İstanbul'un adını da Konstantinopol olarak değiştirelim. Biz zaten Rusya'da da Bolşeviklerin değiştirdiği eski şehir isimlerini geri getiriyoruz. Müze olarak kullanılan kiliseleri yeniden ibadete açıyoruz. Tüm bunlar dünyanın her yerinde uygulanan normal bir süreçtir. Bu faydalı sürece Türkiye ile birlikte devam edelim istiyoruz" şeklinde konuştu.

İhlas Haber Ajansı, 11.06.2010

ALLIANOI İÇİN UMUT IŞIĞI MI?

 

İzmir 4. İdare Mahkemesi, İzmir II. Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun almış olduğu 25 Eylül 2009 tarihli kararın yürütmesini durdurdu. Mahkemenin 12 Mayıs 2010 tarihli kararında gerekçe olarak, “…kararın dayanağı olan ilke kararları Danıştay tarafından iptal edildiğinden Koruma Kurulu kararının hukuksal dayanağını yitirdiğini, hukuka aykırı kararın uygulanması halinde telafisi güç zararlar doğabileceğinden…” deniliyor.

Kararı değerlendiren Allianoi Girişim Grubu, en geç 30 gün içinde yargı kararının uygulanmasını, Allianoi’yi suya gömecek her türlü hazırlığın durdurulmasını ve Allianoi’yi suya gömme ısrarından vazgeçilmesini beklediklerini açıkladı. Grup adına konuşan İffet Diler, "Toprağın altındaki vazgeçilmez kültürel birikimine sırt dönmekte sakınca görmeyen yöneticiler, Allianoi’un gözlerden uzak tutulabilmesi için her türlü ziyareti yasaklamış ve  ALLIANOI’u adeta kaderine terketmişlerdir" dedi ve "Acaba Allianoi’nin kendiliğinden yıkıma uğraması mıdır hedeflenen?" diye sordu.

Bergama’da UNESCO Dünya Mirası listesine girebilmek adına çalışmalar yapıldığını anımsatan Diler, "Bergama, Allianoi olmadan eksiktir! Allianoi’de bilimsel çalışmalara izin verilsin; kazılar başlasın" çağrısında bulundu.

Yapı, 11.06.2010

ASLANTEPE'DE KAZILAR BAŞLIYOR

 

 

Malatya Aslantepe Höyüğü'nde bu yılki kazıların Ağustos ayında başlayacağı bildirildi.

 

Kültür ve Turizm Müdürü Bahaaddin Kabahasanoğlu, konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada, "Aslantep'de Ağustos ayında kazı başlayacak. Kazılar bizim için son derece önemlidir. Önümüzdeki yıl kazıların başlangıcının 50. yılı olduğu için uluslar arası bir sempozyum düzenleyeceğiz. Türkiye'de her yıl kazı sempozyumu yapılıyor. 2011 yılında da Malatya'da yapılması için çalışma başlattık. 2011 yılı, Aslantepe Höyüğü'ndeki kazıların 50.yılı olduğundan, İtalyan Arkeolog Prof.Dr. Marcella Frangıpane hanımefendinin de isteği ile Malatya'da uluslar arası Arkeoloji Sempozyumu yapmayı planlıyoruz. Böylece Aslantepe'yi dünyaya tanıtmayı planlıyoruz. İç ve dış turizm ile uğraşanların da gözlerini Malatya'ya çevirmesini amaçlıyoruz. Çünkü, Asantepe, dünyada ilk kurulan kent devleti yeridir" ifadelerini kullandı.

 

Aslantepe Açık Hava Müzesi'nde Ağustos'ta levhaların yerleştirilip, sonbaharda hizmete açmayı planladıklarını belirten Kabahasanoğlu, "Burada katlı medeniyetler olması nedeniyle Aslantepe merkezli senaryolar üretip, şehrimize daha fazla turist gelmesini düşünüyoruz. Aslantepe altyapılı turist sayısını arttırmayı planlıyoruz" dedi.

Turizm Gazetesi, 11.06.2010

ÇORAPÇI HANI'NDA ÇALIŞMALAR SÜRÜYOR

 

Tarihi Çorapçı Hanı’nda restorasyon çalışmaları hızla devam ediyor.


Belediye Başkanı Doğan Ürgüp devam eden çalışmaları inceleyerek bilgiler aldı.
Sivas Belediyesi’nden yapılan açıklamaya göre, geçtiğimiz sezon restorasyon projesi hazırlanan ve ihale edilen Çorapçı Hanı tarihi dokuya uygun şekilde onarılacağı belirtilerek, aslına uygun olarak restore edilen handaki çalışmaların üç ayda tamamlanmasının planlandığını dile getirdi.


Çalışmaların tamamlanmasından sonra Çorapçı Hanı’nın, butik otel olarak Sivas kültür hayatına sunulacağını da açıklamada kaydedildi.

Sivas Hürdoğan, 11.06.2010

 

DOLMABAHÇE'YE MODERN SANAT GALERİSİ





Dün, Dolmabahçe Sarayı'nda Milli Saraylar Daire Başkanı'ndan saray müdürüne, atölyelerdeki uzmanlardan teknik elemanlara kadar herkes, neşeli bir telaş içindeydi.

 

Beşiktaş otobüs durağının karşısındaki taş yapının alnına galerinin tabelası asılırken içeride de hummalı bir çalışma sürüyordu. Bütün bu heyecanlı koşuşturma, cumartesi günü açılacak yeni bir mekanı yetiştirebilmek içindi. TBMM Milli Saraylar Dairesi Dolmabahçe Sanat Galerisi, "Milli Saraylar Tablo Koleksiyonundan Seçmeler" tablo sergisi ile 12 Haziran saat 15.00'te açılıyor. Açılışı, Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mehmet Ali Şahin ve Meclis Divan üyeleri yapacak. Sarayda bugüne kadar farklı işlevler için kullanılan, geçtiğimiz yıllarda kitap fuarı alanı da olan bakımsız mekanlar, modern bir sanat galerisi, müze ve depo olarak yeniden düzenlendi. Dolmabahçe Sanat Galerisi yarın kapılarını açarken, müze ve depo, sonbaharda gezilebilir hale gelecek. Böylece, bir zamanlar çürümüş halılar ve mezbelelik haberleriyle gündeme gelen sarayın değerli eşyası dünya standartlarında bir müze ve depoda kendine yer bulacak.

 

"Renk, Işık ve Görkem; Milli Saraylar Tablo Koleksiyonundan Seçmeler" sergisinde yer alan eserler, Türk ve yabancı ressamların, yaşadıkları dönemi nasıl algıladıklarına dair ipuçları veriyor. Depolarda bulunan ve sergilenme imkanı bulamayan eserler ile sarayın gezi güzergahında şöyle bir bakıp geçtiğimiz tablolar, ilk kez bir galeride sergi bütünlüğü içinde karşımıza çıkıyor. Milli Saraylar tablo koleksiyonlarından seçilen 43 eser; Joseph Coomans, Gustave Boulanger, Jean-Leon Gerome, Fausto Zonaro, İvan Kostantinoviç, Ayvazovski, Hüseyin Zeki Paşa, Hoca Ali Rıza, Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyyid, Osman Hamdi ve Halife Abdülmecid Efendi gibi ünlü ressamların ürünlerinden oluşuyor. Sergi, 28 Temmuz'a kadar pazartesi-perşembe günleri hariç ücretsiz gezilebilecek.

 

TBMM Milli Saraylar Dairesi Başkanlığı, kasır-köşk ve saraylarda bulunan yaklaşık 600 tablonun yer aldığı Milli Saraylar Tablo Koleksiyonu kataloğunu da yayımladı. Milli Saraylar tablo uzmanı Gülsen Sevinç Kaya'nın hazırladığı ve Prof.Dr. Zeynep İnankur ile Doç.Dr. Mehmet Üstünipek'in katkıda bulunduğu kitap, koleksiyonun tarihsel oluşum sürecine, sanatçılarına, eserlerin imza çözümlemelerine dair yeni ve detaylı bilimsel çalışmaları ilk kez ortaya koyan kapsamlı bir çalışma.

Zaman, 11.06.2010

2 BİN 400 YILLIK KRAL MEZARI TESCİLLENDİ

 

Dünyanın önemli yollarının kavşak noktası İzmit, tarihi zenginliklerinden birine daha sahip çıktı.

 

Kocaeli Müze Müdürlüğü, Güvercinlik Köyü'nde bulunan tümülüsü (kral mezarı) tescilledi. Hellenistik çağda MÖ 4. yüzyılda yapıldığı tahmin edilen mezar, 1993 yılındaki kurtarma kazısında ortaya çıkarılmıştı. Güvercinlik Köyü Mecidiye Tümülüsü'ndeki çalışmalar 17 yıl sonra sonuçlandı. Ancak, kral ve ailesine ait mezarlardaki tahribat yüzünden hiçbir buluntuya rastlanılmaması tarihlendirmeyi zorlaştırdı.

Defineciler tarafından altüst edildiği belirlenen tümülüsün 1993'teki kurtarma kazısından sonra kurtarılan kapısında tespit edilen stilize edilmiş haç motiflerinin de silindiği anlaşıldı.

Zaman, Haber: Orhan Karanfil, 11.06.2010

TOPKAPI SARAYI ESKİ GÖRKEMİNE KAVUŞACAK



 

Kültür ve Turizm Bakanlığı önderliğinde Topkapı Sarayı'nın da bulunduğu Sur-u Sultani içinde lokanta ve çay bahçelerinin yaptığı çıkma yapılar yıkılırken, askeri depo olarak kullanılan tescilli tarihi 4 yapı eski günlerine dönmeyi bekliyor. Topkapı Sarayı Mecidiye Köşkü çevresinde incelemelerde bulunan Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Topkapı Sarayı'ndaki yanlış ve haksız kullanımları, işgalleri ortadan kaldırmak için bir proje çerçevesinde iyileştirme çalışmaları yaptıklarını hatırlattı. Bütün uyarılara karşın alınan kurul kararlarını uygulamayarak iyileştirme yapmayan işletmelerin eklenti ve çıkıntılarının son 15 gün içinde yıkıldığını kaydetti.

Günay, Mecidiye Köşkü'nün altındaki lokanta ve belediye tarafından kiraya verilmiş çay bahçesinin bazı bölümlerinin ortadan kaldırıldığına dikkati çekti. Yaklaşık 40 yıldır Topkapı Sarayı'nda hizmet veren lokantanın Gülhane girişine taşınabileceğini, eski yerinde sadece Osmanlı tadı alınabilecek içecekler bulunacağını kaydetti ve "Kebap, köfte kokusu olmayacak burada" dedi Bakan Günay, "Milli Savunma Bakanlığı İkmal Komutanlığı'na bağlı bir çay bahçesi daha var. Onlara da gereken uyarılarımızı yaptık, kurul kararına uygun davranmazlarsa kaldıracağız'' diye konuştu. Günay, "Bu askeri depo, yiyecek deposu olarak kullanılan binaların Topkapı için kullanılması gerektiğinin altını çiziyorum. Acil olduğunu söylüyorum, onlar da yeni bir depo arayışı içindeler. Prensipte bir noktaya yaklaştık'' dedi. Tarihi mekanda her türlü yanlış kullanımı ve işgali ortadan kaldırmak ve burayı İmparatorluk dönemindeki ihtişamına kavuşturmak için çalıştıklarını dile getiren Günay, Topkapı Sarayı'nın bir çok bölümünün, restorasyon gerektirdiğini ya da depo olarak kullanıldığı için kapalı olduğuna işaret etti. Günay, şunları kaydetti: "Şu anda 2,5 milyonun üzerinde ziyaretçimiz var. Hedefimiz bunu yılda 5 milyona çıkması. Bunun için Harem Dairesi ve başka bazı bölümlerin ziyarete açılması, restore edilmesi ve onun için bir çok mekanın da depo olmaktan çıkarılması gerekiyor."

Sabah, 11.06.2010

BEYPAZARI'NIN TARİHİ ÇARŞISI YENİLENİYOR

 

Ankara'nın tarihi ve turistik ilçesi Beypazarı'nda, 600 dükkandan oluşan 200 yıllık tarihi çarşısı restore ediliyor. Beypazarı Belediyesi'nin kültürü koruma, tarihi dokuyu ön plana çıkarma projeleri kapsamında yer alan tarihi çarşının restorasyon ve düzenleme çalışmalarının ihalesi yapılarak, en kısa sürede restorasyon çalışmalarına başlanacak. Kültür Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'ndan alınan onayla, Ankara Valiliği İl Özel İdaresi'nin finans yardımı ile çarşı dükkanlarının cephe ve çatıları yenileme çalışmalarına Suluhan Sokak ve Develik Sokak ile devam ediliyor.

Projenin gerçekleşmesinde katkıda bulunan yetkililere şükranlarını sunan Beypazarı Belediye Başkanı M.Cengiz Özalp; tarihi çarşının restorasyon çalışmaları sonrasında kültürel ve tarihi güzelliğinin ortaya çıkacağını, ayrıca çarşının Beypazarı'nın göz bebeği olacağını söyledi.

Habertürk, 11.06.2010

YARASALAR YAPAY MAĞARALARINA DÖNDÜ



 

Balıkesir'de mağaralarının sular altında kalacak olması nedeniyle DSİ'nin yaptığı yeni mağaraya gitmeyen yarasaların tekrar ortaya çıktığı belirtildi.

 

Devlet Su İşleri (DSİ) Balıkesir Bölge Müdürü Dr. Şahin Durukan, Havran Barajı’ndaki suları altında kalan mağaralarda yaşayan yarasaların, oluşturulan yapay mağaralara geri döndüğünü açıkladı. Durukan, yarasaların yapay mağarayı tamamen benimsediğini ve yavruladığını söyledi.

İl Koordinasyon Kurulu’nda DSİ yatırımlarını anlatan Durukan, ‘dünya çapında proje’ olarak değerlendirdiği yapay mağara ile bölgede yaşayan yarasalar hakkında da bilgiler verdi. DSİ olarak bu projeden gurur duyduklarını belirten Durukan, “Binlerce yarasanın yaşadığı mağaralar, Havran Barajı’nın suları altında kalacaktı. Biz de özellikle zeytin ağaçlarına musallat olan zararlı böcekleri yiyerek doğanın dengesini koruyan yarasalar için 350 metrelik girintili çıkıntılı, orijinaline uygun şekilde yapay mağaralar yaptık. Binlerce yarasayı eski mağaradan hiç zarar vermeden doğal yöntemlerle dışarı çıkardık. Ardından bir bölümü eski mağaradan daha yükseğe yapılan yapay mağaralara geçti. Bir çoğu ise yaz kolonisi olduğu için göç etti. Su tutulmaya başlanmasıyla birlikte eski mağara tamamen sular altında kaldı. Bu projeyle hem il hem DSİ olarak gurur duyuyoruz. Tabiatın milyonlarca yılda oluşturduğu küçük girinti çıkıntıları doğal olarak yapmak mümkün değil ama yarasalar buraya tamamen yerleştiler. Şu anda bol miktarda yarasamız var. Yeni mağarayı benimseyip, yavruladılar” diye konuştu.

Eski mağaradaki guanaları (yarasa gübreleri) nemli bir ortam oluşturmak için yapay mağaraya taşıdıklarını da ifade eden Durukan, “21 bin metreküp hafriyat yapıldı. Bu projeyi başarıyla sonuçlandırdık” dedi.

Projenin gerçekleşme aşamasında büyük ve haksız eleştiriler aldıklarını kaydeden Durukan, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Bizi eleştirenler ilk raporlarında yarasalar için ‘yaz kolonisi’ derken, kışın gelip ‘yarasalar yok’ diye tespit yaptırdılar. Nasıl yazlıklarda kışın kimse olmazsa, kışın da bu mağaralarda yarasalar olmuyordu. Yarasalar yazın bu mağaralara geliyordu. Önümüzdeki yaz daha çok yarasa gelecek, biz de bunu mahkeme kanalıyla tespit ettireceğiz. Yarasaların gelişi ve gidişi tamamen sıcaklara bağlıdır.”


Bu arada DSİ Bölge Müdürlüğü’nün yapay mağaralardaki yarasa kolonilerini fotoğrafladığı ve genel müdürlüğe gönderdiği öğrenildi. DSİ’nin belirlemelerine göre mayıs ayı sonunda mağarada 2 bine yakın yarasa olduğu bildirildi.

 

Balıkesir’in Havran İlçesi’nde 1995 yılında yapımına başlanan, 72 milyon TL’ye malolan Havran Barajı’nda yarasa rötarı yaşanmıştı. Yaklaşık 20 bin yarasanın yaşadığı mağaranın sular altında kalacak olması nedeniyle Havran Barajı’nda su tutma işlemi sürekli ertelenmiş, DSİ, yarasaları kurtarmak için 3 milyon TL’ye yapay mağara yaptırmıştı. Ancak, eski mağaralarından çıkarılan ve yeni mağaraya gitmeyen yarasaların ortadan kaybolduğu öne sürülmüştü. Güney Marmara Doğal ve Kültürel Çevreyi Koruma Derneği (GÜMÇED) Edremit Körfezi Şubesi Başkanı Mehmet Akif Öznal, “Havran Asliye Hukuk Mahkemesi’ne başvurarak delil tespiti yapılmasını istedik. İnceleme sırasında her iki mağara da bir tek yarasaya bile rastlamadık. Yarasalara verilen zarar mahkeme kararıyla belirlenmiş oldu. Çevre ve Orman Bakanlığı’na tazminat davası açmayı planlıyoruz” demişti.

Radikal, Haber: Coşkun Yaman, 10.06.2010

TARİHİ DOKUYU SADECE MISIRCILAR MI BOZUYOR?



 

Sivas Belediyesi’nin önceki gün tarihi dokuya uymadığı için kaldırdığı mısırcıların gözyaşları dün Sivas’ta en çok konuşulan konular arasında yer alırken, birçok önemli mesele ile uğraşması gereken Sivas’ın küçük şeylerle zaman kaybetmesi tepkilere de neden oluyor.


İstasyon Caddesi’nin Çifte Minareye bakan kaldırımında bundan yaklaşık bir yıl önce belediye tarafından yerleştirilen mısırcıların dün olaylı bir şekilde kaldırılmasının ardından gözler tarihi dokuyu bozan diğer unsurlara çevrildi.


Vatandaşların eleştirileri arasında Belediye tesislerindeki uygulamanın da tarihi dokuyu bozduğuna dikkat çekilirken, bu bölgede çay salonuna, lokantaya ihtiyaç olduğu kadar mısır satıcısına, simit satıcısına da ihtiyaç duyulduğu, Belediyenin görevinin ise bunları ortadan kaldırmak, birilerinin ekmeğine mani olmak  değil düzenli bir şekilde bölgeye yerleştirmek olduğu savunuldu.


Kaldırılan iki mısırcı büfesinin aksine Kongre müzesinin tarihi dokusu içerisinde bulunan iki mısırcı büfesinin dünde faaliyetlerine devam etmesi bu kesim tarihi dokuya tabi değil mi yoksa çifte standart mı var? Sorusunu gündeme getirdi.


Bu sorunun gündeme gelmesi Belediye Başkanı Doğan Ürgüp’e “ Kongre Müzesi bahçesinde bulunan mısırcılarda şimdiden tedbirlerini alsınlar. O mısır büfelerini de kaldıracağız” dedirtti.
Tarihi dokuya uymadığı ve şehir estetiğini bozduğu gerekçesiyle kaldırılan mısırcıların ardından, Sivas’ta tarihi dokuları bozan diğer unsurlara karşı belediyenin takınacağı tavır şimdiden merak konusu olurken, gazetemize gelen bir çok yorum ve mailde Belediyenin Kent meydanında yaptığı Selçuklu Sosyal Tesislerinin de tarihi dokuya uymadığı vurgulandı.
Sosyal tesislere sonradan ilave edilen ve üzerleri çadırlarla kapatılan alanın dışında kalan yerlerinde rengarenk şemsiyelerle kapatılmasının da tarihi dokuyu bozduğunu ortaya koyan yorum ve maillerde belediyenin kendisine nasıl bir yaptırım uygulayacağı merakını uyandırdı.

 

Dün kaldırılan mısırcılarla ilgili açıklamalarda bulunan Belediye Başkanı Doğan Ürgüp ise, “Mısır tezgahları yasal ve legal değildir. Onlarla bizim herhangi bir sözleşmemiz yok. Geçen yıl mağduriyetlerine binaen bir yıl kalmalarına müsaade ettik.


Mevcut alan ne belediyemizin ne valiliğimizin uhdesinde bir alan değildir. Burası Tabiat ve Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu'nun denetiminde yani bir açık hava müze şeklindedir.
Bu alanda böyle gelişi güzel tezgahların barındırılması mümkün değildir. Daha önce bahsettim Kongre Müzesinin bahçesinde bulunan tezgahlarda ileride kaldırılabilir. Bu tamamen koruma kurulunun kararına bağlı bir hadisedir. Bu alan artık bir müzedir bu alanda gelişi güzel iş yapılması mümkün değildir. Ben mısır tezgahındaki arkadaşlara Özbelsan’da iş verelim sigortanızı yapalım asgari ücretin üzerinde para veririz dedim. Bu teklifi beğenmediler. Belediyeyiz her gelen geçeni tasdik edecek değiliz. Kendi anlayışımıza göre politikalar üretmeliyiz” şeklinde konuştu. 


Ürgüp, tarihi camilerde açılan işporta tezgahlarına karşı da bu haftadan itibaren önlem alacaklarını da sözlerine ekledi.

Sivas Hürdoğan, 10.06.2010

ULUSLARARASI SEVGİ GÖNÜL BİZANS ARAŞTIRMALARI SEMPOZYUMU

 

İkinci Uluslararası Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları Sempozyumu, 21-23 Haziran 2010 tarihinde İstanbul Arkeoloji Müzeleri'nde gerçekleştirilecektir. Sempozyumun konusu "Bizans Sarayı: İktidar ve Kültür Kaynağı"dır. Sempozyumun amacı; Bizans İmparatorluğu'nda, Büyük Saray ve Blakhernai Sarayı'ndan tüm imparatorluğa yayılan iktidar gücünü yönetimsel, siyasal, sosyal, ekonomik ve dinsel açılardan değerlendirmek ve bu gücün kültür boyutuna yansımalarını araştırmaktır.

 

Uluslararası Sevgi Gönül Bizans Araştırmaları Sempozyumu, Türkiye'deki Bizans mirasının, diğer bir deyişle, bugün üzerinde yaşadığımız coğrafyanın hala kalbi niteliğindeki İstanbul'dan hareketle Doğu ve Batı medeniyetlerini bin yıldan fazla etkilemiş bu çok zengin kültür birikiminin toplumsal belleğimizde yeniden canlanması ve hak ettiği konuma kavuşması amacıyla yapılan çalışmaları her zaman desteklemiş olan Sevgi Gönül'ün (1938-2003) anısına düzenlenmektedir.

TAYHaber, 10.06.2010

"TARİHİ KONAKLARIN PEŞPEŞE YANMASI TEDİRGİN EDİCİ"

 

Alaplı İlçesinin simgesi sayılan tarihi konaklardan 5'inin çıkan yangınlarda kül olması ilçede yaşayanları tedirgin etti. Bütün yangınların akşam 19.00 civarında çıktığına dikkat çeken Belediye Başkanı Çimenoğlu, "Mahalleye adını veren bütün konaklar yandı." dedi.
 
Zonguldak'ın Alaplı İlçesindeki tarihi konakların birbirine yakın günlerde yanmasını ilçe Belediye Başkanı Dr. Nevzat Çimenoğlu, "tedirgin edici" bulduğunu söyledi. Belediye Başkanı Dr. Nevzat Çimenoğlu, Konak Mahallesi'nde yanan son konağın enkazında incelemelerde bulundu.

Çimenoğlu, geçen hafta perşembe günü akşama yakın saatlerde 150 yıllık konağın yanarak yok olmasının akla soru işaretleri getirdiğini belirtti. Başkan Çimenoğlu, "Üzüntümüz Alaplı'nın tarihinin yanmış olmasından kaynaklanıyor. Son konağın da yok olmasıyla, Alaplı'daki son tarih de elden gitmiştir." dedi.

Belediye Başkanı Çimenoğlu, açıklamasını şöyle devam etti: "Saat: 19.50 civarında belediye itfaiye amirliğimize yangın ihbarı geldi. İtfaiye ekiplerimiz, akşam saat 19.50'den gece 24.00'e kadar süren bir çalışmayla yangını söndürüp kontrol altına aldı. Ereğli Belediyesi'nin itfaiyesi ile Orman İşletmesi'nin itfaiyesi de gelip bize yardım etti. Kendilerine teşekkür ediyoruz. Biz 150 yıllık bir tarihin yanmasına çok üzüldük. Bundan önce de Konak Mahallesi'nde yaklaşık 7 tane konağın 5 tanesi yanarak yok oldu. Bu tarihi konakların hepsinde yangın akşam saat 19.00 civarlarında ve genelde de böyle hafta içlerinde çıktı. Hatta bir konağın yangını Galatasaray-Fenerbahçe maçının başladığı saatlerde oldu. Konak Mahallesi'ne adını veren bütün konaklarımız yandı. Tepeköy Mahallesi'nde de çok eski ahşap evler var; ama onların hiçbirisi yanmadı. Sadece Konak Mahallesi'ndeki evler yandı."

Zaman, Haber: Sinan Kabatepe, 10.06.2010

KÜLTÜREL DEĞERLE BAŞA ÇIKAMIYORUZ

 

Avrupa başkentlerinin meydanlarında billboardlara yerleştirilen Sarayburnu resmi, İstanbul'u oryantalist düşlerin merkezi olarak görme zevkinden asla vazgeçmeyen geniş AB kitlelerini mest etti, ama İstanbul'un gerçeklerini keşfetmenin zevkine varan entelektüel AB'liler bu resmi hiç ilginç bulmadı!

Resim özlemli ve oryantalistti. Tarihsel kent dokusu iyi korumuş gibi kendinden emin bir görüntü... Oysa o manzarada artık iş işten geçmiş dedirtecek kadar büyük kayıplar var.

İstanbul'un tarihsel dokusuyla nasıl başa çıkamadığımızın en sön örneği Emek Sineması ve Cercle d'Orient Binası. Buna gelene kadar çok sayıda binayla başa çıkamadık!

Tepebaşı'ndaki 1880'lerde kurulduğu söylenen tiyatro 1970'de yandı, restore edilmedi ve yerine otopark ve Balkanların en çirkin binası ödülünü alabilecek olan TRT binası yapıldı. Bu da yıkılıp yerine bir Frank Gehry binası yapılacağı söylendi.


