Haberler logo Mart '10 Arşivi

28 Mart - 3 Nisan 2010

BANKALARI DURDURUN!


Hasankeyf gibi çok önemli bir "Dünya Mirası’nın" Ilısu baraj projesi nedeniyle yok edilmesini kabul etmeyen Avrupa bankaları projeden çekilirken, Türkiye'nin en "çevreci" bankası Garanti ve "kültürel sorumluluk çalışmaları" ile tanınan Akbank, baraj için eksik kalan krediyi sağlayarak Hasankeyf'in yok oluşuna önayak oluyor.


Bankaların baskısı altındaki büyük medya kuruluşları, bu haberin Türkiye’de duyulmaması için kendi kendine sansür uygulamak zorunda kalıyor.

Çin Seddi 5, Mısır Piramitleri 3 ve Kapadokya 2 kriter ile UNESCO Dünya Mirası ilan edilmiş. Hasankeyf ve Dicle Vadisi, UNESCO’nun on Dünya Mirası şartının 9’unu sağlayan dünyadaki tek yer olmasına rağmen Ilısu Barajı’nın suları altında bırakılmak isteniyor.

Bölge halkı ve Doğa Derneği gibi pek çok sivil toplum kuruluşu, Ilısu baraj projesinin iptal edilerek Hasankeyf ve Dicle Vadisi’nin UNESCO Dünya Mirası Alanı olarak koruma altına alınmanı talep ediyor.

Doğa Derneği Bülteni, 4.4.2010

"ESERLER TALAN EDİLMİŞ"





Kültür Bakanı Ertuğrul Günay Resim ve Heykel Müzesi'nde gerçek olmadığı farkedilen eserler ile ilgili konuştu.

 

"Bizim milli kütüphane koleksiyonumuzda 327 adet kara kalem, sulu boya ve yağlı boya Hoca Ali Rıza eseri var. Hepsi gerçek, taklit değil".

 

Bakan Günay, İstanbul'da Hoca Ali Rıza Sergisi'ni açtı ve burada ünlü sanatçının Ankara'da Resim ve Heykel Müzesi'nde denetim sırasında farkedilen gerçek olmayan 12 kara kalem eseri hakkında konuştu.

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Kültür ve Turizm Bakanlığı Milli Kütüphane özel koleksiyonlarında yer alan ve birçoğu daha önce hiç sergilenmemiş olan ünlü ressam Hoca Ali Rıza'nın 1800-1900'lü yıllarda yaptığı 64 eserinden oluşan serginin açılışını yaptı. Yenibosna'daki Airport AVM'nin içerisinde yeralan sergi salonunda konuşma yapan Günay, bir toplumun gelişmişlik düzeyinin kültüre, sanata, kültür sanat insanlarına ve eserlerine verilen değerle ölçülebildiğini dile getirerek, Türkiye'nin bu alandaki ürünleri sadece kamu mekanlarında değil, özel kesimin mekanlarında da sergileme imkanı bulduğunu, bunu toplumdaki gelişim ve güzelleşmenin bir örneği olarak gördüğünü ifade etti. Sergide Hoca Ali Rıza'nın 64 eserinin sergileneceğini söyleyen Günay, "Hoca Ali Rıza, Türk resminin önemli isimlerinden birisidir. Onun resimlerine bakarken 20. yüzyılın başındaki İstanbul'u da mekan mekan, doğası bozulmamış ve tarihi tahrip olmamış biçimde hep birlikte görme imkanına sahip olacağız. Hoca Ali Rıza, bugünlerde ayrıca ünlü biliyorsunuz. Ankara'da geçenlerde Resim ve Heykel Müzesi'nde yaptığımız denetim çalışmaları sırasında onun 12 kara kalem eserinin gerçek olmadığını ve önceki yıllarda kopyalanmış olduğunu müfettişlerimiz ortaya çakardı. Biz savcılığa ve emniyete bunu suç duyurusuyla bildirdik ama basın, her zamanki gibi önümüzden gitti, önceki yıllarda geriye doğru 10-20-25 yıl içinde ne kadar kayıp eser varsa bir ölçüde yeniymiş gibi tekrar gündeme getirdiler. Sanki toplumda birden bire elimizdeki bütün değerli eserler kaybolmuş gibi bir duygu yaratıldı. Daha önce yaptığım basın toplantısında bunları belirttim. Aslında böyle bir şey yok. Biz sadece 12 kara kalem eserin gerçek olmadığını yaptığımız denetimlerde ortaya çıkarıp ilgili birimlere aktardık. Bunun dışında yeni kayıp eser yok ama ne yazık ki daha önceki yıllara ait, 96-98'li yıllardaki denetimlerde ortaya çıkmış kayıp eserler var. Şimdi onları da mümkün olduğu kadar toparlamaya, bulmaya, sahiplerinin elinden hangi yollardan çıktıysa meşru yöntemlerle geri almaya çalışıyoruz. Fakat bu arada basında bir yanlış haber daha çıktı; 'Milli Kütüphane koleksiyonundaki Hoca Ali Rıza eserleri Resim Heykel Müzesi'ne verilmiş, birkaç yüz ve bunlar bir daha geri dönmemiş'. Bu sergi vesilesiyle bu bilginin doğru olmadığını ifade etmek istiyorum. Bizim Milli Kütüphane koleksiyonumuzda 327 adet kara kalem, sulu boya ve yağlı boya Hoca Ali Rıza eseri var. Hepsi gerçek, taklit değil. Bunlar Resim Heykel Müzesi'nin koleksiyonunda değil, Milli Kütüphane'nin koleksiyonunda Allah'a şükürler olsun duruyor. Allah'a şükürler olsun ki Milli Kütüphane'nin koleksiyonunda duruyor. Çünkü daha önce de söyledim, 12 Eylül'ün hemen eşiğinde açılmış bulunan Resim Heykel Müzemiz ne yazık ki o günlerin 'ben yaptım oldu' ortamında, 5 kişinin ülkeyi kanun koyarak yönettiği ortamda büyük ölçüde talan edilmiş. Milli Kütüphane koleksiyonunda kalmamış ve eğer Resim Heykel Müzesi'ne gitmiş olsaydı, sanıyorum çok daha büyük kayıplarla karşı karşıya kalabilirdik." dedi.

 

Sanayi ve Ticaret Bakanlığının yeni açılacak alışveriş merkezleriyle ilgili çalışmasına bir öneride bulunduklarını belirten Günay, bütün alışveriş merkezlerinde kültür-sanat merkezi bulunmasını istediklerini vurguladı. Günay, konuşmasının ardından açılışı yaparak, katılımcılarla birlikte sergiyi gezdi.

 

Sergi, 18 Nisana kadar ücretsiz olarak izlenime açık kalacak.

Hürriyet, 03.04.2010

SULTANAHMET CAMİİ'NİN AVİZELERİ KUBBEYİ YORUYORMUŞ

 

 

İstanbul İl Genel Meclisi Kültür ve Sosyal Hizmetler Komisyonu, Sultanahmet Camii’nin kubbesine 300 adet zincirle tutturulan 1 tonluk avizenin, kubbeyi yorduğu belirtilerek, tarihi dokusu korunmak şartıyla, caminin ihtişamını ortaya çıkaracak çağdaş bir aydınlatma ve ses sistemi yapılması yönünde rapor hazırladı.


İstanbul İl Genel Meclisi Kültür ve Sosyal Hizmetler Komisyonu’nun 8 Mart 2010’da hazırladığı, Başkan Necati Göksu, Başkan Vekili Muharrem Sarıkaya, Sözcü Hüseyin Yüksek ve Üyeler Zeynel Varis ile Abdülaziz Çakabey imzalı raporda, karar gerekçesi şöyle açıklandı:

"Yerinde yapılan incelemeye göre kubbeden aşağıya sarkan avizelerin 1 ton civarında ağırlığı olduğu, 300 civarında da kubbelerden aşağıya sarkan zincirlerle tutturulmuş olduğu görülmüştür. Ses hoparlörlerinin de avize demirlerinin üstüne çok şık olmayan bir şekilde konulmuştur. Caminin ihtişamını ve görüntüsünü gölgelemektedir. Ayrıca bu kadar ağırlık caminin kubbelerini yormaktadır. Cami görevlileri ile yaptığımız görüşmelerde günümüz çağına uygun bir aydınlatma yapılarak avizelerin kaldırılmasını onlarda istemektedir."
Sultanahmet Camii’nin restorasyon ihalesinin kısa süre önce yapıldığına dikkat çekilen Komisyon Raporu’nda, firma ile görüşülerek alternatif çözüm üretilmek suretiyle caminin tarihi dokusu korunarak günümüze uygun ışıklandırma yapılmasının uygun olacağı belirtildi. İstanbul İl Genel Meclisi Kültür ve Sosyal Hizmetler Komisyonu hazırladığı raporu, İstanbul Valiliği’ne gönderilmek üzere İstanbul İl Özel İdaresi Genel Sekreterliği’ne havale etti.

Radikal, Haber: Mustafa Küçük, 03.04.2010

KÜLTÜR BAŞKENTİNDE SALON KIRIMI





Müjdeler olsun, eski Cercle d'Orient binasının kiracıları, resmi tebliği aldılar. En geç 30 Mayıs'ta mülkleri boşaltıp teslim edecekler. Artık hangisi açılır, hangisi açılmaz, belli değil. Aslında kimileri belli. Örneğin Yeni Rüya'ya onca yatırım yapmış olan Şahin Dilbaz, sinemasının binanın restorasyon projesi uyarınca yıkılacağını biliyor, söylemişler. Festivalden sonra sinema kapanacak. Gerçi belli bir tazminat ödenecekmiş, ama o daha çok işin manevi yanı üzerinde duruyor: "Orası da bir tarih. Eski Sümer sineması, kaç kuşağın hatırladığı. Güzel bir salon yapmıştık, ama kısmet bu kadarmış". Evet, eski Cercle d'Orient bu salondan çok daha eski. Ama yine de binayla bütünleşmiş ve yepyeni olmuş bir salon, her şeye karşın korunamaz mıydı? Demek ki o güvendiğimiz Anıtlar Kurulu da onaylamış. Ama yok olan tek salon o değil. Beyoğlu'na eski ve tarihi Saray ve Lüks sinemalarını yıkarak, dev bir AVM inşa etmekte olan 'Demirören İmparatorluğu', inşaatın yanı başındaki Sinepop binasını da aldı. O da festivalden hemen sonra kapılarını kapatacak. Daha önce aynı nedenle kapanan ünlü Ağa Restoran gibi tıpkı... Ayrıca Emek'in de ne olacağı tam olarak belli değil. Birçok kişinin gözünde hâlâ İstanbul'un en güzel salonu olan Emek alçaltılacak mı, yükseltilecek mi? Yoksa sahibi olan sermaye grubu daha akıllıca davranıp, olduğu gibi koruyacak mı? Bakalım, takipçisi olacak ve göreceğiz. En eski salonlardan güzelim Alkazar da kapandı, biliyorsunuz. Ne olacağı belli değil. Ben belki başarırım diye, salonunu bir sinemacı şirkete (ya da Devlet veya Şehir tiyatrolarına) kiralamak isteyen sahibine kulak vererek, bir büyük ithalci şirketin tanıdığım sahibini aradım, burasını tutmalarını önerdim. Bakalım ne olur? Ama dahası var. Yine eskilerden Lale bir süredir kapalı duruyor. Taksim'deki eski Taksim, sonraki yılların Venüs sineması, daha yakın yıllarda ise Devlet Tiyatroları'nın Taksim Sahnesi olan salon da kapalı. Yanı başındaki, o güzelim fasadıyla tarihi Maksim gazinosu ile birlikte... Taksim parkını geçince eski Şan sineması, sonraki yılların ünlü Egemen Bostancı müzikallerinin mekânı Şan Tiyatrosu da yıllar önce yandı, öylece duruyor. Bitti sanırsanız aldanırsınız. Bir zamanların ünlü Yeni Melek sineması güzelce onarılıp gösteri merkezi olarak açılmıştı. Galiba tutturamadılar, şimdi kapalı duruyor. Yine tarihi Elhamra yanmıştı, onarılıp gece kulübü olarak açıldı. Ama artık bir salon değil... Görüyorsunuz ki 10'u aşkın salon saydım. Bunlara kapalı duran AKM salonları da eklenebilir. Bu artık bir salon sorunu değil, bir kıyım sözkonusu. Beyoğlu elden gidiyor, eskinin tüm salonları yok oluyor. Başkan Ahmet Misbah Demircan bu konuda hiç etkili olamıyor. Ve ben kentin asıl sahibine, sevgili Kadir Topbaş'a seslenmek istiyorum. Siz ki Beyoğlu Belediye Başkanlığı'ndan geliyorsunuz. Bu kıyıma dur deyin lütfen! Bitirirken son bir soru. Acaba onarımlardan sonra, tarihi İnci Pastanesi yerinde olacak mı? Yoksa artık profiterolsüz de mi kalacağız?

Sabah, Yazı: Atilla Dorsay, 03.04.2010

MAYINLAR ARASINDAKİ KARKAMIŞ ANTİK KENTİ GÜN YÜZÜNE ÇIKIYOR

 

Karkamış Antik Kenti'ni gün yüzüne çıkaracak mayın temizleme projesi başladı. Gaziantep'in Karkamış ilçesinde yer alan arkeolojik kazılara zemin hazırlayabilmek için 670 dönümlük (dekar) arazi mayınlardan arındırılacak.

 

Uzun süre kamuoyunda tartışılan mayınlı bölgenin temizlenmesi ihalesine katılan 15 firmadan en yüksek teklifi veren Nokta Yatırım İnşaat Limited Şirketi, hemen işe başlayacağını duyurdu. Fırat Nehri'nin batı kıyısında, Türkiye-Suriye sınır hattı üzerinde yer alan Antik Kent, en geç 10 ay (300 gün) sonra mayınlardan kurtulmuş olacak. Yakındoğu Arkeolojisi'nin en önemli yerleşimlerinden birisi olan yerleşim merkezinin tarihi MÖ 3 binli yıllara kadar uzanıyor.

 

Dünyanın en önemli antik kentlerinden birini turizme kazandırmanın mutluluğunu yaşadıklarını belirten Gaziantep Valisi Süleyman Kamçı, mayınların güvenli bir şekilde temizleneceğini söyledi. Kamçı'nın verdiği bilgiye göre Milli Savunma Bakanlığı, Maliye Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı ve valilik tarafından imzalanan protokol kapsamında bölgede koordineli bir şekilde gerekli emniyet tedbirleri alınacak. Yüklenici firma 3 aylık dönemler halinde mayın temizleme işlemlerinin Birleşmiş Milletler'in belirlediği standartlara uygun olduğunu, NATO tarafından akredite edilmiş sertifikasyon kuruluşunca tespit ettirecek. Çıkarılan mayın ve mayın artıkları ile patlamamış mühimmat yerleşim yerlerinden uzakta güvenli bir alanda imha edilecek. Temizlik işleminin bitmesinin ardından çıkarılan tüm mayın ve patlayıcıların cins ve miktarları valilikçe bitiş tarihinden itibaren 10 gün içerisinde yazılı olarak bölgeden sorumlu komutanlığa ve Milli Savunma Bakanlığı'na bildirilecek. Sahada bin 830 mayın bulunduğu tahmin ediliyor.

 

Mayın temizleme ihalesi 24 Temmuz 2009'da yapıldı. İhaleye, ulusal-uluslararası ölçekli 15 firma teklif verirken, işi 1 milyon 111 bin 111 lira ile Nokta Yatırım İnşaat aldı. İşin toplam süresinin 300 gün olacağını aktaran Gaziantep İl Özel İdare Genel Sekreteri Cafer Yılmaz, "Mayın temizliği faaliyetinden sonra arkeolojik kazı yapılacağından yüklenici tarafından kazı ekibine sahada bulunan mayınların tanıtılması ve mayından korunma yöntemleri hakkında kurs verilecek. Kazının başlangıcında bir ay süre ile sahada mayın uzmanı görevlendirilecek." diye konuştu.

Zaman, Haber: Nurullah Kaya, 03.04.2010

ÇAKMA KAYA MEZARI





İzmir'in Selçuk İlçesi yakınlarındaki Şirince Köyü'nde inşa ettiği yapılarla dikkat çeken ve bu yapılar nedeniyle 2001'de 10 ay hapis yatan Ermeni asıllı Yazar Sevan Nişanyan, şimdi de köyün yakınlarındaki Kayserdağı'na Muğla Dalyan'daki tarihi kaya mezarlarına benzeyen kaya mezarı yaptırmaya başladı. Bir dönem boşandığı eşinin üzerine dışkı döktüğü için ünü tüm Türkiye'ye yayılan Nişanyan, bu kaya mezarı nedeniyle devletle mahkemelik oldu.

Muğla'nın Dalyan İlçesi'nde bulunan kral mezarlarının benzerini, 1 yıl önce Kayserdağı'ndaki dev bir kaya önüne iskele koyarak yaptırmaya başlayan Nişanyan'a ilk olarak İzmir Valiliği İl Özel İdaresi müdahale etti. Önce anıt mezarı, imar mevzuatına aykırı olduğu gerekçesiyle mühürleyen İl Özel İdaresi, daha sonra olayın kendi görev sahasına girmediği gerekçesiyle konuyu Orman İşletme Şefliği'ne havale etti. Selçuk Orman İşletme Şefliği'nin ihbarı üzerine Savcılık, kayayı oyan Nişanyan hakkında ormana zarar verme suçundan 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açtı. 50 bin liraya mal edeceği kaya mezarını, sadece güzel bir şeyler yapmak için inşa ettiğini belirten Sevan Nişanyan, ne imar mevzuatında ne de orman kanununda kaya mezarı ile ilgili bir madde bulunmadığını belirterek, "Bu işlemin mevzuatta yeri yok. Orman Kanunu'na göre ne bir tek ağaca zarar veriyorum ne de ormanı mülküme geçiriyorum. Bürokrasiyi ve hakkımda açılan davayı yok sayıyorum" dedi.


Şirince'de kendisine ait otelin işletmeciliğini sürdüren Nişanyan, geçen yıl, 15 Nisan'da köye cephesi bulunan Kayserdağı'ndaki dev bir kayaya, bir anıt mezar yaptırmaya başladı. Mezarın inşaatı sürerken köylerdeki yapıların imar kanununa uygunluğundan sorumlu olan İl Özel İdaresi görevlileri, tutanak tutarak çalışmayı mühürledi. Bunun üzerine Nişanyan, 3194 Sayılı İmar Kanunu'nda kaya mezarıyla ilgili bir madde bulunmadığını belirterek İl Özel İdaresi hakkında İdare Mahkemesi'ne dava açtı. Bu süreçte İl Özel İdaresi, "Olay görev alanımızda değil" dedi ve konuyu Kayserdağı orman alanında kaldığı için Selçuk Orman İşletme Şefliği'ne havale etti. Selçuk Orman İşletme Şefliği ise, Nişanyan'ın ormana zarar verdiği gerekçesiyle Selçuk Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulundu.

Savcılık bunun üzerine Nişanyan'a ormana zarar verme suçundan 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası istemiyle dava açtı. Savcılığın açtığı davanın geçtiğimiz haftalarda görülen ilk duruşmasında davaya bakan Selçuk Sulh Ceza Mahkemesi Hakimi, ormana zarar verilip verilmediği sorusunu sordu.


Buna net bir yanıt alamayan hakim, anıt mezarın yapıldığı Kayserdağı'nda keşif yapılmasını istedi. Önümüzdeki bir kaçgün içinde bilirkişiler, anıt mezarın ormana zarar verip vermeyeceği yönünde inceleme yapacak. İncelemenin ardından mahkemenin mezarla ilgili kararını vermesi bekleniyor. İzmir Orman Bölge Müdürü İbrahim Çiftçi ise, "Böyle bir şeyle ilk kez karşılaştık. Yasamız içinde böyle bir detay yok. Biz orman ekosistemine zarar verir diye düşündüğümüz için dava açtık. Mahkeme gerekli kararı verecektir" dedi.

'Kendime yapmıyorum'
Anıt mezarı kendisi için yapmadığını, nereye gömüleceğinin de umurunda olmadığını dile getiren Nişanyan, tek amacının güzel bir şeyler yapmak olduğunu söyledi. Kayayı oyarak müdahalede bulunmanın imar kanununa ve Orman Kanunu'nda yeri olmadığını belirten Nişanyan, buna rağmen yargılanmasının mantık dışı olduğunu söyledi. Nişanyan, "Mevzuatta bunu yasaklayacak bir şey yok. Ormana gittim, kayayı oydum. Bir işlem yapılırken 'mevzuat izin vermiyorsa demek ki yasaktır' deniyor. Ben de 'yasak değilse, demek ki serbesttir' diyorum. Zaten bürokrasiyi ciddiye alırsak hayatımız bu gibi konularla mücadele etmekle geçer" dedi.

10 yıl hapis cezası var
Sevan Nişanyan, 1995'te yerleştiği Şirince'de eski köy evlerini restore ederek kendi otelini kurdu. 1999 yılında açtığı otelinin işletmeciliğini sürdüren Nişanyan, izinsiz restorasyon yaptığı için 2001 yılında 10 ay hapis yattı. Sevan Nişanyan'ın Avukatı Salih Tosya, Nişanyan'ın köyde işlettiği otelin odalarının yapımıyla ilgili imara aykırı inşaat yapmak ve benzer suçlardan 7-8 davasının daha sürdüğünü söyledi. Bu davalardan Nişanyan hakkında yaklaşık 10 yıllık hapis cezası bulunduğunu belirten Tosya, bu ceza kararlarıyla ilgili Yargıtay'a müracaat ettiklerini ve yanıt beklediklerini söyledi. Tosya, "Kaya mezarıyla ilgili dava açılması da zırva bir şey ve hukukla alakası yok" dedi.

Önceki gün son ceza kesildi

Nişanyan'a son olarak önceki gün toplanan İl Özel İdaresi Encümeni, Şirince'nin Mağara Deresi mevkisinde izinsiz olarak yaptırdığı tek katlı taş yapının imar mevzuatına aykırı olduğu gerekçesiyle 5 bin 253 lira para cezası verdi. Encümen üyeleri Nişanyan'a bir kaç kez daha para cezası kestiklerini, yasalar gereği bu kararı almak zorunda olduklarını söyledi.
Yeni Asır, Haber: İlker Çoban, 03.04.2010

TARİHİ ESERLERİN ENVANTERİ ÇIKARILACAK

 

Mudurnu’da bulunan tarihi eserler ve Mudurnu kültürü bir kitapta toplanacak.


Bolu Müze Müdürlüğü ve Mudurnu Belediye Başkanlığı tarafından yapılan ortak bir çalışma ile Mudurnu'da bulunan 227 tescilli ev, cami ve türbeler ilgili olarak envanter çalışması başlatıldı. Yapılan çalışmalar kapsamında bu eserlerin tek tek tarihi yapıları ön plana çıkacak şekilde fotoğraflanıyor. Yapılan çalışmaların sonuçlanması ile Mudurnu Tarihi ve Kültürü bir kitapta toplanacak. Kitap içerisinde çekilen resimler ve resimlere ait bilgiler yer alacak. Yetkililer, kitapla ilgili olarak çalışmaların devam ettiğini ve en kısa süre içerisinde tamamlanacağını söyledi.

Bolu Olay, 03.04.2010

ÜFTADE TEKKESİ AYAĞA KALKIYOR





Üftade Tekkesi'nin restorasyon çalışmaları başladı. Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, Bursa'yı yaşayan canlı bir müze haline getirerek marka haline getireceklerini söyledi.

 

Molla Fenari Mahallesi'ndeki Üftade Tekkesi'nin restorasyon çalışmaları törenle başladı.
Osmanlı'nın kurulduğu bir şehir olan Bursa`da medeniyetin doğduğunu belirten Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, “Bursa, bir tarih şehri ve ruhaniyeti olan kimlikli bir kenttir. Manevi değerleriyle gözde şehirlerden biri olan Bursa, inanç turizmiyle de ilgi çekmektedir” dedi.
Bursa'daki birçok tarihi yapının zamanla yıprandığını kaydeden Başkan Altepe, kentin gerçek kimliğini gün yüzüne çıkaracak tarihi mirası koruma projelerine, ilçe belediyelerinin de işbirliğiyle devam edeceklerini belirterek, “Bursa`yı yaşayan canlı bir müze kent haline getirerek marka olacağız” diye konuştu.

 

Üftade Tekkesi hakkında bilgiler veren Başkan Altepe, restorasyon çalışmalarını 2010 yılı sonunda tamamlamayı planladıklarını kaydetti. Vakıflar Müdürlüğü mülkiyetinde olan yapının restorasyonu için önceki yıllarda cami derneğinin Osmangazi Belediyesi'nin de desteğiyle girişimde bulunduğunu ancak çeşitli nedenlerle kısmi olarak başlatılan bu çalışmanın tamamlanamadığını hatırlatan Altepe, inanç turizmi açısından Bursa`nın en önde gelen mekanları arasında bulunan ve Aziz Mahmud Hüdai gibi önemli sufilerin yetiştiği yapının, restorasyon çalışmaları kapsamında, “Üftade Hazretleri'nin restorasyona tabi tutulacak olan özel eşyaları ve tekke malzemelerinin sergileneceği bir müze bölümünün de oluşturulacağını söyledi.


Osmangazi Belediye Başkanı Mustafa Dündar da tarihi mirasa yönelik çalışmalarla ciddi mesafe kat eden Bursa`nın turizm kimliğiyle de öne çıktığını ifade ederek, “Bursa, bugüne kadar sanayi ile geldiği noktada, hizmet ve turizm sektörüyle yeni bir yola girdi. Bu yolda tarihi yapılarla ilgili yatırımlar büyük önem taşıyor” dedi.

Bursa Olay, 03.04.2010

DNA RAPORU: BİLİNMEYEN İNSANSI





Sibirya'daki bulunan bir fosilin DNA analizi, 40 bin yıl önce yaşamış bu insansı 'torunu'nun ne Neandertal'e ne de modern insanın atalarına benzediğini gösterdi. Orta Asya’daki bir mağarada bulunan bir serçe parmağından elde edilen DNA örneklerinin, şimdiye kadar bilinmeyen bir insan tipine ait olduğu açıklandı. Çeşitli uluslardan bilimcilerin Denisova Mağarası’nda yaptıkları kazıların bulguları, soyu tükenmiş bu insanların 48.000-30.000 yılları arasında yaşamış olduklarını ortaya koyuyor. Parmak fosiliyle birlikte aynı toprak katmanında bir bilezik ve başka süsü eşyalarına da rastlanmış.

Araştırmacılarca X-Kadın diye adlandırılan bir dişiye ait serçe parmak fosilinden elde edilen mitokondriyel DNA örnekleri (yalnızca annelerden çocuklara aktarılan özel bir DNA türü), sözkonusu insanın bilinen insan türleri olan Homo sapiens sapiens (modern insan) ve Homo sapiens neandertalis (Neandertal insan) farklı olduğunu gösteriyor.

Geçtiğimiz yıllarda da bilimciler, modern insanın Asya’ya yayılmasından çok sonra, yaklaşık 12.000 yıl önce Endonezya’ya ait Flores adasında yaşamış cüce bir insan türüne rastlamışlardı.






Araştırmayı yürütenlerden Almanya’daki Max Planck Everimsel Antropoloji Enstitüsü’nden Svante Paabo, “ Bu mitokondriyel genomu 1 milyon yıl önce kim çıkardıysa, bu şimdiye kadar radar ekranlarımızda görünmeyen yeni bir yaratık” diyor.

Neandertaller de Modern insanın Afrika’dan Dünya’ya yayılmasının ardından, yaklaşık 28.000 yıl önce ortadan kalkmıştı. Neandertallerin modern insanlarla cinsel kaynaşmaya girip girmedikleri, antropologlar arasında tartışma konusu. Bulgular büyük ölçüde bir bölgeye, örneğin İberya Yarımadası’na modern insanın gelmesinden kısa süre sonra neandertallerin yok olduğunu gösteriyor. Buna karşılık Denisova Mağarası’ndaki bulgular, bu iki insan türüyle birlikte yeni insan tipinin de bir arada yaşadığının bir kanıtı.

Buna rağmen keşfi yapan bilimciler, X-Kadın’ı yeni bir insan “türünün” temsilcisi olarak nitelemek konusunda ihtiyatlı davranıyorlar.






Araştırmacılara göre, X-kadın ile modern insanlar ve neandertallerin ortak atası 1 milyon yıl önce yaşamış. Bu tarih, Denisova hominininin 2 milyon yıl önce Afrika’dan Asya’ya göç etmiş olan Homo erectus’tan soy almış olmak için fazla genç. Buna karşılık, 650.000 yıl önce ortaya çıkmış olan Homo heidelbergensis soyundan gelmek için de fazla yaşlı. Modern insan ile neandertallerin ortak atadan farklılaşma tarihiyse 500.000 yıl öncesine gidiyor.

Habertürk, 02.04.2010

"ÇİN'DEKİ 'TÜRK PİRAMİTLERİ' TARİHİ EZBERİ BOZACAK"





Çin’in orta kesimindeki Şaanşi eyaletinin başkenti Şian şehrinin 100 kilometre yakınında bulunan Çin piramitleri hakkında araştırmalarda bulunan ve piramitlerin içine giren ilk Türk araştırmacı yazar Oktan Keleş, piramitlerdeki materyallerin Türk tarihi açısından büyük önem arz ettiğini ve "bütün ezberleri bozacak kadar dünya tarihi açısından önemli olduğunu" söyledi.

"Beyaz piramitler" ya da "Türk piramidi" diye de anılan piramitlere giren ve orada araştırmalarda bulunan Keleş, AA muhabirine yaptığı açıklamada, "Buradaki materyaller konunun uzmanları tarafından incelendiğinde şunu söyleyebiliriz: Tarihin tekrar yazılması gerekebilir" dedi ve piramitlerdeki materyallerin Türk tarihi açısından büyük önem arz ettiğini belirtti.

Keleş, bölgeye daha önce de araştırma yapmak için başkalarının gittiğini ancak araştırmacıların görüntü almasına izin verilmediğini ve şimdi yayımlanan fotoğrafların, "şu ana kadar yayımlananlar arasında bir ilk" olduğunu vurguladı.

Yaşlı bir Çinli rehberliğinde piramitlerin iç kısımlarına girdiklerini belirten Keleş, piramitlerin içinde Türklere ait olduğunu düşündükleri sembol, heykel ve tabletler olduğunu kaydetti.

Keleş, kendilerinin ortaya koyduğu deliller karşısında Çinli yetkililerin, "Eski dönemlerde Uygurlar, Çinliler adına paralı asker olarak görev yapıyorlardı. Buradaki semboller ve işaretler onlardan kalma" dediğini aktardı ve "Bu düşünce tabii kendilerine ait" diye konuştu.





Piramitlere giderken ve piramitlerin içinde yaşananları aktaran Oktan Keleş, yaşlı bir Çinli rehber eşliğinde piramitlere yakın bir yerden doğal bir mağaranın içerisinde girdiklerini ve karanlıkta 40-50 metre kadar yürüdüklerini anlatarak, "Mağarada 3 kanallı bir girişe geldik. Sonra dikey bir yerden 7-8 metre aşağı kaydık. Geniş bir alana geldiğimizde Çinli rehber bize ’Piramidin içindeyiz’ dedi" diye konuştu.

Keleş, piramidin tabii bir oluşumun üzerine inşa edildiğini belirtti ve Çinli rehber eşliğinde bir mezar odasına ulaşıldığını aktardı.

Mezar odasında yerde boyu 2 metreye yakın bir mumya olduğunu belirten Keleş, mumyanın başında bulunan bir kayada çeşitli işaret ve yazıların yanı sıra "ay yıldız, kurt başları" gördüklerini söyledi. Keleş, alana ışık tutulduğunda "şoke olduklarını" ve "3 metre boylarında, muhtemelen granit taştan yapılma bir baş heykeli" ile karşılaştıklarını kaydetti.

Keleş, heykelin üst kısmında çift boynuza benzer bir objenin bulunduğunu, kafasının ortasında da bir "ay-yıldız" simgesinin göze çarptığını anlattı.

Heykelin yanında da kucağında çocuk olan başka bir kadın heykelinin ve yerde bir mumyanın bulunduğunu belirten Keleş, şöyle devam etti: "İhtiyar Çinli, dizlerinin üzerine çöküp bir şeyler mırıldanıyor.

Gördüğümüz mumya bir erkeğe ait. 30 sene kadar önce yüzü daha net seçiliyormuş hatta ayaklarında çizmeye benzer şeyler olduğunu söylüyor, yaşlı Çinli. İçeride yaklaşık 7-8 dakika kadar kaldık ki, ihtiyar Çinli acele çıkmamız gerektiğini işaret ediyor. Biz biraz daha kalıp, etrafı iyice incelemek istiyoruz. Yaşlı Çinli sertleşiyor, teklifimizi kabul etmiyor. Aşağı doğru merdivenle inilen bir yer görüyoruz ve oraya inmek istiyoruz. Yaşlı Çinli, ’oraya inişin çok zor olduğunu, indikten sonra çıkışın daha da zor olduğunu, buradan acele çıkmamız gerektiğini’ söylüyor. Çinli’nin bu kadar telaşlı olmasından ve sinirlenmesinden dolayı aşağı inemedik. Ancak fenerle şöyle etrafı bir taradığımızda, duvarlarda yazılar ve şekillerle üst üste dizilmiş ve birbirlerine yapışmış tabletleri gördük daha fazlasını seçemedik."






Keleş, yaşlı Çinlinin verdiği bilgiye göre, mumyanın yüzünün önceden daha net olduğunu, ancak zaman içerisinde köylülerin mumyanın bazı parçalarını koparması nedeniyle bozulmaya başladığını söyledi.

Çift boynuzlu granit taştan üç metrelik baş figürünü sorduklarında ise şaşırtıcı bir cevap aldıklarını belirten Oktan Keleş, Çinli’nin "O sizin atanız Oğuz Kağan’ın temsili suretidir" dediğini nakletti.

Keleş, Çinli’nin piramidin alt kısmında başka bir mumya olduğunu ve onun hiç bozulmadığını ileri sürdüğünü, ayrıca var olan binlerce tabletten bazılarının zaman içerisinde aşınarak birbirine yapıştığını söylediğini aktardı.

Piramitlerin bulunduğu bölgenin yasak olduğuna dair söylentilerin sorulması üzerine Keleş, bölgenin tamamen yasaklanmış bir bölge olmadığını, ancak içeride araştırma ve çekim yapmak konusunda izin verilmediğini belirtti.

Keleş, özellikle Alman bilim adamlarının yaptığı çalışmaların "oldukça önemli" olduğunu, ellerinde bazı bilgiler olmakla beraber görüntü olarak kanıt sunamadıklarını vurgulayarak, "Bildiğimiz kadarıyla bizim yayımladığımız görüntüler bu alanda en kapsamlı görüntüler olma özelliğine sahiptir" diye konuştu.
 

Şian şehrinin 100 kilometre yakınında bulunan Çin piramitlerinin, diğer adıyla "Türk piramitlerinin" keşfi konusunda birçok iddia bulunuyor. Bunların arasında en yaygın olanı ise İkinci Dünya Savaşı sırasında Amerikalı pilot James Gaussman’ın Hindistan’dan Çin’e uçarken piramitleri gördüğüne dair iddialar olmasına karşın, bu iddiaları doğrulayacak bir kanıt bulunmuyor.

Gaussman’ın iddialarının aslında Trans World Havayolları’nın Uzak Doğu yöneticisi Binbaşı Maurice Shehan’a ait olduğu düşünülüyor.

Keleş, Gaussman’ın bölgedeki piramitleri görmesinin ardından Alman araştırmacı yazar Hartwig HausDorf’un bölgeye gittiğini ve piramitler hakkında birçok materyal topladığını aktardı.

Keleş, Hausdorf’un bu piramitlerde, ön Türklere ait "yazılar ve çok değişik mumyalar olduğunu" söylediğini, ancak bunları delillendiremediği için bilgilerinin kuşkuyla karşılandığını belirtti.

Piramitlerin sayısının irili ufaklı 100 civarında olduğu belirtilirken, söz konusu piramitlerin kime ait olduğu ve içindekiler hakkında kesin bilgi bulunmuyor.

Milliyet, 03.04.2010

ÜSKÜDAR'DAKİ İSKELE HAMAMI, SPOR MAĞAZASI OLDU





Intersport Türkiye'de hizmete açtığı 23'üncü mağazasında, spor ile tarihi buluşturan bir konseptle müşterilerinin karşısına çıkıyor.

Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırıldıktan sonra, Ayasofya kayıtlarına göre 1489 yılında hizmete açılan, 1500'lerin ortalarında Mimar Sinan tarafından yeniden inşa edilen hamam, en son 1994 yılında yenilendi. 2008 yılında Üçler Market tarafından işletmesi alınan hamam Intersport'un Üsküdar'daki yeni mağazasına ev sahipliği yapıyor. Mağazanın işletmecisi Murat ve Hüseyin Parlak kardeşler. Tarihi yapının, 650 metrekarelik orta katında açılan mağaza, aslına sadık kalınarak onarılan kubbeler altında, dünya markalarının farklı ürünlerini barındırıyor.

Intersport mağazalarında Adidas, Nike, Puma, Converse, Asics, O'Neill, Rucanor, Salomon, Arena, Speedo, Nordica, Elan, Spyder, Wilson, Head, Rollerblade, Columbia, McKinley, Tecno Pro, Pro Touch ve Energetics gibi markaların ürünlerini tüketiciye sunuyor. Intersport'un, dünyada 37 ülkede 5 bin 500'ün üzerinde satış noktası var. Ancak Üsküdar'da açılan mağaza tarihi dokuya uyumlu olduğu için diğerlerinden farklı.

İskele Hamamı'nın tarihi
Hamam, Mihrimah Sultan Camii'nin sağ tarafından biraz ileride, Mihrimah Sultan Mektebi'nin önünde. Eskiden tam bir çarşı hamamı niteliğindeymiş ve bu nedenle çok işlekmiş. Önünde sıra ile dükkanlar ve bunlar arasında meşhur Moskoşu Fırını ile ünlü Çil Horoz Şekerlemecisi ve cami meşrutasının altında kesmetaş ve tuğla hatıllı, tonoz damlı, Benzinci Celal Bey'in dükkanı varmış. Biraz ileride ise Arasta Çarşısı... İstanbul'un eski Balıkpazarı ne ise Üsküdar'ın bu semti de o imiş. Ayasofya vakıfları muhasebe defterinde Üsküdar'da bir hamamın bulunduğuna işaret edilmiş. Kira başlangıcı da 894 (1489) tarihi. Bu durumda hamam, ilk önce Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılmış ve sonra harap olduğundan Mimar Sinan'ca yenilendiği düşünülebilir. Hamam tahrir defterinde de Ayasofya Camii vakfı olarak gösterilmiş.

Zaman, Haber: Kazım Pıynar, 02.04.2010

MISIR ÇARŞISI YENİLENİYOR





Vakıflar Genel Müdürlüğü, 350 yıllık tarihi boyunca çeşit çeşit otların ve yüzlerce tür baharatın buluştuğu Mısır Çarşısı'nın restorasyonu için ilk adımı attı.

 

Çarşının restorasyonu, rölöve ve restitüsyon projelerinin koruma kurulunca onaylanmasının ardından başlayacak. AA muhabirinin Vakıflar Genel Müdürlüğü'nden aldığı bilgiye göre Mısır Çarşısı, 350 yıl önce Yeni Cami Külliyesi'nin bir parçası olarak Bizans devrinden itibaren yoğun bir pazar alanı özelliğini taşıyan Eminönü'nde inşa edildi.

Yeni Cami'nin ileride kendi kendine yetmesini sağlayacak olan geliri getirmesi için cami vakfiyesi olarak inşa ettirilen "L" şeklindeki Mısır Çarşısı, Hatice Turhan Sultan tarafından mimar Hassa Baş Mimarı Mustafa Ağa'ya yaptırıldı. İlk açıldığı dönemlerde "Yeni Çarşı" veya "Valide Çarşısı" adlarıyla anılan çarşı, dükkanlarda satılan malların genellikle Mısır üzerinden gelmesi üzerine 18. yüzyılın ortalarından itibaren "Mısır Çarşısı" adını aldı.

 

Çarşıda iki büyük yangın
Mısır Çarşısı, 1691 yılının Ocak ayında bir gece yarısı çıkan yangında, neredeyse tamamen yandı. Tüm çarşıyı etkisi altına alan ve iki gün süren yangında, sadece demir kapılı bir kaç dükkan kurtarılabildi, esnaf büyük maddi kayba uğradı. Mısır Çarşısı, tarihindeki en büyük ikinci yangını 1940 yılında yaşadı.

Mısır Çarşısı'nın dükkan düzeni ve kullanım alanının, 1940-1943 yılları arasında yapılan restorasyonda özgünlüğünü kaybettiği düşünülüyor. Arasta düzeninde, doğu-batı doğrultusunda uzanan kolu daha uzun olan Mısır Çarşısı'nın, uzun ve kısa kenarın birleştiği noktada çapraz tonoz ile örtülmüş dua meydanı yapıldı.

Çarşının inşasında, tonozu taşıyan kemerler duvarlara oturtulmayarak, taşıyıcı ayaklar kullanıldı. Çarşının güneydoğusunda yer alan ayakların yanına ezan köşkü inşa edildi. Yapının özgün halinde çarşıdaki her dükkanın mallarını sergilediği raflar ile satıcının oturduğu sedirin yer aldığı eyvan kısmı ve arkasında ahşap kapısı kapanan, önündeki alanın 2 misli derinliğinde bir oda bulunuyordu. Eskiden bu odalar ve hücre girişleri genellikle depo olarak kullanılıyordu

Son restorasyonda eyvanlar, arkalarındaki odalara bağlandı. Odalar ile eyvanları ayıran duvarlar yıkıldı ve depo olarak kullanılan bu mekanlar dükkan haline getirildi. Yeni Cami'nin avlusundan 1941 yılında yol geçirilmesiyle Mısır Çarşısı ile Yeni Cami birbirinden ayrıldı.

Restorasyon
Vakıflar Genel Müdürlüğü, Mısır Çarşısı'nın onarımının yapılabilmesi için rölöve, restitüsyon ve restorasyon projelerini aslına uygun olarak hazırladı. İstanbul Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunca onaylanan projeler, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kuruluna gönderildi.

Restorasyon projelerinin koruma kurulunca onaylanmasının ardından Mısır Çarşısı'nın onarımına başlanacak. Mısır Çarşısı'nda yapılacak onarım projesi kapsamında, değişik malzemelerden yapılan pencere doğramaları ahşap olarak yapılacak, dükkanların vitrin düzenleri onaylı projeye göre yenilenecek, yapının cephesinde cephe temizliği, cephelerdeki çimento esaslı harçlar alınarak, horasan harçlı derzleme yapılacak.

Orijinaline yapılan yanlış müdahaleler projeye göre düzeltilecek, statik problemleri bulunan kısımlarda gerekli sağlamlaştırma yapılacak, sokak tonozlarında varlığı eski fotoğraflardan bilinen kalem işleri yeniden işlenecek. Özgün demir kapılar onarılacak, sokak zemini taş kaplanacak, üst örtüde kurşun işleri ve buna bağlı imalatlar yapılacak, çimento sıvalar raspa edilerek, yerine horasan sıva kullanılacak.

Radikal, 02.04.2010

"ILISU BARAJI'NDAN DERHAL VAZGEÇİN"

 

Boğaziçi Üniversitesi’nden 111 öğretim üyesi, tarihi Hasankeyf’i sular altında bırakacak Ilısu Barajı’ndan vazgeçilmesi için ortak bir açıklama yaptı.

 

Açıklamada özetle şöyle denildi: “Ilısu Barajı inşaatına uluslararası finansman yaratmak üzere bundan önce oluşturulan iki farklı konsorsiyum, 2002 ve 2009 yıllarında dağılmak durumunda kalmıştır. Bu iki konsorsiyum, Ilısu Barajı doğa, kültür ve yerleşimle ilgili uluslararası standartları sağlamadığı için projeden geri dönüşsüz olarak çekilmiştir. Daha açık bir ifadeyle, Ilısu Barajı’nın, bazı çevresel, toplumsal ve kültürel etkileri itibariyle en başta Dünya Bankası İhtiyat Politikaları’na ve bu politikaları temel alan OECD’nin tavsiyelerine aykırı olduğu görülmüştür. Dicle Vadisi ve Hasankeyf, UNESCO’nun Dünya Mirası kriterlerinin onda dokuzunu sağladığı bilinen yer yüzündeki tek alandır. Bizler, hükümeti Ilısu Barajı inşaatından vazgeçmeye, projeye finansman sağladığı iddia edilen Akbank, Garanti ve Halkbank’ı ise desteklerini çekmeye davet ediyoruz.”
Hürriyet, 02.04.2010



******


HASANKEYF İÇİN E-İSYAN

 

Doğa Derneği’nin, Ilısu Barajı çalışmalarının durdurulması ve Hasankeyf’in UNESCO Dünya Mirası ilan edilmesi için başlattığı kampanya kapsamında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’a 60 bin elektronik posta gönderildi.

 

Ilısu Barajı için uluslararası konsorsiyumun projeden desteğini çektiğini anımsatan Doğa Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Güven Eken “Projeye Sezen Aksu, Tarkan, Orhan Gencebay, Okan Bayülgen gibi önemli isimler de destek veriyor” dedi.

Hürriyet, 03.04.2010

ELAZIĞ ARKEOLOJİ MÜZESİ'Nİ YILDA SADECE 1 KİŞİ GEZDİ

 

Türkiye'de, yerli ziyaretçiden çok yabancıların rağbet gösterdiği müzelerin yaşadığı sıkıntı, Elazığ'da ilginç bir sonuçla daha net ortaya çıktı.

 

Elazığ Arkeoloji ve Etnografya Müzesi'ni yılda sadece bir kişi gezdi. Şaşkınlık uyandıran sonuç, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın geçtiğimiz yıl Türkiye'nin farklı bölgelerindeki 110 müze ve örenyerini ücretsiz hale getirmesinin de işe yaramadığını gösterdi.

 

Kültür Bakanlığı, 2009 yılında müzelerin ziyaretçi sayılarını yayınladı. Bakanlık verilerine göre, Elazığ'daki Arkeoloji ve Etnografya Müzesi'ni ücretli olarak tek bir kişi gezdi, ücretsiz olarak ise hiç kimse gezmedi. Elazığ'ın bir diğer müzesi Harput Müzesi ise kapalı olduğundan yine hiçbir ziyaretçinin müzeyi gezme imkanı olmadı. Elazığ'ın bu rekorunu, Hatay'daki Atçana Örenyeri takip etti. Buradaki örenyeri ise sadece 13 kişi tarafından ücretsiz olarak gezildi. Adıyaman'daki Pirin Örenyeri'ni ise ücretli olarak yine Elazığ'daki gibi 1 kişi gezdi ancak örenyeri ücretsiz ziyaretçi konusunda daha şanslı, burayı ücretsiz gezen kişi sayısı 16 bin 497 olarak gerçekleşti. Sofraz Anıt Mezarı da ücretli ziyaretçi sayısında oldukça şanssız bir yıl geçirdi. Ücretli olarak 3 kişiyi ağırlayan Sofraz'ı, ücretsiz olarak ise 812 kişi ziyaret etti.

Zaman, Haber: Aslıhan Aydın, 02.04.2010

ŞEHİTLER ABİDESİ'NDE 6 PARMAKLI KOMUTAN RÖLYEFİ





Çanakkale Şehitler Abidesi’nin ayaklarında bulunan ve Mehmetçiğin kahramanlığını anlatan rölyefte, askerlerine düşmanı hedef gösteren bir komutanın elinin 5 yerine 6 parmaklı oluşu yıllar sonra farkedildi.

 

“Çanakkale Geçilmez” destanını yazan ve gösterdiği kahramanlıkla, Türk’ün adını dünyaya duyuran Mehmetçik’i ölümsüzleştiren Şehitler Abidesi’ndeki bir hata şaşkına çevirdi. Morto Koyu’nun gerisinde yükselen Hisarlık Tepe’de yapımına 1954 yılında başlanan 41.7 metre yüksekliğindeki Şehitler Abidesi 1960 yılında bazı eksikleriyle birlikte ziyarete açıldı. Geceleri de görülebilmesi için 1998 yılında ışıklandırılan abidenin ayaklarında bulunan 8 rölyef, Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Galerisi Müdürlüğü’nün açtığı yarışma sonucunda, ünlü heykeltıraş Prof.Dr. Ferit Özşen’e yaptırıldı ve 27 Kasım 1999 tarihinde törenle açıldı.

Her yıl 18 Mart Çanakkale Deniz Zaferi ve 24 Nisan Çanakkale Kara Savaşları törenlerine ev sahipliği yapan Şehitler Abidesi’nin ayaklarındaki rölyeflerde yapılan bir hata ise 11 yıl sonra ortaya çıktı. Abidenin ayaklarındaki 8 rölyeften biri olan ve hem Seyit Onbaşı’nın kahramanlığını anlatan, hem de bir komutanın savaşı sevk ve idaresini gösteren rölyefte; komutanın, askerlerine düşmanı hedef gösteren elinin 5 yerine 6 parmaklı olarak yapıldığı yıllar sonra bir ziyaretçinin gözüne takıldı. Komutanın, gözükmeyen başparmağı, düşmanı gösteren işaret parmağı ve geriye kalan 4 parmağıyla toplam 6 parmaklı olduğu saptandı.

Bu iddiayı ilk kez duyduğunu anlatan rölyeflerin mimarı ünlü heykeltıraş Prof.Dr. Ferit Özşen, 1998 yılında açılan yarışmada kendisine ait proje seçildikten sonra 1999 yılı şubat ayında yontma çalışmasına başladıklarını ve kasım ayında rölyefleri tamamladıklarını söyledi. Şehitler Abidesi’nin kara tarafına bakan ayaklarına kara savaşlarından sahneler, deniz tarafına bakan ayaklarına ise deniz savaşından sahneler yaptıklarını anlatan Prof.Dr. Özşen, en kısa sürede Çanakkale’ye gelerek komutanın elindeki bir parmağı yontarak yok edip hatayı düzelteceğini belirtti.

Hürriyet, Haber: Burak Gezen, 02.04.2010

KANALİZASYONDAN 800 YILLIK TARİHİ ESER ÇIKTI

 

 

Erzincan merkeze bağlı Kavakyolu Belediyesi tarafından yapılan kanalizasyon çalışması sırasında, bir küpün içerisinde, Osmanlı erken dönemi veya Selçuklular dönemine ait olduğu sanılan seramikten 28 parça testi, tabak ve kaseler bulundu.

 

Bulunan tarihi eserlerin müze müdürlüğü ve arkeolojik eserler envanterine kaydedilebilmesi için İl Kültür Müdürlüğü'nce gerekli çalışmaların yapıldığını belirten Erzincan Valisi Abdulkadir Demir, "Renkli ve çoğunlukla zarar görmemiş olan kase, tabak ve testiler, Osmanlı erken dönemi veya Selçuklu dönemlerinde kullanılan motifler içeriyor. Bu ürünler, pişmiş topraktan oluşturulmuş, sağlamlık ve zarafetinden hiçbir şey kaybetmemiş." dedi. Maddi değerinden çok, tarihi miras olmasıyla ilgilendiklerini ifade eden Demir, eserlerin, kentte kurulma işlemleri devam eden müzede sergilenmesi için Erzincan'da muhafaza altında tutulacağını ifade etti.

Zaman, 02.04.2010

PERU, ANTİK KENT MACHU PICCHU'YU TEKRAR ZİYARETE AÇIYOR





Peru'nun en önemli ve en çok turist çeken antik kenti Machu Picchu'nun, iki ay kapalı kaldıktan sonra yeniden açılması bekleniyor.

 

Ocak ayı sonundaki şiddetli yağmurlar ve toprak kaymaları, Inka medeniyetine ait 15. yüzyıl kalıntılarına demiryolu ile ulaşımı engellemişti.

 

Machu Picchu Latin Amerika'da turistlerin en çok ziyaret ettiği yerlerden biri. Antik kentin kapalı kalması, Peru'nun turizm gelirinden gün başına bir milyon dolar kaybetmesi anlamına geliyordu.

Kalıntılara ulaşımı sağlayan demiryolunun hasar görmesi üzerine, ülkede eşine az rastlanır bir tamirat çalışması başlatılmıştı.

 

Antik kentin kapalı kalması, Peru'ya, Machu Picchu'nun turizm endüstrisi için önemini tekrar hatırlattı. Latin America For Less adlı turizm acentası direktörü Bernard Schleien, Peru'ya yönelik satışların yüzde elli oranında düştüğünü söyledi.

 

Machu Picchu'nun kapalı kaldığı iki aylık süre içinde Peru'ya giden turistlerin sayısında 60 bin civarında bir azalma olduğu tahmin ediliyor.

 

Machu Picchu antik kentinin bulunduğu Cuzco bölgesinin ticaret odası, bölgedeki yerli nüfusun yarısından fazlasının doğrudan ya da dolaylı olarak turizm endüstrisi için çalıştığını belirtiyor.

Antik kentin yeniden açılmasının, Peru'yu yalnızca turizm açısından değil, ülkenin imajı açısından da etkiliyordu.

BBC Türkiye, Haber: Dan Collyns, 01.04.2010

TEMEL KAZISINDA 6 TARİHİ MEZAR

 

 

Amasya'da bir inşaatın temel kazısı sırasında "Geç Roma dönemine" ait olduğu belirlenen 6 mezar ortaya çıkartıldı.

 

Edinilen bilgiye göre, Kirazlıdere Mahallesi’nde Tahir Köse’ye ait yaklaşık 1 dönümlük arsa üzerinde başlatılan temel kazısı sırasında tarihi mezarlara rastlandı. Olay yerine gelen Amasya Müze Müdürlüğü ekipleri, mezarların bulunduğu yerden çıkartılması için çalışma başlattı.

Yapılan çalışma ve incelemeler sonucu, bulunan 6 mezarın "Geç Roma dönemine" ait olduğu ve içerisinde yetişkin kişilere ait 7 iskelete rastlandı.

Amasya Müze Müdürü Celal Özdemir, kurtarma kazısı sırasında üzeri tonozlu taş kapaklı 6 adet mezarda iskeletlerin dışında bir bulgu elde edilemediğini bildirdi.

Mezarların daha önce açılmış olabileceğini, araştırmaların sürdüğünü ifade eden Özdemir, "Amasya’da Roma dönemine ait çok sayıda mezar olduğu biliniyor. Roma dönemine ait sıradan ve çok sık rastlanan mezarlar var" dedi.

Özdemir, inşaat çalışmalarının durdurulduğunu, buradaki çalışmalarla ilgili kararı Samsun Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Bölge Kurulu’nun vereceğini kaydetti.

Radikal, 01.04.2010

TARİHİ KASTAMONU KALESİ TURİZME KAZANDIRILACAK

 

 

Kastamonu Kültür ve Turizm Müdürlüğü ve Kastamonu Valiliğinin girişimleri sonucu kalede inceleme yapmak üzere Kastamonu'ya gelen Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü'nden (MTA) 4 kişilik teknik ekip, sabah saatlerinde kalenin içindeki mağaraya girdi.       

Jeomorfolog Cangül Acar başkanlığında jeoloji mühendisleri Koray Türk ve Fatih Şavaş ile topoğraf İsmail Kahraman'dan oluşan ekip, lazerli metre ile ölçümlerini yaparak mağara içinde bir süre ilerledi ve kalenin kuzeydoğusundaki çıkış noktasına ulaştı.        

Mağaranın 3 metre genişliği, yaklaşık 4 metre de tavan yüksekliği olduğunu söyleyen ve mağara içinde bazen 10 santimetre bazen 30 santimetre yüksekliğinde basamaklar olduğunu ifade eden Türk, ''55 derece eğim var. 90 metre gittik. En sonunda odacık gibi bir yer var, girişi yukarıdan dökülen malzeme ile tıkanmış. Dar bir yer var oradan geçilebilir ama kazılması gerekir. Hava sıkıntısı yok. Merdivenlerin dışında herhangi bir kabartıya rastlamadık. Kanal gibi alt geçit gibi açılmış'' dedi.        

Ekipler, yaptıkları çalışmayla kalenin içindeki mağaranın ''Kastamonu şehir merkezine, Ağlı Kalesi gibi mekanlara bağlandığı, içinde hazineler olduğu, mağaranın içinden dere geçtiği'' gibi efsaneleri de çürütmüş oldu.
        
Kastamonu Kalesi'ndeki çalışmalara katılan Kültür ve Turizm İl Müdürü Ziver Kaplan da arkeologların kalede inceleme yapacağını belirterek, bundan sonraki sürecin daha da hızlanacağını söyledi.     

Kastamonu Kalesi ve mağaranın turizme kazandırılacağını ifade eden Kaplan, mağara içindeki dehlizin sığınma, erzak taşıma ve güvenlik amacıyla kullanılmış olabileceğini söyledi.

Ntvmsnbc, 01.04.2010

KOÇ, MÜZE İÇİN YER ARIYOR





Koç Vakfı, Türkiye'nin ilk özel müzesi olan Sadberk Hanım Müzesi için şehir merkezinde daha geniş bir bina veya müze inşa edebileceği arsa arayışına girdi.

 

Sadberk Hanım Müzesi, yeni yerin bulunması ile birlikte yaklaşık 30 yıldan buyana mülkiyeti Koç Vakfı'na ait olan Sarıyer'deki tarihi Azaryan Yalısı'ndan taşınacak.

 

Türkiye'nin zengin ve köklü aileleri açtıkları müzelerle modern sanat konusunda adeta yarışıyor. Bu konuda ilk geleneği başlatan isim Koç Ailesi oldu. 1980 yılında Sarıyer'de Sadberk Hanım Müzesi'ni kuran Koç Ailesi ardından, Haliç kıyısında Rahmi Koç Sanayi Müzesi'ni hayata geçirdi.

Koç Ailesi'ni daha sonra sırasıyla Eczacıbaşı Ailesi(İstanbul Modern), İnan Kıraç(Pera Müzesi) ve Sabancı Ailesi(Sabancı Müzesi) takip etti.

 

Yine bunların dışında yine elinde geniş bir resim koleksiyonu bulanan Demsa Grup'un patronu Demet Sabancı Çetindoğan ile eşi Cengiz Çetindoğan'ın da müze kurma projesi olduğu biliniyor.

Türkiye'nin ilk özel müzesi olan Sadberk Hanım Müzesi ile sanata verdiği değeri kanıtlayan Koç Vakfı, Sadberk Hanım Müzesi için şehir merkezinde daha geniş bir bina veya müze inşa edebileceği arsa arayışına girdi. Yeni binan bulunması ile birlikte Sadberk Hanım Müzesi, mülkiyeti Koç Vakfı'na ait olan Sarıyer'deki tarihi Azaryan Yalısı'ndan taşınacak.

 

Koç Vakfı Genel Müdürü Erdal Yıldırım, yeni yer araşışını doğrulayarak, bu konuda şu bilgileri veriyor: "Müzeyi şehir merkezine yakın bir yere taşıma isteğimiz var. Ama buradan taşınma kararı almak da çok kolay değil. Bunun için bir yer arayışına geçtik. Şehir merkezinde bir bina alıp müze yapma düşüncemiz vardı. Bu düşüncemiz yine de geçerliğini koruyor. Ama bu ölçekte bir bina bulmak zor. Bu yüzden yeni bir bina da inşa edebiliriz. Bunun için İstanbul'un tarihi yarımadası civarında arsa arayışındayız. Bu tabii uzun soluklu bir arayış; iki yılda sürebilir, üç yılda"

Öte yandan Sadberk Hanım Müzesi'nin Haliç kıyısındaki Rahmi Koç Müzesi'nin yanına taşınmasının gündemde olduğu ifade ediliyor. Erdal Yıldırım, Sadberk Hanım Müzesi için Haliç bölgesinde yer arayışı içerisinde olduklarını vurguladı.


Sarıyer, Büyükdere Caddesi üzerinde yer alan ve merhum Vehbi Koç'un eşi yine merhume Sadberk Hanım'ın adını taşıyan müze, iki aynı yapıdan oluşuyor. Müzenin ana binası, 19'uncu yüzyılın başında yanmış olan eski bir konak arsası üzerine tüccar Bedros Azaryan tarafından yaptırıldı. Kagir zemin üzerine ahşap/bağdadi tarzda inşa edilen bu bina "Azaryan Yalısı" olarak biliniyor.

 

1950 yılında Koç Ailesi tarafından satın alınan yalı, müzeye dönüştürülmesine karar verilen 1978 yılına kadar da, yazlık olarak kullanıldı. 1978-1980 yılları arasında, Sedat Hakkı Eldem'in hazırladığı bir restorasyon projesinin uygulanmasıyla bina müzeye dönüştürülerek, 14 Ekim 1980 tarihinde ziyarete açıldı.

Vehbi Koç Vakfı, 1983 yılında Sadberk Hanım Müzesi koleksiyonlarına kattığı Kocabaş eserlerinin sergilenebilmesi için, mevcut binanın hemen yanında bulunan ve 20'inci yüzyıl başlarında inşa edildiği sanılan, yarı yıkık durumdaki başka bir yalıyı daha satın aldı. Bu yalının ön cephesi aslına uygun olarak, yeniden inşa edildi. Restorasyon projesi İbrahim Yalçın tarafından hazırlanan ikinci binanın inşaatı iki yıl sürdü. 24 Ekim 1988 tarihinde "Sevgi Gönül Binası" adıyla açılan bu ikinci binada, İslam öncesi arkeolojik eserler sergileniyor.

 

Bahçesiyle birlikte 4 bin 280 metrekare olan Azaryan Yalısı, 400 metrekarelik bir alana oturmakta. Yalı, 33 oda, 4 sofadan oluşuyor. Azaryan Yalısı, arkasındaki yazlık Rus Sefareti'nin sınırlarına kadar uzanan çok geniş bir bahçe içerisinde yer alıyor.

Hürriyet, Haber: Okhan Şentürk, 01.04.2010

BATIDAKİ İSLAM ESERLERİ VATANINA DÖNÜYOR

 

Christie's Müzayede Evi'nin İslam Eserleri ve Halı Departmanı Direktörü William Robinson, İslam eserleri pazarının İslam dünyasındaki alıcılar tarafından yönlendirildiğine dikkati çekerek, "19. yüzyılda Avrupalılar buraya gelir, eserler alırdı. Şimdi Türk, Arap ve İranlılar Londra'ya gelip, eserler alıp ülkelerine götürüyorlar." dedi.

 

Christie's, Londra'da 13 Nisan'da 'İslam ve Hint Sanatı', 16 Nisan'da 'Hint ve İslam Eserleri ve Tekstiller' müzayedelerini gerçekleştirecek. Satışa sunulacak İslam ve Hint coğrafyasından eserler arasında resimler, el yazmaları ve İznik çinileri yer alıyor. Müzayedede en dikkat çekici eser ise 200-300 bin sterlin tahmini bedelle satışa sunulacak boyalı ve yaldızlı oyma 'Şam Odası'.

Zaman, 01.04.2010

SÜTUNLAR KORUMA ALTINA ALINDI

 

 

Muğla'nın Bodrum İlçesi'ndeki, altyapı çalışmaları sırasında bulunan Hellenistik Dönem'e ait 16 mermer sütunun Antik Tiyatro'nun sahnesine ait olduğu belirlenerek, korumaya alındı.

Devlet Su İşleri (DSİ) tarafından yürütülen Bodrum Yarımadası İçme Suyu Projesi çalışmaları kapsamında Kıbrıs Şehitleri Caddesi'ndeki Amfitiyatro önündeki 300 metrekarelik alanda 15 sondaj kuyusu kazıldı. Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi denetiminde, arkeolog Hande Savaş gözetiminde geçen Cuma günü yapılan çalışmalarda Hellenistik Dönem'e ait geniş tabanlı 16 mermer sütun bulundu. 35 yıl önce Bodrum-Turgutreis Karayolu'nun yapımı sırasında bir kenara atıldığı ortaya çıkan sütunların Antik Tiyatro'nun sahnesine ait olduğu belirlendi. Toprak altından çıkartılan sütunlar Antik Tiyatro'ya taşınıp, koruma altına alındı.

Çalışmalara eşlik eden arkeolog Hande Savaş, sondaj çalışmalarının tamamlanmasının ve bölgede tarihi eser olmadığından emin olunmasının ardından su kanalı açmaya kalınan yerden devam edileceğini söyledi.

Tarihi sütunların toprak altından çıkartılmasını turistler ve çevredekiler ilgiyle izledi. Bu sırada çöplerden plastik atık toplayan 45 yaşındaki Mehmet Selim, dikkatsizlik sonucu sondaj kuyularından birine düştü. Selim şans eseri yara almadan kurtuldu.

haberler.com, 01.04.2010

SERTARİKZADE TEKKESİ, KÜLTÜR MERKEZİ OLUYOR

 

İstanbul'un Eyüp İlçesi'ndeki en eski tarihi yapılardan biri olan ve aslına uygun olarak restore edilen Sertarikzade Tekkesi, önümüzdeki ay içerisinde kültür merkezi olarak açılacak.