Taksim'deki 1914'te mimar Giulio Mongeri tarafından inşa edilen ve 70'de AKM yandığında tiyatro olarak kullanılan, 1944'te Türk Sineması 1946'da Yeni Taksim Sineması ve 1964'te Venüs Sineması olarak bilinen bina alışveriş merkezi olmayı beklerken işportacılara mekan oluyor.
1980'lerin sonunda Feshane keşfedildi, uluslararası kültür/sanat merkezine dönüştürülmek üzere yola çıkıldı, üç yıl içinde bir özel sektör-yerel yönetim kavgası sonra kaba mermer kaplamalarla ve tül perdelerle donatarak düğün-sünnet düğünü-dernek toplantısı-parti genel kurulu-el sanatları fuarı gibi işlevlere terk ettik. Binanın restorasyonunu yapan Gae Aulenti aynı tarihte Paris'te Sen Nehri kıyısındaki Grand Palais'nin restorasyonunu yapmıştı. Google'a girip, o binanın durumu ve işlevleriyle Feshane'yi karşılaştırabilirsiniz.

Aynı yıllarda Zeytinburnu Gaz Fabrikası da işlevini yitirmiş ve boşaltılmıştı, kültür/sanat merkezi olmak üzere gündeme geldi; ama bu da gerçekleşmedi. Hayalet bina olarak duruyor. Anımsatmış oldum, hemen ihalesini yapıp bir alışveriş merkezine dönüştürelim. Havaalanı yolu üstünde olduğu için son derece elverişli.

Sütlüce Mezbahası da özel sektör, yerel yönetim ve bir üniversite arasında paylaşılamadı ve sonunda yerel yönetime kaldı. Grotesk eklemelerle, altından geçen tünellerle, granit döşemeleriyle en kötü mimarlık yarışmasına aday olacak niteliğe sahip oldu. İçinde ne teknik açıdan yeterli bir konser/gösteri salonu var ne de günümüz sergi estetiğini karşılayacak bir düzen! Bir işletmeciye ihale edildi.

Sultanahmet Cezaevi de 90'larda sıraya girdi; umutlar bu binanın acı belleğine yakışır bir biçimde bir kültür merkezi olmasındaydı; ancak bütün karşı koymalara karşın beş yıldızlı otele dönüştü; böylece bu ağır bellek bir daha canlanmayacak bir biçimde yok edildi. Bu yetmedi arkasındaki arkeolojik alana ek yapılıyor.


Sultanahmet'te eşi benzeri olmayan Binbirdirek Sarnıcı'nın tabanı betonla kaplandı ve bir işletmeciye ihale edildi.

Karaköy'de Haliç kıyısındaki Yelkenli Han harap durumda bekliyor.

Eşi bulunmayan Arap Camii'ni bulabilmek için büyük çaba göstermek gerek, çünkü çevresi yıkık dökük küçük sanayi dükkanları, depoları ve atölyeleri ile kapatılmış durumda.

Perşembe Pazarı içinde çok sayıda tarihsel yapı hırdavat deposu olarak kullanılıyor.

Osmanlı devletinin ve TC'nin finans merkezi Bankalar Caddesi elektrik ve lamba esnafının insafına terk edilmiş durumda.

Kadıköy'de Hasanpaşa Gaz Fabrikası yıllardır sivil örgüt- yerel yönetim arasında paylaşılamıyor; şehir efsanesine dönüştü.

Davutpaşa Kışlası Yıldız Teknik Üniversitesi'ne verildi, ancak henüz planlanan şekil ve işleve kavuşmadı.

Toptancıların elindeki Rami Kışlası'nın büyük bir kütüphane olması planlanıyor ve o da beklemede.

Bayrampaşa Cezaevi ve Haliç Tersane'lerinin kaderi belli değil.

Bu arada Ermeni vakıflarına ve Rumlara ait işlevlerini yitirmiş, kaderine terk edilmiş sayısız hayelet bina olduğunu, örneğin Tarlabaşı'ndaki Ermeni Kilisesi'nin bir süre sanat merkezi olarak kullanıldığını da hatırlayalım.

Bu süreçte kişilere ve özel kurumlara ait olduğu için olaysız dönüştürülmüş Silahtarağa Elektrik Santralı, Haliç kıyısında R. Koç Sanayi Müzesi ve Beyoğlu'ndaki özel sektöre ait yeni kültür binaları gibi iyi örnekler var.

Sanayi- sonrası binalar yükselen değer ‘yaratıcık sanayi' bağlamında ele alınıyor ve genelde yatırımcılara yap-işlet modeliyle teslim ediliyor. Kamusallığın korunması ve desteklenmesi gibi ilkeli kültür politikası sürdüren kentlerde bu teslimat iyi sonuçlar verebilir, ama bizdeki sonuçlarda psikopatolojik yaklaşım gözlemleniyor. Kültür halesine sahip olmak için elverişli psikoloji değil bu!


20 yıldır Avrupa ve ABD dışı sanat ortamları, Avrupa ve ABD'nin besleyip büyüttüğü post-modern ve küresel sanat sistemine uyum sağlamaya çalışıyor ve bunun için mevcut kurumlarını güncelleştiriyor, yenilerini kurmaya çalışıyor. Türkiye de bu ülkeler içinde yer alıyor. Türkiye'nin 1980'lerin ortasında kadar yürüttüğü kültür sistemi Sovyet ülkelerinin devlet denetimli/destekli sanat/kültür sistemini aratmıyordu. Serbest piyasaya geçişle birlikte sahip olduğu bu kültür altyapısını, sanat ve kültüre yatırım yapması beklenen toplum kesimlerinin bu konudaki öngörüsüz ve bilinçsiz tutumu dolayısıyla 2000'li yıllara kadar gerektiği gibi değişime sokamadı. Buna karşın özellikle Doğu Avrupa, Güney Doğu Avrupa ve Rusya Türkiye'den on yıl sonra kapitalist kültür sanayine geçtiği halde bu kalkınmayı çok daha becerikli ve hızlı bir biçimde gerçekleştiriyor.

Kültürün neo-liberal ekonomideki yatırım değerini keşfettik, ama hem mimari açıdan hem de kurumsallık ve işletme açısından bu yatırımın doğasına uygun bir yenileme/değişim/işletme yapmaya aklımız yetmiyor ve yatmıyor!

Radikal, 10.06.2010

SANAL MİMARLIK MÜZESİ, ANTİK TİYATROLARI SERGİLEYECEK

 

Sanal Mimarlık Müzesi, Anadolu’da bilinen yapıların yanı sıra kazısı henüz yapılmamış olan 115 antik kentten seçilmiş 108 tiyatroyu, genel yapısal özellikleriyle “Anadolu Antik Tiyatroları” başlıklı sergide ziyaretçisiyle buluşturacak.

 

Türkiye’de bulunan antik döneme ait tiyatroların en geniş derlemesi olan sergi www.mimarlikmuzesi.org adresinden Türkçe, www.arcmuseum.org adresinden İngilizce olarak izlenebilecek.

42 yıldır yapı ve mimarlık alanının bilgi merkezi olarak hizmet veren Yapı-Endüstri Merkezi’nin bünyesinde yer alan ve Türkiye’nin sanal ortamdaki ilk ve tek mimarlık müzesi olan Sanal Mimarlık Müzesi’nin yeni sergisi “Anadolu’nun Antik Tiyatroları” izleyicisiyle buluşuyor. Yaşar Yılmaz tarafından hazırlanan kitap çalışmasından oluşturan sergide, 115 antik kentten seçilmiş 108 tiyatro genel yapısal özellikleri ile yer alıyor. “Anadolu Antik Tiyatroları” sergisi, kolayca ulaşılan ören yerlerinin dışında, henüz kazısı yapılmamış, ancak arkeologların saptayabilecekleri kadar görünmez durumda olan tiyatroları da ziyaretçilere sunması açısından büyük bir önem taşıyor.

 

Anadolu’da antik döneme ait 150 dolayında tiyatro bulunduğu biliniyor. Bazı tiyatrolar ayakta, hatta Aspendos Tiyatrosu gibi birkaçı büyük çaplı gösteriler sergilenebilecek kadar sağlamdır. Çok sayıda tiyatro ise kısmen günümüze gelebildi. 19. yüzyıldan başlayarak önce gelişigüzel, sonraları bilimsel ekiplerce yapılan kazılarda bu yapılara ilişkin bilgiler ortaya çıkarılmış olmasına karşın bazı tiyatrolar ise günümüzde neredeyse hiç bilinmiyor. “Anadolu Antik Tiyatroları” sergisi Yaşar Yılmaz’ın yaptığı çalışma ile Türkiye’deki antik dönem tiyatrolarının kapsamlı dökümünü aktarıyor. Türkiye’yi gezmiş, bu yapıları başta akustik çözümler olmak üzere, mühendislik özellikleriyle inceleyen Yılmaz, bu araştırmanın sonuçları YEM Yayın tarafından basılan “Anadolu Antik Tiyatroları” adlı kitapta topladı. Söz konusu kitaptan yola çıkan sergi ise, 108 adet tiyatroyu genel yapısal özellikleriyle sunuluyor.

 

Turizm Gazetesi, 10.06.2010





ALTAMİRA MAĞARASI İÇİN ÖLÜMCÜL KARAR

 

     

 

İspanya Kültür Bakanlığı içindeki tarihi resimlerin yok olma tehlikesini göze alıp Altamira Mağaralarını ziyarete açıyor.

 

Prehistorik döneme ait çok değerli resimleri barındıran Altamira Mağaraları'ndaki 20 bin yıllık resimlerin ziyarete açılmanın ardından yok olmasına kesin gözüyle bakılıyor.

Bakanlıktan yapılan açıklamada mağara bu yılın sonunda ziyarete açılacak. Bilim adamlarının geri dönüşü olmayan riskler var uyarılarını dikkate almayan yetkililer 1879 yılında Cantabria'da keşfedilen bu insanlık hazinesini minimum riskle açmayı göze alıyor.

Paleolitik sanatın Sistine Şapeli olarak adlandırılan mağaraların duvarlarında bizon, boğa ve diğer hayvanlara ait resimler bulunuyor.

Keşfedildikten sonra 1977 yılına kadar ziyarete açık tutulan mağaradaki resimlerde kırmızı ve siyah renkli boyalar kullanılmış. Bu boyaların insanın nefes alıp vermesi sonucu ortaya çıkan karbondioksit nedeniyle yok olacağına kesin gözüyle bakılıyor.

77'de kapatılan mağara 1982'de yeniden ziyarete açılmış ancak çok kısıtlı sayıda ziyaretçinin içeri girmesine izin verilmişti.

UNESCO tarafından 1985'de kültür mirası olarak ilan edilen mağaralar 2002 yılında yeniden ziyarete kapatılmıştı.

Cnn Türk, 10.06.2010

AYASOFYA'NIN SIRRI ÇÖZÜLDÜ!

 

 

Dayanıklılığı ile asırlara meydan okuyan Ayasofya'nın harcında, Dişbudak ağacı yaprağının kaynatılarak kullanıldığı ortaya çıktı. Yazma eserler üzerine yaptığı çalışmaların ardından bu iddiayı ortaya atan Dr. Mimar Hasan Fırat Diker, "Dişbudak yapraklarının suyuyla yapılan harç diğer karışımlardan 2.5 kat daha dayanıklı" dedi.

 

Dünya'dan ve Türkiye'den birçok bilim adamının araştırmalarına konu olan, her yıl milyonlarca turistin görmek için akın ettiği Ayasofya'nın gizli kalmış bir sırrı daha gün ışığına kavuştu.

Ayasofya'nın bahçesinde yükselen "Dişbudak" ağaçlarının 1500 yıllık şaheserin ömrüne ömür kattığı ortaya çıktı.


Dr. Mimar Hasan Fırat Diker, 500 yıllık el yazmalarında karşılaştığı bilgiden yola çıkarak, yaptığı araştırmada 1500 yıl önce inşa edilen Ayasofya'nın harcında dişbudak ağacı yaprakları kaynatılarak elde edilen sıvının kullanıldığını tespit etti.


Bilimsel laboratuarlarda yapılan karışımlar ve dayanıklılık testleri, dişbudak yaprağı suyuyla karılan harcın diğer karışımlardan 2.5 kat daha dayanıklı olduğunu gösterdi.


İki yıldır bu konu üzerine araştırmada bulunduğunu söyleyen Diker, çalışmasını şöyle anlattı: "Topkapı Sarayı arşiv uzmanlarından Sevgi Ağca'nın Türkçe'ye çevirdiği yazma eserlerin satır aralarında Ayasofya'nın inşası aşamasında 'Lisan-ül Asafir' ağacının yaprağının suda kaynatıldığı ve elde edilen sıvının kireçle karıştırılarak harç olarak kullanıldığı anlatılıyordu. Yine aynı yazmalarda bu karışımla hazırlanan harcın kuruduğunda taştan daha sert bir özelliğe sahip olduğu naklediliyor. Çalışmamıza bu bilgiler ışık tuttu."

Dr. Diker Osmanlıca ve Batı dillerinde yazılmış kitap ve sözlüklerde "Lisan-ül Asafir" ifadesinin "Dişbudak" ağacı anlamına geldiğini belirledi. Diker, laboratuar ortamında sürdürdüğü çalışmayı şöyle açıkladı: "İstanbul'da birçok yerde bulunabilen Dişbudak ağaçlarından yapraklar toplanıp kaynatıldı. Elde edilen sıvı harç karışımlarında su yerine kullanılarak dört ayrı örnek oluşturuldu. Ahşap kalıplar içinde 1 ay bekletilmesi sonucu betonlaşan bu harçlar basınç deneylerine tabi tutuldu. Dişbudak ağacının yapraklarından elde edilen sıvının karıştırıldığı harçların diğerlerinden 2.5 kat daha dayanıklı ve bağlayıcı özellikleri olduğu tespit edildi. Sadece kireç ve dişbudak yaprağının suyu kullanılarak, betondan daha sağlam ve hafif bir malzeme elde edildi."

Diker, bu deneyin bir ön çalışma olduğunu belirterek, "Bu yeni bilgi bizlere Ayasofya'nın çözülmeyi bekleyen nice gizemlerinden birinin daha kapısını açabilir. Nitekim 16'ncı yüzyıldan kalma yazma eserler üzerinden hareketle yaptığım çalışma sonrasında çok olumlu sonuçlar elde etmiş olduk" dedi.
Habertürk, Haber: Serkan Akkoç, 10.06.2010

3 MİLYON 780 BİN DOLARA SATILDI

 

 

Çing Hanedanı dönemine ait 200 yıllık Çin masa saati, ABD'de yapılan müzayedede 3 milyon 780 bin dolara alıcı buldu.

 

ABD'nin Virginia eyaletinin Charlottesville kasabasında, müzayede şirketi Southeby's tarafından düzenlenen açık artırmaya telefonla katılarak fiyat veren Çinli bir koleksiyoncu, müzayede öncesi yapılan hesaplamalarda 1 milyon dolar fiyat biçilen saatin yeni sahibi oldu.

Şarap tüccarı Patricia Kluge'ye ait Albemarle House adlı malikanede yapılan müzayedeye katılan Çinli koleksiyoncunun ilk teklifi, 1 milyon 200 bin dolar oldu. Dünyanın dört bir yanından alıcıların telefonla katıldığı müzayedede, dakikalar içinde teklifini 3 milyon 780 bin dolara kadar yükselten Çinli koleksiyoncu, yaklaşık 200 yıllık, yaldız, pirinç ve mine kaplamalı Çin yapımı saatin yeni sahibi oldu.

Sabah, 10.06.2010

BÜYÜK TARİHİ ESER KAÇAKÇILIĞI

 

 

Anadolu'dan topladıkları çeşitli dönemlere ait tarihi eserleri Gaziantep-İstanbul-Bulgaristan güzergahını kullanarak Almanya'daki müzayede evlerine götüren ve aralarında müze sahibi ile uzman çavuşun da bulunduğu 2'si yabancı uyruklu 32 kişi yakalandı. Operasyon kapsamında sikkeden heykele, en ucuzu 40 bin TL değerinde olan 1185 parça tarihi eser ele geçirildi.

Mali Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, Anadolu'dan getirilen tarihi eserlerin İstanbul üzerinden Bulgaristan uyruklu bir kurye aracılığıyla Avrupa'ya gönderildiği bilgisine ulaştı. 8 ay süren teknik ve fiziki takibin ardından uluslararası tarihi eser şebekesinin yapısı ortaya çıkarıldı.

 

Polis, projeli çalışmasının ardından Gaziantep-İstanbul-Bulgaristan-Almanya arasında gerçekleştirilen uluslararası tarihi eser kaçakçılığını bir şema halinde çizdi. Edinilen bilgiye göre 2'si yabancı uyruklu şebeke şu şekilde çalışıyordu. Anadolu'nun çeşitli illerinden toplanan tarihi eserler Gaziantep'teki Cam Müze'ye götürülüyor. Cam Müze'nin sahibi olduğu belirtilen K.İ., eserleri İstanbul'a gönderiyor. Eserler İstanbul'da şebekenin elebaşılığını yapan A.T.'ye teslim ediliyor.



 

Amcası E.T. de aynı suçtan sabıkalı olan A.T., malzemeleri Bulgaristan uyruklu P.D.V ile eşine teslim ediyor. Aile görüntüsüyle şüphe çekmeden seyahat eden P.D.V, cipine doldurduğu eserleri Edirne'de bulunan Astsubay Başçavuş L.B.'nin yardımıyla yurtdışına çıkarıyor. Tarihi eserler Bulgaristan'dan sonra havayoluyla Almanya'daki Numismatik Lanz München Müzayede Evi ve Gorny Müzayede Evi'ne götürülüyor. Burada düzenlenen müzayede de alıcıların karşısında görücüye çıkarılıyor.

 

Şebekeyi ve çalışma şeklini belirleyen polis, 7 Haziran 2010'da İstanbul, Muğla, Gaziantep, Edirne, Manisa, Kocaeli ve Aydın'da düzenlenen eş zamanlı operasyonda 2'si yabancı uyruklu 32 kişiyi gözaltına aldı. Bu kişilerin arasında şebeke elebaşısı A.T., müze sahibi K.İ., Bulgaristan uyruklu kurye P.D.V, Başçavuş L.B. de bulunuyor.

 

 

Baskınlarda yapılan aramada ise aralarında 779 sikke, 216 toprak ve cam eser, 17 tasvir, 5 heykel, 2 Kuran'ı Kerim, 1 mührün de bulunduğu 1185 parça tarihi eser ele geçirildi. Eserlerin İran, Roma, Bizans ve Hellenistik dönemlere ait olduğu en ucuzunun 40 bin TL değerinde olduğu belirtildi.

 

Emniyette işlemleri tamamlanan şüpheliler İstanbul Adliyesi'ne sevk edildi.

Hürriyet, 10.06.2010

İŞTE DÜNYANIN EN ESKİ AYAKKABISI

 

 

Arkeologlar, Ermenistan'da bir mağarada 5 bin 500 yıl öncesine ait ve son derece iyi korunmuş deri bir makosen buldu.

 

İrlanda’daki Cork Üniversitesi’nden arkeologların dünyanın bilinen en eski ayakkabısını keşfiyle ilgili arkeolojik kazı Amerikan bilimsel internet dergisi PLos ONE’da (Public Library of Science) yayınlandı.

Tek bir parça deriden yapılan ve giyen kişinin ayağının formunu sararak alması için tasarlanan deri ayakkabı, içi kuru otla dolu vaziyette bulundu. Bilim adamları, makosenin içinin kuru otla ayağı sıcak tutması mı yoksa şeklinin korunması için mi doldurulduğunun bilinmediğini belirtti.

Kazıyı yapan arkeologlardan Ron Pinhasi, bu makosenin erkeğe mi yoksa kadına mı ait olduğunun bilinmediğini belirterek, "Avrupa ölçüsüne göre 37 numara olan bu ayakkabı bir erkeğe de ait olabilir, çünkü o dönemde erkeklerin ayakları bugünkünden daha küçüktü" dedi.

Keşfin yapıldığı mağaranın Ermenistan’ın İran ve Türkiye ile sınır oluşturan Vayotz Dzor bölgesinde bulunduğu belirtildi.

Mağaranın içindeki ortamın kuru, temiz ve doğal koruma için uygun koşullara sahip olması sayesinde kaplar içindeki buğday, arpa, kayısı ve diğer gıda maddeleri de fazla bozulmadan bulundu.

Radikal, 10.06.2010

UZUN ÇARŞIYI KURTARIN!



 

Yıllardır aslına uygun bir hale getirilerek, tarihi dokusunun ortaya çıkarılması konuşulan ancak şu ana kadar bu yönde bir somut adım atılmayan Uzun Çarşı, içinde bulunduğu durumdan kurtarılmayı bekliyor.Gerek tarihi dokusu, gerekse tarihteki yeri bakımından Antakya turizminde önemli bir yer tutan tarihi Uzun Çarşı kurtarılmayı bekliyor. Yıllardır atanmış ve seçilmişler tarafından aslına uygun hale getirileceği söylenilen ancak şu ana kadar bu konuda somut bir adım atılmayan Uzun Çarşı günümüzde de geçmişte olduğu gibi kendi kaderine terk edilmiş durumda.
 

Uzun çarşının iyi bir master planı ile kurtarılıp Antakya Turizmine kazandırılabileceğini belirten Ayakkabıcılar Çarşısı Başkanı Ömer Gürbüz, “İnsanlara bir şeyleri pazarlayabilmek, bir şeyleri sunabilmek, bir şeyleri gösterip çarşımızı beğendirebilmek için çok büyük çabalar sarf ediyoruz. Ancak bu çabalarımız yetmiyor. Büyük bir hevesle çarşımıza ziyarete gelen insanların çoğu buradan hayal kırıklığı ile ayrılıyor” dedi.


Antakya gibi Uzun Çarşı’nın da çarpık yapılaşmanın kurbanı olduğunu belirten Gürbüz, “Plansız yapılanmadan nasibini alan çarşımızın tarihi dokusu bozulmuş her yer betonlaşmış. Çarşı içinde 3-4 kat betonarme binalara izin verilmiş. Her şey plansız programsız yapıldığı için de bu görüntüler ortaya çıkmış. Burada yerel yöneticilerimiz kadar vatandaşın da kabahati var” dedi.

Bacasız fabrika olan turizmin Antakya için çok önemli olduğunu belirten Gürbüz, “Antakyamızın kalkınması için turizmden başka seçeneği yok. Ancak benim en çok korktuğum hadise buraya gelen insanların buradan yüzleri asık bir vaziyette gitmeleri. İnsanların yaşadığı bu hayal kırıklıkları da memleket turizmine büyük zararlar verir. Ama her şeye rağmen bu durumu tedavi etmek bizim elimizde” dedi.

Uzun Çarşı'nın tarihi dokusunun da içler acısı durumda olduğunu belirten Gürbüz, “Bunlardan birisi kurşunlu han, diğeri de demirciler çarşısı. Demirciler çarşısını ziyaret edip oradaki otantik havayı solumak isteyen insanlar, karşılarında 3-4 katlı betonarme binaları görünce şok oluyorlar ve yüzleri asılıyor. Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Çünkü o kadar çok hata yapılmış ki, bu hatalar yüzünden Uzun Çarşımız özelliğini kaybetmek üzere” dedi.

Bir şeyi yapmak için önce insanın istemesi gerektiğini belirten Gürbüz, “Çarşımız iyi bir master planı ile cazibe merkezi haline gelebilir. Bu konuda elimizde örneklerde var. Mesela Beyrut’taki çarşı. İnsanlar istemişler yapmışlar. Bizimde bir an önce bu işi isteyip, laf kalabalığını da bir kenara bırakıp somut adımlar atmamız lazım. Bu adımların atılmasında da önderliği başta valiliğimiz, belediyemiz, Ticaret Odası ve Ticaret Borsası gibi güçlü sivil toplum örgütlerimiz etmeli. Ama her şeyden önce bu istemeliyiz” diye konuştu.

Hatay Gazetesi, 10.06.2010

ULU CAMİ 2. KEZ RESTORE EDİLİYOR

 

     

 

Kütahya Simav’da 242 yıldan bu yana ezan sesinin dinmediği tarihi Ulucami, Kütahya Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından 2009 yılı başlarında restore edildikten sonra ibadete açıldı. Ancak ecdat yadigarı camii, bir kişinin ölümü, iki kişinin yaralanması ve 36 konutun ağır bir şekilde hasar görmesine neden olan 5 büyüklüğündeki 17 Şubat 2009’da meydana gelen depremde duvar ve kubbelerinde meydana gelen çatlak ve patlaklar yüzünden ibadete kapatıldı.

 

Tarihi caminin ikinci kez restoresi için bir buçuk yıllık çalışmanın ardından yeni bir restorasyon projesi hazırlayan Kütahya Vakıflar Bölge Müdürlüğü ikinci kez ihale açtı. İhaleyi alan yüklenici firma depremde açılan yarıkları özel bir sıva ile kapatılırken caminin iç ve dış cephelerini boyadı, yağmur sularının içeriye sızması sonucu oluşan bölümleri yeniden elden geçirdi, çevre düzenlemesi gerçekleştirdi.

 

Restorasyon çalışmalarına yaklaşık 2 ay önce başlayan yüklenici firma yetkilileri çalışmaların en geç bir ay içerisinde bitirilerek camiyi Kütahya Vakıflar Bölge Müdürlüğü'ne teslim edeceklerini bildirdi. Yaklaşık bir buçuk yıldır camilerinde ibadet yapamayan vatandaşlar ise sabırsızlanıyor.

Kütahya Kent Haber, 09.06.2010



KORSANLARA AİT İKİ SANDIK DOLUSU ALTIN ARANIYOR

 

 

Ereğli Kemer sahil mevkiinde 1800’lü yıllara at Korsan Hazinesini arayan Recep Priştina’nın eli boş döneceğini söyleyen Müze Müdürü Ahmet Mercan, bu zamana kadar hazine bulana rastlamadığını belirtti.

 

Gerekli izinleri aldıktan sonra 20 günlük kazı süresi bulunan vefat eden İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Priştina’nın akrabası olduğu öne sürülen Recep Priştina, şu ana kadar yaklaşık 30 bin lira masraf yaptı.

 

Korsanlara ait olan 2 sandık hazinenin peşine düşen Priştina gibi maceraperestlere üzüldüğünü dile getiren Mercan, Değişim’e, “Gerekli izinleri aldıktan sonra herkes kazı yapabilir. Ancak altın yada hazine bulunursa yarısını devlet alır. Bu tarihi eser ise devlet yani biz el koyarız. Ereğli’de bu zamana kadar çok kazı yapıldı ama hazine bulana rastlamadık’ dedi.

 

Öte yandan yapılan kazıda çalışan kepçe operatörünün kırmızı dev bir bir yılan gördüğü ve korkudan ağzından köpükler geldiği yolundaki söylentilerin aslı olmadığını düşünen Mercan, dışarıdan gelip Ereğli’de kazı yapanların parasının da Ereğli ekonomisine kazandırıldığını belirtti.

 

Söz konusu hazinenin bulunması halinde 2 sandık dolusu altının piyasa değeri çok yüksek. İlçedeki kuyumcular, hazinenin altın ve mücevher tutarının 150-200 milyon lira olabileceği konusunda tahmin yürütüyor.
Değişim Medya, 09.06.2010

AVRUPA KÜLTÜREL MİRAS ZİRVESİ, İSTANBUL'DA BAŞLADI

 

Avrupa Kültürel Miras Kuruluşları Federasyonu (Europa Nostra) tarafından düzenlenen “Avrupa Kültürel Miras Zirvesi”, “Kentler ve Kent Surları” başlıklı Europa Nostra Bilimsel Konsey Kolokyumu ile dün (8 Haziran) başladı. Küreselleşen dünyada kültürel miras açısından Avrupa vatandaşlarının birbirlerini daha iyi anlamasını ve birbirlerine karşı daha derin saygı duymasını sağlamak gibi temel bir işleve sahip olan Europa Nostra, Avrupa çapında 46 ülkeden 400’den fazla sivil toplum kuruluşunu birleştiren “uluslararası bir kültürel miras koruma örgütleri federasyonu” olarak anılıyor.

Europa Nostra Türkiye biriminin kurulması çalışmaları ile paralel bir biçimde hazırlıkları tamamlanan zirvenin, İstanbul’da yapılmasının nasıl bir önem taşıdığını sorduğumuz Europa Nostra Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Orhan Silier buluşmanın, Türkiye ile Avrupa kültürel miras kuruluşları arasında bağ kurmak ve kurumlar arasın haberleşmenin ötesinde, kurulan bu bağı kurumsallaştırmak açısından önemli olduğunu dile getirdi.

Silier, Europa Nostra Türkiye biriminin kurulması çalışmalarına da değinerek, “Hemen hemen hepsi son 6 ayda Europa Nostra’ya üye olan ve kültürel miras üzerine çalışan 30 kişi bir araya gelerek bir tüzük ve program hazırladık. Ve Europa Nostra Türkiye biriminin kurulması için yasal başvuru sürecini başlattık.” diye konuştu. Türkiye biriminin geleceği konusunda da iyimser olduğunu ifade eden Silier, “Bu iş her ne kadar insanların heyecanına bağlı olsa da ben rekabetçi olmayan, geniş bir çalışma çerçevesini yakalayabileceğimizi düşünüyorum.” dedi.

“Kentler ve Kent Surları”

2003 yılında Europa Nostra ödülüne layık görülen Kadir Has Üniversitesi Cibali Kampüsü’ndeki kolokyumda “Orta çağlardan erken modern zamanlara antik dönem surlu yerleşimlerin yeniden kullanımı” konusuna odaklanıldı.

Kolokyumun sabah oturumunda Europa Nostra Bilim Komitesi (ENSC) Başkanı Gianni Perbellini ve Dr. Patrizia Vale : “Noto ve l’Aquila kentleri: İtalya’da deprem sonrası yeniden inşa konusunda iki farklı örnek”, ENSC tam üyesi Prof.Dr. Işık Aydemir’in gözetiminde Dr. Pınar Arabacıoğlu “İstanbul Kara Surları ve kent surlarına biçilen yeni değer bağlamında surların çevresi”, İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Prof.Dr. Zeynep Ahunbay “İstanbul’da deniz surlarının Theophilos tarafından yapılan restorasyonu”, Yıldız Teknik Üniversitesi’nden Doç.Dr. Berrin Alper ve Kadir Has Üniversitesi’nden Dr. Mehmet Alper “Kız Kulesi: hatıralarda ve belgelerde”, Kadir Has Üniversitesi’nden Prof.Dr. Füsun Alioğlu ve Yard. Doç. Yonca Kösebay Erkan ise “Surlar içinde bir kent: Tarihte Nicea” başlıkları altında sunumlarını yaptılar

Öğleden sonraki oturumun konuşmacıları ise “Vincennes Şatosu (Paris): 12. yüzyıldan 21. yüzyılda bir yapının yeniden kullanımı” başlığı ile ENSC tam üyesi Gabor Mester de Parajd, “İrlanda’nın doğu kıyısındaki Martello Kulesi ve onun yeniden kullanımı/ işlevlendirilmesi” başlığı ile ENSC Başkan Yardımcısı Conleth Manning, “Orta çağlardan erken modern zamanlara antik dönem surlu yerleşimlerin yeniden kullanımı: Famagusta örneği” başlığı ile ENSC üyesi Prof. Naciye Doratlı, “Bir ortaçağ kulesine (Doña Blanca, Teruel, İspanya) küçük bir güzel sanatlar galerisi gibi yeni bir işlev yüklemek” başlığı ile ise ENSC üyesi mimar Agni Petridou ve ENSC üyesi mimar Pedro Ponce de Leon Hernandez idi.

Kolokyumun üçüncü oturumu, bugün (9 Haziran) İstanbul Teknik Üniversitesi Taşkışla Kampüsü’nde 09.30-15.00 saatleri arasında gerçekleştirilecek.

Zirve, 13 Haziran’da günü birlik geziler ile sona erecek.

 

Europa Nostra
Küreselleşen dünyada kültürel miras açısından Avrupa vatandaşlarının birbirlerini daha iyi anlaması, birbirlerine karşı daha derin saygı duymasını sağlamak gibi temel bir işleve sahip olan Europa Nostra, Avrupa çapında 46 ülkeden 400’den fazla sivil toplum kuruluşunu birleştiren “uluslararası bir kültürel miras koruma örgütleri federasyonu” olarak anılıyor. Başlıca ortakları Avrupa Birliği, Avrupa Konseyi ve UNESCO olan Europa Nostra, bünyesinde 53 ülkeden 230 üye kuruluşu, 160 asosye üye kuruluşu ve 1500 bireysel üyesi barındırıyor.

Federasyon’a Türkiye’den üye olan kuruluşlar Türkiye Mimarlar Odası, Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı, Çevre ve Kültür Değerlerini Koruma ve Tanıtma Vakfı (Çekül Vakfı ), Kültürel Mirasın Dostları Derneği (KÜMİD), Tarih Vakfı, Türkiye Tarihi Evleri Koruma Derneği olarak sıralanırken asosye kuruluşlar ise Türkiye Mimarlar Odası- - Ankara Şubesi, Türkiye Mimarlar Odası- Bursa Şubesi ve Kadir Has Üniversitesi şeklinde.

1963 yılında Avrupa Konseyi bünyesinde kurulan federasyon, 1991 yılında Şatolar Birliği ile birleşti. 1998 yılında ise Avrupa Komisyonu tarafından, koruma alanında Avrupa’nın şemsiye örgütü olarak kabul edildi. Federasyonun, 1978 yılından beri Avrupa çapında sürdürdüğü ödüllendirme sistemi, 2002 yılında ek olarak Avrupa Komisyonu kararıyla Avrupa Birliği Kültürel Miras Koruma Ödülleri yürütücülüğü görevi ile güçlendirildi.

Mimarizm, Haber: Filiz Yavuz, 09.06.2010

SİLVAN'DAKİ MAĞARALAR İLGİ BEKLİYOR

 

Diyarbakır'ın Silvan İlçesi'nde bulunan ve Ortaçağ'dan kaldığı bilinen yaklaşık 300 Hasuni Mağarası ilgi bekliyor.

Silvan İlçesine 6 kilometre uzaklıkta bulunan Hasuni Mağaraları'nın 2005 yılında koruma altına alınmasına karşın hiçbir çalışmanın yürütülmediği ileri sürüldü. Birçok medeniyete beşiklik etmiş olan Hasuni Mağaraları, Ilısu Barajı'nın suları altında kalması beklenen Hasankeyf'e alternatif olarak gösteriliyor. Milattan sonra Sasaniler döneminde yapılan mağaraların dünyada eşi bulunmuyor. Hasuni Mağaraları, Mezolitik dönemde ilk defa yerleşime sahne olmuş, daha sonra Hıristiyanlığın ilk yıllarında ve Ortaçağ'da da yerleşim özelliğini sürdürmüştü.

Haber Diyarbakır, 09.06.2010

LAGİNA ANTİK KENTİ'NDE KAZILARA DANIŞTAY ONAYI

 

 

Muğla'nın Yatağan İlçesi'nde bulunan Lagina antik kentinde Bakanlar Kurulu kararıyla durdurulan arkeolojik kazılar, Danıştay kararıyla 1 Temmuz'da yeniden başlayacak. Turgut beldesinde çok tanrılı dinlere inanan Paganlar'ın dini merkezi olarak kabul edilen, 2 bin 500 yıllık Lagina antik kentinde 1993 yılından bu yana devam kazıların Bakanlar Kurulu kararıyla durdurulması üzerine Danıştay'a dava açan Kazı Başkanı Prof.Dr. Ahmet Tırpan, hukuk savaşını kazandı. Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan yeniden kazı ruhsatı alan Prof.Dr. Tırpan'ın, Temmuz ayında ekibiyle kazıya başlayacağı öğrenildi.

Prof.Dr. Tırpan, bir yıldır antik kentte kazı yapılmadığını, ancak sonunda adaletin yerini bulduğunu söyledi. Tırpan, "Danıştay, Bakanlar Kurulu'nun Lagina antik kentindeki kazı çalışmalarını durdurmak için aldığı kararı inceledi. İddiaların, kazı çalışmalarına engel teşkil etmeyeceğini belirterek, çalışmaların devam etmesi yönünde karar aldı" diye konuştu.

Turgut Belediye Başkanı Salih Özen, Muğla ve Yatağan turizminde önemli bir yere sahip Lagina'nın tekrar kazılara açılmasının bölgedeki hareketliliği artıracağını, yaklaşık 200 kişinin de kazıda görev alarak istihdam edileceğini belirtti. Özen, Lagina kazılarının, Turgut ekonomisini canlandıracağını vurguladı.

Yeni Asır, Haber: Mustafa Suiçmez, 09.06.2010

ULUCAMİ'NİN DUVARLARI KURU BUZLA TEMİZLENİYOR

 

 

Bursa Ulucami'de devam eden çevre ve bahçe düzenlemeleri kapsamında duvarlar kuru buzla temizleniyor. Yıllar içinde rengi koyulaşan küfeki taşları orijinal dokusuna zarar vermeyen özel bir yöntemle temizlenecek. Çalışma sonunda taşlar ilk günkü parlaklığına kavuşacak.

 

Bursa Ulucami'nin çevre ve bahçe düzenleme çalışmaları devam ediyor. Çalışmalar kapsamında Bursalı Asiya firması tarafından Ulucami'nin tarihi duvarları orijinalliği bozulmadan buzla temizleniyor. Ramazan ayına yetiştirilmesi planlanan çalışmalar kapsamında caminin duvarlarında da temizlik çalışmaları başladı. Küfeki taşlarına zarar vermeyen özel bir yöntemle yapılacak temizlik sonunda tarihi duvarlar ilk günkü parlaklığına kavuşacak.

 

Çalışmaları yürüten firma yetkilisi Ali Öztürk, Türkiye'de yeni olan sistemle ilgili şu bilgileri verdi: "Bursa'da buzla kuru temizleme yapan tek firmayız. Kuru buzu aslında yüzey temizliklerinde kullanıyoruz. Tarihi yapıların temizliği açısından yeni ve etkili bir teknoloji. Çevre kirliliği açısından problem oluşturmuyor ve yüzde 100 netice alınıyor."

 

Ulucami'de şu anda deneme çalışması yaptıklarını anlatan Ali Öztürk, Anıtlar Yüksek Kurulu'nun onay vermesi halinde temizlik işleminin tamamını bu yöntemle yapacaklarını vurgulayarak, "Şu anda deneme çalışması yapıyoruz, onay aldığımız zaman Ulucami'nin tamamının dış yüzeyini temizleyeceğiz." şeklinde konuştu. Karbonmonoksit gazının sıkıştırılarak buz haline getirildiğini anlatan Öztürk, elde edilen buzun kompresör yardımı ile tazyikle yüzeye püskürtülerek temizliğin yapıldığını anlattı. Ali Öztürk, elde edilen kuru buzun yüzeye çarptığı anda gaza dönüşüp uçmasına rağmen, kirin yüzeye düştüğünü söyledi.

 

Bu arada, Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin 1 milyon TL'ye ihale ettiği Ulucami bahçesindeki çevre düzenlemesi çalışmaları da sürüyor. Cami bahçesinde cenaze namazının kılındığı alandaki çitle çevrili bölge yeniden düzenlenerek genişletildi. Palmiye ağaçlarının sabit tutulduğu alandaki toprak zemin kaldırılarak, daha fazla cemaatin rahatça cenaze namazı ve cuma namazı kılabileceği büyük bir alan ortaya çıkarıldı. Abdest alma çeşmeleri daha geriye çekilerek, zemin yarım metre aşağıya indirilip, caminin dışındaki su tahliyesini sağlayan drenaj kanalları aktif hale getirildi. Böylece caminin orijinalliği korunurken, iç duvarlara ise rutubet sızması önlenecek. Diğer taraftan bahçenin zeminindeki taşlar kaldırılarak çok daha düzgün pürüzsüz yer tuğlaları döşeniyor.

 

Ulucami'nin kuzeyindeki alt avludaki şadırvanların üzerleri, orijinalinde olduğu gibi ahşap kubbelerle örtülecek. Böylece caminin avlusu da abdest almak isteyenler için daha korunaklı hale gelecek. İç mekandaki başarılı restorasyon çalışmasından sonra 6 ay içerisinde bahçenin de tamamen güzelleştirilmesi ile Ulucami turizm bakımından tam bir hizmet vermeye başlayacak. Caminin içinde, görüntü kirliliği oluşturmayacak şekilde yerleştirilen güvenlik kameraları ile sürekli gözetleme gerçekleştirilecek. Cami, polis tarafından 24 saat boyunca MOBESE merkezinden kameralarla takip edilecek.

 

Ulucami'nin çevre düzenlemesini yapan Günçe İnşaat yetkililerinden Musa Çıkar da, projede bazı değişiklikler olsa da çalışmaları büyük oranda Ramazan ayına yetiştirmeyi hedeflediklerini söyledi.

Zaman, Haber: E. Tuna Alatürk, 09.06.2010

TÜRKİYE'NİN 'HAYALET' MÜZELERİ

 

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın verilerine göre Türkiye'de yer alan bazı müzelerin "sıfır" ziyaretçisi olması nedeniyle adeta "Hayalet müze" olarak faaliyet gösterdiğini ortaya koydu.

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 2010 yılı Ocak-Mayıs ayları içinde müze ziyaretçi istatistikleri, ilginç bir durumu gözler önüne serdi. Bakanlığın müze ziyaretçi sayıları istatistiklerinde, özellikle Anadolu’da yer alan bazı müzelerin, ücretsiz olmalarına rağmen, ziyaretçi sayıları “sıfır” olarak görünüyor.

 

Soruları yanıtlayan bakanlık yetkilileri ise buralarda ziyaretçi sayılarının “sıfır” görünmesinin nedenini düzenli kayıt tutulmaması olarak gösteriyor. Anadolu’daki söz konusu müzelerden düzenli veri alamadıklarını söyleyen yetkililer, bu nedenle müzelerin ziyaretçi sayılarının “sıfır” olarak kayda geçtiğini belirtiyorlar.

 

Rize Müzesi

 

 
Rize il merkezinde Piri Çelebi Mahallesi’nde bulunan müze, halk tarafından Sarı Ev olarak tanınmaktadır. 19. yüzyıl sivil mimari üslubunda yapılmış olan bu yapı Kültür Bakanlığı tarafından restore edilmiş ve 1998 tarihinde müze olarak ziyarete açılmıştır.

 

Rize Atatürk Evi Müzesi

 

 
Osman Mataracı'ya ait tarihi evde, 1984 yılında düzenlenmiş ve ziyarete açılmıştır. Rize'de Atatürk'ün bir gece konuk olduğu ev, daha sonra sahibi Mehmet Mataracı'dan yeğeni Osman Mataracı'ya geçmiştir. Atatürk'ün 100. Ölüm yıldönümü dolayı sile Atatürk Müzesi yapılmak üzere, Osman Mataracı evini Rize Özel İdaresine bağışlamıştır.

 

Bitlis Ahlat Müzesi

 

 
Ahlat Müzesi 1970 yılında teşhire açılmıştır. Müzede daha çok 1965-1991 yılları arasında Çifte Hamam Zaviye ve Ulu Cami'de yapılmış kazılarda çıkarılan eserler Selçuklu Dönemine ait figürlerle bezeli seramik buluntuları sergilenmektedir.

 

Ordu Müzesi

 

 
Ordu Müzesi, il merkezinde Selimiye Mahallesi'nde (Boztepe yolu üzerinde) bulunmaktadır. İlimizdeki tescilli eserler arasında son derece zengin bir taş işçiliğine sahip konak 1896 yılında Paşaoğlu Hüseyin Efendi tarafından yapılmıştır. 19. yy. sivil mimarimizin en güzel örneğini teşkil eden konak, zemin ile beraber üç katlıdır. Paşaoğlu Konağı; Kültür ve Turizm Bakanlığı Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü tarafından 1982 yılında kamulaştırılmış, 1987 yılında onarımı tamamlanan konak "Paşaoğlu Konağı ve Etnografya Müzesi" olarak hizmete açılmıştır. 2.121 adet eser bulunmaktadır.

 

Çorum Boğazköy Müzesi

 

 
Çorum Müzesi yönetiminde, Çorum’a 82 km. uzaklıktaki Boğazköy Müzesi 12 Eylül 1966 yılında açılmıştır. Daha önce bu müze Hattuşaş kazılarından çıkan ve çevreden toplanan eserlerin bulunduğu bir depo konumunda idi.

 

Elazığ Arkeoloji ve Etnografya Müzesi

 

 
Elazığ'da ilk müze 30 Nisan 1965 tarihinde, Harput Bucağı'nda bulunan Alacalı Mescit'te "Harput Müzesi" olarak kurulmuştur. Sonraki yıllarda bu yapı, toplanan eserler için küçük geldiğinden, İstasyon Caddesi'ndeki Elazığ Belediyesi'ne ait bir binaya taşınmıştır. Daha sonra Keban ve Karakaya Baraj projeleri çerçevesinde yapılan yüzey araştırmaları ve kazılarda bulanan eserlerin teşhiri söz konusu olunca, bina yetersiz kalmıştır. 1971-1972 yıllarında Elazığ Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi Kampüsü (şimdiki Fırat Üniversitesi Kampüsü)'nde 12.700 m²'lik bir alan müze binası için tahsis edilmiş ve müze deposu ile idari binaların yapılmasından sonra, 28 Temmuz 1982 yılında müze ziyarete açılmıştır.

 

Harput Müzesi

 

 
Elazığ Arkeoloji ve Etnografya Müzesi'nin yönetimindeki Harput Müzesi'nde yöresel el sanatları ile etnografik eserler sergilenmektedir. Müzede Selçuklu, Artuklu, Dulkadiroğulları ve Osmanlı dönemlerine ait Elazığ’ın ünlü bakır eserleri, çeşitli araç ve gereçler, ateşli ve kesici silahlar bulunmaktadır. Bunların yanı sıra Harput’a özel Çolle denilen giysiler, Osmanlı subay kıyafetleri, taş mühürler, cam lambalar ve yazma eserler de sergilenmektedir.

 

Kahramanmaraş Müzesi

 

 
Kahramanmaraş'ta ilk müze 1947 yılında il merkezinde Ekmekçi Mahallesi,16. yüzyıldan kalma Taş Medrese diye bilinen binada kurulmuştur. 1957 yılından sonra arkeolojik ve etnografik eserleri de kapsamı içine alarak genişlemiştir. 1961 yılına kadar Taş Medrese'de hizmet veren müze ihtiyaca cevap veremediğinden dolayı 1961 yılında Kahramanmaraş'ın merkezindeki kalede bulunan binaya taşınmıştır. 29 Kasım 1975 yılında ise modern binasına geçmiştir.

 

Samsun Atatürk Müzesi

 

 
Samsun Eski Fuar alanı içinde 19 Mayıs Galerisi olarak inşa edilmiş bulunan Atatürk Müzesi, 1 Temmuz 1968'de ziyarete açılmıştır. Tamamen taş ve renkli mermerlerle inşa edilen müze binası anıtsal ve etkili bir görünüme sahiptir. Ön cephesindeki basamaklar ve bir friz halinde Kurtuluş Savaşı'nı temsil eden kabartmalar binaya hareket kazandırmaktadır. Müzede Atatürk'e ait 114 eser teşhir edilmektedir.

 

Van Müzesi

 

 
Geçmişi MÖ 5000 yıllarına değin uzanan Van bölgesinde, bu uzun tarihi sürecin izlerini günümüze ulaştıran kültür varlıklarına bölgenin hemen her yanında rastlamak mümkündür. Bu zenginlik 1930'lu yıllarda Van'da görev yapan Milli Eğitim Müdürü Mustafa Noyan'ın dikkatinden kaçmamış ve taşınabilir olan kültür varlıkları Van merkezinde toplanmaya başlanmıştır. 1932 yılında yapılan bir depo binası Van müzesinin ilk temelini oluşturmuştur.

 

Ünye Kalesi

 

 
Ünye-Niksar yolunun 7. km sinde 200 m yüksekliğindeki volkan konisi üzerinde inşa edilen Ünye Kalesi dört katlı bir sur sistemiyle korunmuştur. İlk sur, güney doğu yönünde 5 m yüksekliğindeki kale kapısıyla ana kayadan başlar, arkasındaki küçük platoyu, platodaki sarnıçları, kaçış gerektiğinde dışarı çıkmak için yapılmış tünel (potern)i korumaktadır.

 

Bitlis Etnografya Müzesi

 


Bitlislilerin eski yaşam tarzlarıyla ilgili eşyaların bulunduğu müzeyi, okulları tarafından bilgi edinmek için gönderilen öğretmen ve öğrenciler ücretsiz gezebiliyor.

Hürriyet, 09.06.2010

SİVAS KONGRESİ'NİN YAPILDIĞI BİNAYI SPREYLEDİLER

 

 

Tarihi 4 Eylül Sivas Kongresi'nin yapıldığı müze olarak kullanılan binanın duvarına sprey boya ile isimler yazıldı. Görevliler bu yazıyı kapatmak için kireç sürünce, binanın görünümü bozuldu.

 

Kurtuluş Savaşı öncesi Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal ve delegelere ev sahipliği yapan Atatürk Kongre ve Etnografya Müzesi binasının ön yüzündeki pencere kenarına kimliği belirsiz kişi ya da kişilerce, sprey boya kullanılarak isimler yazıldı. Yazıyı kapatmak için de müze görevlilerince kireç kullanıldı. Ancak kireç sürülen yerlerdeki beyaz leke binanın görüntüsünü bozdu. Olay üzerine polis ekipleri geniş çaplı soruşturma başlattı. Bina duvarına yazı yazan kişileri bulmak için MOBESE kameraları incelemeye alındı. Soruşturma sürerken, binadaki isimlerin silinmesi için kireç kullanılmasına izin verilmesi de tepki topladı. Olayın polis ekiplerinin 24 saat nöbet tuttuğu bölgenin hemen yanında gerçekleşmiş olması şaşkınlıkla karşılandı. Müze geçen yıl, restorasyonunun yapılması için Kültür Bakanlığı’nca TBMM’ye devredilmişti.

Radikal, Haber: Hakan Kaleli, 09.06.2010

SÖKÜN KÖYÜ'NÜN BOYNU BÜKÜK CAMİSİ

 

  

 

Silifke'de Sökün Köyü ile Kurtuluş Köyü arasında sınırda, yaklaşık bir asırlık tarihi cami, nüfus artışı nedeniyle yetersiz kalınca yanına yapılan yeni cami nedeniyle işlevsiz kalmış ve kullanılmaz olmuştur. Zaman içinde yağmur ve poyrazda taşlar yerinden oynamış, duvarlar çatlamış, sıvaları patlamıştır. Günümüzde depo olarak kullanılmakta olan cami ilgi beklemektedir.

Silifke Forum, 09.06.2010

HANLAR BÖLGESİ İÇİN ÇALIŞMALAR BAŞLIYOR

 

Kentin yaşayan canlı bir tarih şehri olması için bugüne kadar yapılan en kapsamlı çalışmayı hayata geçirmeye hazırlanan Büyükşehir Belediyesi, tarihi çarşı ve Hanlar Bölgesi'nin ayağa kaldırılması çalışmaları için dünyaca ünlü mimar Massimiliano Fuksas'la işbirliği yapacak.

Son 25 yıldır kapsamlı bir çalışmanın gerçekleştirilmediği tarihi çarşı ve Hanlar Bölgesi'nin ortaya çıkarılması kapsamında konsept proje yapılması için dünyaca ünlü mimar Massimiliano Fuksas'la anlaşan Büyükşehir, bu konu üzerinde bir süredir görüş alışverişinde bulunduğu ünlü mimar Fuksas'ı, bölgeyi daha yakından tanımak için Bursa'ya getirdi.


Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, Fuksas'la birlikte düzenlendiği basın toplantısında bölgede yapılacak çalışmalar hakkında bilgi verdi. Başkan Altepe, bir tarih başkenti olan Bursa'nın bu özelliğini ortaya çıkarmak için yoğun çaba içinde olduklarını söyledi. Tarihi çarşı ve hanlar bölgesinin Sultan Orhan tarafından oluşturulan bir semt olduğun belirten Altepe, atılan bu önemli adımla eski Bursa'da yeni ve büyük bir çalışmanın başladığını kaydetti. Çarşı ve Hanlar Bölgesi'nin en çok ziyaret edilen, şehrin nabzının attığı bir yer olduğunu vurgulayan Altepe, bu bölgede 25 yıl önce Yıldız Teknik Üniversitesi tarafından plan çalışmaları yapıldığını, onun haricinde bu güne kadar kapsamlı bir çalışma yapılmadığını belirtti. Altepe, Hanlar Bölgesi'nde bugüne kadar 40'ın üzerinde proje gerçekleştirdiklerini ifade ederek, bu çalışmayla bölgeyi tekrar revize edeceklerini söyledi.


Bursa'da hayata geçirdikleri tüm projelerde alanında uzman isimlerle işbirliği yaptıklarını bu projede de dünyada mimarlık alanında otorite olan ve birçok ülkede örnek çalışmalara imza atmış olan ünlü mimar Fuksas'la çalışacaklarını ifade eden Altepe, aylar sürecek çalışmanın startını da verdiklerini kaydetti. Çalışmaların Atatürk Caddesi ile Haşim İşcan Caddesi arasında kalan bölgeyi kapsadığını ifade eden Altepe, “Bölgeye nasıl yaklaşılabilir, koruma kullanma dengesi nasıl olabilir bunları belirleyeceğiz. Burası kentin kalbiyse, belli saatlerde hareketlilik olan değil 24 saat canlı olan bir bölge olmalı. Kent yaşayan bir organizmaysa, burası da gece gündüz canlı olmalı. Bu konuda Mimarlar Odası, Şehir Plancıları Odası, ilgili diğer odalar, sivil toplum örgütleri ve bölge esnafıyla yapılacak çalışmaları paylaşacağız. Bugüne kadar riskli gibi görünün birçok işe imza attık. Bu alanda güzel bir noktaya geldik. Tekel binasının kaldırılması, Cumhuriyet Caddesi'nde nostaljik tramvay seferleri gibi korularda somut adımları atıyoruz. Çalışmalarımız tamamlandığında tarihi çarşı ve hanlar bölgesi, herkesin görmek istediği, gezerken heyecan duyulacak bir yer olacak” diye konuştu.