 

Nişanca Mahallesi'nde yer alan ve Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından bakım, onarım ve restorasyonu yapılarak sosyal-kültürel faaliyetlerde kullanılması için Eyüp Belediyesi'ne tahsis edilen tesiste kültür, sanat aktiviteleri ile çeşitli kurslar düzenlenecek.

Zaman, 01.04.2010

LEONARDO DA VİNCİ, ASKERİ BİR DEHA MIYDI?

 

Floransalı ünlü ressam, bilimadamı Leonardo da Vinci, "İsa'nın Son Akşam Yemeği"ni resmetti, efsanevi "Sforza Atı"nı tasarladı, insan anatomisine ilişkin ilk önemli çalışmaları yaptı.

 

Peki da Vinci acaba aynı zamanda keşifleri, 16'ıncı yüzyılın Avrupası'nda yaşanan savaşlarda korkunç ölümlere yol açan; kötü niyetli, askeri bir deha mıydı?

 

"Kayıp Savaşlar: Leonardo, Michelangelo ve Rönesansı tanımlayan Artistik Düello" adlı kitabım için araştırma yaparken karşı karşıya kaldığım bir soru bu.

 

Kitap, 1504'ten 1506'ya kadar bu iki sanat devinin Floransa'nın göbeğindeki Büyük Konsey Salonu'ndaki muazzam savaş sahnelerini resmetme mücadelelerini konu alıyor.

 

Michelangelo, aralarında soğukluk başgösterdiğinde daha sadece 29 yaşındaydı ve hiç bir savaş görmemişti; fiziki anlamda narin ve askeri yaradılıştan uzak olduğu anlaşılıyor.

 

Diğer yanda Leonardo da Vinci ise sertliğe, şiddet yanlısı erkeklere hayrandı- Rönesans'ta İtalyan siyasetine hakim askerler ve savaşçı prensler çok ilgisini çekiyordu.




Da Vinci dev bir yay tasarlamıştı


"Anghiari Savaşı" tablosu için sipariş aldığında ellili yaşlarındaydı ve Milan Dükü Sforza'nın emrinde yirmi yıl geçirmişti.

 

Sforza'nın hizmetine girmek için yazdığı iş başvurusunda örneğin Leonardo, kendisini "sanatı ek iş olarak yapan askeri kaşif" olarak tasvir eder; aralarında zırhlı bir aracın, kaleleri çökertme tekniklerinin ve diğer savunma ve taarruz yöntemlerinin yer aldığı sırlarını paylaşma önerisinde bulunur.

 

Peki Leonardo'nun tüm o tank tasarımları, dev yay, kundak gemisi çizimleri hatta buharla çalışan top projelerinin gerçekle bir ilgisi var mıydı acaba?

 

Çünkü bazı yorumcular tarafından, çizdiği savaş makinelerinin sürreal bir eğlence şekli olduğu görüşü de dile getirilmiştir.

 

Bunun sebebi belki de Leonardo da Vinci'nin modern bilimin kahramanı haline gelmesiydi.

Leonardo da Vinci'nin merakı gerçekten bir kahramanlık gösterisiydi ama belki de o bilimsel bilginin karanlık yanlarını, insanlığın doğaya hakim olma arzusunu önceden sezmişti.

Ya da belki o zamanlar, araştırmaları için fon bulmasının en kolay yoluydu bu.

 

Leonardo'nun keşifleri ile savaş gerçeği arasındaki ilişkiyi araştırırken kendisini örnek alan ve 16'ıncı yüzyıl Avrupasında etkin olan bir İtalyan askeri mühendislik geleneğinin peşine düştüm.





1588'de İtalyanların yaptığı bu çalışmalar, Leonardo'nun yakın çalışma arkadaşı Francesco di Giorgio'dan hatırı sayılır ölçüde "askeri bilimin öncüsü" diye bahsediyordu.

 

Kitaplarda tasvir edilen havaifişekler ya da yangın çıkaran silahlar, Leonardo'nun bazı çalışmalarını çok andırıyordu.

 

8'inci Henry'nin savaş gemisi Mary Rose'da İtalyan yapımı siperli tabancalar bulunuyordu, bunlarda Leonardo'nun çizimlerini andırıyordu ama bütün bunlar hiç de şaşırtıcı değil.

 

Bununla Leonardo'nun, Rönesans dönemindeki korkunç keşiflerinin geriye dönük izinin sürülebileceği bir tür münzevi guru olduğunu kastetmiyorum, o daha çok, bazı fikirleri, rahatsız edici bir değişim çağındaki savaş ortamının parçası olmuş bir mühendisti.

 

1494'de Fransızlar İtalya'yı işgal ettiklerinde beraberlerinde top da getirdiler ve zaferleri, kazanan tarafı, barutun belirlediğini kanıtladı: Bu durum Leonardo'yu doğrudan etkiledi, çünkü Milano'da dev at heykelini yapması için kendisine ayrılan bronz, top dökümünde kullanıldı.

 

Bütün bunların ötesine bakarsak aslında Leonardo ve çağdaşları ağır silahlara dayanan bu yeni çağı anlamaya çalışıyorlardı.

 

Bu merak beraberinde sayısız, ürkütücü savaş araçlar keşfetmelerini, tasarımlar yapmalarını getirdi demek yanlış olmaz.

 

BBC Türkiye, Yazı: Jonathan Jones - Guardian gazetesi, sanat eleştirmeni, 01.04.2010

ERKEKLER BİRAYI KADINLARA BORÇLU

 

Erkeklerin temel içkisi biranın aslında bir kadın icadı olduğu ve binlerce yıl boyunca birayı sadece kadınların içtiği belirtildi.

Tarihçi ve yazar Jane Peyton, biranın tarihi üzerine yaptığı geniş araştırmada, birayı kadınların bulduğunu ve binlerce yıl boyunca bira içme ve bira imalathanelerini işletme yetkisinin sadece kadınların elinde bulunduğunu saptadı.

Daily Telegraph'taki habere göre Peyton, bundan sadece 200 yıl öncesine kadar biranın bir "gıda maddesi" olarak düşünüldüğünü ve kadınların alanına girdiğini, ancak ondan sonra erkeklerin bira içmeye başladığını ve biranın bir "erkek içkisi" haline geldiğini söyledi.

Peyton'ın yeni kitabı için yaptığı araştırmaya göre, 7000 yıl kadar önce Mezopotamya'da ve Sümerlerde kadınların maharetlerine öylesine önem veriliyordu ki, bira yapma izni sadece onlara aitti.

Hemen hemen tüm antik toplumlarda da, bira tanrıçaların bir armağanı olarak görülüyordu.

İskandinav toplumunda kadınlar seçkin bira üreticisiydiler ve bununla ilgili tüm araç-gereç yasayla kadınların mülkiyetine verilmişti.

İngiltere'de de, bira geleneksel olarak evde yapılıyordu ve biracı kadınlar bira satışından iyi para kazanıyorlardı.

Bira, kısa zamanda beslenmenin önemli bir parçası haline geldi. Kraliçe 1. Elizabeth, bölgedeki çoğu çağdaşı gibi, birayı kahvaltıda da tüketiyordu.

Ancak, 18. yüzyılın sonları ve sanayi devrimiyle birlikte, yeni bira imalatı yöntemlerinin bulunmasıyla kadının bira yapımındaki katkısı giderek azalmaya başladı ve daha sonra tamamen unutuldu.

Habertürk, 31.03.2010

BU TABUTTA NE VAR?





İtalya’daki tarihi Gabii kenti kalıntılarında bulunan kurşun bir tabutun esrarını Amerikalı mühendislerce uygulanacak gelişkin yöntemlerin çözeceği umuluyor.

Arkeoloji camiasının ilgisinin tabut üzerinde odaklanmasının nedeni, Roma İmparatorluğu’nun anayurdu İtalya’da ölülerin genelde tabutlarla gömülmemesi, istisna olarak da tahta tabutların kullanılması. Gerçi MS 2. ve 4. yüzyılların arsındaki bu döneme ait birkaç kurşun tabut da bulunmuş, ama Gabii’deki kurşun tabutun özelliği, diğerlerinden çok daha büyük ve ağır olması. Gabii, Roma’nın 18 km doğusunda günümüzde Lazio kentinin bulunduğu yerde kurulmuş. Roma’nın kuruluşundan önce bölgenin büyük bir kentiyken, daha sonra Roma İmparatorluğu’nun gölgesinde kalmış.

500 kg ağırlığındaki tabut, 2,5 cm kalınlığında yekpare kurşun bir levhanın kendi üzerine katlanmasıyla oluşturulmuş. Kazıları yürüten Michigan Üniversitesi Klasik Araştırmalar Kürsüsü profesörü Nicola Terrenato, “Bu çağlarda 500 kiloluk metal, muazzam bir servet demek; bu serveti bir cenaze için harcamak alışılmış bir şey değil” diyor.

Terrenato, tabutun içindeki ölünün bir askere, bir gladyatöre ya da bir din adamına ait olabileceği görüşünde; ama başka olasılıkları da göz ardı etmiyor.

Kurşun tabutlar içindeki insan kalıntıları iyi korunmakla birlikte bunlara erişim zor. Kurşun çeperleri kırmak için gereken güç, tabutun içindeki kalıntılarda hasara neden oluyor. Dolayısıyla tabut Roma’daki Amarikan Akademisi’ne nakledilerek burada termografi ve endoskopi yöntemleriyle içerdiği kalıntıların incelenmesine çalışılacak.

Termografi yönteminde tabut birkaç derece ısıtılarak içeriğinin verdiği termal tepkiler incelenecek. Tabut içindeki kemikler ve cesetle birlikte tabuta konmuş olabilecek değerli eşyanın sıcaklığa farklı tepkiler vermesi bekleniyor. Endoskopi yöntemindeyse tabuta küçük bir delik açılarak içine bir kablo ucunda bir minikamera sokulacak. Ancak yöntemin başarısı, tabutun katlanmış uçlarından içeriye fazla toprak dolmamış olmasına bağlı.

Ntvmsnbc, 31.03.2010

TARİHİ ŞAPELDE TALAN

 

Muğla'nın Yatağan İlçesi'ne bağlı Karaltı Köyü'nde bulunan 200 yıllık tarihi şapel, define avcılarınca harap edildi. Bakımsızlık ve ilgisizlik nedeniyle yıkılmak üzere olan şapelin etrafının tarihi eser kaçakçılarınca kazılarak köstebek yuvasına çevrilmesi görenlerin tepkisini çekiyor.

Köklük Mahallesi'nde bulunan ve halen tescillenip koruma altına alınmadığı ifade edilen 200 yıllık şapelin hali, görenleri hayrete düşürüyor. Bakımsızlık ve ilgisizlik nedeniyle yıkılmak üzere olan şapelin etrafının da tarihi eser kaçakçıları tarafından kazıldığı, köstebek yuvasına çevrildiği ve duvarlarından yazıtların söküldüğü görüldü. Rumlar tarafından 19'uncu yüzyılın başlarında Değirmendere Mevkii'ne yapılan şapelin, define avcılarının istilasına uğradığını ve bir an önce tedbir alınması gerektiğini vurgulayan Köklük Mahallesi Muhtarı Birol Turan, “Tarihi şapeli Rumlar ibadet amacıyla yaptırmış. Rumlar mübadele döneminde göç edip gitmişler. Ancak bizlere kültür mirası olarak bıraktıkları kilise ve şapel de o gün bugün bakımsız ve sahipsiz bırakılmış. Define avcıları burayı talan etmiş. Bizim çocukluğumuzda duvarlarda resimler ve işlemeler vardı. Artık hiçbiri yok. Tarihi eser kaçakçıları, Rumlar'ın değerli eşyalarını şapele sakladıklarına inanarak her yeri kazmış, köstebek yuvasına çevirmiş. Her yer çukur dolu. Şapelin hali içler acısı. Buranın bir an önce tescillenerek koruma altına alınmasını ve kültür turizmine kazandırılmasını istiyoruz” dedi.

Milliyet, Haber: Cavit Yıldırım, 31.03.2010

TARİHİ ESERLERİ SATMAK İSTERKEN YAKALANDILAR

 

Denizli'de Jandarma ekipleri, tarihi eser satmaya çalıştıklarını tespit ettiği 2 kişiyi yakaladı.
jandarma ekipleri, Çal İlçesi'nde V.A., U.D. ve H.T.'de, Roma ve Osmanlı dönemine ait tarihi eserler bulunduğunu ve bunları satmak istedikleri istihbaratını aldı. Bunun üzerine düzenlenen operasyonda tarihi eserleri satmaya çalışan U.D. ve H.T. yakalandı.


Zanlıların evlerinde yapılan aramalarda, 3 Roma dönemine ait mermer taş eser, 5 toprak vazo, 21 süs eşyası, 60 adet tarihi nitelikte obje, 11 Osmanlı dönemine ait bronz sikke, 1 dedektör, 2 büyüteç, 1 sikke kataloğu kitabı, 26 sayfalık define işaretlerini gösteren doküman, 2 kurusıkıdan çevirme tabanca ve 11 tabanca fişeği ele geçirildi. Zanlılar, ifadelerinin ardından mahkemeye çıkarıldı. Bu arada, yakalanan V.A.'nın arandığı bildirildi.

Haber Ekspres, 31.03.2010

BURSA 'UNESCO DÜNYA MİRASI LİSTESİ' İÇİN YARIŞACAK

 

Bursa'nın Hanlar Bölgesi ile 700 yıllık geçmişe sahip Cumalıkızık, Osmanlı kentsel ve kırsal yerleşimlerinin UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne alınması için adaylık başvuru süreci başlattı.

Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, kent ziynetlerinin dünyaya tanıtılması için, ‘UNESCO Dünya Mirası Listesi’ne girmenin büyük önem taşıdığını söyledi.

 

Başkan Recep Altepe, ‘UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne adaylık başvuru sürecinin başlaması nedeniyle BUSKİ Konferans Salonu'nda toplantı yaptı. Başkan Altepe, Bursa'nın Hanlar bölgesi ile Cumalıkızık Osmanlı Kentsel ve Kırsal yerleşmeleriyle bu listeye girmeyi hak ettiğini söyledi. Osmanlı'nın ilk eserlerini verdiği ve dünyaya medeniyetin ihraç edildiği kent olan Bursa'nın, zengin tarih ve kültür mirasını içinde barındırdığını anlatan Başkan Altepe, şöyle dedi:

“Var olan değerlerimiz ve bu değerleri ayağa kaldırmak ve korumak için yaptığımız çalışmalarla Bursa, UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne girmeyi hak ediyor. Bu listeye girdiğimiz takdirde kent ziynetlerimizi dünyaya tanıtmak için önemli bir şans yakalayacağız.”

Tarihi değerlerin ayağa kaldırılması ve Bursa'nın dünyaya tanıtılması noktasında kent dinamiklerinden de destek aldıklarını dile getiren Başkan Altepe, “Bu listede yer almak her yönden Bursa'nın gelişmesine önemli katkılar sağlayacak. Kentin dünyaya tanıtımı sağlanırken, Uludağ gibi doğal güzelliklerimizi de pazarlama konusunda önemli avantaj elde edeceğiz. Bu kent turizmi ne de önemli katkılar sağlayacak” diye konuştu.

Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Seyfettin Avşar ve Genel Sekreter Yardımcısı Bayram Vardar'ın katıldığı toplantıda söz alan Kültür Varlıkları Müzeler Genel Müdürlüğü UNESCO Birimi'nde görevli Yüksek Şehir Plancısı Evrim Ulusan ise, adaylık sürecinde izlenecek yol haritası hakkında teknik bilgiler verdi. Kültür ve Turizm Bakanlığı uzmanları tarafından incelenen bölgelerle ilgili dosya önümüzdeki aylarda hazırlanarak UNESCO'ya gönderilecek.

Radikal, 31.03.2010

ERMENİ MİMARA VEFA

 

Vali Hasan Duruer, Mardin’e sayısız mimari eser kazandıran Ermeni asıllı mimar Löle Serkiz Gizo’nun adını bir sokağa vereceklerini söyledi. Löle Serkiz Gizo’nun adını Sakıp Sabancı Müzesi’nin önünden geçen sokağa vermek için belediyeye başvurduklarını açıklayan Vali, “Mardin’deki her sokakta imzası bulunan Mimar Löle’ye karşı vefa borcumuzu ödemek için ismini bir sokağa verme kararı aldık. Mimar Löle Serkiz Gizo bizim için Mardin’in Mimar Sinanı'dır” dedi. Sokakta ayrıca mimar Löle’nin eserlerinin fotoğrafları da sergilenmesi düşünülüyor.

Radikal, 31.03.2010

ANTİK KENTE SAHİP ÇIKAMADILAR





Bakanlar Kurulu kararı ile 2009 Ağustos ayında kazı çalışmaları durdurulan Yatağan'daki Lagina antik kenti bakımsızlık yüzünden harabeye döndü. Kentin antik giriş kapısı bölümü sular altında kalırken, kazı çalışmaları yarım kalan bölgelerde otlar ve çalılar eserlerin çevresini sardı.

Yatağan'a bağlı Turgut Beldesi'nde ‘iş makinesiyle arkeolojik kazı yapılarak eserlere zarar verildiği, tandır kuyusu yapıldığı, sit alanına fidan dikildiği’ iddiaları üzerine başlatılan soruşturma kapsamında, Kazı Başkanı Prof.Dr. Ahmet Tırpan’ın 2009 Ağustos ayında kazı lisansının iptal edilmesiyle Lagina kaderine terk edildi. Kazı çalışmalarının devam etmesi yönünde Prof.Dr. Tırpan'ın Danıştay'a açtığı davadan ‘yürütmeyi durdurma’ kararı çıkmasına rağmen Kültür ve Turizm Bakanlığı yeni kazı iznini halen vermedi.

2008 yılında eser şampiyonu olan ve her yıl yaklaşık 10 bin turistin ziyaret ettiği antik kent harabeye döndü. Çok tanrılı dinlere inanan paganların dini merkezi olarak kabul edilen Lagina’da binlerce yıllık mezarlar ve tarihi eserler define avcılarının hedefi haline geldi. Kentin antik giriş kapısı bölümü sular altında kalırken, kazı çalışmalarının yarım kaldığı bölgelerde eserlerin çevresini otlar ve çalılar sardı.

Turgut Belediye Başkanı MHP'li Salih Özen, Muğla turizmine katkı sağlayan ve her yıl eser şampiyonu olan Lagina antik kentinin turizme açılması için yetkililere çağrıda bulundu. Antik kentte kazı çalışmalarının yeniden başlaması için olumlu sonuç beklediklerini söyleyen Özen, “Çünkü köyümüzde 100 kişinin ekmek kapısı oldu bu yer. Şu anda köydeki gençlerimiz işsiz kaldı. Her yıl 12 ay kazı çalışması yapılan ve eser şampiyonu olan Lagina antik kentinin açılması ve ülke turizmine katkı sağlaması için yetkililer üzerine düşen görevi yerine getirmelidir. 7 aydır çalışma yapılmayan antik kent bakımsızlıktan harabeye dönmüş durumda” dedi.

Radikal, Haber: Cavit Yıldırım, 31.03.2010

TARİHİ MEZARLAR TAŞINDI





Daha önceden Muğla Üniversitesi Milas Sıtkı Koçman Meslek Yüksekokulu yanındaki araziye konulan MÖ 3.-4. yüzyıldan kaldığı tahmin edilen 8 tarihi mezar Milas Müze Müdürlüğü bahçesine taşındı.

2005 yılında Muğla'nın Milas İlçesi İsmet Paşa Mahallesi'ndeki bir dershanenin inşaatı sırasında ortaya çıkarılan ve sonrasında Muğla Üniversitesi Milas Sıtkı Koçman Meslek Yüksekokulu yanındaki araziye konulan tarihi mezarlar taşındı.

Milattan Önce 3.-4. yüzyıllardan Hellenistik dönemden kaldığı tahmin edilen tarihi 5 lahit ve 3 lahit tipi mezar, Milas Müze Müdürlüğü personeli tarafından kepçe yardımıyla traktör römorkuna yüklenerek Milas Müze Müdürlüğü bahçesine götürüldü. Müze bahçesinde mezarların indirilmesini Milas Müze Müdürü Erol Özen de yakından takip etti.

Yaklaşık 5 yıl önce özel bir dershanenin inşaat alanında çıkan, müzede yer olmadığı için Milas Sıtkı Koçman Meslek Yüksekokulu bahçesine konulan tarihi mezarların müzede gerekli restorasyon çalışmaları yapılacak. Gerekli çalışmaları yapılan mezarlar sonrasında dershanenin bahçesinde muhafaza altına alınan yerlerine taşınacaklar.

Müze yetkililerinden edinilen bilgiye göre; Milas Müze Müdürlüğü'ndeki kazı restoratörleri tarafından müze bahçesinde mezarların restorasyonları yapılacak. Çalışmaların ardından çıkarıldıkları yere konulacaklar. Restorasyonlarının yapılabilmesi için belki de yurt dışından malzemeler getirilecek. Milas'ta teşhire açılabilecek ilk proje olması bakımından da ayrı bir öneme sahip. Muğla Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü kararı doğrultusunda çalışmalar yürütülecek.

Mezarlar gerekli çalışmaları tamamlandıktan sonra gün yüze çıkarıldıkları yer olan özel bir dershanenin bahçesine konularak tarih severler tarafından gezilebilecek.

haberfx.com, 30.03.2010

DEPREMDE HASAR GÖREN TARİHİ YAPILAR ONARILACAK





Elazığ’da 8 Mart 2010 tarihinde meydana gelen depremden ağırlıklı olarak Palu İlçesinde bulunan tarihi eserlerin durumları İl Kültür Müdürlüğü tarafından oluşturulan teknik bir ekip ile incelendi ve hasar durumları tespit edildi.

 

Elazığ Valiliği'nin talimatı depremden Palu’da bulunan kültür varlığı olarak tescilli eserlerin etkilenip etkilenmediği konusunda incelemelerde bulunmak ve rapor hazırlamak üzere görevlendirilen İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü teknik ekibi çalışmalarını tamamlayarak bir rapor halinde Elazığ Valisi Muammer Erol’a sundu. Raporda eserlerin deprem sonrası durumları ile ilgili bilgiler verilirken hızla onarılması gerektiği belirtildi.

 

İl Kültür Müdürlüğü’nün hazırladığı rapor şöyle:
“Ulu Camii: Eski Palu’da Çarşıbaşı Mahallesi'nde bulunan Ulu Cami'nin iç kısmında bulunan kemerler ayaktadır. Bu kemerlerin doğu tarafında bulunan en sondaki kemer depremden etkilenerek yıkılmıştır. Kalıntıların kimi duvarlarında çatlaklar, özellikle de minarenin gövdesinde ve kaidesinin hemen üstünde derin çatlaklar ve yıkıntılar meydana gelmiştir. Caminin son derece zarif ve güzel kemerleri, çökmek üzere olan ve ikinci bir depremde tamamen yıkılabilecek durumdadır.

 

Küçük Camii: Eski Palu’da Çarşıbaşı Mahallesi'ndeki camiinin kalan duvarlarında ve minarenin gövdesinde deprem sonrası önemli deformasyonlar ve çatlakların olduğu görülmüştür. Caminin önemli bir kısmı çökmüştür.

 

Hamam: Eski Palu’da Çarşıbaşı’ndaki hamam kullanılmadığından bir hayli tahrip olmasına rağmen, restorasyonu halinde kurtarılabilecek durumdadır. Son derece güzel ve geleceğe taşınması gereken Harput’ta bulunan Cimşit Hamamı ile benzer özellikler taşıyan Hamamın depremden etkilendiği duvarlarından anlaşılmaktadır.

 

Cemşit Bey Türbe ve Mescidi: Eski Palu’da bulunan Cemşit Bey Camii, Türbe ve Mescidi depremden en çok etkilenen mekanlardan birisidir. Binanın taşıyıcı kemer sisteminde derin çatlaklar ve kopmalar gerçekleşmiştir. Kemer yay sisteminin bozulmuş olması nedeniyle strüktürel açıdan problem arz etmektedir. Yapı genel hatları ile sağlam görülmekle birlikte taşıyıcı sistemde oluşan problemler yapının şu an için kullanıldığı da düşünüldüğünde büyük bir tehlike olduğu gözükmektedir. Ayrıca zeminin heyelan bölgesinde olması yapıyı tehdit eden ikinci bir unsur olarak ortaya çıkmaktadır.

 

Merkez Camii: Eski Palu’da bulunan camide deprem nedeniyle taşıyıcı kemerler ve sütunlar çökmüştür. Ayrıca yapının beden duvarlarında temelden tavana kadar ayrışmalar oluşmuştur. Yapının kesme taş kemerli giriş kısmında ve yan duvarlarında çatlamalar ve çökmeler mevcuttur. Depremden sonra Palu’da en çok zarar gören yapılardan biridir. Yapının mevcut hali düşünüldüğünde yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadır.

 

Alacalı Mescit: Eski Palu’da bulunmaktadır. Mescidin daha önceki depremlerde bir kısmı toprak altında kalmıştır. Son depremde yapının giriş kısmındaki tonozunda, beden duvarlarında ve kubbesinde derin çatlaklar oluşmuştur. Çatlaklar yapının birçok noktasında mevcuttur. Yapı mevcut haliyle çökme tehlikesi ile karşı karşıyadır.

 

Safa Camii: Bugünkü Palu merkezinde bulunan camii sağlam olup, deprem sonrası minaresinde bazı taşlar düzleminden çıkmıştır. Minarenin bu bölgesindeki taşların elden geçirilmesi gerekmektedir.

 

Seydili Köyü Camii : Palu İlçesi'nin Seydili Köyü'ndedir. Ana yapıya sonradan ilave yapılan giriş kısmında bazı çatlakların olduğu görülmüştür.

 

Kilise: Eski Palu’da Çarşıbaşı Mahallesi'nde bulunan kilise, yaşanan depremde kilisenin girişine göre sol tarafta kalan duvar çökmüştür. Depremden önce ayakta olan duvar çöküntüsüne ait yıkıntılardan yıkımın yeni olduğu anlaşılmaktadır.

 

Tarihi Palu kenti MÖ 2000 yıllarına dayanan eski bir yerleşim yeridir. Tarihi süreçte birçok medeniyete ev sahipliği yapmıştır. Her medeniyetin kendi kültürü ile yapmış olduğu mimari eserler neticesinde bölge zengin kültürel kalıntılara sahiptir. Bu eserlerden bir kısmı günümüze ulaşmayı başarmıştır. Kalesi, Köprüsü, Camisi, Türbesi Kilisesi, Mescidi, Hamamı, Bedesteni ile büyük bir yerleşim yerinin izlerini taşıyan tarihi Palu yerleşkesindeki eserlerin ayağa kaldırılması gerekmektedir. Bu paralelde Cemşit Bey Camisi ve Türbesi restore edilmiş, Palu köprüsünün restorasyonu 2008 yılından beri devam etmektedir. Bunun dışındaki diğer eserler restorasyona ihtiyaç duymaktadır. Bölgede son yıllarda meydana gelen farklı şiddetteki çok sayıdaki deprem neticesinde bu yorgun yapılarda hasarlar meydana gelmektedir. Her geçen gün biraz daha yok olan bu eserlerin kurtarılması büyük önem arz etmektedir. Nitekim 08.03.2010 tarihinde meydana gelen deprem felaketinde bu hasarlar daha fazla artmış ve yapılar büyük oranda tehlikeye girmiştir. Yapıların mevcut durumu ve bölgenin depremselliği düşünülerek ayakta kalmış az sayıdaki yapılara müdahale edilerek restorasyonu sağlanmalı ve kültür hayatımıza kazandırılmalıdır.”

Elazığ Günışığı, 30.03.2010

OSMANLI ALTINLARI HAYALİ BOŞ ÇIKTI!

 

 

Tekirdağ'ın Malkara İlçesi'ne bağlı Çavuşköy'de, Osmanlı İmparatorluğu döneminden kalma olduğu iddia edilen altınları bulmak için izinli olarak yapılan kazıdan sonuç çıkmadı.

 

İstanbul Bayrampaşa'da yaşayan emekli 61 yaşındaki Lütfü Gül, Çavuşköy'de toprağa gömülü Osmanlı döneminden kalma hazinenin olduğunu iddia etti. Bunun üzerine Lütfü Gül'e inanan 18 köylü, hep birlikte gerekli izinleri aldı. Lütfü Gül ile birlikte köye gelen bir arkadaşı ise kazı yapılacak yerde metal arama dedektörü ile arama yaptı.

Daha sonra da bu sabah saatlerinde jandarma ve Müze Müdürlüğü yetkilileri gözetiminde iş makinesiyle, 100 metrekarelik bir bölümde 5 metre derinliğine kadar kazı yapıldı. Ancak 3.5 saat süren kazıda iddia edilen altınlar bulunamadı.

Yıllar önce kazı yapılan bu bölgede yuvarlak bir taş gördüğünü belirten Lütfü Gül, "Ben bu köydenim ve yıllar önce İstanbul'a taşındım. Burada yaşadığım yıllarda yuvarlak bir taş görmüştüm. Bu taşın gömünün nişanı olduğunu düşündüm. Burada altın olduğunu düşündüğümüz için bu işe el attık ve köy halkı ile konuyu değerlendirmek istedik. Ancak altın çıkmadı" dedi.

Cnn Türk, 30.03.2010

ÇAĞDAŞ TÜRK SANATI LONDRA'DA

 

Dünyaca ünlü İngiliz müzayede evi Sotheby's Müzayede Evi, Türk çağdaş Sanatı’nı Londra’da görücüye çıkarıyor.

 

15 Nisan'da Londra'da gerçekleşecek müzayedede, aralarında Mübin Orhon, Fahrelnissa Zeid, Ömer Uluç gibi ustalara ait olanların yanı sıra Bedri Baykam, Ömer Uluç, Arslan Sükan, Fırat Neziroğlu gibi sanatçıların da çalışmalarının bulunduğu 101 eser yer alacak.

 

Sotheby’s, 2009 Mart ayında gerçekleştirdiği ve sonucundan memnun olduğu Çağdaş Türk Sanatı Müzayedesi’nin ardından bu senede bir Türk Sanatı müzayedesi yapacağını daha önceden duyurmuştu. 15 Nisan’da gerçekleşecek müzayedede yer alacak eserler ve katalog heyecanla beklenirken Sotheby’s önceki gün bir basın duyurusu yaparak satışa sunulacak eserlerin bazılarını tanıttı.

 

Geçen müzayededen bu yana Türk Sanat pazarının büyümeye devam ettiğini ve İstanbul’un enerjik sanat ortamının onları heyecanlandırdığını söyleyen Sotheby’s yetkilileri, önceki müzayedeye oranla sanatçı ve eser olarak daha geniş bir katalog hazırladıklarını söylüyorlar. Ancak müzayedenin 15 Nisan Perşembe sabah 10:30’da başlayacak olması geçen sene olduğu gibi bu sene de kafalarda soru işareti yaratıyor.

 

Sotheby’s tarafından sunulan seçkiye göre müzayedede yer alacak bazı eserler ve fiyatları şöyle: müzayedenin en önemli eserlerinden biri olarak gösterilen Fahrelnissa Zeid’in “İsimsiz” çalışması 300,000-500,000 sterlin, Mübin Orhon’un “İsimsiz” çalışması 60,000-80,000 sterlin, geçen müzayedede her iki eserinin de uluslar arası koleksiyonerler tarafından satın alındığı söylenen Hale Tenger’in “We Are So Lightly Here” adlı eseri 25,000-35,000 sterlin, Belçikalı bir koleksiyonerden gelen, Abidin Elderoğlu’nun “Un Altro Siren” adlı eseri 12,000-18,000 sterlin,İngiliz bir koleksiyoner tarafından satışa sunulan Canan Tolon’un “Glitch VI” adlı eseri 12,000-18,000 sterlin,Haluk Akakçe’nin “Another Station” ve “Breakfast” adlı eserlerinin de her biri 8,000-12,000 sterlin.

Hürriyet, 30.03.2010

250 YILLIK KÖY, BARAJ GÖLÜ ALTINDA KALACAK

 

Aydın’ın İncirliova İlçesi'nde yapımı süren İkizdere Barajı nedeniyle su altında kalacak 250 yıllık İkizdere Köyünde, evlerin yıkımına başlandı.

Köy Muhtarı Sebahattin Özcan, 250 yıllık geçmişe sahip olan köylerinin barajın yapımı nedeniyle su altında kalacağını söyledi.

Köy nüfusunun 550’den 150’ye kadar düştüğünü anlatan Özcan, "Köyümüzün başka bir yere nakledilmesi için 75 adet konut yapılıyor. Ancak bu konutlar Ağustos ayında bitecek" diye konuştu.

Köyü terk etmeleri için kendilerine 20 Nisana kadar süre verildiğini kaydeden Özcan, "Bu yıkım karşısında şaşırmış haldeyiz. Köylü, yıkılan evlerindeki eşyalarını kurtarmak için çabalıyor" dedi.

Köylülerden Zuhal Atar da yaşanan durumdan üzüntülü olduğunu ifade ederek, şunları söyledi:

"Geçimlerimizi sağlayacak gerekli şartlar oluşturulmadı. Çocuklarımızın geleceğini bırakın, yarınlarımızı bile göremez olduk. Biz ne yer ne içeriz? Evler bitmeden nereye gideceğimizi şaşırdık. Biz köyde tüp nedir bilmezken şimdi şehirde ekmeğimizi, aşımızı nasıl yapacağız. Verdikleri kira parası 250 lira. Bu parayla kiralık ev bulmak çok zor. Sadece kira parası ile de olmuyor."

Öte yandan Aydın Valisi Hüseyin Avni Voş, geçtiğimiz hafta içinde yaptığı açıklamada, İkizdere Barajı’nın su tutmaya başlamasıyla su altında kalacak İkizdere Köyüne ikinci kez tebligat yapmalarına rağmen evlerin boşaltılmadığını ve evleri icra marifetiyle tahliye etmek durumunda kalabileceklerini bildirmişti.

Radikal, 30.03.2010



Nano-Yorum:

İkizdere Köyü, belki de 250 değil 10.000 yıllık bir köy olabilir. Bölgede yapılan yüzey araştırmalarında Neolitik ve Kalkolitik çağlara ait çanak çömlek parçaları; taş baltalar ve çok sayıda obsidiyen aletler bulunmuştur. Barajın kapsama alanını, projeyi görmediğimiz için bilemiyoruz ama İncirliova İlçesi'nin kuzeyinde bulunan ve dağınık Neolitik Çağ buluntuları veren Köprüova Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hazırlanmış tescilli arkeolojik sit alanları listesinde yer almaktadır.

İZMİT'TE 200 YILLIK SU SARNICI BULUNDU

 

İzmit'te yapılan son kazı çalışmasında 200 yıllık olduğu sanılan sarnıç gün yüzüne çıkarıldı.

 

Yerleşim birimi olarak 3 bin yıldan fazla geçmişi olan ve birçok medeniyetin izlerini taşıyan İzmit'te yapılan son kazı çalışmasında 200 yıllık olduğu sanılan sarnıç ortaya çıkarıldı.

İzmit Belediyesi'nin Akçakoca Mahallesi Kapanca Sokak'ta yaptığı çalışma sırasında ortaya çıkarılan ve en az 200 yıllık olduğu sanılan sarnıçla ilgili bilgiler Yüksek Anıtlar Kurulu'na bildirildi. Sarnıcın içi ve çevresi belediye ekiplerince temizlenerek koruma altına alındı. Ancak yapılan tespitlerde daha önce define bulmak amacıyla bazı kişilerin buraya girdikleri anlaşıldı. Sarnıcın çevresi, yeni tarihi eserler olabileceği olasılığı nedeniyle koruma altına alındı.

Radikal, 30.03.2010

'AŞK YAĞMURU' ESKİ YERİNE DÖNECEK





Kemer’in MHP’li Başkanı, müstehcen bulup kaldırdığı ve tepkiler üzerine 3 ay sonra başka bir yere diktiği heykeli mahkeme kararıyla eski yerine koyacak.

 

Antalya’nın Kemer İlçesi'nde MHP’li Belediye Başkanı Mustafa Gül tarafından müstehcen olduğu gerekçesiyle yerinden kaldırılan, tepkiler üzerine bir parka konulan Aşk Yağmuru heykeliyle ilgili olarak açılan davada mahkeme, heykelin ilk yerine konulmasına karar verdi.


Kemer merkezindeki Çınarlı Kavşağı’na 2007’de dönemin Belediye Başkanı CHP’li Hasan Şeker tarafından yerleştirilen heykeltıraş Zafer Sarı’nın yaptığı heykel, 29 Mart seçimlerinde başkan seçilen Gül tarafından iş makineleriyle kaldırıldı.


Müstehcen bulduğu için söktürdüğünü belirten Gül, tepkiler üzerine heykeli üç ay sonra Kuğulu Park’ın içindeki havuza yerleştirdi.


Sarı’nın avukatları, heykelin yerinden kaldırılması ve sanatçının izni olmadan başka yere konulması üzerine Antalya 2. İdare Mahkemesi’ne iki ayrı dava açtı.


Sarı, mahkemede, “Heykelde cinsel organ bile yoktur. Bir adamın, bir kadını kendisinden yukarı kaldırıp yücelten bir yönü vardı. Altta havuzun üzerinde kimsenin fark etmediği, herkesin sıradan çubuklar zannettiği demirlerle ‘Kemer’ yazılıdır. Yani heykel iki bölüm halinden oluşmaktaydı. Ancak ikiye ayrılmış. Alt bölümü kavşakta, üst kısmı parkta. Heykel ile havuz bir bütündü. Bunu birleştirmeleri gerekiyor. Saddam heykeli gibi eserimin boynuna ip geçirip söktüler” dedi.

Antalya 2. Bölge İdare Mahkemesi, heykelin, aynı konsept içinde aynı yerine dikilmesine karar verdi.


Gül hakkında ceza ve tazminat davaları açacaklarını da belirten Sarı’nın avukatı Zeki Kahraman, “Belediye başkanı hukuka uygun olmayan emirler vererek hem belediyeyi zarara uğratmış, hem de görevini kötüye kullanmıştır. Bununla ilgili ceza davası açacağız. Sanatçının onuru ile oynamıştır. Heykelin boynuna ip atılarak yere indirilmiştir. Bu da en büyük hakaretlerden birisidir. Bu da bizim tazminat davamıza konu olacaktır” dedi.


Heykel mahkemenin gerekçeli kararının ardından ilk yerine konulacak

Milliyet, Haber: Teslime Tosun, 30.03.2010

NERON'UN 'ALTIN EVİ'NİN TAVANI ÇÖKTÜ

 

Roma İmparatoru Neron tarafından yaptırılan "Domus Aurea"nın (Altın Ev) tavanı kısmen çöktü. İtalyan haber ajansları, tavanın sabah saatlerine çökmesi sırasında ilk belirlemelere göre yaralanan olmadığını bildirdi.

Roma İmparatoru Neron tarafından yaptırılan "Altın Ev", yapının sağlamlığına ilişkin endişeler nedeniyle 18 yıl kapalı kaldıktan sonra 1999 yılında yeniden ziyarete açılmış, turistlerin en önemli uğrak yerlerinden biri olmuştu.

Cnn Türk, 30.03.2010

LEVENTLERİN NAMAZGAHI İLGİSİZLİKTEN HARABEYE DÖNDÜ





Gelibolu'da sefer hazırlığı yapan leventlerin ibadethane olarak kullandığı namazgahın hali içler acısı. Ayyaşların yatıp kalktığı, duvarları karalama tahtasına dönen 600 yıllık ata yadigarının bakımsızlığı, yarımadayı ziyarete gelenleri hayrete düşürüyor. Osmanlı vakıf geleneğinin nadide örneklerinden olan açık hava mescidi, hak ettiği ilgiyi görmeyi bekliyor.

 

Osmanlı'nın donanma merkezi Gelibolu'dan sefere çıkan leventlerin ibadethane olarak kullandığı namazgah, ayyaşların mekanı oldu. 600 yıllık Osmanlı tarihine tanıklık eden ve yıllara meydan okuyan tarihi açık hava mescidinin hali içler acısı. İlçe merkezinde olmasına rağmen yerel yönetimlerin sahipsiz bıraktığı namazgah, yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Yazı tahtasına çevrilen duvarlarına hayvan resimleri, aşk ilanları ve saçma sapan sözler karalanan mescit, kendisine sahip çıkacak vefalı insanları bekliyor.

 

Tarih araştırmacısı Mehmet İhsan Gençcan, namazgahın, dünyanın dört bir yanından Gelibolu'yu görmeye gelen ziyaretçilerin uğrak yeri olduğunu söylüyor. Yarımada gezisinde ata yadigarı namazgahın merak uyandırdığını belirten Gençcan, "Namazgah görüldükten sonra şehitliğe geçilir. Buranın koruma altında olduğunu sananlar, kendi haline terk edildiğini, duvarlarının karalandığını görünce hayrete düşüyor. Yerel yöneticileri, buraya sahip çıkmaya davet ediyoruz." diyor.

 

Gelibolu Kaymakamı Namık Kemal Nazlı da namazgahın Vakıflar Bölge Müdürlüğü koruması altında olduğunu kaydediyor. Güvenlik için gece gündüz kontrol ettirdiklerini aktaran Nazlı, "Bazen yazıları siliyoruz ancak yeniden yazılıyor. Tel örgüyle çevirmeyi düşündük ancak hoş bir görüntü olmayacağı kanaatine vardık. Gelibolu Belediyesi'nin, bu çevrede bir düzenleme çalışması var. Tamamlandıktan sonra biz de bu tarihi eserin korunması için bir önlem geliştireceğiz." diye konuşuyor.

 

1407 yılında İskender Bey tarafından yaptırılan namazgah, sefere çıkan deniz erleri için ibadethane olarak inşa edilmiş. Gelibolu'nun Fener mevkiinde, boğaz manzarası olan bir tepededir. Girişindeki mermer kapı, Ladikli Süleymanoğlu Aşık tarafından yaptırılmıştır. Kapının üzerinde kitabe de vardır. Osmanlı'da vakıf geleneğinin nadide örneklerinden biri olan ve hacca, sefere, askere gidenlerin uğurlandığı namazgahlar, birlik ve beraberliğin sağlanmasında da önemli roller oynamıştır.

Zaman, Haber: Muzaffer Altunay, 30.03.2010

"ALLIANOI ANTİK KENTİ YOK OLMASIN"





Uluslararası Frontinus Cemiyeti Başkanı Prof.Dr. Hans Mehlhorn, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'a yazdığı mektupta, İzmir'in Bergama İlçesinde inşa edilen Yortanlı Barajı'nın su toplamaya başlamasıyla, Roma döneminden kalan en iyi korunmuş termal tedavi merkezi olma özelliği taşıyan 1800 yıllık Allianoi Antik Kenti'nin sular altında kalacağını ifade ederek, yardım istedi.

Almanya'nın Bonn kentinde 34 yıl önce kurulan ve kurulduğu günden bu yana su temini, hamamlar, kanalizasyon, enerji ve boru hattı teknolojisi tarihi konularında bilimsel araştırmalarda bulunan Uluslararası Frontinus Cemiyeti'nin Başkanı olan Prof.Dr. Mehlhorn, tarihi Allianoi Antik Kenti ile ilgili ''açık mektup'' kaleme aldı.

Prof.Dr. Mehlhorn, mektubunda, Başbakan Erdoğan ve Bakan Günay'a hitaben ''Bu emsalsiz kültür anıtının kurtarılması için son anda inisiyatifinizi kullanmanızı rica ediyoruz. Söz konusu baraj devreye sokulmadığı takdirde dünyaya, ülkenizin muhteşem tarihine de ışık tutan, Roma dönemine ait çok önemli bir tarihi eseri armağan etmiş olacaksınız'' dedi.

Cemiyetin, su tedariki ve boru hattı teknolojisi olmak üzere teknoloji tarihine katkıda bulunmayı kendine görev edindiğini bildiren Mehlhorn, MS 1. yüzyılda Roma İmparatorluğunda tanınan en yüksek hidrolik mühendisi olan Sextus Julius Frontinus'u örnek aldıklarını ifade etti.

Türkiye'de gerçekleştirilen 11. Uluslararası Cura Aquarum Sempozyumu'nun organizasyonuna katkıda bulunduklarını kaydeden Mehlhorn, ''Bu 8 günlük sempozyum süresi içinde üyelerimizin birçoğu ile Allianoi'yi de ziyaret etme fırsatı bulduk. Bu muhteşem tesisin boyutu, kalitesi ve günümüze kadar ulaşmış hali karşısında adeta büyülendik'' ifadelerini kullandı.

Mehlhorn, ''Bu olağanüstü, dünya çapında başka emsali olmayan, Roma dönemi kaplıca ve hamam kültürüne tanıklık eden bu eserin'' korunmasıyla ilgili endişe duyduklarını belirttiği mektubunda şunları da kaydetti:

''Yortanlı Barajı'nın su toplamaya başlamasıyla bu kültür anıtı yok olup bir daha gün ışığına çıkmayacaktır. Bununla birlikte, Türkiye, yakın bir zamanda Bergama ve Allianoi'ye çok daha fazla turist kazandıracak kültürel ve turistik bir çekim alanından da yoksun bırakılmış olacaktır. İşte bu nedenle sayın Başbakanım, Frontinus Cemiyeti olarak sizden, bu emsalsiz kültür anıtının kurtarılması için son anda inisiyatifinizi kullanmanızı rica ediyoruz. Söz konusu baraj devreye sokulmadığı takdirde, dünyaya, ülkenizin muhteşem tarihine de ışık tutan, Roma dönemine ait çok önemli bir tarihi eseri armağan etmiş olacaksınız.''

Kazı başkanı Yaraş'ın açıklaması
Bu arada, Allianoi Antik Kenti'nde yürütülen kazı çalışmalarının başkanı ve Trakya Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Klasik Arkeoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Ahmet Yaraş, antik kentin sular altında kalmaması için yurt içi ve yurt dışından desteklerin devam ettiğini bildirdi.

Prof.Dr. Hans Mehlhorn'un, Başbakan ve Kültür ve Turizm Bakanı'na açık mektubuna destek verdiğini ifade eden Yaraş, şöyle konuştu:

''İhalelerle oldu bittiye getirilen ve hiçbir bilimsel ve hukuksal dayanağı olmayan Allanoi'yi katletme projesine, bugüne kadar imza atanlar, göz yumanlar, sessiz kalanların sadece tarih önünde vicdanları ile baş başa kalmayacaklarını da bilmeleri gerekir. Dünya döndükçe Allianoi konusu her zaman önlerine gelecek. Dün Zeus Sunağını, 'gavur eseri' diye veren insanlar, bugün bunun ne kadar ahmakça bir iş olduğunu görüyor ve eleştiriyorsa, yarın da bu kararlara imza atanları, göz yumanları çocuklarımız, tarih layık oldukları yerlere koyacak. Ve bugün bu mektupları yazanlardan, on yıldır Allianoi'nin geri dönüşü olmayacak şekilde katledilmesinin yanlış olduğunu gören, haykıran Allianoi Girişim Grubu'ndan özür borçları olacak.''

Yaraş, Prof.Dr. Mehlhorn'un mektubunun, Başbakanlık ile Kültür ve Turizm Bakanlığına ulaştırıldığını sözlerine ekledi.

Allianoi
Antik yazarlardan Aristides'in ''Hieroi Logoi'' isimli eserinde de anılan, Roma döneminden kalan en iyi korunmuş termal tedavi merkezi olma özelliği taşıyan 1800 yıllık Allianoi Antik Kenti, İzmir'in Bergama İlçesinin 18 kilometre kuzeydoğusunda ve Paşa Ilıcası olarak anılan merkezde yer alıyor.

1998'den bu yana kazı çalışmaları yapılan antik kentin MÖ 2. yüzyılda kurulduğu, bölgede, MS 2. yüzyıldaki Hadrian Dönemi'nde büyük bir bayındırlık hareketi yaşandığına dair tespitler bulunuyor. Doğu Roma döneminde kısmen yerleşime sahne olan antik kent, Anadolu mozaiğinin en güzel parçalarından biri olarak değerlendiriliyor.

Allianoi, Türkiye'de sağlam kalmış, halen kullanılabilecek sıcak suyu olan, dünyanın doğa tarafından en iyi korunmuş sağlık yurtlarından biri olarak tanımlanıyor.

Uzmanlar, kentin, halen sıcaklığı 45-47 derece olan termal suyu, sağlık ve kültür turizmine hizmet edebilecek olanaklarıyla ekonomiye büyük katkıda bulunacak zenginlikte olduğunu belirtiyor.

Ntvmsnbc, 29.03.2010

DEFİNE HALA UMUT

 

Eskişehir'de son 5 yılda Müze Müdürlüğü'nce izin verilen, 98 gün süren 17 define kazısının sadece birinde tarihi eser bulundu. AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, Eskişehir Müze Müdürlüğüne 2005-2010 yıllarında define kazısı yapmak için 37 başvuru yapıldı.

Müze Müdürlüğü yetkilileri, başvuranlardan sadece 17'sine define kazası yapmak için izin verdi.

Toplum 98 gün süren 17 define kazısında sadece birisinde mezar steline rastlandı. Diğer kazılarda kazı sahipleri hiçbir tarihi esere rastlayamadı. 2008'deki bir define kazısı içinde 1 kişi tam 46 gün aynı yeri kazdı.

Eskişehir'de define aramak için izin isteyenler genellikle Sivrihisar, Seyitgazi ve Sarıcakaya ilçelerinde arama yapıyor. Özel şirketlerden kiraladıkları iş makineleri yardımıyla define arayanların 30 metre derinliğe kadar çukurlar açtığı görüldü.

Ellerine bir yerden geçirdikleri, dedelerinden kendilerine miras kalan, yakın arkadaşlarının kendilerine verdiği, satın aldıkları kroki veya haritalarla define arayan kişiler, kazıda eser bulamamaları durumunda bile umutlarını genellikle yitirmiyorlar. Bir kez define aramak için izin isteyen kişilerin bir süre sonra tekrar izin için Müze Müdürlüğüne başvurdukları bildirildi.

Define aramak için izin isteyenlerin tamamının da erkek olması dikkati çekiyor. Define aramak için çeşitli yollara başvuran defineciler, evlerinin zeminin kazmaktan bile çekinmiyor. Define olduğuna inandığı evi veya arsayı satın alarak kazı yapanlar bile var.

Aynı zamanda kaçak kazı yapanlar, define aramasında kazma, kürek, balyoz, metal murç gibi aletlerle kullanıyor. Kaçak kazı yapanlar, suç üstü yakalandıklarında 'Rüyamda gördüğüm bir kişi bana burayı kazmamı söyledi', 'Kazdığımız yerde bir ışık gördük. Işığın görüldüğü yeri kazdık', 'Köpeğim sürekli ağacın altına gidip yatıyordu. Ben de orayı kazıyorum' gibi yalanlara başvuruyor.

İzinsiz define kazılarının önüne geçmek isteyen emniyet ve güvenlik güçleri, tarihi mekanların çevresinde kaçak kazılara karşı çalışma yapıyor.

Mahmudiye İlçesi'nde yaşayan bir çiftçi, 8 Martta tarlasını traktörle sürerken Roma Dönemi'ne ait 4 heykel bulmuştu. İsminin açıklanmasını istemeyen bu kişi, heykelleri Eskişehir Arkeoloji Müzesine götürmüş, müze yetkilileri, mermerden yapılma heykellerin Roma Dönemi'ne ait olduğunu, 2'sinin Zeus, diğerlerinin Kybele ve boğa heykeli olduğu tespit etmişti. Müze Müdürlüğü yetkilileri, Kültür ve Turizm Bakanlığının evinde, çevresinde veya tarlasında tarihi eser bulan ve yetkililere teslim edenlere Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamında para ödediğini belirterek, define aranması için bu yıl daha fazla izin başvurusunda bulunulmasını beklediklerini bildirdi.

haberler.com, 29.03.2010

EVİNDEN YERALTI ŞEHRİNE TÜNEL KAZMIŞ

 

Aksaray'ın Gülağaç İlçesi'nde, evinden yer altı şehrine tünel kazarak kaçak kazı yapan bir kişi, düzenlenen operasyonda çok sayıda tarihi eserle birlikte yakalandı.

Edinilen bilgiye göre, jandarma ekipleri ilçeye bağlı Saratlı beldesinde Veli Pala'nın (42) evinin yanında bulunan Saratlı Kırk Göz Yer Altı Şehri'nin temizlenmemiş bölgelerinde kazı yaptığı ihbarını aldı.

Jandarma ekipleri üç aylık takip sonucu, evinin bir bölmesinden tünel kazarak yer altı şehrine gidip, kaçak kazı yapan Veli Pala'yı suçüstü yakaladı.

Veli Pala'nın evinde yapılan aramada tarihi değeri bulunan 3 adet bakır obje, bir adet bakır kase, Bizans dönemine ait arkeolojik ağırlık taşı, 5 adet kemik obje, bir adet vazo, 4 adet tarihi testi ve tarihi paralar ile 6 adet tabanca, 8 adet şarjör, 16 adet mermi ele geçirildi.

Pala, Gülağaç Jandarma Komutanlığı'ndaki işlemlerin ardından adliyeye sevk edildi.

Ele geçirilen tarihi eserler, Aksaray Müzesi'ne teslim edildi.

Cnntürk, 29.03.2010

İSTANBUL'UN 'İLK'LERİ VE 'EN'LERİ

 

2700 yıllık yazılı tarihi içerisinde üç büyük medeniyet ve imparatorluğa başkentlik etmiş İstanbul, birçok özelliği nedeniyle de kendi tarihi ile dünya tarihinde birer ilk ve en olarak yer alacağı çok fazla olaya şahitlik etmiştir.

İstanbul'un tarihinden bu yana ilklerini ve enlerini bir araya getiren Süleyman Faruk Göncüoğlu, bu sayede İstanbul'un kültürel ve tarihi zenginliğini de gözler önüne sermiş oluyor. Ötüken Yayınları arasından çıkan "İstanbul'un İlkleri Enleri" (Ötüken Neşriyat) kitabı, fotoğraflarla desteklenerek şehrin anatomisini ve hafızasını gözler önüne seriyor. Toplam 307 sayfadan oluşan kitabın içerisinde ilk denizaltıdan ilk uçan insana, ilk köprüden ilk kütüphaneye, en büyük mezar taşı müzesinden en büyük akıl ve ruh sağlığı hastanesine kadar İstanbul'la ilgili çok ilginç bilgiler bir araya getiriliyor.

İstanbul'un İlkleri
İstanbul'daki ilk org:
İngiltere Kraliçesi 1. Elizabeth, Sultan III. Mehmed'e tahta çıkışından beş yıl sonra altın, gümüş ve kıymetli taşlarla süslenmiş saatli bir org hediye etmiştir.

 

İstanbul'daki ilk nüfus sayımı: İstanbul nüfusu 4. yüzyılda 200 bin civarında idi. Fetihten önceki nüfus ise 50 bin idi. 1455'te Fatih Sultan Mehmed'in emriyle yapılan ilk bina ve nüfus sayımının ardından 1477 yılındaki kayıtlara göre İstanbul yakasında 14.803 hanelik nüfusun 8.501'ini Müslüman Türkler, Galata'da ise 1.521 hanelik nüfusun 535'ini Müslüman Türkler oluşturuyordu. Nüfus toplamda 100 bine ulaşıyordu.

İstanbul'da füze ile uçan ilk adam:
Lagari Hasan Çelebi (1623-1640) kartal kanatlarından faydalanarak yaptığı füze ile elli okkalık bir barut macunu ile çalışan yedi kollu roketin itiş gücünden yararlanarak IV. Murat'ın kızı Kaya Sultan'ın doğum şenliklerinde uçmuştur. Fişeklerdeki barut bitince kollarındaki kartal kanatlarını açıp Sarayburnu önlerinde denize inmiştir.

İstanbul'un ilk kıraathanesi:
Okçular Kıraathanesi ismiyle Beyazıt'ta açılan kıraathanede dönemin birçok meşhur isimleri buluşmuştur.

İstanbul'daki ilk otomobil:
Özel izinle Hotchkiss ve Mercedes marka iki otomobil Sultan Abdülhamid'e hediye edilmiştir. Bunun dışında 1895 yılında halk ilk otomobili Fenerbahçe'de görmüştür. İlk otomobil sahibi ise Meclisi-i Mebusan'ın Basra Mebusu Zehirzade Ahmed Paşa idi. İlk şoför ise Acem Abdurrahman'dı. Acemi kelimesi bu kişinin at ahırlarındaki seyislik görevinden şoförlüğe geçişinden sonra ortaya çıkmıştır.

İlk trafik kazası:
1912 yılında Şişli Camii önünde olmuştur. İtalyan elçiliğinin şoförü bir Arnavut vatandaşa çarparak yaralanmasına sebep olmuş, kazayı yaptıktan sonra kaçarken Pangaltı'da arabası ile polisler tarafından yakalanmıştır.

İlk alafranga çatal-kaşık kullanımı:
Serasker Hüsrev Paşa 1829 yılında İngilizlerin verdiği bir baloda ilk kez gördüğü çatal ve kaşığı Sultan II. Mahmud'a özendirerek anlatmış ve Topkapı Sarayı'na süslü bir çatal-bıçak takımı armağan etmiş ve ilk kez yemekte çatal-kaşık kullanılmıştır.




İstanbul'da ilk kahve ve kahvehane


İstanbul'un Enleri
En büyük kapalı sarnıcı:
6. yüzyılda yapılan Yerebatan Sarnıcı'dır.

En büyük sarayı:
İstanbul'daki sarayların en büyüğü Topkapı Sarayı'dır.

En büyük elmas:
1679 yılında Eğrikapı çöplüğünde 84 kıratlık Kaşıkçı Elması bulunmuş ve padişahın emriyle Topkapı Sarayı'na getirtilmiştir.

Anneye ithaf edilen en gözde çeşme:
Sultan III. Selim'in 1806 yılında Beykoz'da Küçüksu Kasrı'nın yanına yaptırdığı Küçüksu Çeşmesi, sultanın annesi Mihrişah Sultan'a sunulmak üzere inşa edilmiştir.

En garip cemiyet:
Kimyager Nureddin Münsi ve Müderris Salih Murat Bey tarafından 1931 yılında kurulan Ölüleri Yakma Cemiyeti'dir. 1930'lu yılların başında Zincirlikuyu Mezarlığı'nın yapıldığı sırada mezarlık içerisine bir de krematoryum yapılmış ancak bunun bizim geleneklerimize uymadığı görülüp kullanımından vazgeçilmiştir.

En eski tıraş bıçağı fabrikası:
1917 yılında İstanbul'da Süleymaniye Tahtakale'de Zaza Han'da üretilmiştir.

İstanbul'un en büyük kubbesi:
30,31 metre çapındaki kubbesi ile Ayasofya'dır.

Zaman, Haber: Süha Yıldız, 29.03.2010

ATATÜRK'ÜN KÖŞKÜ RESTORE EDİLİYOR

 

Atatürk tarafından 1929 yılında Yalova’nın Termal İlçesi'nde 38 günde yaptırılan tarihi köşkte restorasyon çalışması başlatıldı. Müze olarak kullanılan köşkün çalışmalar sebebiyle ziyarete kapatıldığı bildirildi. TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı Yalova Köşkleri ve Kasır Amiri Birol Şenol, 1 yıl olarak planlanan restorasyon çalışmalarının 2 yılı bulabileceğini söyledi. Köşkte 2 bin civarında tarihi eşya olduğunu belirten Şenol, binanın daha önce 1984 yılında restore edildiğini söyledi.

Türkiye Gazetesi, 29.03.2010



'ÖBÜR DÜNYAYA AÇILAN KAPI' MISIR'DA BULUNDU

 

Mısır'da MÖ 1500'lü yıllardan kalma ve halk tarafından "ölümden sonraki hayata açıldığına" inanılan eski bir kapı bulundu. Mısır Kültür Bakanı Faruk Hüsni, Luxor'da bulunan kapının, 18. Kraliçe Hatshepsut'un güçlü danışmanı User'in mezarında ortaya çıkarıldığını belirtti.

 

Mısır'ı MÖ 1479 - 1458 yılları arasında yöneten Kraliçe Hatshepsut, en uzun tahtta kalan kadın Firavun olarak biliniyor.

 

Kırmızı renkli granitten yapılma büyük kapının uzunluğu 1,75 metre kalınlığı ise 50 santimetre olarak açıklandı. Kapını yanındaki kazılarda ayrıca dini metinlerin ve User, şehir valisi, prensler ve vezirler tarafından kullanılmış başlıkların da ortaya çıkarıldığı aktarıldı.

Kazı çalışmalarını yürüten arkeolog Mansur Boraik ise kapının, Roma döneminde tekrar kullanılmış olduğunu belirtti. Boraik, "Kapı User'in mezarından taşınmış ve bir Roma yapısının duvarında kullanılmış." dedi.

turkishny.com, 29.03.2010

ZEUGMA ANTİK KENTİNE 30 MİLYON LİRALIK YATIRIM

 

Gaziantep’in Nizip İlçesi Belkıs Köyü yakınlarında bulunan, dünyanın en değerli mozaiklerinin çıkarıldığı Zeugma Antik Kenti’nde, Birecik Baraj Gölü’nün kıyısında Türkiye’nin ilk Arkeolojik Eserler Restorasyon Merkezi kuruluyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığının onay verdiği, 30 milyon liraya mal olması beklenen merkezin 10 ayda tamamlanması planlanıyor.

 

Gaziantep Kültür ve Turizm Müdürü Salih Efiloğlu, Türkiye’nin ve Orta Doğu’nun en büyük Arkeolojik Eserler Restorasyon Merkezinin 270 bin metrekare alanda inşa edileceğini, bölge ve komşu ülkelerdeki potansiyelin değerlendirileceğini söyledi.

Efiloğlu, şöyle devam etti:
"Kültür ve Turizm Bakanlığı'na teklifte bulunduk, ’Arkeolojik Eserler Restorasyon Merkezine ihtiyacımız var’ dedik. 2006 yılında bize tahsisli 270 dönüm arazimiz göl kenarında. Bu arazide böyle bir oluşum olabilir mi diye istişarede bulunduk, bakanlık ’olabilir’ dedi. Hatta bu projeyi bakanlığımız çok beğendi, ’Gaziantep’in ihtiyacıdır’ dedi ve onayladı. Biz de bu karar üzerine hemen çalışmaya başladık. Bu nedir, hem ülkemizdeki hem komşu ülkelerde bulunan arkeolojik eserlerin restorasyonu, konservasyonu yapılması, depolanması, hayata geçirilmesi, korunması, pahalı ama getirisi çok olan bir yatırım. Çünkü komşu ülkelerde de böyle bir oluşum, böyle bir restorasyon merkezi, depo müze anlayışı yok. Önce peyzaj çalışması yapılacak, bunun sonunda bu yılın ortalarında sanıyorum projeyi başlatacağız, 2011 yılında biter diye düşünüyorum."

Suriye ve Irak’ın da son derece zengin kültür varlığına, arkeolojik eserlere sahip olduğunu ifade eden Efiloğlu, şunları kaydetti:
"Bu iki ülkenin de böyle bir talebi olacağını biliyorum. O bölgeye sıkça gidiyoruz. Bakanlığımız da bölgede böyle bir potansiyel olduğunu göz önünde bulundurdu, Gaziantep tercihi doğru bir tercih diye düşündük. Tabii diğer ülkelerde de böyle bir talep olabilir. Çünkü bu anlamda böyle geniş kapsamlı, hem depo müze hem kazı evi hem restorasyon merkezi hem konservasyon merkezi ve birlikte böyle bir komple oluşum başka bir ülkede yok, Türkiye’de de yok. Bölgesel olarak araştırdığımızda Mardin’den tutun da Diyarbakır’a kadar Suriye’de olsun, komşu ülkeler Irak’ta olsun, hele savaş sonrasında Irak’ta büyük talan oldu, müzelerin yağmalanması, yıkılması, bu konuda o bölgelere yardımcı olabiliriz diye düşünüyorum. Dönüşümü de son derece hızlı olacaktır bunun. Çünkü depomuz mozaik ve diğer tarihi eserler bakımından son derece zengin.

Depomuzda 450-500 metrekare mozaik bulunuyor. Bunlar restorasyon ve konservasyon bekleyen eserler. En kısa sürede geri dönüşümü olur. 5 yıldan daha aşağı bir sürede bunun dönüşümü gerçekleştirilecektir. Gaziantep için ekonomik olarak büyük bir girdi, istihdam bakımından büyük bir kazanç olacak."

 

Zeugma Antik Kenti, MÖ 300’de Büyük İskender tarafından "Selevkeia ad Euphrates" adıyla kuruldu. Romalı Komutan Pompeius MÖ 64’te kendine yaptığı yardımlar karşılığında kenti 1. Antiokhos’a verdi. Kommagene Krallığı’nın 4 büyük şehrinden olan kent, MÖ 31’den itibaren tamamıyla Roma İmparatorluğu’na bağlandı ve "köprü", "geçit" anlamına gelen "Zeugma" adını aldı.