Dünyaca ünlü mimar Fuksas ise, bugüne kadar birçok ülkede önemli projelere imza attığını ancak özellikle Türkiye ile Çin arasındaki bölgede çalışmak istediğini belirterek, Bursa Büyükşehir Belediyesi'nin hayata geçirmeye çalıştığı projenin çok büyük ve önemli bir proje olduğunu söyledi. Tarihi bölgeden çok etkilendiğini ve bu projeye iş olarak bakmadığını ifade eden Fuksas, “Bölgede üç önemli önceliğimiz var. Birincisi bölgede yaşayan insanlar, ikincisi kültür ve üçüncüsü ticaret. Bunlardan biri olmazsa proje başarımız olur. Hayata geçireceğimiz proje bu üçünün bileşimi olmalı ve bölge 24 saat canlı olmalı. Önce bölgenin güzel bir analizini yapacağız, ne yapmamız gerektiğini anlamaya çalışmalıyız. Tarihi binalar ve sokakların yapısı çok önemli. Bu topografyayı yeniden organize etmek gerekir. Öncelikle bölgedeki araç yoğunlu azaltılmalı, ulaşımda tramvay, metro gibi çözümler olmalı. En önemli şeylerden biri de toplu taşımanın yaygınlaştırılması” dedi.
Bölgeyi bir bütün olarak ele alacaklarını kaydeden Fuksas, “Bazı yapıları restore etmek, bazı binaların da cephelerini değiştirmek istiyoruz. Kimseye ‘şu binanı yıkmak zorundayız demek istemiyoruz. Çünkü en çirkin bina bile iyi bir çalışmayla güzel hale gelebilir. Cepheler değişebilir. Ayrıca bölgeye çok modern binalar da yapabiliriz. Sadece bölgenin içi değil karşı taraftaki binaların cepheleri de önemli. Hem hanlar bölgesinin içinde hem de çevresinde yapmamız gerekenler var. Bazı satın alımların yapılması gerekebilir. Ticari faaliyetin artması için yardımlar yapılması gerekebilir. İki ay içinde proje önemli ölçüde şekillenmiş olacak” diye konuştu.


Konuşmasının sonunda İsrail'in Gazze'ye yardım götüren gemilere yaptığı saldırıda yaşamına yitirenlerle ilgili başsağlığı dileğinde bulunan Fuksas, Bursaspor'u da unutmadı. Bursaspor'un aynı başarıyı önümüzdeki yıl da göstermesini temenni eden Fuksas, “Umarım şampiyonlar ligi maçlarında Bursaspor Roma ile karşılaşır” dedi.

Bursa Olay, Haber: Seyit Gündoğan, 09.06.2010

NİLÜFER BELEDİYESİ'NE UYGULAMA ÖDÜLÜ

 

 

Nilüfer Belediyesi Özlüce Kilisesi'nde yaptığı restorasyon çalışmasıyla Tarihi Kentler Birliği Tarihi ve Kültürel Mirası Koruma Proje ve Uygulamalarını Özendirme Yarışması'nda “Uygulama Ödülü” aldı.

 

Üye belediyelerin kültürel miras ile tarihi kent dokularını koruma-yaşatma amaçlı çalışmalarıyla katıldıkları yarışmada, 31 belediyeden 49 proje değerlendirildi. Yarışmaya 2009 yıl sonunda ''Özlüce Kilisesi Restorasyon Uygulamaları'' ile başvuran Nilüfer Belediyesi, İTÜ'nün malzeme laboratuarı ile işbirliği yaptığı ve Bulgaristan'da kilise restorasyonlarında çalışmış ustaların deneyimlerinden faydalanarak metruk haldeki yapıyı kültürevine dönüştürdüğü bu çalışma ile jürinin takdirini kazandı. Yarışmada Uygulama Ödülleri'ni Nilüfer, Aksaray, Bergama, Birgi ve Burdur Belediyeleri kazanırken, Proje Ödülleri'ni ise İnebolu, Kula, Niksar, Sivas ve Şanlıurfa  belediyeleri elde etti. Yapılan değerlendirmede ayrıca Altındağ, Konak ve Odunpazarı Belediyeleri “Süreklilik Ödülleri”ne , Alanya Belediyesi “Danışma Kurulu Özel Ödülü”ne ve Kütahya Belediyesi de “Tarihi Kentler Birliği Metin Sözen Koruma Büyük Ödülü'ne layık görüldü. Ödüller, 1-3 Ekim 2010 tarihlerinde Tarihi Kentler Birliği'nin kuruluşunun 10. yıl etkinliklerinin de gerçekleştirileceği TKB Kayseri buluşması sırasında sahiplerine verilecek.

Bursa Olay, 09.06.2010

'ÇANAKKALE'YE 50 M'LİK HEKTOR HEYKELİ' HEYECANI

 

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Anadolu'da yaşamış efsane kahraman Truva Prensi Hektor'un heykelinin Çanakkale'de uygun bir yere yapılabileceğini, bu sayede ülkenin tanıtımına ve turizmine katkı sağlanabileceğini söyledi. Bazı Çanakkaleliler, Şehitler Abidesi'nin bulunduğu yarımadada Hektor heykelinin uygun olmayacağını savunurken, İntepe Belediye Başkanı Alaattin Özkurnaz, heykel için en isabetli yerin, beldede bulunan 'Hektor Tümülüsü' olduğunu ifade etti. Özkurnaz, "Her ülkede dünyanın tanıdığı sembollerin heykelleri yapılıyor. Hektor da bu kapsamda düşünülmeli" dedi.


Başbakan Tayyip Erdoğan'a Latin Amerika gezisinde eşlik eden Kültür ve Turizm Bakanı Günay, Rio de Janeiro'nun sembolü olan 40 metrelik "Kurtarıcı İsa" heykelini görünce, benzer bir projenin Türkiye'de uygulanabileceğini söyledi. Günay'ın sözleri Çanakkale'de heyecan uyandırdı. Vatandaşlar, Truva savaşının kahramanlarından Hektor'un 50 metrelik heykelinin Çanakkale'ye yapılmasını ancak Gelibolu'nun dışında olmasını istiyor.


Günay'ın ilk açıklamasında, "Akdeniz'den Çanakkale'ye doğru gelen gemilerin görebilecekleri, Anadolu yarımadasında da bir Hektor heykeli yapılması iyi olur. Boğazı geçen her gemiden Hektor heykeli görülsün" sözleri üzerine konu Çanakkale'nin gündemine oturdu.

Çanakkale halkının, "Hektor heykeli Gelibolu yarımadasına yapılırsa Şehitler Abidesi gölgede kalır" görüşünün aktarılması üzerine Bakan Günay şunları söyledi: "Bize uygun yer tahsisi yapıldıktan sonra bu projeyi hayata geçireceğiz. En uygun yer konusunda şurası olsun demenin henüz erken olduğunu düşünüyorum. Bu konuda arkadaşlar gerekli çalışmaları sürdürüyor. Ülkenin tanıtımı için ulusal değerlerimize zarar vermeyen herşey kullanılır."

Truva'nın kahramanlarından Hektor'un tümülüsünün de bulunduğu İntepe'nin en uygun yer olduğunu söyleyen belde Belediye Başkanı Alaattin Özkurnaz, Gelibolu yarımadasının, Çanakkale savaşları ile özdeşleşmiş bir yer olduğunu hatırlattı. "Burada Şehitler Abidesi bulunuyor" diyen Özkurnaz şöyle konuştu: "Beldemiz sınırları içerisinde kalan Hektor Tümülüsü, bu iş için en uygun alan. Bakan Günay'ın hayaline de uygun. Çünkü heykel buraya yapılırsa, Şehitler Abidesi ile karşı karşıya gelecek. Boğaza giren gemi, ilk olarak, antik çağda 'Boğazın alnı' anlamına gelen bu yeri görüyor. Abideyle Hektor heykelinin karşılıklı olması, bence daha manidar olacaktır."


İntepe Belediyesi'nin yaptırdığı kaidesiyle birlikte 5 metreyi bulan Hektor heykeli geçen yıl açılmıştı. İzmirli heykeltıraş Tülay Çelikel'in ücret almadan yaptığı heykelin yerine daha görkemlisinin yapılabileceği kaydedildi.

HEKTOR KİMDİR?
Hektor, Truva krallarından Priam ve eşi Hecuba'nın en büyük oğlu, Paris'in ağabeyidir. Ida dağlarında yaşayan Hektor, tüm zamanların en büyük savaşlarından biri olarak kabul edilen Truva Savaşı'nda mücadele eden Truva prensiydi. Bu savaşı konu alan İlyada destanının da kahramanlarındandı. Halkı tarafından çok sevilen Hektor, kimsenin karşılaşmaya bile cesaret edemediği yarı-tanrı Akhilleus'a (Aşil) karşı durmuş, Truva ordularına komuta etmiş ve şehrin düşmesini 10 yıl geciktirmiştir. Sonunda tanrıların tanrısı Zeus, zaferi Hektor'a ve Truvalılara vermeyi kararlaştırmışken, tanrıça Hera ve Athena'nın entrikalarıyla Hektor'un ölüm kararını verir.

Zeus'un emriyle Hektor'u koruyan tanrılar savaştan çekilir. Efsaneye göre, Athene Aineas kılığına girer ve Hektor'u savaşa kışkırır. Akhilleus yanında Hera ve Athena ile birlikte Hektor'la savaşır ve Hektor'u öldürür. Bu olay Hektor'u efsanevi bir kahraman yapar. Akhilleus da, daha sonra savaşırken bir rivayete göre bir asker, bir rivayete göre Hektor'un kardeşi Prens Paris tarafından öldürülür.

DÜNYA ÖRNEKLERİ


Kurtarıcı İsa:
Brezilya'nın Rio De Janeiro şehrinde Corcovado Dağı üzerinde, şehrin sembollerinden biri olan İsa heykeli Türkçe, "Kurtarıcı İsa" anlamına gelir. 710 metre yükseklikteki Corcovado dağ treninde yer alan heykel 7 Temmuz 2007'de "Dünyanın Yedi Harikası"ndan biri olarak seçilmiştir. Fransız heykeltraş Paul Landowski tarafından 5 yıl içinde yapılan heykel, 30 metre boyundadır. Heykel 8 metre yükseklikteki bir kaide üzerinde durur ve bin 145 ton ağırlığındadır. Yalnızca başı 3,75 metre yüksekliğinde olup 30 ton gelir. Açılmış kollarının genişliği 30 metre tutar. Heykelin inşası Katolik derneği tarafından, aslen çirkin telefon direklerini örtmek için sipariş olarak verilmiştir. Bugün yılda 1 milyon kadar turist anıtı ziyaret ediyor.


Özgürlük Anıtı: ABD'nin New York şehrindeki Liberty adası üzerinde inşa edildiği 1886 yılından bu yara Amerika'nın simgesi olan anıtsal heykel ve gözlem kulesi 93 metre yüksekliktedir. 1884-1886 yılları arasında inşa edilen heykelin mimarı, Frederic Bartholdu'dur. Heykelin başındaki tacın 7 sivri ucu 7 kıtayı veya 7 denizi simgeler. Heykelin meşale tutan sağ elinin yüksekliği 13 metredir. Meşalenin etrafındaki dehlizde 15 kişi bir arada dolaşabilir. Heykelin başının genişliği 2 metre, yüksekliği ise tacı ile birlikte 5 metredir.


Keşifler Anıtı: Portekiz'in başkenti Lizbon'un Belem semtinde, coğrafi keşifler anısına yapılmış bir anıttır. Anıt, gemilerin 15 ve 16. yüzyıllarda bilinmeyen yönlere sefere çıktığı Tejo nehri kıyısına yapılmıştır. Anıt zeminden yukarı doğru, 52 metre yüksekliğinde yelkenleri açık bir karavele benzeyen beton blok şeklindedir. Keşifler anıtı, Portekizli sanatçılar Cottinelli Telmo ve Leopoldo de Almeida tarafından 1940 yılında yapılan Portekiz Dünya Fuarı için tasarlanmıştır.


Budist Guanyin Heykeli: Çin Sanya'da yer alan, mimarisi ve görüntüsüyle göz kamaştıran heykel, Uzakdoğu'daki en ihtişamlı heykel sayılır. 108 metre yüksekliğindeki Budha heykeli 2005 Mayıs'ta tamamlanmıştır. Çin'in en güneyinde yer alan heykelin bir diğer özelliği de üç ayrı yüzünün olmasıdır.


Leshan Buda Heykeli: "Büyük Aydınlık Dağ" olarak da adlandırılan E'mei Dağı, Çin'in batısındaki Sichuan eyaletinin güneyinde, bulunuyor. E'mei Dağı'nın ana tepesi olan ve "Onbin Buda" anlamına gelen Wanfuo tepesinin yüksekliği 3 bin 99 metredir.


Anavatan Heykeli: The Motherland Ukrayna'nın Kiev şehrinin sembolü konumundadır. 1981'de İkinci Dünya Savaşı'nda ölenlerin anısına yapıldı. Yevgeny Vuchetich'in eseri olan 62 metrelik heykel, çevresiyle birlikte 103 metre yüksekliğindedir.


Anavatan Çağırıyor: The Motherland Calls Rusya Volgograd'dadır. Anıt heykel konumundaki yapı, 1967'de Stalingrad Cephesi'ni anmak için yapıldı. 84 metre yükseklikte, 7 bin 900 ton ağırlığındadır. Nikolai Hikitin tarafından yontulmuştur. Kılıcının ucundan gövdesinin en yüksek tepesine kadar olan mesafe 85 metredir.
Yeni Asır, Haber: Gürkan Düzenli - Nazif Harupçu, 09.06.2010

SÜMELA'DA 88 YIL SONRA İLK AYİN

 

Trabzon’daki Sümela Manastırı’nda 1922’den bu yana ilk dini ayin Meryem Ana yortusunun kutlandığı 15 Ağustos’ta yapılacak.

 

Kültür Bakanlığı’nın bu yöndeki 3 Mayıs tarihli kararı dün Fener Rum Patrikhanesi’ne iletildi. Patrik Bartolomeos 15 Ağustos’ta Sümela Manastırı’nda dini ayini yönetecek ilk patrik olacak. Tarih boyunca, patrikler 15 Ağustos’ta Sümela’ya değil çeşitli Meryem Ana kiliselerine gidiyorlardı. Bakanlığın kararına göre her yıl 15 Ağustos’ta manastır ayin için açılacak.

Hürriyet, Haber: Yorgo Kirbaki, 09.06.2010

KÜTAHYA'DA KAÇAK KAZI OPERASYONU

 

Kütahya'nın Aslanapa İlçesi'ne bağlı Aslıhanlar Köyü'nde izinsiz kazı yaptıkları ileri sürülen 3 kişi suçüstü yakalanarak gözaltına alındı.

 

Alınan bilgiye göre, jandarmaya köy yakınındaki arazide bazı kişilerin kaçak kazı yaptığı ihbarı yapıldı. İhbar üzerine harekete geçen jandarma ekipleri, kaçak kazı yapan R.K, S.D. ve S.K.'yi suçüstü yakalayarak gözaltına aldı.

 

Jandarma ekipleri ayrıca olay yerinde 1 adet kazma, 1 adet kriko, 1 adet balyoz ve 1 adette manivela ele geçirdi.Jandarma olayla ilgili soruşturmayı sürdürüyor.

Zaman, 09.06.2010

MÜZE SOYGUNU İHMAL YÜZÜNDEN

 

Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nden üç tablonun çalınmasıyla ilgili görülen davanın bilirkişi raporunda, alınan güvenlik önlemlerini “anlamsız” olduğu vurgulandı.

 

12 Nisan’da İbrahim Çallı’ya ait iki ve Şevket Dağ’a ait bir tablonun çalınmasıyla ilgili müzenin eski güvenlik görevlisi Veli Topal’ın tutuksuz olarak yargılanmasına Ankara 16. Asliye Ceza Mahkemesi’nde devam edildi. Hakim Güven Özkan, Etnolog Ayhan Saltık’ın hazırladığı bilirkişi raporunun mahkemeye gönderildiğini söyledi. Raporda, şöyle denildi:

“Deponun anahtar ve mühürleme aletinin konulduğu kasanın mühürsüz oluşu, alınmış olan diğer önlemlerin hepsini anlamsız kılmaktadır. Alarm sisteminin yaklaşık 2008 yılı başından bu yana bozuk olduğu belirtilmiştir. Teftiş Kurulu raporları ve hırsızlık suçunun işlendiği yerde yapılan keşif de gözönüne alınarak, müzecilik mevzuatına uygun davranılmadığı, müzede güvenlik açısından bir zafiyetin olduğu ve hırsızlık olayının da bu zaaftan faydalanılarak, gerçekleştirildiği kanaatine varılmıştır.”


Müze Müdürü Ömer Osman Gündoğdu’nun avukatı, rapora itiraz etti. Sanık Topal’ın avukatı Emrah Güner ise olay tarihine ilişkin güvenlik kamerası kayıtlarının istenmesini talep etti. Duruşma, ileri bir tarihe ertelendi.

Hürriyet Ankara, 09.06.2010



******


OSMAN HAMDİ BEY TABLOSU DİREKTEN DÖNMÜŞ

 


Ressam İbrahim Çallı (küçük resim) ve hocası Osman Hamdi Bey

 

Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nden, İbrahim Çallı, Şevket Dağ gibi ünlü ressamların paha biçilmez eserlerinin çalınmasıyla ilgili açılan dava dosyasına giren bir tanık ifadesi, müzedeki güvenlik zafiyetini gün ışığına çıkardı.


Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı, Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nden çalınan tablolarla ilgili  soruşturmasını tamamlamış ve müzenin eski güvenlik görevlisi V.T. hakkında hırsızlık suçundan dava açmıştı. Bu dava dosyasına giren bir tanık ifadesi dikkatleri çekti. Eserlerin çalındığı tarihte Kültür ve Turizm Bakanlığı danışmanı olarak görev yapan Dinçer Erimez, Şişli 10. Asliye Ceza Mahkemesi’nde talimatla ifade verdi. 


Erimez, şunları anlattı:
“Ben devlet denetimi altında koleksiyon yaparım. Birçok konuda müzelere bağlıyım. Eski eser ve güzel sanat eseri toplayanlar beni tanırlar. Ayrıca olay tarihinde Kültür Bakanlığı’nın danışmanı idim. Bir gün bana ‘size bir şey göstermek istiyoruz’ diye gelenler oldu. Bana değişik zamanlarda bu şekilde danışmaya gelenler olurdu. 1 veya 2 kişi bir tablo getirdiler. Tabloya baktığımda bu tablonun Ankara Müzesi’ne ait olduğunu anladım. Çünkü ben müzelerdeki tabloları genelde bilirim. Denetimlerini yapmıştım. Şahsa ‘Bunu nereden aldınız’ diye sorduğumda adam tabloyu alarak kaçtı. Tablo İbrahim Çallı’nın Osman Hamdi Bey portresi idi. 

Ankara’ya ertesi gün gittiğimde bu portrenin bulunması gereken müzeye gittim. Gittiğimde portre geri gelmişti. Ben tabloyu gördüğüm için ayrıca savcılığa bildirmedim. Ama durumu müze müdürüne bildirmiştim. Müze müdürü bu tablonun bana gösterildiğinin ertesi günü bahçe duvarından içeriye atılmış olduğunu ve oradan bulduklarını söyledi.”

Milliyet, 10.06.2010

EMEK SİNEMASI'NDA ZORBALIK

 

 

Kapatılan Emek Sineması'nın bulunduğu binanın katlarına sessiz sedasız Kamer İnşaat'ın yerleştirildiği iddia ediliyor. Binanın önüne yerleştirilen kameraya bakan kişiler, şirketin güvenlik elemanı tarafından ağza alınmayacak sözlerle tehdit edilip kovalandılar.

 

Emek Sineması'nın yıkılmasına karşı yürütülen mücadelenin bileşenlerinden birisi olan İstanbul Kültür Sanat Varyetesi üyesi bir grubun, Emek Sineması yanına yerleştirilmiş olan kamerayı görerek durmaları üzerine yaşananlar, binada çok ilginç gelişmeler olduğunu gözler önüne serdi. Altta İstanbul Kültür Sanat Varyetesi'nden olaya dair yapılan açıklama, ve binadaki güvenlik görevlisinin buradaki kişilere dönük zorbalığının kaydını yayınlıyoruz:


08.06. 2010 tarihinde Yeşilçam sokaktan geçmekte olan bir grup arkadaşımızın gözüne Emek Sineması'nın hemen yanıbaşındaki kapının üzerine yerleştirilmiş olan kamera çarptı. Şaşkınlıkla kameraya bakan gruba, adının İslam olduğu öğrenilen ve kendini bina sorumlusu olarak tanıtan iri bir şahıs Emek Sineması'nın üst katındaki pencereden çıkarak kim olduklarını ve ne istediklerini sordu. Bununla da yetinmeyen şahıs sokağa inerek gruba yukarıda saniye saniye dinleyebileceğiniz korkunç anları yaşattı.

 

Yapılan araştırmalar sonucunda bina sorumlusu şahsın KAMER İNŞAAT ŞİRKETİ'nde çalıştığı, şirketin kısa bir zaman önce Emek Sineması binasının mutelif katlarına sessiz sedasız, tabelasız yerleştiği ortaya çıktı. KAMER İNŞAAT'ın Cercle d'Orient ve Emek Sineması'nın içerisinde yer aldığı adadaki binaları hukuki alicengizlikle yap-işlet-devret modeliyle 25 yıllığına kiraladığı ve ilgili alanda yer alan dükkanlara boşaltma tebligatı verdiğine edinilen bilgiler arasında.

 

Biz İsyanbul Kültür Sanat Varyetesi olarak KAMER İNŞAAT'ın binaya nasıl ve neden yerleştiğini, hangi saiklerle orada bulunduğunu merak ediyoruz. Eğer KAMER İNŞAAT'ın amacı tavırları hiç de "yumuşak" olmayan sözde bina sorumlularını Yeşilçam Sokağı'na salarak, sokaktan gelip geçenlere saldırıp tehditler savurarak sokağı yaşanılmaz hale getirmek ise kendilerine duyuruyoruz: 11 Haziran Cuma akşamı yüzlerce insan o sokakta olacağız ve Emek Sineması'nı KAMER İNŞAAT'a bırakmayacağız.

 

Çünkü EMEK BİZİM İSTANBUL BİZİM!"

Haber Sol, 10.06.2010

SAMSUN'DA 'AMAZON KÖYÜ' KURULACAK

 

 

Samsun Büyükşehir Belediye Başkanı Yusuf Ziya Yılmaz, Batı Park'ta 50 bin metrekarelik alan üzerine ''Amazon Köyü'' kuracaklarını bildirdi.        

Yılmaz, 825 bin metrekarelik Batı Park rekreasyon alanı içinde oluşturulan Amazon Adası'nın bir bölümünü ''Amazon Köyü'' olarak düzenleyeceklerini ifade ederek, hazırlanan proje kapsamında ''Amazon'' olarak adlandırılan kadın savaşçıların yaşadığı dönemin canlandırılacağını söyledi.        

Yılmaz, ''Batı Park'ta 50 bin metrekarelik alan üzerine Amazon Köyü kurmak için çalışma başlattık. Yaklaşık 3 yıldır da bu çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Hazırlanan proje kapsamında burada bir Amazon adası ve kanalı oluşturduk. Bu alanda bir de köy oluşturmak istedik. Şu anda amazonların barındıkları çadır ve barınakların yapımını sürdürüyoruz. Köy tamamlandığında hem eğitim, hem de turizm amaçlı kullanılacak. Buraya gelenler çağlar öncesine giderek bir anlamda Amazonların yaşadığı dönemi gözlemleme imkanı bulacak'' dedi.        

Köyde, kadın savaşçıların kullandıkları ok, yay, giysi ve diğer aletlerin örneklerinin yer alacağını dile getiren Yılmaz, ''Tarihi yaşatmak istiyoruz. Geçmişle günümüz arasında köprü olmasını istiyoruz. Bütün dünyada ilgi çeken Amazonların yaşayışları ve kültürleri bilinsin istiyoruz'' diye konuştu.
        
AMAZONLAR      
Efsanevi kadın savaşçılar olarak bilinen ve Thermedon Çayı yöresinde kurdukları Themiskyra kentinde yaşadığı belirtilen Amazonlar, Eflatun ve Socrates'in eserleri ile Homeros'un İlyada'sında da geçiyor. Daha iyi ok atabilmek için sağ göğüslerini kestikleri çeşitli kaynaklarda rivayet edilen, Hitit tabletleri ile birçok efsanede adı geçen Amazonlar, Samsun ve yöresinin tarihi ve kültürel değerlerinden kabul ediliyor. Amazonlar adına her yıl Terme İlçesinde festival düzenleniyor.

Ntvmsnbc, 08.06.2010

47 YILLIK SEMA HASRETİ SONA ERİYOR



 

Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinde, "Mamur, binası güzel, İrem bağı gibi içinde limon, turunç ve gülistanı olan bir mekan..." diye anlattığı Trablus Mevlevihanesi, eski ihtişamına kavuşuyor. Lübnan iç savaşında yıkılan 392 yıllık tekkenin önümüzdeki ay açılması planlanıyor.

Osmanlı İmparatorluğu'nun Arap eyaletlerindeki ikinci büyük Mevlevihane'si uzun bir unutuluşun ardından restore ediliyor. Samsunlu Ali Paşa tarafından kurulduğu 1618 yılından bu yana sayısız badireler atlatan Trablus Mevlevihanesi, TİKA ve Trablus Belediyesi'nin ortaklaşa yürüttüğü yenileme projesiyle 47 yıldır mahrum kaldığı sema ayinlerine yeniden kavuşacak. Mevlevihane aynı zamanda Hz. Mevlana ve Mevlevilik, Türk kültürü ve sanatı, genel olarak Trablus tarihi hakkında bilgi veren bir müze olarak kullanılacak.