Roma döneminde büyük bir zenginlik ve ihtişam yaşayan Zeugma, MS 256’da Sasani Kralı 1. Şapur tarafından ele geçirilerek yakıldı ve yıkıldı. Zeugma’da ilk kazı, kaçak kazı ihbarı üzerine Gaziantep Arkeoloji Müzesi Müdürlüğünce 1987’de yapıldı. Kazıda oda biçimli aile kaya mezarı, mezarın sahiplerine ait heykeller bulundu. Antik kentte ikinci kazı 1992’de yine kaçak kazı ihbarı üzerine Gaziantep Arkeoloji Müzesince yaptırıldı. Bu kazıda taban mozaiği ve ilk villa gün ışığına çıkarıldı.

Antik kentin önemli bir bölümünün GAP kapsamında inşa edilen Birecik Barajı’nın göl suları altında kalacak olması nedeniyle 1993’ten itibaren yerli ve yabancı bilim adamlarından oluşan çok sayıda ekip, Zeugma Antik Kenti’nde kurtarma kazıları yürüttü. Bu kazılarda gün ışığına çıkarılan eserlerin en önemlileri olan mozaikler, Mars heykeli, duvar resimleri ve kil mühür baskı koleksiyonu, Gaziantep Arkeoloji Müzesinde sergileniyor.

Milliyet, 29.03.2010

YEŞİL CAMİ PASTAN ARINDIRILIYOR





Bursa'da erken Osmanlı döneminin eşsiz mabetlerinden Yeşil Camii'ndeki restorasyon çalışmalarında birbirinden ilginç kıymetler gün yüzüne çıkartılıyor.

 

Caminin arka odasında toz boya altından çıkan eski kalem işi süsleme ve hatlardan sonra pencere parmaklıklarının üzerindeki gümüş kakma nakışlar da üzerindeki boya ve paslardan arındırılarak fark edilir hale getiriliyor.





Uludağ Üniversitesi tarafından 2003 yılında baskısı yapılan arkeolog Bedri Yalman'a ait "Yeşil Cami Pencere Parmaklıklarındaki Gümüş Kakma Motifler" kitabına konu olan yaklaşık 17 bin gümüş kakma motif, yapılan temizlik çalışması ile gözle görülür hale gelecek. Harput Grubu'nun sponsorluğunu üstlendiği restorasyon çalışmalarında camiye ait ziynetler bir bir temizlenerek ortaya çıkartılıyor. Vakıflar Bölge Müdürlüğü'nün keşfinde yer alan ancak bu kadar teferruatı bilinmeyen gümüş kakmaların ortaya çıkartılması işi için özel bir ekip kuruldu. Konusunda uzman restoratörler, üzerine daha önce boya atılan ve paslanma sebebiyle de oksitlenen pencere parmaklıkları ile lokmalardaki katmanları özel bir usulle temizliyor. Yer yer gümüş kakmaların ortaya çıkmaya başlamasıyla çalışma daha da heyecan verici bir hal alıyor. Üzerine kitap yazılan, Türkiye'de başka bir örneği olmayan bu gümüş kakmalar için daha hassas bir çalışma yapılması hedefleniyor.

 

Araştırmayı yapan Bedri Yalman'ın kitabında yer alan bilgilere göre, çerçevelerdeki motif adedinin 17 bin 832 olduğu tahmin ediliyor. Parmaklıkların dikey ve yatay kesimlerinin birleştiği, topuz şeklindeki lokmalarda Allah-ü Teala'nın isimleri yer alırken, parmaklıkların içlerinde mekik şeklinde ve her biri farklı geometrik şekiller bulunuyor. Yalman'ın kitap için araştırma yaparken demir üzerindeki kalın toz ve pas tabakasını nemli bir bezle silerek temizlediği ve altında rastladığı desenleri kayıt altına alarak kitaba kaydettiği öğrenildi.

 

Restorasyonu yapan Usra İnşaat'ın sahibi Ramazan Uslu, Yeşil Camii'nde bütün detayların muhteşem bir inceliğe sahip olduğuna dikkat çekerek, "Erken Osmanlı döneminin muhteşem bir eserinin restorasyonunu yapmakla iftihar ediyoruz. Çinisi, kalem işi, mermer ve ahşap oymaları muhteşem camide dış cephedeki demir parmaklıklarda bile insanı hayrete düşüren bir işçilik ortaya çıkması, ecdadımızın sanatkarlığının zirvesini gösteriyor. Dış cephedeki pencere parmaklıklarında nakşedilmiş gümüş kakmaları, önce nemli bir bezle kaba kirinden arındırıyoruz. Ardından özel fırçalarla üzerindeki pas ve tozları alıyoruz. Hiçbir kimyasal kullanmadan mekanik olarak cam tülünden elde edilmiş fırçalarla pasları gidererek motiflere ulaşıyoruz" dedi.

 

Kitapta yer alan bilgilere göre, Türk ve İslam maden sanatı konusunda bir cami parmaklığında ilk ve tek olan nakışların dönemin ünlü nakkaşlarından Nakkaş Ali bin İlyas Ali'ye at olduğu tahmin ediliyor. İlk defa Yeşil Camii'nde görülen ve sayısı onbini aşan gümüş kakma motiflerin bir benzerine başka yerde rastlanmadığı ifade edildi. Uludağ Üniversitesi'nin bastığı katalogda yer alan dörtgen, üçgen, çok köşeli yatay ve dikey, eşkenar dörtgen, oval ve mekik çerçeveli motiflerin çok sert olan demir üzerine gümüş kakma olarak tatbik edilmesi büyük bir titizlik ve sabır gerektiriyor.

 

Caminin inşaatı 1420 yılında Sultan Çelebi Mehmet tarafından başlatıldı, 2. Murat döneminde Ağustos 1424 yılında tamamlandı. 14 pencereden 10 tanesi demirden yapılırken, 4 pencere korkuluğu bronzdan yapıldı. Parmaklıkların bezemesinde ise gümüşün dışında altın ve civadan faydalanıldı.

Bursa Kent Haber, 28.03.2010

GÖBEKLİTEPE'YE HAVA SEFERİ





Güneş bulutların arasından yüzünü göstermiş, ısıtsam mı ısıtmasam mı diye tereddüt içindeydi. Biz seninle sundurmada kahvaltı ediyorduk. Masada duran kitaba bakıyor, o kitabın anlattığı ören yerinin Türkiye’de neden hala doğru dürüst tanınmadığını düşünüyordum. Sevdiğimiz kadın türkücünün harika sesi küçük radyomuzdan bir çağlayan gibi akıyor, Ruhsati’nin sözleriyle gönlüne sitem ediyordu: “Mevlam kanat vermiş uçamıyorsun, bu nefsin elinden kaçamıyorsun...”

O sırada şöminenin içine bacadan çerçöp döküldüğünü fark ettik. Sen “Bu da ne? Çıkıp bacaya bir baksan?” dedin. Sözünü ikiletmedim, doğru çatıya çıktım. Baktım, şöminenin bacasına uzun gagalı bir misafir yuva yapmıştı, oturduğu için uzun bacaklarını göremiyordum. Misafir, geldiğimi fark eder etmez kaçacağına, beni hiç görmemiş gibi durmayı tercih etti. Yanına gidip “Merhaba” dedim, başını lütfen çevirdi, tokalaşmak için yavaşça kanadını uzattı, bana “Merhaba, bu evde yaşıyor olmalısınız. Umarım bacanıza yuva yapmamın bir sakıncası yoktur?” dedi. Cevap beklemeden devam etti: “İnsanlardan uzak olmayı tercih ederiz ama, ben artık eskisi kadar genç değilim, kendime uzun uzun yer arayamadım.” Fırsat bulur bulmaz atladım: “Ya, öyle mi? Bir dönem bir kırlangıç ailesi her yıl balkonumuzun altına yuva yapardı, birkaç mevsimdir yoklar. Ama bacamızda bir leylek! Bu ilk kez oluyor!” Tedirgin olmuş gibi değildi, konuşmayı sürdürdü: “Leylek ha? İşte bir başka yakıştırmanız daha. Gagamızdan ‘lag lag’ diye sesler çıktığını duyup bize Arapçada da, Farsçada da böyle ad verilmesini anlıyorum, ama siz boş konuşmaya da ‘laklak etmek’ diyorsunuz, o niye? Sanki sizden daha gevezeymişiz gibi! Sonra nedir o bebek taşıma hikayeleri filan?” Mağrur bir edayla devam etti: “Adım ‘Alaca’, tüylerim siyahlı beyazlı olduğundan bana öyle derler. Bacanıza yerleşmeme gelince... Size kira veremem ama, bir şekilde borcumu öderim.” Birden aklıma bir fikir geldi: “Belki beni bir yerlere götürürsünüz?” Dileğimi ciddiye almış olacak ki, beni alıcı gözle süzmeye başladı, galiba ağırlığımı tahmin etmeye çalışıyordu, “Ağır gelirsem birkaç arkadaş beni çekebilirsiniz” dedim. Alaca güldü, “Saint-Exupéry’nin dokuzuncu bölümde çizdiği resmi hatırladınız değil mi? Güya göçeden bir yaban kuşları sürüsü Küçük Prens’i iplerle çekerek taşımış! Emin olun, o çizim tamamen hayal ürünü. Fakat Nils, yani Selma Lagerlöf’ün küçük Nils’i uçan kazın sırtında nasıl gezmişti bilirsiniz, öylesi çok daha gerçekçi.” Heyecanlanmıştım: “Yani beni sırtınıza alıp taşıyabilirsiniz?” Cevap hemen geldi: “Atla bakalım, bir deneyelim.” Artık senli benli konuşuyorduk.

Bilinen en eski tapınak
Az sonra Alaca’nın sırtındaydım, bulutların üzerinde süzülüyorduk. “Pek kanat çırpmıyorsun?” dedim, “Her yıl o kadar uzun yollar katederiz ki, enerji tasarrufu gerekir, bunun için olabildiğince, kanatlarımızın yerine, yukarı tabakalardaki hava akımlarını kullanırız.” Onu yormayayım diye fazla konuşmadım, epey bir süre sessiz kaldık. Bulutların bir üstüne çıkıyorduk, bir altına iniyorduk, ama asıl keyifli olan pamuk yataklar gibi duran bulut kümelerinin içinden geçmekti. Sonunda dayanamadım, nereye gittiğimizi sordum, “Göbekli Tepe’ye” dedi, “Biliyor musun orayı?” Kalbim çarpmaya başladı, “Evet, elbette... Şanlıurfa’ya 15 kilometre uzaklıktaki ören yeri, değil mi? Arkeoloji tarihinin en önemli buluşlarından biri, Alman arkeolog Klaus Schmidt kazıyor, 12-13 bin yıl öncesinden kalma bir yer”. Devamını Alaca getirdi, “Doğru, bilinen en eski tapınak, avcı insanın yerleşik tarım toplumuna geçiş döneminden. İngiltere’deki Stonehedge’den altı-yedi bin yıl daha eski. Göbekli Tepe’de üç dört metre yüksekliğinde, T harfi biçiminde onlarca dikilitaş bulundu, taşların üzerlerine çok sayıda hayvan şekli işlenmiş, yılanlar, tilkiler, aslanlar, böcekler, kuşlar, karışık hayvanlar... Hatta leylek kabartmaları da var.” Bir yandan Alaca’nın bütün bunları nereden öğrenmiş olabileceğini düşünürken, bir yandan da yeryüzünü gözlüyordum. Sonunda uzaktan Göbekli Tepe göründü, tepeyi kitapta gördüğüm fotoğraflardan tanıdım. Alaca ustaca bir manevrayla yere yaklaştı, beni indirdi. Bu saatte kimseler yoktu etrafta, çevreyi gezmeye başladım. Baktım Alaca beni bir yere çağırıyor, “Gel, şu 38 numaralı dikilitaşa bak lütfen, tilkiyle domuzun altındaki üç kuştan ortadaki leylek kabartması değil mi? Gagası uzun, bacakları uzun”. Baktım, “Gerçekten leyleğe benziyor!” dedim. Alaca açıkladı: “Schmidt bunun turna mı, leylek mi olduğu konusunda mütereddit. Lütfen söyle ona, bu bölge bizim o zamanlar göç sırasında mola verdiğimiz yer, bu kabartma da leylektir mutlaka.” Alaca’nın niye beni oraya getirdiğini anlamıştım, “Burada kalıntıların sadece yüzde 5’i çıkarılmış, yeni buluntularda başka leylek kabartmaları da olabilir” dedim, “Schmidt’le şahsen tanışmıyorum ama, ona ulaşabilecek bir yazı yazabilirim belki”. Alaca bana oraları gezmem için zaman tanıdı, resimlerini gördüğüm dikilitaşları, üzerlerindeki kabartmaları gözlerimle görmek çok hoşuma gitti. Schmidt’in sorularını düşündüm: Burası eski bir tören yeri miydi? Turnalar, aslında turna kılığında insanlar mıydı? Civarda büyük bir mezarlık ortaya çıkacak mıydı? Acaba on yıl sonra burası... Baktım Alaca sabırsızlanıyor, atladım sırtına. Dönüşümüz çok daha kolay oldu, kendimi rahat hissediyordum, ara sıra uyukladım bile. Bir baktım, bizim bacadayız. Alaca’ya “Kira ödenmiştir” dedim gülerek, “Burada istediğin kadar kal!” Tokalaşıp ayrıldık.


Hemen sundurmaya indim. Sen hala kahvaltı masasındaydın, radyodaki türkü devam ediyordu: “Ruhsati, dünyadan geçemiyorsun, topraklar başına, vay deli gönül...” Bana sordun: “Sence Ruhsati neden ‘Mevlam kanat vermiş’ diyor, insanların kanatları yok ki?” “Kimbilir?” diye cevap verdim: “Şairler dünyayı bizden farklı algılar, anlaşılan Ruhsati de insanların uçabildiğini düşünüyor!” Sonra masadan kalktım, yanağına bir öpücük kondurup senden izin istedim: “Şimdi bilgisayarın başına oturmalıyım, bir yazı yazacağım, birine söz verdim de...”

Radikal İki, Haber: Caner Fidaner, 28.03.2010

HÜSEYİN AĞA CAMİİ RESTORE EDİLECEK

 

Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan’ın himaye ve koordinasyonunda başkanlık binasında düzenlenen törende, Taksim Gayrimenkul Yatırım Geliştirme ve İşletmecilik A.Ş adına Tayfun Demirören ve İstanbul Vakıflar 1. Bölge Müdürü İbrahim Özekinci arasında caminin restorasyonunu kapsayan protokol imzalandı. Sponsor firma Taksim Gayrimenkul Yatırım Geliştirme ve İşletmecilik A.Ş’nin, zeminindeki çökmeler ve duvarında meydana gelen çatlaklar sebebiyle restore edilecek camideki çalışmaları 13 ay içerisinde bitirmesi öngörülüyor. Başkan Demircan, “Böylesine önemli bir olaya öncülük etmekten mutluyuz” dedi.

Türkiye Gazetesi, 28.03.2010

TARİHİ KÖPRÜ BAKIMSIZLIKTAN ÇÜRÜYOR

 

Ağrı'nın Doğubayazıt İlçes'nde bulunan tarihi Alaca Köprüsü (Pıra Belek) adeta kaderine terk edildi. Doğubayazıt'a 9 kilometre uzaklıktaki Ağrı Dağı eteklerinde, İran yolu kenarında bulunan 133 yılık tarihi köprü yıkılmaya yüz tuttu.


Karayolları sorumluluk bölgesinde olduğu dile getirilen tarihi köprünün 1877 yılında Osmanlı - Rus Savaşı sırasında Rus Generali Hugossov tarafından kızları anısına yapıldığı söyleniyor.
İpek Yolu güzergahı üzerinde Sarısu Deresi üzerindeki köprünün yapımında iki renkte kesme taş kullanılmış. Tek kemerli köprü bakımsızlıktan yıkılma tehlikesi geçiriyor.

Birgün, 28.03.2010

"SÜMELA İBADETE AÇILACAK"

 

Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, Trabzon’daki Sümela Manastırı ve Mersin’deki Saint Pauls Kilisesi’nin de yılda bir kez ibadete açılacağını söyledi.

 

Yılda bir gün ibadet izni verilen müze statüsündeki Akdamar Kilisesi gibi benzer bir uygulamayı Kültür ve Turizm Bakanlığı Trabzon’daki Sümela Manastırı’nda ve Mersin’deki Saint Paul Kilisesi’nde de gerçekleştirmeye hazırlanıyor. Açıklamayı Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay yaptı.

 

Günay, “Akdamar Kilisesi hala bir müzedir. Müze olarak işlev görmeye de devam edecek. Ama aynı zamanda tarihen de bir kilisedir. Benzer bir uygulamayı Sümela’da, daha kapsamlısını St. Paul Kilisesi’nde gerçekleştirebiliriz. Türkiye’de çeşitli inançlar için duraklar var. Mevlana, Hacı Bektaş nasıl bir inanç dünyası için özel bir ilgi yakalıyorsa, Meryem Ana, Akdamar, St. Pierre, Sümele de ilgi yakalıyor. Ve burada yılda 1 gün, birkaç saat insanlar gelip kendi ibadet ritüellerini yerine getirmek istiyorlar” dedi. Ancak Ayasofya bunlardan çok farklı ve çok özel. İnsanlığın en eski mabetlerinden birisi. Uzun yıllar kilise, uzun yıllar cami olarak kullanılmış fakat şu an müze olarak kullanılıyor. İçinde çok önemli restorasyon çalışmaları vardı ancak kısmen tamamladık. Ayasofya ayakta durduğu sürece müze olarak devam etmesi, herhangi bir başka ritüelle meşgul edilmemesi ziyaretçi sirkülasyonu açısından da çok zorunlu. Çünkü 2.5 milyondan fazla ziyaretçi alıyor.

Vatan, 28.03.2010

TARİH YAĞMACILIĞINA GEÇİT YOK

 

Ilkbaharın gelmesiyle birlikte define avcılarının tarihi eserleri yağmalamaya başladığı bildirildi.

 

Erzurum Müze Müdürü Mustafa Erkmen, tarihi eser kaçakçılarının ve define avcılarının ilkbaharda tarihi taşınmaz varlıklara ve kültürel eserlere yönelik saldırılarına hız verdiğini açıkladı.

 

Erkmen, özellikle definecilerin gözlerden uzak yerlerdeki tarihi köprü, türbeler, mezarlıklar ve tümülüsleri tahrip edip yağmaladığına dikkat çekti. Personel eksikliğinden dolayı dağ başlarındaki tarihi ve kültürel eserleri koruyamadıklarına vurgu yapan Müze Müdürü Erkmen, "İlkbaharın gelmesiyle birlikte defineciler elde ettikleri sahte define haritaları ya da kulaktan duyma yanlış bilgilerle tarihi eserleri tahrip etmeye, yağmalamaya başlıyor. Binlerce yıllık tarihi ve kültürel eserler bir gece içerisinde define umuduyla yok edilmekte. Her yıl onlarca tarihi ve kültürel eserimiz bu nedenle ya yok oluyor ya da ağır şekilde tahrip ediliyor." dedi.

Erzurum Gazetesi, 27.03.2010

BAKANLIKTAN RESSAMLARA: MÜZEDE UNUTTUĞUNUZ TABLOLARI ALIN

 

Son günlerde hırsızlık olayı ile gündeme gelen Devlet Resim ve Heykel Müzesi'nde ünlü olmayan ressamların da tablosunun bulunduğu ortaya çıktı.

 

Müzede 'yer işgal eden' 600 civarında tablo olduğu belirtilirken, Kültür Bakanlığı, eserlerin sahiplerine çağrıda bulunarak, tablolarını bir an önce almalarını istedi. Bakanlık, tabloların alınması için Resmi Gazete'de ilana çıkacak. İlanda, ressamlara belirli bir süre verilerek, bu zaman zarfında alınmayan tabloların tüm hakları bakanlığa devredilmiş sayılacak. Kalan resimler, okul gibi kamu kurumlarına gönderilmesi, hatta imha edilmesi bile gündeme gelebilecek. Tabloların, daha önce bakanlıkça açılan resim yarışmalarına katılanların resimleri olduğu öğrenildi.

Zaman, Haber: Aslıhan Aydın, 27.03.2010

AYİOS HARALAMBOS KİLİSESİ RESTORE EDİLECEK

 

İzmir'in Çeşme İlçesi'nde bulunan tarihi Ayios Haralambos Kilisesi'nin restorasyonu için hazırlık çalışmalarına başlandı.


Ayios Haralambos Kilisesi'nin restorasyonu öncesi, tarihi yapıyla ilgili veri toplamak üzere Çeşme Müze Müdürlüğü denetiminde sondaj çalışması başlatıldı.


Restorasyon sondaj çalışmasını yürüten firmanın sorumlusu Ömer Üstünkaya, 1832 yılında yapılmış olan kilisenin, önemli dini yapılar arasında yer aldığını ifade ederek, bu kilisenin benzerinin, Yunanistan'ın Başkenti Atina'nın "Smyrna (İzmir)" adı verilen bölgesinde de inşa edildiğine söyledi.


Sondajın, yapılması düşünülen restorasyon çalışmaları için yol gösterici olacağını ifade eden Üstünkaya, şunları kaydetti:
"Tarihi kilisenin tavanında bulunan ve oldukça yıpranmış olan resimlerin birçoğunu ortaya çıkardık. Şu anda yaptığımız çalışmada da kilisenin 'narteks' adı verilen ek binasını ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Burada kazı yapılan alanda, kilisenin kemer izlerini takip ederek binanın sınırlarını belirleyeceğiz. Yaklaşık bir ay sürecek çalışmaların ardından hazırlayacağımız projeyi Rölöve ve Anıtlar Kuruluna sunacağız. Onaylandığı takdirde, mülk sahibi görünen belediye tarafından çıkılacak ihaleyle restorasyon çalışmasına başlanacak." Üstünkaya, şu ana kadar elde ettikleri bilgiler ışığında, projenin onaylanması halinde kilise restorasyonunun yaklaşık 2 yıl sürmesini ve 5 milyon liraya mal olmasını tahmin ettiklerini sözlerine ekledi.

Haber Ekspres, 27.03.2010

DANİMARKALI 'KÜÇÜK DENİZKIZI' 96 YILDIR OTURDUĞU YERDEN KALKTI

 

Danimarka’nın simgesi ‘Küçük Denizkızı’ heykeli, Çin’deki Şanghay Dünya Fuarı’nda sergilenmek üzere ilk kez ülkesinden ayrılıyor.


Danimarkalı masalcı Hans Christian Andersen’in ‘Küçük Denizkızı’ adlı masalından yola çıkılarak yapılan 1.5 metre boyundaki heykel ve üzerinde oturduğu taş, önceki gün belediye başkanı ve hükümet yetkililerinin de katıldığı bir törenle vinçle yerinden kaldırılıp bir kamyona yerleştirildi. Heykel 1 Mayıs’ta başlayacak fuardan önce Danimarka pavyonunda sergilenecek.
Ancak simge heykelin 96 yıldır bulunduğu yerden geçici de olsa kaldırılıp ülke dışına çıkarılacak olması, ülkede bazı kesimlerin sert tepkisini topladı. Kararı eleştirenler, heykelin kendisi yerine kopyasının Çin’e gönderilmesi gerektiğini savunuyor. Danimarkalı heykeltıraş Edvard Eriksen tarafından yapılan heykel, Ağustos 1913’te bugünkü yerine yerleştirilmişti.

Radikal, 27.03.2010

KÜÇÜK ABDEST BOMBARDIMANI ANTİKA YAPMAYA YETMEDİ





Tarihi eser kaçakçılarının 3 milyon dolara satmaya çalıştığı 40 santimlik bronz heykeli eskitmek için iki ay boyunca üzerine işedikleri anlaşıldı.

 

Ankara Emniyet Müdürlüğü Mali Suçlar Bürosu ekipleri, iki kişinin tarihi eser kaçakçılığı yaptığı ve bronz bir heykeli satmaya hazırlandığı yönünde bilgilere ulaştı. Savcılığın talimatıyla polis, A.Y. (39) ve M.S. (41) adlı şüphelileri takibe aldı. Gözaltına alınan A.Y.'nin Keçiören'deki evinde yapılan aramada bronz bir heykel bulundu. 40 santimetre boyundaki heykel, incelenmek üzere Anadolu Medeniyetler Müzesi'ne gönderildi.
 

Uzmanlar, heykelin üzerindeki oksitlenmenin toprak altında yaklaşık 2000 yılda gerçekleşebileceğini, ancak o dönemlerde bu tür heykellerin yapılmasının mümkün olmadığını belirleyerek eserin taklit olduğu sonucuna vardılar.

İfadeleri alınan A.Y. ve MS ekonomik sıkıntılarının olduğu için taklit tarihi eser yaparak satmaya çalıştıklarını kabul etti. İki şüpheli, bir tornacıya yaptırdıkları bronz heykele eski görünümü vermek için iki ay süreyle üzerine işediklerini anlattı. A.Y. ifadesinde şunları söyledi:

“İnternette kısa bir araştırma yaptık ve bronzun asitle eskimiş hale getirildiğini öğrendik. Bazı sitelerde idrarın aynı işlevi gördüğünü öğrendik. İlk günlerde heykeli, idrar dolu kap içerisinde beklettik. Hava almayınca oksitlenme yavaş ilerliyordu. Daha sonra tuvalete koyup üzerine işemeye başladık. İki ay sonra tarihi eser görünümünü alınca satmak için müşteri aramaya başladık.”

Adliyeye sevk edilen iki arkadaş, heykel tarihi eser kapsamına girmediği için sahtecilik suçundan çıkarıldıkları mahkemece serbest bırakıldı.

Hürriyet, Haber: Arda Akın, 27.03.2010

TMSF, TARİH SATACAK

 

 

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF), Antik A.Ş. aracılığıyla resim, tablo, zaman aşımına uğrayan muhtelif kıymetler, antika ve sanat eserlerinin satışı için açık teklif alma toplantısı yapacak.

 

TMSF'nin açık teklif alma toplantısına ilişkin duyurusu, Resmi Gazetede yayımlandı. Duyuruya göre 9 adet resim, tablo ve antika 14 bin 680, 8 adet tablo 139 bin 250, 73 adet Atatürk Fotoğrafı 516, 103 adet zaman aşımına uğrayan muhtelif kıymetler (altın ve mücevher) 5 bin 895 lira toplam muhammen bedel üzerinden satılacak.

 

Açık teklif alma toplantısı, 11 Nisan 2010 tarihinde Antik A.Ş. tarafından İstanbul Maçka'da bulunan Swissotel The Bosphorus Asuka Salonunda saat 14.00'te gerçekleştirilecek. Teklifler, açık teklif alma toplantısında alınacak. Katılım teminat bedeli bin lira olarak belirlendi. Açık Teklif Alma toplantısına katılmak isteyenler satış şartnamesini resim, tablo, zaman aşımına uğrayan muhtelif kıymetler, antika ve sanat eserlerinin listesini, isim ve özelliklerini, muhammen bedelleri hakkında daha ayrıntılı bilgiyi tmsf.org.tr internet adresi ile TMSF İştirakler ve Gayrimenkuller Daire Başkanlığı ile Antik A.Ş'den temin edebilecek.

 

Resim, tablo, sanat eseri, antikalar ile ilgili bilgiler ve fotoğraflar Antik A.Ş.'nin Maçka İstanbul'da Süleyman Seba Caddesi Talimyeri Sokak adresinde 29 Mart 2010 tarihinden itibaren müzayede gününe kadar istekliler tarafından görülebilecek.

Habertürk, 26.03.2010

TRALLEIS KAZI EVİ YER SORUNU





Aydın Valiliği, Aydın Belediyesi ve Adnan Menderes Üniversitesi (ADÜ) arasında imzalanan protokol ile 15 yıllığına Tralleis Kazı Evi olarak kullanılan bina 27 Mart'a sürenin dolmasının ardından protokolün uzatılmaması halinde yer sorunu ile karşı karşıya kalacak.


1994 yılında Aydın Valiliği ve ADÜ ile dönemin Belediye Başkanı Hüseyin Aksu tarafından imzalanan protokol ile Aydın Belediyesi yükümlülükleri arasında Tralleis kazısının geleceği konusunda kazı evi, restorasyon merkezi ve depo olarak Kemer Mahallesi'nde kompleks bir yapı tasarlanmış, daha sonra bu bina kazıda görev alan öğrencilerin çalışabileceği, konaklayabileceği ve kazı malzemelerinin depolanabileceği bir duruma getirilmişti. 3 kurum arasında imzalanan protokol ile bu bina 15 yıllığına Tralleis Antik Kenti Kazılarına tahsis edilmişti.


Sözleşmenin sona ereceği 27 Mart 2010 tarihi öncesi Aydın Belediyesi'ne bir yazı gönderen ADÜ Rektörü Prof.Dr. Şükrü Boylu, Tralleis kazısının sağlıklı bir şekilde yürütülebilmesi için Aydın Valiliği, Aydın Belediyesi ve ADÜ tarafından yürütülen "TC Aydın Belediyesi Tralleis Antik Kenti, Kazı ve Veysipaşa Kentsel Sit Koruma ve Islah Projesi Protokolünün" 3. maddesi gereğince 27 Mart'ta dolacak protokolün süresinin uzatılmasını talep etti.


Protokolün uzatılması için Aydın Belediyesine gerekli bilgilendirmeyi yapan Tralleis Antik Kenti Kazı Başkanı Yrd. Doç. Rafet Dinç, belediyenin sözleşmeyi uzatmak istemediği yönündeki söylentilerin ortaya atılması üzerine bir basın toplantısı düzenleyerek, belediye yetkililerinden anlayış talep etti. Aynı zamanda Menderes Havzası Kültürlerini Araştırma ve Yaşatma Derneği (MEKYAD) başkanı da olan Dinç, açıklaması sırasında MEKYAD 2. Başkanı Akın Çelebioğlu ve yönetim kurulu üyeleri de eşlik etti.


Belediye Başkanı Özlem Çerçioğlu'nun seçim beyannamesinde ve basın önünde sürekli olarak Tralleis kazılarına yardım vaat edeceğini açıkladığını iddia eden Rafet Dinç, Çerçioğlu'nun seçimi kazanmasında bu vaatlerinin de etkili olduğunu savundu. Çerçioğlu'nun bugünlerde kendilerini kazı evinden çıkarmayı ve kazı evini farklı şekilde değerlendirmeyi düşündüğü yönünde duyumlar aldıklarını belirten Dinç, "DÜ Rektörlüğü ile Kültür ve Turizm Müdürlüğü aracılığıyla bu konuda hazırladığım dilekçeyi belediyeye ilettik. Ancak kendisini çok sevdiğimiz ve bize çeşitli konularda bize destek olan Sayın Başkanımızın kazı evini farklı bir amaçla kullanacağını öğrendik. Sözünü ettiğimiz protokol 27 Mart 2010 tarihinde sona ermektedir. Amacımız halen kazı evi olarak kullanmaya devam ettiğimiz bu yapının söz konusu protokol çerçevesinde 15 yıllığına 'Kazı ve Restorasyon Merkezi' olarak kullanılmak üzere Sayın özlem Çerçioğlu'dan olur alabilmektir" dedi.

 

Aydın Belediyesi tarafından hazırlanan 2010-2014 Stratejik Planı'nda Tralleis Antik Kazılarına destek verilmesi yönünde bir taahhüdün yer aldığını anımsatan Dinç, şunları söyledi: "Sayın Başkanın Aydın Belediyesi 2010-2014 Stratejik Planında Tarihi Mirasın Korunması alt başlığı altında; "Tralleis'e maddi destek sağlanmalı, kazı çalışmalarına destek vererek ilimizin tarihi mirası ve kültürü gün ışığına çıkarılmalı ve tanıtıma destek verilmeli" şeklinde ifadeler yer almaktadır. Biz Sayın Başkan'ın programa uygun olarak hareket edeceğine inanıyoruz".


MEKYAD 2. Başkanı Akın Çelebioğlu da, Tralleis Antik Kenti'nin Aydın'ın tanıtımı ve ekonomisi bakımından çok önemli olduğuna işaret ederek, Aydın Belediyesi'nin daha önce 2 kez uzatılan protokolün yeniden uzatılması konusunda kendilerine yardımcı olmasını beklediklerini kaydetti.
Aydınlı Haber, 26.03.2010

KARAMAN'DA TARİHİ HAMAMIN KUBBELERİNİ SÖKTÜLER

 

   

 

Karaman'da tarihi Yeni Hamam'ın üstündeki baca ve havalandırma pencerelerindeki camlar kırılırken kubbelerdeki kurşunların kimliği belirsiz kişilerce sökülerek çalınmak istendi.

 

Tapucak Mahallesi'nde bulunan tarihi Yeni Hamam'ın Karamanoğlu Beyliği döneminde yapıldığı, Hamam Osmanlı dönemine tarihlendirilmektedir. Nuh Paşa Hamamı ve Nasuh Bey Hamamı gibi isimlerle de adlandırılan hamamın 2005 yılında Konya Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından restore edilirken, 1990 yılı başlarına kadar Tapucak Mahallesi'nde hamam olarak Karaman halkına hizmet veriyordu.

Konya Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından restore edilen Hamam'ın üstüne çıkıldığında havalandırma bacalarının üzerlerinde bulunan cam kapaklar tüm kırılmış. Kubbelerdeki kurşun kaplamalar sökülmeye çalışıldığı sırada amaçlarına ulaşamayan kişiler kubbeye büyük zarar vererek kaçtıkları öğrenildi.

Konya Vakıflar Müdürlüğü'ne ait hamamın 2006 yılında restoresi bitirildikten sonra Karaman İl Özel İdaresi tarafından kiralandığı, fakat 2009 yılı sonunda sözleşmenin bittiği ve 2010 yılı için kiralanmadığı öğrenildi.

karaman.org, 26.03.2010



HİLAR'DA KAZI ÇALIŞMALARI SÜRÜYOR

 

 

Dünyanın en eski arkeolojik yerleşimlerinden olan Diyarbakır'ın Ergani İlçesi Sesverenpınar Köyü civarında bulunan Hilar mağaralarında 4. etap kazı çalışmalarına başlandı.

Yakındoğu'nun tarımcı en eski topluluğuna ait kalıntıları barındıran tarihi sit alanında "Hilar Mağaraları ve Çayönü'nün Turizme Açılması" projesi kapsamında yeniden başlayan ve 6 ay sürecek kazı çalışmaları sonrasında Hilar'ın tarihi gün yüzüne çıkarılacak. "Hilar Mağaraları ve Çayönü'nün Turizme Açılması" projesi kapsamında 2006 yılından bu yana aralıklarla yapılan arkeolojik kazıların 4. etabı 6 ay sürecek. Kazı çalışmalarında birçok mezarın açığa çıkarılacağını belirten kazı sorumlusu Arkeolog Zafer Han, yapılan kazı çalışmalarına ilişkin şunları söyledi:
"6 aylık bir sürece yayılacak 4. etap kazı çalışmalarımıza 41 kişiyle başladık. Bu çalışmalara paralel olarak başlatılan çevre düzenlemesi çalışmaları da eş zamanlı olarak devam etmektedir."

Kazı çalışmalarını yerinde inceleyen Ergani Kaymakamı Ramazan Yıldırım ise, "Hilar Mağaraları ve Çayönü'nün turizme açılması" projesi kapsamında 6 ay sürecek 4. etap kazı çalışmalarına paralel olarak yürütülen çevre düzenlemesi çalışmasının da aralıksız devam ettiğini belirterek, "Yapılan çalışmalar tarihi dokuyu taşıyan Hilar Köyü'nde yaygın şekilde devam edilerek bölgenin turizme kazandırılması sağlanacak. Bu bağlamda örnek bir köy haline getirilecek Hilar, ilçedeki diğer köylerle de etkileşim içine girerek bölgenin aktif turizm merkezi haline gelmesine katkı sağlanacaktır" diye konuştu.

internethaber.com, 26.03.2010

ARKEOLOGLARDAN BODRUM'DA TARİH NÖBETİ

 

Bodrum'daki Antik Tiyatro önünde, arkeologlar gözetiminde gerçekleştirilen “Bodrum Yarımadası İçme Suyu Projesi” kapsamında yapılan kazı çalışmaları sırasında tiyatroya ait olduğu tahmin edilen mimari bloklar bulundu.

 

Bodrum Kalesi ve Sualtı Arkeoloji Müze Müdürlüğü'nde görevli arkeolog Hande Savaş, gazetecilere, proje kapsamında DSİ tarafından gerçekleştirilen kazı çalışmalarını dikkatle izlediklerini söyledi.

Kazı yapılacak bölgede öncelikle sondaj çalışması yapılmasının uygun görüldüğünü belirten Savaş, şunları söyledi:
“Kazı yapılan bölgenin hemen arkasında bir antik yapı var. Dolayısıyla öncelikle araştırma yapıyoruz, altında ne olduğuna bakıyoruz. Ondan sonra çıkan buluntulara göre kazı çalışmaları devam edecek ya da etmeyecek. Şu ana kadar yapılan kazılarda antik tiyatroya ait olduğunu düşündüğümüz mimari bloklar bulundu. Ancak bunlarda orijinal yerlerinde değiller. Daha sonradan buraya atılmış. Toprak içindeler. Büyük ihtimalle antik tiyatroya aitler. Sonradan buraya atıldıkları için şu anda kazı çalışmalarını engelleyecek bir durum yok.”

Sondaj çalışmalarının 15 gün daha devam edeceğini ifade eden Savaş, Bodrum Kalesi'ndeki arkeologlarla birlikte dönüşümlü olarak görev yaptıklarını ifade etti.

Antik tiyatroyu her yıl binlerce yerli ve yabancı turistin ziyaret ettiğini aktaran Savaş, “Burası özellikle turistlerin büyük ilgisini çeken bir bölge. Antik kentten çok fazla yapı gün yüzünde yok. Bu nedenle antik tiyatro çok önemli” diye konuştu.

Hürriyet, 26.03.2010

TARİHİ DUVAR ZARAR GÖRÜYOR





Hacı Bayram Camisi’ndeki restorasyon çalışmalarında kullanılan inşaat malzemelerinin gelişigüzel bir şekilde hemen yakınlarındaki “tarihi duvar kalıntısı”nın önüne yığılması dikkat çekiyor. Restorasyon alanına halkın girişini engellemek için yapılan bariyerler de uçlarına takılan sivil demirlerle tarihi duvara çakılmış durumda.

Anakent Belediyesi, Augustus Tapınağı’nın yanındaki çalışmalarını sürdürürken, diğer yandan da Hacı Bayram Camisi’nin restorasyonunu gerçekleştiriyor. Bu kapsamda caminin yanındaki eklenti kısım yıkılarak yeniden yapılacak. Cami ayrıca restore edilecek. Çalışmaların Ramazan ayına kadar bitirilmesi planlanıyor. Bu nedenle ibadete kapatılan caminin yanına iki tane dev çadır kuruldu. Çadırın birinde kadınlar diğerinde ise erkekler ibadetlerini gerçekleştiriyor. Restorasyon nedeniyle ibadete kapatılan caminin etrafı da halkın girişini engellemek için demir bariyerlerle çevrilmiş durumda. Ancak caminin restorasyonu konusunda gerekli duyarlılığı ortaya koyan belediyenin, aynı duyarlılığı hemen yakınlardaki tarihi duvar kalıntısı konusunda göstermediği gözleniyor. Caminin etrafının çevrildiği bariyerlerin ayakta durmasını kolaylaştırmak için uçlarına kaynaklanan demirlerin tarihi surlara çakıldığı görülüyor. Yine gözlerden kaçmayan bir başka nokta ise restorasyon çalışmalarında kullanılan tahta, demir gibi inşaat malzemelerinin duvarın bitişiğine yığılması oldu. Birçok demir levha da yine surlara yaslatılmış şekilde duruyor.

Öte yandan suru andıran bu tarihi duvar kalıntılarını çevreden gelebilecek etkilere karşı korumak için herhangi bir önlemin alınmadığı gözleniyor. Etrafında duvar için ne bir koruyucu bariyer ne de uyarıcı levha bulunuyor. Yıllardır korumasız bir şekilde doğaya ve insanlara karşı ayakta kalma mücadelesi veren tarihi kalıntıların uğradığı tahrip de gözlerden kaçmıyor. Sadece duvardan düşen taş parçalarının gelişigüzel şekilde kenarda toplanılmasıyla yetinilmiş. Hacı Bayram Camisi’nin fotoğrafını çekmek isteyen bazı yurttaşlar bu tarihi surun üzerine rahatlıkla çıkabiliyor. Bu konuda gerekli uyarıyı yapacak bir görevli de bulunmuyor. Duvarın tarihi olduğunun anlaşılmasını, sadece yanında dikili olan tabela sağlıyor.

Diğer yandan bu tarihi surun dolmuş duraklarına yakın olan kısmında bir “yapı” daha olduğu görülüyor. Ancak tarihi olduğu izlenimi veren bu yapının, hangi döneme ait olduğu anlaşılamıyor. Çevresinde herhangi bir bilgilendirici tabela da yer almıyor. İnsanlardan gelebilecek müdahalelere açık olan bu yapının etrafına koruyucu bariyer de yapılmamış. Yüksekliği üç metreyi bulan ve eski bir evin parçasını andıran yapının içinde ateş yakıldığı, duvarlarına yazı yazıldığı gözleniyor. Söz konusu yapının çatısında çatlaklar olduğu fark edilirken, zamanla yapıdan düşen taş parçaları kenarında biriktirilmiş. Sonuç olarak gerek tarihi duvar kalıntısı gerekse ne olduğuna ilişkin bilginin yer almadığı bu yapı, koruma altına alınmadığı için tehdit altında bulunuyor.

Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Fatih Söyler, restorasyon veya herhangi bir inşaat çalışması sırasında sadece eski eserlerin değil, çevredeki her şeye karşı zarar verici çalışmalardan uzak durulması gerektiğini belirtti. Herhangi bir boya-badana işinde dahi çevreye zarar verilemeyeceğini dile getiren Söyler, alanda korunması gereken ne varsa tümünün koruma altına alınması gerektiğini vurguladı. Bu tür çalışmaların son derece dikkatli yapılması gerektiğini anlatan Söyler, “Sadece korunması gereken şeyler değil, etraftaki yaya geçişi, trafik gibi bütün çevre koşulları birlikte düşünülerek çalışmalar yürütülmeli. Orada bir ağaç varsa buna dahi zarar verilmemeli” dedi.

Cumhuriyet Ankara, Haber: Alican Uludağ 26.03.2010

"HELİKOPTERLER TARİHİ YIKIYOR"

 

Arkeolog Altan Türe, Muğla Dalyan’daki 2 bin 500 yıllık ünlü kaya mezarlarının hava koşulları ve yakından geçen helikopterlerin yıpratıcı etkisi nedeniyle her geçen gün eridiğini söyledi.

 

Türe, “Bu çevreden bazen çekimler için bazen de turist gezdirmek için sık sık helikopterler Kaya Mezarları’nın çok yakınlarına sokuluyorlar. Pervanelerinin yarattığı vibrasyon da bu tahribatı hızlandıran nedenlerden biri. Helikopter neredeyse kaya mezarının 100-150 metre yakınından geçiyor” dedi. Türe, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın ‘turistler mezarlı daha iyi görsün’ diye bölgeye yaptırmak istediği ahşap seyir teraslarından da hemen vazgeçilmesi gerektiğini savundu.

Radikal, 26.03.2010

ŞANLIURFA, KABE'NİN REVAKLARINA TALİP OLDU

 

Suudi Arabistan Krallığı'nın Osmanlı'nın Kabe'nin çevresine yaptırdığı revakları (küçük kubbe) yıkmaya hazırlanması, Türkleri harekete geçirdi.

 

Kutsal mekandaki son Osmanlı eserine talip olan Şanlıurfa Ticaret ve Sanayi Odası (ŞUTSO), Kabe'deki mukaddes atmosferin Şanlıurfa'da yaşatılması için girişimde bulundu. ŞUTSO Başkanı E.Sabri Ertekin, İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri Prof.Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu'na bir mektup yazarak Arap hükümetinin yıkacağı 500 revakın peygamberler şehri Şanlıurfa'ya verilmesini istedi. Ertekin, bu girişimini Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve Devlet Bakanı Faruk Çelik'in yanı sıra Diyanet ve Şanlıurfalı milletvekilleriyle de paylaşarak destek istedi.

Zaman, 26.03.2010

ANKARA İÇİN YENİ BİR BAŞLANGIÇ





Ankara'daki eski tren bakım atölyeleri yirmi yıllık sürecin sonunda çağdaş sanat müzesi oldu. 1 Nisan'da Cer Modern adıyla açılacak müzenin ilk sergisi Ebru Özdemir koleksiyonu. Müze bünyesinde sanatçı rezidans programı da var.

Almanlar tarafından trenlerin bakım ve onarımı için 1892 yılında yapılan ve eski kültür bakanı İstemihan Talay’ın Çağdaş Sanatlar Müzesi (ÇSM) olması için tahsis ettiği tarihi cer atölyesi, nihayet sanatın hizmetinde. Müze, 1 Nisan Perşembe günü Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından açılacak.

Ankara’da eski Cer Atölyeleri binalarının yenilenip bir çağdaş sanat müzesi kurulması çalışmaları 1990 yılında başlamıştı. Müze için Çağdaş Sanat Vakfı’nın (ÇAĞSAV) çaba göstermiş ancak ödenek bulunamaması üzerine çalışmalar durmuştu.

Bir türlü tamamlanmayan ve terkedilen inşaat, zamanla tinercilerin ve başıboş köpeklerin barınağı haline gelmişti. İki bekçiyle korunan inşaat alanında çalışmaların durması ve mekanın perişan hali üzerine Radikal’in haberleri de etkili olmuş, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay devreye girmişti. Günay, müzenin işletmesinin Turizm Otelciler Birliği’ne (TURSAB) verildiğini, onların inşaatı bitireceğini açıklamıştı. Nitekim TÜRSAB’ın desteğiyle Cer Modern kısa sürede tamamlandı.

TÜRSAB’dan yapılan açıklamada, Ankara’nın kent kimliğine önemli bir katkı yapacak olan Cer Modern’in, Başkent’in sanatsal ve kültürel bir vitrini olacağı vurgulanıyor. Cer Modern’in çok yönlü ve farklı sanat disiplinlerini sanat izleyicisiyle buluşturarak kültürel ve sanatsal üretimin gelişmesine katkıda bulunması, ulusal ve uluslararası sanat etkinlikleri ile eserlerinin sergilenmesine olanak sağlaması hedefleniyor. Cer Modern’de süreli sergiler galerisi, fotoğraf galerisi, müze mağazası, konferans salonu, kafe ve heykel park alanı yanı sıra sanatçı rezidansları da bulunuyor. Müzenin giriş katında da büyük kütüphane bir kütüphane var.

Müzedeki ‘rezidans’ yani sanatçı ikamet programı kapsamında ana bina içerisinde yer alan beş adet işlik, yerel ve uluslararası sanatçıların kullanımına açılacak. Sanatçılar bu stüdyoları altı aylık dönemlerle kullanacak. Cer Modern’in kültürel kimliğinde önemli bir yer tutacak olan ikamet programı, sanatçılarla ortak projelerin üretimini de destekleyecek.

Metin And kütüphanesi
‘Cer Modern’in kütüphanesi ise, iki yıl önce kaybettiğimiz kültür araştırmacısı Metin And’ın 10 bin kitaptan oluşan kütüphanesini de kapsıyor. Kütüphanenin getirilmesi için özel çaba sarfeden Günay, Radikal okurlarına, “Önemli bir sanat adamının kitaplığını buraya bütünüyle alıp onun adını vererek, araştırmacılara hizmet verecek bir sanat kitaplığı kuruyoruz” diyerek duyurmuştu. Kütüphanede, Metin And’ın gölge oyunları arşivi ve sanat objelerinin de sergileneceği açıklandı.

Açılış sergisi, Ebru Özdemir koleksiyonundan yapılan bir seçki olacak. Ebru Özdemir, Ankara merkezli Limak Holding’in yönetim kurulu üyesi.

Ayrıca, Ankara Devlet Resim Heykel Müzesi’nin depolarındaki eserlerin de Cer Modern’de sergilenmesi planlanıyor. Resim Heykel Müzesi geçen haftalarda çalınan tablolarla gündeme gelmişti...

Radikal, Haber: Behzat Miser, 26.03.2010


******


ANKARA'NIN MODERN SANAT MÜZESİ AÇILDI

 

Ankara'nın modern sanatlar müzesi CerModern dün açıldı. 'Bugün bir rüyam gerçekleşiyor' diyen Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, müzenin Ankara'nın çehresini değiştirecek bir kurum olduğunu da söyledi. Sıhhiye’deki CerModern’de sergi ve çok amaçlı etkinlik salonları, kütüphane, kitapçı dükkanı ve kafe var.

Başkent’in modern yüzü olmaya aday CerModern, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay’ın katılımıyla açıldı. Dün öğlen saatlerindeki törende Şef Rengim Gökmen yönetimindeki Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası küçük bir konser verdi. Konserin ardından söz alan Günay, “Bugün iki yılı aşkın süreden beri hayal ettiğim bir rüya, gerçekleşiyor” dedi. Günay, emeği geçen herkese teşekkür etti. Erdoğan ise, “2008 yılı sonunda yaşanan küresel krize rağmen bizim ruh dünyamızı zenginleştirecek, kültür dünyamızı zenginleştirecek olan atılımları hiçbir zaman geri bırakmadık.” dedi.

1926-1927 yıllarında demiryollarının bakım istasyonu olarak inşa edilen Sıhhiye semtindeki yapı topluluğu uzun süre metruk vaziyette kalmış, 90’larda kültür varlığı olarak tescil edilmişti. 2000’li yıllarda İstemihan Talay’ın Bakanlığı döneminde başlanan proje ise ekonomik kriz nedeniyle yarım kalmış. Bu dönemde Ankara Çağdaş Sanatlar Vakfı (ÇAĞSAV) da mekanın Ankara çağdaş sanatlar merkezi olması için çaba göstermişti.

Kültür Bakanlığı’nın işletmesini TÜRSAB’a vererek tamamlanmasını sağladığı müze 3 bin metrekaresi tarihi, 7 bin metrekare ek binalarla birlikte toplam 11 bin metrekarelik alana yayılıyor. Müze, sergi salonları ve sürekli sergi salonları, çok amaçlı etkinlik salonu, kafeteryası, kitap ve hediyelik eşya dükkanları ve kütüphanesi var. Açılış sergisi ise Ebru Özdemir koleksiyonundan bir seçki.

Bakan Günay, açılıştan önce düzenlediği, müzeyi tanıtan basın toplantısında Metin And’ın kitaplığını buraya taşımak istediklerini ama olmadığını da anlattı. “Biz aslında rahmetli Metin And’ın kitaplarını getirmeyi amaçlamıştık. Fakat kitapların bir kütüphane sergisi için henüz hazır olmadığı inceleme sırasında ortaya çıktı. Ayrıca aile de sanıyorum içinde bir tereddüt yaşadı kütüphaneyi devredip devretmeme konusunda, şimdilik o proje ertelendi. Ama biz yine buraya kültür ve sanat meraklılarının temel disiplinlerde aradıklarını bulabilecekleri, bir sanat kitaplığı için girişimlerimizi yaptık. Bir-iki ay içinde mükemmel bir kitaplık burada sanat araştırmacılarının hizmetinde olacak.” dedi.

Açılış sırasında Bakan Ertuğrul Günay ve Başbakan Tayyip Erdoğan bir başka müzenin daha müjdesini verdi. Ertuğrul Günay, Mamak Kültür Merkezi olarak hizmet veren eski Ankara Konservatuarı binasının da müze yapılmasını istediklerini söyledi. Ardından kürsüye gelen Tayyip Erdoğan ise ‘Oranın da devrini inşallah gerçekleştiririz’ dedi ve daha sonra belediye başkanıyla görüştüğü öğrenildi.

Radikal, 02.04.2010

ANTİK KENTTE YENİ TEHLİKE





Birinci derece Arkeolojik Sit alanı olan İzmir Bergama'daki Allianoi Antik Kenti sular altında bırakacak olan Yortanlı Barajı'nın yerinin değiştirilmesi ve Allianoi'nin sular altında kalmasının önlenmesi için açılan davalar devam ederken, yeni bir iddia ortaya çıktı. Antik kenti korumak için kurulan Allianoi Girişim Grubu üyelerinden Avukat Arif Cangı ve Doç.Dr. Ahmet Yaraş, 10 Nisan'da baraj kapaklarının kapatılacağı ve bu işlem öncesi tarihi eserlerin korunması ihalesinin de Koçoğlu Holding'e verildiği yönünde duyum aldıklarını ancak, her iki duyumu da resmi olarak doğrulatamadıklarını açıkladı.

 

Doç.Dr. Yaraş, davaların sürdüğü sırada baraj kapaklarının kapatılmasının ve barajın su ile doldurulmasının yasal olmadığını belirterek, seçimler öncesi Allianoi'nin oldu bittiye getirilmek istendiğini söyledi. İhaleyle ilgili net bir bilgi alamadıklarını dile getiren Yaraş, "Eğer böyle bir ihale yapılmışsa bu ihaleden kimsenin haberinin olmaması ilginç olur. Çünkü ihaleler açık bir şekilde yapılır. Aksi halde ihalenin gizli kapaklı yapıldığı kanısı ortaya çıkar. Şu anda bu duyumların doğru olup olmadığı yönünde çabalarımız sürüyor. Ancak maalesef muhatap bulmakta zorlanıyoruz" dedi.

Cangı ise, "Tarihi eserlerin korunması adı altında mimlenmesi yasal değildir. İdari Mahkeme'de açtığımız dava hala sürüyor. İptal kararı çıktığında ‘artık baraj faaliyet gösteriyor, tarihi eserler mimlendi' bahanesiyle iptal kararı yok sayılacak" diyerek usulsüzlüğe dikkat çekti.
1970'li yıllarda projelendirilen, ancak inşaat ve uygulamasına başlanmayan Yortanlı Barajı'nın su toplama havzasında bulunduğu için, Antik kente ilişkin yapılan kurtarma kazıları 1998 yılında başladı. İzmir 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından 2001'de ‘Birinci Derece Arkeolojik Sit Alanı' olarak ilan edildi. Ancak bu gelişme sonrası Devlet Su İşleri (DSİ), kurul kararına rağmen, yıllardır uygulamasını yapmadığı barajın ihalesini yaptı ve hızla gövde inşaatına başlandı. 2005'te ise Allianoi'nin korunması için çözüm bulunana kadar barajda su tutulmamasına karar verildi.

Koçoğlu Holding, ihalelerde ‘nam' salıyor
İddialara göre antik kentteki tarihi eserlerin korunması için ihalenin verildiği Koçoğlu Holding, adını Bolu'da düşen ve iki pilotun ölümüne neden olan Sağlık Bakanlığı'na bağlı ambulans helikopter ile duyulmuştu. Helikopterin düşmesi üzerine gözler, hizmet alım ihalesine çevrilmiş ve ihale sürecinde ilginç tartışmaların yaşandığı ortaya çıkmıştı. İhaleye katılmak isteyen firmalar, Sağlık Bakanı Recep Akdağ ile görüşerek, ihale tarihinin global ekonomik krizi ve AKP hakkında açılan kapatma davasını gerekçe göstererek, 20 gün ertelenmesini istemişti. Fakat Koçoğlu Holding tekliflerinin hazır olduğunu belirtmişti. Bakanlık erteleme talebini reddedince ihaleye sadece Koçoğlu Holding katılmıştı. 17 helikopter için 135 milyon euroluk teklif veren Koçoğlu Holding böylece ihaleyi kazanmıştı. Bunun üzerine firmalar, ihalede haksızlık yapıldığı gerekçesiyle ihaleyi itiraz etmişti.

Birgün, 26.03.2010

AKDAMAR KİLİSESİ'NE AYİN İZNİ ÇIKTI




Müze olarak korunan Akmadar Adası’ndaki tarihi kilisede her yıl eylül ayının ikinci pazar günü ayin düzenlenebilecek.


Akdamar Kilisesi’nde ayin izni verildi. Van Gölü’ndeki Akdamar adasında bulunan kilisede, yılda bir kez eylül ayının ikinci pazar günü ayin yapılacak. Van Valisi Münir Karakoğlu, “Bu kadar bölgede inanç turizminin gelişmesine önemli avantaj sağlayacak” dedi.


Akdamar Kilisesi’nde ayin konusu Van Valiliği tarafından gündeme getirilmişti. Valilik 20 Aralık 2009 tarihinde  Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğüne başvurdu. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay başvuruya onay verdi.


Ertuğrul Günay imzalı kararda “Van Akdamar Anıt Müzesinin (Akdamar Kilisesi) ziyaretçi sirkülasyonuna engel teşkil etmeyecek bir bölümünde, sınırlı sayıda ziyaretçinin katılımıyla, yılda bir kez olmak üzere eylül ayının ikinci haftasında günü, saati ve süresi Valilikçe belirlenmek  kaydıyla dini içerikli etkinlik düzenlenmesine izin verilmesi Bakanlığımızca  uygun görülmüştür” denildi. Kararı, Ukrayna’nın başkenti Kiev de öğrenen Vali Münir  Karaloğlu, “Bu karar Van’ın turizm alanında yeni bir destinasyon olmasındaki çalışmalara, çok önemli bir katkı sunacaktır” dedi.


BBC, haberi ‘Türkiye’deki Ermenilere mini açılım’ diye duyurdu. BBC Türkçe Servisi’nin haberinde “Erdoğan’ın sınır dışı açıklamasının ardından Ermeni kilisesinde yılda bir kez ibadete onay verildi. Kilisenin ibadete açılması, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi için Ekim’de imzalanan protokollerin ardından gündeme gelmişti” denildi.

Sabah, Fotoğraflar: Ali İhsan Öztürk, AA/Reuters, 26.03.2010

ANTEP'İN HAMAMLARI TARİH OLUNCA MÜZELERİ TARİH YAZMAYA BAŞLADI

 

Baklavaydı, fıstıktı, hamamdı derken Gaziantep şimdi de müzeleriyle gündemde. Şehirde farklı konularda eserlerin biraraya toplandığı pek çok müze var.

 

Bundan sonra şehri anlamak isteyenlerin müzelere daha fazla zaman ayırması gerekecek.

Geçmişte hamamları ile türkülere konu olan Gaziantep, son yıllarda müzeleriyle dikkat çekiyor. Kentin dört bir yanında farklı içerik ve konseptte pek çok müze var. Panorama Müzesi, Savaş Müzesi, Kent Müzesi... Şehre hangi noktadan girerseniz girin, yolunuz bir müzeye çıkıyor. Öyle ki hepsini görmeye kalksanız bir gününüzü geziye ayırmanız gerekli. Zeugma kazı alanından çıkarılan eserler, Gaziantep Savunması'nda kullanılan silahlar, etnoğrafik eserler, mutfak aletleri birer birer vitrinlerde yerini alıyor. Tarih, kültür, sanat, yemek adına bütün müzelerin mevcut olduğu şehir, gizli hazinelerini bir bir keşfediyor. Bunu şehrin yöneticileri de dillendiriyor.

Bugüne kadar sanayisi ve mutfağı ile ün kazanan Gaziantep, bundan sonra ziyaretçilerini müzeleri ile ağırlamak istiyor. Gaziantep Kalesi içerisine kurulan Panorama Müzesi'ne girmeden Karayılan, Şehitkamil ve Şahinbey karşılıyor şehri gezmeye gelenleri. "Ben Antepliyim, Şahinim ağam, mavzer omzuma yük, ben yumruklarımla dövüşeceğim." sözleri yankılanıyor müzenin girişinde. Kalenin, yazın serin kışın ılık ortamında, Gaziantep Savunması'nın unutulmaz günlerini yaşıyorsunuz. Kapıdan çıkarken bir Fatiha okuyup, en yakındaki bir başka müzeye adım atıyorsunuz.

 

Kalenin çevresinde iki müze var: Cam Eserler Müzesi ve Emine Göğüş Mutfak Müzesi. Cam Eserler'de birbirinden güzel çalışmalar, ziyaretçilerin içini aydınlatıyor. Emine Göğüş Müzesi ise Gaziantep yemeklerini anlatıyor. Burayı gezerken hoşunuza giden yemek tariflerini almanız da mümkün.

 

Bayazhan Kent Müzesi'ne uğramadan Gaziantep Mozaik Müzesi'ne düşüyor yolunuz. Birçok eserin yanında Zeugma kazı alanından çıkarılan eserlerin sergilendiği müze, bugüne kadar birçok devlet büyüğünü ağırladı. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, IMF Türkiye Masası Şefi Lorenzo Giorgianni yakın dönemde müzeyi gezenlerden... Zeugma mozaikleri hakkında bilgi alan ziyaretçiler, Bayazhan Kent Müzesi'ne gidiyor. Burada şehrin gelenek görenekleri ve sanatları enine boyuna anlatılıyor.

 

Ardından yolunuz Hasan Süzer Etnografya Müzesi'ne düşüyor. 45 yıllık bir hasretin ardından, 2 yıl önce açılan Gaziantep Savaş Müzesi ise işgal günlerini anlatıyor. Gelen her ziyaretçiye, Fransız ordusunu bozguna uğratan 'taktakı' gösteriliyor. Bu alet, Gaziantepli'nin en zekasının bir ürünü. Güçlü Fransız ordusuna karşı silah bulamayan Antepliler, tahtadan yaptıkları ve G3 sesini çıkaran 'Taktakı' ile karşılık verir. Şehrin her köşesinden aynı sesi duyan düşman askeri şaşırıp kalır. Şehir merkezindeki müzelerin yanı sıra Yesemek Açık Hava Müzesi, Zeugma kazı alanı da uğrak yerlerinden.

 

Gaziantep'e birçok müze kazandıran Büyükşehir Belediye Başkanı Asım Güzelbey, kültüre saygılı bir yönetim anlayışıyla çalıştıklarını belirtiyor. Güzelbey, "Gaziantep bilindiği gibi önemli bir sanayi şehri. Yatırım teşviklerini çok iyi değerlendiren halk, devlet desteği olmadan 4 organize sanayi bölgesini yaptı. 3 milyar dolar ihracat girdisi olan bir şehrimiz, 65 bin kişiyi istihdam ediyor." diyor. Gaziantep'in bir başta yönüne dikkat çeken Güzelbey, şehrin birçok medeniyete ev sahipliği yaptığını anlatıyor. "Gaziantep, Hz. Ömer ile fethedildikten sonra Türk İslam medeniyetlerinin beşiği olmuş. Daima, sanayi ticaret, huzur ve barış şehri, kültür ve turizm şehri olmuş. Sanayi kültürünün yerleşmesi ile birlikte sanayi ön plana çıkarılmış. Gaziantep'in kültürel değerlerine yakın geçmişe kadar kimse el atmamıştı. Şimdi kültür ve sanatta da önemli bir şehiriz." diyor.

 

Geçmişten gelen kültüre sahip çıktığını anlatan Başkan Asım Güzelbey, diğer taraftan da geleceğe güvenle bakmak gibi bir misyon üstlendiklerini ifade ediyor: "Son yıllarda Gaziantep'e 5 büyük müze kuruldu. Gaziantep Kalesi'ni merkez almak üzere kale çevresindeki tarihi eserler restore edildi. Şu anda yabancı turist konusunda çok fazla bir portföye sahip değiliz. Ama yerli turist konusunda son 2 yıldır altın çağ yaşanıyor. Müzeler, kale ve çevresindeki tarihi eserler, yemeklerimiz, insanları buraya bağlıyor."

 

Yabancı turistleri çekmek için dünyanın ikinci mozaik müzesinin tamamlanmasını beklediklerini söyleyen Güzelbey, "Müzenin hizmete girmesiyle, yabancı turist sayısında artış bekliyoruz. Önceki yıllarda Gaziantep'e çok sayıda yabancı turist gelirdi. Gaziantep yabancı turistlerin merkezi noktasındaydı. Burayı gezdikten sonra çevreyi gezerlerdi. Ancak Türkiye'nin yaşadığı sıkıntılar ve terör yabancıların özellikle bu bölgeye gelmesini engelledi. Bizim çabalarımız, Gaziantep'in müzeler şehri olarak tanınması." ifadelerini kullanıyor.

Zaman Cuma, 26.03.2010

4. İNSAN TÜRÜ ORTA ASYA'DA ORTAYA ÇIKTI





Orta Asya’daki Altay Dağları’nda bulunan bir el kemiği bilim dünyasını heyecanlandırdı. Bilim adamlarına göre kemik neanderthal, homo sapiens ile ‘hobbitinsanı’ diye adlandırılan türlerin dışında yeni bir türe, 4. insan türüne ait...

 

Orta Asya’daki Altay Dağları’nda yeni bir insan soyuna ait olabilecek bir el kemiği bulundu. Bilim dünyasında heyecan yaratan gelişme “4. insan türü bulundu” diye yorumlandı. Neanderthal, homo sapiens ile birkaç yıl önce Endonezya’da kemikleri bulunan ve boyutları nedeniyle J.R.R. Tolkien’in mitolojisine göndermede bulunarak “hobbit insanı” diye adlandırılan insan türü olmak üzere kayıtlarda 3 insan türü yer alıyordu.


Paleoantropoli ve zooloji bilim adamlarının araştırması sırasında, Altay Dağları’nda bir mağarada bulunan 30-50 bin yıllık bir kız çocuğuna ait serçe parmağı kemiğinin DNA’sı ve hücre organ eli mitokondri yapısı incelendi. Mitokondri, kas-sinir hücrelerinde enerji iletimini sağlıyor.

 

Leipzig’deki Max Planck Evrim Antropolojisi Enstitüsü uzmanı Johannes Krause, “Neanderthal insanı ve günümüze uzanan homo sapiens (Bilen İnsan) insanından farklı gözüken bu soyun (veya türün) gerçekten apayrı olup olmadığının anlaşılması için derinlemesine araştırmalar olacak” dedi. Neanderthal insanı ile “modern insan” homo sapiens’in 500 bin yıl önce genetik olarak farklılaşma ihtimalinin kuvvetli olduğu düşünülüyor.


“Gerçekten daha önce hiç görmediğimiz yeni insan soyuna benziyor. 40 bin yıl geriye gidebilen bu tür homo sapiens’e çok benziyor; ancak genetik olarak farklı” diyen antropoloji genetiği uzmanı Krause, “Dik Yürüyen İnsan” homo erectus’tan çok daha genç Altay insanı soyunun 1.9 milyon yıl önce Afrika’dan türemiş olabileceğini belirtti.

Bilim, bu kadar yaşlı bir kemiğe DNA testi yapıp, farklı bir tür olduğunu ortaya çıkarabilmeyi, bölgedeki olağanüstü soğuk havaya borçlu. Bu coğrafyadaki -40’lara varan hava sıcaklığı, DNA’nın bozulmadan günümüze ulaşmasını sağladı.


4. türün Avrasya’nın ortasında tespit edilmesinin bir diğer önemi de bu türün izole bir toplum olmadığına işaret etmesi. Bilim insanları, kemiğin bulunduğu bölgede, aynı zaman diliminde homo sapiens ve neanderthallerin de yaşadığına inanıyor.


Bilim insanları, insanlığın beşiğinin Afrika olduğunu ve ilk insanların Afrika’dan dünyaya yayıldığını düşünüyor. Ancak Orta Doğu ve Uzak Doğu’da bulunan bazı kemikler, insan öncesi türlerin bu bölgelerde de yaşamış olabileceğini gösteriyor.

Milliyet, 26.03.2010




TARİHİ MEZAR TAŞLARI GÜN YÜZÜNE ÇIKTI

 

 

Kocaeli'nde bulunan Yumurtacı Mescidi haziresinde eski mezar taşları gün yüzüne çıkarıldı.

 

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi İmar ve Şehircilik Dairesi Başkanlığı Tarihi Mekanlar ve Kent Estetiği Şube Müdürlüğü'nün 2 yıllık çalışması neticesinde 17. yüzyılın günümüze kadar varlığını koruyan tarihi yapılarından Yumurtacı Mescidi'nin haziresinde eski mezar taşları bulundu. Hazire duvarında yer alan Osmanlı dönemi mezar taşları, uzmanlar denetiminde, duvar içerisinden çıkarıldı. Mezar taşlarının önümüzdeki günlerde temizliği ve onarımı yapılarak hazirendeki yerlerine konulması planlanıyor. Ayrıca mezar taşlarının üzerindeki Osmanlıca yazılar da okunarak mezarların yanına bilgi panoları konulacak.

 

İzmit Hacı Hasan Mahallesi Sırrı Paşa Caddesi'nde bulunan Yumurtacı Mescidi, 1631 yılında inşa edildi. Osmanlı Dönemi küçük mahalle mescitlerinden Yumurtacı Mescidi'nin mimarisi hakkında net bir bilgi bulunmuyor. Dikdörtgen planlı, duvar bünyesi kagirden tavanı ve çatısı ahşaptan oluşan mescidin sonraki dönemlerde önüne bir cemaat yeri eklenmiş. Mescidin bir de küçük haziresi bulunuyor. Bu haziredeki mezar taşları tespit edilemeyen bir dönemde kaldırılarak hazire duvarı içerisine alınmış.

Kocaeli Kent Haber, 24.03.2010

EN PAHALI SOYGUNCU

 

Avustralya'da 19. yüzyılda yaşamış bir banka soyguncusunu resmeden tablo, Avustralya'nın Sydney kentinde yapılan açık artırmada 4.9 milyon dolara satıldı.

 

Sidney Nolan adlı ressamın 1946 yılında yaptığı, 19. yüzyılda yaşamış, banka soygunları yapan bir çetenin lideri olan Ned Kelly'i zırhlı kask giymiş halde silahıyla nişan alırken resmeden yağlı boya tablo, ''Menzies Art Brands'' adlı müzayede evinde düzenlenen açık artırmada rekor fiyata satın alındı.

Açık artırmaya telefonla katılan, ismi gizli tutulan alıcı, Nolan'ın Kelly'i resmeden tablosuna, müzayede evinde şimdiye kadar bir sanat eseri için ödenen en yüksek fiyat olan 5.4 milyon Avustralya doları (4.9 milyon ABD doları) ödeyerek sahip oldu.

Avustralya'nın Viktorya eyaletinde banka soygunları yapan bir çetenin lideri olan Kelly, Avustralyalı tarihçilerce, 19. yüzyıldaki sömürgeci İngiliz yönetimine meydan okuyan Robin Hood benzeri bir şahsiyet olarak görülüyor.

Sabah, 26.03.2010

ECDAT YADİGARI MEKANLARDA TÜRKÇE İSİM KULLANILACAK





Osmanlı Devleti'nin ilk başkenti Bursa'da ecdat yadigarı tarihi mekanlarda Türkçe adlar kullanılacak.

 

Dünyanın ilk alışveriş merkezleri arasında yer alan tarihi mekanların bulunduğu Hanlar bölgesi esnafı dernekleşti. Geçtiğimiz yıl İngiltere Kraliçesi Elizabeth'in ziyaret etmesiyle adını dünyaya duyuran Koza Han'daki dernek merkezi, Bursa Valisi Şahabettin Harput ve protokolün katılımıyla açıldı. Tarihi Hanlar bölgesindeki çalışmaları anlatan Birlik Başkanı Şeref Akgün, bölgenin tanıtımını yapmak, sorunların çözümü amacıyla yola çıktıklarını söyledi. Osmangazi Belediye Başkanı Mustafa Dündar da bölgenin aslına uygun olarak muhafaza edilmesinin önemine dikkat çekti. Tarihi Hanlar bölgesinde birçok proje başlattıklarını belirten Başkan Dündar, Koza Han'daki tuvaletlerin de sökülerek tarihi yapıya uygun olarak yeniden inşa edileceğini söyledi.

Konuşmasına başladığı sırada, Koza Han'ın duvarlarındaki pankartı gören Vali Şahabettin Harput ise kürsünün tam karşısındaki bir işyerinin isminin yabancı olduğunu görünce, "Burası tarihi bir mekan, kendi kimliğimizi, kültürümüzü, değerlerimizin yansıdığı bir mekan, burada Türkçe isimler kullanılacak. Yabancı isimler istemiyoruz." dedi.

 

Vali Harput, esnaf grubuna, Türk kültürünün tanıtımında birer elçi olduklarını hatırlatarak, tarihi mekanların ecdattan miras kaldığına işaret etti. Tüm esnaf ve işyeri sahiplerinden Türkçe isim konusunda duyarlı davranmasını isteyen Vali Harput, turizmle ilgili çalışmaların da hızlandığını kaydetti.

 

Rusya ve Berlin'deki temasların ardından bölgeye yabancı televizyon kanallarının gelerek özel program yapacaklarını açıklayan Vali Harput, şehre gelen turist sayısının bir önceki yıla oranla yüzde 25 arttığını vurguladı. Bursa Tarihi Çarşı ve Hanlar Birliği yetkilileri de Vali Harput'un talimatları doğrultusunda hareket edeceklerini açıkladı. Konuşmaların ardından Mehter Takımı mini bir konser verdi.

Zaman, Haber: Fatih Karakılıç, 26.03.2010

Tlos (George Scharf)
...1839




21 - 27 Mart 2010

MEZARDAN TARİH ÇIKTI

 

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin 2 yıllık çalışması sonucunda kentin en eski mescitlerinden biri olan İzmit Hacı Hasan Mahallesi’ndeki Yumurtacı Mescidi haziresinde eski mezar taşları gün yüzüne çıkarıldı. Bu mezar taşlarının mescitte görev yapmış imam, müezzin ve bunların yakınlarına ait mezar taşları olduğu tespit edildi. Kocaeli Büyükşehir Belediyesi İmar ve Şehircilik Dairesi Başkanlığı Tarihi Mekanlar ve Kent Estetiği Şube Müdürlüğü’nün 2 yıllık çalışması meyvelerini verdi. 17. yüzyılın günümüze kadar varlığını koruyan tarihi yapılarından Yumurtacı Mescidi’nin haziresinde (dinsel yapıların yanında yer alan etrafı çevrili mezarlık) yapılan çalışmada eski mezar taşları bulundu. Hazire duvarında yer alan Osmanlı dönemi mezar taşları, uzmanlar denetiminde, duvar içerisinden çıkarıldı.


Mezar taşlarının önümüzdeki günlerde temizliği, bakım, onarım ve tümlemesi ile konservasyonu yapılarak mescit haziresindeki yerlerine konulması planlanıyor. Ayrıca mezar taşlarının üzerindeki Osmanlıca yazılarda okunarak mezarların yanına bilgi panoları halinde konulacak. Bu çalışma ile de özellikle İzmit’in önemli bir mahallesi olan Hacı Hasan Mahallesi ile ilgili birçok bilinmeyen tarihi gerçek ortaya çıkmış olacak. İzmit Hacı Hasan Mahallesi Sırrı Paşa Caddesi’nde bulunan Yumurtacı Mescidi, 1631 yılında (17. yy) inşa edildi. Osmanlı Dönemi küçük mahalle mescitlerinden Yumurtacı Mescidi’nin mimarisi hakkında net bir bilgi bulunmuyor. Dikdörtgen planlı, duvar bünyesi kagirden tavanı ve çatısı ahşaptan oluşan mescidin sonraki dönemlerde önüne bir cemaat yeri eklenmiş. Mescidin bir de küçük haziresi bulunuyor. Bu haziredeki mezar taşları tespit edilemeyen bir dönemde kaldırılarak hazire duvarı içerisine alınmış.

Özgür Kocaeli, 25.03.2010

TARİHİ ESER BULUNDU

 

Bursa’nın Karacabey İlçesi'nde bir ağılda yapılan aramada çok sayıda tarihi eser ele geçirildi.

 

Bursa İl Jandarma Komutanlığı ekipleri, A.Ş., A.Ç., M.K. ve S.K. isimli şahısların birinci derecede arkeolojik SİT alanı olan bölgelerde kazı yaparak buldukları tarihi eserleri pazarlamaya çalıştıklarını tespit etti. Şahısların kalmış olduğu ağıllarda arama yapan ekipler; eski dönemlere ait 36 adet sikke, 1 adet yüzük, 2 adet gözyaşı şişesi, 2 adet vazo ile ruhsatsız 3 adet av tüfeği, 2 kuru sıkı tabanca ele geçirdi.

Şahıslar, ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakıldı.
Yeni Bursa, 25.03.2010

KOLEKSİYONCUYA AĞIR BEDEL

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, kültür ve tabiat varlıkları koleksiyonculuğuna disiplin getirdi. 1984 yılında çıkarılan yönetmelik değiştirilerek, koleksiyoncularla ilgili sıkı denetimler hükme bağlandı. Yeni düzenleme ile koleksiyoncular çalınan veya kaybolan eserlerinin bedelini ödeyecek.


Yönetmelik ile getirilen yenilikler şöyle:
- Koleksiyoner belgesi alanların isimleri İçişleri Bakanlığı'na bildirilecek.
- Kültür varlığı ticareti yapanlar, özel müze sahipleri ve Kültür Bakanlığı personeli artık korunması gerekli taşınır kültür ve tabiat varlığı koleksiyonculuğu yapamayacak. Koleksiyoncular birden fazla koleksiyon izni alamayacak.
- Eserlerin kaybı, çalınması veya zarar görmesi halinde durum derhal ilgili mercilere ve müzeye bildirilecek. Bu tür olaylarda koleksiyoncunun ihmali olduğu kanaatine varılması halinde izin belgesi iptal edilecek, tespit edilen eser bedeli koleksiyoncudan alınacak, Cumhuriyet savcılığına hakkında suç duyurusunda bulunulacak.
- Eserlerin zarar görmesi halinde yedi gün içinde müze müdürlüğüne, kaybı ve çalınması halinde ise aynı gün polis-jandarmaya bildirilerek, bağlı olunan müzeye belge ibraz edilmemesi halinde koleksiyon belgesi iptal edilecek. Daha önce bunun için bir aylık başvuru süresi tanınıyordu.
- Koleksiyonerin ölmesi halinde eserlerin güvenliğinden mirasçılar sorumlu olacak.

Akşam, Haber: Volkan Yanardağ, 25.03.2010

AUGUSTUS TAPINAĞI CİNAYETİ

 

 

Ankara'nın göbeğinde, Dünya Anıtları Vakfı'nın 2002 yılında dünyada korunması gereken 100 anıt arasına aldığı “Augustus Tapınağı” zor bir dönemden geçiyor.

 

Augustus'un metni Ankara'daki tapınağın duvarlarında yalnızca Latince değil, üstelik Yunanca ile birlikte iki dilde kazınmış olarak günümüze ulaşmıştır. Arkeoloji dünyasına “Yazıtların Kraliçesi” olarak geçen bu yazıt, Roma imparatorluk tarihinin belirli bir dönemini aydınlatan tek belge olma özelliğini taşıyor.


Uzun yıllardır ihmal edilen ve bir türlü restore edilmeyen bu tapınak şimdide etrafına yapılan havuz ve tuvalet dolayısı ile yeniden gündemde.

Ankara Hhaber, 24.03.2010

KAYIP ESERLER YENİDEN GÜNDEMDE





Son günlerde ülkemizin farklı yerlerinde gelen müzelerdeki kayıp eserler haberleri, Yalvaç Müzesi'nde hala aydınlatılamayan eser kayıplarını yeniden gündeme getirdi.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı kayıtlarına göre, Yalvaç Müzesi envanterinden kaybolan 13 eser ve envanterden değiştirilen 13 eser olmak üzere 26 eserin aslı kaybolmuş durumda.


Konuyla ilgili olarak Kültür ve Turizm İl Müdürü Abdullah Kılıç da, durumu doğrulayarak, söz konusu eserlerin kaybolması ile ilgili sorumluluğun 2004 yılından önceki müze müdürlerine ait olduğunu ifade etti ve konunun halen yargı aşamasında olduğunu açıkladı.


1953 ile 1973 yılları arasındaki eserlerle ilgili 2004 yılında yapılan sayımda o günkü müdür Ali Harmankaya’nın söz konusu eksiklikleri tespit ettiğini kaydeden Kılıç, konuyla ilgili yargı işlemlerinin sürdüğünü söyledi.    


Yalvaç Müzesi’nde 13 eserin kayıp olduğunu belirten Müdür Kılıç, etnografik seksiyona dahil 11 eserden 2 tanesinin mahkemesinin sürdüğünü, 9 tanesinin ise bakanlıktan alınan onay gereği kaydının düşürüldüğünü söyledi. Sikkelerden ikisi ile ilgili bakanlık onayının da gerçekleştiğini ve kayıtlardan düşüldüğünü kaydeden Kılıç, arkeolojik 13 eksik eserin, Türkiye’deki tüm müzelerde, yurt içindeki tüm aramalarda bulunamadığını, emniyet, valilik, jandarma ve müfettiş raporlarına göre ilgili müze müdürlerine kayıp olan eserlerin ödettirilmesi hususundaki işlemlerin sürdüğünü söyledi.


Kültür ve Turizm İl Müdürü Abdullah Kılıç, ilde bundan sonra bu tür olayların yaşanmaması için her türlü tedbirleri aldıklarını kaydederek, “Geçen hafta da gazetenize açıklamasını yaptım, Yalvaç Müzesi’nin güvenlik önlemlerinin arttırılmasına yönelik ihalemiz bugünlerde çıkacak. Alınacak önlemlerle Yalvaç Müzemiz daha güvenli hale gelecektir. Yine geçen hafta söylediğim gibi, Yalvaç Müzesi’nin kapalı alanını da büyüterek depolardaki üst üste yığılmış eserleri de gün yüzüne çıkarmayı hedefliyoruz. Bu eserler ülkemizin hazineleridir. Bu eserleri hem korumalı, hem de turizmin hizmetine sokmalıyız. Çabalarımız bu yönde artacaktır.” dedi.

 

İŞTE KAYBOLAN ESERLER VE ÖZELLİKLERİ:
Envanter No: 28'de kayıtlı 23x61x34cm. Boyutlarında Roma çağına ait beyaz mermerden yumurta, boncuk ve örgü motifleriyle süslü bir binaya ait parça özelliklerine sahip Mimari Parça-Mermer
Envanter No: 30'da kayıtlı 47x80x14cm. Boyutlarında Roma çağına ait Mimari Parça-Mermer
Envanter No:110'da kayıtlı 53x72x46cm. Boyutlarında Roma çağına eseri binaya ait parça olup üzerinde halmet, yumurta ve boncuk frizleri bulunan Mimari Parça-Mermer
Envanter No: 165'te kayıtlı 6 cm yüksekliğinde Roma çağına ait eser, siyah renkte topraktan yapılmış küçük bir heykel olup çıplak bir şahıs görülmekte. Bir kaide üzerine oturur vaziyette. Alt kısmın yarısı kırık.
Envanter No: 249'da kayıtlı 0,83x0,46x0,20cm boyutlarında Roma çağına ait Sütun Parçası, Mermer. Beyaz mermerden bir sütunun dip kısmı olup üst tarafı biraz kopmuş durumda.
Envanter No: 353'te kayıtlı 0,25x0,25x0,10 boyutlarında Yüksek Kabartma Mermer.
Envanter No: 557'de kayıtlı En: 0,01, Boy:0,02 m boyutlarında Roma çağına ait boncuk, taş. Beyaz taştan yapılmış üzeri açık mavi, kahve renkli motiflerle süslü olup ikisi bitişik bir durumdadır. Ortası deliktir.
Envanter No: 835'te kayıtlı Yük 0,07, En:0,05, Kalınlık:0,03 m boyutlarında Kuş figürü- P.Toprak. Pişmiş topraktan yapılmış bir kaide üzerinde kuş figürini olup, siyah renkte boyalıdır.
Envanter No: 1683'te kayıtlı Yük: 0,05, En:0,03 m boyutlarında Figürin- P.Toprak. Pişmiş topraktan yapılmış oturur bir hayvan figürini olup sağ kaide kısmı kırılmış haldedir. Sırtta ve altta delik yeri vardır.
Envanter No: 1811'de kayıtlı Yük:0,40, En:0,28 m boyutlarında Roma çağına ait Akroter taşı-Mermer. Roma dönemi 3. yüzyıl eseri olup iki cepheli üzerinde ön köşeden yukarıya doğru çıkan kenger yaprağı şeklinde motifler vardır.
Envanter No: 1812'de kayıtlı Yük:0,43, En:0,27 boyutlarında Roma çağına ait Akroter taşı-Mermer. Roma Dönemi MS 3. yy iki cepheli işlenmiştir. İşlenti alttan yukarı doğru yükselen yaprak motifleri altta bir spiral meydana getirmektedir. İki cephesi de aynıdır.
Envanter No: 1840'de kayıtlı Uzunluk: 0,92x 0,48, Yükseklik: 0,61 m boyutlarında Mimari Parça-Aktaş. Roma devri MS. 1839 envanter numara ile aynı arşitrava aittir. Yazı kakma çukurları burada da mevcuttur.
Envanter No: 1858'de kayıtlı Uz: 0,63, Yük:0,43 m boyutlarında Roma çağına ait Mimari Parça-Aktaş. Binanın arşitrav kısmına aittir. Aşağı ve yukarı doğru giden düz şeritler mevcut olup fazla tahrip olmuştur.


Bunların yanı sıra Yalvaç Müzesi’nin envanterinde kayıtlı olan aşağıdaki eserlerin değiştirildiği tespit edildi:
Envanter No:131'de kayıtlı Makas(Madeni), Envanter No: 254'de kayıtlı Tabaka (Sarı Pirinç), Envanter No: 371'de kayıtlı Bursa Bıçağı, Envanter No: 636'da kayıtlı Sigara Takımı, Envanter No: 687'de kayıtlı Av Tüfeği (Madeni), Envanter No: 812'de kayıtlı Saat (Cep Saati), Envanter No: 898'de kayıtlı Tabaka (Gümüş), Envanter No: 1000'de kayıtlı Muskalık (Gümüş), Envanter No: 1154'de kayıtlı Sigara Ağızlığı, Envanter No: 1232'de kayıtlı Ağızlık (Kehribar), Envanter No: 1342'de kayıtlı Tesbih (Kehribar), Envanter No: 2441'de kayıtlı Altın, Envanter No: 2554' de kayıtlı Altın.

Gündem 32, 24.03.2010

BU MÜZEYİ MUTLAKA GÖRMELİ





Gaziantep'te bilimsel değere sahip olduğu bildirilen, 2500 yıllık Arkaik Yunan dönemine ait 24 parçadan oluşan gümüş ve altın işlemeli kolye ile 1200 yıllık paskalya yumurtası, Medusa Cam Eserler ve Arkeoloji Müzesi'nde sergilenmeye başladı.

 

Koleksiyonunda biriktirdiği tarihi eserleri restore ettirdiği tarihi Antep evinde sergileyen sanatsever Füsun İşsever, açıldığı günden bu yana müzede yerli yabancı 200 bin ziyaretçiyi ağırladıklarını bildirdi.

 

Bu yıl daha fazla ilgi beklediklerini ifade eden İşsever, müzeye son olarak bilimsel değere sahip olduğu belirtilen 2 arkeolojik eser kazandırdıklarını söyledi.

 

İşsever, eserlerle ilgili şu bilgileri verdi: ''Arkaik Yunan dönemine ait olup Grek kralına ait 24 parçadan oluşan gümüş ve altın işlemeli kusursuz kolye, yaklaşık 2500 yıllık bir geçmişe sahip. Altın ve gümüşten yapılmış kolyenin her parçasının üzerinde Grek kralının emrinde hizmet veren bir savaş komutanının kabartma ayakta durur şekilde boy resmi bulunmakta. Kolyenin kenarları ayrıca el işlemesi gümüş bezemelerle süslenmiş.

 

Diğer önemli eser ise 1200 yıllık paskalya yumurtası. Bu eserden Türkiye'de birkaç müzede daha var. Fakat bizim müzemizde sergileneni diğerlerinden ayıran en önemli özelliği yıldırım taşından yapılmış olması. Muhtemelen saraydaki üst düzey bir görevli için yapılmış. Bu yazıların içeriği ile ilgili bilgimiz yok. Şimdi yumurtanın üzerindeki yazıları çözmeye çalışıyoruz.''

 

Füsun İşsever, 2009 yılında Medusa Cam Eserler ve Arkeoloji Müzesine, Roma ve Hitit İmparatorluğu dönemlerine ait 15 önemli eser daha kazandırmıştı.

Gaziantep Güncel, 24.03.2010

YERİN ALTINDA TARİH YATIYOR





Anadolu'daki en eski yerleşim yerlerinden biri olan Konya’da arkeolojik çalışmalar yapılması gerekiyor. Birçok medeniyete ve kültüre kucak açan kentte, bu medeniyet ve kültürlerden kalan izlerin zaman içinde yok olduğu ve tekrar günyüzüne çıkartılması gerektiği kaydediliyor. Konya kent merkezinde yüzlerce tarihi kalıntı olduğu biliniyor, bunların ortaya çıkartılması için ise yerel yönetimlere görev düşüyor.

 

kaydeden Vakıflar Bölge Müdürü İbrahim Genç, “Konya kent merkezinde mutlaka arkeolojik kazılar yapılması gerekiyor. Mademki başkentlik yapmış ve medeniyetlere kucak açmış bir şehirde yaşıyoruz, bunun kanıtı olan tarihi kalıntıları ortaya çıkarmalıyız” dedi.

 

Konya kalesinin sınırlarının geçtiği yerlerin zamanında imara açılmaması gerektiğine dikkat çeken Konya Vakıflar Bölge Müdürü İbrahim Genç, “Şimdi bazı yapıların temellerinde dış kalenin kalıntılarına rastlanıyor. Konya kent merkezinde mutlaka arkeolojik kazı yapılmalı.”diye konuştu. Tarihi değerlerin yok olmasından herkesin yakındığına vurgu yapan Genç, Konya kent merkezinde yüzlerce tarihi kalıntı olduğunu söyledi.


Genç, “Yıkılan medreseler, tarihi yapılar ve kale sınırları var. Bunlar mutlaka gün yüzüne çıkartılmalı. Büyükşehir Belediye Başkanımız sürekli Selçuklu Devleti’nin başkentiyiz diyor. Mademki başkentiz Büyükşehir Belediyesi de bu işin planlaması ve projelendirmesini yapsın. Tarihi değerlerimize sahip çıksın. Biz de bu işte bize düşen görevi yapmaya hazırız.”şeklinde konuştu.

Alaaddin Camii’nin yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya olduğu iddialarına da açıklama getiren Vakıflar Bölge Müdürü Genç, “Bilindiği gibi Alaadin Tepesi bir hüyük. Alaaddin Camii’nde köklü sağlamlaştırma yapılmıştır. Sağlamlaştırma için camiinin temeline 900 ton çimento enjekte edilmiştir. Ancak tramvay güzergahı bu şekilde kaldığı sürece zarar görür. Şu anda bir tehlike yok. Ancak tepenin hüyük olması ve zamanla tramvayın yarattığı titreşimler sebebiyle zarar görmesi muhtemeldir.”değerlendirmesinde bulundu.

Alaaddin Camii’nde tekrar restorasyona girişeceklerini kaydeden Genç, zaman için farklı dönemlerde gerçekleştirilen farklı restorasyonlar Alaaddin Cami’nin yapı bütünlüğünü bozmuş. Alaadin Cami ve Konya’nın sembol eserlerini bütün olarak ele alacağız. Yapıdaki mimari bütünlüğü ve ait olduğu dönemi yakalamak istiyoruz. “


Türkiye’de en fazla restorasyon yapan bölgenin Konya Vakıflar Bölge Müdürlüğü olduğuna işaret eden Genç, bugüne kadar 300’e yakın eserin restorasyonunu yaptıklarını sözlerine ekledi.

Manşet Gazetesi, 24.03.2010

NEMRUT TANRI HEYKELLERİNE 'NANO' KORUMA





Ortadoğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi Doç.Dr. Neriman Şahin Güçhan, UNESCO tarafından ‘Dünya Kültür Mirası’ listesine alınan Nemrut Dağı'nda bulunan tanrı heykellerinin, testlerin başarıyla sonuçlanmasının ardından sonbahardan itibaren yağmur, kar ve nemden nano teknolojisi ile üretilen kılıflarla korunacağını söyledi.

Kommagene Krallığı'na ait devasa kral ve tanrı heykellerinin bulunduğu, dünyanın 8'inci harikası olarak kabul edilen Adıyaman'ın Kahta İlçesi'nde bulunan 2 bin 206 metre yükseklikteki, güneşin doğuşunun en güzel seyredildiği yerlerden olan Nemrut Dağı, her yıl binlerce yerli ve yabancı turist tarafından ziyaret ediliyor. Ancak özellikle Atatürk Barajı'nın yapımıyla bölgede değişen iklim şartları, heykellerin üzerinde çatlaklar oluşmasına neden oldu. Bunun üzerine 2007 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı ile ODTÜ arasında, ‘Kommagene- Nemrut Koruma ve Geliştirme Programı’ anlaşması imzalandı.

Programın başkanlık görevini yürüten ODTÜ Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi Doç.Dr. Neriman Şahin Güçhan, heykellerdeki tahribatı en aza indirmek için heykeller üzerinde bakterili koruma çalışması yürüttüklerini, çalışmada su geçirmeyen ama buharla ısı sağlayan nano teknoloji özel kumaşlarla deneme yaptıklarını söyledi. Nano teknolojisiyle üretilen kumaşların verimliliği konusunda kış döneminde, laboratuarda ve Nemrut Dağı'ndaki bazı taşlarda denemeler yaptıklarını vurgulayan Doç.Dr. Neriman Şahin Güçhan, şunlar söyledi:

“Net sonuçları Nisan ayı içerisinde almış olacağız ama şu ana kadar edindiğimiz bilgiler uygulamanın verimli olduğunu gösteriyor. İklim şartları nedeniyle üzerlerinde çatlaklar oluşan heykellerin korunması için titiz bir çalışma yürütüyoruz. Bakterimi korumada aldığımız sonuçların ardından kış mevsiminde heykellerin nano teknolojisi ile üretilen kumaşlar ile korunması için yaptığımız çalışmalardan olumlu sonuçlar aldık. Kış mevsiminde, laboratuarda denediğimiz özel kumaş kılıflarını, dağdaki bazı taşlarda da uyguladık. Geçtiğimiz eylül ayında dağdaki örnek taşlara sardığımız nano teknoloji kılıfların sonuçlarını yerinde gördükten sonra, su geçirmeyen ama su buharını geçiren ısı sağlayan bu kumaşlarla heykelleri giydirebilirsek heykelleri kış koşullarında ıslanma, donma ve buna bağlı çatlamalardan dolayı zarar görmesini engelleyeceğiz. Bu sağlandığında Nemrut için çok önemli bir eylem olacak. Eğer bunu başarabilirsek en azından dağdaki kral ve tanrı heykelleri ile önemli taşlara bu özel kumaşlardan giydirdiğimizde, kışın olabilecek olumsuzluklardan kurtarmış olacağız.”

Heykeller geleceğe nano koruma ile taşınacak
Daha önce bakterili uygulama tekniği ile korunan ancak nano kılıflar ile iklim şartlarından oluşabilecek zararlarının önlenmesiyle Nemrut Dağı'ndaki devasa heykellerin geleceğe sağlıklı şekilde taşınabileceğini vurgulayan Doç.Dr. Güçhan şöyle konuştu:

“Nemrut Dağı'ndaki heykellerde iki uygulama yaptık. Öncelikle, bakterili koruma heykeller üzerinde uygulandı. Hem laboratuarda hem de dağdaki uygulamalarda başarılı sonuçlar aldık. Bu yıl dağda denediğimiz nano teknoloji kumaşların sonuçlarını da alacağız ve bu iki uygulama Nemrut Dağının gelecekte daha iyi şartlarda korunabilmesi için çok büyük önem taşıyacak. Bu uygulamalar birbirlerine alternatif değil. Biri olursa, diğeri olmaz gibi algılanmamalı. Çünkü her iki alternatifi birlikte uygulayacağız. Ekibimiz ve bilimsel danışma kurulumuz tüm sonuçları aldıktan sonra hayata geçirilecek olan uygulamaya karar verecek. Uygulamanın taşların dolayısıyla da heykellerin korunmasına ciddi katkı sağlayacağını düşünüyorum. 2010 yılında bir bütün deneylerimizi tamamlamayı düşünüyoruz. Umuyorum ki bundan sonraki uygulamalarda; nano teknoloji ile üretilmiş kumaşlardan hazırlanacak kılıflar bakteri üremesini engelleyeceğiz.”

Çevre düzenlemesine 10 milyon TL harcanacak
Doç.Dr. Güçhan, 2010 yılı içerisinde AB fonları ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan sağlanacak olan kaynaklar ile Nemrut Dağı’nın çevre düzenlemesi ve hizmet evi yapımına 10 milyon lira harcanacağını da kaydetti. Özellikle Nemrut Dağı’na gelen yaşlı ve engelli ziyaretçilerin dağa tırmanışta sorun yaşamaması için bir proje yaptıklarını da anlatan Doç.Dr. Güçhan, şöyle devam etti:

“Özel olarak tasarlanmış bir uzay kapsülü ile ziyaretçi girişinden, doğu terasına giden yol üzerine iki ray sistemi döşenecek ve bu kapsül rayların üzerine yerleştirilecek. Nemrut Dağı'nda böylesine teknolojik bir sistemin doğal yapıya da uyum sağlamasını istiyoruz. Bu nedenle döşenen rayların arasındaki boşlukta bu uzay kapsülünü zirveye katırlar çekecek. Böylece uzay kapsülünün tarihi yapı içersinde daha iyi görünmesini sağlayacağız. Buna paralel olarak, koruma açısından devam ettirdiğimiz restorasyon projesi tamamlanacak. Çevre düzenlemesiyle birlikte hizmet evleri de yapacağız. Hem Adıyaman hem de Malatya tarafında yapılacak iki hizmet evinde; ziyaretçilere hem daha sağlıklı sunum sağlanacak, hem de bölge güvenlik kameraları ile izlenebilecek. Çevre düzenlemesi, Malatya ve Adıyaman tarafına yapılacak hizmet evi ve diğer çalışmalar ile 10 milyon lira civarında bir para harcanacak. Bu parayı Kültür ve Turizm Bakanlığı ile AB fonlarından karşılamayı düşünüyoruz. Bu çok ciddi bir rakam; ama hem Adıyaman, hem de Türkiye’de turizm anlamında çok önemli bir projenin hayat geçirilip, Nemrut Dağının gelecek nesillere daha iyi şekilde taşınmasının sağlanması anlamına geliyor.”

Radikal, Haber: Fadıl Binzet, 24.03.2010

İSA'NIN BEREKETLİ SOFRASI

 

     

 

ABD'nin New York eyaletindeki Cornell Üniversitesi'nden uzmanlar, "Son Yemek" tablolarındaki porsiyonların giderek büyüdüğünü keşfetti.
 

ABD'nin New York eyaletindeki Cornell Üniversitesi'nden uzmanlar, "Son Yemek" tablolarındaki porsiyonların giderek büyüdüğünü keşfetti. Orijinali İtalyan ressam Leonardo Da Vinci'ye ait olan ve binlerce farklı versiyonu yapılan tablodaki porsiyonlar, özellikle son binyılda büyüdü.

Araştırmayı da yöneten yemek davranışı uzmanı Brian Wansink, bilgisayarda kullandığı programla çeşitli zamanlarda yapılan 52 farklı tablodaki porsiyonları karşılaştırdı. Porsiyonlar, İsa'nın kafa büyüklüğüyle oranlandı. Wansink, 1000-2000 yılları arasında, ana yemeğin yüzde 69, tabağın yüzde 66, ekmeğin de yüzde 23 büyüdüğünü ortaya koydu. Duke Üniversitesi'nden Martin Binks de bu değişikliğin çok anlamlı olduğunu, gerçek hayatta porsiyonların giderek büyümesinin ve artan obezitenin sanata da yansıdı.

Hürriyet, 24.03.2010



HACIÖMER DEĞİRMENİ ONARILDI

 

Espiye'deki tarihi Hacıömer Değirmeni onarıldı. Hacıköy'de bulunan ve Beydioğulları tarafından yaptırılan tarihi değirmenin onarım çalışmalarıyla ilgilenen Beydioğulları ailesinden Ali Rüştü Akpınar, yaptığı açıklamada, "Değirmenimizin yıllardır suskun kalması bizleri çok üzüyordu. Çok sıkıntı çekiyorduk. Bu değirmenin onarımına maddi ve manevi olarak katkıda bulunan gurbetçi akrabalarımız Mustafa Yıldırım ve Rıza Yıldırım'a çok teşekkür ederim" dedi.

 

Vatandaşlar ise değirmenin onarılarak hizmete girmesinin kendilerini mutlu ettiğini kaydettiler.

Giresun Işık, 24.03.2010

BU TABLO REKOR FİYATA SATILDI

 

Çinli bir ressamın 17. yüzyıldan kalma yağlı boya resmi, ABD'de dün gece 2,9 milyon dolara satıldı.

 

Sotheby's müzayede şirketi, New york'ta düzenlenen açık artırmada, Bada Şanren adlı ressam, kaligraf ve şairin 1692 yılında yaptığı tablonun, tahminlerin çok üzerinde bir fiyata alıcı bulduğunu bildirdi. Alıcının kimliği açıklanmadı.

Aynı Çinli sanatçının başka bir eseri, 2008 aralığında Hong Kong'da düzenlenen açık artırmada 4,4 milyon dolara satılmıştı.

Sabah, 24.03.2010

SANAT AKSİYONU AKİM KALDI





Hafriyat Grubu, paramparça, unutulmuş heykellere dikkat çekmek için iyi bir 'aksiyon' planladı. Tophane'deki İşçi Heykeli bir gece çalınacaktı. Ancak mahallelinin heykeline sahip çıkacağı tuttu...


“Daha heykel bir yılını doldurmadan, önce parmaklarını kırdılar, sonra balyozun sapını. Yetmedi, ziftle yüzünü boyadılar. Sonra, zifti silmek bahanesiyle, yüzünü yok ettiler. Birkaç kez tamir ettim. Ama artık bıraktım yakasını. Kaç yıldır, her gün bir yerini kırıyorlar. Yine de tükenmedi. Ne zaman, bir makine gelip kökünden söküp götürse, ‘oh tükendi’ diyeceğim.”

Bu sözler 2007 yılında hayatını kaybeden heykeltraş Muzaffer Eronat’a ait, bahsi geçen heykel ise 1973 yılında İstanbul’un en gelen-geçeni bol yerlerinden biri olan Tophane Parkı’na yerleştirdiği ‘İşçi’ heykeli. Eronat göremedi ama, belki vasiyet sayılabilecek sözlerini duyan birileri çıktı.

Hırsızlık amaç değil araç
15 Mart Pazartesi gecesi 23.00 sularında bir grup sanatçı Tophane Parkı’ndan söküp almak istediler yılların eskittiği ama yıkamadığı heykeli. Amaçları bu unutulmuş heykele dikkat çekmek, sanatçının hakkını verip değeri bilinmeyenin değerini göstermekti. Hafriyat Grubu önderliğinde Yeni Sinemacılar ve Hazzavuzu’nun da katılımıyla oluşan grup, çok ilgi çekecek bir ‘sanat aksiyonu’ planlamıştı.

Yapmak istedikleri şey, her gün herkesin önünden geçtiği, bakıp da görmediği Muzaffer Eronat’a ait ‘İşçi’ heykelini görünür kılmaktı. ‘Bir şeyin değeri yok olunca anlaşılır’ diyerek heykeli bir gece operasyonuyla yerinden alacaklardı. Heykel, parktan bir kaç yüz metre ilerideki Hafriyat galerisinde bir hafta tutulacaktı. Sonra da kendilerini deşifre ederek heykeli aldıkları yere bırakacaklardı. Ama işler planlandığı gibi gitmedi.

Belediye görevlisi olmasa...
Tam heykelin etrafını kazmış, hatta heykeli kaldıracak vinç de parka yanaşmıştı ki, birileri gruba müdahale etti. Heykeli taşımak için belediyeden izinleri olup olmadığını soran grup ‘var ama yanımızda değil’ cevabını tatmin edici bulmadı. Heykeli götürmeye çalışanları engellemeye çalışan Tophaneliler, polisi de çağırınca sanatçılar heykelin etrafındaki toprağı kapatıp olay mahallinden ayrılmak zorunda kaldı... Hesap edilmeyen şey, o sırada parkta halı saha maçı seyreden Beyoğlu Belediyesi görevlileri oldu.

Hafriyat Grubu’ndan Murat Akagündüz heykeli yerinden alamasalar da sonuçta hedeflerine ulaştıklarını söylüyor ve “bence iyi de oldu,” diyor. “Heykelin üzerinde taşımış olduğu, yılların birikmiş tahribatını tüm boyutlarıyla görünür kılmaktı amacımız. Biz bu heykele, işçiler üzerine tüm yaklaşımı ve tutumu gösteren bir özne olarak bakıyoruz. İşçi ve İş Bulma Kurumu önundeki bir ‘İşçi’ heykeli olduğunun bilincine varılmasını istiyoruz. İşçiler ve aynı zamanda göçmen işçiler adına dikilmiş bu heykelin, 2010 Avrupa Kültür Başkenti olan İstanbul’un içerisindeki yerinin farkedilmesini istiyoruz.

Aslında 1973 yılında dikilmiş 20 heykel var. Bu 20 heykelin bugün yalnızca dört tanesi duruyor. Diğerleri ortadan kalkmış ya da tahrip edilmiş yani kamu kurumları üzerlerine düşen görevi yapmamış. Biz yok olan diğer heykeller için de bir şeyler yapmış olduk.”

Hüzünlü 50. yıl heykelleri
Cumhuriyet’in ilanının 50. yılı nedeniyle kentin çeşitli yerlerine yerleştirilen 20 adet heykelden bazıları: Metin Haseki’nin Gümüşsuyu Parkı’na yerleştirdiği ‘Negatif Form’, Yavuz Görey’in Maçka Taşlık Parkı’na yerleştirilen bronz soyut heykeli, Tamer Başoğlu’nun Bediha Muvahhit anısına Yenikapı sahil parkına yerleştirdiği soyut heykel, Mehmet Uyanık’ın ‘Birlik’ isimli heykeli, Kuzgun Acar’ın ‘Tavus’ heykeli, Bihrat Mavitan’ın ‘Yükseliş’ adlı çalışması, Namık Denizhan’ın ‘İkimiz’ adlı heykeli, Nusret Suman’ın Mimar Sinan heykeli, Ferit Özşen’in ‘Yağmur’ isimli heykeli, Fisun Onur’un Fındıklı Parkı’ndaki soyut kompozisyonu, Kamil Sonad’ın Gülhane Parkı’na yerleştirilen heykeli, Zerrin Bölükbaşı’nın ‘Figür’ isimli beton heykeli Hüseyin Anka Özkan’ın ‘Yankı’ isimli soyut heykeli, Zühtü Müridoğlu’nun ‘Mühür’ isimli betonarme heykeli ve Gürdal Duyar’ın ‘Güzel İstanbul’ adlı yapıtı. Bu heykellerin bazıları 80 sonrası dönemin mevcut belediyeleri tarafından gereksiz görülerek kaldırılmış, bazıları çalınmış, bazıları kırılmış ve bazılarıysa 12 Eylül’e kurban giderek yok olmuş.

Radikal, Haber: Ceren Akardaş, 24.03.2010

TÜRSAB'DAN TOBB'A: SAVARONA'YI SİZ ALIN, YABANCILARA GİTMESİN





Armatör Kahraman Sadıkoğlu'nun 49 yıllığına kiraladığı ancak yüksek maliyeti nedeniyle devretmek istediği Atatürk'ün anılarını yansıtan Savarona yatı alıcı bekliyor.
 

Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) yatı almak konusunu gündeminde tutarken, bu konudaki karar, gelecek ayki yönetim kurulu toplantısına kaldı. Türkiye Seyahat Acenteleri Birliği (TÜRSAB) Başkanı Başaran Ulusoy, Savarona yatının yabancılara satılmaması, Türkiye'den bir alıcı bulması için üç yıldır uğraştığını belirterek, TOBB'un bu yatı alması gerektiğini söyledi. Yatın Atatürk'ün hatırası olduğunu ve dünyada eşi bulunmadığını vurgulayan Ulusoy, “Savarona yatında düğün, toplantı yapılmasını kimse istemiyor. Bu yatın Dolmabahçe Sarayı'nın önünde müze olarak kullanılması gerekiyor. En fazla Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı misafirlerinin gezdirilmesi için kullanılabilir” dedi.

TOBB'un bu yatı artık alması gerektiğini vurgulayan Ulusoy, şöyle konuştu: “TOBB yatı alınca Turizm Bakanlığı'na devreder, ondan sonra biz de işletilmesine katkı yaparız. Savarona'nın şu anki sahibi Kahraman Sadıkoğlu, daha fazla masraflarını karşılayamadığı için satmak istiyor. Ama yurtdışına çıkmasını istemiyor. Kimsenin bu yatın yurtdışına satılmasına gönlü razı gelmez. Maliyeti 25-30 milyon dolar civarında. Türkiye Cumhuriyeti'nin bu hatırasının yabancıya satılmaması gerekir. Sadıkoğlu satmamak için direniyor ama o da artık masraflarının altında kalkamıyor.”

Armatör Kahraman Sadıkoğlu da, Savarona'nın 30 yıl daha kullanım hakkının kendisinde olduğunu dile getirerek, şunları anlattı: “Rus ve Arap taliplileri var ama onlara satmak istemiyorum. TOBB'un satın alma kararını yönetime sokarak onaylamasını bekliyoruz. Fiyatını TOBB için 22.5 milyon dolara düşürdük. Yabancı taliplerin verdiği para daha fazla. Ama artık masraflarını karşılayamıyorum. Yata bugüne kadar 50 milyon dolarlık harcama yaptım.”

Yatın olası alıcılarından biri olarak görülen Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) konuyu iki kişilik ekip kurarak incelemesine karşın, bu haftaki yönetim kurulu toplantısında gündemine almadı. TOBB Yönetim Kurulu Üyesi İlhan Parsaker, yönetim kurulu toplantılarının yapıldığını ancak yatın alımının bu ayki toplantının gündeminde yer almadığını belirterek, “Alım kararı önümüzdeki ayki toplantıya kaldı. Hala incelemelerimiz sürüyor. Savarona'yı alacak olursak kendimiz için değil sadece manevi değer olarak sahip çıkmak adına alırız. En uygunu yatın Başbakanlığa ya da Cumhurbaşkanlığına tahsis edilmesi” dedi.

Hürriyet, Haber: Hanife Baş, 24.03.2010





TARİHİ ESER BASKINI

 

  

 

Aydın Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı ekiplerin yaptığı operasyonda çok sayıda tarihi eser ele geçirildi. Çeşitli dönemlere ait olduğu tespit edilen bronz sikkelerin yanı sıra, tarihi yazıt, çeşitli süs eşyası ve ok uçlarının da ele geçirildiği operasyon kapsamında iki kişi gözaltına alındı.

 

Aydın Emniyet Müdürlüğü Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü ve Asayiş Şube Müdürlüğü görevlilerince yapılan çalışmalar neticesinde, H.A. isimli şahsın elinde tarihi eser bulunduğu ve bu tarihi eseri satmak istediği tespit edildi. Bunun üzerinde şahsın önceden tespit edilen ikametine yapılan baskında evin çeşitli yerlerine gizlenmiş çok sayıda tarihi eser ele geçirildi. Polis tarafından yakalanan şüpheli H.A.’nın yapılan sorgulamasında olayla ilgisi olduğu tespit edilen Ö.T. isimli şahıs da yakalanarak gözaltına alındı. Şahısların emniyetteki sorgulamalarının ardından Adliyeye sevk edilecekleri öğrenildi.

 

Polis ekiplerinin H.A. isimli şahsın ikametinde yaptıkları aramalarda; 1 adet Roma dönemine ait pişmiş topraktan Unguentairum, 1 adet Roma dönemine ait pişmiş topraktan kandil, 3 adet Roma dönemine ait bronz yüzük, 1 adet Roma dönemine ait bronz fibula parçası, 4 adet Roma dönemine ait bronz ok ucu, 1 adet klasik çağa ait gümüş sikke, 1 adet Hellenistik dönemine ait gümüş sikke, 1 adet Roma dönemine ait gümüş sikke, 5 adet Hellenistik dönemine ait bronz sikke, 8 adet Roma dönemine ait bronz sikke, 6 adet Bizans dönemine ait bronz sikke, 4 adet Osmanlı dönemine ait bronz sikke, 7 adet Osmanlı dönemine ait gümüş sikke, 1 adet kapaklı ve üzerinde yazıt yer alan Roma dönemine ait mermer çocuk mezarı, 1 adet Roma dönemine ait kırık mermer yazıt parçası, 1 adet Bizans dönemine ait kurşun bulla parçası, 12 adet Hellenistik dönemine ait bronz sikke, 66 adet Roma dönemine sikke, 18 adet Bizans dönemine ait bronz sikke ve 20 adet İslami sikke ele geçirildi. Olayla ilgili tahkikatın sürdürüldüğü bildirildi.

Aydın Kent Haber, 24.03.2010

AYASOFYA'NIN SIRRI ÇÖZÜLDÜ





Ayasofya'nın inşasında kullanılan harcın deprem sırasında ortaya çıkan enerjiyi emerek hasarı önlediği belirlendi.

 

Ulusal Atina Teknik Üniversitesi adına Ayasofya'da çalışan Prof.Dr. Antonia Moropolou, Ayasofya'nın inşasında kullanılan harcın deprem sırasında ortaya çıkan enerjiyi emerek hasarı önlediğini belirterek, "1999 depreminden önce, bu kompozisyon ve yapısal özellikteki bir anıtın 7 şiddetindeki bir depreme dayanabileceğinden emin olmuştuk" dedi.

 

Ulusal Atina Teknik, Princeton ve Boğaziçi üniversitelerinin, Ayasofya'nın yapı malzemesi ve yapının statik değerlendirmesi üzerine 16 yıldır yürüttüğü çalışmaların sonuçları "Ayasofya'nın Konservasyonunda Yunan İşbirliği" adlı Yunanca ve İngilizce bir bilimsel yayında toplandı.

 

Boğaziçi Üniversitesi Kandilli Rasathanesi Müdürü Prof.Dr. Mustafa Erdik ve Princeton Üniversitesinden Prof.Dr. Ahmet Çakmak'ın önsözünü yazdığı kitabın İstanbul Arkeoloji Müzesi Konferans Salonu'nda gerçekleşen tanıtım toplantısında çalışmalarla ilgili bir sunum yapan Prof.Dr. Moropolou, sorularını da yanıtladı.

 

Prof.Dr. Moropolou, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Yunanistan Parlamentosunun himayesinde 4 Temmuz 2000 tarihinde Atina'da imzalanan "Türkiye Yunanistan Kültürel İşbirliği Anlaşması" kapsamında yapılan bu çalışmalarda elde ettikleri bilgilere değindi.

 

15 yüzyıldır tüm depremlere direnç gösteren Ayasofya'nın ilk inşasından sonra, kubbe tuğlalarında kullanılan malzemenin Rodos'taki tarihi yapılarda kullanılanlara yüzde 97 oranında benzerlik gösterdiğine dikkati çeken Prof.Dr. Moropolou, tuğlaların aynı zamanda Anadolu'da geliştirilmiş yangına karşı dayanıklı bir malzeme içerdiğine de dikkati çekti."Bu ilk anıtın, Anadolu ile Bizans ve Erken Yunan yapı teknolojisinin karışımının bir ürünü olduğunu gösteriyor' diye konuşan Prof.Dr. Moropolou, yapının tuğlalarının strese dayanıklı olduğunu, aynı zamanda alelade tuğla ağırlığının 12'de biri kadar hafif oldukları için yapıya yönelik bir stres unsuru oluşturmadıklarını söyledi.

 

Yapının harcının ise depreme karşı belli dozlara göre hazırlanmış özel bir kompozisyona sahip olduğunu dile getiren Prof.Dr. Moropolou, "Ayasofya'da kullanılan harcın yarı kristalize bir yapısı var. Bu özel harç, yapının deprem anında ortaya çıkan enerjiyi hasar görmeden emmesine yol açıyor. Çalışmalarımızda bu materyallerin bir simülasyonunu da yaptık. Boğaziçi ve Princeton ile yürüttüğümüz çalışmalar kapsamında bu kompozisyon ve yapısal özellikteki bir anıtın 7 şiddetindeki bir depreme dayanabileceğinden emin olmuştuk. Ve bu çalışma 1999 depreminden önceydi" şeklinde konuştu.

 

Prof.Dr. Moropolou, incelemeler sonunda anıtın başlangıçtaki yapısal devamlılığının en az seviyede rahatsız olabilmesi için, tapınağın bakımı sırasında ilk inşa edilirken kullanılan orijinal malzeme ile uyumlu malzeme kullanılmasını öngördüklerini vurguladı.

 

Binanın korunması yönündeki çalışmalar sırasında "Büyülü Kubbe"sinde meydana gelen problemleri de incelediklerini anlatan Prof.Dr. Moropolou, şunları söyledi.

 

"Kubbedeki su emilimi gibi aşınmaya yol açan birçok etken incelendi. Bu problemler etkin bir şekilde azaltıldı. Kubbe içindeki sıva ve dış tarafını kaplayan beton da kaldırıldı. İsviçreli mimar Fossati'nin 19. yüzyılda koruma amacıyla mozaikler üzerine yaptığı sıva korozyona uğruyordu. Sıvayla kapanmış mozaiklerin yeniden ortaya çıkması, çalışmalar sırasında kubbedeki meleğin keşfedilmesi bu doğrultuda çok büyük adım oldu."

 

UNESCO'nun Dünya Kültür Mirası Listesi'nde yer alan Ayasofya'nın korunması için büyük bir bilinç oluşturmayı hedefleyen çalışmayı konu alan bilimsel kitabın İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansınca gerçekleştirilen tanıtımına Fener Rum Patriği Bartholomeos da katıldı.

 

Ayasofya'nın Hristiyanlar için "büyük kilise" sayıldığını belirten Bartholomeos, "Ayasofya, İstanbul'u İstanbul yapan değerlerden biridir. Şehrin 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilmesine katkısı büyüktür. İstanbul, yalnız 2010 senesi için değil, ebedi bir kültür başkenti olarak kalacaktır. Bu ruhu hepimiz devam ettirelim, yaşatalım" şeklinde konuştu.

 

Bartholomeos, daha birkaç ay önce Ayasofya'nın duvarlarında asırlar sonra keşfedilen "Serafim Melekleri" mozaiklerinin ortaya çıkarıldığını belirterek, "Bu keşif bu büyük anıtın daha nice değerleri muhafaza ettiğinin kanıtıdır" dedi.

Hürriyet, 24.03.2010

POLLIO SU KEMERİNİN AYAĞINDA TAHRİBAT OLUŞTU

 

İzmir’in Selçuk İlçesi'ndeki Roma dönemi yapılarından Pollio Su Kemeri’nin ayaklarında yapılan kaçak kazı nedeniyle tahribata uğradığı bildirildi.

 

Dokuz Eylül Üniversitesi (DEÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Görevlisi Dr. Onur Gülbay, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Selçuk Belediyesi arkeoloğu Yusuf Yavaş ile Pollio Su Kemeri’nde yaptıkları incelemede, kaçak kazı sonucu tarihi yapının ayaklarından birinde ciddi tahribat oluştuğunu gözlemlediklerini söyledi.

Kemerin ayak bölümünden büyük bir mermer blokun çıkarılarak altında kaçak kazı yapıldığını belirten Gülbay, "Bu tahribatın yanı sıra kemer ayağı üzerindeki başka bir kaplama bloku kırılarak yine içinde define arandığı anlaşılmaktadır. Kemer ayağının altında kazıyla boşalan alanın en kısa zamanda doldurulması gerekir. Kemerin ayağındaki tahribat devam ederse depremlerin etkisiyle yıkılabilir" dedi.

Selçuk ilçe merkezinin yaklaşık 4 kilometre dışında, Meryemana Evi’ne giden yol ayrımından sonraki rampanın hemen solunda bulunan vadide yer alan Pollio Su Kemeri, Efes Antik Kenti’nin en önemli su yollarından biri. Kemerin üzerindeki yazıttan MS 4 ve 14 yılları arasında Sextilius Pollio, karısı Ofillia Bassa ve üvey oğlu Offilius Proculus tarafından Roma İmparatorları Augustus ve Tiberius ile Efes halkının onuruna inşa ettirildiği anlaşılıyor.

Milliyet, 23.03.2010

EMEK'İN DURUMU, PLANA RAĞMEN HALA BELİRSİZ





Emek Sineması ve Cercle d'Orient binasının onarım planına göre, Yeni Rüya ve Komedi Tiyatrosu yıkılacak. Emek'in nasıl bir tadilata gireceği ise belli değil.
 

Beyoğlu'nda neler oluyor? Tarihi sinema salonları teker teker 'kapatılıyor'. Rantın eli bu semtteki tarihi sinema salonlarını yok etmeye mi sıvanıyor? Bu konuda çeşitli görüşler ve iddialar var. Ama her şeyin temelini oluşturan plan, yani Emek Sineması'yla birlikte, tarihi Cercle d'Orient kompleksinin onarımını içeren plan görünürde yok. Bu planın peşine düştük. Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan'la bir araya geldik. Önümüze gelen ve sayısız paftadan oluşan planı inceledik.

Bu, bir restitüsyon-yeniden canlandırma planı. Yani hem olası bir yeniden inşa, hem de her türlü onarım için gerekli olan temel plan. Cercle d'Orient blokunu, onu çevreleyen Emek, Yeni Rüya ve şu anda bir yangın mezbeleliği olarak duran eski İpek, sonranın Komedi Tiyatrosu olan salonu da kapsıyor. Planda ayrıca tüm bu yapılarla ilişkili rölöveler var. Yani kesitler, inşai detaylar ve ayrıca tüm Cercle d'Orient blokunun sayısız oda/salonundaki hiç bilmediğimiz (çünkü bu bina yıllardır gezilemiyor) ve de Emek'te çok daha iyi bildiğimiz tüm o duvar, tavan, kubbe süslemeleri, kapı ve pencere detayları...

Öncelikle Cercle d'Orient binasının onarımını amaçlayan, Mim Yapı-Mimarlık tarafından hazırlanan plan, Anıtlar Yüksek Kurulu tarafından onaylanmış. Şimdi sorun, bunun nasıl hayata geçirileceği. Mülkiyeti Sosyal Güvenlik Kurumu'nun olan binada toplam beş kültür varlığı var. En eskisi Cercle d'Orient. Emek dahil, tüm salonlar, çok daha sonra geliyor. Örneğin Emek, Melek adıyla, 1924 yılında eski Rus buz pateni sahasının üzerine açılmış.

Amaç, söylentinin tersine, sadece dış duvarları koruyup içinde istediğini yapmak değil. Tersine, tüm o salonların da onarılıp binanın içi ve dışıyla eski fonksiyonlarına kavuşturulması amaçlanıyor: Toplantı, eğlence, konukevi, dükkan...

Anıtlar Kurulu onaylamış
Mim Yapı-Mimarlık'ın sahiplerinden mimar Fatih Keskin heyecanlı. "İstiklal'in tüm kimliğiyle korunmuş tek yapısı olacak" diyor. Ama Komedi Tiyatrosu'nu yıkmayı da öngörüyor. Çünkü sonradan eklenen bu yapı, tüm arka cepheyi örtüyor. Oysa arka cephenin de ön cephe kadar güzel olduğunu söylüyor. Plana göre eski Sümer, şimdiki Yeni Rüya Sineması da yıkılacak. Çünkü o salon da Cercle d'Orient'ı yarıp geçerek zedelemiş.

Devlete ait yapı
Peki, Emek'e ne olacak? Emek ile ilgili, çatısı felaket, yangına açık, önündeki Melek Apartmanı çökme tehlikesi taşıyor gibi çeşitli iddialar söz konusu. Altının kullanılması veya rantabl olması için etrafında sekiz salondan oluşacak bir sinema kompleksi yapılması gereğinden söz ediliyor. (Tüm iyimserliğimi inatla korusam da, geçmişteki örnekleri bildiğim için biraz şüpheleniyorum. Devlet, hele kendi malı olan bir dev yapının başına gelecekleri büyük bir dikkatle izlemeli diyorum.)

Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan, asıl amacının Yeşilçam Sokağı'nı tümüyle onarıp yeniden Türk sinemasının merkezi haline getirmek olduğunu söylüyor. Bunun için Emek'i, tüm festival ve ödül törenlerinin de yer alacağı, sokağın kalbi haline getirmeyi hedefliyor. Demircan ayrıca, cadde üzerinde onarımı bitmek üzere olan Anadolu Han ve 'en yakın zamanda açılacağını umduğu' Demirören binası (eski Saray-Lüks Sinemaları) ile birlikte, Beyoğlu'nun tam 10 bin metrekare kültür alanı kazanacağını ve gerçek bir sanat semti olacağını söylüyor. Mimar Fatih Keskin ise "Emek bizim gözbebeğimiz" diyor.

Emek, Yeşilçam'ın kalbi olacak
Beyoğlu Belediye Başkanı Ahmet Misbah Demircan, amaçlarının Yeşilçam Sokağı'nı tümüyle onarıp yeniden Türk sinemasının merkezi haline getirmek olduğunu söylüyor. Emek de Yeşilçam'ın kalbi olacak.

Sabah, Yazı: Atilla Dorsay, 23.03.2010

İZMİT'TE ARKEOLOGLARI HEYECANLANDIRAN DEV TÜNELLER





İzmit'te Roma Dönemi'nden kalma ve muhtemelen içinden atlı arabaların da geçebileceği büyüklükte tüneller ortaya çıkarıldı.

 

Tarihi kayıtlara göre yerleşim birimi olarak yaklaşık 3 bin yıllık geçmişi olan ve Roma İmparatorluğu'na da antik dönemdeki ismi Nicomedia olarak bir dönem başkentlik de yapan İzmit'te yapılan kazılarda tarih fışkırmaya devam ediyor. Arkeoloji ve Etnografya Müzesi Müdürlüğü'nün İzmit'in Çukurbağ Mahallesi'nde geçen yıl başlattığı ve MS 3'üncü Yüzyıl'dan kalma, Roma İmparatorluğu'na başkentlik yaptığı dönemde yaptırılan büyük bir yapı ortaya çıkarıldı.
 

Kazanılan zaferlerin kutlandığı alanda olduğu anlaşılan yıkılmış yapıya ait dev sütunlar ve panolar gün ışığına çıkarıldı. Eserler, Kültür Müdürü Adnan Zamburkan ve Müze Müdürü İlksen Özbay gözetiminde bugünden itibaren Müze Müdürlüğü bahçesine götürülmeye başlandı. Müze Müdürü Özbay, bugünkü İzmit'in bir dönem Roma İmparatorluğu'na da başkentlik yaptığını hatırlatırken, buradan çıkan eserlerin çok değerli olduğunu, panolarda ayrıca Athena'nın da ilk kez savaşçı kadın kıyafetiyle renkli kabartmalarının bulunduğunu söyledi. İlksen Özbay, bu bölgenin bir ören yeri haline getirileceğini, ancak eserlerin tamamının ortaya çıkarılabilmesi için birkaç evin daha istimlak edilmesi gerektiğini anlattı.





Bu arada Müze Müdürü İlksen Özbay, kazı alanının yakın çevresinde bazı evlerin altında çok geniş tüneller olduğunu ve bazı kişilerin buralarda mantar yetiştirdiğini belirledi. Kültür Müdürü Adnan Zamburkan ve İlksen Özbay basın mensuplarıyla birlikte, Gülümser Sokak'taki 4 katlı apartmanın sahibini güçlükle ikna ettikten sonra apartmanın bodrumundan geçilen tünellere girdi. 6 metre genişliğinde, orijinalinin yüksekliği ise 3 metreyi bulduğu anlaşılan tünellerin bazı evlerin altından geçtiği görüldü. Tünellerin zemininde ise deniz kumu ve midye kabuklarının alması, bu bölgede yaşanan ve sadece efsanelerde anlatılan büyük deprem ve tsunamilerden kaynaklandığı izlenimi doğurdu.
 

Müze Müdürü İlksen Özbay, bina sahiplerinin daha önceden içeriye girilmesine izin vermediğini, kendisinin de ilk kez buraya girdiğini belirterek, “Muhteşem bir yapı. Bunların içinden atlı arabaların geçtiği efsanelerde anlatılıyor. Ancak nerelere kadar uzandığını bilmiyoruz. Çok geniş çaplı inceleme gerekiyor. Bazı noktalarda üzerinde bina inşa edilirken delikler açılmış ve muhtemelen içine girildikten sonra tekrar beton atılarak kapatılmış” dedi.

Hürriyet, Haber: Mustafa Bağdiken - Ergün Ayaz, 23.03.2010

"OSMANLI GELENEKSELİNDE UNUTMA YOK"

 

Mimarlık ve sanat kuramcısı Aykut Köksal'a kulak vermenin tam sırası. Bunu yaparken bir yandan ‘Arkeoloji ve Sanat' yayınlarından çıkan iki kitabı, ‘Anlamın Sınırı' ve ‘Karşı Notlar'ı okumanın da. Köksal'ın başta müzik ve mimarlığı kucaklayan mukayeseli müzakereci tavrından öğrenecek çok şey var. Köksal'la hem kentsel olarak dönüşen ve dönüştükçe tahrip olan İstanbul'u, hem de özensiz yorumlandıkça ipliği pazara çıkan geleneğimizi, kesintiye uğrayan modernleşmemizi konuştuk...