Trablus Mevlevihanesi'ndeki çalışmaları yakından takip eden mimar Halid Tadmori, restorasyon projesinin tekke civarında da bir hareketliliğe yol açtığını, savaş sonrası yapılan kaçak binaların yıkılıp sakinlerinin bir toplu konut sitesine yerleştirildiğini ve yakındaki 'bitpazarı'nın bir başka yere taşınması için çalışmaların başladığını hatırlatıyor. Mimar Tadmori, tekkenin onarılmasının ve asli işlevine dönecek olmasının neden bu kadar heyecan verici olduğunu ise şöyle izah ediyor: "Ebu Ali Nehri'nin kıyısında, kalenin karşısında yer alan ve sırtını narenciye ve zeytin bahçelerine dayayan Trablus Mevlevihanesi bu güzel konumuyla seyyahların, yazarların ve şairlerin en çok övdüğü mekanlardan biri. Türkiye'deki ve dışarıdaki bütün Mevlevihaneler arasında 17 ve 19. yüzyıllarda en çok gravürü çizilen, fotoğrafı çekilen tekkedir ve Türk Memluk ve Osmanlı mimari tarzlarının karışımını yansıtmasıyla da bütün tekkelerden ayrılır."

Mevlevihane, direniş öyküsüyle de ayrıcalıklı bir yerde duruyor. 1955 yılındaki nehir taşkınında büyük zarar görmesine rağmen, son Mevlevi Şeyhi Enver Mevlevi'nin vefatına kadar sema ayinlerinin devam ettiği tekke, asıl darbeyi 1983'te iyice şiddetlenen Lübnan iç savaşında almış. Semahanenin kubbesi ve mescide isabet eden bomba ve füzeler, o ana kadar tekkeyi bekleyen Mevlevi ailesini de ayrılmaya mecbur bırakmış. Boş kalan binaya yerleşen savaş mağduru ailelerin hoyrat kullanımına bile direnen tekke, tarihi kitabesinin, kemer taşlarının, fıskiyeli havuzunun çalınmasından sonra ise harabeye dönmüş. Önümüzdeki ay bitmesi planlanan restorasyonun aslına uygun olması için Mevlevihane'de büyüyen Riyad Mevlevi'nin anlattıklarından da istifade ediliyor. TİKA, Trablus'ta tespit ettiği 180 eseri de ayağa kaldırmaya çalışıyor.

Zaman, Haber: Ülkü Özel Akagündüz, 08.06.2010

YENİKAPI'DA CAMIN İZİNDE

 

 

İstanbul Arkeoloji Müzesi’ndeki odasında buluşuyoruz Şeniz Atik’le. Ömrünü cama adamış bir isim. Aynı zamanda, Yenikapı, Üsküdar ve Sirkeci’de sürdürülen Marmaray kazılarından çıkan camları inceleyen “üç kadından” biri. Atik, camlar ilk bulunduğundaki heyecanla anlatıyor. Çünkü Yenikapı’dan daha önce görülmemiş formda “bütün” cam eşya çıktı. Geç Roma ve Erken Bizans döneminin Theodosius liman buluntularını inceleyen Atik, “Cam çok hassas malzeme olduğundan parçalanır. İlk defa bu derece büyük ve yekpare kaplara rastladık” diyor. Bulgular MS 4. yy’dan  8-9. yy’lara uzanıyor. Atik, “Bunlar, 2005-2009 arası çıkan camlar. 2010’da çıkarılanları da ekleyeceğiz” diyor. Atik, tüme yakın camların limandaki batıklardan çıktığını, “Bu mucize gibi” diyerek anlatıyor. “Yeşil, koyu yeşil, mavi, koyu sarı, zeytin yeşili renklerde camların çıktığı” dönemde, “Hiç görmediğimiz formlara rastladık. Bal akışkanlığında hemen katılaşan camı şekillendirmek dönemin ustalığını gösteriyor” diyor. Bardak ise yüzyıllarca aynı formda yapıldığından ufak detayları ayırmak ustalık istiyor. İçine konulan bir madde nedeniyle, ışık girdiğinde kırmızı renge dönüşen bardak herkesi şaşırtıyor.

Atik’in verdiği bilgiye göre, “Cam, Roma ve önceki dönemlerde daha çok mezar hediyesiydi. Sonra günlük kullanıma girdi. Buluntular arasında 6. ve 7. yy’larda kullanıldığı düşünülen camdan damacana ağızları var. Camlar, bardak, kavanoz, kandil, kap, damacana, boncuk ve bileziğin yanında ağırlık ölçmede de kullanılmış.

Dr. Atik neden cam gibi hassas bir malzemeyi seçtiğini ise şöyle anlatıyor: “1970’lerde müdürümüz rahmetli Necati Dolunay, araştırmak için ‘Sana cam koleksiyonu kaldı evladım’ dedi. O zamanlar, cam alanında hiç yayın, envanter yok, malzeme çalışılmamış. Önce malzemeyi tanımaya çalıştım, on yılımı harcadım. Yurtdışından faydalandım.”

Birgün, Haber: Şule Yıldırım, 08.06.2010

TÜRKİYE ARKEOLOJİ LABORATUARI (2)

 

Türkiye’nin uluslararası bilim arenasında yüzünü güldüren alan arkeolojidir. Bunun da nedeni Türkiye’nin sahip olduğu benzersiz tarihsel, kültürel ve dinsel miras zenginliğidir. Bu zenginlikle ilgili bilimsel araştırmaları irdelemek amacıyla her yıl “uluslararası arkeoloji, araştırma ve arkeometri çalıştayı” düzenleniyor. Çalıştayın 32.’si bu yıl, Türkiye’de bu alanda çeşitli dallarda çalışan ve 13 ülkeden gelen bilim insanlarının katılımı ile İstanbul’da yapıldı.

Eskiden Türkiye’de yabancı kazılar, örneğin “Efes” Avusturya, “Bergama” Almanya, “Gordion” ABD, “Çatalhöyük” İngiliz kazı heyetlerinin egemenliklerini taşırlardı. Günümüz Türkiyesi’nde artık “ulusal” değil “uluslararası-küresel” heyetlerden söz ediliyor.

Örneğin Denizli’de Hierapolis kazısında İtalyan başkanın şemsiyesi altında kalabalık bir Norveç grubu; Çatalhöyük’te İngiliz başkanın yönetiminde Polonya, Yunan; Türk kazılarında İngiliz arkeologlar da tarihi kazıyorlar, araştırıyorlar, onarıyorlar, sergiliyorlar. Bu örnekler elbette arttırılabilir. Çalıştayın kapanış konuşmasını yabancı arkeologlar adına yapan Alman Arkeoloji Enstitüsü Başkanı Feliks Pirson’un şu sözlerine katılmamak olanaksız:

“Çalıştayda tasarımlar arası olumlu birliktelikler oluşmakta, karşılıklı bilgi alışverişi ve işbirliği ile çalışma yöntemlerinde düzeltmeler sağlanabilmektedir. Sonuçta kazanan, arkeoloji bilimleri ve dünya kültür mirasının önemli bir bölümünü kapsayan, Türkiye’nin kültür mirası oluyor. Uluslararası arkeoloji, bu bilgi alışverişinin sağlanması ve gereken idari çerçevenin yaratılmasından ötürü, Türkiye Cumhuriyeti’ne ve özellikle Kültür ve Turizm Bakanlığı’na teşekkür borçludur.

Ayrıca bu yılki çalıştay, araştırma tasarımlarında da uluslararası ortaklıkların arttığını belirgin olarak göstermiştir. Bunun nedeni sadece siyasal ve stratejik düşünceler değildir. Her şeyden önce, uluslararası uzmanları kendi tasarımları ile bütünleştirme çabasıdır. Bu sürecin sonunda -ki bana göre bu durum oldukça gelişmiştir ve başka bir seçeneği de yoktur- bilimsel bir girişim, artık, temelde bir Türk, Amerikan, İtalyan ya da Alman kazısı olarak değil, tam tersi, uluslararası kimliklere sahip özel bir tasarım olarak algılanmalıdır.”

Gerçekten, çeşitli ülkelere dağılmış değişik bilgi birikimlerinin bir çatı altında toplanması ile Türkiye arkeolojisi ve insanlık tarihi kazançlı çıkıyor. Bence 32. çalıştayın en önemli sonucu, uluslararası yapılanmada sağlanan gelişmedir.

Yabancı Arkeologlar Kaygılı!
Bu olumlu gelişmeye karşılık Kültür ve Turizm Bakanlığı, yabancı kazı heyetlerinin çalışmalarıyla ilgili önümüzdeki kazı mevsimi için tepki çeken bazı önemli önkoşullar koydu. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü O. Murat Süslü’nün de açış konuşmasında vurguladığı bu koşullara bir göz atalım.

1. Yabancı kazı başkanına ek olarak bir “Türk eşbaşkanı” gerekecek.
2. Kazılar dört ay sürecek.
3. Yabancı kazıların finansmanı için erken bir tarihte güvence verilecek.
4. Yabancı kazı bildirileri Türkçeye de çevrilecek.

Son madde gerçekten gecikmiş bir koşuldu. Bakanlık kazı, araştırma ve arkeometri bildirilerini her yıl cilt sayısını arttırarak özenle, azimle yayımlamayı sürdürüyor. Türkçeleri de eklenince bu ciltlerin artacağını göze alması, Kültür Bakanlığı için kutlanacak bir karardır. Böylece, Türk öğretim üyelerinin, öğrencilerinin ve müzecilerin farklı dillerdeki yabancı kazı çalışmalarını kendi dillerinde okuyup öğrenmelerine önemli katkı sağlanacağı kuşkusuzdur.

Ancak ilk üç koşul, yabancı ve hatta Türk arkeologlarının tepkilerini çekiyor. Pirson, bu yaz ilk kez uygulanacak olan “Türk eşbaşkan” yönergesine “biraz şüphe ile baktığını” söyleyerek “Tıpkı bir aşk ilişkisi gibi, verimli bir bilimsel işbirliğinin de karşılıklı anlaşma olmadan oluşamayacağını” anımsattı!

Türk Arkeologlar Derneği de kapanışta yayımladığı bir bildiride yabancı meslektaşlarına şu sözler ile destek verdi:

“Yüz yılı aşkın bir sürece sahip köklü bir arkeoloji geleneğinin bulunduğu ülkemizde son aylarda gündeme gelen eşbaşkanlık ya da başkan yardımcılığı uygulamalarının Türkiye arkeolojisinin geleceği için büyük tehlike oluşturacağı çok açıktır. Türkiye arkeolojisinin saygınlığına zarar verecek bu uygulamanın birçok yerli ya da yabancı meslektaşımızı endişelendirdiği gibi şimdiden bilimsel etikle örtüşmeyen sonuçlar verdiği görülmektedir. Bu konunun yeniden gözden geçirilmesi, özellikle Türk arkeologlarının mesleki gurur ve etik bir bilimsel rekabet ortamı sayesinde kazanılan uluslararası düzeyin korunması açısından önem taşımaktadır.”

Pirson’un “aşk ilişkisi” benzerliği ile “yetki çatışması” olgusuna dikkati çekerken derneğin “etik” ve “gurur” bağlantılı sözlerinin altını kazıdığımda karşıma “kukla eşbaşkanlık” kavramının çıktığını gördüm. Adet yerini bulsun diye rastgele bir arkeoloğa yapılan eşbaşkanlık önerisine karşılık, “Beni Almanya’ya davet edersen, beni ABD’ye götürürsen” gibilerden “ahlaki olmayan” isteklerin şimdiden devreye girdiğini saptadım.

Ayrıca, çalıştayda konuşan Türk arkeologları bile kazılara gönderilen “bakanlık temsilcilerinden” sıkça ve şiddetle söz ettiler. Hatta “aile sorunlarını” kazıya taşıyan, “ruhsal bozukluğu” olan, “diktatör” gibi davranan temsilcilerden yakındılar.

Eskiden kazılara Osmanlı uzantısı olarak “komiser” denilen temsilciler gönderilirdi. Amaç, yabancı arkeologların eser kaçırmalarını (!) önlemekti. Sonra bu kavram güzel bir davranışla değiştirildi, “bakanlık temsilcisi” yapıldı. Amaç, ister Türk, ister yabancı kazıda ortaya çıkacak sorunları; ister yerel yönetimler, ister bakanlık düzeyinde çözümleyecek, kazının olağan bilimsel koşullarda sürmesini sağlayacak bir “sorun çözücülük-arabuluculuk” öngörüldü. Ancak, yeni mezun, deneyimsiz bazı temsilcilerin çoğu zaman “baş belası” oldukları belirlendi. “Temsilci” bile sorun çözeceği yerde sorunlara neden olurken tepedeki eşbaşkanın, asıl başkanın çalışma biçim ve yöntemine ayak bağı olacağı da açık bir gerçektir.

Kazıların 4 ay sürmesi koşuluna Türk Arkeologlar Derneği, “4 ay gibi bir süre dayatılması gerçekçi değildir” diye tepki gösterdi. Bazı ülkelerde yaz tatillerinin kısalığı, öğrencilerin sınavları ile 4 aylık koşulun bağdaşmayacağı bir gerçek. Kapanış konuşmasında sorunları Bakanlık adına değerlendiren Melik Ayaz, “Kazı iki ay sürebilir. Örneğin buluntuların korunması, onarımı gibi çalışmaları heyetteki başka uzmanlar sürdürerek bu süreyi dört aya yayabilirler” dedi.

Türk arkeologlar yalnızca kamu kaynaklarından yararlandıklarından, vergi yasaları olanak verdiği halde özel kurumlardan maddi destek sağlanamadığından yakındılar. Yabancı arkeologlar adına Pirson, 3. koşulu özetle şöyle eleştirdi:

“Arkeoloji de günümüzün ağır ekonomik gerçeklerine ayak uydurmak zorundadır. Siyasal ve ekonomik gelişmeler, gelecek yıllardaki çalışmalarımızda para bolluğu ile karşılaşacağımız ümidini ne yazık ki vermiyor. Günümüzde bile bütçelerin büyük bölümü, her yıl değişen kaynaklardan ve hamilerden sağlanıyor. Genel Müdürlüğün tasarımların mali kaynakları konusunda iyice erken bir tarihte güvence istemesini çok iyi anlıyorum. Ancak, paranın bir yıl önceden güvencesinin verilmesi olanaksızdır.”

Çalıştayda konuştuğum yabancı arkeologlar, bu ağır koşullardan dolayı Türkiye’den ayrılmayı, Kafkasya ile Orta Asya ülkelerine kaymayı araştırdıklarını da söylediler. Böyle olursa kaybeden Türkiye’nin bu alanda dünyadaki bilimsel öncülüğü olacaktır!

Cumhuriyet, Yazı: Özgen Acar, 08.06.2010

BEYŞEHİR'DE TARİHİ KALE KAPISI ONARILACAK

 

Konya'nın Beyşehir İlçesi İçerişehir Mahallesi yerleşim sınırları içerisinde yer alan ve yıkılmaya yüz tutan tarihi kale kapısının restore edilerek koruma altına alınacağı bildirildi.

 

Beyşehir Belediye Başkanı İzzet Taşcı, yaptıkları girişim üzerine tarihi kale kapısının restorasyonu için çalışmaların başladığını söyledi. Konya İl Kültür ve Turizm ile Müzeler Müdürlüğü'nün konuyla ilgili çalışmalar yürüttüğünü vurgulayan Belediye Başkanı Taşcı, “Restorasyon çalışması ile ilgili olarak yetkililerimize belediye olarak gerek hafriyat, gerekse yapım aşamasında her türlü desteği vereceğimizin taahhüdünde bulunduk. Kültür ve Turizm Bakanlığı'na kale kapısının restoresi ile ilgili teklifin gönderildiğini öğrendik. Bakanlıktan bu konuda olur bekleniyor. Olur geldiği zaman restorasyon çalışmalarına en kısa sürede başlanacağına inanıyorum" dedi.

 

İçerişehir Mahallesi'ndeki tarihi kale kapısı ile ilgili olarak verilen tarihsel bilgiler ise şöyle:
Türkiye Selçuklu Devleti Sultanı II. Mesud döneminde Beyşehir'e hakim durumdaki Eşrefoğlu Seyfeddin Süleyman Halil Bey tarafından yaptırılmış ve içinde kalan şehre "Süleymanşehir" adı verilmiştir. Bugün sadece kuzey kapısı ayakta kalan kalenin surları tamamen yıkılmış ve temelleri büyük ölçüde toprak altında kalmıştır. Memduh Yavuz surların geçtiği yerleri şöyle tanımlıyor: Çemçem çeşmesinin karşısında kereste dairesi arkasında, gölün kıyısından, balıkhanenin 30 metre kadar şarkından geçerek şimale karşı kırılır ve şimal kapısında biter. Burada tarifi yapılan bölge günümüzde İçerişehir Mahallesi olarak bilinmektedir. Kaleden bize kalan en belirgin bölüm olan kale kapısının eni 2.80 metredir. Kemeri beyaz ve kara 11 taştan yapılmıştır. Kapının iki tarafında dışarıya taşan ve kapıyı koruyan burçlara ait kalıntılar vardır. Kapının yerden yüksekliği 7 metredir.

Turizm Gazetesi, 08.06.2010

ZEUGMA'DA KAÇAK KAZI YAPTILAR

 

Nizip İlçesi'ne bağlı Belkıs Köyü yakınlarında bulunan Zeugma antik kenti sit alanı içerisinde kaçak kazı yaptıkları iddiasıyla 2 kişi gözaltına alındı.

 

Alınan bilgiye göre, Zeugma antik kenti sit alanı içerisinde kaçak kazı yaptıkları tespit edilen Ramazan R. ve Abdullah S. kazı malzemeleriyle birlikte Nizip İlçe Jandarma komutanlığı ekipleri tarafından suçüstü yakalandı. Gözaltına alınan Ramazan R. ve Abdullah S.'nin işlemlerinin ardından adliyeye sevk edilecekleri bildirildi.

Gaziantep 27 Gazetesi, 08.06.2010



'YERALTI ÖĞLE YEMEĞİ' 30 YIL SONRA GÜN IŞIĞI GÖRDÜ

 

  

 

Fransız arkeologlar bir kazı çalışması sonucunda bundan yaklaşık 30 yıl önce masaları, sandalyeleri, yiyecekleri ve içecekleriyle birlikte gömülmüş bir 'pikniği' ortaya çıkardı.

 

23 Nisan 1983'te Fransa'da 100 kişi Versailles yakınındaki bir şatonun bahçesindeki dev piknik masasının etrafında oturmuştu.  Yemeğin sonuna doğru konuklar çatal bıçakları bıraktı. Daha sonra piknik masasını her şeyiyle birlikte daha önceden kazılmış bir hendeğe gömdüler.

Bu tuhaf etkinliğin arkasındaki isim, Daniel Spoerri adlı İsviçreli bir sanatçıydı. Spoerri, Yemek Yeme Sanatı adı verilen bir akımın önde gelen isimlerinden biriydi ve konukları Fransa'nın ünlü yeni gerçekçi sanatçılarından, yönetmenlerinden ve eleştirmenlerinden oluşuyordu. Déjeuner sous l'herbe (Yeraltı Öğle Yemeği) adı verilen bu etkinlikteki amaç, zamanın ve şimdiki anın doğasını keşfetme amaçlı bir 'ziyafet-performans' yaratmaktı.  27 yıl sonra bugün bir grup Fransız bilim insanı, bu sanatsal etkinliği kazıyı yaparak yeniden yaşama döndürdü. Bu kez amaç en son arkeoloji tekniklerini test etmekti. Bazıları bunun modern sanat tarihinin ilk arkeolojik kazısı olduğunu öne sürerken, şimdi 80 yaşında olan sanatçı Spoerri ve birkaç konuğu pikniğin ortaya çıkarılması sırasında hazır bulundu. Sanatçı ve konuklar, şişelerin ve tabakların hala yerinde durdugunu ancak yiyeceklerin yerinde yeller estiğini gördü. Plastik malzeme kullanmadıklarını söyleyen sanatçı, tabakların bu kadar iyi durumda kalmalarını "Korkutucu" diye niteledi.

Radikal, 08.06.2010

TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Muğla ve ilçesi Milas başta olmak üzere dört ilde, tarihi eser kaçakçılarına yönelik düzenlenen eş zamanlı operasyonlarda gözaltına alınan aralarında bir komiser ile jandarma astsubayın da bulunduğu 24 kişi adliyeye sevk edildi.

 

Ekipler, Aydın’ın Didim, Kuşadası, İzmir’in Çeşme, Muğla merkez, Milas, Bodrum, Marmaris, Yatağan, Datça, Köyceğiz ve Ortaca ilçeleri ile İstanbul’daki tarihi ören yeri ve sit alanlarındaki kaçak kazılarda buldukları tarihi eserleri yurtiçi ve dışında pazarladıkları ileri sürülen bir çeteyi bir yıl süreyle takibe aldı.
 

Jandarma dört ilde, Milas yakınındaki antik kentin adından esinlenilerek “Labranda” adı verilen eş zamanlı operasyon düzenledi. Operasyonda, C.Ö., E.Ö., F.Y., Ö.T., K.S., T.M., M.Ü., T.Ç., H.Ö., E.Y., F.Ç., H.A., S.G., Y.E., A.B., M.Ç., R.Ç., A.S., C.E., T.D., K.G. ve H.N. ve ismi açıklanmayan bir komiser ile jandarma astsubay gözaltına alındı.

Hürriyet Ege, Haber: Oktay Çayırlı, 08.06.2010

SULTANAHMET ARTIK YAYALARIN MEYDANI

 

 

Ayasofya Müzesi, Topkapı Sarayı ve Sultanahmet Camii’nin de içinde yer aldığı meydan araç trafiğine kapatıldı. Meydana resmi araçlar ve turist araçlarıysa kısa süreliğine giriş yapıp çıkacaklar. Turist otobüslerinin beklemesi süresi 15 dakika. Meydanın araç trafiğine kapatılmasına ilişkin dün yapılan çalışmaları izleyen Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, şu bilgileri verdi: “Buradaki trafik, tarihi eserlerin ve dokunun kavranmasını zorlarlaştırıyordu. Şimdi insanlar rahatlıkla Sultanahmet’e gelecekler. Sultanahmet Meydanı ve çevresine artık sadece resmi araçlar ile turist araçları girebiliyor. Bunlar da belli bir süre için girebiliyorlar. Yani turist araçları 15 dakika içerisinde burayı terk etmek zorunda. Ambulans, zabıta araçları, valiliğin araçları, polis araçları girecekler ama onlar da beklemeyecekler. Sahilde özellikle turist otobüslerinin rahat kalabileceği bazı yerler de yaptık.”

Radikal, 08.06.2010



******


SULTANAHMET MEYDANI, 17 MİLYON LİRAYA YENİLENECEK

 

 

Her gün birçok ülkeden turisti ağırlayan Sultanahmet Meydanı ve Ayasofya çevresi önümüzdeki aylarda yeni bir çehreye kavuşacak. Meydan araç trafiğine kapatıldıktan sonra tüm kaldırım ve yer döşemeleri yenilenecek. Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, 17 milyon TL tutacak düzenlemeyle ilgili projenin Anıtlar Yüksek Kurulu tarafından onaylandığını kaydetti.
 
İstanbul'un tarihi eserleriyle açık hava müzesi özelliği taşıyan Sultanahmet Meydanı ve Ayasofya çevresi araç trafiğine kapatıldıktan sonra tüm kaldırım ve yer döşemeleri yenilenecek. Zemininde onlarca farklı taşın bulunduğu meydan tek tip taşla yeniden inşa edilecek. Meydan düzenlemesiyle ilgili projenin hazırlanarak Anıtlar Yüksek Kurulu'ndan geçtiğini belirten Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, "Proje, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nın desteğiyle gerçekleştirilecek. Çalışmalar için yaklaşık 17 milyon TL tutarında bir bütçe ayrıldı. Bu oldukça geniş kapsamlı bir proje. Sultanahmet'in her tarafı değişecek, ancak yapıda radikal bir değişiklik söz konusu değil." diye konuştu.

Çalışmalar kapsamında meydandaki tüm kaldırımlar yenilenecek. Meydan çevresindeki tüm yapıların dış yüzeyine belediyenin desteği ile peyzaj düzenlemesi yapılacak. Yerli ve yabancı turistlerin birçok önemli tarihi eseri Sultanahmet'te bir arada görme şansına sahip olduğunu dile getiren Fatih Belediye Başkanı Demir "Sultanahmet bizim gözbebeğimiz. Ancak burada 50 metre yürüdüğünüzde 10 farklı taş görürsünüz. Burada doğal taş da var, beton elemanları da. Bu kötü bir görüntü oluşturuyor. Bu sebeple biz burayı Sultanahmet'in tarihi ve turistik dokusuna uygun olarak ele alacağız. Öte yandan düzenleme çalışmaları bittikten sonra da burasını tamamen yayalaştıracağız. Artık bu bölgeye araç girmeyecek." dedi. Proje kapsamındaki çalışmaların bu yıl içerisinde tamamlanması bekleniyor.
Zaman, Haber: Yasin Kılıç, 10.06.2010

ANKARA ELMADAĞ MÜZESİ SOYULDU

 

Elmadağ’da bulunan 1925-30 yılları arasında Halkevi, 1930-44 yılları arasında ise belediye binası olarak hizmet verirken 2008 yılında müzeye dönüştürülen tarihi konak, soyuldu. 2008 yılında dönemin CHP’li Belediye Başkanı Ömer Ağa Kurt tarafından restore edilen tarihi Elmadağ Konağı, müzeye dönüştürüldü. Bu kapsamda Elmadağ yöresine ait antik eşyalar, vatandaşlar tarafından sergilenmek üzere hibe yolu ile müzeye teslim edildi. İlçede 2 bin 500 metrekare alan üzerinde kurulan müze, aynı zamanda Elmadağ’da nişan, düğün ve sosyal etkinliklerde kullanılmak üzere dönemin Belediye Başkanı Ömer Ağa Kurt tarafından hizmete açılmıştı.

Ancak müzeye dönüştürülen tarihi binadaki antik eşyalar, bir süre önce hırsız yada hırsızlar tarafından soyuldu. Elmadağ’ın CHP İlçe Başkanı olan eski Belediye Başkanı Ömer Ağa Kurt, hırsızlık olayına bir anlam veremediğini belirtirken, “Tarihi binayı restore edip, müzeye dönüştürdük. Burada Elmadağ’ın tarihi ve kültürü yatıyordu. Ancak güvenlik tedbiri alınmadığından Elmadağ’ın tarihi hırsızlar tarafından talan edildi. Bu tarihi binanın yıkılıp, yerine hamam yapılacağı duyumlarını da alıyoruz. Elmadağ’ın tarihinin yok edilmesi yerine, buranın şehit ailelerine verilmesini istiyoruz” dedi. Kurt, başta antik değeri bulunan ve tamamı el yapımı olan 100-200 yıllık halı ve kilimler, ev ve mobilya eşyaları dolaplar, masalar, sandalyelerle yastıkların yok olduğunu söyledi. Elmadağ Emniyet Müdürlüğü, hırsızlık olayı ile ilgili çalışma başlatırken, Belediye ise müzeden çalınan eşyaların envanterini tek tek tespit etmeye çalışıyor.

Hürriyet Ankara, Haber: Hüseyin Özbalı, 08.06.2010

TOPLU GLADYATÖR MEZARI

 

İngiltere’nin York kentinde arkeologların, 2004’te 18. yüzyıla ait bir malikanenin bahçesinde buldukları toplu mezarın, aslında dünyanın en iyi korunmuş gladyatör mezarlığı olduğu ortaya çıktı.