 

Osmanlı gelenekselini diğer geleneklerden ayıran en büyük özelliği nedir sizce?
Öncelikle Osmanlı geleneksel kültürünün son derece incelmiş bir kent kültürü olduğunu belirtmek gerek. Ayırıcı özelliklerinin başında da anonim bir kültür olmaması geliyor. Mimarlıktan müziğe dek anonim olmayan bir kültürdür, bu özellik onu tüm diğer geleneksel kültürlerden ayırır. Cem Behar, Osmanlı müziğinde eserlerin yüzde 99'unun anonim olmadığını söyler. Osmanlı anıtsal yapıları anonim değildir.


Osmanlı gelenekseli ciddi bir hafıza sürekliliğine dayanır. Unutma yoktur Osmanlı gelenekselinde. Bir başka özelliği ise, başka geleneksel kültürlerde görmediğimiz ‘özgün olma durumu'na sahip olmasıdır. Bu yüzden öteki geleneksel kültürlerde olmayan ‘intihal' kavramı Osmanlı gelenekselinde vardır. Bir Osmanlı bestecisi, kendi yapıtının, daha önce bestelenmiş bir başka yapıta benzememesini ister. Klasik dönem Osmanlı mimarlığına bakın, bir yandan tekil bir dil kullanır ama bir yandan da hiçbir yapı diğer yapıya benzemez. Mimar Sinan döneminin hiçbir camisi diğerine benzemez.

 

İstanbul Modern'deki ‘Gelenekten Çağdaşa' sergisine gittiniz mi?
Evet, gezdim o sergiyi.

 

Nasıl buldunuz?
Şunu söylemeliyim ki ana hatlarıyla Zeynep Sayın'ın Radikal'de söylediklerine katılıyorum. Gelenek sadece ve sadece biçim üzerinden okunmaya kalkılırsa, gelenekle ilişki kurma da geleneksel olanın içerdiği, bugün artık sorunsuz olmuş biçim kalıplarını yeniden üretmek olarak algılanırsa, anlam bir yana bırakılır, görünenin dekoratif yorumunun peşine düşülürse bu çıkar ortaya.

 

Aslında iki kitabınızdaki yazılarda hep vurguladığınız bir şey var, hazır gelenek konuşuyorken, o da şu: "Aslında Osmanlı'da dışa açık, çoğulcu bir modernleşme sürecinin olduğu ve bu sürecin Cumhuriyet'le kesintiye uğradığı..." Hala tartıştığımız bütün kriz buradan mı çıkıyor?
Bilindiği gibi, Türkiye'nin modernleşme serüveni Cumhuriyet'le başlamıyor. Örneğin mimarlıkta 18. yüzyılın ikinci yarısına kadar gidiyor. Osmanlı müziğinde 19. yüzyılda modernleşmenin ciddi temel adımlarını görüyoruz. Mevcut kent kültürü ortamında kendini gösteriyor. Bir yandan da kültürel üretimin, mimarlıkta da gördüğümüz gibi Batı dünyasının sözlüğüne açıldığını, ama o sözlüğü alırken de ciddi bir şekilde içselleştirdiğini görüyoruz. Yani Osmanlı modernleşmesinin Batı'yla olan ilişkisi içselleşmiş bir ilişkidir.

Cumhuriyetin ulus devlet paradigması ise, dışarıdan taşınmış olan ve otoriter diyebileceğimiz bir paradigmadır ve kendisini kültür siyasetinde de gösterir. Kültürel planda paradigmanın tanımlanması, 1930'lar başında 1. Türk Tarih Kongresi ve 1. Türk Dil Kurultayı'nda gerçekleşir. Osmanlı'nın dışa açık modernleşme çizgisi, yerini ulus devlet paradigması üzerinden yürüyen, ulusalcı tezleri ileri süren, daha yüzyıl başında Avrupa'da temelleri atılmış olan modernizmle de hiçbir ilişkisi olmayan bir dönemi başlatıyor. Bu yüzden ben 1930'larda başlayıp 1940'lar sonuna kadar giden bu dönemi Türkiye'nin modernleşme sürecinde geriye gidiş olarak görüyorum.

 

İki isim sayıyorsunuz, çok ilginç bence, Ankaralı Adnan Saygun ve İstanbullu Cemal Reşit Rey.

Bu ikilinizin bize bugün söyleyecek çok şeyi olduğunu düşünüyorum...
Adnan Saygun, merkezde konumlanan, ulusalcı çizginin taşıyıcılığını yapan, genellikle de Halkevleri'yle ilişki içinde olan bir besteci. Nedir o dönemin ulusalcı çizgisinin müziğe yansıması? Birincisi doğrudan doğruya halk müziğine gidilecektir ve bu yapılırken soyutlamaya olabildiğince az başvurulacaktır. Ulusalcı tez, kaynağın kendisini göstermesini ve mümkün olduğunca anlaşılır olmasını ister, soyutlamanın karşısında durur. Bu yüzden Avrupa müziğinde çoktan aşılmış tonal armoni kullanılır. Ve sonunda benim ‘köçekçe estetiği' dediğim bir estetik üretilir.

Cemal Reşit Rey'in bu programla bir ilgisi yok. O bir İstanbul bestecisi. Pek çok anektod vardır, ‘tek sesli' diye aşağılanan müziği yasaklamaya kadar giden kararlara mizahla yaklaştığını aktaran... Rey'in soyutlamacı bir çizgisi var. Yeniden Osmanlı modernleşmesine dönersek... Bu modernleşmenin müzikte ve kent kültüründe kendini gösterdiği kanallardan biri de operetlerdi. O damarı cumhuriyette hakiki, sahici bir biçimde sürdüren Cemal Reşit Rey olmuştur. Bugün Saygun'un ulusalcı operasını sahneye koymak kimsenin aklına gelmiyor ama Cemal Reşit Rey'in ‘Lüküs Hayat'ı bilmem kaçıncı kezdir oynanıyor. Bu kadar sahici bir üretimdir Rey'in üretimi, ister popüler kültüre eklemlenen operet üretiminde olsun ister bir üst kültür üretimi olan müziğinde, tümüyle merkezi siyasetin dışında konumlanır.

 

Mimaride Adnan Saygun'u Sedad Hakkı Eldem'le aynı kefeye koyuyorsunuz 1950'lere kadar yaptığı işleriyle. Peki mimarideki Cemal Reşit Rey kim?
Seyfi Arkan'dır. Bu paralellik çok önemlidir. Bakın, Adnan Saygun bu resmi programda müzik alanında ne anlam ifade ediyorsa, Sedad Hakkı onun mimarlıktaki karşılığıdır. 1930'larda milli mimari seminerlerini başlatır. O da kaynak olarak halk mimarisine yönelir ve soyutlamaya başvurmaz. Halbuki, Cemal Reşit Rey gibi Seyfi Arkan da resmi söylemle ilgilenmez, modernist çizgisini hep korur. Bunun bir sonucu olarak Sedad Hakkı Eldem hep önde olmuş, resmi ideolojinin savunuculuğunu yapmayan Seyfi Arkan ise hep geride kalmıştır. O kadar ki, Güzel Sanatlar Akademisi'nde, cumhuriyetin en önemli mimarlarından biri olan Seyfi Arkan'a sadece şehircilik dersleri verdirilmiş ve hiçbir zaman proje hocası yapılmamıştır. Akademi için büyük bir kayıp...

 

Bugünün siyasetine uygun ilerde anabileceğimiz bina var mı?
E-5'in kenarındaki adliye sarayı mesela. (Gülüyor) Tekil örneklerin temsil edicilik taşıdığı bir dönemde değiliz. Bu dönemi tanımlayacak olan çoğulluktur.

 

Bence bu dönemi tanımlayacak şey yıkım. Sırada AKM var. Uzun bir zamandır gündemimizi işgal ediyor. Ne diyorsunuz, AKM korunmalı mı yıkılmalı mı?
AKM, kentsel mekanla ilişki kuran ön yüzü ve önündeki boşlukla korumaya değer bir kent öğesidir ama onun dışında, açılan davada verilen kararda tanımlandığı gibi dokunulmaz bir ‘koruma nesnesi' değildir. Kentin hafızasında önemli bir yeri olduğu için ve belirli bir dönemi belgelediği için ön cephesini önemli bulurum, önündeki alan da anlamlıdır. Kaç kez sevgililerimize orada randevu vermişizdir... Kentin hafızasında bir yeri vardır ama onun dışında bir koruma fetişizminin içinde ele almanın anlamı yok.

Asıl tartışmamız gereken şey program, yani bu yapının yerine gelecek yapının programının ne olacağı. İstanbul gibi metropollerde çokişlevli salonlara değil, her işlev için ayrı yapıya ihtiyaç vardır. Paris'te opera salonu başka bir yapı, konser salonu başka bir yapıdır. Zaten bir konser salonunun mekan düzeniyle, operanın mekan düzeni birbirinden tamamen ayrıdır. Önce, bu metropolün bir konser salonuna ihtiyacı var mı, yok mu buna karar verelim. Varsa, oraya bir konser salonu yapalım. Burada, hem kongre, hem opera, hem konser, hem sergi olacak demek, aslında burada hiçbir şey olmayacak demektir. Hatta mümkünse biz burada hep kongre yapalım demektir. İstanbul'un bugün konser salonuna da, opera salonuna da, kongre merkezlerine de ihtiyacı var. Bunlar farklı programlardır ve farklı mimariler gerektirir. İstanbul 100 bin, 50 bin nüfuslu bir kent değil ki çokişlevli tek bir yapı yapılsın...

 

Aykut Köksal'dan kısa kısa...
1930'lardan 1950'ye kadar süren içe kapanmacı dönem, 1950'lerin Batı'yı nakleden modernizmi, 1960 sonrasında yerelliği öne süren yeni bir ulusalcı söylem... Türkiye, modernleşme süreciyle hesaplaşmasını gerçekleştirebilmiş değil. O yüzden ‘Gelenekten Çağdaşa' gibi anlamsız sergiler ortaya çıkıyor.

 

Santralistanbul'daki müze, içinde yer aldığı bağlamla çok doğru bir ilişki geliştiren başarılı bir yapı ama ne yazık ki fazla kat elde etme tutkusu nedeniyle kat yükseklikleri düşük tutulmuş ve tüm mekan düzeni ciddi tahribat görmüş bir yapı.

 

Çağdaş sanat metropolle ilişkiye girdiğinde kalıcılığın peşine düşerse faka basar. O ancak, sorusunu geçicilik üzerinden sorduğunda sözünü söyler.

Osmanlı geleneksel sivil mimarlığında ahşabın geçiciliğinin bir neden değil, bir sonuç olduğunu düşünüyorum. Sonuçta ahşap yapı malzemesi kullanıldığı için, o mimarlık geçici bir mimarlık değil, onun arkasındaki düşünce dünyası geçiciliği işaret ettiği için, geçici bir mimarlık. Orada ahşap bir sonuç, bir neden değil!

 

Menderes döneminin İstanbul tahribatı acımasızdır, sayısız tarihi yapı yok edilir. Özal dönemi merkezde ne kadar liberaldir ama aynı dönemde İstanbul, Dalan felaketini yaşar: Arnavutköy, Tarlabaşı, Haliç yıkımları, otellere verilen çok kat izinleri. İstanbul, en büyük tahribatı merkez-çevre çatışmasının olduğu dönemlerde yaşadı. Yaşadığımız dönemi de bu bağlamda ele alabiliriz.

Turgut Cansever'in Bodrum Sualtı Araştırma Enstitüsü en beğendiğim tasarımların başında gelir. Ama ne yazık ki Türkiye mimarlığında tek kalmış bir örnektir.

 

Sulukule, Balat, Tarlabaşı'ndaki kentsel dönüşüm projeleri, hepsi önde gelen genç mimarların imza attığı ama ne yazık ki kuşkuyla yaklaşılması gereken projeler. Sosyal ve kentsel boyutu hiç sorgulamadan girişilmiş, korumayı yanlış biçimde araçsallaştıran gayrı-etik projeler...

Radikal, 23.03.2010

TEOS AYDINLATILACAK





İzmir Valisi Cahit Kıraç, Türkiye'nin ilk ve tek "Sakin Şehir"i (Cittaslow) Seferihisar'ı ziyaret etti. Teos Antik Kenti, Yat Limanı inşaatı ve Sığacık Organik Pazarı'nda incelemelerde bulunan Vali Kıraç, vatandaşlarla sohbet etti, kentin yetkilileriyle fikir alışverişinde bulundu.

Seferihisar Kaymakamı Şakir Erden ve Belediye Başkanı Tunç Soyer'le birlikte, 12 İyon kentinden biri olan Teos'a hayran kalan Vali Kıraç, bu bölgenin turizmden hak ettiği payın daha fazlasını alması için önerilerde bulundu. Teos'un tarihi ve Dionysos Tapınağı etrafında yapılan kamulaştırmalar hakkında bilgi alan Vali Kıraç, "Teos, daha iyi korunmalı ve panayır yerine getirilmeli. Bu amaçlara ulaşabilmek için de Teos'un aydınlatılması lazım. Buraya hemen elektrik hattı çekilsin ve tarihi mekan aydınlatılsın. Her yer ışıl ışıl olsun" talimatı verdi. Belediye Başkanı Tunç Soyer de Teos'a yapmak istedikleri işler arasında oraya elektrik götürmek de olduğunu anlattı.

Nisan ayı sonunda hizmete açılması planlanan Sığacık Yat Limanı'nı da gezen Vali Kıraç, Kolin İnşaat yetkilisi Fırat Koloğlu'ndan çalışmalarla ilgili bilgi aldı. Limanın açılış tarihini soran Vali Kıraç'a, "30 Nisan" yanıtını veren Koloğlu, çekçek alanı yoluyla ilgili Anıtlar Kurulu ve Karayolları'ndan onay beklediklerini bildirdi.


Naylon torba yerine kese kağıdı ve filenin kullanıldığı, pazar günleri açılan ve İzmir halkının büyük ilgi gösterdiği Sığacık Kaleiçi Organik Pazarı'nı gezen Vali Kıraç, pazarda satılan ürünlerden satın aldı. Başkan Soyer, halden Sığacık'a mal girişinin yasak olduğunu hatırlatarak, orada sadece Seferihisar'ın köylerinde yaşayan çiftçilerin ve Sığacık'taki vatandaşların ürettiği malların satıldığını anlattı. Kıraç, esnafla ve alışverişe gelen vatandaşlarla bol bol sohbet etti.

Yeni Asır, Haber: Mustafa Karabulut, 23.03.2010

MÖ 5. YÜZYILA AİT ALTIN KEMERİ SATAMADAN YAKALANDILAR

 

Gaziantep'te şüpheli görülen bir araçta yapılan aramada, paha biçilemez tarihi bir altın kemer ele geçirildi.

 

İslahiye İlçe Emniyet Müdürlüğü ekipleri, Beyler Mahallesi'nde şüpheli görülen bir otomobili durdurdu. Araçta yapılan aramada, 131 gram ağırlında altın bir kemer bulundu. Üzerinde çeşitli hayvan, insan ve saray figürleri olan kemerin, birbirine kancalarla takılı olduğu belirtildi.

Gaziantep Müze Müdürlüğü ekiplerinin kemer üzerinde yaptığı incelemede, eserin üzerindeki tasvirlerin sanatsal ve stil özellikleri göz önüne alındığında MÖ 4. veya 5. yüzyıllara ait olabileceği bildirildi. Paha biçilmez kemerin, 2863 Sayılı yasa kapsamında, taşınır kültür varlığı vasfında olduğu ve tarihi belge niteliği taşıdığı kaydedildi. Olayla ilgili yakalanan 4 şüpheli hakkında "tarihi eser kaçakçılığı" suçundan yasal işlem başlatıldı.

Zaman, 23.03.2010

OSMAN HAMDİ BEY, ŞEKER AHMED PAŞA'YI SEVMEZ MİYDİ?





İş Bankası Kibele Sanat Galerisi'nde açılan "Hoca Ressamlar, Ressam Hocalar: Sanayi-i Nefise'den MSGSÜ'ye Akademi Resim Hocaları" adlı sergi, Türk sanatının 127 yıllık serüvenini ortaya koyuyor. Sergide, kurulduğu günden bu yana yolu akademiden geçen seksen beş sanatçının eserleri yer alıyor.

 

Türk resim sanatının ilk kuşağıdır Şeker Ahmed, Osman Hamdi ve Süleyman Seyyid. Bu üç ressam, sultanın omuz vermesiyle Paris'e doğru yollara koyulur, orada usta sanatçılardan bir süre eğitim alırlar. Pek çok ressamla tanışırlar. Sanat anlayışları da gelişir. Şeker Ahmed manzara, Süleyman Seyyid natürmort ve Osman Hamdi figür resmine eğilir. Kendi üsluplarını kurmaya çalışırlar. Daha sonra 'yurda' dönerler. Osman Hamdi daha çok oryantalist konular üzerine eserler verir. Talih bu ya ne Şeker Ahmed Paşa ne de Süleyman Seyyid, Osman Hamdi kadar bilinmez. Hikaye burada bitmez tabii.

 

Yıl 1883... Türkiye'nin ilk güzel sanatlar akademisi, Sanayi-i Nefise-i Mekteb-i Alisi (Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi) kurulur. Kurumun müdürlüğüne Osman Hamdi getirilir. Osman Hamdi Bey'in döneminde okulda Adolphe Thalasso, Salvator Valeri, Leonardo de Mango, Philippo Bello gibi hocalar ders vermektedir. Bu sanatçılar da Osman Hamdi Bey gibi oryantalist konular üzerine çalışmaktadırlar. Buraya kadar her şey yerli yerinde gibi gözükse de 'böyle bir okulda Şeker Ahmed Paşa ve Süleyman Seyyid gibi iki usta ressamın neden hocalık yapmadığı' kışkırtıcı sualini fısıldamanın tam yeridir. Sorunun cevabı, İş Bankası Kibele Sanat Galerisi'nde açılan "Hoca Ressamlar, Ressam Hocalar: Sanayi-i Nefise'den MSGSÜ'ye Akademi Resim Hocaları" adlı sergide saklı diyebiliriz.

 

'Hoca Ressamlar, Ressam Hocalar' sergisi Türk sanatının 127 yıllık serüvenini ortaya koyuyor. Sergide kurulduğu günden bu yana yolu akademiden geçen seksen beş sanatçının eserleri var. Osman Hamdi Bey'den Halil Paşa'ya, Ömer Adil'den Mihri (Müşfik) Hanım'a, İbrahim Çallı'dan Namık İsmail'e, Avni Lifij'den Cemal Tollu'ya, Bedri Rahmi'den Adnan Çoker'e, Devrim Erbil'den Neşe Erdok'a çok sayıda sanatçının işleri bir arada sunuluyor. Çeşitli koleksiyonlardan derlenen eserler, halen okulda görev yapan hocaların işlerine kadar uzanıyor. Sergide yıllar içinde sanat ortamının ne yönde ilerlediğini, öncü tavırları, toplumsal ve kültürel alandaki dönüşümleri, yeni arayışları bir bir okumak mümkün.

 

Türk resim sanatının tarihi resmi geçide çıkmış

Yukarıdaki kışkırtıcı soruya dönelim. Serginin kataloğunu hazırlayan akademisyen Burcu Pelvanoğlu, Osman Hamdi Bey'in oryantalist konular üzerine eser veren, kısacası kendi tarzını çalışan ressamlara yer vermesinin kaçınılmaz olduğunu söyleyerek şöyle devam ediyor: "Osman Hamdi Bey'in döneminde Şeker Ahmet Paşa, Süleyman Seyyid ve Hüseyin Zekai Paşa'nın da sanat ortamında aktif olduğu bilinmektedir. Şeker Ahmet ve Süleyman Seyyid, Paris'te tıpkı Osman Hamdi Bey gibi akademik eğitimden geçmiş, fakat Paris'te bulundukları yıllarda Barbizon Okulu'nun etkisinde kalarak manzara ve natürmorta yönelmiş sanatçılardır. Dolayısıyla Osman Hamdi Bey, Şeker Ahmed Paşa ve Süleyman Seyyid'i, yıllardır yazıldığı gibi, figür ressamı olmadıkları için değil, kendi konularından uzak oldukları için hoca olarak görevlendirmemiş olmalıdır." Osman Hamdi Bey'in 'yandaş' tavrı o dönemde de eleştirilmişti. Ali Sami Boyar, yıllar sonra M. Valeri'yi kastederek "Merhum Hamdi Bey bilmem onun nesini beğenmiş de mektebe hoca olarak almıştı." diye söylenir. Ne demişti Cemal Süreya 'Tabanca' isimli şiirinde: "Tutalım yanılıp ateş ettiniz/ Şeker Ahmed Paşa'nın resimlerini/ Eski hececilerin şiirlerini bir de/ Ben çok seviyorum siz de seviniz." Yoksa Osman Hamdi Bey, Şeker Ahmed Paşa'yı sevmez miydi? Akademide hocalık yapmaması da buna bağlanabilir mi?

 

Türk resim sanatının tarihini yazan kurumun sergisine bir yolunu bulup uğrayın. 1954'te Kuyucu Murat Paşa Medresesi'nde açılan "Yirmi Yeni Türk Ressamı" adlı serginin davet metninde dediği gibi "sergiye aracısız, içinize doğduğu gibi hüküm vermeye buyurun". Sergi 24 Nisan'a kadar görülebilir.

Zaman, Haber: Musa İğrek, 22.03.2010

OSMAN HAMDİ'NİN İKİ TABLOSU BULUNDU





Osman Hamdi Bey hakkında araştırmalar yapan Dr. Wm. McRae büyük rastlantı sonucunda, kayıp tablolarına ulaştı. Dünyanın farklı yerlerinde yüzlerce arşive girerek Osman Hamdi Bey hakkında bilgiler toplamaya çalışan araştırmacı McRae hayatının en heyecanlı anlarından birini Philadelphia’da bir müzede yaşadı. 5 yıldır üzerinde çalıştığı büyük keşfini Antik A.Ş. Müzayede Evi’nin kültür yayını AntikDekor’un Nisan sayısında açıkladı.


“Bir araştırmacının en büyük hayalinin gerçeğe dönüştü an” olarak tanımladığı buluşunu Dr. McRae şöyle açıklıyor: “2005 yılında Amerikan arşivleri üzerinde çalışmalarım devam ediyordu. Her geçen gün Osman Hamdi Bey hakkında daha çok bilgiye ulaşıyordum. Philedelphia’da yer alan Pensilvanya Arkeoloji Müzesi’nin arşivlerinde rutin çalışmamı tamamlamış çıkıyordum ki, arşiv sorumlusuna görmediğim başka bir şey var mı diye sordum. Bir şeyler olabilir, getireyim dedi ve büyük bir rulo ile geri geldi. Yılların yorgunluğu olan tozlu tuval açılırken içinden ne çıkacağını hissetmiştim. Kitaplarda siyah beyaz olarak yer alan, kimsenin nerede olduğunu bilmediği Cami Kapısı adlı tablo karşımdaydı.”


Tabloların Osman Hamdi Bey tarafından Nippur kazıları sırasında arkadaş oldukları Amerikalı Asurbilimci Hermann Von Hilprecht’e hediye edildiği sanılıyor.


Antik AŞ. Müzayede Evi yöneticisi Olgaç Artam, 2004’te Kaplumbağa Terbiyecisi’nin 5 milyon, 2008 yılında ise Bir İstanbul Hanımefendisi’nin de 7.5 milyon liradan alıcı bulduğunu belirterek bu tabloların bugün müzayedeye çıkması durumunda 10-15 milyon lira arasında başlangıç fiyatlarının olacağını söyledi.

Hürriyet, 22.03.2010


******


TABLOLAR 2011'DE İSTANBUL'A GELİYOR

 

Osman Hamdi Bey’in Amerika’da bulunan kayıp iki tablosu, ölümünün 100. yılı nedeniyle Pennsylvania Üniversitesi Müzesi’nde açılacak “Osmanlı Topraklarında Arkeologlar ve Seyyahlar” başlıklı sergide yer alacak. Resimler, 2011 yılında Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nde açılacak “Osman Hamdi Bey ve Amerikalılar” konulu arkeoloji eksenli sergiyle de ülkemiz sanatseverleriyle buluşacak.

 

ÜNLÜ ressam ve arkeolog Osman Hamdi Bey’in kayıp iki resminin Pennsylvania Üniversitesi Müzesi’nde bulunuşunun ve resimlerin gerçek hikayelerinin ayrıntıları ortaya çıktı.

Suna ve İnan Kıraç Vakfı Kültür Sanat İşletmesi Genel Müdürü M. Özalp Birol, 2011 yılında Pera Müzesi’nde açacakları 19. yüzyıl sonunda, Amerikalılar tarafından Osmanlı topraklarında yapılan kazılara odaklanan, “Osman Hamdi Bey ve Amerikalılar” konulu sergide bu iki eserin yer alacağını bildirdi.

Pera Müzesi’ndeki serginin küratörlüğünü ve bilimsel danışmanlığını yapacak Prof.Dr. Robert Ousterhout da eserlerin Amerika’ya gidişinin ayrıntılarını yazdığı bir yazı ile açıkladı.






Osman Hamdi Bey tarafından yapılan söz konusu iki resim, 100 yılı aşkın bir süre önce, Müze-i Hümayun ve Pennsylvania Üniversitesi arasındaki ilişkiler çerçevesinde Pennsylvania Üniversitesi tarafından alındı.

“Cami Kapısında’’ resmi 1891 tarihli ve tipik bir Osman Hamdi resmi. Resim, üniversitenin “Babil Araştırma Fonu” tarafından 6000 Fransız Frangı’na satın alınmadan önce Berlin, Paris, Chicago ve Philadelphia’daki çeşitli sergilerde sergilenmişti. Geri planda Bursa Muradiye Camisi’nin yer aldığı resimde, sanatçı geleneksel giysiler içinde kendi portresini yapmış. Resmin satın alındığı dönemde üniversite, Osman Hamdi Bey’e fahri doktorluk unvanı vermişti.

“Nippur Tapınak Sarayı Kazısı” resmi ise, o dönemde açılması planlanan Nippur Galerisi için 1903 yılında üniversite tarafından Osman Hamdi Bey’e ısmarlanmış bir eserdir. J.H. Haynes tarafından 1893’te çekilen bir fotoğrafa dayanılarak yapıldı. Ancak Nippur kazılarıyla ilgili tartışmalar ve ihtilaf nedeniyle söz konusu galeri açılamamış ve üniversite resmi sergilemekten kaçınmıştı. Resim daha sonra Philadelphia sosyetesinden bayan Sallie Crozer Robinson Hilprecht tarafından, kocası arkeolog Hermann Vollrath Hilprecht’e armağan olarak alınmış ve Almanya’ya, evlerine götürülmüştür. “Nippur Tapınak Sarayı Kazısı” resmi en sonunda, bayan Hilprecht’in torunu Elise Robinson Paumgarten tarafından 1948’de Pennsylvania Üniversitesi Müzesi’ne bağışlandı.

“Cami Kapısında” adlı tablonun şu anda temizlik ve konservasyon süreci devam ediyor.

Her iki resim, Eylül 2010’da Osman Hamdi Bey’in ölümünün 100. yılı nedeniyle Pennsylvania Üniversitesi Müzesi’ne açılacak “Osmanlı Topraklarında Arkeologlar ve Seyyahlar” başlıklı sergide yer alacak.

Resimler, 2011 yılında Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi’nde açılacak, Osman Hamdi Bey’in Arkeoloji Müzesi’nin direktörü olduğu 19. yüzyıl sonunda, Amerikalılar tarafından Osmanlı topraklarında yapılan kazılara odaklanan, “Osman Hamdi Bey ve Amerikalılar” konulu arkeoloji eksenli sergide ülkemiz sanatseverleriyle buluşacak.

Resimlerin serüveni AntikDekor dergisinin Nisan sayısında yer alıyor.

En pahalı Türk ressamı
Ölümünün 100’üncü yılında çeşitli etkinliklerle anılan ressam ve müzeci Osman Hamdi Bey Türkiye’nin en pahalı ressamı. Son bulunan iki tablosunun her birine 10-15 milyon lira arasında değer biçiliyor.

Hürriyet, Haber: İhsan Yılmaz, 25.03.2010



 

Akseki İlçesi'nin Sarıhacılar Köyü'nde bulunan 350 yıllık tarihi caminin minaresinin restorasyonunun ardından çatı ve dış cepheleri de restore edilmeye başlandı.
   
Sarıhacılar Köyü muhtarı Mahmut Karahan  geçtiğimiz günlerde caminin minaresinin sıvalarının dökülmeye başladığını belirterek, koruma altındaki caminin restore edilmesi için Antalya Valiliği'ne başvurduklarını, Koruma kurulu tarafından yerinde yapılan incelemenin ardından cami minaresinin restorasyonu için çalışmalara başlandığını ve minarenin restore edildiğini bildirdi.
 

Caminin minaresinin restorasyonunun ardından çatının da restorasyonuna başlandığını kaydeden Karahan şunları söyledi: ''Caminin çatı ve dış cephe restorasyonunu da en kısa zamanda tamamlayacağız. Restorasyon çalışmalarının masrafları, Sarıhacılar Köyünün İstanbul, İzmir, Ankara gibi Türkiye'nin çeşitli illerinde yaşayan hayırsever iş adamları tarafından karşılanmaktadır.'

Haber Antalya, 22.03.2010

TOPKAPI SARAYI ALTINDA DERİN KEŞİF

 

 

İstanbul Teknik Üniversitesi'nin (İTÜ) 2005'te başlattığı "Ayasofya, Arkeoloji Müzesi ve Topkapı Sarayı, Tarihi Akropol Bölgesi Sarnıçlar, Kuyular ve Su Sistemleri Araştırması"nda, Topkapı Sarayı ve Ayasofya'nın altındaki su kanalları ve sarnıçlar ortaya çıkarıldı. Arkeolog, mağaracı, mimar ve su altı fotoğrafçılarından oluşan ekibin yürüttüğü çalışmada, Kutsal Emanetler'in bulunduğu Hırka-i Saadet Dairesi önünde içi su dolu sarnıçta, haç motiflerinin bulunduğu tespit edildi. İTÜ Fen-Edebiyat Fakültesi İnsan ve Toplum Bilimleri Öğretim Üyesi Dr. Çiğdem Özkan Aygün'ün yürüttüğü çalışmada, tarihi yarımadanın su yolları haritası çıkarılıyor.

Bu çalışma çerçevesinde deneyimli mağaracılar normal bir insanın geçemeyeceği deliklerden bile g
eçerek yeraltındaki kanallara girerek, kuyuları ve sarnıçları keşfetti. Su dolu alanlar ise dalgıçlar tarafından Engin Aygün'ün bu proje için ürettiği robot kamera ile araştırıldı. İnsan giremeyecek kadar dar olan kanallar ise yine Aygün'ün ürettiği ve benzerleri Mısır piramitlerinin keşfinde kullanılan paletli robot kamerayla görüntülendi. Çalışmaya Anadolu Speleoloji Grubu üyesi mağaracılar ve profesyonel sualtı fotoğrafçıları da destek verdi. Ekibin başındaki Dr. Çiğdem Özkan Aygün, "Çalışmaya 2005'te Ayasofya'dan başladık. Şimdiye kadar burada herhangi bir araştırma yapılmamıştı. Sarnıçlar ve kanallar yoluyla su sistemlerini ortaya çıkarırken, yer altındaki yapılarla ilgili çok önemli bilgilere de ulaştık. Su kanalları hem drenaj sistemi olarak kullanılmış hem de temiz su getiren kanallar var. Ayasofya'nın özellikle batı bahçesinde çift katlı giden kanallar tespit ettik. 1500 yıllık yapıların altında ilk kez bir araştırma yapıldı" dedi.

Sabah, Haber: Hasan Ay, 22.03.2010

SULUKULE ARTIK ARKEOLOJİK SİTTİR





Sulukule’de önce insanlar süpürülüp atıldı. Sonra evler yıkıldı. Hayat silindi. Hoyrat bir rüzgar Edirnekapı’dan Topkapı’ya engelsiz esiyor. Tarihi Yarımada’da 90 bin metrekarelik devasa bir alan uzanıyor. Sıra İstanbul’un bağrındaki çocuklarının ruhlarını deşmeye geldi. Sulukule, 5. yüzyılda yapılan II. Theodosios surlarının Porta Charisius (Edirnekapı) ve Porta Pempton (Sulukule Kapısı) arasındaki bölümüne bitişik. Burası şu günlerde İstanbul’un kalmak için son çabalarını harcaması gereken Dünya Miras Listesi’ndedir. Şehrin ana su kaynağı Lykos deresi, şehre buradan girer. Sulukule arkeolojisinde akla ilk gelen konu su sistemidir. Kazım Çeçen tarafından yayımlanan veriler, Sulukule’nin hemen altında Roma ve Osmanlı dönemlerinde geliştirilerek günümüze kadar ulaşan iki ana su sistemini, İ.S. 2. yüzyıla ait İmparator Hadrinaus su sistemi ile 16. yüzyıla ait 2. Bayezid su yollarını belgeliyor. 2. Bayezid su yolları haritaları su şebekesinin şehre ana giriş noktasının Sulukule bölgesi olduğunu, hatta hangi evin altından nereye uzandığını gösteriyor. Manastırların şehrin dışına çıkarılmasını kapsayan yasayla (‘loca deserta’) Erken Bizans döneminde ve devamında bu bölgede çok sayıda manastır inşa edilmiş. Bunların bir bölümünü biliyoruz.


Öte yandan Sulukule bölgesi, Blakherna ve Tekfur saraylarının yer aldığı bir coğrafyanın uzantısı. Bu bölgedeki yapılaşmaya ilişkin elimizde somut bilgiler yok. En önemli iddia Deutoron Sarayı. İmparator II. Iustinos’un, içinde gösterişli bahçeleri olan, heykellerle donatılmış sarayının bulunduğu Deuteron bölgesi, bazı araştırmacılara göre Sulukule çevresindeydi. Öte yandan Yenikapı’daki, günümüzden 8500 yıl önceye giden Neolitik kültüre ait buluntular tam Lykos deresinin denize döküldüğü noktada ortaya çıkarıldı. Lykos deresi çevresi, Sulukule’de de Bizans’tan çok daha gerilere giden buluntular vermeye aday. Ve elbette bir de İstanbul’un toprağının hep sürprizlere gebe olduğu unutulmamalı.

Arkeolojik karar gerekir
Tarihi Yarımada yalnızca topraküstü mirasıyla değil, toprak altında barındırdığı mirasla da dünyanın en değerli alanlarından biri. Eğer süregiden yaşam olmasaydı hiç şüphesiz Efes gibi, Bergama gibi bir arkeolojik sit olarak kabul edilecek ve buna uygun kararlarla ele alınacaktı. İronik olsa da Kentsel Yenileme Projesi, bu alanı bir arkeolojik site dönüştürdü. Yaşam bütünüyle silindi, kentsel doku, korunması gereken tescilli evler dahil, yıkıldı. Kentsel arkeolojik sitlerde yapılaşma ve yeni proje üretme kararları, Türkiye’nin imzalamış olduğu UNESCO’nun çeşitli sözleşmeleri ve Türkiye’nin girmeye aday olduğu AB normlarına göre verilir. Bu belgelerin tümü, kentsel alanlarda, gelişme ile toprak altı miras arasında bir dengeyi öğütlerken, bu dengenin arkeolojik değerlerin korunmasından yana olmasını şart koşarlar. Ancak süregiden bir hayatın olmadığı alanlar için artık kentsel proje kaygısı değil, arkeolojik kaygılar esastır. Kentsel arkeolojide de esas, kamu yararıdır. Sulukule Kentsel Yenileme Projesi’nin kamu yararını gözetmediği, tam tersine bir “soylulaştırma” projesi olduğu UNESCO Dünya Miras Komitesi, AB İnsan Hakları Komiseri, Helsinki Komitesi, AB İlerleme, HABITAT-AGFE Raporlarında da ifade edildi. Bir başka deyişle, Yenileme Projesi bir zorunluluk değil, tam tersine şehircilik disiplini açısından bir suç oluşturuyor. Vazgeçilemezliği değil, vazgeçilmesi gerektiği esas.

Tarihi alanların sorumlusu kim?
İstanbul’un tarihi alanlarının sorumlusu kim? En sonuncusu Yenikapı Marmaray inşaatı olmak üzere bütün projeler, çok önemli buluntular verdi. Her defasında, bunlar bir sürprizmiş gibi sonradan çözüm üretilmeye çalışıldı. Yenileme Kurulu’nun onayladığı Sulukule Yenileme Projesi’nin, Romanları yüzyıllardır ait oldukları topraklardan sürdüğü gibi, topluluğun soyut mirasını yok etmesi, tarihi kentsel dokuyu parçalayıp izleri silmesi gibi köklü sorunlarının yanında arkeolojik tahribatı da öngördüğünü baştan beri söylüyoruz. Proje, Sulukule evlerinin sığ temelleri ile korunmuş olan bu arkeolojik alana derin temelli yapılar, yeraltı otoparklarını yerleştiriyor.
Oysa, böylesi bir alanda girişilecek her türlü projenin en önemli ayağı arkeolojidir. Kültür Bakanlığı’na bağlı olan Yenileme Kurulu, tarihi miras konusundaki kararları projeden hareketle alıyor. Yani, tersten gidiyor. Bir arkeolojik envanter çalışması, literatür taraması bile yapılmadan proje onaylanıyor. Anlaşılan o ki, 90 bin metrekarelik bir alandaki kazının planlaması, alışılagelen sistemle, inşaatın ilerleyişine göre yapılacak.


Baştaki soruya dönersek: İstanbul’un tarihi alanlarının sorumlusu kim? Arkeolojik kazıyı finanse edecek olan TOKİ mi, Kültür Bakanlığı mı? İstanbul Arkeoloji Müzeleri öyle görünüyor ki, böylesi geniş ve prehistorik buluntuların bile beklendiği bir alanda yapması gereken özenli çalışmayı hep olduğu gibi müteahhitle cebelleşerek ilerletme durumunda kalacak. Müze, daha şimdiden, henüz kazı ruhsatı alınmamış olmasına karşın alanda moloz hafriyatına girişen şirketi birkaç kez uyarmak zorunda kaldı bile. 

Boşluk unutmaya izin vermez
Üzerinde yaşamın kalmadığı ve üretilen kentsel projenin kamu yararı taşımadığı, dünyanın en önemli arkeolojik alanlarından biri için verilecek karar, bir tarihi miras yönetimi konusudur. Yukarıda sözünü ettiğim uluslararası sözleşmeler, kentsel projelerde arkeologların taraflardan biri olarak yer almasını şart koşar. Bizdeki uygulamada ise arkeologlara yalnızca “kazıcılık” işi düşerken, müze ve bu alandaki çeşitli disiplinler sürecin planlamasına dahil edilmiyorlar.
Her arkeolojik sit, kazılmak zorunda değildir. Kazıldıktan sonra nasıl korunacağı en büyük sorundur. Sulukule için de bu karar verilmek zorunda. Oysa proje başladığı anda otomatikman bir arkeolojik kazı başlamış olacak. O zaman başka soruların yanıtları verilmek zorunda kalınacak: Proje mi değişecek, buluntular müzeye mi taşınacak, buluntuların sunduğu bilgi topluma nasıl aktarılacak, nasıl görünür kılınacak vb. Miras yönetimi insanoğlunun belleği ile bugünkü varoluşunu buluşturup geleceğe yansıtma işidir aynı zamanda. Sulukule arkeolojik siti yüzlerce yıldır uyuyan ruhların anısını, dünyanın sürgün Romanlarının hüzünleriyle buluşturan, kendi anlamıyla dolu kocaman bir boşluk olarak duruyor şu an. Bu boşluk, koruma politikalarının en temel prensibi olan “aidiyet duygusu” ile bu toprağa bağlı olan Sulukule halkıyla dolmalı yeniden. Aksi halde boş kalmalı. Boşluk, unutmaya izin vermez, yüzleştirir.


ICOMOS 2008 Quebec Deklarasyonu, ‘Mekanın Ruhu” derken korumacılıkta yepyeni bir kapı açtı, bu unutulmamalı.


Son söz: Bu yazı Sulukule’yi kapsıyor ama İstanbul’da hızla ilerleyen bütün yenileme projeleri için de geçerli. Fener-Balat Projesi de yeraltı otoparklarıyla ve kapsadığı alanla aynı yazının konusu.

Radikal İki, Yazı: Derya Nüket Özer: Sanat Tarihçisi, Yeditepe Üni., GSF, öğretim görevlisi, 21.03.2010

PICASSO'NUN TUTKULARI, ARZULARI VE ZEVKİ





Yıllardır çalışma masamın üzerinde bir kart duruyor: Dora Maar ve Minotauros. Her şeyden önce, müthiş erotik bir resim. O resmin orada durup yazımı gözlemesi hoşuma gidiyor. Picasso’nun çelişkiye yer vermeyecek şekilde yaslandığı tek konunun cinsellik olduğu, hayatını eserlerine taşacak şekilde cinsellik eksenli yaşadığı bilinen bir olgu. Erotizmle sanat arasındaki ilişkiyi soranlara, Picasso’nun “ikisi de aynı şey” dediğini hatırlıyorum.


Minotauros erkeğin, cinselliğin hayvansı yanını temsil ediyor doğal olarak. Minotauros’un şehveti, Picasso’nun o sıralar yeni ilişkiye girdiği Dona Maar’a yönelik. Tersten başladım galiba, ama söz konusu kişi Picasso olduğuna göre, döngü bir şekilde kapanır nasıl olsa. Minotauros gravürlerinin tarihi, dizinin Vollard’a teslim edilmesinden hemen öncesine denk geliyor. O sıralarda, Picasso yeni bir aşkla yeni bir dönüşüm gerçekleştiriyor, 60’a merdiven dayamışken, yeniden taşıyor; son değil. Picasso, bedenini, ruhunu ona açan her kadınla yeni bir dönüşüm geçiriyor, tükeninceye kadar. Dora Maar da, daha öncekiler, daha sonrakiler gibi, Picasso’ya açılırken, sanatçının hiç sektirmeden her kadında tek olana yönelen, tek olanı bulup çıkaran bakışını tetikliyor. Dora Maar, belki de hayatında ilk ve son kez bütünüyle başka, yepyeni, biricik oluyor. Picasso, bakışını ondan başka yere çevirdiği andan itibaren yokluğun yamacına yanaşmaya başlıyor. Kadının tek olma, tek görünme ayrıcalığını yitirmesinin ardında kapkaranlık bir boşluk algılanıyor. Picasso’nun umacı gibi algılanmasının ardındaysa, sadece bir dikkat dağınıklığı yatıyor.


Picasso’nun Suite Vollard’a çalışmaya başladığı yıllarda çıkan gravürler ağırlıklı olarak Heykeltıraş’ın Atölyesi dizisini oluşturuyor. O sırada, Picasso karısı Olga’dan gizli, Marie-Thérèse ile yaşadığı kavurucu bir aşkın orta yerinde duruyor. O dönemde, Picasso Boisgeloup’da heykele vermiş kendini, yaptığı heykelleri desenlerinde, gravürlerinde kullanıyor, yorumluyor. Alçıyı yoğuran, okşayan eller, kendilerini kaybetmiş, bir bağımlılığı, gizli bir büyüyü öğütmeye çalışıyor, yorulmaksızın. Cinsel bir zevk hissediliyor dönemin heykellerine bakıldığında. Oysa gravürlerde model heykeltıraşa sığınmış dinleniyor, heykeltıraşın bakışı eserinde ya da uzaklarda. Az önce bir hazzı yaşadıkları anlaşılan bir erkek bir kadın kendi dünyalarına dalmışlar, birbirlerinden kopmuşlar. Tutku, arzu durulmuş, dinmiş. Marie-Thérèse bir süredir Picasso’nun hayatında, Olga’nın göremediği bir yerde saklanıyor ama Dora Maar o sahneye girmeye hazırlanıyor. Bir-iki yıl sonra Olga da, Marie-Thérèse de geçmişte kalacak. Suite Vollard’ın da tamamlanması gerekiyor. Hayat yeni patlamalar, farklı tutkular istiyor, bekliyor, diretiyor. Dekorun değişmesi gerekiyor. Arzunun yönü eser olmalı, arzu eserde tüketilmeli sonunda.

Kadının adı var
Suite Vollard’ın başı ucu, her zaman olduğu gibi Picasso’nun tutkularına, arzularına, zevkine varıyor. Buna karşın, gerçek doyumu yakalayamıyor bir türlü. Bütünüyle farklı bedenlerin bir bütüne varması doğalarına ters düşüyor. Bir bütünde erimek, tek bir yoğunlukta birleşmek olası değil. Kaldı ki aşkın doyuma ulaşması, tükenmesi de olası değil: Yeniden başlamak gerekiyor kısa bir süre sonra.


Durup bakınca, belki Picasso’nun herkesin görmek istediği gibi kadınların ruhuyla beslenmeye alışık, daha doğrusu kadın ruhuna ve bedenine bağımlı bir vampir olmadığı görülebilir. Belki, her yeni aşkla kendi de derin bir değişimin sarsıntılarını yaşayan, teninden geçenlerin ruhuna sökün ettiği, en yüce coşkuyu en derin hüzünle harmanlayan, bu sayede kendisini tüketmeden yaratan bir adamdan söz ediyoruz. Picasso, her aşkta bir dönüşüm geçiriyor. Her fırsatta kadından, onun getirdiği tehlikelerden dem vuruyor. Boşuna değil her aşkın yıkımla bitmesi, bir başkasının bu küllerden canlanması. Picasso, her aşkı derinden, içtenlikle, tüm varlığıyla, tüm benliğiyle yaşıyor, her aşkta acı çekiyor. Sanatı da her aşkta dönüşüme uğruyor, her yenilik bir şeytan kovma ayiniyle açılıyor. Erkeğin arzusu, kadının tekinsizliğinde yitiyor, eser filizleniyor. Picasso kesiyor, biçiyor, saklıyor, ifşa ediyor, kuruyor, yıkıyor, durup dinlenmeden çoğula yayılıyor.
Çoğul, süreklilik, tekrar: Bu sözcükler Picasso’nun eserini bir uçtan ötekine aşabilir kuşkusuz. Picasso bitmiş, tamamlanmış, kusursuzluğuna varmış tek bir tabloya, başyapıta varmayı, onunla yetinmeyi kesinlikle reddediyor. Aynı sahne, aynı duygu, aynı düşünce, aynı deneyim, ufak farklarla onlarca, yüzlerce farklı çehreye bürünebiliyor, farklı esere akıyor. Durmadan kıpırdayıp değişiyor, tükenmeyen bir güçle yenileniyor. Her seferinde bir önceki esere, oradan bir sonrakine uzanıyor, bağlanıyor. Picasso’nun eserleri sanatçının yalnızlığına, genelgeçer değerlerin yozluğuna, aştığı yüzyılın karmakarışıklığına, öncelikle de asla kendine ihanet etmeksizin sürdüğü hayata, yara bere içinde kalmak pahasına yaşadığı tutkulara ayna tutuyor. Sabartés’e kulak verirsek, “Picasso’nun sanatının her yeni aşk deneyiminde ilerlediği, geliştiği, yeni bir biçimin, yeni bir dilin ortaya çıktığı görülüyor. Bu yeni anlatıma bir geometrik biçim ya da renk adı vermektense, bir kadının adını vermek daha yerinde olur”.


Suite Vollard, Picasso’nun uçsuz bucaksız yapıtının ufacık bir kesiti sadece, ama bütünün yansısını taşıyor, her titremede bir tekrarı açığa vuruyor, yepyeni bir kimliğe bürünüyor. Bir mikrokozmos kısaca.


Sergi, Pera Müzesi’nde 18 Nisan 2010 tarihine kadar açık.

Radikal İki, Yazı: Münir Göle, 21.03.2010

BAYRAK: "JULYOPOLİS ANTİK KENTİNİ TURİZME AÇACAĞIZ"

 

 

Çayırhan Beldesi Belediye Başkanı Ömer Bayrak, ''Julyopolis antik kentini turizme açacağız'' dedi.


Belediye Başkanı Bayrak, beldelerinde geçen sene resmi olarak başlatılan kazılar sayesinde kayıp olduğu bilinen antik kent Julyopolis'in kalıntılarına rastlandığını anımsatarak, şunları söyledi:
''Tarihi ipek yolu üzerinde bulunan beldemizde birçok tarihi kalıntıların bulunduğunu, yapılan kazılar sayesinde 2000 yıllık sırda bu sayede ortaya çıkmış oldu. Çayırhan beldesi çevresindeki doğal torak yapısı sayesinde oldukça ilgi çekerken, kuş cenneti, Baraj gölü, antik kentin bulunuşu bölgenin tarihi eserlerine zenginlik katmıştır. İnsanlara tarihi görsellik sunacak antik kentini turizme kazandıracağız.''


''Beldemizde bulunan mimarı açıdan Beypazarı evlerinin aynısı olan ahşap evlerimiz için de çalışma başlatacağız'' diyen Bayrak, evlerin korunması için çalışma başlatacaklarını söyledi.

Beypazarı Gündem, 21.03.2010

BÜYÜKŞEHİR YENİDEN TALİP

 

 

Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, daha önce devri için iki kez ret cevabı aldıkları Muradiye Külliyesi’nin restorasyon ve işletmesi için yeniden başvuruda bulunduklarını söyledi.

 

Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Altepe, İHA muhabirine yaptığı açıklamada, restorasyon ve bakım çalışması yapılması gereken Muradiye Külliyesi’nin İstanbul’da olduğu gibi Bursa Büyükşehir Belediyesi’ne devrini istedi. Muradiye Külliyesi’nin Büyükşehir Belediyesi’ne devri için iki kez başvuruda bulunduklarını belirten Altepe, "Muradiye Külliyesi’nin yerel yönetimlere devredilerek restorasyonu ve işletmesi ile ilgili daha önce müracaatlarımız olmuştu. Fakat Kültür Bakanlığı ve ilgili birimlerden bu teklifimize ret cevabı geldi. En son sayın bakanlarımızla devreye girdik. Onlar da bu tekliften haberleri olmadığını ve yazının tekrar yazılmasını istediler. Bizde yazıyı tekrar yazdık. Şuanda onay bekliyoruz" dedi.


İstanbul’da olduğu gibi külliyelerin belediyeye devredilmesini gerektiğini söyleyen Altepe, "Buraların bakım onarımları, restorasyonlarının belediyemiz tarafından yapılmasını ve hükümet tarafından bu konuda sadece destek olunmasını istiyoruz. Ancak bu şekilde ayakta kalıp işletilebileceğini belirttik. Onlar da bunu kabul ettiler. İnşallah önümüzdeki günlerde bu tahsis onayını bekliyoruz" diye konuştu.

Yeni Bursa, 21.03.2010

CAMİ TAMAM, SIRA KİLİSEDE

 

1915 olaylarına ilişkin soykırım tasarıları ABD ve İsveç parlamentolarında kabul edilirken, Malatya'da örnek bir olay yaşandı. Suikasta kurban giden gazeteci Hrant Dink'in memleketinde bir araya gelen vatandaşlar, tarihi Ermeni kilisesinin restorasyonu için kolları sıvadı.


Çarmuzu Tepebaşı Camii Yaptırma ve Yaşatma Derneği yönetimi, bundan bir yıl önce Çarmuzu Mahallesi'ndeki 250 yıllık Taşhoron Kilisesi ve Ermeni mezarlığının restorasyonu için Başbakanlık ve Turizm Bakanlığı'na müracaatta bulundu. 2008 yılından itibaren Başbakanlık, Kültür ve Turizm Bakanlığı, patrikhane ve iş adamlarıyla yapılan yazışmaların ardından da çalışmalar başladı. Dernek Başkanı Latif Yıldırım, örnek projenin hikayesini şöyle anlattı: 'Yıllar önce, Çavuşoğlu Mahallemiz'de Ermeni vatandaşlarımız oturuyordu, bu insanların ibadethanelerinin atıl durumda olmasından rahatsızdık. Camii cemaati olarak, kilise ve mezarlığın onarımı için karar aldık. 2008 yılında Başbakanlık ve Kültür Bakanlığı'na yazı yazdık, ardından İstanbul'da bulunan Ermeni Patrikhanesi ve Ermeni işadamlarıyla görüştük. Çok mutlu oldular ve destek sözü verdiler.' Yıldırım, restorasyon çalışmasını 2009 yılı programına  alan Bakanlık ödenek sıkıntısı yaşayınca, masrafları derneğin karşılaması yönünde karar aldıklarını da söyledi.

Akşam, Haber: Ömer Yalçın, 21.03.2010


******


HRANT DİNK'İN MAHALLESİNDEN BİR BAŞVURU




Hrant Dink, Malatya’da Çavuşoğlu Mahallesi’nde doğdu. Bir zamanlar Ermeniler ve Alevilerin iç içe yaşadığı mahallenin tarihi kilisesi


Cami yaptırma derneği, Malatya'da Hrant Dink'in doğduğu mahalledeki tarihi Ermeni kilisesini restore ettirmek için başvurdu.

Malatya Çarmuzu Kaynarca Mahallesi Tepebaşı Cami Yaptırma ve Yaşatma Derneği, Çavuşoğlu Mahallesi’nde bulunan Ermeni Taşhoran Kilisesi’ni restore etmek için Kültür ve Turizm Bakanlığı’na başvurdu.

Dernek Başkanı Latif Yıldırım’ın verdiği bilgiye göre kilisenin dernek eliyle restorasyonu kararı aslında 2009 başında alındı. Dernek, konuyu sivil toplum örgütleri ve kentte yaşayan gayrimüslimlerle de paylaştı. 2010 yılıyla birlikte proje adım adım ilerledi. Dinler arası hoşgörü ve diyalog olması gerektiği fikrinden yola çıktıklarını ifade eden Yıldırım, Avrupa’da çok sayıda cami bulunduğunu hatırlattı. Yıldırım çalışmalarını anlattı:

“Taşhoran Kilisesi, Osmanlı döneminde inşa edilmiş. Bu da ne kadar hoşgörülü ve inanç özgürlüğünün olduğu bir kültürden geldiğimizi gösteriyor. O zaman insanlar bir arada yaşıyor, ibadetlerini özgürce yapıyorlardı. Bu, bugün de oluyor ve olmalı da. Kültür Turizm İl Müdürlüğü aracılığıyla Bakanlığa müracaatımızı yaptık. Şu aşamada önümüzde bir engel görünmüyor. Sivas Koruma Kurulu’nun da gözetiminde önce kilisenin kapısı açılacak ve restore bedeli çıkarılacak, ardından çalışmalar başlayacak. Restorasyon Malatya Belediyesi’nin desteği ile yapılacak.”

Malatya Kültür ve Turizm İl Müdürü Bahaettin Kabahasanoğlu başvuruyla ilgili tüm yazışmaları yaptıklarını söyledi:

“Kilise yerinin üçte biri belediyeye, üçte ikisi Milli Emlak Genel Müdürlüğü’ne ait. Sonuç raporu hazırlandı. Sonuç raporunda belediyeye ait olan kilisenin yerinin üçte birinin kesinlikle devredilmesi gerekiyor. Ayrıca projeyi Sivas Bölge Kurulu’na gönderdik. Projenin kurul tarafından kabul görmesi ve belediyenin hissesini devretmesiyle kilise restore edilebilecek.”

Kabahasanoğlu, “Kent içindeki kilisenin taş ve duvarlarının sağlıklı olduğunun farkındayız. Restorasyonun yapımının çok kolay olduğunu da biliyoruz. Umarım kent merkezindeki kilise, diğer tarihi eserler gibi aslına uygun onarılır. Bununla ilgili takiplerimizi sürdürüyoruz” dedi. (aa)

Ermeni Taşhoran Kilisesi’nin restore edilmesini isteyenler arasında, Hrant Dink de vardı. Silahlı saldırı sonucu katledilen Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, Malatya’nın Çavuşoğlu Mahallesi’nde doğdu. Dink’in hayatının ilk yıllarını geçirdiği mahallede bulunan kilisenin 18. yüzyılda yapıldığı tahmin ediliyor.

Zaman içinde kilisenin ahşap kubbesi çökmüş ve kitabeler okunmayacak hale gelmiş. Binanın kapısı ve pencereleri taşlarla örülmüş. Hrant Dink, doğduğu mahalleyi 2002’de ziyaret ederken kiliseye uğradığında restore edilmesi gerektiğini söylemişti.

Radikal, Fotoğraf: Yasemin Uslu/AA, 24.03.2010

ARTEMİS VE HERMES SON ANDA KURTARILDI

 

 

Bodrum’da, düzenlenen operasyonda 52 parça tarihi eser ele geçirildi. 2 kişi gözaltına alındı. Şüphelilerin, tarihi eserleri Yunanistan’ın İstanköy (Kos) Adası üzerinden İtalya’ya götürmeye çalıştıkları belirlendi. İhbarla birlikte takibin ardından dün öğle saatlerinde Muğla İl Jandarma Komutanlığı’nın da desteğiyle şüphelilerin iki ay önce kiraladığı belirlenen Konacık Beldesi’ndeki tripleks villaya operasyon düzenlendi. Villanın bodrumunda yapılan aramada, Artemis heykelciği, Hermes tanrıçası heykelciği, üzerinde Hellenistik dönemde kutsal evliliği temsil eden figürünün bulunan bir ayin kabı, 39 kandil, 4 yağdanlık, 6 testicik ele geçirildi. Eserler Bodrum Sualtı Arkeoloji Müzesi’ne teslim edildi. Burada arkeolog Emre Savaş tarafından yapılan incelemede, Bizans, Roma ve Hellenistik Döneme ait olduğu belirlenen tarihi eserlerin paha biçilemez olduğu belirlendi.

Vatan, 21.03.2010

DÜNYA MİRAS ŞEHİRLERİ TEŞKİLATI'NDAN BÜYÜKŞEHİR'E TEŞEKKÜR SERTİFİKASI

 

 

UNESCO’nun Dünya Miras Listesi’nde yer alan 122 şehrinin, “doğal üye” olarak katıldığı Dünya Miras Şehirleri Teşkilatı (Organisation of World Heritage Cities - OWHC), İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne teşekkür sertifikası gönderdi.

Dünya Miras Şehirleri Teşkilatı (OWHC) Başkanı Marcelo Cabrera Palacios ve Genel Sekreteri Danis Richard imzalı sertifikada; “İstanbul’un bütün sorumluluklarını hakkıyla yerine getirdiğini ve Dünya Miras Şehirleri Teşkilatı’nın iyi bir üyesi olduğunu onaylarız” ifadeleri yer aldı.

Danis Richard imzalı teşekkür yazısında; “2009 yılı için iyi durumda olan bir üye olarak size sertifika göndermekten memnuniyet duyuyoruz. OWHC, İstanbul’u iyi üyeleri arasında saymaktan mutlu ve gururludur” denildi.

OWHC, tarihi alanların korunması ve kalkındırılmasına ilişkin problemlerin çözümünde BM, UNESCO, Dünya Bankası ve Avrupa Konseyi ile ortak çalışmalar yapmaktadır.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 20.03.2010

GAZİMİHAL KÖPRÜSÜ'NÜ KURTARALIM





Edirne Valiliği İl Özel İdaresi bütçesinden bakım ve onarımları yaptırılan ve Karayolları 1. Bölge Müdürlüğü denetimde olan tarihi köprülerimizden Gazimihal Köprüsü 6 asırlık yükü taşımanın yanı sıra son onarımın sıkıntılarını çekiyor.

 

Nehirlerimiz üzerinde bulunan tarihi taş köprülerin bakımsız olduğu gerekçesi ile elden geçirilmesi kararı alan Edirne Valiliği başlattığı onarım çalışmalarını tamamlarken ortaya çıkan onarım manzaraları gerek yetkilileri gerekse vatandaşları kara kara düşündürüyor.Yapılan onarımlar sonrasında asfalt kaplamaları ile parka taşları sökülen köprüler yeni döşenen zemin taşlarına pek alışamamış gibi duruyor.Döşenen zemin taşlarında bir yıl gibi bir süre içinde ciddi manada tahribat olduğunu gören vatandaşlar onarımların hatalı olduğu fikrinde birleşiyor ve eski halinin daha iyi olduğunu savunuyorlar.Köprülerin yıllara meydan okuduğunu belirten yetkililer ise artık köprülerin yorulduğunu ancak alternatifleri yapılana  kadar yapacak bir şey olmadığını ifade ediyorlar.Geçmişten günümüze ışık tutan ve geçmişi geleceğe taşıyan köprülerimizden olan Gazimihal Köprüsü ise diğer köprülerden biraz farklı.En eski taş köprülerimizden biri olan tarihi köprü diğerlerinden  de daha yorgun bir köprü.Karayolu taşımacılığının yoğun olarak yaşandığı Avrupa yolu olarak bilinen E-5 karayolu üzerinde bulunan ve 1985 li yıllara kadar tır araçlarının yoğun olarak kullandığı Gazimihal Köprüsü ise gerek tonaj bakımından gerekse yılların verdiği tahribat  bakımından en yorgun köprü görünümünde.Söz konusu köprünün alternatifi olduğunu gördüğümüz Gazimihal Köprüsü'nün bir an önce araç trafiğine kapatılması  gerektiğini ifade eden vatandaşlar köprünün yaya trafiğine açık tutulmasının daha mantıklı bir hareket olacağını ve tarihi değerimize bu sayede sahip çıkıldığının gösterileceğini belirtiyorlar.Taş köprülerde tonaj uygulamasının yapıldığı düşünüldüğünde söz konusu köprünün yine en ağır yükü çektiği ve gece gündüz kum kamyonları ile ağır tonajlı araçların bu köprüyü kullanarak tahribat yaratmaya devam ettiği görülüyor.1980 yılından sonra yeni köprünün yan tarafa yapılması ile rahatlayan ve sonrasında Tem otoyolunun açılması ile bir nebzede olsa nefes alan Gazimihal Köprüsü üzerinde bulunan tüm yükünü yardımcısı  niteliğindeki köprüye atacağı günü dört gözle bekliyor.Gazimihal Köprüsü'nün araç trafiğine kapatılması durumunda alternatifi olan Tunca köprüsünün geliş gidiş olarak her iki yönde kullanılması ise bu yönde atılacak en mantıklı adım gibi görünüyor.

Edirne Haberci, 19.03.2010

TARİHİN BİLİNEN İLK BEZİ MISIR KRALİÇESİYMİŞ

 

 

Resmi kayıtlara geçen ilk obez hastasının bir Mısır kraliçesi olduğu ispatlandı.

 

1903’te Krallar Vadisi’nde bulunan ve uzun yıllar kime ait olduğu belirlenemeyen mumyanın DNA analizleri sonucu Mısır’ın efsanevi kraliçelerinden Hatşhepsut’a ait olduğu anlaşıldı. Ellili yaşlarda şeker hastalığından öldüğü sanılan kraliçenin 150-175 kilo arasında olabileceği uzmanlar tarafından söyleniyor. Kahire Üniversitesi’nden arkeolog Celal El Behiri, kraliyet odasında bir kutu içerisinde 1911’de bulunan azı dişinin dişerinin çoğunu kaybetmiş kraliçenin ağzında kalan birkaç dişle tamamen benzerlik gösterdiğini söyleyerek, hem mumyanın kime ait olduğu hem de tarihin ilk obez kadınının bir Mısır kraliçesi olduğu görüldü dedi.

 

Hatşhepsut kimdir?  

Eski Mısır’ın 18. Hanedanlığı  döneminde yaşamıştır. Babası I. Thutmose olup, bir erkek gibi yetiştirilmiştir. Babasının ölümünden sonra bir süre firavunlukta yapan kraliçe, üvey erkek kardeşiyle evlenmiş, onun da ölümü ile yaklaşık 22 yıl firavunluk yapmıştır. Sudan’ı Mısır topraklarına kadar Hatşhepsut, sakal takarak erkek kıyafetleri giymiştir.

Dünya, 19.03.2010

BİR DİNOZORUMUZ DAHA OLDU

 

  

 

Bilimciler velociraptor türü dinozorun yakın akrabası olan, kafasından kuyruğuna 1,8 metre uzunluğundaki "dromaeosaurid" ailesine mensup yeni bir tür dinozor keşfetti. Dinozora ait fosil, Moğolistan iç kesimlerinde Üst Kretaseus dönemine ait kaya katmanları arasında bulundu.

 

Zootaxa bilimsel dergisinde yayımlanan makalede, pençe ve dişleri tam durumda fosilleşmiş iskeletin 145 ila 65 milyon yıl öncesine ait olmasına rağmen çok iyi korunmuş olmasına dikkat çekildi.

 

Pekin'deki Çin Bilimler Akademisinde yapılan incelemelerde, yeni tür dinozorun, özellikle çene ve ayaklarında belirgin özelliklere sahip bulunduğu görüldü.

 

Ayaklarında dinozorlara özgü pençeler bulunan bu yırtıcıyı "koşan kertenkele" anlamına gelen dromaeosaurid ailesine dahil eden bilim adamları, bu dinozora "Linheraptor exquisitus" adını verdi.

Ntvmsnbc, 19.03.2010

MEZARLIKTA KAÇAK KAZIYA SUÇÜSTÜ

 

Kocaeli'nde jandarma ekipleri, tarihi eser bulmak için mezarlıkta kazı yapan 2 kişiyi suçüstü yakaladı.

 

Kocaeli İl Jandarma Komutanlığı ekipleri tarafından yapılan istihbarat çalışmaları sonrası, Körfez İlçesinde İlimtepe Mahallesi Mezarlığı bölgesinde kaçak kazı yapıldığı tespit edildi. Mezarlıkta kazı yapan M.Y ve E.H. suçüstü yakalanarak gözaltına alınırken, şahıslarla beraber tarihi eser aramakta kullanılan 1 adet jeneratör, 1 adet hilti, 3 adet kırıcı ucu, 1 adet çekiç, 2 adet toz makinesi, kablo ve seyyar lamba ele geçirildi. Şahıslar, sorgularının ardından adli makamlara sevk edildi.

Kocaeli Kent Haber, 19.03.2010

Priene Athena Tapınağı
...1868




14 - 20 Mart 2010

İSTANBUL DEPREMİ TARİHİ DE VURACAK

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Meclis Deprem Komisyonu’na sunduğu rapor, olası İstanbul depreminin başka bir boyutunu ortaya koydu.
 

7.5 şiddetindeki bir depremde, kültürel varlıkların zarar görme olasılığı yüzde 80. Her üç kültür varlığından biri ağır hasar görecek, her beşinden biri de yıkılacak.

Hürriyet, Haber: Turan Yılmaz, 20.03.2010

TARİHİ ESER KAÇAKÇILIĞI İŞKENCEYLE ORTAYA ÇIKTI

 

İstanbul'da bir evden gelen çığlık sesleri, tarihi eser kaçakçılığını ortaya çıkardı. Aldığı altın takının imitasyon olduğunu fark eden R.C.S., 40 bin lira kaparo verdiği E.K.'yi evinde sandalyeye bağlayıp çekiç, sopa ve bıçakla işkence yaparken yakalandı. R.C.S.'nin evinde Bizans dönemine ait amfora, 3 el yazması fıkıh kitabı, Yunanistan'daki bir müzeye ait bir su kabı ve kendisine satılan imitasyon takı seti bulundu. Evdeki 2 şüpheli gözaltına alındı.

Sabah, 20.03.2010

TÜRKİYE ÜZERİNDEN ESKİ ESERLER KAÇIRILDI





Ortadoğu'da en fazla tarihi eseri barındıran Irak Müzesi'nden en az 15 bin parça yağmalandı. Müze müdürü, eserlerin Türkiye üzerinden de Avrupa'ya çıkarıldığını öne sürdü.

 

İşgalin ilk başladığı günlerdi. Saddam Hüseyin çoktan Bağdat'ı terk etmiş, kentte güvenlik adına hiçbir şey kalmamıştı. Her yer bombalanıyordu. Kimileri ABD askerine karşı savaşıyordu, kimileri de evlerine kapanmıştı. Bazıları ise hepsinden de açıkgözdü... Bu başıboşluk içinde nasıl zengin olabileceğinin hesabını yapmış, hatta harekete bile geçmişti. Yolları, Kahire ile Nasır caddelerinin kesiştiği yerde bulunan Irak Ulusal Müzesi'ne düştü. İçeride Taş Devri'ne, İslam'ın ilk dönemlerine, Osmanlı günlerine, Sümerlere ve Mezopotamya'da yaşamış daha sayamayacağımız yüzlerce uygarlığa ait eserler vardı. Koskoca bir tarih vardı. Ortadoğu'nun en muhteşem müzesinde koskoca bir dünya vardı. Yağmacılar içinse 'tarih' sadece bir kelimeydi. Daha ötesini ifade etmiyordu. ABD askerlerine henüz "müzeyi koruyun" talimatı da gelmemişti. Yağmacılar bir anda müzeye daldılar. Kapılarını kırdılar, ardından da eserleri...

Saddam Hüseyin zamanında eserleri yurtdışına kaçıranlar hemen asılarak idam ediliyordu. Yıllarca bunu yapamamışlardı ama artık Saddam yoktu, ABD vardı. Ceplerine doldurduklarını, sırt çantalarına attıklarını bir hışımla önce müzeden, sonra Bağdat'tan, sonra da Irak'tan kaçırdılar. Sadece "birkaç heykelcikti" onlar için ve karşılığında binlerce dolar kazandılar. Hiçbir şey yapmamakla suçlanan işgal güçlerinin aklına müzeyi korumak, ancak arkalarından bakakaldıkları zaman geldi. "1978'den beri bu müzedeyim. Eserlerin tamir edilip yenilenmesinde çalışıyorum. Yağmalamayı duyduğumda evdeydim. Zaten işgal başlamıştı. Televizyonlarda gördüm. Saatlerce ağladığımı hatırlıyorum. Hepsi benim göz nurumdu" diye anlatıyor yaşananları Buthayna Hüseyin. Iraklı müze görevlisi Hüseyin, eserlerin uluslararası çabalarla geri getirilmeye başlanmasının ardından yurtdışına, "özel renovasyon eğitimine" çağrılmış: "Artık biraz düzeliyor işte. Biraz da olsa mutlu oluyoruz" diyor, uzaklara dalan bakışlarla... Asıl endişeli kişiyse müze için en fazla ter döken, müdür Hüssen Raşid. Müzenin geçtiğimiz yıl halka açılmasını sağlayan ve gittiği her ülkede "Eserlerimizi geri verin" diye baskı yapan Raşid, "Her ülke ellerindekini geri getirmeye başladı. Geçen yıla kadar 15 bin parça kayıptı. 4 bin 461 tanesi artık Bağdat'ta. En çok ABD ve İtalya'ya götürdüler" diyor. Ülke içindekileri geri almak için de bin dolar kadar ödül veriyorlar. Yakalanan kaçakçılar ise hızlıca yargılanıp doğruca darağacına gidiyor.

Iraklı müze müdürü, bizi de ilgilendiren bir iddia da ortaya atıyor: "Buradan eserlerin kaçırılma rotası en çok Ürdün ve Suriye üzerindendi. Ama şunu da söyleyebilirim ki; çok sayıda eserin Türkiye topraklarından da Avrupa'ya çıkarıldığını biliyoruz. Irak polisi, Türk İnterpolü ile defalarca temasa geçti. Bize yardım ettiklerini söylüyorlar, ancak henüz sizden hiçbir yardım göremedik. Tek parça bile bize teslim edilmedi." Şu anda müzede bulunan, en eskisi MÖ 10 bin yıllarına ait 500 bin eser, 24 saat kameralarla izleniyor. En fazla eser Kuzey Irak ve Babil'deki eski medeniyetlere ait. Asurlulara ait taslar, Aramca yazılar bulunan taşlar, Osmanlı dönemine ait de mihraplar müzeyi süslüyor. Müzenin yenilenmesi için en büyük parayı 10 milyon dolarla ABD harcamış. Yine de daha fazla finans desteğine ihtiyaçları var. Daha önce sadece diplomatların ve gazetecilerin girebildiği müze, geçen yılın şubat ayından beri halka da kapılarını açmış durumda.

 

Saray çarşısı eski görkeminden uzak

Irak toprakları 16'ncı yüzyılın başından 1918'e kadar Osmanlı yönetiminde kaldı. Bu sürede imparatorluk, Bağdat'ın dört bir yanını cami, medrese, çeşmelerle donattı. Savaş nedeniyle Bağdat'ta birçok eser yerle bir olurken, genel anlamda Osmanlı'nın tarihi hâlâ ayakta duruyor. Osmanlı'nın görevlendirdiği Davut Paşa'nın 1826'da yaptırdığı Haydarhane Camisi, mavi kubbesiyle herkesi büyülüyor. Sünnilerin tercih ettiği caminin hemen arkasındaki, sahaflar ile ayakkabı ve çanta üreticilerinin bulunduğu Saray çarşısının çıkışı, bombalardan nasibini almış. Biraz restore edilen çarşıda ne yazık ki satışlar çok azalmış. Kentin elektrikle aydınlatılan ilk caddesi El Reşit ise artık tanınmayacak halde. Ancak bunun nedeni bombalar değil, bakımsızlık ve pislik. Osmanlı'nın sadece eserleri değil, kelimeleri de hâlâ Iraklılar tarafından kullanılıyor. En bilindik örnekler tophane, çayhane, hastane...

Çarşının çıkışında karşılaştığımız Hacı Halil Celal (75), "Çarşı eskiden çok görkemliydi. Hele Kral zamanında, burada adım atılmazdı. Şimdi her yer bomboş" diye eski günleri anıyor. Kitapçılarda, kentin geçmişine ait siyah-beyaz resimler satılıyor.
Sabah, Haber: Bilge Eser, 20.03.2010

KAPISI BULUNDU, SIRA HEYKELİNDE

 

Roma İmratarotoru Konstantin tarafından yaptırılan surların batıya açılan Protokol Kapısı bulundu. Arkeologlar şimdi de, İmparator'un bu kapının yakınında bulunduğu düşünülen heykelinin izini sürüyor. Roma İmparatoru Konstantin, 324 yılında, Bizantion'u (İstanbul) ikinci başkent seçti ve şehrin sınırlarını genişleterek surlarla çevirdi. Tarihi kayıtlarda sık sık adı geçen Konstantin surlarının bir kısmı depremlerle, bir kısmı da tsunami sonucu yıkıldı. Yerlerini ise Jüstinyen ve Teodosius tarafından yaptırılan yeni surlar aldı. Konstantin'in surlarının nereden başlayıp nereye kadar uzandığı asırlarca araştırıldı ama tek bir parçasına bile rastlanmadı. Ta ki 2006 yılına kadar...

Kayıp surlar, 2006'da İstanbul Arkeoloji Müzeleri arkeologlarının, Metin Gökçay başkanlığında, Yenikapı'daki "Marmaray Projesi" kapsamında yaptığı kazılarda ortaya çıkarıldı. Ardından, Kocamustafapaşa'daki İbrahim Paşa Mescidi ve Medresesi'nin avlusunda, surların batıya açılan Protokol Kapısı'nın olabileceği düşüncesiyle kazı başlatıldı. Yaklaşık 1 yıl süren kazının ardından, Konstantinos Surları'na ait Protokol Kapısı'na ulaşıldı. Tarihi kapıya ait 3 metre uzunluğunda ve 5 ton ağırlığındaki pembe profir (kapının dikdörtgen beton bloğu) gün yüzüne çıkartıldı. Profirin 4'üncü yüzyılda Kral Konstantin tarafından Mısır'dan getirtildiği tahmin ediliyor. Arkeologlara göre, Konstantin döneminde yapılan surların İsa Kapı Mescidi'nin yakınlarından geçtiği ihtimali, bu buluntuyla ağırlık kazandı. Surların geçtiği hattı netleştiren bu buluntu ile İstanbul'un topografyası da belirginleşti.

Acımasızlığıyla tanınan İmparator Konstantin, 324 yılında Roma İmparatorluğu'nun mutlak hakimi oldu. İskoçya'dan Kızıldeniz'e, Fas'tan Dicle Irmağı'na kadar uzanan imparatorluğun Roma'dan yönetmek için fazla büyük olduğunu görünce Byzantion'u (İstanbul) yeni başkent ilan etti (13 Mayıs 330). Kente "Yeni Roma" anlamına gelen Nova Roma adını veren I. Konstantin, Senato ve diğer tüm kurumları buraya taşıyarak tarihin en büyük kentsel gelişim planlarından birini hazırladı. 330 yılından 337'ye kadar olan yedi yıllık süreçte tam bir şantiye alanına dönen kentte; çok sayıda dini bina, yeni yol ve su kemeri inşa edildi. I. Konstantin, yeni başkentin planını da bizzat kendi çizdi.

Sabah, Haber: Mediha Olgun, 19.03.2010

HAMAM KALINTILARI YAĞMURUN HIŞMINA UĞRADI





Tarihi zenginliği ile Türkiye’nin önde gelen illeri arasında yer alan Sivas’ta, en önemli eserler arasında yer alan tarihi Kale Hamam Kalıntıları yağmurun hışmına uğruyor.


Restore durumunda bulunan Çifte Minare ve Şifaiye Medresesi’nin yanı sıra, aynı alan içerisinde yer alan tarihi hamam kalıntısı ve Osmanlı Mimarisi özelliği taşıyan Kale Cami’nin de restorasyon kapsamına alınarak onarılmasını isteyen Sivaslılar, bu eserlerinde Çifte minare ve Şifahiye Medresesi ile beraber bitirilerek hizmete açılması gerektiğini savunurken, Kent Meydanında bulanan tarihi hamam kalıntılarının durumu ise içler acısı durumda.


Geçtiğimiz yıllarda meydan düzenlemesi kapsamında bir kısmı elden geçirilerek üzerindeki sonradan dökme betonları kaldırılan tarihi kalıntılar dış şartlara korumasız bir şekilde bırakıldı.
Yağmur, kar ve rüzgar derken tarihi hamamın duvarları gözle görülür şekilde erimeye başladı. Özellikle yağan yağmurların ardından, korumasız bırakılan kalıntıların ufalanarak erimeye başladığı gözlendi.


Osmanlı Padişahlarından III. Murat Han'ın Vezirlerinden Mahmud Paşa tarafından 1580 yılında yaptırılan ve bugüne sadece bir metrelik duvarları kalan Kale Hamamı kalıntılarının da onarılarak, tarihe kazandırılması Sivaslılar tarafından isteniyor.


Öte yandan hamamın içerisi adeta çöplüğü andırırken, çalışmalar kapsamında üzeri sacla örtülen hamam külhanın için de her türden çöpü görmek mümkün oluyor.

Sivas Hürdoğan, 19.03.2010

MEĞER MİNİATÜRK MÜNİF PAŞA'NIN PROJESİYMİŞ





Türkiye'nin ilk minyatür parkı 2003 yılında İstanbul'da açılmıştı. Türkiye ve Osmanlı coğrafyasından seçilmiş eserlerin 1/25 ölçekli maketlerinin yer aldığı Miniatürk'ün projesi meğer 19. yüzyılda ortaya konmuş.

 

Dr. Ali Budak'ın 1453 dergisindeki yazısına göre, Münif Paşa "Minyatür bir Osmanlı Devleti Parkı" kurulmasını önermiş ve kurulacağı alanın özelliklerinden parkın maliyetine kadar birçok ayrıntıdan bahsetmiş.

 

Sadece İstanbulluların değil tüm Türkiye'nin beğenerek gezdiği minyatür park (Miniatürk), meğer Münif Paşa'nın projesiymiş. Dr. Ali Budak, bugünkü "minyatür park" konseptinin dünyada ilk kez Münif Paşa tarafından önerildiğini belirtiyor. Budak'ın İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür AŞ tarafından yayınlanan 1453 Kültür ve Sanat Dergisi'nde kaleme aldığı makaleye göre Paşa, bu projeyi dünyada hiçbir örneğinin bulunmadığı 19. yüzyılda sunmuş.

 

Münif Paşa "Minyatür bir Osmanlı Devleti Parkı" önerisini yaparken kurulacağı alanın özelliklerinden parkın maliyeti ve Osmanlı'ya kazandıracağı gelirden de ayrıntılarıyla bahsetmiş.

Budak, pek çok kaynaktan derleyerek kaleme aldığı yazısına, Münif Paşa'nın çok yönlü kişiliği ve engin birikimini anlatarak başlamış. Yazıda, Paşa'nın, II. Abdülhamid döneminin eğitim siyasetini belirlemiş etkili bir devlet adamı, halkçı bir gazeteci ve gerçek bir sivil toplum önderi olduğu, yazdığı gazeteler, çevirdiği yayınlar ve örgütlediği cemiyetler örnek gösterilerek anlatılıyor.

Münif Paşa, elyazması belgede, projenin ayrıntılarına da vermiş. Buna göre, Paşa'nın "Minyatür Parkı" üç bin metre genişliğinde, dikdörtgen bir alan üzerine kurulacak; Avrupa, Asya ve Afrika'daki Osmanlı İmparatorluğu topraklarını kapsayacak. Projede, Osmanlı'nın hangi devletlerle komşu olduğunun anlaşılması için söz konusu devletlerin topraklarının bir miktarı da parkta gösterilecek. Denizler, ırmaklar, dağlar ve ormanların da gösterildiği projede denizler ve göllerin havuz şeklinde yapılıp deniz suyuyla doldurulacağı, ırmakların küçük mecralar halinde gösterilerek içinden tatlı su akıtılacağı belirtilmiş.

 

Münif Paşa, Minyatür Osmanlı Devleti Parkı projesinin orijinal bir düşünce olduğunu da ifade ederek böyle bir parkın Saltanat'ın şanını yükselteceğini ve yine bu park sayesinde dünyada güzel bir yakınlaşma olacağını ifade etmiş. Projesinin finansmanı ile ilgili de çalışma yapan Münif Paşa, ziyaretçilerden makul miktarda ücret alınacağını ve bu gelirin parkın işletme giderlerini karşılayacağını belirtmiş.

 

Münif Paşa'nın diğer teklifleri

Münif Paşa'nın, çalışmanın ve üretimin artırılabilmesi için ilk teklifi sokakların aydınlatılması. Bunun, halihazırda geceleri atıl durumda olan büyük bir iş gücünü harekete geçireceğini düşünüyor.

 

Paşa'nın ikinci teklifi yolların düzeltilmesiyle ilgili. Böylece hem yayalar rahat yürüyecek hem arabalar hızlı yol alabilecek hem de nakliye giderleri azalarak ticaret gelişecek. Nakliye işleri için şehirde bulunan binlerce hamal kendilerine ihtiyaç kalmayacağı için köylerine dönecek, böylece kent rahatlayacak. Münif Paşa'nın üçüncü teklifi ise karışıklıkların önlenmesi ve tariflerin düzgün yapılabilmesi için, caddelerin isimlendirilmesi ve konutlarla dükkanların numaralandırılması...

 

Münif Paşa, İstanbul'a yeni bir düzen verilmesini de istiyor. Paşa, işe eski usul ahşap yapılar, dar sokaklar ve uygunsuz kaldırımlardan başlanmasını istiyor.

 

Şehir içinde kolaylıkla gezilebilmeli, kötü kokular ve manzaralarla halkın rahatsızlık duyacağı her şey ortadan kaldırılmalı, görüntüsüyle zevk veren yapılar hızla çoğaltılmalı.

 

Paşa'nın İstanbul'la ilgili bir başka somut önerisi ise; Karaköy Köprüsü'nden Babıali'ye varacak ve oradan da Aksaray üzerinden Topkapı'ya uzanacak bir divan yolu caddesi açılması. İki tarafında muntazam kargir evlerin yer alacağı, kanalizasyon ve gaz borularının içinden geçeceği böyle büyük ve geniş bir cadde, iş hayatını da çok olumlu etkileyecek.

 

***

 

Münif Paşa(1830-1910), çok yönlü kişiliği ve engin birikimiyle XIX. yüzyılın ikinci yarısına damgasını vurmuş birkaç Osmanlı aydınından biri. Edebi tarafı bir yana, hem II. Abdülhamid devrinin eğitim siyasetini belirlemiş etkili bir devlet adamı hem de öncü bir mütercim, halkçı bir gazeteci ve gerçek bir sivil toplum önderi. Münif Paşa'nın felsefe ve aydınlanma alanındaki kitapları onu, Tanzimat sonrası düşünce hayatının topluma yol açıcı önderleri arasına sokmuş.

Zaman Cuma, haber: Özge Yalın, 19.03.2010

KÜLTÜR ENVANTERİ





Mardin'de ÇEKÜL gönüllülerinden oluşan, aralarında arkeolog ve sanat tarihçilerinin bulunduğu 5 kişilik ekip, Mardin Valiliğinin desteğiyle kentin tümünü tarayarak kültürel değerleri kayıt altına aldı. 418 eserin eserin belgelendiği çalışma, kitaba dönüştürülecek.

 

Vakfın Bölge Koordinatörü ve aynı zamanda Diyarbakır Arkeoloji Müzesi Müdürü Nevin Soyukaya  2007'de ''Mardin Kültür Envanteri'' adıyla proje geliştirilerek, ÇEKÜL Vakfı ve Valiliğin ortaklığında çalışma yapılmasına karar verildiğini söyledi.

 

Bunun üzerine ÇEKÜL gönüllülerinden arkeolog ve sanat tarihçilerinden oluşan 5 kişilik ekip oluşturduklarını ifade eden Soyukaya, 6 ay süreyle hafta sonları çalışarak kent merkezini tarayarak tüm kültürel değerleri tespit ettiklerini bildirdi.

 

Belirledikleri tüm eserlerin bilgi fişlerini doldurduklarını ve fotoğrafladıklarını anlatan Soyukaya, şöyle konuştu:

 

''Envanter çalışmamızı tamamlamıştık. Ancak çalışmanın yayınlanması konusunda netlik yoktu. Sonra Mardin Valimiz Hasan Duruer kitabı basacağını belirtince hemen tekrar çalışmalara başladık. Yaptığımız bütün tescil çalışmalarının düzenlemelerini yapıyoruz. Kitap basıma hazırlanıyor. Bütün bilgiler yeniden güncellendi, bazı fotoğraflar yenilendi. Yakın bir zamanda çalışmalarımız bitecek. Çalışma tamamlanınca Mardin Kültür Envanteri'nin 1. cildi yayınlanmış olacak. Bu çalışma, merkezi kapsamıştı. Daha sonra da ilçelerdeki eserler kayıt altına alınacak.

 

Ayrıca daha önce tescillenmemiş, tespiti yapılmamış eserlerin de tespiti yapılıp onlar da tescile sunuldu. Envanter çalışması yaptığımız tüm yapıları fiş, bilgi ve belgeleriyle Mardin Müzesi'ne gönderiyoruz. Mardin Müzesi üzerinden de Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Müdürlüğünde bunların tescili yapılıp hem mevcutların bilgileri güncellenmiş olacak, hem de önerilen yeni yapılar tescillenecek. Dolayısıyla bu çalışmamızdan Kültür ve Turizm Bakanlığının ilgili birimleri de yararlanmış olacak.''

 

Vali Yardımcısı Şenol Koca da kültürel değerleri geleceğe aktarma noktasında yapılan çalışmanın önemli olduğunu ifade ederek, ''Kültürümüzü gelecek nesillere aktarmak ve bunların unutulmasına engel olmak istiyoruz'' dedi.

Diyarbakır Söz, 18.03.2010

PERGE'NİN SORUNLARI TBMM'DE





CHP Antalya Milletvekili Hüsnü Çöllü, Perge Antik Kenti’ndeki güvenlik sorunlarını TBMM gündemine taşırken, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, antik kentte bir bekçinin görev yaptığını, son 3 yılda 3 kaçak kazının tespit edildiğini, Perge Antik Kenti’ne mobese sisteminin kurulması çalışmalarının sürdüğünü söyledi.

 

CHP Antalya Milletvekili Hüsnü Çöllü’nün, Perge Antik Kenti ile ilgili önergesini, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay yanıtladı. Perge’yi 2008 yılında 235 bin 145, 2009 yılında 220 bin 526 kişinin ziyaret ettiğini, 2008 yılında 1 milyon 294 bin TL, 2009 yılında da 1 milyon 447 bin TL gelir elde edildiğini kaydeden Günay, ören yerinde biri bekçi olmak üzere 12 personelin görev yaptığını belirtti. Antik kentin görevliler tarafından düzenli olarak kontrol edildiğini belirten Günay, “Son 3 yılda antik kentte gece yapılan 3 adet basit yüzeysel kaçak kazı ören yeri görevlilerince tespit edilmiş ve gerekli işlem yapılmıştır. Bunun yanında 3 yılda toplam 45 kişi tarafından yapılan izinsiz inşai faaliyet hakkında yasal işlem yapılmıştır” dedi.

 

Antalya İl Genel Meclisi Kültür ve Turizm Komisyonu’nca Perge ile ilgili hazırlanan raporda yer alan tespitlerin Bakanlık tarafından bilindiğini kaydeden Günay, “Tiyatro önünden geçen mevcut Yurtpınar yolunun Aksu Koruma Amaçlı İmar Planına uygun olarak araç trafiğine kapatılması, ören yerinin özellikle batısında yer alan özel mülkiyetteki arazilerin kamulaştırması, kaçak girişlerin önlenmesi için ören yeri çevresinin korunaklı tel ile çevrelenmesi, özellikle gece denetiminin yapılabilmesi için ışıklandırma ve mobese sisteminin kurulması için çalışmalar sürdürülmektedir” ifadelerini kullandı.

 

Bakan Günay’ın yanıtını değerlendiren Çöllü, şunları söyledi:

“Bu yanıt, Perge Antik Kenti ile ilgili ihmalin itirafı niteliğindedir. Sayın Bakan bir yandan, akropol alanı oldukça geniş bir vadiye yayılmaktadır diyor, bir yandan da bir bekçi ile güvenliğin sağlandığını söylüyor. O kadar büyük bir alanın bir bekçi ile korunması mümkün değildir. Antik kentin kameralı güvenlik önleminin bugüne kadar alınmamış olması da anlaşılır bir durum değildir. Çalışmaları sürdüğü açıklanan mobese sisteminin bir an önce kurulması, güvenlik açısından büyük önem taşımaktadır. Bu çalışma 2010 yılı içinde mutlaka tamamlanmalıdır.”

Antalya Kent Haber, 18.03.2010

DEĞERİ ÖDENİYOR





Tarihi eser bulanlar veya evinde olanların bunları müzelere götürmesi halinde parası ödenip alındığı bildirildi.

Malatya Müze Müdürü Ziya Kılınç yaptığı açıklamada, "Bize zaman zaman vatandaşlar tarafından evlerinde, tarlalarında buldukları veya hasbelkader ellerine geçirdikleri eserleri 2860 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları'nı Koruma Kanunu kapsamında müzelerimize alıyoruz. Bu eserleri müzemize satabilirler. Bunların parası yasal olarak ödeniyor" dedi.

Vatandaşların buldukları tarihi eserleri kimseye vermeden müzeye teslim edilmesi gerektiğini söyleyen Kılınç, "Tarihi eser bulanlar 3 gün içinde Müzeye vermeleri gerekiyor. Müze olmayan yerlerde ise tarihi eser bulanların köy muhtarlarına veya mülki güvenlik birimine bilgi verilmelidir" ifadelerini kullandı.

Vatandaşlarda yanlış bir kanı olduğunu söyleyen Ziya Kılınç, "Eğer tarihi serleri resmi makamlara bildirirsek, devlet el kor, bize yasal işlem yapılır diye yanlış kanı var. Bunların kesinlikle yanlış şeyler. Bunlar, biraz da antikacı ve definecilerin yaygarasından kanı oluşmuş. Tarihi değeri olan veya olmayan eserler her şekilde Müze'ye getirilip analiz yapılmalıdır" şeklinde konuştu.

Bu arada, Koyunoğlu Mahallesi'nde oturan G.Y isimli kadın, oğlunun hurdacından aldığı sikke ve etnografik eserleri Müzeye getirerek teslim etti. Müze Müdürü Kılınç, getirilen bazı eserlerin süs eşyası olarak kullanılan ve tarihi değeri olmayan eşyalar olduğunu belirtti.

Kılınç, değersiz eşyaları G.Y isimli kadına teslim ederken, tarihi değeri olan sikkeleri ise tutanak ile aldı ve değerinin daha sonra G.Y'ye ödeneceğini söyledi.

Malatya Haber, 18.03.2010

TAKLİDİ YAPILAN TARİHİ ESERLER İÇİN VERİ TABANI OLUŞTURULDU

 

Suç örgütlerince bir sektör haline getirilen ve ülke gündeminde önemli bir sorun teşkil eden kültür ve tabiat varlıkları kaçakçılığı konusunda emniyet önemli bir çalışmaya imza attı.

 

Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele (KOM) Daire Başkanlığı tarafından, özellikle son yıllarda yaygınlaşan tarihi eser dolandırıcılığı suçlarıyla mücadelenin önüne geçilebilmesi amacıyla sıklıkla taklidi gerçekleştirilen tarihi eserlerin dijital ortamda mukayesesinin yapılabileceği bir veri tabanı oluşturuldu.

 

KOM Daire Başkanlığı, 2009 yılında 44'ü planlı olmak üzere toplam 385 operasyonel çalışma gerçekleştirdi. Bu çalışmalar neticesinde, 969 şüpheli gözaltına alındı. 3 bin 939 adet eser ile 8 bin 731 adet sikke olmak üzere toplam 12 bin 670 adet tarihi eser ele geçirildi. 2009 yılı verilerine göre ele geçirilen tarihi eser sayısında bir azalma oldu. Bu durumun son dönemde vatandaşın tarihi eserlerin korunması konusunda gösterdiği duyarlılığının artması ve bu suçla etkin mücadele ile doğrudan ilişkili olduğu değerlendiriliyor.

 

Türkiye'nin tarih öncesi devirlerden başlayarak çok sayıda farklı uygarlıklara ev sahipliği yapmış olması, kültür ve tabiat varlıkları kaçakçılığı suç faaliyetlerinde cazip bir ülke konumuna getiriyor. Kaçakçılık, genel olarak eski uygarlıkların yerleşim alanlarında yoğunlaşıyor. Türkiye kökenli tarihi eserlerin özellikle yurt dışında büyük paralar karşılığında alıcı bulmasıyla tarih ve kültür varlıkların illegal yollardan yurtdışına çıkarılmasına zemin hazırlıyor.

 

Kaçakçılık faaliyetlerini tetikleyen en önemli faktör olan 'talep' kısmında eski eser kaçakçılığı, "kaçak kazı ve soygunlar; elde edilen kültür varlıklarının taşınması; bir başka gerçek veya tüzel kişinin eline geçmesi" şeklinde üç aşamada gerçekleştiriliyor. Bununla birlikte, gelişen teknolojinin de paralelinde günümüzde tarihi eser kaçakçılığının internet üzerinden gerçekleştirildiği görülüyor. Özellikle değeri yüksek olan tarihi eserlerin tanıtımının, internet ortamında yapılarak alıcılarına ulaşıldığı biliniyor. Taklidi yapılan bazı tarihi eserlerin de aynı şekilde internet ortamı aracılığıyla alıcılarına gösterilerek son yıllarda yaygınlaşan tarihi eser dolandırıcılığı suçlarına da konu oluyor.

 

KOM Daire Başkanlığı kültür ve tabiat varlıkları kaçakçılığı ile mücadele çalışmaları kapsamında; Kültür Bakanlığı ile birlikte 2005 yılında hayata geçirilen "Aranan Kültür Varlıklarımız" isimli projenin daha detaylı ve kullanışlı versiyonu geliştirilerek il KOM birimlerinin aranan eserlerin ayırt edici özellikleri hakkında doğru, detaylı ve hızlı bilgi sahibi olmaları sağlandı. Ayrıca, özellikle son yıllarda yaygınlaşan tarihi eser dolandırıcılığı suçlarıyla mücadelenin önüne geçilebilmesi amacıyla, KOM Daire Başkanlığı tarafından, sıklıkla taklidi gerçekleştirilen tarihi eserlerin dijital ortamda mukayesesinin yapılabileceği bir veri tabanı oluşturuldu.

 

İnternet üzerinden gerçekleştirilen kültür ve tabiat varlıkları kaçakçılığı ile daha etkin mücadele edilmesi amacıyla bu suçun 5651 sayılı "İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun"da sayılan katalog suçları arasında yer almasına ilişkin gerekli hukuki düzenlemelerin yapılabilmesi için çalışmalar yürütülüyor.

Zaman, 18.03.2010

AGORAYI ÖRTEN PERDE KALKIYOR

 

İzmir’de kent merkezindeki tarihi hazine Agora’yı hem gün ışığına hem de göz önüne çıkarmak için çalışılıyor. Bir yandan kazılarla tarih keşfi sürdürülüyor diğer yandan da bu eşsiz yeri bir perde gibi çevreleyen çirkin yapılar temizleniyor. Büyükşehir Belediyesi ekipleri şimdiye kadar onlarca binayı kamulaştırıp yerle bir etti. Eski yapılar, kepçelerin küçük bir darbesiyle kağıttan kuleler gibi birkaç saniye içinde yıkılıyor. Bu sırada ortalığı toz bulutu kaplıyor. Ortadan kaldırılan evlerden geriye tonlarca moloz kalıyor. Tahta parçaları yakılmak, demirler de hurdacılara satılmak üzere adeta kapışılıyor. Yıkılan her yapının ardından Agora biraz daha belirginleşiyor.

Milliyet, Haber: Mustafa Oğuz, 18.03.2010

JANDARMA TARİH HAZİNESİ BULDU

 

Kocaeli İl Jandarma Komutanlığı, başarılı bir tarihi eser kaçakçılığı operasyonuna daha imza attı.

 

Gebze Eskihisar’da düzenlenen operasyonda adeta bir tarih hazinesi ele geçirildi. Önceki gün saat 11.45 sıralarında ellerindeki tarihi eserleri satmak isteyen kişilerle buluşma sağlayan jandarma, bu esnada suçüstü yaptı. 266 adet sikke, 2 adet yüzük, 1 adet madalyon, 1 adet büyük, 1 adet küçük aslan kafası figürü ve 5 adet çeşitli obje olmak üzere 276 parça tarihi eser ele geçirilirken, Ç.T., Y.Ç. ve S.E. adlı kişiler yakalanarak gözaltına alındı. Şüpheliler sorgularından sonra adliyeye sevk edildi.

Özgür Kocaeli, 18.03.2010

KAYNAK BULUNURSA MÜZE OLACAK





Atatürk'ün direktifleriyle, Ali Numan Kıraç tarafından kurulan Türkiye'nin ilk Tarımsal Araştırma Merkezi binasının restorasyonu için kaynak aranıyor.

Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) Ziraat Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Hasan Tosun, Sazova Mahallesi'nde bulunan fakültenin yanındaki binanın zamanla kullanılamaz hale geldiğini belirtti.

 

Büyük Önder Atatürk'ün emriyle 1930'lu yıllarda Türkiye'den seçilen kişilerin yurt dışında eğitime gönderildiklerini ifade eden Tosun, şöyle konuştu: ''Eğitime gidenlerden biri de Ali Numan Kıraç'tır. ABD'de tarım üzerine eğitim alan Kıraç, ihtisasının ardından Türkiye'ye dönerek Atatürk'ün emriyle Ankara'da orman çiftliğinin kurulmasında yer aldı. Kıraç, o zamanlarda, uzmanlık alanı olan sulu olmayan alanlarda üretilen tahıllarla ilgili çalışma yapmak yönündeki isteğini Atatürk'e bildirir. Atatürk de Kıraç'ı Eskişehir'e gönderir ve burada ilk Tarım Araştırma Merkezi kurulur. İşte bu bina Ziraat Fakültesi yerleşkesinin içinde yer almaktadır.''

 

Türkiye'nin önemli sanayicileri Can ve İnan Kıraç kardeşlerin cumhuriyetin öncü ziraatçılarından olan babaları Ali Numan Kıraç adına bu yıl Eskişehir'de 1. Ulusal Ali Numan Kıraç Ziraat Kongresi düzenlemek istediklerini anlatan Prof.Dr. Tosun, bu etkinliğe hazırlandıklarını bildirdi.

 

Prof.Dr. Tosun, Türkiye'de ilk Tarımsal Araştırma Merkezi olma özelliği taşıyan binanın restorasyonu için kaynak bulunması halinde burayı Tarım Müzesine dönüştürüp öğrencilerin ve halkın hizmetine sunmayı planladıklarını sözlerine ekledi.

Ntvmsnbc, 18.03.2010

TARİHE KAZINAN HEDİYE

 

 

Mustafa Kemal Atatürk'ün, Çanakkale Savaşları ile ilgili en bilinen fotoğrafını, cephede yer alan Haydar Mehmet Alganer'in çekerek kendisine hediye ettiği ortaya çıktı. Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi (ÇOMÜ) Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Ahmet Esenkaya, o dönem yaşananları imkanları ölçüsünde fotoğraflayan Alganer'in, 17 Haziran 1915'te 19. Tümeni ziyareti esnasında Kurmay Albay Mustafa Kemal'in Conkbayırı'nda siperdeyken fotoğrafını çekip kendisine hediye ettiğini söyledi. Alganer'in olayları kendi çerçevesinden anlatması nedeniyle, aynı zamanda "anı portre'' niteliğinde bir günlük tuttuğunu anlatan Esenkaya, Türkçe'ye çevrilip, yeniden düzenlenen günlüğün Çanakkale Askeri Müzesi yayını olarak okuyucuya sunulduğunu, içinde farklı boyutlarda 4 harita, 2 kroki, anılar ile 27 fotoğrafın bulunduğunu ifade etti. Esenkaya, Atatürk'ün en çok bilinen fotoğrafının çekildiği makinenin de Çanakkale Askeri Müze'de sergilendiğini belirtirken Alganer'in yaşantısı hakkında şu bilgileri verdi: "1880'de İstanbul'da doğdu ve 1966'da hayatını kaybetti. Çanakkale cephesinde bulunduğu dönemde binbaşıydı ve 35 yaşındaydı. Cephedeki son görevi 1 Kasım 1915'te Uzunköprü civarında bulunan 3'üncü Piyade Tümeni Kurmay Başkanlığı'ydı.''

Sabah, 18.03.2010

BU PARA PICASSO'YA DEĞER





Christie's müzayedeevi, Nazi dönemindeki sahibi nedeniyle tartışmalara yol açan İspanyol ressam Pablo Picasso'nun "Angel Fernandez de Soto'nun Portresi" tablosunun satışa çıkarılacağını bildirdi.
 

Londra'da 23 Haziran'da açık artırmaya çıkarılacak tablonun, 45 ile 65 milyon dolar arasında bir fiyata satılması bekleniyor.

 

Picasso'nun Mavi Dönemine (1901-1903) ait, 1903 yılı imzalı eserinin besteci Andrew Lloyd Webber'in Yardım Vakfı tarafından satılacağı ve elde edilecek gelirin sanatın geliştirilmesi çalışmalarında kullanılacağı belirtildi.

 

Tablo, 2006 yılında New York'ta çıkarıldığı müzayedede, eserin Nazi dönemindeki sahibiyle ilgili tartışmalar üzerine satıştan çekilmişti.

 

Eserin 1930'lardaki sahibi olan bir Alman bankacının varisi, atasının tabloyu Nazilerin tehdidi altında satmaya zorlandığını ileri sürmüştü.

 

Açılan dava, ABD mahkemeleri tarafından reddedilmişti.

 

Christie's de sorunun "varılan anlaşmayla" çözüldüğünü bildirdi, ancak nasıl bir anlaşma sağlandığı hakkında bilgi vermedi.

Hürriyet, 18.03.2010

VAKIFLAR MÜZAYEDELERİ TAKİBE ALDI, 734 ESER MÜZEYE KALDIRILDI

 

Kültürel varlıkları korumada teknolojiden yararlanan Vakıflar Genel Müdürlüğü, önemli bir başarıya imza attı.

 

Yurtiçi ve yurtdışındaki tüm müzayedeleri 24 saat elektronik ortamda takip eden müdürlük, 2003-2010 yılları arasında 734 vakıf eserini ele geçirdi. Genel müdürlük bünyesinde 2002 yılından bu yana faaliyet gösteren Kaçakçılıkla Mücadele Birimi sayesinde kazanılan eserler, konservasyon çalışmaları yapılarak Vakıf Eserleri müzelerinde sergilenmeye başlandı.

 

Kaçakçılıkla Mücadele Birimi, vakıf eserlerinde herhangi bir hırsızlık olduğunda, anında ilgili kurum ve kuruluşlara bilgi veriyor. Bunun için, Dışişleri, İçişleri Bakanlığı, Interpol, Jandarma, Gümrük Muhafaza, Sahil Güvenlik, valilik, müzeler ve medya organları gibi kuruluşları uyarıyor. Ayrıca yurtiçi ve yurtdışındaki tüm müzayedeler sürekli taranarak 24 saat elektronik ortamda takip ediliyor. Taşınabilir eserleri saydırarak her birine birer kimlik veren Genel Müdürlük, bu kimlik kartları ile yurtiçi ya da yurtdışında çalınan bir eser bulunduğunda bu eserin Türkiye Cumhuriyeti Devleti'ne ve Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne ait olduğunu kanıtlayabiliyor.

Zaman, Haber: Pınar Kaman, 18.03.2010




KİLİSE TAŞ OCAĞINI KAPATTIRDI

 

  

 

Gümüşhane-Trabzon karayolunun İkisu Köyü yakınlarında faaliyet gösteren taş ocaklarının, Mağara Hanları diye bilinen bölgede kaya kilisesi tespit edilmesinin ardından faaliyetleri durduruldu.

 

Trabzon Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'na yapılan ihbarın ardından kurul Gümüşhane Valiliği'ne konuyla ilgili müracaat etti. Valilik tarafından bölgede yapılan keşifle birlikte taş ocaklarının faaliyetleri geçici olarak durduruldu. Kurul, ilk yapacağı toplantıya kadar taşınmaza zarar verilmemesi açısından taş ocaklarının faaliyetlerini durdurma talebinde bulundu.

 

Madencilik Faaliyetleri İzin Yönetmeliği'nin 50. maddesinde belirtilen, "Madencilik faaliyetleri esnasında Kültür ve Tabiat Varlıklarına rastlanılması halinde, Kültür ve Tabiat Varlığının olduğu alandaki faaliyet Kültür Varlığı olarak tescili ve koruma alanı sınırının belirlenmesine kadar geçici olarak durdurulur" hükmü gereği bölgede faaliyet gösteren taş ocaklarının faaliyetleri geçici olarak durduruldu. Kurul, önümüzdeki günlerde yapacağı toplantı ile taş ocaklarının çalışıp çalışmayacağına karar verecek.

 

Bölgede Alemdar İnşaat ve Aşkale Çimento adına kayıtlı işyeri açma ve çalışma ruhsatlı II. Grup Doğal Taş ocakları sahası bulunuyor.

Gümüşhane Kent Haber, 18.03.2010

TARİHİ KİLİSE VE TEKKEYE RESTORASYON

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, İl Özel İdaresi ile işbirliği yaparak hazırladığı restorasyon programı kapsamına Eyüp Vezir Tekkesi ile Bulgar Kilisesi'ni aldı.

 

Restorasyon projesi İstanbul II Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından onaylanan Eyüp Sofular mahallesindeki Vezir Tekkesi, geçirdiği son yangında kısmen yıkılmış, kısmen de harap olmuştu. Fatih'te bulunan ve Demir Kilise olarak da bilinen Bulgar Kilisesi Sveti Stefan da Ayastefanos Antlaşması ile Balkanlar'da oluşturulan özerk Bulgar Prensliği'nin isteği ve Bulgar hükümetinin finansıyla 1898 yılında inşa edilmiş ve ibadete açılmıştı. Eyüp Vezir Tekkesi ve Haliç'teki Bulgar Kilisesi'nin restorasyon bütçesinin yüzde 60'ı İl Özel İdaresi tarafından karşılanacak.

Sabah, Haber: Zeynel Yaman, 18.03.2010

MEÇHUL ŞEHİTLİĞİN SIRRINI ÇÖZDÜLER

 

Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Burhan Sayılır, Halileli Köyü sırtlarında Şehitler Çeşmesi yanındaki Meçhul Şehitlik’in sır perdesini araladı. Sayılır, yaptığı araştırmalar sonucunda, şehitliğin Üsteğmen Hilmi Efendi’ye ait olduğunu belirledi. Sayılır, “Arşiv çalışması sonunda, kayıtlara kayıp olarak geçen Üsteğmen Hilmi Efendi’nin şehit olduğu ve yine o bölgede üsteğmen olarak görev yapan Mehmet Efendi tarafından enkazdan çıkarılarak bugün meçhul şehitlik olarak bilinen yere defnedildiği bilgisine ulaştım” dedi.

Hürriyet Ege, 18.03.2010

RUSYA MÜZELERİNDEN 25 BİN PARÇA ESER KAYIP

 

Rusya Kültür Bakanı Alaksander Avdeyev, parlamentonun alt kanadı Duma'da yaptığı değerlendirmede müzelerden yaklaşık 25 bin parça eserin kaybolduğunu açıkladı.

 

Müzelerdeki koleksiyonların yeniden toparlanması için çalışma başlattıklarını ifade eden Bakan, müzelerden eserlerin en çok 1970 ve 1980'li yıllarda kaybolduğuna dikkat çekti. Kaybolan eserler arasında resim tabloları, biblolar, küçük heykeller ve diğer ikinci derecede değerli tarihi vesikalar yer alıyor.

 

Müzelerde tarihi eserlerin korunması ile ilgili sıkı uygulamalar Rusya'nın dünyaca ünlü Ermitaj Müzesi'nde 2006 yılında 220 eserin birden ortadan kaybolmasının ardından başlatıldı. Ancak, tarihi eser kaçakçıları ve müze hırsızlarının önü alınamıyor. Ağustos ayında St. Petersburg'da bulunan tarihi müzede gerçekleştirilen incelemede mücevher ağırlıklı bir koleksiyona ait eserlerin değerinin 10 milyon doların üzerinde olduğu ifade edilmişti.

Zaman, 18.03.2010

ILISU'DA CEVAPSIZ SORULAR





Batılı çevre kuruluşları bağır çağır son 15 yılda Ilısu Barajı’nın yapımını iki defa engellediler. Şimdi barajın yapımı için üçüncü girişim yapılıyor ve çevre kuruluşları gene protestoya başladı. Ama bu defa sonuç alabilecekler mi, o kadar emin değilim. Bundan önce başarılı oldular çünkü karşılarında Avrupa devletlerin ihracat garanti kurumları ile Batılı bankalar vardı. Halkın çevreye karşı duyarlı olduğu Avrupa’da çevrecilerin hükümetleri ve bankaları dize getirmesi zor olmadı. Bu defa karşılarında sadece Ankara ve Türk bankaları ve müteahhitler var.

İşin ilk ayağı için gerekli 1.1 milyar euro civarındaki krediyi Ak, Garanti ve Halk sağladı. Krediyi Hazine aldı ve iş ilerledikçe inşaatı gerçekleştirecek olan Cengiz İnşaat ve Nurol ortak girişimine verecek.

Batı’da hükümetler halktan korkar
Batı’da hükümetler halktan korkar, Doğu’da halklar hükümetlerden. Bu kural, ne yazık ki, ülkemiz için de geçerlidir. Hükümet vergi memurlarını harekete geçirip ona kafa tutan herhangi bir şirketi iflasla yüz yüze bırakmaya muktedirdir. Bu nedenle Türk bankalarının isteseler de Ilısu için sağladıkları finansmanı geri çekme şansları yoktur. Zaten Ak ve Garanti Almanya, Avusturya ve İsviçre’nin başını çektiği ikinci Ilısu girişiminde yer alan bankalar arasındaydılar. Her biri 375 milyon euro civarında kredi taahhüt etti. Her birinin hesabından 90’ar milyon euro çekilip kullanıldı bile.


Halk Bankası Batılı devletler ve bankalar çekildikten sonra hükümetin dürtmesiyle onların boşluğunu doldurmak için devreye girdi. Bankacılık kaynaklarına Halk’ın 350 milyon euro civarında bir kredi tahsis ettiğini söylüyor.

Aslında, hangi bankanın kredi verdiğinden çok daha önemli olan başka bir şey var: Hükümetin baraj inşaatını bir grup özel şirkete ihalesiz vermesi ve iş için gerekli finansman açığını kapatmak için bir devlet bankasını devreye sokması.

Devletler aradan çekildi
Ilısu Barajı Nurol, Cengiz ortak girişimine ihalesiz olarak verilmişti. O zaman buna bir kılıf uydurulmuş ve devletten devlete krediyle yapılan işlerde ihale zorunluluğu yoktur denmişti. Ama devletler aradan çekildi. O zaman iş hangi ihalesiz vermenin yasal dayanağı nedir? Bu sorunun cevabını işin sahibi olan Çevre Bakanlığı’ndan öğrenmeye çalıştığımda bana Hazine’nin adresini verdiler. Ama işin esas adresi Hazine de değildir. Hükümettir. Hükümet hangi yasaya dayanarak Ilısu’yu ihalesiz verdi? Bu işi için Hazine’yi 1.1 milyar euro borca soktu?

Milliyet, Yazı: Metin Münir, 17.03.2010


******


AK PARTİ, SİYAH PROJE

 

Hükümet Ilısu Barajı’nı neden ısrarla ihalesiz gerçekleştirmek istiyor? Barajı gerçekleştirecek olan Çevre Bakanlığı’na göre, proje “dış kredilidir”, bu nedenle ihale yapılmasına gerek yoktur. Bakanlık Ilısu ile ilgili bir dava Danıştay’da görüşülürken mahkemeye sunduğu dilekçede de aynı beyanda bulundu.


Ancak bu beyan doğru değildir.


Bir projenin dış kredili olması ihalesiz gerçekleştirilmesini gerektirmez. “Dış kredili projeler ihalesiz gerçekleştirilir” şeklinde bir yasa yoktur. Bakanlığın dış krediyle gerçekleştirdiği birçok barajda ihaleye çıkılmıştır.


Dış kredi Hazine’ye ve belirli bir projeye verilir, şirketlere değil. Borç devletin borcudur. Hükümetin bu borcu alıp projeyi ihaleye çıkmasını engelleyecek hiçbir neden yoktur. Paşa gönlünden başka.
Kredi açan devletler “İhale açmayın, işi de şu Türk şirketlerine yaptırın, aksi takdirde kredi yok” demezler. Onları ilgilendiren, krediyle kendi ülkelerinden mal alınması, işin bir bölümünün kendi firmalarına yaptırılmasıdır. Gerisi umurlarında değil.


Ama bir an dış krediyi ihale yapmamak için geçerli bir neden sayalım.


Ilısu’nun üçte bir kadarı Almanya, Avusturya ve İsviçre kredileriyle gerçekleştirilecekti. Ancak bu ülkeler caydılar ve kredilerini geri çektiler.

 

Kredi yerli bankalardan
Bu da bakanlığın kendisinin icat etmiş olduğu “dış kredi” bahanesini ortadan kaldırmış oldu.
Proje finansmanının tamamı gibi Türk bankaları tarafından yapılacak.


Yerli bankalardan alınacak krediyle yapılacak bir baraj, nasıl ihalesiz yapılabilir?


“Buna yasalarda bir destek, dayanak, açıklık bulmak olanaksızdır” diyor bu konuda konuştuğum bir uzman.


“Haydi diyelim ki ‘dış kredi bulmak için’ ihalesiz yapmak zorunda kaldık diye Danıştay’ı kandırmışlar” diyor bir başka uzman. “Şimdi ortada dış kredi de yok. Bu durumda ihalesiz is çevirmek için bahane de kalmıyor demektir. Ya ayrı bahane üretmeleri lazım ya da bu işin yasal olmadığını kabul etmeleri.”


Geldiğimiz aşamada bakanlığın Ilısu Projesi’ni ihaleye çıkmaksızın istediği bir özel girişimci grubuna vermesi hukuksuzdur.


Hukuksuz olmaktan başka, şaibelidir. Rekabet ilkesine ve girişimde bulunma özgürlüğüne, açıklığa ve saydamlığa aykırıdır. Maliyetin şişirilmesine, Hazine’nin zarara sokulmasına neden olacaktır. Mukavelenin ucunun açık olması zararı astronomik boyutlara ulaştıracak.


İhalesiz iş vermek rekabet ortamının dışında gerçekleşmiş sayılır ve meşruiyeti her zaman sorgulanmaya açıktır.


MHP’li Adana Belediye Başkanı’nın aleyhindeki yolsuzluk iddialarını “sütten çıkmış ak kaşık” havasına bürünmek için bir fırsat olarak kullanmaya hazırlanan AKP’nin bunu hatırlaması iyi olur.

Milliyet, Yazı: Metin Münir, 18.03.2010


******


ILISU: HAZİNE BENİ İLGİLENDİRMEZ DİYEBİLİR Mİ?

 

Ilısu Barajı’nın yapımını Çevre Bakanlığı’na bağlı Devlet Su İşleri genel Müdürlüğü (DSİ) gerçekleştirecek. Ama işin ilk ayağı için gerekli için gerekli 1.2 milyar euro’yu borçlanan Hazine’dir. Bu borçla yapılacak işin yönteminin doğru olmadığına dair şüpheler var. Çevre Bakanı Veysel Eroğlu özel bir gayretle işi ihaleye çıkmadan bir Avusturyalı şirkete ve bir grup Türk müteahhide verdi. Eski bir hazine müsteşarının deyimiyle, “İhalesiz iş vermek de, ihaleye fesat karıştırmanın bir yoludur.”

Bu durumda Hazine, “İşi veren ben değilim, verilmesinin doğru yapılıp yapılmadığına bakmak da bana düşmez” diyebilir mi? Diyebilir. Ama ikna edici olamaz. Hazine açısından durum şudur:  Hazine kendisine bir borçlanma talebiyle gelindiğinde (bu örnekte DSİ) önce Devlet Planlama Teşkilatı’na projenin “öncelikli olup olmadığını” sorar. Sonra oturur, müteahhit firmanın getirdiği kredi teklifini bankalarla müzakereye başlar. Bir işin ihaleyle yapılıp yapılmadığını doğrudan incelemek Hazine’nin görevi değildir.

“Ama” diye uyarıyor Hazine bağlantılı bir üst düzey kamu görevlisi, “İşlemlerin yasaya aykırı olduğuna dair bir işaret varsa Hazine’nin bunu ilgili kamu kurumundan sorması beklenir... Her ne kadar görev tanımında ‘bir bak bakalım, usulüne uygun bir ihale yapılmış mı’ diye hüküm olmasa da.

Bakanlar Kurulu kararı gerek
Sonuçta işlemler usulüne uygun yapılmamışsa ya da iş kitabına uydurulmuşsa, yani, işte bir sakatlık seziliyorsa, Hazine `Valla ben görmek zorunda değilim` deyip de görmezden gelirse, sokaktaki kızı taciz edenlere ‘bekçi görevim yok, görmek zorunda mıyım’ diyen trafik polisinin durumuna düşer.”

Bunun için Ilısu konusunda Hazine “Görmedim” de diyemez. Şu nedenle: Çevre Bakanlığı dış krediyle finanse ediliyor diye Ilısu Barajı’nın ihalesiz yapılmasına dair Danıştay’dan karar çıkardı. Bu karar (eğer birileri tarafından ortadan kaldırılmadıysa) Hazine’nin dosyalarında vardır. Ama şimdi gelinen noktada Almanya, Avusturya ve İsviçre devletleri ve bankaları krediden caymış oldukları için dış kredi diye bir şey kalmadı. Bu finansman modeli ve o modele dayandırılmış olan ihale de havada kaldı.

Gelinen aşamada Ilısu Barajı tamamen Hazine’nin Türk bankalarından temin ettiği bir kredi paketiyle yapılacak. Bu da bu yapıya uygun, yasal bir ihale yapılmasını gerektirir. En azından yeni bir bakanlar kurulu kararı alınmalıdır.

“Bakanlar Kurulu yoksa o zaman derin sulara girdiler demektir” dedi üst düzey eski bir bürokrat. Barajı inşa edecek olan konsorsiyumun lideri olan Nurol İnşaat’ın sahibi Oğuz Çarmıklı Ilısu Barajı’nın 1997’de Bakanlar Kurulu’nun Devlet İhale Kanunu’nun 89. maddesine dayanarak çıkardığı bir kararnameyle Avusturyalı Sulzer-Hydro‘nun kuracağı bir konsorsiyuma verildiğini söyledi. Kararname müzakere edilecek sözleşmenin Hazine Müsteşarlığı’nca uygun bulunmasını şart koşmuştu. Sulzer Hydro’nun isminin Vatech Hydro olarak değiştirilmesinden sonra 2004’te yenilenmiş. Çarmıklı Karkamış, Muratlı, Borçka Ermenek ve Deriner barajlarında aynı usulün kullanıldığını söyledi.

Milliyet, Yazı: Metin Münir, 19.03.2010

MİLATTAN ÖNCENİN BİLGİSAYARI!

 

 

1900 yılında Ege Denizi'nde bulunan gizemli bir mekanik cihazın ne olduğu günümüze kadar çözülememişti. Onun adı Antikythera cihazı.

Bir Roma batığında bulunan ve karaya çıkartılan eşyalar arasında hasar görmüş bir makine bulundu. İçinde irili ufaklı çarklar olan bu karmaşık mekanizma zamanın etkisiyle çok yıpranmıştı ve ne işe yaradığını çözmek, üzerindeki antik Yunanca yazıları okumak mümkün olmamıştı.

Milattan önce 87 yılından kalma bu cihazı, zamanında sahip olduğuna inanılan teknolojinin çok ötesinde ve kimin yaptığı bilinmiyor. Bu cihazın gizemleri ancak gelişmiş X ışınları, farklı ışık türleri ve şekilleri ile taranarak yakın zamanda çözüldü.

3D modellemesi yapılan ve çarkların üzerindeki talimatlar okunan aracın gelgit zamanlarını mükemmel bir şekilde hesaplayabildiğini ortaya koydu.

Bununla da kalmıyor, artık yılları da hesaba katıyor, Ay'ın, Güneş'in ve Mars, Jüpiter, Satürn gibi gezegenlerin konumunu doğru hesaplayabiliyor.

İçindeki bir küçük göstergede ise Olimpiyatlar gibi önemli olayların tarihleri gösteriliyor. Farklı işlevler yandaki kol çevrilerek kullanılabiliyor. 2087 yıllık bu antik bilgisayar, aslında etkileyici bir astronomik hesap makinesi...

Milliyet, 16.03.2010

SAHTE MOZAİK ELE GEÇİRİLDİ

 

Malatya'da sahte mozaik ele geçirildiği bildirildi. Dinsel bir ayini gösteren mozaik esere el konuldu.

 

Müze Müdürü Ziya Kılınç konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada, "Merkez Çavuşoğlu Mahallesi'nde bir araçta Jandarma tarafından yapılan çalışmada İ.K (39) isimli şahısta sahte mozaik ele geçirildi. Gerçek ve sahte olup olmadığını araştırdık. Sahte olduğunu tespit ettik. Eserin orijinali Tunus Bordo Müzesi'nde sergilendiğini tespit ettik.

Bu da kopya, imitasyon eser olduğu görüldü" ifadelerini kullandı. Sahte eserde işlenen konunun, bir ayini gösterdiğini aktaran Kılınç, "Diyonüsos'un sahneye çıkışı ve sahneden inişi konu alan bir mozaik eser. Yani dinsel bir ayini gösteren mozaik. Normalde, orijinal olması halinde çok değerli bir eserdir" şeklinde konuştu.

İnsanların aldatılmaması için, sahteciliğe meyil verilmemesi için Müze Müdürlüğü'nde böyle eserleri sergileyeceklerini söyleyen Kılınç, "İmitasyon Eser diye müzemizde bölüm açmayı düşünüyoruz. Bu ve buna benzer, depomuzdaki imitasyon eserleri, sahte eserler diye ayrı bir bölümde sergilemeyi planlıyoruz" dedi.

Malatya Güncel, 17.03.2010

İLK OLİMPİYATLARDA VERİLEN MADALYA MÜZEDEN ÇALINDI

 

Atina'da 1896'da düzenlenen ilk modern olimpiyat oyunlarında verilen altın madalyalardan biri, Japonya'da sergilendiği Tokyo Spor Müzesi'nden çalındı.

 

Japon spor ajansının haberine göre, 68 gram ağırlığındaki gümüş madalya, müzenin kilitli olmayan ve güvenlik kamerasıyla kontrol edilmeyen bir bölümünde sergileniyordu.

Madalyayı, 1896'da barfikste birinci olan Alman Hermann Weingartner kazanmıştı. Weingartner'in ailesinin bu madalyayı, 1964'te Tokyo'daki olimpiyatlarda 3 altın madalya kazanan Japon jimnastikçi Yukio Endo'ya armağan ettiği belirtildi.

Uluslararası Olimpiyat Komitesi, 1908'deki Londra Olimpiyat oyunlarından itibaren birinciye altın, ikinciye gümüş, üçüncüye bronz madalya verilmesine karar vermişti.

Habertürk, 16.03.2010

TARİHİ KÖŞK SATILACAK AMA...





Çiftehavuzlar'ın en değerli mülklerinden biri olan tarihi İpar Köşkü için 21 milyon Euro'luk teklif az geldi.

110 yıllık bir geçmişe sahip köşk, 12 dönüm arazi üzerinde yer alıyor. Köşkü, 1997 yılında ünlü armatör Şadan Kalkavan ile MNG Holding'in patronu Mehmet Nazif Günal, 8.5 milyon dolara Abidin Cevher Özden'den satın almıştı.

 

Ekonomist'in haberine göre; Köşkte Kalkavan ve Günal'ın yüzde 50'şer oranında hissesi bulunuyor. Köşkün arazisi içerisinde yer alan daha önce Abidin Cevher Özden tarafından inşa ettirilen tek katlı blokta Şadan Kalkavan ailesiyle birlikte oturuyor. Köşkü satmayı düşünmeyen her iki ortak, bir yandan da köşk için ortaklık ve satın alma yönünde teklifler alıyor.

 

Bu yöndeki teklifleri doğrulayan Mehmet Nazif Günal, dergimize "Burayla ilgili şimdilik hiçbir projemiz yok. Satmayı planlamıyoruz. Satın alma teklifleri ev olarak kullanmak amacıyla yapıldı. Ortaklık teklifi aldık, ancak proje geliştirmeyi düşünmüyoruz." şeklinde açıklamada bulundu


Aldığımız duyumlar, Kalkavan ve Günal'ın İpar Köşkü için 25 milyon Euro(52 milyon lira) istedikleri yönünde. Bu konuda açık kapı bırakan Günal, "Şu ana kadar 21 milyon Euro öneren oldu. Çok daha iyi bir teklif gelirse satmayı düşünebiliriz." diyor.

 

Öte yandan İpar Köşkü'nün komşusu olan Büyük Kulüp, bir dönem bu köşkü satın alma yönünde yoğun bir uğraş vermişti. Büyük Kulüp'ün Yönetim Kurulu Başkanı Duran Akbulut, bu konuda şu bilgileri veriyor:

"Burayı alıp, kulüp bünyesinde bir sosyal tesise dönüştürme projemiz vardı. Buraya 13 milyon dolar verdik, Sayın Kalkavan ve Günal 15 milyon dolar istedi. 15 milyon dolar verdik, bu sefer fiyatı 20 milyon dolara çıkardılar. Biz de bunun üzerine satın almaktan vazgeçtik. Şimdi ise 25 milyon Euro istiyorlar."


İpar Köşkü, 1901 yılında, Cemil Paşa (Topuzlu) tarafından mimar Vallaury'e yaptırılmıştı. Bu yüzden uzun yıllar "Cemil Topuzlu Paşa Köşkü" diye bilindi. Köşk, 30 dönümlük bir arazi içerisine, art nouveau tarzında inşa edilmişti. Köşk, 1931 yılında Türkiye'nin ilk sanayicilerinden şeker kralı Hayri İpar'a satıldı. 1960 askeri darbesinde yurtdışına kaçmak zorunda kalan Hayri İpar, köşkü önce çocukları üzerine kaydettirmesine rağmen, ölümüne yakın kararını değiştirip karısı Emine Tevhide İpar'a devretti.

 

Abidin Cevher Özden, Emine İpar'a yaklaşmayı başarıp, 1980 yılında köşkü üzerine geçirdi. O sırada oğul Ali İpar, 6 ay önce annesinin hacir altına alınması davası açtığını belirterek, işlemlerin durdurulması için mahkemeye başvursa da dava sonuçlanana kadar Özden, köşkün mülkiyetini aldı.

 

Özden, 1980 yılında 70-90 milyon lira edecek İpar Köşkü'ne 175 milyon lira ödeyerek satın aldığını, imar izni olmadığı için amacının ailesiyle burada oturmak olduğunu belirtse de, 1986 yılında Kadıköy Belediyesi'nden köşk için imar izni çıkarttı. Köşkün ıhlamur, çınar, kestane ve çam ağaçları içindeki geniş bahçesinde bir anda 6 katlı 6 blok yükseliverdi. 1997 yılında bir kez daha el değiştiren köşkün yeni sahipleri ise Şadan Kalkavan ve Mehmet Nazif Günal oldu.

Ntvmsnbc Emlak, 16.03.2010

MISIR'DA 3400 YILLIK 2 HEYKEL BULUNDU

 

Mısır'ın güneyinde yapılan arkeolojik kazıda 3400 yıllık iki heykel bulundu.

 

Mısır Kültür Bakanlığından yapılan açıklamada, bulunan heykellerden birinin 4 metre boyunda ve Bilgelik Tanrısı Thoth’un heykeli olduğu bildirildi. Diğer heykelin, Firavun Amenhotep III’ün heykelinin üst kısmı olduğu belirtildi.

Kırmızı granitten yapılma heykellerin, Nil’in batı kıyısında Luksor kentinde Firavun’un anıt mezarında yapılan kazıda bulunduğu kaydedildi.