 

York Arkeoloji Vakfı’nın keşfi, baş rolünde Russell Crowe’un oynadığı beş Oscar ödüllü tarihi aksiyon filmi “Gladyatör”ün ana karakterinden yola çıkılarak “York’un Maximus’u bulundu” şeklinde yorumlandı.
Milattan sonra 1. ila 4. yüzyıl arasında yaşadığı tahmin edilen seksen sağlıklı genç erkeğin iskeletinin bulunduğu mezar alanı, önce toplu idam kurbanlarının gömülü olduğu bir bölge zannedildi. Ancak geniş çaplı adli incelemeler sonucunda, çoğunun kafası kesik olan erkeklerin vücutlarında ayı ya da bir kaplana ait olduğu düşünülen ciddi diş izleri, ölümcül silah yaraları keşfedildi.


Ayrıca iskeletlerin birer kolunun, küçük yaştan itibaren silah eğitimi almış olmalarından dolayı daha güçlü olduğu belirlendi. Vakıf yetkililerinden Kurt Hunter-Mann, kalıntıların Akdeniz’den İngiltere’ye, henüz keşfedilmemiş bir amfitiyatroda dövüşmek üzere getirilmiş olan gladyatörler olması ihtimalinin son derece yüksek olduğunu açıkladı. Romalıların gladyatör dövüşlerini İngiltere’ye 2 bin yıl önce getirdiği ve tanıttığı tahmin ediliyor.

Milliyet, 08.06.2010



TARİHİ DOKUR EVİ RESTORE EDİLDİ

 

  

 

Uşak Belediyesi tarafından başlatılan tarihi Dokur Evi’nin restorasyon çalışmaları tamamlandı. Eski Uşak evlerinin aslına uygun olarak restore edilerek yeniden kullanılır hale getirmek amacıyla yürütülen çalışmalar kapsamında restore edilen tarihi Dokur Evi, Uşak Halıları Dokuma Atölyesi olarak kullanılacak.

 

Uşak Belediye Başkanı Ali Erdoğan’ın seçimlerden önce vaat ettiği projeler arasında yer alan tarihi Dokur Evi aslına uygun olarak restore edildi. Eski Uşak evlerinin tipik örneklerinden ve tarihin günümüze yansılamalarından biri olan Dokur Evi'nin Uşak Halıları Dokuma Atölyesi olarak kullanılacak. Uşak Belediyesi, Dokur Evi’nde halı kursu açarak kursiyerlere eğitim verecek.

İŞKUR İşbirliği ile çalışması planlanan kurslarda gençler eğitim alacak. Belediye Başkanı Ali Erdoğan konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada şunları söyledi; “ Geçmiş dönemlerde çok yaygın olarak halıcılık evlerin altında oluşturulan özel bölümlerde yapılır, hem de üstünde yaşanırdı. Uşak’ın tipik eski evlerinden biri olan Dokur Evi’nde aynı şekilde kullanılmış. Ancak farklı olarak halıcı değil de mutafçılık (Keçi kılından dokunmuş veya örülmüş çul, çuval, yem torbası vb. dokumak) yapılmış. Türk Evi karakteristiğinin izlerini taşıyan Dokur Evi ise dış sofalı bir Uşak evidir. Sofa, eski değim ile salona benzeyen yazın oturulup kalkılan çevresi açık bölümdür. Evde misafirlerin kabul edildiği başoda, aynı zamanda ailelerin yaşadığı odalar vardır.Uşak’ta o dönem yaygın olarak kullanılan hem işyeri hem de konut olarak kullanılan evlerden bir tanesidir. Tarihi evi restore ederek yeniden kullanılır hale getirmekten mutluluk duyuyoruz. İmkanlar ölçüsünde bundan sonra da tarihi evlerimizi restore etmeye devam edeceğiz”

Uşak Kent Haber, 08.06.2010

MİMAR SİNAN'IN KAFATASI NEREDE?

 

 

1935 yılında sıcak bir yaz günüydü. Her şey Mimar Sinan'ın ölümünden tam 347 yıl sonra 1 Ağustos günü oldu. Tarihin yetiştirdiği en büyük mimari deha Mimar Sinan'ın kafatası mezarından çıkarıldı. Mimar Sinan'ın kafatası mezarından nasıl ve neden çıkarıldı? Kim çıkardı? Kafatası şimdi nerede? İşte Mimar Sinan'ı kayıp kafatasının sırlarla dolu hikayesi...

"1935'te Ankara'dan İstanbul'daki Süleymaniye Külliyesi'ne 3 kişi  geliyor" diyen Marmara Üniversitesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı Prof.Dr. Selçuk Mülayim, Sinan'ın kafatasının mezarından nasıl çıkarıldığını şöyle anlatıyor:

"Türk Tarihini Araştırma Kurumu üyeleleri Hasan Ferit Çambel, Atatürk'ün manevi kızı Afet İnan ve Şevket Aziz Kansu, Süleymaniye külliyesine gelip Sinan'ın mezarını kazmaya başlıyor.

Mezarı dikkatle kazıyorlar. 1-2 metre sonra iskelet dağılmış olarak fakat kafatasını sapasağlam buluyorlar. Antropolog Şevket Aziz Kansu derhal fırçasıyla kafatasının tozunu toprağını temizliyor. Pergeli ve ölçüm aletleriyle kafatasını ölçüyor. Kafatasının brakisefal olduğunu anlıyor. Ve arkadaşlar Sinan Türk'tür diyor."

Kafatası neden mezardan çıkarıldı?
Mimar Sinan'ın kafatasının neden mezarından çıkarıldığı sorumuzu ise Prof.Dr. Selçuk Mülayim şöyle açıklıyor:

"1930'lu yıllardan itibaren Avrupa'da ırkçılık yükseliyor. 1935--37 yılında başta Almanya olmak üzere ırkçılığın nerelere tırmandığını biliyoruz. İkinci Dünya Savaşı'nı patlatıncaya kadar yükselen bir gerilim var. Marmara Üniversitesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı Prof.Dr. Selçuk Mülayim, dönemi şöyle anlatıyor: "Batıda o dönemde şöyle bir kanı var. Beyaz ırktan olmayan hiç kimse uygarlık tarihinde yüksek noktalara ulaşamaz. Avrupa ülkelerinde o günlerde dünyanın en büyük mimarı olarak kabul edilen Mimar Sinan sizden değil iddiası vardı. Bu şekilde onlarca kitap var. Mimar Sinan'ı Macar, Ulah, Sırp ve Avusturyalı gibi Avrupa'da bir yerlere bağlıyorlardı."

Oysa Mimar Sinan bu topraklarda doğdu. Kayseri Ağırnas doğumlu. Batıdaki iddialar karşısında Ankara'daki Türk Tarihini Araştırma Kurumu daha sonraki adı Türk Tarih Kurumu olacak olan kurum "Mezarını açıp kafatasına bakalım" şeklinde karar alıyor.

Mimar Sinan'ın kafatasının mezarından çıkarılmasıyla ilgili o dönemde gazetelerde haberlerin yer aldığına işaret eden Marmara Üniversitesi Sanat Tarihi Bölüm Başkanı Prof.Dr. Selçuk Mülayim, "Şevket Aziz Kansu, kafatasının kurulacak Antropoloji Müzesi'ne konulacağını söylüyor. Ama hiçbir zaman Antropoloji Müzesi kurulmuyor. Mimar Sinan'ın kafatası da kayıp. İşte tartışmalar buradan çıkıyor. Nerede, kim kaybetti, nasıl kayboldu?"  diyor.

Prof.Dr. Selçuk Mülayim, kazıdan tam bir gün sonra yaşananları şöyle anlatıyor: "Atatürk İstanbul'dadır. Florya Köşkü'ne gelmektedir. Kazıyı gerçekleştiren heyet heyecanla Köşke gidiyor. Yanlarında bu defa General Kazım Dirik de var. Ağustos ayı sıcak bir gün. Akşam yemeği yeniyor. Uzun ve hararetli konuşmalardan sonra konu buraya geliyor. Yaptıkları işi heyecanla anlatıyorlar."

"O gün Florya Köşk'ünde Atatürk'ün tepkisi ne oluyor bilmiyoruz" diyen Prof. Selçuk Mülayim, " Bununla ilgili hiçbir kayıt yok. Ancak el yazısıyla bir belge var elimizde. Atatürk kağıdı alıp sadece şunları yazıyor.

'Türk Tarihi Araştırma Kurumu'na
Sinan'ın heykelini yapınız. Gazi Mustafa Kemal. "

Sadece iki satır. Atatürk böyle bir istekte bulunuyor. Aradan 20 yıl geçiyor. Sinan'ın ilk heykeli Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya fakültesinin bahçesinde 1957'de açılıyor. İşte banknotlarımız üzerinde de basılan Sinan resmi bu heykeldendir.

Prof.Dr. Selçuk Mülayim, şöyle devam ediyor:
"Sinan'ın kafatasına ne olduğu bilinmiyor. Ancak 1936 yılında Ankara Halk evinde Mimar Sinan'la ilgili bir yıldönümü kutlaması sırasında izleyicilere Mimar Sinan portre resmi dağıtılıyor. 'Bu resim kafatasına göre yapıldı doğru bir resimdir' deniliyor. 1936'da kafatası Ankara'daydı ama nerede olduğunu bilmiyoruz. Şevket Aziz Kansu'nun ölümüyle de birlikte izler iyice siliniyor. Kafatası mezarda değil. Daha sonraki dönemde yapılan restorasyonlarda Sinan'ın mezarı tekrar açıldı. Kafatasının yerinde olmadığı görüldü. Herşey olabilir."

Yüzlerce kafatası ve kemiğin bulunduğu Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi'ndeki kafatası koleksiyonuna işaret eden  Prof.Dr. Selçuk Mülayim, "Mimar Sinan'ın kafatası bu koleksiyonun içerisinde olabilir. İnceleme yapılmalı. Ankara'daki kafatası koleksiyonlarında ölçü kontrolü yapılabilir. Ancak Şevket Aziz Kansu'nun Sinan'ın kafatasıyla ilgili aldığı ölçülerin de elimizde olması lazım. Ben bununla ilgili bir belgeye rastlamadım. O kayıtlar varsa şayet bulunmalı" açıklamasını yapıyor.

Antropolog Şevket Aziz Kansu'nun yine aynı dönemlerde başka mezarları da açtığı belirten Prof.Dr. Selçuk Mülayim, "Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'nde yer kafataslarının büyük bir kısmının altında kimin olduğunu yazılı. Fakat kimin olduğu bilinmeyen kafatasları da koleksiyonda yer alıyor.

Prof.Dr. Selçuk Mülayim, Mimar Sinan ile ilgili bir ay sonra yayımlanacak "Sinan bin Abdülmennan" kitabında detaylı bilgilere yer vereceğini ifade ediyor.

Batılı ülkelerin iddiaları nedeniyle başka mezarlarında açıldığını ifade eden Prof.Dr. Selçuk Mülayim, "Selçuk Aziz Kansu başka mezarları da açıyor. Bazı Selçuklu hükümdarlarının da kafatasları çıkarılıyor. Selçuklu sultanlarının çıkarılan kafataslarının bir kısmı yerlerine konmuş. Ancak Alaaddin Keykubat ve İkinci Kılıçarslan gibi sultanların kafataslarına ne olduğu bilinmiyor" şeklinde konuşuyor. "Mezar çok zorlayıcı bir sebep olmadıkça açılmamalı" diyen Prof.Dr. Selçuk Mülayim, "Kriminal ya da bilimsel araştırma nedeniyle açılabilir. Mezarı açıp, bilimsel araştırma için inceledikten sonra kafatasının kalıbı alınıp, boyutlarını öğrenip tekrar mezara konulabilir" görüşünü dile getiriyor. 

Sabah, Haber: Nilüfer Şensöz, 07.06.2010

KAPALIÇARŞI MÜZE Mİ OLACAK?

 

Osmanlı İmparatorluğu'nun en şerefli ve büyük padişahı Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri ekonomiyi canlandırmak için ticaret merkezi olarak Kapalıçarşı'yı kurdurmuş.

Kapalıçarşı (K.çarşı), yaklaşık 550 yıllık geçmişinde deprem ve yangın gibi olumsuzluklara göğüs germiş, günümüzdeki alışveriş merkezlerine örnek, ancak onlardan farklı özellikleriyle tarihin en eski ticaret merkezi olarak ayakta duruyor. Son yıllarda Topkapı Müzesi, Ayasofya ve Sultanahmet camilerini içine alan Tarihi Yarımada'da, ulaşım ve çevre düzenlemeleri açısından bir değişim gözleniyor. Bölge ticari görünümden, turistik görünüme doğru kayıyor. Sirkeci'den, Sultanahmet semtine doğru; turistik oteller, kafeler, lokantalar ve turistik eşya satan mağazaların sayısı her geçen gün artıyor. Yaklaşık 10 yıl öncesinde bölgedeki toplu ulaşımın tramvayla yapılmaya başlanmasıyla bazı yollar motorlu taşıt trafiğine kapatılmıştı. Bölgede yeterli otopark alanlarının olmaması ve sınırlı sayıdaki yolların taşıt trafiğine açık olması nedeniyle gün içinde yoğun trafik sıkışıklığı yaşanıyor. Son aylarda söz konusu bölgede, yerel yönetimlerin yoğunlaşan çevre düzenlemeleriyle gelecek haftadan itibaren, turistik bölge statüsünde alınan Tarihi Yarımada ulaşımının tramvayla yapılmasına ağırlık verilerek gün içinde bölge neredeyse tamamen taşıt trafiğine kapatılıyor. Mal sevkiyatı veya diğer gereksinimleri için bölgedeki bazı yollar sadece gece saatlerinde trafiğe açık olacak.

K.çarşı her ne kadar tarihi geçmişi itibarıyla turistik bir mekan gibi görünse de, müşterilerinin yüzde 70'i yerlilerden oluşuyor. Ayrıca bu mekanın bir bölümü, son 40 yıldan beri bir finans merkezi olarak çalışıyor. Bugün eski gücünü yitirmiş olsa da, daha birkaç yıl öncesine kadar Türkiye'deki döviz ve altın fiyatları K.çarşı'daki serbest piyasa olarak bilinen 'Ayaklı Borsa'da belirleniyordu. Halen de, döviz ve altın ticaretinin yoğun olarak işlem gördüğü, bir finans merkezi olma özelliğini koruyor. Ne zaman piyasalarda bir hareketlenme olsa, görsel ve yazılı basında K.çarşı'da oluşan döviz ve altın fiyatları yansıtılıyor. K.çarşı'da, ağırlıklı olarak mücevherci, kuyumcu, gümüşçü, halıcı, derici ve diğerleri olmak üzere, 11 sektörden perakende satış mağazası faaliyet gösteriyor. K.çarşı'ya mücevher ve altın alışverişi için gelen yerli müşteriler yanlarında, ya kıymetli eşya veya yüklü miktarda para taşıyor. Bu müşterilerin çarşıya ulaşımda, bölgedeki toplu taşıma aracı tramvayı kullanmaları güvenlik açısından mümkün değil. Ayrıca, K.çarşı ve çevresindeki döviz büfesi ve bankalara, gün içinde zırhlı araçlarla yüklü miktarda altın ve döviz taşınıyor. Bu sevkiyatın gün içindeki yoğun ticari faaliyetler nedeniyle gece yapılması da mümkün değil.

İki yıldan beri yaşanan global finansal kriz sırasında, altın fiyatlarının aşırı yükselişi diğer bölgelerde olduğu gibi K.çarşı'daki kuyumcuların da işlerini durma noktasına getirdi. Finansal krizin etkisiyle diğer sektörlerde turiste mal satışlarını da zayıfladı. K.çarşı'da oldukça durgun günler yaşanıyor. Uzun süreden beri otopark, tuvalet ve diğer altyapı eksikleriyle mücadele eden Kapalıçarşı Esnafları Derneği'nin yaptırım gücü yok denecek kadar az. Söz konusu tarihi ticaret merkezinde, özel bir kanunla yeni bir yönetim düzenine her geçen gün daha fazla ihtiyaç duyulduğu bu dönemde, çarşıya ulaşan yolların taşıt trafiğine kapatılması, 'Kapalıçarşı müze mi olacak?' sorusunu akla getiriyor. Aslında marka olmuş ve günlük binlerce kişinin uğrak yeri olan tarihi K.çarşı'nın ekonomiye kazandırılması açısından müze yapılmaya değil, alışverişi artırmak için pazar günleri de açık tutulmaya ihtiyacı var.

Zaman, Haber: M. Ali Yıldırımtürk, 07.06.2010

TARİH VE MEYDAN



 

Akdenizlilik bizim için kağıt üstündedir. Biz şaraptan ve meydandan nasip almamış bir milletiz. Şarapsızlık bizde yemeğin uzamamasına, meydansızlık hayatın kısalmasına yol açar.

Geçen hafta MAXXI isimli, Zaha Hadid'in tasarladığı bir çağdaş sanat müzenin açılışı için Roma'ya gittim. O kenti kim bilir kaçıncı kez ziyaret ediyordum. Vatikan Müzesi'nde yazacağım bir şey için Rönesans'ın eteklerinden doğduğu dört yapıtı yani Belvedre Torsosu'nu, Loakoon'u, Belvedre Apollon'unu ve Venüs Felix'i bir daha görecek, kentin tadına bakacak zamanı da buldum. Hava beklenmedik kadar serin ve yağışlıydı. Olmayacak iş: Bir davette iddialı bir şeyler söyleyince orada tanıştığım birilerini ertesi gün Coloseum'a götürmek ve o yapıyla, dönemiyle ilgili bir şeyler anlatmak zorunda kaldım. Bir süre sonra onlar gitti. Tam çıkmak üzereyken yağmur bardaktan boşanırcasına yağdı. Bir locaya girip uzun süre yağışın dinmesini bekledim. Hava şartları nedeniyle Coloseum'a hapis kalmak... İnsan hayal bile edemez. Yağmur, Roma gibi hayatın sokakta yaşandığı kentlerde epey bir sorun. İnsanlar içeri kapanmak zorunda kalıyor, bundan ötürü de sıkılıyorlar. Zaten o kenti büyük tarihsel birikimiyle birlikte hem özgün hem de çekici kılan unsur bu: Sokağın hayatı. O sokakları epey arşınladım, sokaktaki hayata karışabildiğim kadar karıştım. Roma'da bence iç içe geçmiş üç unsur var: antikite var, sokağa da yansımış neredeyse yakın geçmiş diyeceğim tarih yani Rönesans var, nihayet sokak var.

Forum'da antikite
Herkes Roma'yı antikitenin şehri sanıyor. Ama değil; çünkü antikite tarih öncesine dayanıyor. O dönemin Roma'sı bugün kentin dışarıdan kapalı, parayla girilen bir bölümünde görülebilir. Forum Romana ve Romalı senatörlerin evelerini/villalarını yaptırdıkları Palatino antikiteden Coloseum'la birlikte kalmış olanlar. Ondan sonraki kent Rönesans Roma'sından kalma. Vatikan'la birlikte bu Roma kesinkes Hıristiyanlığın, hatta Katolikliğin başkenti. Her şey o kültüre ait. Kaldı ki, 15 ve 16. yüzyılların Roma'sı da kendisinden önceki bu kültürü keşfediyor. Hem onu hem de onun kopya ettiği antik Yunan'ı. Mikelanj ve dönemi gökten zembille inmedi anlayacağınız. Belvedre Torso'suna, Loacoon'a ve Knidos Afrodi'inin kopyası Venüs Felix'e baktılar. Antikite bununla sınırlı ama hayatın bilinç dışına kazınmamış mıdır derseniz, öyledir derim. Zaten ikinci büyük halkaya buradan geçiliyor.

Rönesans, yapı ve yapıt
O katman Rönesans. Bu dönem o şehrin ve İtalyan kültürünün bizim Osmanlı çağı gibidir. O tarihin bütün yapıları ve bütün yapıtları insanların gözü önündedir. Osmanlının ahşap mimarisi bize intikal etmemiştir. Oysa taş mimarinin binaları önünden her gün geçilir. Osmanlı resim yapmadığı için dönemden bize kalan çok soyut ve içselleştirilmesi zor imgelerdir. İtalyanlar her kiliseye gittiklerinde o dönemin görselliğini görürler. Hıristiyanlık tarihi görsellikle gelişmiştir. Ne var ki, bu katmanlı şehrin sınırı sadece bu kadar değil. Mesela bu kentin çok eski, çok yerleşik bir Yahudi kültürü var. Tahmin edilebileceği gibi Ghetto diye anılan bu semt yüzlerce, binlerce yıllık bir kültürü barındırıyor. Roma gibi kentlerin tadı bu farklılıkların tarihsel olarak da güncel olarak da yan yana yaşamasından kaynaklanıyor. Öyle olunca da ortaya zengin, çeşitliliğe dayanan, ilginç bir kültürel doku çıkıyor. Bu eskiyle yeninin bir arada bulunuşu sadece yapılarla, sokaklarla, arkeolojiyle ilgili bir şey değil. Gündelik hayat da öyle cereyan ediyor. Mesela Yahudi mutfağıyla Roma mutfağının kesiştiği yemekleri ancak bu mahalledeki aşevlerinde yiyebiliyorsunuz. Böylece üçüncü çembere giriliyor: sokak ve hayat.

Hayatın sokağı, sokağn hayatı
Bugün Roma'ya giden herkes o kentin yaşama kültürüne vuruluyor. Hayat, Fellini'nin o çok güzel Roma isimli filminde gösterdiği gibi gece yarılarından çok sonralarına kadar sokaklarda, piazzalarda (meydanlarda) geçiyor. (Bir düşünün bakalım Roma'da bir konumu açıklamak için kaç sözcük var...) Kahveler, şarapçı dükkanı manasındaki enotecalar, meyhane yerine geçen trattorialar, hostarialar, bottegalar ortaya çok çeşitli bir yeme-içme kültürü çıkarıyor. Buna lokantaları eklemek gerekir. Öte yanda çok daha yüksek kalitede restoranlar var. Bu sonuncular Roma'da beni ilgilendirmiyor. Nedeni açık: İtalya otantik yemeğin en iyi yapıldığı Avrupa ülkesi. Onunla aşık atabilecek diğer ülke Fransa'dır. Fakat orada bile yemek biraz daha rafine bir hale gelmiştir. İtalya'da hala köy mutfağı ve köy aşevi temelli bir kültür olarak karşınızda durmaktadır. Akşam üstleri gidilen enotecalarda içtiğiniz şaraba gölgelik denir. Niye olduğu tartışmalıdır. Ben uzun bir günün sonunda kafayı gölgelendiren anlamını öneriyorum. Bu açıklama en azından benim hoşuma gidiyor. Yaratıcı buluyorum. Üç beş İtalyan dostuma söyledim, onlar da sevdi. Yanında yenilenlere kırıntı deniyor. Akla gelebilecek her şeyi çeşitli ekmek türlerine koyup veriyorlar. Yemek ise dediğim gibi gündelik çarşı-pazar alış verişine bağlı. O gün Allah ne vermişse o pişiriliyor ve bizim aşevlerine benzer lokantalarda yenilip bitiriliyor. Gittiğim bir Yahudi-Roma lokantasında o gün pişmiş yedi-sekiz yemeğin tadına baktım. Hepsi birbirinden lezzetliydi. Öyle bardakla şarap falan da vermiyorlar. Küçük şişeleri var, en fazlasından, o da sadece bir marka. Şarabın yeri trattorialar değil. Buna vurgunu olduğum kahvehaneleri ekleyelim. Roma, tıpkı Paris gibi kafeler demektir. Bütün ömürleri insanların, beni çıldırtacak şekilde, o kahvelerde geçer. Her sokak, her meydan, her largo, her .... kahve demektir. Burada yenilir, içilir, eğlenilir. Kısacası, Akdeniz kültürü yaşanır. Hayat geç başlar, geç yaşanır, geç bitirilir. Her zaman söylerim: Biz ya kendisini Akdenizli sanan bir Kuzey ülkesiyiz, ya Kuzeyli gibi yaşayan bir Akdeniz ülkesi. Sabah sekizlerde caddelere dökülen insanlar, akşam erkenden uyuyanlar, sokak nedir, sokak hayatı nedir bilmeden yaşayanlar, evindeki balkonun dört yanını iğrenç plastiklerle çevirip odaya dönüştüren aileler. Bu nasıl Akdenizliliktir? Bu sorunun cevabını vereyim: Biz şaraptan ve meydandan nasip almamış bir milletiz. Şarapsızlık bizde yemeğin uzamamasına, meydansızlık hayatın kısalmasına yol açar. Akdenizlilik bizim için sadece kağıt üstünde, icat edilmiş bir laftır. Oysa Roma ve İtalya o büyük hayatı şarap ve meydanla kurmuştur. Kahve ve lokantayla biçimlendirmiştir. Tarih ve arkeoloji ile cilalamıştır. Vakit gece yarısını geçmiştir. Bir sokak dönersiniz. Bir meydan gelir önünüze. Bir kahve vardır. Üç beş kişi alçak sesle konuşmaktadır. Hava sıcaktır. Bir pencere açılır. Bir baş görünür. İki üç laf edilir. Ortadaki çeşme şırıldamaktadır. Yürüyüp gidersiniz. Roma, bir misafiri daha uğurlamaktadır.

Sabah, Haber: Hasan Bülent Kahraman, 07.06.2010

DEÜ'DEN MERAKLISINA ARKEOLOJİ KURSU

 

Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Ortaçağ Arkeolojisi Ana Bilim Dalı Başkanı Doç.Dr. Ergün Laflı, 3 ay süreli ''Arkeolojik Tanımlama ve Belgeleme Yaz Kursu'' düzenlediklerini bildirdi. Doç.Dr. Laflı, yaptığı açıklamada, Dokuz Eylül Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi'nde (DESEM) kendisinin koordinatörlüğünde yürütülecek kursun 12 Haziranda başlayacağını belirtti.

Kursta teorik bilgilerin yanı sıra bazı ören yerlerinde, arkeolojik kazılarda ve arkeolojik müzelerde uygulamalar gerçekleştirileceğini ifade eden Doç.Dr. Laflı, şu bilgileri verdi: ''Arkeoloji insanın alet yapmaya başlamasından (yani Paleolitik çağdan), Roma çağının sonuna kadar olan süreç içerisinde her türlü eseri ve bu eserlerin yaratıldığı toplumların yapısal özelliklerini araştırır. Bu kurslarda arkeoloji biliminin ana hatları verilecek ve klasik arkeoloji kapsamına giren birçok konuya temas edilecektir. Kurs gezi rehberleri ve arkeolojiye yardımcı bilimleri okuyanlar için (haritacılık, restorasyon, mimarlık, şehir plancılığı ve benzerleri) çok yararlı olabilecek potansiyele sahiptir. Ayrıca kurs gençler için bir kişisel gelişim kursu olarak da görülebilir.''

Doç.Dr. Laflı, kurs kapsamında, arkeolojik fotoğraf bilgisi verileceğini, Miletos, Didyma, Priene, Metropolis, Klaros, Antik Halikarnassos, Bodrum Müzesi ve Pedasa antik kentleri, Notion, Kolophon, eski Smyrna, Teos Lebedos Ören yerlerinde teknik uygulamalı eğitim yapılacağını, 30 Haziran-2 Temmuz'da Konya Ilgın'da düzenlenecek, ''1. Ulusal Ilgın Kültür Sempozyumu''na gidileceğini, İzmir'deki üç büyük müzenin gezileceğini söyledi. Yunanistan Midilli Adası Arkeoloji Müzesi ve iki arkeolojik kazınında gezileceği kurs kapsamında, Ankara'da 13-17 Eylül'de gerçekleşecek 16. Türk Tarih Kongresi'ne de katılım sağlanacak.

Yeni Asır, 07.06.2010

ANTİK KİLİSEYİ CAMİ YAPTILAR

 

Artvin'in Yusufeli İlçesi'ne bağlı 300 haneli Altıparmak Köyünde, Gürcü Kralı David Magistros tarafından 973 yılında yaptırılan kiliseye kuzey, güney ve batı duvarı ortasındaki üç kapı açıklığından giriliyordu.

Ancak köylüler 1959'da camiye çevirdikleri kilisenin kuzey ve güneydeki kapılarını duvar örerek kapattı. Kilisedeki freskleri kireçle boyayan köylüler bir de portatif minber koydu. Diyanet İşleri Başkanlığı 3 yıl öncesine kadar buraya imam atadı. Ancak köyün merkezinde yeni bir cami yapılınca imam ataması durdu. Bunun üzerine köylüler bir yıl önce Selahattin Topuz'u (36) imam yaparak maaşa bağladı. İmam Topuz, "Gözümü açtığımda burası camiydi. O yüzden kilise gözüyle hiç bakamadım. Sonuçta kilise ama Hıristiyanlar da, biz de aynı Allah'a inanıyoruz. Sadece dinimiz farklı" diyor. Topuz, cuma namazlarında bu yapıyı köye kazandıranlara dua ettirdiğini" dediğini söylüyor.
Sabah, Haber: Ulaş Özdemir - Ümit Uzun, 07.06.2010

KÜÇÜKSU ŞANTİYE OLACAK

 

 

Tarihi Küçüksu Çayırı, Üçüncü Boğaz Köprüsü’nün şantiye alanı olarak belirlendi. Halkın nefes aldığı, çevresinde tarihi eserlerin bulunduğu çayır beton blokların döküldüğü ve montaj edildiği alan olacak.

 

Osmanlı Padişahı 1. Mahmut zamanında İstanbul’un mesire yeri olarak kurulan Küçüksu Çayırı, yapılması planlanan 3. Boğaz Köprüsü nedeniyle tamamen yok olma tehlikesi yaşıyor. Ulaştırma Bakanlığı’nın kararıyla çayırın 3. köprünün şantiyesi haline geleceğini söyleyen sivil toplum kuruluşları, “Küçüksu Çayırı’nda 3. Köprü şantiyesine hayır” adında bir imza kampanyası başlattı.

Çevresinde Yıldırım Bayezıd tarafından yaptırılan 620 yıllık Anadolu Hisarı, saltanat kayıklarının gezdirildiği Göksu Nehri ve 154 yıllık Küçüksu Kasrı bulunan tarihi çayır, Ulaştırma Bakanlığı’nın aldığı kararla 3. Köprü’nün şantiyesi olarak ilan edildi.


Küçüksu Çayırı, iki yakayı birbirine bağlayacak beton blokların döküldüğü ve montaj edildiği alan olarak belirlendi. Deniz yoluyla Poyrazköy’e götürülecek olan dev beton blokların inşaatı sırasında yıllardır tahrip edilen bitki örtüsünün hiç kalmayacağını savunan Anadoluhisarı Turizm Kalkındırma Derneği, bir dizi etkinlikle çayırın şantiyeye dönüştürülmesine tepki gösteriyor.


“Şantiyeye hayır” imza kampanyası başlatan ve geçtiğimiz haftalarda el ele tutuşan insanlardan oluşan bir zincirle protesto gösterisini düzenleyen dernek üyeleri, çayırın 256 yıl önce olduğu gibi halkın kullanımına sunulmasını istedi.


Dernek Başkanı Mustafa Babuz, 3. Köprü şantiyesinin bölgeye büyük zarar vereceğini söyledi. 

Küçüksu Çayırı’nın Osmanlı İmparatorluğu tarafından ortaoyunların sergilendiği, musiki ziyafetlerinin verildiği, yağlı güreş ve mahalle şenliklerinin yapıldığı bir alan olarak kullanıldığını söyleyen Avukat Ferda Kazancıbaşı ise, inşaat alanının tarihi talan edeceğini söyledi.

Kazancıbaşı, “Küçüksu Çayırı’nda 1914’te 1. Dünya Savaşı’na girmemize neden olan Alman Goben zırhlısının personelinin Anadolu Hisarı İdman Yurdu’yla futbol maçı yaptığını hatırlattı.
Kazancıbaşı, Kurtuluş Savaşı’nda Anadolu’ya gönderilen cephanelerin burada toplandığını ve çayırın İsmet İnönü’nün severek geldiği bir yer olduğunu vurguladı.

 

256 yıl önce İstanbulluların mesire ve dinlenme yeri olarak kurulan çayırdaki tahribat, 1971’de 1. Köprü ile başlarken, 1986’da 2. Köprü şantiyesi, İSKİ çalışmaları ve İETT garajı ile devam etmişti.

Milliyet, 07.06.2010

KÜLTÜREL MİRAS ÖZELLEŞTİRİLİNCE

 

Topkapı, Ayasofya, Anadolu Medeniyetleri, Hacıbektaş, Mevlana ve Antalya Arkeoloji Müzesi... Efes, Olympos, Aspendos, Kayaköy, Sedir Adası, Patara ve Ihlara Vadisi... Türkiye’nin kültürel mirası olan bu bölgeler de dahil toplam 56 ören yeri geçtiğimiz yıl özelleştirilmişti. Satış ve bilet gişelerinin yaptırılarak işletilmesi ile ilgili açılan ihaleyi de Bilkent Kültür Girişimi kazanmıştı ve Kültür ve Turizm Bakanlığı Döner Sermaye İşletmesi Merkez Müdürlüğü “DÖSİMM” ile “Müze ve Ören Yerleri Satış Alanları ve Ticari Faaliyetlerin Yönetimi, Yürütülmesi, Geliştirilmesi, Ürün ve Hizmet Tedariki Sözleşmesi”ni imzalamışlardı. Kısaca kültürel mirasımız özelleştirilmiş ve işletmesi 8 yıllığına bir şirkete bırakılmıştı. Bu da yetmezmiş gibi geçen hafta bir olay daha yaşandı. Özelleştirilen yerler arasındaki Aydın’ın Didim İlçesindeki 2 bin 500 yıllık Apollon Tapınağı’na ağır iş makineleriyle gişe ve dükkan yapmak için girildi ve arkeolojik sit alanında kesinlikle çalışmaması gereken iş makineleri ile tarihi tapınağa zarar verildi. Tapınağın girişindeki bekçi kulübesi ve tapınağın sur duvarı tarihi yapıları korumak için hiçbir güvenlik önlemi alınmadan yıkıldı. Üstelik izinleri dahi yoktu. Peki 1. derece sit alanı olan ve izinsiz bir çivi dahi çakılamayan bu bölgede nasıl böyle bir şey olabildi?

Önce bugüne kadar hangi süreçlerden geçildiğini açıklamak gerekir. İhalenin ardından Kültür ve Turizm Bakanlığı Döner Sermaye İşletmeleri Merkez Müdürlüğü’nün “Didiyma Antik Kenti I. Derece Arkeolojik Sit içerisinde bilet gişesi ve satış mağazası fonksiyonlarını içerecek hafif konstrüksiyonlu yapının inşa edilmesi” talebi, 29.04.2010 tarihinde Aydın Koruma Bölge Kurulu toplantısında gündeme geldi. Kurul yapılacak yapının “geçici ve hafif konstrüksiyonlu” olmasına karar verdi. Ancak ihaleyi alan müteahhit firma nasıl olduysa büyük iş makineleriyle pek de geçici olmayan bir yapı yapabileceklerini düşünerek 24 Mayıs Pazartesi sabahı tapınağa girdi.

Aslında tüm bu olayda pek çok sorun ve usulsüzlük var. İlki inşaatla ilgili Didim Belediyesi’ne yapılmış herhangi bir resmi başvuru olmaması. Yani bir inşaatın başlaması için gereken ve belediyelerden alınan “inşaat ruhsatı” olmadan tapınağa girmekte bir sorun görmemişler. Neyse ki kaçak başlatılan uygulama Didim Belediyesi tarafından mühürlendi de, çok daha büyük felaketlerin ucundan dönüldü. Aslında böyle bir şey için belediyeye başvursalar izin ve ruhsat almaları da mümkün değil çünkü bu konuda onaylı bir “Koruma Amaçlı İmar Planı” olmadığı için belediye zaten o bölgede bir şey yapılmasına izin veremez. Nitekim Apollon Tapınağı’nı çevreleyen duvarların ve çitlerin onarılması konusunda 2008 yılında Aydın Koruma Kurulu’na başvuran Didim Belediyesi Koruma Amaçlı İmar Planı’nın henüz onaylanmadığı gerekçesiyle reddedilmişti. Ayrıca zaman zaman Didim Belediyesi’nin ya da o bölgede yaşayanların en küçük tadilat talepleri bile aynı gerekçeden dolayı geri çevrilmişti. Yoksa bu kural kimi şirketler için geçerli değil mi?

Bir diğer konu da hafif araç trafiğine bile kapalı olan alana ağır iş makinelerini hangi izinle soktukları... Bir ay önce Apollon Tapınağı ve önünden geçen ve Didim’in ana arterlerinden biri olan yol, Aydın Kültür ve Tabiat varlıklarını Koruma Bölge Kurulu ve İl Trafik Komisyonları kararı ile “Apollon Tapınağı’nın çevre duvarlarına zarar verdiği” gerekçesiyle araç trafiğine kapatılmıştı. Yani araç trafiğine kapalı olan yoldan geçmeyi başaran kepçeler tapınağa kadar girip, yıkım işlemlerini başlatmış. Bu da işin ayrı bir boyutu. Tüm bunların ardından inşaatı yapan firmanın yaptığı açıklama da içler acısı: “Apollon Tapınağı’nda proje karışıklığı nedeniyle yanlış anlamadan kaynaklanan bir inşaat başlangıcı olmuş”.

Yapılan özelleştirmenin kültürel mirasımızın önemli parçalarından birine zarar verdiği şüphesiz. Ancak proje bir şekilde engellenemez ve tamamlanırsa iş bununla da kalmayacak ve tapınağın içinde açılacak dükkanla tapınağın etrafındaki onlarca esnaf işsiz kalacak.

Bu arada Didim Belediyesi kurulun almış olduğu kararın iptal edilmesi için Aydın 1. İdare Mahkemesi’ne 2010/832 esas sayılı dosya ile başvuruda bulundu. Ancak henüz bir sonuç alınamadı.

 

Eyüp Muhcu / Mimarlar Odası Genel Başkanı
“Ören yerleri ve müzeler devletin öncelikle koruması gereken kültür varlıkları arasında. Devlet adına bu koruma görevi Kültür ve Turizm Bakanlığı’na verilmiş. Anayasa ve ilgili yasalara göre kültür varlıklarımız Kültür ve Turizm Bakanlığı ve bağlı kurumların güvencesi altında. Bu kapsamda bakanlık, kültür varlıklarının envanterlerini çıkarmak, restorasyonu ve yaşatılması ile ilgili bütün tedbirleri almakla sorumlu. Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu, 2863 sayılı yasaya bağlı olarak kültür varlıkları ile yapılacak işlemler konusunda yetkili.

Son yıllarda; her şeyi ticari meta olarak gören anlayış doğrultusunda sit alanları ve kültür varlıklarının özelleştirilmesi ve tahrip edilmesi gündemde. Bu varlıkları koruması gerekenlerin aldığı kararlar kamusal sorumlulukları ile bağdaşmıyor. Kültür varlıklarını ticari işletme olarak gören ve bu çerçevede özelleştirme yoluyla tahrip edilmesine yol açan faktörlerin başında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın ihaleleri var. Bakanlık ihaleleri ile mutlak korunması gereken kültür mirasına kimi ticari fonksiyonların yerleştirilmesine izin veriyor. Ayrıca, kültür mirası ile ilgili uygulamalarda ciddi bir denetim sorunu da yaşanıyor. Projesine ve restorasyon ilkelerine aykırı kimi uygulamalar yapılıyor ve bu yolla da tahribatlar oluyor. 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yasası kapsamında, Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulları’nın sorumlulukları ile bağdaşmayan kararlarında son yıllarda ciddi bir artış var. Kurullar ciddi bir baskı ve dayatma altında çalışmalarını yürütmek durumunda bırakılıyor. Kültür varlıklarını korumadan yana tavır koyan kimi kurul üyeleri ya görevden alınıyor ya da başka bölgelere sürülmek suretiyle kıyıma uğratılıyor. Bugün kurulların büyük ölçüde siyasallaştığı ve yönetimlerin etkisi altında kararlar almak durumunda kaldığı yönünde ciddi değerlendirmeler var. Apollon Tapınağı konusunda ivedi olarak bakanlığa ve kurullara düşen görev, kültür mirasına zarar veren ve onları yok eden bu uygulamaları bir an önce durdurmak. Bu görev anayasal, yasal ve kamusal sorumluluğun gereği zaten.”

Mümin Kamacı / Didim Belediye Başkanı
İnşaat ruhsatı olmadan Apollon Tapınağı’nın duvarları yıkıldı. Hemen gidip mühürledik biz de tabii ki. Burada ikiyüzlü bir durum var. Apollon Tapınağı’nın yanından geçen yol trafiğe kapatıldı titreşimlerin tapınağa zarar verdiği gerekçesiyle. Peki kapitalistler kepçe vururken titreşim olmadı mı? Ben 2004 yılından beri Didim Belediye Başkanıyım. Özelleştirmeye karşıyım. Emeğe saygı duyulmalı. Özelleştirme ideolojime, felsefeme ve ilkelerime ters.

Cumhuriyet Dergi, Haber: Şirin Güven, 06.06.2010

TARİHİ ESERLERİ GERİ GÖMDÜLER

 
İstanbul Yenikapı’daki metro kazı çalışmaları sırasında bulunan 47 bin çuval tarihi buluntu toprağa geri gömüldü.
 

Olay, bir avukatın Bilgi Edinme Yasası kapsamında İstanbul Arkeoloji Müzesi’ne verdiği dilekçeyle açığa çıktı. Avukat Mahmut Tanal, 8 Mart 2010 tarihli dilekçesinde, “İstanbul Metrosu Yenikapı İnşaatı’na yönelik arkeolojik araştırma ve kazı çalışmaları sırasında bulunan eserlerden çuvallara konulup, tekrar aynı alanda yerin altına gömülen tarihi eser parçaları var mıdır? Var ise kaç çuvaldır veya miktarı ne kadardır?” diye sordu. Tanal, ayrıca hangi döneme veya niteliklere sahip parçaların geri gömüldüğünü, bunun kıstasının ne olduğunu öğrenmek istedi.

Bilgi Edinme Yasası kapsamında verilen dilekçeye en geç 15 gün içerisinde yanıt verilmesi gerekirken, Müze Müdürlüğü tarafından Av. Tanal’a hiçbir yanıt verilmedi. Bunun üzerine suç duyurusunda bulunan Av. Tanal, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na verdiği 18 Mayıs tarihli dilekçede, müze yetkililerinin Bilgi Edinme Yasası’nı ihlal ederek görevi kötüye kullanma suçu işlediğini belirtti.

Tanal, şikayet dilekçesinde ayrıca şu ifadelere yer verdi: “Bazı varlıkların yerin altına gömüldüğüne ilişkin duyumlar aldım. Bu husus yasal düzenlemelere aykırıdır. Kazı çalışmasının yapılarak, gömülü bulunan tarihi eser parçalarının tespiti ile ortaya çıkarılarak el konulmasını ve bu şekilde tasnif işlemlerini yapmayan kişilerin tayin ve tespiti ile haklarında Kültür ve Tabiat Varlıkları Kanunu Madde 67 uyarınca işlem yapılarak cezalandırılmasını talep ederim.”

Av. Tanal’ın müze müdürlüğüne 2.5 ay önce verdiği dilekçeye, suç duyurusunda bulunduktan 10 gün sonra yanıt geldi. İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü Zeynep Sevim Kızıltan imzalı cevap yazısında, “Çalışmalarda bugüne kadar 47 bin çuval kazı alanı içerisinde, daha sonra herhangi bir inşai veya buna benzer faaliyet yapılmayacağı bilinen alanlara uzmanlarımız gözetimi ve denetimi altında gömülmüştür” denildi.

Kazı alanındaki gömü işleminin Bakanlığın iznine istinaden müze arkeologları tarafından gerçekleştirildiğine dikkat çekilen yazıda, şu ifadelere yer verildi:

“Kazılardan çıkan bütün parçaların saklanması mümkün değildir. Birbirine benzeyen ve çok miktarda olan söz konusu parçaların en belirgin örnekleri ileride bilimsel çalışmalara malzeme olması için seçilerek etütlük eser adı altında müzelerde muhafaza edilmektedir. Bunların ayrımları için arkeolojik kriterler baz alınmaktadır. Bu parçaların bütün istatistiki ve görsel kayıtları istisnasız tutulmakta ve gelecek kuşaklara aktarılmaktadır. Gömüsü yapılan parçalar ileride herhangi bir çalışmaya konu olmaları durumunda istatistiki bilgileri, nitelikleri ve gömüldükleri alanlar bilindikleri için bu alanlardan kazıları tekrar alınarak değerlendirilebilinirler.”

İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Prehistorya Anabilim Dalı öğretim üyesi Prof.Dr. Mehmet Özdoğan, Müze Müdürlüğü'nün yazısında geçen “Gömüsü yapılan parçalar ileride herhangi bir çalışmaya konu olmaları durumunda istatistiki bilgileri, nitelikleri ve gömüldükleri alanlar bilindikleri için bu alanlardan kazıları tekrar alınarak değerlendirilebilinirler” ifadesini gerçekçi bulmadığını belirtti. Özdoğan, şöyle konuştu:

“Müze orada bir iyi niyet gösterisi yapmak istemiş, ama biliyoruz ki gömülmesine karar verilen malzeme ileride bir daha hiçbir işe yaramaz. Kazı alanları, etiketleri, çuvalları, her şeyi çürüyeceği için bu malzeme konteks dışı bir malzemeye dönüşür.

Biz arkeologlar, gömdüğümüz malzemeyi bir daha görülmeyecek, bakılmayacak ve kimsenin aklını karıştırmayacak malzemeler olarak değerlendiriyoruz. Dolayısıyla müzenin bu ifadelerinin bana göre bir anlamı yok.”

Tüm dünyada gömme uygulamasının olduğunu, ancak Türkiye’de Eski Eser Kanunu’nun çağ dışılığı nedeniyle gömülen malzeme sayısının daha fazla olduğunu belirten Özdoğan, “Bizim kanunumuzdaki eski eser tanımı her şeyi kapsıyor ve toprak altından çıkan her şeyin müzelerde saklanmasını öngörüyor. Oysa kazılarda bulunan her şey teşhirlik eser kapsamında değerlendirilemez. Bunlardan bazıları bilimsel olarak değerlendirilebilecek, dönemiyle ilgili bilgi verebilecek malzemelerdir.

Bunların üniversitelerde ya da araştırmacılar için özel depolarda saklanması gerekir. Teşhir değeri olmayan malzemeler eser kapsamından çıkarılıp, bilimsel malzemeler olarak üniversitelerde kullanılabilseydi, gömülen çuval sayısı belki 47 bin değil, 10 bin olurdu” diye konuştu.

Birgün, Haber: Sevgim Denizaltı, 06.06.2010

İKİ ASIRLIK CAMİ RESTORE EDİLİYOR

 

 

Kocaeli'de 17 Ağustos 1997 Marmara Depremi'nden sonra hasar gördüğü için kullanılamayan Eski Camii restore ediliyor. Restorasyon çalışmaları toplam 132 metrekarelik bir alanda sürdürülüyor.


Kentin tarihi kimliğine ışık tutan mekanları korumak ve geleceğe taşımak amacıyla tarihi mekanları restore eden Kocaeli Büyükşehir Belediyesi, Tavşancıl'da bulunan iki asırlık Eski Cami'yi de restore etmeye başladı. Tavşancıl'ın simgesi durumunda bulunan 1817 yılında Hacı Veliyüddin Ağa tarafından inşa ettirilen tarihi camide çalışmalar devam ediyor. Kare planlı kagir yapıda gerçekleştirilen restorasyon çalışması, yapının mimari bütünlüğü bozulmadan tamamen aslına uygun şekilde sürdürülüyor. Sadece belirli bir dönemde inşa edilen küçük camilerde bulunan ahşap oturtma çatısı bulunan Eski Cami, iki odalı bir bodrum kat, zemin kat ve kadınlar mahfilini oluşturan bir asma kattan oluşuyor. Büyükşehir Belediyesi'nin denetiminde toplam 132 metrekarelik bir alanda sürdürülen restorasyon çalışmalarında çürümüş ahşap materyallerin sökümü ve dış sıvanın temizliği yapılıyor. Avluda mermer tabureli bir abdestlik yapımını da kapsayan çalışmaların yıl sonuna kadar tamamlanması planlanıyor.

Habertürk, 06.06.2010

TARİHİ TEKKEYDİ, KÜLTÜR MERKEZİ OLDU

 

18. yüzyılda Sertarikzade Mehmet Emin Efendi'nin adına yaptırılan tekke, kültür merkezine dönüştü. Sertarikzade Kültür Merkezi'nde "Geleneksel Türk Sanatları" ve "Klasik Türk Musikisi" eğitimleri verilecek. Merkezde Sema Gösterisi, Sanat Camiası ile Söyleşiler, Mesnevi Okumaları, Geleneksel Sertarikzade Ödülleri için çalışmalar da gerçekleştirilecek. 18. yüzyılda Cerrahi dergahı olan yapı, dönemin tasavvuf hayatına bir çok sanatkar, müzik ve bilim adamı kazandırmıştı.

Sabah, Haber: Zeynel Yaman, 06.06.2010

MÜZELER KAN AĞLIYOR

 

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın CHP Adana Milletvekili Hulusi Güvel'in soru önergesine verdiği yanıt 2006 yılından itibaren yapılan genel teftişler sonucunda müzelerde bin 195 eserin kayıp/çalıntı olduğunu, 2 bin 141 eserin ise Türkiye'ye iadesinin sağlandığını ortaya koydu.

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay CHP Adana Milletvekili Hulusi Güvel'in müzelerdeki kayıp/çalıntı eserlere ilişkin soru önergesini yanıtladı. Bakanlığının Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'ne bağlı müze müdürlüklerinde 2006 yılından itibaren yapılan genel teftişler sonucunda müzelerin kuruldukları tarihten itibaren genel olarak, kayıp oldukları anlaşılan eserlerle birlikte bin 195 eserin kayıp/çalıntı olduğunu bildirdi. Yine teftişler sonucu 545 adet sikkenin, 1 adet broşun sahtesiyle değiştirilmek suretiyle kaçırıldıklarının tespit edildiğini kaydeden Bakan Günay, şu bilgileri verdi:

 

“2002-2010 yılları arasında ülkemizden çeşitli yollarla kayıt altına alınmadan kaçak kazılar yoluyla kaçırılan ve kayıtlı olup yurt dışında olduğu tespit edilerek iadesi sağlanan, bin 234 adedi Almanya, 397 adedi İsviçre, 320 adedi Avusturya, 133 adedi Hırvatistan, 23 adedi Birleşik Arap Emirlikleri ve 18 adedi Fransa, 13 adedi ABD ve 3 adedi İngiltere'den olmak üzere toplam 2 bin 141 eserin iadesi sağlanmıştır.”

 

Ankara Resim ve Heykel Müzesi Müdürlüğü'nde 2007 yılında iki heykel, 2009 yılında üç adet tabloyla ilgili hırsızlık olayı yaşandığını belirten Bakan Günay, söz konusu üç adet tablonun daha sonra bulunarak müze deposuna alındığını, yaşanan hırsızlık olaylarıyla ilgili de hukuki sürecin devam ettiğini bildirdi. Çalınmış, kaybolmuş veya sahtesiyle değiştirilmiş eserlere ilişkin gelen ihbarların değerlendirildiğini vurgulayan Günay, yerli ve yabancı müzayede evlerinin, alış veriş sitelerinin kataloglarının internet aracılığıyla değerlendirildiğini, Interpol ile kurulan koordinasyon bilgi akışı sağlanarak devam ettirildiğini kaydetti. Günay, 12 Mart 2010 itibariyle genel teftiş sonucu yapılan işlemler konusunda ise şu bilgileri verdi:

 

“29'u bedel ödettirme cezası, 10'u görev değişikliği, 5'i adli ve idari soruşturma, 2 tutuklu, 2 yazılı uyarı, 1 yazılı dikkat çekme, 2 uyarma cezası, 6 kınama cezası, 2 memuriyetten çıkarma, 1 aylıktan kesme ve 17 kurum uyarma olmak üzere toplam 77 personel hakkında işlem yapılmıştır. Çalınan heykellerle ve tablolarla ilgili hukuki süreç devam etmektedir. Ankara Resim ve Heykel Müzesi Müdürlüğünde görev yapan bir personel görevinden uzaklaştırılmış olup adli süreç devam etmektedir. Müzelerimizde bulunan eserlerin sahteleriyle yer değiştirme ihtimaline karşı orijinal eserlerin fotoğrafları çekilerek detaylı envanter çalışmaları yapılmakta, depo giriş-çıkış defterleri tutularak ne amaçla giriş-çıkış yapıldığı belirtilmekte olup bu eselerin her yıl yapılan yıl sonu sayımları sonucunda gerekli kontrolleri yapılmaktadır. Müzelerimize gelen eserlerin, Müzeler İç Hizmetler Yönetmeliği'nin 19'ncu maddesi gereğince en geç bir ay içerisinde envanter çalışmaları yapılmaktadır. Bakanlığımız Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü'ne bağlı müzelerdeki eserler müze envanter defterlerine usulüne ve Taşınır Mal Yönetmeliğine göre kayıtları yapılmaktadır. Ayrıcı müzelerimizdeki güvenlik hizmeti, güvenlik personelinin yanı sıra güvenlik kamera sistemi ile sağlanmaktadır.”