28 Şubat’ta da aynı tapınakta Amenhotep III’e ait kırmızı granitten bir heykelin başı bulunmuştu. Büyük ölçüde yıkılmış olan tapınakta yapılan kazılarda 2009 yılının Mart ayında da Amenhotep’in siyah granitten yapılmış iki heykeli bulunmuştu.

Amenhotep III, çocuk Firavun Tutankhamun’un büyükbabasıydı.

Radikal, 16.03.2010

TARİHİ KONAKLAR İLGİ BEKLİYOR





Osmanlı Devleti'nin son dönemlerinde inşa edilen tarihi konaklar, yeni neslin eski evleri kullanmak istememesi yüzünden yıkılacakları günü bekliyor.

 

Eski evlerde oturan çok az sayıdaki ailenin son fertleri de artık bu binaları terk ediyor. Şehrin en eski mahalleleri olarak bilinen Hisar, Reyhan, Kayhan, Yeşil ve Muradiye`de Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından tescillenen 200 civarındaki büyük ev veya konak, içinde ikamet eden insan kalmadığı için çökme tehlikesi ile karşı karşıya. Bursa'nın eski semtlerindeki sağlam binalar ise, kimse tercih etmediği için satılık veya kiralık pankartları ile yeniden kıymetlerinin bilineceği günü bekliyor. Ancak Bursa`da TOKİ kredisi ile restorasyonlar yapılması ise dikkati çekiyor.


Bursa Eski Eserleri Sevenler Kurumu Başkanı Mimar Zafer Ünver, bu tip ayakta kalan eski yapıların Valilik İl Özel İdaresi öncülüğünde çeşitli kurumlar tarafından satın alınarak misafirhane, butik otel, iş yeri olarak kullanılması için kampanya başlatılmasını istedi. Ünver, `Bu konuda valiliğimiz bir ekip oluşturdu. Mahalli idarelerle iş birliği yaparak bu binaların mal sahipleri ile görüşebilir. Fiyatlarını makul hale getirdikten sonra, şehrin önde gelen firmalarına ve turizm yatırımcılarına bu yerler restorasyon projeleri hazırlanarak satılabilir” dedi.

 

Böyle bir sinerjinin oluşması ile eski güzel binaların çok kolaylıkla kurtarılabileceğini belirten Ünver, “Aksi halde kullanılmayan tarihi yapıların çöküşü çok hızlı oluyor. Oysa günümüzde bu eski mahallelerde o kadar sağlam, o kadar güzel, manzarası harika, kullanımı rahat binalar var ki, bunların her geçen gün göz göre göre yok olması eski eser severleri üzüyor` diye konuştu.

Bursa Olay, 16.03.2010

TARİHİ HAMAM ORTAYA ÇIKTI

 

Bartın'ın Amasra İlçesi'nde, 2 yıl önce inşaat kazısı sırasında kalıntılara rastlanıldı. İnşaat çalışmaları durdurulurken, yapılan kazı çalışmaları sonucunda Roma dönemine ait hamam ortaya çıktı.

 

Amasra Kum Mahallesi General Mithat Ceylan Caddesi üzerinde 2 yıl önce yapılan inşaat temeli kazısı sırasında kalıntılara rastlandı. Amasra Müzesi’ne haber verilmesi üzerine gelen arkeologlar, çalışmaları durdurdular. Amasra Müzesi’nin başkanlığında Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün izni ile kurtarma kazı çalışmalarına başlandı. Yapılan kazılarda Roma dönemine ait hamam gün ışığına çıkmaya başladı. Hamamın dış duvar kalıntıları, yer karoları ve testiler bulunurken, kurnaların bulunduğu alanda ise kazı çalışmaları devam ediyor.

Radikal, Haber: Halil Tekin, 16.03.2010

DÜNYANIN EN İYİ 'SAKLANAN' SIRRI





Göbeklitepe’de küçük bir arazisi olan Şavah amca, 1986 senesinde arazisini sürmeye başladığında, arkeoloji tarihinde bilinen her şeyi alt üst edeceğini bilmiyordu. O gün küçük bir heykel buldu. Bir süre elinde tutuktan sonra, Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’ne götürdü. Heykelin milattan önce 6-7 binlere ait olduğu belirlendi.


Aradan yıllar geçti. 1995 yılında Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Harald Hauptmann tarafından, Şanlıurfa Müze Müdürlüğü başkanlığında yüzey çalışmaları yapıldı, heykelin bulunduğu yerin birkaç metre ötesinde ‘bir şeyler’ vardı. 1996 yılından bu yana Alman arkeolog Klaus Schmidt önderliğinde sürdürülen kazılarda, her yıl birkaç yüzyıl geriye gidildi. Göbeklitepe’de bugün gelinen nokta büyüleyici. Şanlıurfa’nın 17 km doğusunda, bereketli Harran Ovası hilalinin tam göbeğinde dünyanın en eski tapınağı var; tam 12 bin yıllık..


2005 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca birinci derece sit alanı ilan edilen Göbeklitepe insanlarının Neolitik Dönem’de yaşadıkları tespit edildi. Neolotik Dönem Paleotik ve Mezolitik dönemlerden sonra gelen, ‘Yeni Taş’; en bilinen adıyla da ‘Cilalı Taş Devri’ne denk düşüyor. İnsanoğlu ilk kez bu dönemde doğa ile ilişkisini kendi lehine çevirdi avcılık, toplayıcılık ile birlikte tarıma geçti. Göbeklitepe, insanoğlunun ilk kez tarım yaptığı, deneme yanılma yoluyla arpa, buğday, mercimek türü ürünleri yetiştirmeye çalıştığı bir yer.

Heykelcikler depolarda
Kazıda ortaya çıkan tapınak yapılarındaki kurt kafaları, yaban domuzları, leylek, tilki, ceylan, akrep, yılan ve kafası olmayan insan kabartması o dönem benimsenen inançla ilgili önemli bulguları oluşturuyor. Kazıdan çıkan heykelcikler, şimdilik Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi’nin deposunda saklanıyor. Erkeklik organının abartılı tasvirleri ise, erkek egemenliğinin Cilalı Taş Devri’nde de var olduğunu düşündürüyor.

Ne inanç belli, ne de kimlik
MÖ 10 bin yılına konumlanan tapınak, dairesel bir yapıya sahip. Harran Ovası’nı tepeden gören tapınağın bölgenin merkezi olduğu tahmin ediliyor. Ama sadece tahmin edilebiliyor, çünkü; eşi benzeri yok buradaki tarihin. Karşılaştırıp, yorumlayabilme şansı olmadığından ne o dönem benimsenen inancı tanımlayabilmek mümkün, ne de kimlerin yaşadığını.


Bu bilinmezliğin çözülmesi için her bilim dalından ekiplerin işbirliği içinde olması gerektiğini vurgulayan Harran Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Sabri Kürkçüoğlu çalışmaları şöyle anlatıyor: “Tapınak yapılarından sekizi gün yüzüne çıkarıldı; 16 yapı hala toprak altında. Burada dünyada bilinen en eski heykel atölyesi de var. Aynı zamanda hayvanların evcilleştirildiği ilk dönemden bahsediyoruz. Göbeklitepe, arkeoloji alanında bir çığır açtı. Dünyadaki arkeologlardan bölgeye yönelik geniş bir ilgi var. Ancak Türkiye’de sadece stajyer öğrencilerin ilgisini çekiyor! İnsanoğlunun yerleşik yaşama geçişinde açlık korkusu ve korunma içgüdüsünün etkili olduğu bilinirdi. Ancak Göbeklitepe bu tabuyu yıktı. Artık dinsel inanışların da yerleşik yaşama geçiş de etkili olduğu ispatlanmış oldu.”

Turizmciler de yeni tanıyor
Bilinen en eski tapınak, MÖ 5 bin yılına tarihlenen Malta Adası’ndaki tapınak. Göbeklitepe, ondan 7 bin yıl daha eski! Arkeoloji tarihinin yeniden yazılmasına sebep olan Göbeklitepe’nin turizm pazarında neredeyse hiç yeri yok. Şanlıurfa Belediye Başkanı Ahmet Eşref Fakıbaba, basın ve turizm camiasından geniş katılım gören Şanlıurfa Kültür ve Turizm Tanıtım günlerinde Göbeklitepe’yle ilgili olarak yaşanan sıkıntıları anlattı:
“Buraya gelen turlar, önce turistlere bir sıra gecesi yaptırıp, bir de Balıklı Göl’ü gösterip turistleri götürüyorlar. Göbeklitepe’nin değeri paha biçilmez. Bir an önce ortak bir çalışmayla turizme kazandırılmalı.”


Şanlıurfa Valisi Nuri Okutan da, “Göbeklitepe, tüm dünya için oldukça önemli bir alan. Şanlıurfa’yı turizme kazandırma yolunda da en güvendiğimiz noktalardan biri olacak” dedi.


Toplantıda yer alan turizmciler, iki gün boyunca gördükleri karşısında hayrete düştüklerini gizlemeyerek aynı noktada birleşti: “Doğru bir tanıtım yolu izlenirse, Göbeklitepe’ye Avrupa’dan Amerika’dan turist yağar.”

Radikal, Yazı: Mehmet Özdoğan, 16.03.2010

BAŞKENTTE YENİ SANAT SKANDALI





Devlet Resim Heykel Müzesi’ndeki skandalın yankıları dinmeden Ankara Hürriyet, Başkent’teki bir başka kültür skandalının perdesini araladı.

 

TCDD’yi Geliştirme ve TCDD Personeli Dayanışma ve Yardımlaşma Vakfı’nın yaptırdığı Sakarya Meydan Savaşı Panoraması ve Müzesi’nin altından skandallar zinciri çıktı. TCDD Vakfı’nın çalışmalarına 2009 yılı başında başladığı müze için kurulan komisyon, projeyi 3 milyon 100 bin TL teklifle Kültür Bakanlığı personeli ressam Vural Yurdakul’a verdi.

Vakfa, Ulaştırma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığı işbirliğiyle yürüttüğü proje için Tanıtma Fonu’ndan Kültür Bakanlığı’nın oluruyla 1 milyon 155 bin TL kaynak aktarıldı. Ressam Yurdakul, proje kapsamında Sakarya Meydan Savaşı ile ilgili olarak 85x15 metre ebadında asıl panorama tablosunun yapımına yardımcı olmak üzere savaşı detayı ile gösteren siyah beyaz, karakalem eskizler ile beş de renkli kesin eskiz yaptı.

Anıtkabir’den alıntı
Projeyle ilgili başlatılan inceleme kapsamında tabloları inceleyen yetkililer, dev panorama için önerilen ve 125 bin TL ödenen siyah beyaz çizimlerin yeni bir çizim olmayıp Anıtkabir Müzesi’ndeki panorama ile diğer savaş bölümlerinden yan yana kurgulanmış olduğunu tespit etti. Aynı panoramanın kesin renkli eskizleri için TCDD Vakfı’na 350 bin TL karşılığında beş adet yağlı boya tablosu veren Yurdakul’un sunduğu bu tabloların da dijital baskı üzerine boyama resimler olduğu anlaşıldı.

Tuval bezine yüksek ödeme
Müze için önerilen ve proje kabul heyetinde yer alan Genelkurmay Sanat Danışmanı Mehmet Özel’in, bu tablolar hakkında komisyona “yüksek sanat eseri” diye rapor sunduğu da anlaşıldı. Yetkililer ayrıca, dev panoramada kullanılacak olan ve maliyeti yaklaşık 15 bin TL olan tuval bezine de 700 bin TL ödendiğini tespit etti.

Ressam Vural Yurdakul’un KDV hariç TCDD Vakfı’ndan aldığı 287 bin 875 TL karşılığında vakfa sunduğu beş adet renkli kesin eskiz, şu anda TCDD depolarında bekletiliyor.

Hürriyet, Haber: Eray Görgülü, 16.03.2010

İŞTE SON ŞİFRE

 

 

Ajandanıza kaydedin! Bir Vatikan uzmanı, “Leonardo Da Vinci’nin Dünya’nın sonunun  1 Kasım 4006’da geleceği öngörüsünde bulunduğunu” söyledi. Da Vinci’nin İsa’nın çarmıha gerilmeden önceki havarileriyle son buluşmasını tasvir eden “Son Yemek” tablosunu inceleyen Sabrina Sforza Galitzia, “Son Yemek” tablosunun merkezinde yer alan yarım ay şeklindeki pencerenin matematiksel ve astrolojik bir bulmaca içerdiğini söyledi. 

California Üniversitesi’nde Da Vinci’ye ait el yazmalarını inceleyen, bugün de Vatikan arşivlerinde çalışan Galitzia,  Da Vinci’nin, 21 Mart 4006’da “evrensel bir sel” başlayacağını, Dünya’nın sonunun da aynı yıl  1 Kasım’da geleceğini öngördüğünü iddia etti.  Galitzia, Da Vinci’nin gerçek şifrelerini deşifre eden bir kitap hazırladığını açıkladı. Da Vinci, 460*880 santim ebatlarında olan “Son Yemek” tablosuna 1495 yılında başlamış, 1498’de bitirmişti. Tablo, 1978-1999 yılları arasında restorasyon görmüştü.   

Milliyet, 16.03.2010

ŞARHÖYÜK'E AÇIK HAVA MÜZESİ

Eskişehir Anadolu Üniversitesi (AÜ) Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Doç.Dr. Taciser Sivas, Şarhöyük'te kazı çalışmalarıyla kentin ilk yerleşim yerini açık hava müzesi haline getirmeyi hedeflediklerini söyledi.

 

İki yıl önce İngilizce ve Türkçe olarak yayın hayatına başlayan Aktüel Arkeoloji Dergisi'nin mart sayısında, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Anadolu Üniversitesi (AÜ) adına yürütülen Eskişehir Şarhöyük kazısı çalışmaları ve Frigya Bölgesi'ndeki Frig kaya anıtlarının yer aldığını belirten Sivas, Şarhöyük'ün 450 metre çapı ve 17 metre yüksekliğiyle ülkede bu büyüklükteki az kazı merkezinden biri olduğunu ifade etti.

 

Doç.Dr. Taciser Sivas, buluntulara göre bölgede kesintisiz 5 bin yıl boyunca iskan sağlandığını saptadıklarını açıklayarak, "Kazı çalışmalarının en önemli hedeflerinden biri, Anadolu Üniversitesi'nin iki yerleşkesi arasında yer alan ve Eskişehir'in kent kimliğine kavuştuğu ilk yerleşme yeri olan bu alanı yapılan çalışmalar neticesinde bir açık hava müzesi haline getirip, ortaya çıkartılan eserleri Eskişehirlilere ve Eskişehir'i ziyaret eden tüm konuklara sunmaktır" dedi.

Eskişehir Kent Haber, 16.03.2010

ERMENİ KİLİSESİ ONARILACAK

 

Sivas’ın Hafik İlçesi’ne bağlı Tuzhisar Köyü’nde 18’inci yüzyılda inşa edilen ancak şu anda depo olarak kullanılan Ermeni kilisesi onarılacak.

 

Hafik Belediye Başkanı AKP'li Zeki Aydın “Kültür ve Turizm Bakanımıza bu konuyu arz edeceğiz. Kilisenin onarılması ve turizme açılması için elimizden geleni yapacağız” dedi. Köydeki Ermeni kilisesinin arazi hissedarlarından biri olan Selahattin Gül de bu yaklaşıma sıcak baktıklarını söyledi.

Hürriyet, 16.03.2010

PANORAMİK ESERİ DEVLETE 7 KAT FAZLASINA SATMIŞLAR

 

Ankara Polatlı'da yer alan ve 3,5 milyon liraya mal olan Sakarya Meydan Savaşı Panoraması hakkında yolsuzluk iddiasıyla çifte soruşturma açıldı.

 

Genelkurmay sanat danışmanı Mehmet Özel'in yürüttüğü proje için açılan soruşturmaları TCDD Vakfı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı yürütüyor. Uzmanlar, Başbakanlık Tanıtma Fonu'ndan sağlanan ödenekle 3,5 milyon liraya yaptırılan panoramanın değerinin 500 bin lirayı aşmayacağını öne sürüyor.

 

Soruşturma kapsamında bakanlık izni olmadan ihale komisyonunda ve maliyet hesap tutanaklarında imzası olan memurlar mercek altına alındı. İhaleye teklif veren memurlar ile 3,5 milyon liralık ihaleyi alan devlet memuru Vural Yurdakul da inceleniyor. Projeyi yürüten, ihale komisyonunda yer alan, maliyet hesapları ile tabloların kabul tutanaklarına imza koyan hakkında da soruşturma açıldı. Eserin çizimi için yapılacak ihaleye 4 teklif verilirken, tekliflerden 3'ünü Mehmet Özel'in Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü döneminde yanında görev alan memurların verdiği görüldü. Restoratör Vural Yurdakul dışındakilerin ise ressam olmadığı, teknik memurlar olduğu belirtiliyor. Panorama tablosu yapım ihalesi 3,5 milyon liraya alan Yurdakul'a, devlet memuru olmasına rağmen bugüne kadar 2 milyon lira kadar ödeme yapıldığı ortaya çıktı. Bu arada Yurdakul'a ödeme yapılmasına dayanak teşkil eden çalışmaların Rus ressam Prof.Dr. Sergey Prisekin tarafından gerçekleştirildiği de iddia ediliyor.

Zaman, 16.03.2010

MEKKE'DEKİ TÜRK KIŞLASI KURTARICISINI BEKLİYOR





Mekke'de bundan sekiz sene önce bir tarih ve kültür cinayeti yaşanmış, buldozerler kutsal topraklarda kalan en önemli Türk eserlerinden birini, Ecyad Kalesi'ni yerle bir etmişler ve kalenin yerine gökdelenler dikmişlerdi. Mekke'de sadece duvarlarıyla hala ayakta kalmakta direnen Osmanlı kışlası da şimdi Ecyad'ın akıbetine uğrayacağı günü bekliyor. Çok yakında yıktırılacak olan kışlanın yerinde bir otel yahut otopark inşa edilecek.

Mekke'de bundan sekiz sene önce meydana gelen bir tarih cinayetinin benzeri, çok yakında yaşanacak. Sultan Abdülhamid tarafından Kabe'nin birkaç yüz metre ilerisinde yaptırılmış olan ve bugün harap halde bulunan Türk kışlası, Suudi yönetiminin kararıyla 2002 Ocağında yıktırılan Ecyad Kalesi gibi ortadan kaldırılıp otopark veya otel haline getirilecek.


Arabistan'daki Türk hakimiyetinin son döneminde kışla olarak kullanılan bina, 1890'lı yıllarda İkinci Abdülhamid tarafından fakir hacılara mahsus bir misafirhane olarak inşa ettirilmişti. İnşaat, Abdülhamid'in Mekke'nin baştan aşağı elden geçirilmesini, eskiyen altyapısının yenilenmesini ve Kabe'nin sellerden korunması için yeni su yolları inşa edilmesini içerisine alan bir projenin parçasıydı.


Misafirhane, birkaç yüz hacıyı barındıracak şekilde yapılmıştı. Abdülhamid'in iktidarı boyunca dünyanın dört bir tarafından Mekke'ye giden fakir hacılar bu binada para vermeden kaldılar ve yemek masrafları da, hükümdarın bu iş için ayırdığı ödenekten karşılandı.


1908'de İkinci Meşrutiyet'in ilanı, bir yıl sonra Sultan Abdülhamid'in tahtından indirilmesi ve Mekke'nin bazı isyancı kabileler tarafından tehdit edilmesi üzerine, misafirhane kışla haline getirildi. Bazı birliklerimiz Birinci Dünya Savaşı'nın ortalarına kadar burada kaldılar ve Şerif Hüseyin'in başlattığı isyanın başarıya ulaşması üzerine, diğer müstahkem mevkilerle beraber kışlayı da terkettik.


Türk birliklerinin Mekke'den çekilmeleri sırasında hüznün yanısıra büyük acılar da yaşandı:
Mekke Şerifi Hüseyin, Osmanlı İmparatorluğu'na karşı başlattığı isyanı, Türkler'i hedef alan cihad fetvasını yayınlamasından önce, 1916'nın 10 Haziran sabahının erken saatlerinde tabanca ile duyurdu: İsyanını, Mekke'deki konağının penceresinden dışarıya bir el ateş ederek ilan etti.
Konağın etrafı bir anda 5 bin kadar isyancı ile doldu ve gelenler Mekke'deki Türk karakollarına ateş etmeye başladılar.


Mekke'deki Türk birliklerinin olup bitenlerden habersiz bulunan kumandanı, karargahından telefonla Şerif Hüseyin'in konağını aradı; isyanı bizzat ayaklanmanın liderinden öğrendi ve Şerif Hüseyin, Türk askerlerinin derhal teslim olmalarını istedi.


Kumandanın isteği reddetmesi üzerine yoğun bir çatışma başladı.


Ertesi gün Kabe'nin hemen yanı başındaki Safa mevkiinde bulunan Başkarakol, isyancı Beni Haşim kabilesinin eline geçti. Ertesi gün Hamidiye'deki valilik binası işgal edildi, vali muavini karakollardaki askerlerden teslim olmalarını istedi ama subaylar yine reddettiler.


Mekke'deki çatışmalar tam 24 gün boyunca devam etti. İsyana karşı direnişin sürdüğü Cirval Kışlası'nın da 4 Temmuz 1916 günü Şerif Hüseyin'in birliklerinin eline geçmesi üzerine, Mekke'de 399 senelik Türk hakimiyeti sona erdi.


Çok yakında yıktırılması ve yerine bir otelin yahut bir otoparkın inşa edilmesi beklenen kışla binası, Mekke'deki savunmamızın bugüne kadar ayakta kalabilen tek ve son sembolüdür.


Dışarıdan bakıldığında sağlam gibi görünen binanın içi tam bir harabe halinde, bazı kısımlarında ise artık sadece dış duvarlar bulunuyor. Binanın girişindeki salonun çatısı şimdilik yerinde ama ana çatı çok daha önceden çökmüş, Mehmetçiğin bir zamanlar talim yaptığı arka avlu çöplük niyetine kullanılıyor, avlunun henüz çöp dökülmemiş köşelerini ise yer yer yabani otlar bürümüş.
Kutsal topraklarda dört asır devam etmiş olan varlığımızın son sembolü olan bu bina çok yakında Kabe'nin hemen yanı başındaki Ecyad Kalesi'nin akıbetine uğrayacak, yani yerle bir edilecek.
Bu yazıyı Türk kışlasının son durumunu Türkiye'deki resmi kurumları veyahut Diyanet Vakfı gibi mali güce sahip kuruluşları haberdar etmek için yazdım. Malum, Suudi Arabistan ile aramız bugünlerde pek iyi, dostluğumuz ve kardeşliğimiz mükemmel... Dolayısıyla birileri binayı Kral Abdullah'tan istese ama öyle beleş, hediye yahut lütuf olarak değil, parasını ödeyeceğimizi vurgulayarak talep etse, talep kabul edildiği takdirde kışlayı iyice bir elden geçirsek, ilk haline getirip en azından hacılarımız için misafirhane olarak kullansak...


Hem bize layık olanı yapmış, hem de kışlada 1916 Haziran'ında can veren askerlerimizin ruhlarını şadetmiş oluruz...

'Ecyad Kalesi'ni aynen yapacağız' deyip yerine gökdelenler diktiler
Mekke'de 3 Ocak 2002 günü bir tarih ve kültür cinayeti işlenmiş, Kabe'nin hemen yanıbaşında bulunan ve iki asır boyunca Türk birlikleri tarafından muhafaza edilen Ecyad Kalesi buldozerlerle yerle bir edilmişti.


Kale, Kabe'nin revaklarıyla beraber Mekke'de zamanımıza gelebilmiş son Türk eserlerinden biri idi ve Arap yarımadasının elimizden çıktığı Birinci Dünya Savaşı'na kadar, birliklerimiz tarafından ana garnizon olarak kullanılmıştı.


Suudi yönetimi kaleyi yıkıp yerine bir gökdelen inşa etmeyi önce 1980'de denedi, hatta projeden Türkiye'yi haberdar bile etti ama Ankara her nedense tepki göstermedi. Yıkımdan, Pakistan'ın o yıllardaki lideri Ziya ül Hakk'ın "Bu kalenin sahibi İslam Tarihi'dir, yıkılması tarihe saygısızlık olur'' diye araya girmesi üzerine vazgeçildi.


Derken, 2002'ye gelindi. Türk Dışişleri'ne kalenin yıkılacağı yolunda bazı haberler ulaşmış, Suudi tarafı ile temas edildikten sonra "bakanlığın girişimleri sayesinde yıkımın durdurulduğu" açıklanmış, hatta "kalenin korunmasına karar verildiği" için Suudi tarafına üstüne üstlük bir de teşekkür edilmişti.


Diplomatlarımız böylesine derin bir uykuda oldukları sırada, Suudiler 2002'nin 3 Ocak günü Ecyad Kalesi'ni buldozer kepçeleriyle yerle bir ettiler. Söylemesi belki tuhaf olacak ama, yazılarımla ve televizyonlarda yaptığım konuşmalarla ortalığı ayağa kaldırdım. Ankara ile Riyad arasında diplomatik bir kriz çıktı, Suudi tarafı Ecyad meselesinin "içişleri" olduğunu ileri sürdü, hatta daha da küstah bir ifade kullanarak "Tarihten söz edebilecek son ülke Türkiye'dir ve önce Ermeni meselesini halletmesi gerekir" gibisinden açıklamalar bile yaptı.


Yıkıma uluslararası kültür örgütlerinin de karşı çıkması üzerine, yalanlar birbirini takip etti. Suudiler kalenin Kral Fahd'ın emriyle yıktırıldığını duyurdular ve "Ecyad'ın bulunduğu alana hacıların ihtiyacı olan bazı binalar inşa edilecek, kale de aynı şekilde tekrar yapılacak" dediler ama birkaç ay sonra, bütün bu söylenenlerin tam aksi yaşandı.


Önce, Ecyad'ın kimin ve neyin uğruna yerle bir edildiği ortaya çıktı: Suudi Arabistan'ın o zamanki kralı Fahd'ın en küçük oğlu Abdülaziz işadamı olmuş, kalenin bulunduğu tepeye gökdelenler dikmek istemiş, Fahd da en sevdiği karısından olan küçük oğlunun hevesini kıramamıştı.


Kalenin yerine, birkaç sene içerisinde Kabe manzaralı gökdelenler dikildi; inşaatı da Amerika'nın senelerden buyana dünyanın dört bir yanında aradığı Usame bin Ladin'in ailesine ait olan "Ben Laden Construction Group" adındaki Suudi şirketinin öncülüğünde kurulan bir konsorsiyum yaptı. "Zemzem Kulesi" adını taşıyan gökdelenlerden birindeki daireler 24 yıllığına devremülk olarak, dönem fiyatları 5 bin 972 dolar ile 284 bin 273 dolar arasında değişen meblağlardan satışa çıktı, üstelik İstanbul'da faaliyet gösteren bir Türk şirketi, bazı daireleri Türkler'e de satma başarısını gösterdi!


Zemzem Kulesi'ndeki devremülklerin sahipleri, şimdi Kabe'yi metrelerce tepeden seyrediyorlar...

Habertürk, Yazı: Murat Bardakçı, 15.03.2010

ST PETERSBURG'UN 100 YILLIK CAMİSİ





Rusya'nın Batıya açılan penceresi olarak adlandırılan ve 1703 yılında Çar Petro tarafından kurulan St Petersburg şehrindeki tarihi cami, inşasının 100. yıldönümünü kutluyor.

 

Rusya İmparatorluğu’nun başkenti St Petersburg’da cami yapılmasına 2. Nikolay’ın izin vermesi ardından 1910 yılında kentin merkezinde Petro Kalesi’nin hemen karşısındaki bir arazide temeli atılan cami, 1913 yılında tamamlandığında zamanın Avrupa’daki en büyük camisi sayılıyordu.

Kule şeklinde 49 metre yüksekliğinde iki minaresi, 39 metre yüksekliğinde turkuaz renkli çinilerle süslü kubbesi ile dikkat çeken caminin inşası, akademisyen Aleksander Von Gogen gözetiminde mimar Nikolay Vasilev ve mühendis Stepan Kriçinski tarafından gerçekleştirildi. Orta Asya’dan birçok usta ve çini sanatkarının da görev aldığı St Petersburg Camisi, Semerkand’da Timurleng’in türbesinin bulunduğu Guri Emir Camisine benzerliğiyle dikkat çekiyor.

St Petersburg Camisi’nin 100. kuruluş yıldönümü yarın camide yapılacak konferans ve törenle kutlanacak. Törene, Rusya Cumhurbaşkanlığı ve Parlamentodan temsilciler, St Petersburg kentinin önde gelenleri, din adamları, Müslüman ülkelerin büyükelçiliklerinden temsilciler katılacak.

34 yıldır caminin imamlığını da yapan St Petersburg müftüsüsü Cafer Nasibullahoğlu, ikinci dünya savaşında depo olarak kullanılan ve kapatılan caminin 1955 yılı sonunda tekrar açıldığını belirtti.

Müftüye göre caminin yeniden ibadete açılmasında Endonezya’nın ilk Cumhurbaşkanı Sukarno’nun kente yaptığı ziyaret etkili olmuş. Müftü Cafer Nasibullahoğlu,  şunları söyledi:

"Endonezya Cumhurbaşkanı, Rusya’ya resmi ziyareti çerçevesinde o zamanki adıyla Leningrad’a gelmiş ve aracının içinden camiyi görmüş ve ziyaret etmek istemiş. Ancak cami kapalı olduğu için, gezi programında yer almadığı gerekçesiyle camiye götürülmemiş. Moskova’ya döndüğünde Kremlin’de kendisine Leningrad kentini beğenip beğenmediğini sormuşlar. O da iki gün kaldığı Leningrad’ı hiç göremediğini söyleyerek, caminin gösterilmeyişinden yakınmış ve bu caminin tekrar açılması ricasında bulunmuş. Daha sonra Rusya ziyareti gerçekleştiren Hindistan Başbakanı Jawaharlal Nehru’nun da aynı yönde talepte bulunduğu söyleniyor. Bunun üzerine Kremlin, camiyi 18 Ocak 1956 tarihinde tekrar Müslümanlara vererek ibadete açılmasına izin verdi."

Müftü, Endonezya Cumhurbaşkanı Sukarno’nun kızı ve ülkenin 5. Cumhurbaşkanı Megawati Sukarnoputri’nin de camiyi ziyarete geldiğini ve tek bir ağaçtan oyma yapılarak işlenmiş, ayetlerin yer aldığı bir büyük bir tablo hediye ettiğini belirtti.

St Petersburg Camisi yapıldığında kentte 8 bin dolayında Müslüman bulunduğunu anlatan Müftü, şu anda ise 5 milyon nüfuslu kentte resmi veri olmamakla birlikte 600 ile 700 bin dolayında Müslüman yaşadığını kaydetti ve beş bin kişiyi alabilecek kapasitedeki caminin yeterli gelmediğini, ikinci bir cami daha yaptıklarını anlattı.

Camide, Cuma günleri hutbenin önce ayet ve hadis kısımlarının Arapça olarak okunduğunu, arkasından Tatar dilinde ve Rus dilinde devam ettiğini belirten Müftü Cafer Nasibullahoğlu, "Tatarca kendi dilimiz, bunu Özbekistan, Kazakistan gibi ülkelerden gelen Müslümanlar da anlıyor ancak başka milletlerden olan Müslümanlar, mesela Kafkaslardan gelenler Türk dilini, Tatar dilini anlamıyor, o yüzden Rusça kullanıyoruz" diyor.

St Petersburg kentinde, çoğunluğu Tatarlar olmak üzere, Azeri, Kazak, Özbek, Kırgız, Tacik, Çeçen, Arap gibi toplam 22 değişik milletten Müslüman yaşadığını kaydeden Müftü Cafer Nasibullahoğlu, Ruslarla ilişkiler konusunda şöyle konuştu: "Atalarımız bu kent ilk kurulmaya başladığından itibaren buraya davet edilmişler. 310 yıldır burada yaşıyoruz. Müslümanlar, Ruslar, Yahudiler, Budistler bir arada yaşıyorlar ve tarihimizde hiçbir zaman başkalarıyla bir kavga, çatışma olmamış."

1976 sonunda camide göreve başladığını belirten Müftü Cafer Nasibullahoğlu, "34 yıl önce geldiğimde cami bu halde değildi. Kubbenin dış yüzeyindeki çinilerin hepsi dökülmüştü. Cami, 1980’de büyük tamir gördü ve o zamanlar hem St Petersburg meclisi hem de Cumhurbaşkanı Putin’den epey yardım aldık" dedi.

Radikal, 15.03.2010

SULTANAHMET'TEKİ MÜZE ARAZİSİ ÇAY BAHÇESİ OLDU

 

Milli Emlak Dairesi Başkanlığı'nın Sultanahmet'te müze yapılması için tahsis ettiği arsaya çay bahçesi yapıldı.

 

Bundan altı yıl önceydi... Eminönü Belediyesi, Sultanahmet Camii'nin hemen yakınında bulunan, ancak gecekondular tarafından işgal edilen Hazine'ye ait yeşil alana talip oldu. Milli Emlak Dairesi Başkanlığı ise, arazinin kültür merkezi ve taş eserlerin sergileneceği açık müze yapılması kaydıyla belediyeye tahsisine izin verdi. Belediye, bu şartı kabul ederek denize nazır araziyi aldı. Arsadaki gecekondular kısa süre içinde tahliye edildi. Çevre sakinleri, arazinin kültür merkezi ve müze olmasını bekliyordu ki ilginç bir gelişme oldu. Arazi, ani bir karar değişikliğiyle otopark olarak kiraya verildi.
 

Arazi, uzunca bir süre otopark olarak kullanıldı. Eminönü Belediyesi'nin kapatılıp bölgenin Fatih Belediyesi'ne bağlanmasıyla, bu kez de, üzerindeki ahşap binayla birlikte özel şahıslara tahsis edildi. İşletme hakkını alanlar ise, izin almadan çivi bile çakmanın yasak olduğu arazideki ahşap binayı yıkıp, yerine çelik konstrüksiyondan çay bahçesi yapmaya başladı. Müze arazisinin çay bahçesine dönüştürülmesine karşı çıkan, arazinin altında Bizans Sarayı kalıntıları olduğunu iddia eden çevre sakinleri ayaklandı, inşaatın durdurulmasını istedi, ancak sonuç alınamadı. 

Habertürk, Haber: Ercan Sarıkaya, 15.03.2010

TARİHİ BÜYÜK OTEL'İN RESTORASYONU BİTİYOR

 

Kaplıcalarıyla ünlü Yalova'nın Termal İlçesi'nde, 1907'de inşa edilen, Cumhuriyet'in kuruluşunda önemli olaylara tanıklık eden, Mustafa Kemal Atatürk'ün sık sık ziyaret ettiği tarihi Büyük Otel ve Gazino'nun restorasyonunda son aşamaya gelindi.

Tarihi Büyük Otel ve Gazino, 1980'den sonra adeta kaderine terk edildi. İşlevsiz kaldığı yaklaşık 30 yıllık süreçte, iki yapı da gerek bakımsızlık gerekse fiziksel etkiler yüzünden harabe haline geldi. Tamamı ahşap olduğu için muhtemel bir yangında büyük tehlike oluşturabilecek tarihi yapılar için ilk adım, 2 yıl önce atıldı. Sağlık Bakanlığı'ndan, 2007'de Termal Belediyesi'ne devredilen tarihi yapılar için 25 Nisan 2008'de restorasyon ihalesi yapıldı. Aslına sadık kalınarak, tamamen ahşap malzemeyle yapılan iki tarihi binanın kaba inşaatının tamamlandığını belirten restoratör firma yetkilileri, şöyle konuştu: "Geçmiş dönemde çekilmiş fotoğraflardan da yararlanılarak hazırlanmış olan projelere uygun olarak binaların bire bir aynısını yaptık. Çalışmalarda sona gelindi. 3-4 ay içerisinde tesis hizmete girmeye hazır hale gelecek."

Zaman, 15.03.2010

17 YIL SONRA KALDIĞI YERDEN AYASOFYA





Ayasofya Müzesi'nin içindeki 181 tonluk iskelenin son parçaları da söküldü. Müze restorasyonu nihayet bitti. İstanbul Life, mart sayısında konuyu sayfalarına taşıdı.

 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti'yle ilgili çalışmalar devam ediyor. Bu çalışmaların en önemlilerinden biri de Ayasofya'daki restorasyonlarının tamamlanması. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı, 2009 yılının ocak ayında başlattığı kapsamlı restorasyon çalışmalarıyla, İstanbul'un köklü tarihinin bin 500 yılına tanıklık etmiş, yazılı tarihin kaydedemediklerini duvarlarında taşıyan Ayasofya'nın öyküsünü önümüzdeki nesillere aktarmayı amaçlıyor. Bu çalışmalar kapsamında geçtiğimiz ay, 17 yıldır Ayasofya Müzesi'nin içinde bulunan 181 ton ağırlığındaki demir iskelenin son parçaları söküldü. Restorasyon çalışmaları sürerken bulunan ‘Serafim figürü', müzeyi yeniden dünya gündeminin üst sıralarına taşımış, Ayasofya'nın derin tarihini bir kez daha gözler önüne sermişti. İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı'nın Ayasofya'daki çalışmalarının ikinci aşamasını ise, galeri katının onarımı oluşturuyor. Ayrıca, I. Mahmut Kütüphanesi, I. Mahmut Şadırvanı ve Sıbyan Mektebi'nin restorasyonları da çalışmalar arasında yer alıyor. Üzerlerinde 'Hz. Allah, Hz. Muhammed, Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin' isimlerinin yazılı olduğu, 7.5 metre çapındaki dünyanın en büyük hat levhaları kabul edilen sekiz levhanın konservasyonu ve restorasyonuyla Ayasofya'nın iç mekan aydınlatmasını sağlayan kandilliklerin restorasyonu da ajansın çalışmaları kapsamında. Ayrıca, Ayasofya Bilim Kurulu'nun denetiminde gerçekleştirilecek cephe restorasyonuyla uzun yıllardır yapıya zarar veren çimento esaslı derzler ve sıvalardan yapı arındırılacak.

 

Restorasyonda gerçekleştirilen çalışmalar
- 520 metrekare genişliğinde, 55 metre yüksekliğinde ve 181 ton ağırlığındaki çelik iskele söküldü.
- Ana kubbe kuzeydoğu çeyreğinde yaklaşık 500 metrekare bezemeli yüzeylerde yer alan mozaik ve mozaik taklitlerinin restorasyonu gerçekleştirildi.
- Bu çalışmalar esnasında müzenin kuzeydoğu kubbesinde yer alan, 160 yıl sonra gün yüzüne çıkarılan ve 700 yaşında olduğu tahmin edilen altı kanatlı melek yüzü Serafim ortaya çıktı.
- Ayasofya iç narteks tonoz yüzeylerinde bulunan yaklaşık 600 metrekare mozaik ve mozaik taklidi yüzeylerde konservasyon ve restorasyon gerçekleştirildi.
- Mozaikleri Justinianus dönemine ait iç nartekste uzun yıllar sonra ilk defa bir restorasyon ve konservasyon çalışması başlatıldı.

Milliyet Cadde, Haber: Burcu Özbek, 15.03.2010

ÇÖLDEN CADDE ÇIKTI

 

Mısır’ın antik Luksor kentinde kazı yapan Mısırbilimciler, binlerce yıldır kumların altında yatan “Sfenksler Caddesi”ni ortaya çıkardı. Dünyanın en büyük dini ayin geçidi caddesi olma özelliğini taşıyan yolda yüzlerce sfenks bulunuyor. Dini törenlerin gerçekleştirildiği iki büyük tapınakla bağlantılı olduğu düşünülen üç bin yıllık sfenkslerin ilk bölümü, önümüzdeki haftalarda ziyarete açılacak.

Ancak kimi yabancı uzmanlar, proje için kullanılan ağır iş makineleri ve buldozerlerden şikayetçi. Mısırlı yetkililerin korkusundan ismini veremeyen Amerikalı bir arkeoloğun iddialarına göre, kazı aceleye getirildi. Arkeolog, olayı rezalet olarak tanımlayarak “Burayı turizme açabilmek için çok acele ettiler, çok özel bazı yapılar kasten yok edildi. Bu yerin ruhunu katlettiler” diye konuştu.

Milliyet, 15.03.2010

MARMARAY-METRO KURTARMA KAZILARI KİTAPLAŞTI





İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nın sponsorluğunda, İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nce yayına hazırlanan “İstanbul Arkeoloji Müzeleri 1. Marmaray –Metro Kurtarma Kazıları Sempozyumu Bildiriler Kitabı”, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Yürütme Kurulu Başkanı Şekib Avdagiç ve İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürü Prof.Dr. Ahmet Emre Bilgili’nin ev sahipliğinde, 22 Mart 2010 Pazartesi günü, İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Alay Köşkü binasında, saat 17.30’da düzenlenecek bir toplantı ile kamuoyuna sunulacak.

8500 yıllık gizemin kitabı
İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Kültürel Miras ve Müzeler Direktörlüğü ile İstanbul Arkeoloji Müzeleri işbirliğiyle hazırlanan ve İstanbul’un 8500 yıllık gizemli arkeolojik tarihini kapsamlı bir içerikle belgeleyen kitabın editörlüğünü İstanbul Üniversitesi Sualtı Kültür Kalıntılarını Koruma Anabilim Dalı Başkanı Yrd. Doç.Dr. Ufuk Kocabaş, koordinatörlüğünü İstanbul Arkeoloji Müzeleri Vekil Müdürü Zeynep Kızıltan yapıyor.

Sadece 600 adet bastırılan kitapta bildirileriyle yer alan yazarlar şöyle sıralanıyor: Oya Algan, Hasan Alpak, Bedri Alpar, Altan Armutak, Selim Balcısoy, Sait Başaran, Ümit Çelik, Günhan Danışman, Feza Demirkök, Emel Oybak Dönmez, Elmas Kırcı Elmas, Yalçın Eyigün, Cem Gazioğlu, Metin Gökçay, M. Ece Işık, İsmail Karamut, Ahmet Emrah Kavlak, Ceren Kayalar, Zeynep Kızıltan, Ufuk Kocabaş, Işıl Özsait Kocabaş, Vedat Onar, Demet Ongan, Hadi Özbal, Mehmet Özdoğan, Uzlifat Özgümüş, Kurultay Öztürk, Gülsün Pazvant, Doğan Perinçek, Erol Sarı, Otto Spaargaren, Denizhan Vardar, M. Namık Yalçın, Özlem Bulkan Yeşiladalı, İsak Yılmaz, Yücel Yılmaz.

Kitabın içeriği
“İstanbul Arkeoloji Müzeleri 1. Marmaray –Metro Kurtarma Kazıları Sempozyumu Bildiriler Kitabı”, Marmaray Tüp Geçit Projesi ile Metro Projesi çalışmaları sırasında, 2004’te ortaya çıkan arkeolojik buluntular ışığında İstanbul’un 8500 yıllık süreçte geçirdiği kültürel, sanatsal ve jeolojik değişimi ele alan Marmaray – Metro Kurtarma Kazıları Sempozyumu’nda sunulan gemi ve tekne arkeolojisi, kent arkeolojisi, jeo-arkeoloji, osteo-arkeoloji, arkeo-botanik, sanat tarihi, deniz ticareti, filoloji ve dendrokronoloji konularındaki makaleleri kapsıyor.

Marmaray ve Metro Projeleri kapsamında yapılan kazılarda gün ışığına çıkarılan taşınır ve taşınmaz kültür varlıklarının doğru yorumlanması ve doğru bilgiye ulaşılması için birçok üniversitenin ilgili bölümleri ve konularında uzman akademisyenlerle birlikte çalışılıyor.

Ulaşım sorununun çözümünden tarihe yolculuk
İstanbul’un ulaşım sorununa çözüm üretebilmek, kent yaşamının sağlıklı yürümesini sağlayabilmek ve aynı zamanda kentin doğal, tarihi özelliklerini koruyabilmek amaçlarıyla Ulaştırma Bakanlığı tarafından başlatılan Marmaray Projesi ile İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin başlattığı Metro Projesi’nin Tarihi Yarımada’da kalan Yenikapı, Şehzadebaşı ve Sirkeci ile tarihi dokuya sahip Üsküdar’da sürdürülen ve büyük bir bölümü tamamlanan arkeolojik kazılar; İstanbul Arkeoloji Müzeleri başkanlığında ve müze uzmanlarının sorumluluğu altında, ilgili alanlardan dahil olan uzman ekiplerce yürütüldü.

Bu çalışmalarda Yenikapı kazı alanında açığa çıkartılan Theodosius Liman kalıntıları, tekneler, Neolitik yerleşme; Sirkeci ve Üsküdar’da tespit edilen Osmanlı ve Bizans mimari kalıntıları ile bu kalıntılar altında bulunan Arkaik Klasik, Hellenistik ve Roma Dönemlerine ait buluntular kent tarihinin yanı sıra dünya kültür tarihine de çok önemli katkılarda bulunuyor.  

Yapı, 15.03.2010

BERTA KÖPRÜSÜ'NDE HES PROTESTOSU





Artvin'de, HES karşıtlarının "Nehirlerimize ve Sularımıza Sahip Çıkalım" protestosu Berta Köprüsü üzerinde gerçekleştirildi. Protesto gösterisine Erzurum’dan çok sayıda sivil toplum üyesi de katıldı.

 

Protesto gösterisini Yeşil Artvin Derneği, Derelerin Kardeşliği Platformu ve Türkiye Su Meclisi organize ederken, çok sayıda Artvinli de protestoya destek verdi.

 

Yeşil Artvin Derneği Yönetim Kurulu Üyesi Bedrettin Kalın, Çoruh ve dereleri için Rize ve Erzurum'dan gelen ve kendilerine destek veren 58 sivil toplum örgütü adına açıklama yaptığını söyledi. Suyun, sanılanın aksine sınırlı bir kaynak olduğunu anlatan Kalın, şöyle konuştu: "Bu nedenle günümüzde su kaynaklarının etkin kullanımı ve yönetimi en önemli problemlerden birini oluşturur. Türkiye, kuraklık ve beraberinde meydana gelebilecek hastalıklar için tehlikeli yıl olarak görülen 2025'te su sıkıntısı çekecek ülkeler arasında gösterilmektedir. 'Su berekettir, sudan elde edilen enerji temiz enerjidir, dünyanın en temiz, verimli enerjisidir' şeklinde lanse edilen HES'lerin yapım aşamasında akarsuya karışan betonarme ve yan katkı kimyasalları, dere yatağına moloz dökümü ve binlerce beton hafriyat nedeni ile işletme aşamasında akarsuyun akış dengesinin ortadan kalkması sonucu sucul, yarı sucul organizmalar ve ekosistemlerin yok olması nedeniyle, birer çevre felaketi olduğu görmezlikten gelinmektedir.Enerji üretiminde kullanılacak kaynakların seçiminde çevresel etki değerlendirmesi her geçen gün daha belirleyici hale gelmektedir. Ancak, yapılan HES projelerinde hazırlanan ÇED'ler, sadece ruhsat alınan HES alanı için yapılıp havzaya etkisi irdelenmemektedir. Mevcut ÇED uygulamaları zaten yeterince duyarlı hazırlanmamakta, özellikle en çok zarar gören akarsu ekosistemi ya hiç ya da çok az irdelenmektedir.''
Bedrettin Kalın, tarihi Berta Köprüsü'nün de Deriner Barajı'nın göl havzasında sular altında bırakılmak istendiğini belirterek köprünün onlarca tarihi eser gibi yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu söyledi.


Açıklamanın ardından davul zurna eşliğinde halay çeken katılımcılar, kollarına kırmızı kurdele takarken araçlarına da değişik pankartlar ve yazılar yazdı. Çoruh Nehri'ne siyah çelenk bırakılırken, jandarma ekiplerinin yoğun güvenlik önlemi aldığı protesto gösterisi olaysız sona erdi.

Erzurum Gazetesi, 15.03.2010

BU TABLO 1 MİLYON LİRAYA ALICI BULDU

 

Alif Art Antikacılık A.Ş. tarafından düzenlenen “Bahar Müzayedesi”nde 500 bin liraya satışa sunulan Şeker Ahmet Paşa’nın “Natürmort” tablosu, 1 milyon 350 liradan alıcı buldu.

 

Müzayedede ayrıca, 250 bin liradan satışa çıkarılan “Edirne Kari Celi Muhakkak Besmele” 350 bin liraya, 280 bin liradan satışa çıkarılan tuğralı gümüş aşurelik 300 bin liradan, 225 bin liradan satışa çıkarılan “Osmanlı tombak -bir çift sahan” açılış fiyatından alıcı buldu. Bu arada, müzayedeye katılan komedyen Cem Yılmaz 12 tablo satın aldı.

Türkiye Gazetesi, 15.03.2010

YÜZBAŞI DİMİTROYATİ'NİN MEZAR TAŞI, HAYAL ÜRÜNÜ OLDUĞU GEREKÇESİYLE KALDIRILDI

 

Her cephesinde, her siperinde ayrı ayrı kahramanlıkların yaşandığı Çanakkale Savaşı'nda Mehmetçikler ile birlikte mücadele eden ve hayatını kaybeden az sayıdaki gayri müslimlerin sembolü olan Alay Tabibi Yüzbaşı Dimitroyati'nin isminin yazılı olduğı mezar taşı, hayal ürünü olduğu gerekçesi ile 57. Alay Şehitliği'nden kaldırıldı.

 

Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı içerisinde yer alan kanlı sırt bölgesine yaklaşık 20 yıl önce o dönemin hükümeti tarafından yaptırılan 57. Alay Şehitliği'nde ziyarete gelenlerin en çok dikkatini çeken ve üzerinde 'Alay Tabibi Yüzbaşı Dimitroyati' yazan mezar taşının başında hatıra fotoğrafı çektiren vatandaşlar, mezar taşının yerinden söküldüğünü görünce hayrete düştü.

 

Çanakkale Savaşı'nı 7 düvele karşı Kürdü, Lazı, Çerkezi ve gayri müslimleriyle Osmanlı'nın kazandığını, gelen ziyaretçilere büyük bir gurur ile anlatan ve ziyaretçileri Rum vatandaşı Dimitroyati'nin mezar taşının başında toplayan rehberler, 20 yıldır alay şehitliğinde duran ve sembol haline gelen mezar taşının kaldırılmasına tepkili.

 

Bölgede yapılan işlerden bihaber olduklarını kaydeden rehberler, şehitlikle ziyaretçiler arasında köprü durumunda olduklarını, bölgede yapılan değişikliklerden en son kendilerinin haberdar edildiğini, son yaşanan olayda mezar taşının kaldırıldığını ziyaretçilerden öğrendiklerini söyledi.

 

Yaptıkları araştırmalarda, Dimitroyati'nin mezar taşının Tarih Kurulu'nun yaptığı araştırma sonrasında böyle bir ismin savaşta yer almadığının tespit edilmesi üzerine kaldırıldığını hatırlatan Alan Kılavuzlarından Hikmet Toylan, 57. Alay Şehitliği yapılırken bu konunun neden araştırlmadığını ve neden 20 yıl sonra araştırılma ihtiyacı hissedildiğini merak ettiklerini sordu.

 

Çanakkale Savaşı'na katılmış ve hayatını kaybetmiş onlarca gayri müslim olduğunu vurgulayan Toylan, Dimitroyati isminin o insanların sembolü olduğunu, bu nedenle mezar taşının yerinden kaldırılmasının kendilerince doğru bulunmadığını ifade etti. Dimitroyati yazılı mezar taşının artık fotoğraflarda anı olarak kaldığını vurgulayan Toylan, aynı yere şehit Mehmetçiklerden birisi olan 'Çetmi Alioğlu İbrahim 1893-22 yaşında' yazılı mezar taşının konulduğunu, bu durumdan habersiz olan bir çok ziyaretçinin şehitlikte diğerlerinden farklı olan Dimitroyati mezar taşını aradığını ifade etti.

 

57. Alay'ın en küçük erinden en sorumlu komutanına kadar tüm askerlerinin şehit düştüğünü ve Dimitroyati için bir de Çanakkale Savaşı'nı anlatan kitaplarda yer alan hikaye bulunduğunu belirten Toylan, "57. Alay'ın kapısından içeri girildiğinde sağ ve sol taraflarında alayın şehit komutanlarının isimleri bulunmaktadır. Sağ taraftaki adada ilginç bir komutan ismi var. Bu kişi, Yüzbaşı Dimitroyati, 57. Alay doktorudur. Savaş devam ederken Dimitroyati ağır yaralanmış ve başında Ali Çavuş o sırada Dimitroyati Ali Çavuşa der ki, 'Bak ben ağır yaralandım her an ölebilirim. Sakın bana gavur, mavur deyip beni sizinkilerin yanından ayırma' der. İşte Osmanlı'nın milletleri nasıl birleştirdiğini ve devlete hizmet eden vatandaşlar haline getirdiğine ilginç bir örnek Yüzbaşı Dimitroyati. Daha önceden burayı gezdirdiğim bazı ziyaretçiler beni arayarak anlattığınız Dimitroyati'nin mezarı şehitlikte yok dediler. Ben de onlara yanlış yere bakıyorsunuzdur dedim. Ben de meraklandım ve baktığımda mezar taşının kaldırıldığını ve yerine başka bir şehidimizin isminin yazılı olduğu mezar taşının konduğunu gördüm." diye konuştu.

 

Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı'nın bağlı olduğu Çevre ve Orman Bakanı Veysel Eroğlu, alayda olmayan birin orada varmış gibi göstermenin bir anlamı olmadığını ve daha önce yapılmış olan bir yanlışın kurul tarafından bugün için düzeltildiğini söyledi.

Zaman, 15.03.2010


******


DİMİTROYATİ ÇANAKKALE'DE DEĞİL, ERZURUM'DA ÖLDÜ





Çanakkale'de 20 yıl önce yaptırılan 57'nci Alay Şehitliği'nde bulunan "Alay Tabibi Yüzbaşı Dimitroyati" yazılı mezar taşının kaldırılması, tartışmaları da beraberinde getirdi. Aynı zamanda Gelibolu Milli Parkı Danışma Kurulu üyesi de olan ve 12 yıldır Çanakkale Savaşları üzerine araştırmalar yapan Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç.Dr. Burhan Sayılır, mezar taşının kaldırılması kararının isabetli olduğunu savundu. Sayılır, Mazhar Osman ve Kemal Özbay'a ait arşivler ile ordu arşivinde yaptığı çalışmalarda, Osmanlı Ordusu'nda görevli Tabip Yüzbaşı Dimitriyati'nin 7 Haziran 1916'da Erzurum Aziziye Hastanesi'nde öldüğü bilgisine ulaştığını kaydetti. Sayılır, şöyle devam etti: "Dimitroyati isminin 57'nci Alay Şehitliği'ni yapan kişiler tarafından, 'ne farkeder' düşüncesiyle konulduğunu düşünüyorum. 'Böyle bir kişi yoktur, vatan için ölmemiştir' demek doğru değil ama Çanakkale'de değil, Aziziye'deki bir yere bu mezar taşının konulması gerekir. Tarihi bir yanlış düzeltilmiştir."

Türkiye'de Rumca yayımlanan Apoyevmatini Gazetesi'nin Genel Yayın Yönetmeni Mihail Vasilliadis ise Çanakkale Savaşı'nda, Osmanlı İmparatorluğu'nun tebaası olan Rum, Ermeni, Yahudi, Kürt ve Türk'ün birlikte savaştığını kaydederek, şunları söyledi: "Dimitri olmadıysa, Yorgo şehit oldu. Bunun konu edilmesi bile beni rahatsız ediyor. İsmi Dimitri değil de, Mehmet Ali olsaydı aynı araştırma yapılacak mıydı? Bir yanlışlık varsa bunun sorumlusu olanlar soruşturulsun." Mezar taşının kaldırılmasıyla ilgili diğer görüşler şöyle:

* Şinasi Haznedar (Çanakkale Kültür ve Turizm İl Müdürü): Yapılan işgüzarlık. Üzücü bir durum. Bir vatandaş olarak yapılanı yakışıksız ve yersiz buluyorum. O yüzbaşı 1915 yılında, cephede savaşan yaralı askerlerimize ve diğer askerlere müdahale etmiş bir kişidir.

* Ercan Yavuz (Çanakkale Rehberler Derneği Başkanı): Şehitlik Milli Savunma Bakanlığı'nın kayıtlarına göre düzenlenmiştir. Rum asıllı Dimitroyati, 57'nci Alay'ın tabibidir ve Çanakkale'de şehit düşmüştür. Buradaki rehberlere sürekli olarak, 'Bu savaş sadece Müslüman Türklerle kazanılmadı vurgusu yapın' deniyor. Kimin talimatıyla böyle bir karar alındığını öğrenemedik. Burayı gezmeye geleceklere bu konu ile ilgili nasıl bir açıklama yapacağız bilemiyorum. Ufak bir araştırmayla, Dimitroyati'nin Sarıkamış'ta değil, Çanakkale'de şehit düştüğü anlaşılacaktır.

Sabah, 16.03.2010

BİRGİ'DE RESTORASYON ATAĞI

 

Tarihi MÖ 7. yüzyıla kadar dayanan Ödemiş’in Birgi Beldesi’nde kültürel varlıkların ayağa kaldırılması için başlatılan çalışmalarda yeni adımlar atıldı. CHP’li Belediye Başkanı Cumhur Şener, çürümeye yüz tutan kültürel varlıkları kurtarmak için büyük bir çaba gösterdiklerini belirtti.

Bu çerçevede bugüne kadar kaderiyle başbaşa bırakılan 347 yıllık Dervişağa Medresesi’ne el attıklarını kaydeden Şener, yedi odalı binanın sanat tanıtım merkezi olması için hazırlanan proje çerçevesinde Vakıflar İl Müdürlüğü ile temasa geçtiklerini belirtti. Şener, “İl Müdürü Muzaffer Ataseven ile yapılan görüşmelerin sonunda bir protokol yaparak tarihi binayı belediyemize kazandırdık. Hazırlanan projeye göre, maliyetleri çıkarıp Haziran ayında  Vali Cahit Kıraç’a sunarak, kültür varlıklarının onarılması ile ilgili katkı payı yönetmeliği çerçevesinde ödenek talebinde bulunacağız. 2011 yılı sonuna kadar projenin hayata geçirilmesini hedefliyoruz. Binada Birgi’de yetişen ürünlerin ve el sanatlarının tanıtımı ile satışını yaparak beldeyi ekonomik yönden kalkındırmayı planlıyoruz” dedi.


Benzer bir çalışmanın 18. yüzyıl mimarisi Sadıoğlu Konağı için yapıldığını bildiren Şener, binanın restorasyonu için Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi (MSGSÜ) Rektörü Prof. Rahmi Aksungur ile temasa geçtiklerini söyledi. MSGSÜ Mimarlık Fakültesi araştırma görevlisi Tiğin Töre de Birgi’ye gelerek proje çalışmalarına başladı.

Hürriyet Ege, 15.03.2010

SİDE MÜZESİ BİR YIL İÇİNDE 3 BİN 239 TARİHİ ESERİ ONARDI





Antalya'nın Manavgat İlçesi Side Müze Müdürlüğü, 2009 yılında 3 bin 239 tarihi eserin restorasyon ve konservasyonunu (tarihi metal eserlerin onarımı) yaptı. Side Müze Müdürlüğü, 5 yıl içinde 3 bin 600 tarihi eserin konservasyonu ve restorasyonunu gerçekleştirerek Türkiye'de bir ilke imza attı. Side Müze Müdürü Güner Kozdere gözden geçirdikleri 3 bin 239 tarihi eserin 6'nın restorasyon, 3 bin 30'nun sikke konservasyonu ve 203'nün eser temizliği olduğunu kaydetti.

 

Müzelerinin 2008 yılında 120 heykel onarımı ve 500 sikke konservasyonundan ötürü Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay tarafından onur plaketiyle ödüllendirildiğini hatırlatan Kozdere, 2 yıl içinde 9 bin 688 sikkenin temizlemesini biterek sergiye açacaklarını kaydetti. Kozdere, "Geçen yıl 3 bin 239 tarihi eserin onarımını gerçekleştirerek Türkiye'de bir ilke imza attık. Yaptığımız araştırma neticesinde bu kadar tarihi eser onaran başka bir müze ve kurum yok. Müzemizin laboratuarında restorasyon çalışmalarımız aralıksız devam ediyor. Müzemizde 9 bin 776 sikke, 2 bin 128 tarihi eser olmak üzere toplam 11 bin 904 eser bulunmakta." diye konuştu.

 

Kozdere, müzelerinin sorumluluk alanında 43 arkeolojik, 5 doğal, 3 kentsel olmak üzere 51 sit alanının bulunduğunu söyledi. Kozdere, bunun yanı sıra müzelerine bağlı 328 tescili kültür ve tabiat varlığını bulunduğunu ifade etti. Anadolu Beylikleri dönemine ait sandukaların restorasyon çalışmasının tamamladığını belirten Kozdere, Manavgat Belediyesi'nin yapılacağı çevre düzenlemesi sonrası sandukaları kazı yaptıkları yerde sergileyeceklerini kaydetti.

haberler.com, 15.03.2010

BİR MUCİZENİN ÖYKÜSÜ!..

 

Tam 40 yıl önce Afyonkarahisar yöresinde incelemelerim sırasında, yolum kentin müzesine de düşmüştü. Müzeyi gezdiren Müdür Hasan Tahsin Uçankuş, bir-iki hafta önce Dinar yakınlarında yaptığı bir “tümülüs (anıtmezar)” kazısını yeni bitirmişti. Ahşap mezar odası, Polatlı yakınında Gordion’da Kral Midas’ın görkemli tümülüsünde olduğu gibi, doğa koşullarına dayanıklı “ardıç” ve “sedir” ağaçlarından yapılmıştı.

1969’da kaçak kazı yapanlar içeride beklediklerini bulamamışlardı. Çünkü mezar önceki çağlarda soyulmuştu. Ancak hiçbir şey bulamayınca mezar odasını oluşturan kalasların üzerlerindeki renkli resimler nedeniyle bazılarını kesip almışlardı. Kaçakçılar, şu ana değin, Anadolu’da bulunmuş ahşap üzerine yapılmış “en eski” ve hatta “tek örnek” resimler olduklarını elbette bilmiyorlardı! İyi ki öteki kalasları yerinde bırakmışlardı!

Durumu Ankara’ya bildiren Uçankuş, bir yıl sonra gelen izinle, tümülüsü inceleyip kazdığında sonraki yüzyıllarda Romalıların da yeni gömüleri mezar odasına eklediklerine ilişkin kanıtlar bulmuştu. Ama en önemlisi, kazıcıların geride bıraktıkları bazı kalasların üzerindeki renkli boyalar dikkat çekiyordu. İşte o günlerde müzeyi ziyaret ettiğimde Uçankuş, şu ana değin dahi benzeri bulunmayan, ahşaplar üzerine 2500 yıl önce yapılmış resimlerden duyduğu heyecanı benimle paylaşmıştı.

Ne var ki Ankara’daki yetkililer, bu buluntulara ilgi göstermeyecek; onarılarak depoya kaldırmak yerine, korumasız olarak “müzenin çatı arasına” atılacaklardı.

ABD Cornell Üniversitesi’nden, yatay dairesel eğrilerinden ağaçların ve dolayısıyla mimari kalıntıların tarihlerini saptayan “dendrokronoloji” profesörü Peter Ian Kuniholm, 20 yıl sonra müzeye uğradığında bu kalaslar kendisine gösterildiğinde bazı kesitler alıp laboratuarına götürecekti.

Bir şans
Aradan yine bir 20 yıl daha geçer… Münih Üniversitesi Arkeoloji Profesörü Latife Summerer, Bavyera Eyalet Arkeoloji Müzesi’nin deposundaki incelemelerinde bir kutudaki dört boyalı kalasa ilgi duyar. Müze kayıtlarından, bunların bilinmeyen kişilerce Münih’teki bir taşıma şirketine bırakıldığını, sonraki yıllarda depoda temizlik yapılırken bazı yerleri çürümeye yüz tutmuş bu kalasların atılmasına karar verildiğini, ancak üzerinde bazı resimler algılanınca 1989’da müzeye teslim edildiğini belirler.

Prof. Summerer, 2003 Haziran’ında Afyonkarahisar Müzesi’nde öteki parçaları görünce, belleğinde Münih’tekilerle birleştirir! Keresteler arasındaki Afyon-Münih bağlantısına emindir. Prof. Kuniholm ile laboratuar müdürünü davet ederek Münih’teki öteki parçaları gösterir. Amerikalı uzmanlar, Afyon ve Münih’teki ağaçların; gerek aynı tarihte, hatta aynı ağaçtan; MÖ 474-471 tarihlerinde kesildiklerini saptarlar.

2500 yıl öncesinden günümüze ulaşan bu eşsiz tarihsel ve sanatsal kalıntının yeniden keşfi bir “şans” olmasının ötesinde, bir bilim insanının “dikkati” sayesinde gerçekleşir. Yazılı kaynaklardan antik dünyada ahşap üzerine boyalı resimlerin yaygınlığı bilinmekle birlikte, yapıldıkları organik kerestelerin doğa koşullarında zamanla çürümeleri nedeniyle günümüze ulaşmamışlardır. Günümüze ulaşanlar ise el kadar küçük parçalardır.