Hürriyet Ankara, 06.06.2010

DEMRE ÇAYI'NDA KURTARMA KAZISI

 

 

Akdeniz Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü tarafından Antalya'nın Demre İlçesindeki Demre Çayı yatağında kurtarma kazısı başlatıldı.

 

Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi ve Myra Andriake Kazı Başkanı Prof.Dr. Nevzat Çevik, gazetecilere yaptığı açıklamada, bu yılın kazı sezonunu Myros Vadisi'nde açtıklarını söyledi.

Çay yatağının bulunduğu alanda nekropol (mezarlık) bulunduğunu anlatan Nevzat Çevik, bölgenin daha önce defineciler tarafından tahrip edildiğini, bu tahribatı önlemek amacıyla kazı çalışmalarına başladıklarını kaydetti.

Bölgede vadi tabanını taradıklarını bildiren Nevzat Çevik, "Önümüze çıkan ilk podyumlarla beraber burada elimizde kalanları kurtarmaya ve korumaya çalışacağız" dedi.

Demre Çayı yatağında 2006 yılında sele karşı set oluşturma çalışmaları yapılırken 6 Likya lahdi bulunmuş, bu lahitlerden ikisi Antalya Müzesi'ne, dördü de Myra Antik Kenti'ne taşınmıştı. Aynı dönemde bölgede kaçak kazı yapmaya çalışan bazı kişiler de yakalanmıştı.

Cnn Türk, 05.06.2010

MÜZEDE HIRSIZA DAVETİYE ÇIKARILMIŞ

 

Resim Heykel Müzesi'ndeki hırsızlık olayıyla ilgili bilirkişi raporu, müzede pek çok güvenlik eksikliğinin bulunduğunu, bu eksikliklerin hırsızlık olayından önce müfettiş raporlarına da yansıdığını ortaya koydu.

 

Devlet Resim ve Heykel Müzesi'nden üç resmi çaldığı iddiasıyla bir müze görevlisi hakkında açılan davaya rapor sunan bilirkişi, “müzede, mevzuata uygun davranılmadığını ve güvenlik açısından zaafiyet olduğunu” bildirdi. V.T. adlı müze görevlisini “hırsızlık” ve “görevi kötüye kullanmak” suçundan yargılayan Ankara 16. Asliye Ceza Mahkemesi, müzeden hırsızlık iddiasının aydınlatılabilmesi için, sanık avukatı Emrah Güner'in de talebiyle, bilirkişi eşliğinde müzede keşif yapılmasını kararlaştırmıştı.

Keşfe katılan Etnolog ve Müze Araştırması Ayhan Saltık, “bilirkişi” sıfatıyla hazırladığı raporu mahkemeye gönderdi. Raporda, müzeden çalındığı tespit edilen 3 tablonun konulduğu deponun kapı, anahtar ve mühürleme ile depoya giriş-çıkış tutanaklarının müzecilik mevzuatına uygun olduğu, ancak, anahtarların ve mühürleme aparatlarının konulduğu kasanın mühürsüz olmasının alınan önlemlerin hepsini anlamsız kıldığı ifade edildi.

Bilirkişi raporunda, müfettişin anahtarların sağlıklı korunmadığı, eser deposunda kurulu güvenlik alarm sisteminin 2008 yılı başından bozuk olduğu konusunda yetkilileri uyardığı belirtildi. Bilirkişi raporunda, müze bahçesindeki 12 bronz heykelin de 2007'de çalındığına işaret edilerek, bu olay sonrasında müze müdürlüğünün teftiş ve soruşturma geçirdiği, soruşturma sonunda güvenlik zaaflarına dikkat çekildi.
Hürriyet Ankara, 05.06.2010

TAPINAK ŞÖVALYELERİ İSTANBUL'DA

 

 

Kudüs'te kendilerine ait bir mabet ve birçok yapı inşa ettikten sonra bazıları Akdeniz üzerinden Avrupa'ya dönen tapınak şövalyelerinin bir kısmı da İstanbul'a kadar gelerek Galata'yı çevreleyen surların hemen dışında İstanbul'daki ilk mabetlerini inşa etmişlerdi.


Tapınak Şövalyeleri'ne ait olduğu söylenen eski merkezin yerinde şu anda, 13. yüzyılda Fransisken mezhebini kuran Aziz Fransis'e bağlı keşişler tarafından 1678'de yaptırılan bir kilise ve bir buçuk asırlık tarihi Santa Maria Hanı yükseliyor.

Tapınak şövalyelerinin İstanbul'daki merkezinin son izleri asırlar önce ortadan kalksa da, bölge şu anda mason teşkilatı için en önemli yerlerden.

Osmanlı döneminde kurulduğunda “Maşrık-ı Azam-ı Osmani” ismiyle bilinen ve 2009'da 100. yılını kutlayan Türkiye Büyük Locası'nın merkezi, Beyoğlu'nda, bugün “Nur-u Ziya Sokak” olarak bilinen eski Leh (Polonya) Sokağı'ndaki bina. Tesadüf müdür bilinmez, kurumun yeni merkezi Tapınak Şövalyeleri'nin eski mabedinin yüz metre uzağında.

Atlas Tarih, 05.06.2010

"MÜZE, AGORA'DA KURULACAK"

 

İzmir Ticaret Odası Yönetim Kurulu Başkanı Ekrem Demirtaş, Ege Medeniyetler Müzesi'nin, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın kararıyla Agora Ören Yeri'nin üstünde ve Kadifekale'nin alt kısmında kalan alanda kurulacağını açıkladı.


Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı Kültür Varlıkları Müzeler Genel Müdürü Murat Süslü ile önceki gün görüştüğünü açıklayan Demirtaş, "Sayın Genel Müdür bu konuda bir yazıyı İzmir'deki yetkili kuruluşlara gönderdiğini söyledi. Müze açısından yer sorunu yok artık. Bundan sonra İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin kamulaştırma yaparak yeri elde etmesi gerekiyor" dedi.

Yeni Asır, 04.06.2010

DİNO'NUN ESERİ 550 BİN LİRAYA SATILDI

 

Abidin Dino’nun 1960’lı yıllara ait ‘Çeşitleme’ serisinden gün ışığına çıkmış en büyük boyuttaki eseri 550 bin liraya satıldı. Müzayedede Neşet Günal’ın ‘Duvar Dibi V’ tablosu 550 bin liraya satılırken, Burhan Doğançay’ın ‘Kurdele’ serisinden eseri ise 325 bin liraya alıcı buldu.

Türkiye Gazetesi, 04.06.2010

KÜMBETLERİN GİZEMİ ÇÖZÜLÜYOR

 

 

Cimcime Hatun Türbesi’nin hemen altında ortaya çıkarılan mezarlık ve gizli oda, ilk kez görüntülendi. Rölöve çalışmaları sırasında rastlanan gizli odadaki mezar ve kemik kalıntıları ile ilgili olarak arkeolojik inceleme yapılması kararlaştırılırken, çalışmalara en kısa zamanda başlanacağı bildirildi.

 

Cumhuriyet Caddesi üzerinde bulunan Cimcime Hatun Türbesi’nin alt katında dün rastlanan mezarlık ve mumya odası, tekrar kapatıldı. Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu’ndan çıkacak inceleme kararıyla yeniden açılacak olan gizli bölme, ilk kez Güneş Haber Ajansı tarafından görüntülenirken, gizli odada, iki ayrı mezar ve mezarların içerisinde de kemik kalıntılarına rastlandı. 

Erzurum Müze Müdürü Mustafa Erkmen, İlhanlı dönemine ait olan Cimcime Hatun Türbesi’nin, altında rastlanan gizli bölme ve mezarlıkların yapısıyla farklı bir durum arz ettiğini belirterek, “Türbe İlhanlılara ait, fakat bulunan mezarların orijinal olmadığı ilk bakışta anlaşılabiliyor. Yani mezarlar büyük bir ihtimalle İlhanlı dönemine ait değil.” diye konuştu. Gizli bölmede bulunan iki mezar ve bu mezarlardaki kemik kalıntılarının ise, 150 ile 200 yıllık olabileceğine dikkati çeken Erkmen, bu bilgilerin, gerekli incelemeler yapıldıktan sonra netlik kazanacağını ifade etti.


Cimcime Hatun Türbesi’nin altında bulunan ve iki mezarla kemik kalıntılarının bulunduğu gizli bölmenin, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan çıkacak kararla yeniden açılacağını kaydeden Müze Müdürü Erkmen, “Buradaki kemikler üzerinde elbette birtakım incelemeler yapılacak. Kemiklerin insana ait olması halinde, bir araya toplanarak yeniden gömülmesi planlanıyor. Ancak kemikler insana ait değilse, imha edeceğiz.” diye konuştu. Burada yapılacak olan arkeolojik inceleme için öncelikle ödenek ayrılması gerektiğini vurgulayan Erkmen, gerekli yazışmalar ve kurul kararı da çıktıktan sonra çalışmalara hemen başlanacağını söyledi. Erkmen, “Cimcime Hatun Türbesi ile ilgili olarak yapılması planlanan birtakım çalışmalarımız zaten olacaktı. Böyle bir durum da hasıl olunca, yeni bir plan ve program hazırlanması zaruri hale geldi. Muhtemelen önümüzdeki iki ay içerisinde burayla ilgili olarak harekete geçeceğiz.” dedi.

Erzurum Gazetesi, 04.06.2010

İSTANBUL'A VURULAN DARBELER

 

İstanbul öyle bir şehir ki herkesin bu şehirde bırakmak istediği izler var. Her dönemin yöneticilerinin bu kente kattığı yara(r)lar halen daha etkisini sürdürüyor. Bu ülkeyi yöneten herkes İstanbul'a iyi ya da kötü bir şey bırakmak istemiyor mu? Yeter ki bir şeyi bırakıp, gitsin bu kente... Halen daha bu durumun devam ettiğini görmek mümkün. Yerel yönetimlerin yok sayıldığı, merkezden gelen kararlarla senelerdir şekillenen bir İstanbul var.

 

İstanbul'un, Cumhuriyet'in ilanı ile birlikte planlı bir gelişim ile büyümesi, modern ve çağdaş bir vizyona sahip olması amaçlanmıştı. Henry Prost gibi yurtdışından gelen mimarlar ile kente radikal değişimler öngörülmüştü. Bu değişimler, sonraki dönemlerde de devletin başına geçenlerin kararları ile de devam etmişti. Cumhuriyet Dönemi'nden sonra bu radikal kararlara devam eden ve İstanbul'a önemli izler bırakanlardan biri de, 1950 - 1960 döneminde başbakanlık yapmış olan ve 1961'de siyasi görüşleri nedeni ile idam edilen Ali Adnan Menderes'ti.

 

 

O dönemde İstanbul'u büyük bir inşaat alanına çeviren "Menderes İmar Operasyonları" 1956 yılında başladı. Bu dönemde yapılan planlama çalışmalarına ve Menderes'in İstanbul'a bıraktığı izlere biraz ışık tutalım.

 

O dönemin genel konjektörü, ithal ikameci sanayileşmenin gelişimini öngörmüştü. Hükümetin aldığı ekonomik kararlarla, özel girişimin "doğal" eğilimlere biçimlenmesi hedeflenmişti. İthal ikameci sanayinin de İstanbul merkezli olarak gelişimi, kentin cazibesini daha da arttırmış, ülkedeki ekonomik açıdan oluşacak bölgesel eşitsizliği tetiklemişti.

 

İstanbul, her dönemde insanlar için bir cazibe merkezi olmuştu. İlk göç dalgasıyla gelenler, Haliç çevresiyle sur dışındaki sanayi kuruluşlarının çevresinde yerleşmiş, Kağıthane ve Zeytinburnu'nda, ilk gecekondu mahallelerinin çekirdekleri oluşmuştu. 1951'de kentin tümündeki gecekondu sayısı 8.500 iken, 1957'de yalnızca Zeytinburnu 26 bin konutta 60 bin kişinin yaşadığı bir gecekondu mahallesi haline gelmişti. Nüfusu hızla artan Zeytinburnu, 1957'de ilçe statüsüne kavuşmuştu. Anadolu yakasında da Ankara Asfaltı (E5 Karayolu ) üzerindeki sanayi kuruluşları çevresinde gecekondulaşma başlamıştı.

 

İkinci büyük gecekondu mahallesi ise ilk kez 1950'lerde Bulgaristan ve Yugoslavya'dan gelen göçmenlerin yerleştirilmesiyle oluşan Taşlıtarla'da ortaya çıkmıştı. Taşlıtarla, daha sonra Anadolu'dan gelen göç akınlarıyla da büyüdü.

 

1950'lerin üçüncü büyük gecekondu alanı ise Kağıthane çevresinde gelişmiş, yeni sanayi alanları açılması ile Halkalı, Maltepe gibi denetim dışı alanların parsellenerek gecekondulaşmasına neden olmuştu. Daha sonra da çıkan af yasaları ile bu alanlar yasal bir boyut kazandı.

 

Kent, doğu ve batı yönünde hızla gelişirken, ekonomide olumsuzluklar yaşanıyordu. Menderes fiili bir şekilde İstanbul'daki imar operasyonlarını üstlenmişti. 1956 yılında tam olarak başlayan bu operasyonların amacı 3 temel fikir üzerine oturtulmuştu. Bunlardan birincisi kent içi trafiği rahatlatmak, ikincisi meydanların ve camilerin çevrelerinin açılması, üçüncüsü de camilerin ve dini yapıların restorasyonunun yapılmasıydı.

 


Atatürk Bulvarı

 



Barbaros Bulvarı



Bunların ilk yansımalarını, Edirne-İstanbul karayolunun Topkapı girişinin düzenlenmesi, Yeşilköy'e kadar 50 m genişliğinde bir yol yapılması, Millet Caddesi, Vatan Caddesi, Londra Asfaltı, Barbaros Bulvarı, Tophane- Dolmabahçe yolunun genişletilmesi, Salıpazarı'nda rıhtım ve antrepoların kurulması gibi 1950'lerde İstanbul'un görünümünü değiştiren başlıca uygulamalar olarak görmekteyiz.

 


Millet Caddesi'nin Genişletilmesi İçin Gerçekleşen Yıkımlar



Tüm bunlar yapılırken, kentin tarihi envanterinden büyük kayıplar verilmişti. Tarihi yapılar, 30 ve 50'şer metre genişliğindeki yolları açmak için yıkılmış, bazı meydanlar yollara dönüşerek yayaların mekanları arabalara bırakılmıştı. Bu dönemde artan araç sayısı ile kent içi ulaşımın motorlu araçlara yönlendirilmesi süreci başlamıştı aslında. Metro sistemini, "yerin altına yatırılan boşa para" olarak gören Menderes'in, trafik sorununa çözümü o dönemler için yeterli görülse de, zamanla işlevselliğini yitirmişti. Çünkü nüfus hızla artıyordu. Sanayileşmenin hız kazanması gecekondulaşmayı da etkilemiş, 1960 - 65 yılında Türkiye'deki iç göçün %22'si İstanbul'a yönelik gerçekleşirken, 1962'de 78.000 olan gecekondu sayısı, 10 yıl sonra 195.000'e çıkmıştı.

 


O Dönemde İstanbul'daki Müdahaleler Hakkındaki Yorumlar



Menderes Dönemi'nde yapılan tüm bu imar operasyonları, İstanbul'a damgasını vurmuştu. O dönemde İstanbul hakkında çıkan yazılar ve kitaplar, dönemin müdahalelerini büyük bir ihtişamla anlatıyor ve İstanbul'un güzelleştiğini az da olsa eleştirel bir yaklaşımla sunuyordu.

 

19. yy.'da III. Napolyon'un Haussmann'a yaptırmış olduğu büyük çaptaki operasyon sonucunda Paris'i şekillendirdiği gibi, Adnan Menderes de 20. yüzyılın ortalarında İstanbul'u çağdaşlaştırmak için harekete geçmişti, ama tarihi değerlerimizi hiçe sayarak... Bunun için mimar ya da şehir plancılarına çok da gerek yoktu aslında. Mühendisler ile yollar genişletildi, müteahhitlerle de yeniden yapılandırıldı. Şimdileri İstanbul'un trafiğine bu yollar bile yetmezken, bu müdahaleler de yapılmasaydı durum ne olurdu bilinmez. Belki de daha erken bir dönemde metro sistemine yönelik inşaatlara başlanırdı, kim bilir...

 

Şimdileri de benzer bir tablo yok mu dersiniz? Yine "merkez"den gelen kararlarla İstanbul'a bir iz bırakılmak istenmiyor mu? Onca meslek gruplarının ve insanların karşı çıkmalarına rağmen yapılmak istenen 3. Köprü de bu durumun resmini ortaya koymuyor mu? Ama şunu da unutmamak gerek: Bu iz eğer gerçekleşirse, hiçbir dönemde yapılan müdahaleler ile karşılaştırılamayacak kadar İstanbul'a çok zarar verecek. Boşa dememişler "Gelen, gideni aratır," diye.
 

Arkitera, Kaynaklar: Güzelsoy, S., "İstanbul Kent Merkezinin Dönüşümü: Gelişme ve Planlama İkilemi", Yüksek Lisans Tezi, 2008 - Gülersoy, Ç., "İstanbul'un Geçirdiği Aşamalar", TMH, Sayı: 413 - 2001/3 - 1/100.000 Ölçekli İstanbul Çevre Düzeni Plan Raporu, 2009, Fotoğrafların Kaynakları: YTÜ, Şehir ve Bölge Planlama Yüksek Lisans, Koruma Dersi, Derleyen: Derya Yazman, 04.06.2010

EFES ANTİK KENTİ KAZILARI BAŞLIYOR

 

 

İzmir'in Selçuk İlçesi'ndeki Efes antik kenti 2010 kazıları pazartesi günü Artemision bölgesinde başlayacak.

 

Avusturya Arkeoloji Enstitüsü Efes Kazıları Başkanı Doç.Dr. Sabine Ladstatter, gazetecilere yaptığı açıklamada, bu yıl Artemision ve Efes Limanı Nekropolü'ndeki kazılara ağırlık vereceklerini belirtti.

 

Efes'te yürütülen kazı çalışmalarında geçen yıl 11 ülkeden 174 bilim insanı ve 60'tan fazla işçi çalıştığını hatırlatan Doç.Dr. Ladstatter, bu yıl da sayıları geçen yıla yakın uluslararası büyük bir ekibin kazılara katılımının beklendiğini ifade etti.

 

Doç.Dr. Sabine Ladstatter, şunları kaydetti:
"Bu yıl en büyük yoğunluğu Artemisyon ve Efes Liman Nekropolü'nde gerçekleştireceğiz. Kazılara, Bilimsel Araştırma Fonu (FWF) önemli ölçüde destek verecek. Birkaç ay sürecek kazıların amacı, diğer bir mezar evinin yanı sıra mezar sırası ile Liman Nekropolü arasındaki alanı ortaya çıkarmaktır. Ayrıca liman alanında görünen tüm mezarların ölçümünün ve önceden hazırlanan jeofiziksel araştırmaların yapılması planlanmıştır. Arazi çalışmalarına ek olarak buluntu malzemesi incelenecektir. Bu çalışmaların odak noktasını 150'den fazla iskeletin, Göttingen'den gelecek uzman Alman ekip tarafından antropolojik analizlerinin yapılması oluşturmaktadır."


Bu yılki Efes kazı çalışmaları çerçevesinde Artemision'un girişinde yer alan türbenin ilk defa detaylı incelemesinin yapılacağını da dile getiren Doç.Dr. Ladstatter, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Bu yapının uzun kenarı 6,5 metredir. Kare şeklinde kubbeli yapının iyice temizlenmesinden sonra, dış duvar bloklarının bir bölümünün detaylı dokümanı çıkarıldı. Burada ayrıca iç kısımda iki mezar ve bunlara ait gelişigüzel yapılmış taş bir taban döşemesi ortaya çıkarılmıştır. Buluntular, benzer yapılardan yola çıkarak türbenin, daha önceden de tahmin edildiği gibi Anadolu'daki Beylikler dönemine ait olduğunu doğrulamıştır. Yapı, MS 1304-1425 yıllarında hüküm süren Aydınoğulları Beyliği dönemine aittir. Türbenin duvarlarının geçen zaman içerisinde hep yenilenmiş olması, sonradan yapılmış harçsız duvarların, girişi selden korumaması ve ayrıca türbenin yakınında zaman zaman mezarların yapılmış olması, türbenin önemini sürekli koruduğunu göstermektedir. Burası henüz kim olduğunu bilmediğimiz bir kişinin ziyaret edildiği bir tür yöresel küçük hac noktası olmuştur. Buluntularda, burada dua edilip, dileklerde bulunulup ibadet edildiğini saptadık."

 

Artemision'daki tribün ve etrafındaki alanın 2010 yılı kazılarının ana projesi olacağını anlatan Doç.Dr. Sabine Ladstatter, "Projede birkaç ay sürecek kazı çalışmaları ile detaylı ölçüm ve incelemeler öngörülmüştür. Yapının sadece kendisine yönelik değil aynı zamanda olasılıkla Orta Çağ'a kadar devam eden uzun kullanım tarihine yönelik yeni verilerin de elde edilmesi beklenmektedir. Tribünde yapılacak çalışmalarla 'karanlık yüzyıllara' (MS 7- 10. yy) ışık tutmak mümkün olabilecektir" dedi.


Doç.Dr. Ladstatter, Efes çevresindeki en eski yerleşimlerden biri olan "geçmişi 8 bin yıla kadar dayanan" Çukur İçi Höyüğü'nde yapılan kazılarda bulunan malzemenin bilimsel değerlendirmesinin bu yıl yapılacağını bildirdi.

 

Doç.Dr. Ladstatter, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Efes'in yerleşim tarihi bugüne kadar tahmin edilenden yaklaşık 4 bin 500 yıl daha erken başlamaktadır. Yüz binlerce yıl aynı yerin yerleşim yeri olarak kullanılması sonucunda, üst üste masif kültür tabakaları (insanlar tarafından yapılan yığmalar) ve bunun sonucunda suni bir tepe oluşmuştur. (tel yerleşimi) Çukur İçi Höyüğü'ndeki şimdiye kadar bulunan en eski yerleşim 8000 yıl öncesine ait olup (yaklaşık MÖ 6200-6000) böylece Batı Anadolu Bölgesi ve Ege'den Güney Avrupa'nın Tuna Bölgesi'ne kadar uzanan alan içerisinde insanlığın evcil hayvanlar ve bitkilerle beraber yerleşik hayat sürdüğünün en eski belgesini oluşturmaktadır. Daha bu dönemde insanlık uzak bölgelerle geniş alanda bir değiş tokuş sistemini kurmuştur. Bunu, ele geçirilen ve analizleri yapılan Efes'e yüzlerce kilometre öteden ithal edilmiş ham maddeler kanıtlamaktadır. Yaklaşık 3000 yıl sonra, Tunç Çağı'nın başında da yerleşim geniş kapsamlı iletişim ağları içerisinde yer almış olmalıdır. Doğu kültürlerine ait ağırlık buluntuları ve ithal amaçlı bakır objelerin üretimi, Çukur İçi Höyüğü'nün bu dönemdeki önemini göstermektedir. Yüzyıllık bu yerleşik tarih, bilimin ilk kez Batı Anadolu'daki prehistorik toplumların varlıksal koşullarının sorgulanmasına olanak tanımaktadır."

 

Efes Kazı çalışmalarında, arkeolog ve prehistoryacılar dışında çok sayıda restoratör, mimar, antropolog, arkeozoolog, Bizans tarihçisi, nümizmat, epigraf, fotoğrafçı, jeodet, mekan planlamacısı, kimyacı, coğrafyacı ve jeologların görev aldığını hatırlatan Doç.Dr. Ladstatter, 2009 yılındaki 13 kazı projesinin yanı sıra, depolardaki çeşitli buluntular üzerinde ve arazide mimari araştırmaların yapıldığını, Yamaç Evler, Antik Tiyatro ve Efes'in tüm şehir alanında yoğun restorasyon projelerinin gerçekleştirildiğini vurguladı.

Radikal, 04.06.2010

"ARKEOLOJİK KAZILAR HAFRİYAT ÇALIŞMASI DEĞİL"

 

Arkeologlar Derneği 32. Uluslararası Kazı, Araştırma ve Arkeometri Sempozyumu'nun ardından bir açıklama yaptı. Yapılan açıklamada, özellikle arkeolojik kazılarla ilgili uyarılarda bulunuldu.

24-28 Mayıs tarihleri arasında düzenlenen sempozyumda yapılan sunumların önceki yıllarla karşılaştırıldığında Türkiye arkeolojisinde hızlı yükselişi gösterdiğinin belirtildiği açıklamada "Kazanılan bu ivmenin sürdürülmesi ve bilimsel düzeyin korunması hepimizin ortak isteğidir" denildi.

"Kazı ve araştırma sayısının sınırlandırılması yerine, bu kadar çok bilinmeyenin olduğu ve çağdaş gelişmelere paralel pek çok tahribatın yaşandığı ülkemizde çalışmaların arttırılması bilimsel bir sorumluluk olmalı, geçen zamanın ülkemizi her alanda zor durumda bırakacağı unutulmamalıdır" denilen açıklamada çok önemli kazanımlar sağlayan Köşk Höyük gibi katılımlı kazıların bir çözüm bulunmadan durması vahim bir gelişme olarak değerlendirildi.

Sıkıntı oluşturan konular arasında bürokrasinin de önemli bir yer tuttuğuna dikkat çekilen Arkeologlar Derneği açıklamasında, ödeneklerin harcanmasında önemli zorluklar ile karşılaşılmakta; bu haliyle arkeolojik kazıların bilimsel bir çalışma ortamından ziyade herhangi bir iş yeri görünümü taşıdığı vurgulandı. Yüz yılı aşkın bir sürece sahip köklü bir arkeoloji geleneğinin bulunduğu ülkemizde son aylarda gündeme gelen eş başkanlık ya da başkan yardımcılığı uygulamalarının Türkiye arkeolojisinin geleceği için büyük bir tehlike oluşturduğunun iddia edildiği açıklamada, bunun yerli ya da yabancı arkeologları endişelendirdiği belirtildi.

Kazı sürelerinin sınırlandırılmasının da kazıların birer hafriyat çalışması olarak algılandığı düşüncesini oluşturduğuna dikkat çekilen açıklamada, "Birer bilimsel çalışma olarak görülmesi gereken, olanak ve niteliğe göre kriterler oluşturulması beklenen bilimsel kazılara 4 ay gibi bir süre dayatılmasının gerçekçi olmadığı düşünülmektedir" denildi.

Evrensel, 04.06.2010

Sidon (İskender Lahti'nin mezar odasından çıkarılışı)
...1887






.. TAY Projesi . Kuruçeşme Cad. 67/B
34345 Kuruçeşme İstanbul
Tel: 0 (212) 265 7858 - Faks: 0 (212) 287 1298
e.posta: info@tayproject.org

Copyright©1998 TAY Projesi