Tatarlı tümülüsünün renkli resimlerin günümüze ulaşmalarını Prof. Summerer “Bir mucize!” olarak yorumluyor. Tabii mucizenin gerçekleşmesini de onun “dikkatine” borçluyuz.

Genç arkeolog, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Münih’teki müzeden aldığı izinlerle, mimarlık tarihi uzmanı Dr. Aleksander von Kienlin ile birlikte parçalar üzerinde çalışmaya başlar. Cornell Üniversitesi’ne giden parçaları Münih’e getirten Prof. Summerer bundan sonraki çalışmaları şöyle anlatıyor:

“Sökülmüş, bölünmüş ve kesilmiş ahşapları bir araya getirerek, onları parça parça birleştirip Afyon Müzesi’nde ‘klima kontrollü’ bir salonda mezar odasını tekrar ayağa kaldırmak için bir çalışma başlattık. Ahşaplar ve boyalı resimleri Münih Teknik Üniversitesi’nden Prof. Erwin Emmerling ve Stefan Demeter sağlamlaştırarak onarıyorlar. Eşsiz boyalı ahşap mezar odasını gelecek kuşaklara bırakmak amacıyla bu tasarımın ilk aşaması Gerda-Henkel Vakfı’nın parasal desteği ile gerçekleşiyor.”

Çalışmalarda boya pigmentler de araştırılıyor. İlk sonuçlar boyaların doğal minerallerden ve kimyasal maddelerden oluşturulduğunu gösteriyor.

Bavyera Müzesi'nin anlayışı!
Bavyera Müzesi, kalasları gönüllü olarak Münih Başkonsolosluğumuza verdi. Özel hazırlanan paketler konsoloslukça şubat sonunda uçakla Ankara’ya gönderildi. 40 yıl sonra resimler talan edildiği topraklarına döndü. Çeşitli dallardan Alman bilim insanları, kesilmiş kalasların, mezar odasının hangi duvarında bulunduklarını, çürüyen bölümlerinin onarılarak güçlendirilmesine, kaybolmaya yüz tutan resimlerdeki boyaların 4 ay sürecek koruma ve bütünleme çalışmalarına Afyonkarahisar Müzesi’nde başladılar. Kalasların boyları 20-30 cm. genişliğinde 200-250 cm. uzunluğunda değişiyor.

Dönemin marangozlarının ahşaplar üzerine çizdikleri işaretlerden de yararlanan uzmanlar, önce “bozyap” bilmecelerine benzer bir çalışmayı bilgisayarda yarattılar. Sanal ortamda oluşturulan ahşap mezar odasının mimarisi daha şimdiden kendisini göstermeye başladı.
Görkemli Pers cenaze alayı!

Münih’ten gelen “doğu” duvarının kalaslarında 17 erkek, 4 kadın, 16 at ve iki arabanın yer aldığı bir cenaze alayı sahnesi görülüyor. Altındaki kalasta ise Perslerle İskitler arasında bir savaş betimleniyor. Pers Kıralı Darius MÖ 519’da ve 513’te İskitlerle savaşmıştı. Resimde belki Darius’un o zaferi anlatılıyor ya da o savaşa katılıp Dinar yakınındaki Kelainai antik kentine “satrap (vali)” olarak gönderilen ve o savaşa da katılmış bir Pers komutanının (!) yaşamöyküsü anlatılıyor. Kral/komutan-satrap, her kim ise, düşmanı olan bir İskit’in karnına kamasını saplarken yansıtılıyor.

Böyle resimlerde dönemin askeri konularının, giysilerinin, atlarının, silahlarının ve öteki savaş araçlarının, cenaze alayının ayrıntılı olarak çizildiği ve değişik renklerle gerçekçi bir biçimde boyandığı görülüyor.

Lidya Kralı Krezus (Karun), Pers Kralı Kirus’a MÖ 547’de yenilince, Anadolu yaklaşık iki yüzyıl Pers egemenliğine geçti. Bandırma’dan Bodrum’a ve İç Anadolu’ya kadar Pers “satraplar (valiler)” Anadolu’yu yönetir oldu.

Dinar’da Menderes Nehri’nin kaynağında “Kelainai (Apameia Kibitos)” kentinde Perslerin Frigya’daki en büyük ve en zengin sarayı vardı. İki Pers kralının, satrap (vali) Farnabazsos’un, Büyük İskender’in, Romalı Komutanların ayak izlerini bıraktıkları bu antik kentte, Atinalı devlet adamı Alkibiades de öldürüldükten sonra Dinar’da gömülmüştü.

Kılıç-kalkan geleneği
Tatarlı mezar odasının “Batı” duvarında kurban ya da bir kült sahnesinin varlığı düşünülüyor. “Güney” duvarı ile bağlantılı, mezar odasına ulaşımı sağlayan yörede yalnız “söve” kalasları kullanılmış olup ele geçirilen tek parçanın üzerinde karşı karşıya duran iki yırtıcı hayvan görülüyor.

“Kuzey” duvarı ise aşağı yukarı tamamlanmış durumda. Yukarıdan aşağıya, karşı karşıya durmuş aslan-kaplan-sfensk(?), kılıç kalkan oynayan (!) dört savaşçı, üç savaş arabasından oluşan bir alay ve altı kanatlı boğanın yer aldığı bir av sahnesi de yer alıyor.

Gordion’da Kral Midas’ın görkemli tümülüsündeki ahşap mezar odası, MÖ 5. yy’ın ortası ile son çeyreğine tarihlenen Tatarlı tümülüsünden birkaç yüzyıl daha eskidir. Ancak Tatarlı mezar odasını “eşsiz” kılan, onun “tek örnek” olarak günümüze ulaşabilen renkli resimlerden oluşudur!

“İstanbul -2010 Kültür Başkenti” bağlamında, Alman Dışişleri Bakanlığı’nın da desteğiyle onarılmış, korunmuş, eşsiz 25 yüzyıllık ahşap mezar odası haziranda Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi’nde yeniden yapılacak cenaze arabası ile sergilenecek.

Sonra da bu kez çatı arasında tozlar içinde değil de Afyonkarahisar Müzesi’nde gelecek kuşakların bilinçlenmesine ve aydınlanmasına sunulacak. Kültür ve Turizm Bakanlığı da herhalde çalışmalara gereken olumlu destek ve katkıyı sağlıyordur! l

Cumhuriyet Dergi, Yazı: Özgen Acar, 14.03.2010

KAZIYA ASİSTANKEN GİRDİ, PROFESÖR ÇIKTI





Yabancı arkeologların Anadolu'nun en eski yerleşim merkezlerinden Hierapolis ve Laodikya antik kentlerindeki kazıları tam 53 yıldır sürüyor.

 

Hierapolis Antik Kenti Kazı Heyeti Başkanı Ord. Prof.Dr. Francesco D'Andria asistan olarak başladığı kazılarda Ordinaryus Profesör oldu. 67 yaşındaki D'Andria, 37 yıldır katıldığı kazı çalışmalarında 17 Denizli valisini eskitti.

 

Hierapolis Antik Kenti Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr.Francesco D'Andria İtalya'nın Lecce Üniversitesi'nde asistan olarak Hierapolis Antik Kenti'nde göreve başladı. D'Andria kazılar sonrasında akademik olarak en üst sevide unvan olan Ordinaryus Profesör unvanını yakaladı. 37 yıldır kazı çalışmalarını yürüten D'Andre 1974 yılından bu yana tam 17 Denizli valisi gördü.

Laodikya Antik Kent kazı çalışması şimdi yerli arkeologlar tarafından sürdürülüyor. Yabancıların aksine kışın da kazı çalışmaları sürdürülen Laodikya Antik Kenti'ndeki Suriye Çarşısı'nı Türk arkeologlar ortaya çıkardı. Ağustos ayına ismini veren "August"un heykeli de bulundu. Türk arkeologları soğuk Mart ayındaki çalışmalarında ana girişteki sütunları birleştirdi. Sıra yeni keşfedilen stadyumun ayağa kaldırılmasında. Kazılarda Roma ve Bizans kalıntılarının bulunduğu antik kentte Osmanlı'dan kalma barakalarda bulundu. Antik kentin Osmanlı döneminde bir kısmının kullandığı o bölümde yapılan küçük barakaları ticaret yollarında konaklayan kişilerin yaptığı belirtiliyor.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Pamukkale Üniversitesi'nin (PAÜ) ortaklaşa sürdürdükleri kazı çalışmalarında büyük antik tiyatrodan gün yüzüne çıkarılması hedefleniyor. 7 yıldır kazı çalışmalarının sürdüğü Laodikya Antik Kenti'nde bugüne kadar çok sayıda eser çıkarıldı. Kazı Heyeti'nin başkanlığını PAÜ Arkeoloji Bölümü Ana Bilim Dalı Başkanı Prof.Dr. Celal Şimşek yapıyor.

Yeni Şafak, Haber: Murat Palavar, 14.03.2010

ÇAKMA BERGAMA İÇİN PARA İSTEDİLER





Almanlar 19’uncu yüzyılda Türkiye'den 12 yıl boyunca taşıdıkları tarihi eserlerle oluşturdukları dünyaca ünlü Bergama Müzesi’nin (Pergamon Museum) kopyasını yapmaya hazırlanıyorlar. Yıllardır Türkiye’den gelen eserlerin iadesi yönündeki talepleri duymazdan gelen müzede yönetimi, kopya yapı için Turizm Bakanlığı’na “sponsor ol” teklifi ile geldi.

Bergama Müzesi yönetimi tarafından 2.5 milyon Euro’ya yapılması planlanan 2 bin metrekarelik müze eserlerin bire bir küçültülmüş replikalarıyla, ilüstrasyon çizimleri bulunacak. Bu da ziyaretçiler tarafından izlenebilecek.

Dünyanın en büyük panorama şirketleri arasında bulunan Almanya merkezli Asisi Visual Culture adlı şirket tarafından yapılacak olan çalışma, Bergama’nın antik çağdaki şehir yaşamını anlatacak. Müze yönetimi tarafından eserlerin 1 yıl Berlin’de sergilendikten sonra 2012 yılında Türkiye’den götürülüş yeri olan Bergama’da sergilenmesi teklif ediliyor.

Ancak 2.5 milyon Euro’luk yapım maliyeti müze yönetimi için fazla gelince, sponsor arayışına girildi. Alınan bilgilere göre müze yönetimi tarafından Türkiye Kültür ve Turizm Bakanlığı’na yapılan ‘sponsor ol’ çağrısı yapıldı. Yıllardır orijinal eserleri geri almayan çalışan bakanlığın, ‘Almanlar’ın yıllardır bu müzeden elde ettiği gelire” işaret ederek böyle bir sponsorluğa uzak baktığı konuşuluyor. Bergama Belediye Başkanı Mehmet Gönenç de 2011 yılının Ekim ayından 2012 yılına kadar 1 yıl boyunca Berlin’deki müzede sergilenecek olan eserlerin daha sonra Bergama’ya gönderilmesi için müze yetkililerinden kendilerine de teklif geldiğini söyledi. Gönenç, “19’uncu yüzyılda bir misyonerlik faaliyeti gibi Almanlar bu eserleri bölgeden toplamışlar. Osmanlı da verdiği yasal izinle bunların gitmesine göz yummuş. Bu çok üzücü bir durum” dedi.

Almanya tarafından yapılan açıklamalarda “Bergama Sunağı’nın dünya kültürünün bir parçası olduğu, bunun sahibinin dünya üzerindeki insanların tümü olduğu” belirtilirken, eserlerin vergi verilmesinin mümkün olmadığı belirtiliyor.

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, geçen hafta Berlin’deki ITB Fuarı’nda 100 yıl önce tamir için Türkiye’den alınan ve bir daha geri verilmeyen Hattuşa Boğazköy’deki Sfenks’in Almanya’yla olan iyi ilişkilerin bir göstergesi olarak 2010 yılı sonuna kadar Türkiye’ye getirileceğini açıklamıştı. Günay, bunun Bergama Sunağı’nın da Türkiye’ye tekrar taşınması için bir başlangıç olup olamayacağı hakkında ise “Bergama’daki tüm eserleri isteyecek olsak müzeyi olduğu gibi Türkiye’ye götürmemiz gerekir. Bergama’yı daha uzun vadeli bir tartışma konusu yapacağız” dedi.

Alınan bilgilere göre Berlin’deki Bergama Müzesi yetkilileri geçen hafta Almanya’da gerçekleştirilen ve Türkiye’nin konuk ülke olarak katıldığı ITB Uluslararası Turizm Fuarı’nda Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ile görüştüler. Müze yetkilileri görüşme kapsamında İstanbul başta olmak üzere Türkiye’deki müzelerde sergilenen diğer Bergama kalıntılarının da Berlin’e götürülmesi isteklerini ortaya koydular.

Bu çerçevede Berlin’e götürülen fakat sergilenemeyen müzedeki kalıntıların, Türkiye’den geleceklerle birleştirilip müzenin yeni bir odasında sergilenmesi planlanıyor. Müze yönetimi, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın konu hakkındaki kararını bekliyor.

Habertürk, Haber: Ünsal Ereke, 14.03.2010

ÇAĞDAŞ TÜRK SANATININ SOTHEBY'S ÇIKARMASI





Sotheby's Müzayede Evi ikinci kez Türk çağdaş sanatını arenaya çıkarıyor. 15 Nisan'da Londra'da gerçekleşecek müzayedede, aralarında Fahrelnissa Zeid, Ömer Uluç gibi ustalara ait olanların yanı sıra Arslan Sükan, Fırat Neziroğlu gibi genç sanatçıların da işlerinin bulunduğu 101 eser yer alacak.

 

Türk çağdaş sanatı bir kez daha uluslararası arenada görücüye çıkıyor. İlgili olanlar hatırlayacaktır, ünlü müzayede evi Sotheby's geçen yıl mart ayında 'Contemporary Art/Turkish' yani Türk çağdaş sanatı başlığıyla Londra'da bir müzayede düzenlemiş, burada da tahminlerin üzerinde, 1.3 milyon sterlinlik satış yapılmıştı. Her ne kadar bu girişim, bazı kesimler tarafından çeşitli sebeplerle eleştirilere hedef olduysa da, sanat camiasında çoğunluk bu müzayedeyi 'başarılı' olarak addetmişti. Zira, tanınmış müzayede evinin bu girişimi yabancı arenada bir ilkti. Üstelik satılan eserler beklenenin üzerinde değerlerden alıcı bulmuştu. Kıyaslandığında henüz genç denilecek bir ömre sahip çağdaş Türk sanatının, global sanat piyasasında daha gideceği yol olduğu düşünülmüş olacak ki, Sotheby's 15 Nisan'da yine Londra'da, aynı isimle, ikinci bir müzayede düzenleyeceğini duyurdu. Müzayedeye konacak 101 eserin 14 kadarının 23 Mart'ta İstanbul, Esma Sultan Yalısı'nda sergileneceği bilgisi de bu duyuruda yer alıyordu. Haberi alır almaz Sotheby's'e ulaştım. Beni kurumun Başkan Yardımcısı Ali Can Ertuğ'a yönlendirdiler. Genç bir sima olan Ertuğ'un uzun yıllardan bu yana Sotheby's, hatta öncesinde de selefi Christie's'de çeşitli kademelerde yöneticilik yaptığını, başarılı bir kariyere sahip olduğunu biliyordum. New York merkezli yaşayan ancak işi gereği pek hareketli olan Ertuğ'a e-posta üzerinden birkaç soru yöneltebildim.

YENİ SANAT ESERLERİNE YER VERİLDİ
İlk sorum, çokça merak edilen, eserlerin hangi kriterlere dayanarak seçildiği yönünde oldu. Sotheby's'in herhangi bir müzayedesine olduğu üzere, Türk sanatı söz konusu olduğunda da, satılacak eserlerin artistik ve pazarlanılabilirlik değeri ile fiyatlandırmasına ve ayrıca o anki müzayedenin geneline uygunluğuna bakıldığını öğrendim. Merak ettiğim bir konu daha vardı. Bu ikinci müzayedede daha çok sayıda, değişik isimler göze çarpıyor. Mübin Orhon, Bedri Baykam çokça tanıdık isimler tamam ama, Arslan Sükan, Beyza Boynudelik, Gökçe Çelikel gibi genç ve yeni isimlerin işleri de bu müzayedede yer alıyor. Sanki bu ikinci sefer Sotheby's, çağdaş Türk sanatına daha fazla güveniyor. İkinci sorum da bu oluyor. "Öyle mi?" diyorum Ertuğ'a. Bana müzayede için toplanan eserlerden memnun olduklarını söylüyor. Bu ikinci müzayede için eserleri bir araya getirirken hem satılacak eser sayısını artırdıklarını hem de modern ustalarla genç sanatçıları bir araya getirerek yelpazeyi genişlettiklerini anlatıyor. Geçen yıl müzayedeye katılan sanatçıların işlerinin yanı sıra Türk çağdaş sanat koleksiyonerlerini heyecanlandıracak yeni sanat eserlerine de yer verdiklerini bir kez daha hatırlatarak: "Geçen yıl Türk sanat piyasası büyümeye ve gelişmeye devam etti. Örneğin, İstanbul Bienali'ne dünyanın her bir köşesinden sanatçı, küratör, eleştirmen ve koleksiyonerin katıldığını gördük. Bu da Türk Çağdaş Sanatı'nın ve merkezi İstanbul'un dünyanın ilgisini çektiğini bir gösteriyor." Ayrıca geçen yıl ilki düzenlenen müzayedenin ertesinde, eserlerin çoğunlukla Türk koleksiyonerler tarafından alınması pek bir tartışılmıştı. Eserleri kimlerin aldığı yönündeki soruma, "2009'da düzenlediğimiz müzayedede sadece Türk koleksiyonerlerin değil, dünya genelinden, Asya, Ortadoğu, Avrupa ve Kuzey Amerika'dan koleksiyonerlerin alıcı olduğunu gördük," cevabı geliyor Ertuğ'dan. Herkesin merak ettiği konuya değinmeden de bırakmıyorum Ertuğ'u. İlk müzayededen 1.3 milyon sterlin gelir elde edilmişti, ki bu rakam beklenilenin üzerindeydi. Acaba bu sefer için öngörüleri neydi? "Önümüzdeki müzayedede elde edilecek gelirin tahmin edilen alt limiti 1.9 milyon sterlin. Bunun üzerine çıkacağını umut ediyoruz," diyor. Bu müzayedelerin dünya genelinde görünürlüğü artan çağdaş Türk sanatına farklı bir boyut kazandıracağını umduğunu da sözlerine ekleyerek.

HANGİ ESERLER YER ALIYOR?
Müzayedenin en önemli eserlerinden biri Fahrelnissa Zeid'in İsimsiz eseri. Sanatçı Sotheby's tarafından Türk sanatının duayeni olarak adandırılıyor. Eseri 300-500 bin sterlinden, en yüksek tahmini değere sahip. Tahmini değeri en yüksek ikinci eser ise Mübin Orhon'a ait. Burada ilk müzayedenin en yüksek değerden alıcı bulan eserinin 193 bin sterlin ile Orhon'a ait olduğunu da hatırlatmak isterim. Bu eserleri, tahmini fiyatlar baz alınırsa, Ömer Uluç ve Bedri Baykam'ın işleri takip ediyor. Ayrıca Hale Tenger, Abidin Elderoğlu ve Haluk Akakçe'nin müzayedede dikkat çekmesi bekleniyor

Sabah Pazar, Haber: Zeynep Subaşı, 14.03.2010

İZMİR'DE TARİHİ ESER OPERASYONU





İzmir'deki operasyonda, Adana'dan kargoyla gönderilen Roma, Doğu Roma, Hellenistik ve Osmanlı dönemlerine ait 139 parça tarihi değeri olan eser ele geçirildi, 1 kişi gözaltına alındı.

 

Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü Mali Suçlar Büro Amirliği ekipleri, tarihi eser kaçakçılığına yönelik sürdürdükleri istihbarat çalışmaları sonucunda, H.Z'nin (45) tarihi eser satmak istediği bilgisine ulaştı.

H.Z'yi takibe alan polis, Adana'dan kargoyla tarihi eser gönderildiğini belirleyince operasyon düzenledi. Kargodan paketi teslim alan H.Z, polis ekiplerince gözaltına alındı.

Açılan pakette, krallara ait olduğu değerlendirilen kurşundan 4 posta mührü, 2 mühür, bronz ve gümüş 3 kase, 1 aplik, 3 haç, 7 süsleme tokası, 5 kurşun Amphoniskos, 1 fibula, 1 kurşun baş, 9 bronz ve gümüş yüzük, çok sayıda bronz ve gümüş sikkenin de aralarında bulunduğu toplam 139 parça eser ele geçirildi.

Zanlının evinde ise 7 gümüş sikke ile 8 obje bulundu.

İzmir Müze Müdürlüğü'nde yapılan incelemede, ele geçirilen eserlerin Roma, Doğu Roma, Hellenistik ve Osmanlı dönemlerine ait oldukları belirlendi.

Sorgusunun ardından zanlı, İzmir Adliyesine sevk edildi. Soruşturmanın devam ettiği bildirildi.

Sabah, 14.03.2010

OSMANLI'DAN KALMA ESERLER RESTORE EDİLECEK

 

Vakıflar Genel Müdürlüğü, Kuzey Afrika'dan Balkanlara uzanan coğrafyada başlattığı projeyle Osmanlı zamanında yapılan vakıf eserlerine sahip çıkacak.

 

Eserlerin tespit ve teciline başlayan Genel Müdürlük, vakıf akarlarından elde edilen gelirlerle ecdat yadigarlarını restore ederek, ihtişamlı günlerine kavuşturacak.

Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt, Macaristan’dan Bosna-Hersek’e, Kosova’dan Yunanistan’a, Bulgaristan’dan Kuzey Afrika’ya kadar geniş bir coğrafyada Osmanlı zamanında inşa edilen vakıf eserleri bulunduğunu söyledi.

Osmanlı’nın yol, köprü, çeşme, sebil, han, hamam, medrese ve camileri mutlaka vakıf eliyle yaptırdığına işaret eden Beyazıt, başlattıkları projeyle bu geniş coğrafyadaki ecdad yadigarlarını tespit ve tecil edeceklerini, envanter çıkaracaklarını kaydetti.

Geçen yıl kabul edilen Vakıflar Kanunu’nun Vakıflar Genel Müdürlüğünü bu konuda doğrudan yetkilendirdiğini anlatan Beyazıt, eskiden bu tür restorasyonlara sadece teknik destek verdiklerini, vakıflar kanunu ile ülkeler arasında doğrudan protokol yapmaya yetkili hale geldiklerini belirtti.

Yabancı ülkelerdeki vakıf eserlerinin restore edilmesi için bu hükümetlerin bütçesinden kaynak ayırmalarına da ihtiyaç kalmadığını vurgulayan Beyazıt, eserlerin restorasyon giderlerinin vakıf akarlarından sağlandığını ifade etti.

Önümüzdeki hafta Bosna-Hersek’i ziyaret edeceğini belirten Beyazıt, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Biz öncelikle Bosna Hersek’te kurulmuş ne kadar vakıf varsa bunların belgelerini vakfiyelerini, huccetlerini, fermanlarını, beratlarını kendi arşivlerimizden ve tapu kadastrodan yararlanarak çıkardık. Bosnalılar, bu konuda bizden yardım istemişti. Biz bu çalışmaları yaptık. Bunları Bosna diline çevirmek suretiyle o bölgelere göndereceğiz.

Ayrıca orada bir medrese ve cami var. Onların proje çalışmalarını da başlattık. Ziyaret sırasında gerekli protokolleri imzalayacağız. Ata yadigarları bu şekilde değerlendirmiş olacağız."

Vakıflar Genel Müdürü Beyazıt, benzer bir çalışmayı Kosova’da yapacaklarını ve gerekli protokolleri imzalamak üzere gelecek ay bu ülkeye gideceklerini kaydederek, projeyi Kuzey Afrika’dan Balkanlara kadar uzanan coğrafyaya yaymayı planladıklarını sözlerine ekledi.

Radikal, 14.03.2010

BÜYÜKŞEHİR'DEN RESTORASYON ATAĞI

 

Büyükşehir,Eyüp Vezir Tekkesi, Atıf Efendi Kütüphanesi, Aşiyan Müzesi, Bulgar Kilisesi ve Sultanahmet Sosyal Tesisini restore ediyor.

 

Türk Edebiyatının önemli isimlerinden biri olan Tevfik Fikret'’in 1906 ile 1915 yılları arasında yaşamını sürdürdüğü Beşiktaş Rumelihisarı’ndaki Aşiyan Müzesi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin restorasyon atağı kapsamında yenilenerek yaşatılacak. İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi, 11 Mart’taki birleşiminde Aşiyan Müzesi’nin restore edilmesini oybirliğiyle kabul etti.

 

Müze; 5216 sayılı Büyükşehir Belediyesi Kanunu’nda yer alan “Kültür ve Tabiat Varlıkları ile tarihi dokunun ve kent tarihi bakımından önem taşıyan mekanların ve işlevlerinin korunmasını sağlamak, bu amaçla bakım ve onarımını yapmak, korunması mümkün olmayanları aslına uygun olarak inşa etmek” maddesi kapsamında restore edilecek. Restorasyon maliyetinin yüzde 60’ı İl Özel İdaresi, yüzde 40’ı da İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından karşılanacak.

 

Müzede yakın tarih ve edebiyat iç içe…

1961 yılında müzeye dönüştürülen eserin giriş katında kadın şairlerimizden Nigar Hanım'a ait fotoğraf, resim ve eşyaların sergilendiği Şair Nigar Hanım Odası, Edebiyat-ı Cedide yazarlarına ait eserlerin ve belgelerin sergilendiği Edebiyat-ı Cedide odası, ünlü şair Abdülhak Hamit’e ait eşya ve belgelerin sergilendiği Abdülhak Hamit Salonu bulunuyor.

 

Tevfik Fikret’e ayrılan ikinci katta ise; yazarın hayata gözlerini yumduğu yatağı ve özel eşyalarının bulunduğu yatak odası yer alıyor. Tevfik Fikret’in koltuğunun ve çalışma masasının yanında şaire ait eşyaların ve tabloların bulunduğu, yazılarını ve şiirlerini kaleme aldığı yazarın çalışma salonu bulunuyor.

Belediye Bülteni, 13.03.2010

BANDIRMA'DA TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Balıkesir’in Bandırma İlçesi’nde yolcu otobüsü bagajında çanta içinde Roma ve Bizans dönemine ait sikke, ok ucu, kemer tokası ve haç kaçırmaya çalışan iki kişi yakalandı. Aksakal Beldesi'nde de Yunan Aşk Tanrısı Eros heykelini güvenlik güçlerine satmaya çalışan bir kişi suçüstü yakalanarak gözaltına alındı. Tarihi eser kaçakçılığı suçundan Adliye’ye çıkarılan üç şüpheli, tutuklanarak cezaevine konuldu.

 

Bandırma İlçe Jandarma Komutanlığı ekibi, bir ihbarı değerlendirerek Bandırma- Balıkesir karayolunun 10'uncu kilometresi ve ilçeye bağlı Aksakal Beldesi’nde dün iki ayrı operasyon gerçekleştirdi. Bandırma- Balıkesir arasında çalışan yolcu otobüsü, güvenlik güçleri tarafından Bandırma çıkışında durduruldu. Otobüsün bagajında yapılan aramada çanta içinde Roma ve Bizans dönemlerine ait 100 sikke, 10 ok ucu, 2 kemer tokası ve 2 haç bulundu.

 

Çantayı bagaja veren ve akraba olan 32 yaşındaki Emin E. ile 39 yaşındaki Emrah E. yakalanarak gözaltına alındı. Şüpheliler, nöbetçi mahkeme tarafından tutuklanarak Bandırma M Tipi Cezaevi’ne konuldu.

 

Bandırma’nın Aksakal Beldesi'nde de alıcı gibi davranan güvenlik güçleri, Yunan Aşk Tanrısı Eros’un heykelini satmaya çalışan 41 yaşındaki Halil T.’yi suçüstü yakaladı. Halil T., İlçe Jandarma Komutanlığı'ndaki ilk ifadesinin ardından çıkarıldığı mahkemece tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Hürriyet, 13.03.2010

DEFİNECİLER DADANDI

 

Karabaşi Veli Tekkesi’nin bitişiğindeki evin bahçesinde bulunan incir ağacına defineciler dadandı. Ağacın dibi son bir ayda iki kez kazıldı. Bursa’nın Osmangazi İlçesinde, sit alanı kapsamındaki tekkenin hemen yanında oturan 78 yaşındaki Neriman ve 80 yaşındaki Mustafa Yılmazer çok tedirgin. Bahçelerinde birilerinin kol gezdiğini söyleyen Neriman Yılmazer, “Aynı yer geçen yıl da kazı yapılmıştı. Korkuyoruz” dedi. Polis şüphelilerin kimliğini araştırırken Karabaşi Veli Tekkesi’nde bulunan sekiz güvenlik kamerasından altısı çalışmadığı için olayın görüntülenemediği öğrenildi

Radikal, 13.02.2010

KARAMAN KALESİ RESTORE EDİLİYOR

 

Karaman Kalesi'nin içi ile çevre düzenlemesi ve aydınlatma ihalesi yapıldı.

Konuyla ilgili olarak yapılan açıklamada, geçtiğimiz günlerde Konya Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü ile Karaman İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü teknik elemanlarının da katıldığı ihalenin il müdürlüğünde davet usulü firmalar çağrılarak yapıldığı belirtilerek, "Katılan firmalardan Gür&Ya İnşaat Proje ve Restorasyon Sanayi Ticaret Ltd. Şti.'nin komisyonun kriterlerine uygun teklifi kabul edilerek ihaleyi kazanmıştır. Karaman İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nde yapılan sözleşme ile işin tamamlama süresi 120 gün olarak belirlenmiştir" denildi.

Haber Fx, 13.03.2010


TALAN, BU SEFER DE


DEVLET FOTOKOPİ VE İMİTASYON MÜZESİ'NDE

(Devam...)

RESİM HEYKEL'DE YAĞMA 12 EYLÜL'DE BAŞLAMIŞ





Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Ankara Resim ve Heykel Müzesi'ndeki kayıp tablolar ile ilgili bir basın toplantısı düzenledi.

 

Birkaç gündür gündemi meşgul eden haberlerde Hoca Ali Rıza Bey'in 13 eserinin çalındığı ve yerine de fotokopilerinin bırakıldığı ortaya çıkmış, daha sonra kayıp tabloların sayısının 500'ü bulduğu ileri sürülmüştü. Günay, toplantıda müze ile ilgili tartışmaların 12 Eylül dönemine kadar gittiğini belirterek, "O dönemde devletin üst makamlarına gelmiş olanlara, devletin zenginliklerini armağan etmek, yerini sağlamlaştırmanın temel yollarından birisi olmuş." dedi. Günay, Resim ve Heykel Müzesi'nin Nisan 1980'de kurulduğunu, buraya devredilmesi istenen eserlerin bir kısmının eksik ya da röprodüksiyon olarak geldiğini, gelenlerin de düzgün biçimde kayda geçmediğini söyledi. 12 Eylül'den sonra da bazı eserlerin hediye edildiğini belirtti. Günay'ın verdiği bilgilere göre bu durum 1996 ve 1998'de raporlarla tespit edilmesine rağmen ilgililer hakkındaki soruşturmalar zamanaşımına uğratılmış. 2000-2008 arasında restorasyon nedeniyle kapalı olan müzede kayıp olduğu bilinen eserler dışındakilerin yerinde olduğuna dair 2008 yılında bir müfettiş raporu tutulmuş. Raporu yeterli görmeyen Bakanlık, yeni bir çalışma başlatmış. Günay, Hoca Ali Rıza'nın tablolarıyla ilgili bilginin devam eden bu çalışma kapsamında emniyete intikal ettirildiğini anlattı.

 

Son yıllara ait müze ile ilgili yaşanan 3 olay bulunduğunu belirten Günay, restorasyon sırasında bahçeden iki obje çalındığı için dönemin yöneticilerinin değiştirildiğini, 2009'da da üç tablonun İstanbul'da satılmaya çalışılırken ele geçtiğini söyledi. Bakan, 2000 yılından bu yana ise yeni bir tartışma olmadığını belirtti. Bakan Ertuğrul Günay, geçmişte yaşanan olaylar sebebiyle bugün müzeyi iyileştirmeye çalışan personelin moralinin bozulmamasını da istedi.

 

Bu arada CHP milletvekilleri Yılmaz Ateş ve Canan Arıtman, kayıp eserlerle ilgili Meclis'te bir soru önergesi de verdi

Zaman, 13.03.2010


******


"TABLO HIRSIZI KORUNDU"

 

Eski TBMM Başkanvekili Uluç Gürkan, Kültür Bakanı Ertuğrul Günay'ın, Ankara Resim ve Heykel Müzesi'ndeki sorunların 12 Eylül döneminde başladığına ilişkin sözlerinden sonra ilginç açıklamalar yaptı. "Devletin zirvesine tablo hediye eden bürokrat korundu" diyen Gürkan, Refahyol hükümeti döneminde Kültür Bakanı İsmail Kahraman'ın müze hırsızlığı konusunda ciddi mücadele ettiğini belirterek şunları söyledi:

"Sayıştay'ı devreye soktuk. Bir rapor hazırlandı. Bu Sayıştay raporuna rağmen soygun düzeninin sorumlularını görevden alıp haklarında cezai ve mali işlemleri başlatma çabaları fiilen engellendi. Bu engelleme eylemleri, Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü yöneticilerinin uzun süredir en tepe noktalarına kadar uzanan bir zincirde devletin yöneticilerinin evlerine ve çalışma odalarına müze envanterindeki paha biçilmeyen tabloları hediye ettikleri, bu nedenle de korundukları yolundaki kuşkuları körükledi." Bakan Günay ve Gürkan'ın suçladığı isimler arasında yer alan, 12 Eylül döneminin Güzel Sanatlar Genel Müdürü Mehmet Özel, SABAH'ın ısrarlı sorularına, "Bu konuda hiçbir şey söylemek istemiyorum" karşılığını verdi.

Ankara Resim ve Heykel Müzesi'nden 2009'da üç resmi çaldığı iddiasıyla bir müze görevlisi hakkında dava açıldığı da ortaya çıktı. Müze müdürünün şikayetinin ardından Ankara 16. Asliye Ceza Mahkemesi'nde açılan davanın, 11 Mart'ta yapılan son duruşmasında, olayın aydınlatılabilmesi için bilirkişi eşliğinde müzede keşif yapılmasına karar verildi. Çalınan eserlerin ressam Şevket Dağ ve İbrahim Çallı'ya ait olduğu bildirildi.

Sabah, Haber: Hülya Karabağlı, 14.03.2010


******


MEĞER KİMSEYE YAR OLMAMIŞ





Hoca Ali Rıza’nın eserleri de dahil, Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nden kaybolan tablolarla ilgili ilginç bir gerçek daha ortaya çıktı.

 

Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliği, 6 Mart 2009’da bir yazıyla, Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan, Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi’ndeki 10 tabloyu istedi. 

 

Cumhurbaşkanlığı’nın talep ettiği tablolar başta Hoca Ali Rıza olmak üzere Süleyman Seyit, Nazmi Ziya, Halil Paşa (İki tablosu), Ahmet Uzelli, Ayetullah Sümer ve Hikmet Onat’a (İki tablosu) ait eserlerdi ve hepsi “manzara” temalıydı.

 

Yazıda, tabloların, Cumhurbaşkanlığı Örgütü Hakkındaki Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi’nin 77. maddesi hükmünce istendiği kaydedildi.


Ancak Bakan Ertuğrul Günay, bu talebi, müzede yapılan envanter sayımını gerekçe göstererek reddetti. Geçtiğimiz yıllarda da müzeden toplam 76 tablo alan Cumhurbaşkanlığı, 56 tabloyu 10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, 2008 yılı içerisinde iade etmişti.

 

Köşk, 2008’de de TBMM’den Dolmabahçe Sarayı’ndaki eserleri istemişti. Hayrünnisa Gül, 1 Nisan 2008’de Dolmabahçe Sarayı’nı gezerken beğendi

Hürriyet, 16.03.2010


******


MÜZE SOYGUNUNDA GÜVENLİKÇİ GÖZALTINDA

 

Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi'nden ünlü Ressam Hoca Ali Rıza'ya ait 13 karakalem eseri çalıp yerine taklitlerinin koyulmasının ardından hırsızlık polisi yürüttüğü soruşturmada dün bir kişiyi gözaltına aldı. Kayıp eserlere ilişkin soruşturma yapan Ankara Emniyet Müdürlüğü Hırsızlık Büro Amirliği ekipleri, Veli T. adlı müzenin eski güvenlik görevlisini gözaltına aldı. Ocak 2009'da üç resmi çaldığı iddiasıyla 'hırsızlık' suçlarından hakkında dava açılan Veli T.'nin 2003 yılında da Topkapı Sarayı'nda bir soyguna karıştığı ve milyon dolarlık tarihi eserleri çalan kişilerle bağlantısı olduğu iddia edilmişti. Bu olayın ardından Veli T. 750 milyon dolarlık tarihi eserin bulunduğu Ankara Resim ve Heykel Müzesine sürülmüştü. Veli T.'nin 13 Ocak 2009'da Ankara Devlet Resim ve Heykel müzesinde 3 adet tabloyu çaldığı ileri sürülmüştü. Geçen yıl kaybolan tabloların değerinin ortalama 700 bin TL olduğu öğrenildi. Veli T.'nin emniyette susma hakkını kullandığı öğrenildi.

Yeni Şafak, 18.03.2010


******


SANKİ DEVLET MALZEME OFİSİ





Geçen hafta Ankara Devlet Resim Heykel Müzesi hakkındaki haberleri eğlenerek okumuş olabilirsiniz. Çalınan resimlerin yerine fotokopi konması, bahçeye dalan bir kamyonun iki heykeli alıp gitmesi, kameraların pencereleri göstermediğinin farkedilmesi, koleksiyonda toplam kaç resmin olduğu ve tabii ki kaç tanesinin kayıp olduğu konusunda net rakamlara sahip olunamaması filan gibi durumlar insana tabii ki gülünç geliyor. ‘Müze’nin o en basit tanımını ‘toplumsal değeri olan nesnelerin saklandığı ve sergilendiği yer’ olma durumunu bile, yerle bir eden gelişmeler bunlar. Sanki Ankara Resim Heykel Müzesi, başkentte, Kültür Bakanlığı’nın hemen yanı başında bir kurum değil de barbarların insafına kalmış Bağdat Müzesi.

Aslında Ankara’daki müzenin başına gelenler hiç de eğlenceli değil. Burada saklanan resimler 90’lardan bu yana sanat piyasasında büyük paralar etmeye başladığı için bir kere büyük çapta bir hırsızlık şüphesi söz konusu. Sonra, içinde sanat tarihinin temel taşlarını barındıran o koleksiyonun harap olmasının insanın içini sızlatan bir yanı var. Bir de bizim devletin özellikle ‘görsel sanatlar’ söz konusu olduğunda ne kadar lakayıt olduğunu yeniden hatırlamak var. Yani aslında komik değil gayet sinir bozucu bir durum bu.

Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ın Cuma günü yaptığı açıklamalardan da iyice anlaşıldı ki, devletin elindeki koleksiyonlar kamu kurumları için bir nevi dekorasyon deposu gibi kullanılmış. Müzeler, galeri bile değil, mahalledeki çerçeveci dükkanı muamelesi görmüş. Yeni bir elçilik açıldığında, makam odası yeniden dekore edildiğinde ‘bir kaç manzara resmi, İstanbul görüntüsü, olmadı paşa portresi yollayıverin’ demişler; sorumlular da yollamış. Hani bir adım ötesi, Devlet Malzeme Ofisi... Eğer Hoca Ali Rıza’nın, İbrahim Çallı’nın, Şeker Ahmet Paşa’nın kim olduğunun farkında olsalar, giden gelen resmin kaydını kuydunu mutlaka tutarlardı. Bahçesindeki hurda kamyonu bile gerekli yazışmaları yapmadan elden çıkartmayan ‘devlet geleneği’, ‘nerede, kimde, kaç tane, ne tablosu var?’ bir türlü içinden çıkamıyor. Resimlere bu kadar az değer verilmesi, bilgisizlikten ve ilgisizlikten başka neyle izah edilebilir ki.

Sanat piyasası coşup taşarken, işin içine özel müzeler hatta uluslararası sergiler filan da girdikten sonra artık devletin kültür politikalarının köhneliği iyice ortaya çıkıyor. Böyle komik ya da sinir bozucu başka gelişmelere de hazır olmak lazım. Bakan Ertuğrul Günay’ın bazı kurumların elini yüzünü düzeltme, onları sanat ortamına katma gayretlerinden olumlu bir sonuç alınması zor görünüyor. O reformlardan, açılımlardan birini de belli ki memleketin kültür kurumları için gündeme getirmek lazım. Düşünün ki 2007 yılında restorasyona giren Ankara Resim Heykel Müzesi’nin salonları gıcır gıcır yapılmış, ama deponun saklama ve güvenlik koşulları düzelmemiş. O zaman neden dört milyon lira harcanmış? Bu yenileme projelerini kim, nasıl hazırlamış?

Devletin sanat kurumlarını, illerdeki kültür merkezlerinden büyük kentlerdeki resim heykel müzelerine kadar tamamını, sanatla ilgili profesyonellerin yönetmesi gerekiyor. Kültür kurumlarının yöneticiliğine devlet içinde kariyer yapan bürokratların atandığı bu sistemin yaşadığımız dünyada bir karşılığı yok. Resim-heykel ya da arkeoloji farketmez, bütün müzelerin ilgi çekici sergiler düzenleyen, başka müzelerle, sanatçılarla dünyadaki benzerleriyle ilişki kuran canlı kurumlar halini alması gerek. Oysa bu müzelerde elindeki koleksiyonu korumayı, hatta envanterini çıkartmayı bile beceremeyen ya da daha vahimi umursamayan kişiler çalışıyor.

Tabii çalışanlardan bir beklentisi olmayan işvereni de hesaba katmak lazım. Düşünün ki, Ankara Resim Heykel Müzesi için kayıp ya da çalıntı eserler hakkında teftiş raporları var ve bunlar işleme konmamış, sorumluların cezalandırılması düşünülmemiş bile. ‘Üç beş resim için kimsenin canını yakmayalım’ diye düşünülmüş herhalde.

Bakanlık bu son skandaldan sonra, İstanbul’daki resim heykel müzesini de içine alacak bir projeyle memleketin müze meselesini çözmeli, herkesin beklentisi bu. ‘Reform’ denilebilecek iddialı adımlar atılır mı, bunu göreceğiz. Ama söz konusu personel sorununu aşmak zor değil. Bu konuda eğitim almış, sanat dünyasını tanıyan çok sayıda genç insan var Türkiye’de. Onların farkına varmak, yani doğru kişileri görevlendirmek birinci ve en önemli adım olur.

Radikal, Yazı: Cem Erciyes, 18.03.2010


MYRA'NIN ALTINI RADARLA GÖRÜYORLAR





Myra-Andriake Kazısı Başkanı ve Akdeniz Üniversitesi (AÜ) Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Nevzat Çevik, "Myra'nın altını radarla ölçerek 4-6 metre aşağıda neler var onu buluyoruz. Kent yavaş yavaş kendini gösteriyor" dedi.

 

Antalya Müzesi'nde konferans veren Çevik, Antalya'nın Demre İlçesi'ndeki Myra Antik Kenti ve bu kentin limanı olan Andriake Antik Kenti'nde geçen yıl kazı çalışması başlatıldığını söyledi.

Granaryumun (buğday silosu) kazısının tamamlandığını belirten Çevik, "Orayı müze yapmak istediğimiz için restorasyon çalışması başlatılacak. Bölgeye muhteşem güzellikte bir antik müze kazandırabiliriz" dedi.

Nimfeumu da kazdıklarını söyleyen Prof.Dr. Çevik, buradaki sanayi bölgesini kaldırarak Demre Parkı yapmak istediklerini söyledi.

Demre'ye 600 bin turist geldiğine dikkati çeken Çevik, "Kültür ve doğası muhteşem olmasına rağmen Demre bu kadar turiste karşılığını verecek güzelliğe sahip" diye konuştu.

Demre'de Artemis Tapınağı, piskoposluk sarayı, katedral, kiliseler, caddeler, tapınaklar ve kamu binalarıyla toprağın altında büyük bir kent bulunduğunu belirten Çevik, görünmeyen kenti görünür hale getirmeyi amaçladıklarını kaydetti.

Çalışmalar kapsamında 1.5 ay önce 300 bin TL'lik arkeojeofizik çalışması başlatıldığını ifade eden Çevik, ilçedeki evler, seralar, portakal bahçeleri ve caddelerde radarlarla tarama yaparak yer altında alüvyonlar dışındaki anomalileri tespit ettiklerini söyledi.

Kazı başkanı Çevik, "Myra'nın altını radarla ölçerek 4-6 metre aşağıda neler var onu buluyoruz. Kent yavaş yavaş kendini gösteriyor" dedi.

Arkeolojik olmayan kazılara yönelik sözlü tarih anketi gerçekleştirdiklerini bildiren Çevik, bugüne kadar açılan kuyulardaki buluntuların da sonuçlarını aldıklarını söyledi.

Myra'nın yüzey buluntuları envanterini çıkardıklarını belirten Prof.Dr. Çevik, tüm bu çalışmalarla ortak veri tabanı oluşturduklarını sözlerine ekledi.

Cnn Türk, 13.03.2010

MİMAR SİNAN'IN BİR SIRRI DAHA ÇIKTI





Mimar Sinan'ın, Kanuni Sultan Süleyman'ın kızına aşkını anlatmak için yaptığı Mihrimah Sultan Camii'nin 10 yıldır süren bakım ve onarım çalışmaları sırasında, ünlü mimarın bir mühendislik sırrı daha gün yüzüne çıktı.

 

1999'daki Gölcük depreminde gördüğü hasar nedeniyle restorasyon çalışmaları süren caminin etrafında yüzden fazla kuyu bulunduğu tespit edildi.


Uzmanlar, Mimar Sinan'ın, eski İstanbul'un en yüksek tepesine inşa ettiği camiinin zeminindeki su dengesini sağlamak için temelin etrafına kuyular açtığını, böylece temeli korumaya aldığını belirledi.


16. yüzyılda inşa edilen Mihrimah Sultan Camii, dönemin üç padişahına mimarbaşılık yapan ve hala birçok eserinde kullandığı mühendislik tekniği sırrını koruyan Mimar Sinan tarafından Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı Mihrimah Sultan adına 1562-1565 tarihleri arasında inşa edildi.

Yenilendi

1998 yılında restorasyon programına alınan caminin rölöve, restorasyon, restitüsyon ve temel güçlendirme projeleri hazırlanarak, onay için ilgili koruma kuruluna sunuldu. 2007'de çıkan onayın ardından restorasyon için gerekli olan hasarlı minarenin yeniden yapılması tamamlanarak cami tepeden tırnağa yenilendi.

Star Gazetesi, 13.03.2010

KONYA'NIN KAPADOKYASI DEFİNECİLERDEN KURTARILARAK TURİZME KAZANDIRILACAK





Konya'nın Meram İlçesi'ne bağlı Gökyurt Köyü'nde bulunan ve Kapadokya'ya benzerliğiyle dikkat çeken Kilistra, yabancı turistlerin yoğun ilgisiyle karşılaşıyor. Hellenistik ve Roma çağında yerleşim yeri olarak kullanıldığı tespit edilen Kilistra, Hz. İsa'nın havarilerinden Saint Paul'ün ilk vaaz verdiği yerlerden biri olarak kabul ediliyor.

Konya'ya 49 kilometre uzaklıkta bulunan ve Hıristiyanlar tarafından hac maksadıyla ziyaret edilen Kilistra'nın turizme kazandırılması için, İl Genel Meclisi harekete geçti. Volkanik tüf kayalardan oluşan ve yapılan arkeolojik çalışmalar sonucu Hellenistik ve Roma çağında (MÖ II. Yüzyıl-MS III. Yüzyıl) yerleşimin başladığı tespit edilen Kilistra çok sayıda turist ağırlıyor.

İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından hazırlanan proje kapsamında Konya İl Genel Meclisi ve Özel İdarenin ödenek desteği ile yeniden yapılandırılarak turizme kazandırılacak. Tarihi bölge için ilk etapta 150 bin TL ödenek ayrıldı. Turistlik yol güzergahı ile bağlantılı yol çalışması devam ediyor. Projenin ikinci etabında tarihi kalıntıların turistler tarafından gezilmesi için bölgede konaklama, oturma ve diğer ihtiyaçlar için tesisler yapılacak.

Konya İl Genel Meçlisi Başkanı Ali Selvi, bölgenin kalkınması ve ikinci bir Kapadokya olması için Kültür Bakanlığı yetkililerine çağrıda bulundu. Başkan Selvi, meclis olarak Kilistra'nın güzelliklerinin gün yüzüne çıkartılması için çalışma başlattıklarını anlattı.

Yemyeşil bir doğanın içindeki mağaraların ve yükseklerde kayalara oyulmuş inziva odalarının bulunduğu bilgisini veren Selvi, "Kilistra, Hıristiyanlığın ilk yayılmasında ve Bizans devrinde yoğun bir şekilde kullanılmış. Bazı kaynaklarda Kilistra'ya Hz. İsa'nın havarilerinden olan Aziz Paulos'un da uğradığı ve bir süre burada ikamet ettiği ifade ediliyor. Lystra ve Glistra Hristiyanlarca hac maksadı ile ziyaret edilmektedir." açıklamasında bulundu.

sondakika.com, 13.03.2010

YASAK KENTTEN ANTİK KENTE





Gaziantep’in Suriye sınırındaki mayınlı sahada bulunan tarihi Karkamış Antik Kenti’nde mayınların elle temizlenmesi için açılan ihaleyi kazanan Nokta Yatırım İnşaat Gıda Tekstil Petrol Sanayi ve Ticaret Limited Şirketinin 20 Mart’ta çalışmalarına başlayacağını bildirdi.

 

Antik kentte bulunan 663 bin 800 metrekarelik alanda mayınların temizlenmesi ihalesine katılan 15 yerli ve yabancı firmanın arasından 1 milyon 111 bin 111 lira teklifle ihaleyi kazanan Nokta Yatırım İnşaat şirketi, çalışmaları başlatıyor. Şirket yetkilisi Murat Keklik, çalışmalara 25 kişilik uzman ekibin katılacağını duyurdu. Murat Keklik, işi çok kısa sürede bitirmeyi hedeflediklerini, şartnamede verilen yasal süre 10 ay olmasına rağmen 6 ayda mayınları temizlemeyi planladıklarını söyledi.

 

Murat Keklik açıklamasında, “Orada 663 bin 800 metrekarelik alan var yani mayınlı alan. 1949 ile 1954 yılları arasında döşenmiş mayın sayısı yaklaşık 600 olmasına rağmen bunun yangınlarla veya değişik nedenlerle yok olduğunu düşünürsek sadece 250–300 mayın bulunduğunu tahmin ediyoruz. Türkiye’de mayın temizleme işini yapan ilk yerli firma olmanın gururunu yaşayacağız. Mayın temizliği sonrası orada büyük bir tarih ortaya çıkarılacak” dedi. Mayınları temizleme işini kendi uzman ekiplerinin yapacağını belirten Keklik, mayın temizleme işi süresince arkeolog ve sanat tarihçilerinin de aralarında bulunduğu 20 uzman kadro çalıştırma zorunluluğu olduğunu hatırlattı.

 

Keklik, ”Sahada kesinlikle mayın konusunda uzman kişiler çalışacak. Geri planda ise bölge insanından yararlanacağız. Güvenlik tedbiri aldıktan sonra bölgeyi santim santim tarayacağız” dedi. Personel görüşmelerini bitirdiklerini ifade eden Keklik, ”Şu anda elimizde sertifikalı birçok personel var. Onların arasından 25 kişilik uzman ekip oluşturduk. Ekipte Türk Silahlı Kuvvetleri'nden emekliler ve sertifikalı mayın temizleme timi de yer alıyor” diye konuştu. Karkamış Antik Kenti’nin sit alanı olduğuna işaret eden Keklik, mayın temizleme işinin insana, tarihi dokuya, tabiata ve çevreye zarar vermeyecek şekilde yürütüleceğini sözlerine ekledi.Hakimiyet

Gaziantep Haberler, 12.03.2010

KAÇAK KAZIYA SUÇÜSTÜ

 

Malatya'da bir mağarada kaçak kazı yaptıkları bildirilen 2 kişinin suçüstü yakalandığı bildirildi.

Alınan bilgiye göre, Akçadağ'ın Kürecik Jandarma Komutanlığı ekiplerine yapılan bir ihbar sonucunda Akçadağ'ın Kozluca Kasabası'ndaki İnönü mevkiinde bir mağarada kaçak kazı yapan İ.G. (66) ile R.D. (44) adlı şahıslar, suç aletleriyle birlikte yakalandılar.

Çıkartıldıkları mahkemece tutuklanan 2 kişinin mağara içerisinde 80 metre ilerledikleri öğrenildi.

Malatya Haber, 11.03.2010

MERKEL, GELİRKEN SFENKSİMİZİ DE GETİR LÜTFEN

 

Almanya ile Türkiye arasında yılan hikayesine dönmüş “Boğazköy Sfenksi” diye bir mesele var.


Hikayenin özü şu:


1905 ile 1912 yılları arasında Hititlerin başkenti Hattuşa’da kazılar yapan Almanlar Hitit Kraliyet Arşivi’ne ait 10 binden fazla tablet ve iki sfenks buluyorlar.


Bunlar Osmanlı tarafından 1917 yılında temizleme, restorasyon için Almanya’ya gönderiliyor.
1924-1942 yılları arasında tabletlerden 3 bini ve iki sfenksten biri iade ediliyor.


Araya İkinci Dünya Savaşı’nın girmesi ve eserlerin Doğu Berlin’de kalmaları nedeniyle geri kalanlar bir türlü iade edilemiyor.


Türkiye 1974 yılından itibaren tekrar 7 bin kadar tablet ile sfenksin peşine düşüyor.


İkili görüşmeler bir işe yaramayınca çaresiz UNESCO’yu devreye sokuyor.


UNESCO’nun bastırmasıyla tabletler 1987 yılında Türkiye’ye veriliyor.


Ama “Boğazköy Sfenksi” diye bilinen eserden bir ses seda yok.


UNESCO’NUN TAVSİYE KARARI
Halen Berlin’deki Bergama Müzesi’nin Ön Asya Bölümü’nde sergilenmekte olan sfenksin onarım için Almanya’ya götürüldüğüne ilişkin onlarca belge var.


Ancak Almanya, Türkiye’den izinsiz bir şekilde Bergama Müzesi’nin envanterine geçirdiği eser için Nuh diyor, peygamber demiyor.


Türkiye “Boğazköy Sfenksi”nin iadesi için yıllardan beri gerçekten çetin bir mücadele veriyor.
Sfenksin iadesi için önceleri Doğu Almanya ile sürdürülen temaslar iki Almanya’nın birleşmesinden sonra aralıksız devam etmiş günümüze kadar.


Konu defalarca UNESCO Kültürel Varlıkların Ait Oldukları Ülkelere İadesi Komitesi’nin (İCPRCP) toplantılarında ele alınmış.


Komite “Boğazköy Sfenksi”nin iadesi için tavsiye kararı almış.


BU KEZ GÜNAY SORDU
Gazetelerimizde defalarca “Sfenks bu kez iade ediliyor” diye başlıklar atılmış.


En son geçtiğimiz ağustos ayında Almanya 2011 yılında Berlin’de gerçekleştirilecek “Hellenistik Pergamon” sergisi için işbirliği talebinde bulununca Ankara yeniden “Boğazköy Sfenksi”nin iadesini gündeme getirmiş.


Alman yetkililer Ankara’nın bu talebini de yanıtsız bırakmış.


Nihayet ITB Fuarı nedeniyle geldiği Berlin’de temaslarda bulunan Kültür ve Turizm Bakanı  Ertuğrul Günay, Alman Dışişleri Bakanlığı’nda bir araya geldiği Devlet Bakanı Cornelia Pieper’dan “Boğazköy Sfenksi”ni bilmem kaçıncı kez talep ediyor.


Bakan Günay sohbetimizde “Bu konuyu çok önemsediğimizi ilettim” diyor.


“Bergama’yi daha uzun vadeli bir tartışma konusu yapacağız. Ama Boğazköy Sfenksi’yle ilgili talebin yıl sonuna kadar sonuçlanmasını istiyoruz” diye ilave ediyor.


TÜRKİYE’NİN KOZU VAR MI?
Anladığım kadarıyla Ertuğrul Günay, muhatabına Türkiye’nin “Boğazköy Sfenksi” konusunda sabrının artık taşma noktasında olduğunu hissettirtmiş.


Sfenks iade edilmezse Türkiye’nin Almanya’ya tavır koyabileceği bazı konular var.


Örneğin Türkiye’nin dört bir yanında Alman arkeologlar tarafından sürdürülen kazılar.


Bunların izinleri pekala iptal edilebilir.


Sanırım arkeolojik kazılar Türkiye için önemli bir koz olabilir.


Onarım için gönderilmiş sfenkse el koyduğu yetmiyormuş gibi konuyu yıllardan beri duymamazlığa gelen Almanya’yı dize getirmenin çaresi vardır mutlaka.


Kalabalık bir işadamı grubuyla önümüzdeki 29-30 Mart tarihleri arasında Türkiye’yi ziyaret edecek olan Başbakan Merkel’in gündeminde ekonomik ve kültürel konular ağırlıkta olduğu özellikle vurgulanıyor.


MERKEL’İN GÖNLÜNDEKİ ASLAN
İstanbul’un 2010 Avrupa Başkenti olması nedeniyle Ankara’daki resmi temaslarından sonra İstanbul’a geçecek olan Merkel, Sarıyer’de kurulacağı söylenen Türk-Alman Üniversitesi’ne ayrı bir önem veriyor.


Almanya, Türkiye ile daha kapsamlı kültürel ilişkiler arzusunda.


2011 yılında Türklerin Almanya’ya gidişlerinin 50. yıldönümünde de çeşitli kültürel etkinlikler söz konusu.


İki ülke arasında kültürel bir yakınlaşmaya hız verilecekse eğer bazı pürüzlerin halledilmesi gerekmez mi?


Bu yüzden benim ricam Merkel’in gelirken beraberinde “Boğazköy Sfenksi”ni de getirmesi.


Önce o gelsin, sonra izinsiz Türkiye’den Almanya’ya kaçırılmış diğer eserlere de sıra gelecek.

Hürriyet, Yazı: Gila Benmayor, 11.03.2010

ESKİYEN KİTAPLAR DİJİTAL ORTAMDA

 

Arama motoru Google, İtalya'nın Roma ve Floransa kentlerindeki kütüphanelerde bulunan bir milyon kadar eski kitabı dijital ortama aktaracak.

 

Google ve İtalya Kültür Bakanlığı yetkilileri, projenin Google Kitapları ile Kültür Bakanlığı arasında ilk ortak girişim olduğunu söyledi.

Kültür Bakanlığı yetkilisi Mario Resca, aralarında astronom Galileo Galilei’nin eserlerinin de bulunduğu kitaplar için yapılan anlaşmayla, kitapların içeriğinin sonsuza kadar korunmasının sağlanacağını ifade etti.

Resca, 1868 yılından önceki kitapların dijital ortama aktarılmasının, İtalyan kültürünün dünyaya yayılmasına yardım edeceğini belirtti.

Kitapların tarama işleminin maliyetini Google karşılayacak.

Trt/Haber, 11.03.2010

YÜZLERCE YILLIK GEMİ ENKAZLARI BULUNDU

 

Baltık Denizi'nde yüzlerce yıllık gemi enkazları bulundu.

 

İsveç hükümetine bağlı Ulusal Miras Dairesi, Baltık Denizi'nde Rusya ile Almanya arasında deniz altına boru yerleştirmeye hazırlanan bir gaz şirketi tarafından bulunan gemi enkazlarının çoğunun 18. ve 19. yüzyıldan kalma oldukları bildirdi.

Açıklamada, gemi enkazlarından birinin bin yıllık olabileceği, üçünün gövdelerinin bozulmadan kaldığı ve 130 metre derinlikte baş aşağı konumda bulundukları belirtildi.

Gemi enkazlarının, dalgıçlar tarafından incelenmesinin beklendiği kaydedildi.

Sabah, 09.03.2010

Tlos (William-James-Müller)
...1844




7 - 13 Mart 2010

TARİHİ EVLER TURİZME KAZANDIRILACAK

 

 

Giresun’un Görele İlçesi'nde sayıları 45’i bulan Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından tescillenmiş Rum mimari yapısı özelliklerini taşıyan tarihi evlerin restore edilmesi için Görele Belediyesi tarafından çalışma başlatıldı.

 

Görele’de beton yığınlarına karşı adeta meydan okurcasına ayakta kalmaya çalışan, tarihin izlerini ve kokusunu günümüze kadar ulaştırabilen evleri turizme kazandırmak gerektiğini kaydeden Görele Belediye Başkanı Mimar Ertuğrul Melikoğlu, bu konuda örnek bir çalışma yapıldığını söyledi. Başkan Melikoğlu, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu tarafından tescil edilen tarihi evlerin yakılıp yeniden yapılmasının mümkün olmadığını hatırlatarak “İlçemizde sayıları 45 adet olan Rum mimari yapı özelliğini taşıyan tarihi evler tescillendiği için kullanılmayacak halde olsa dahi yıkılamıyor. Bu durum karşısında da ilçemize sadece görüntü kirliliği vermektedir. Ancak bu evleri aslına uygun olarak restore edebiliriz. Bu şekilde sahipleri hem kullanabilir hem de ilçemize tarihi bir görsellik katmış olabiliriz. Biz bu konuda bir çalışma yaparak Hendekbaşı Mahallesi’nde bir vatandaşımıza ait evi Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan aldığımız destekle restore ettik. Bu evin örnek teşkil etmesini istiyoruz. Bu konuda belediyemiz tarihi evini restore etmek isteyenlere yardımcı olacaktır. Turizme kazandıracak kadar tarihi ev potansiyelimiz bulunmaktadır” dedi.

 

Tarihi evlerini restore ettirmek isteyenlere bilgi de veren Başkan Melikoğlu,” Kültür Bakanlığı tarihi evlerin aslına uygun şekilde restore edilmesi halinde katkı sağlamaktadır. İsteyen herkes bu imkandan faydalanabilir. Belediye olarak gerekli desteği vermeye hazırız” diye konuştu.

Giresun Kent Haber, 12.03.2010

6 YILDA 62 MİLYONA 300 ESER

 

 

Konya Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından son 6 yılda 62 milyon TL harcanarak yaklaşık 300 vakıf eseri restore edildi.


Konya Vakıflar Bölge Müdürü İbrahim Genç, "Konya ve bölgesinde 6 yıl içerisinde 300'e yakın eserin restorasyonunu gerçekleştirdik. Bu eserlerin 200'e yakının bir belge olarak saklanması açısından projesini çizdirdik ve arşivimize koyduk. Çalışmalarımız halen devam ediyor. Şu an da çalışmaları devam eden 5 restorasyon işi var. Son 5-6 yılda vakıf eserlerinin restorasyonu için 62 milyon TL'lik bir harcama yapıldı. 300 eserin dışındaki eserlerin tamamı köklü bir onarıma ihtiyacı yok. Ama her eserin dönem içerisinde bakıma ihtiyacı oluyor ve biz de dönem dönem bunların da restorasyon işlemleri yapıyoruz." dedi.


Selçuklu döneminin simge eserlerinden Alaeddin Camisi'nde 2010 yılı içerisinde restorasyon çalışması yapılacağını belirten İbrahim Genç, "2010 yılındaki en önemli projelerimizden bir tanesi Alaeddin Cami'nin restorasyonudur. Burada rölöve ve restorasyon projesinde gecikmeler yaşandı. Mart veya Nisan ayı gibi bu projeyi ihaleye çıkarmayı düşünüyoruz. Haziran ayında çalışmalarına başlayıp 2011 yılı sonlarına doğru da restorasyonu tamamlamayı hedefliyoruz." diye konuştu. 

İpek Yolu güzergahında bulunan hanların da 'Restore et-işlet-devret' modeli ile restorasyonun yapıldığını ifade eden İbrahim Genç, bu çalışmalar noktasında 2 yıl içerisinde Aksaray, Nevşehir, Karaman ve Konya bölgesindeki hanların faaliyete geçeceğini söyledi. Hanlarla ilgili restorasyon çalışmalarının halen devam ettiğini vurguladı.   

Manşet Gazetesi, 12.03.2010

ŞAHESERE KARŞI KUTSAL İTTİFAK

 

Selçuklu döneminin Konya’daki en önemli eserlerinin başında gelen Nizamiye (Nalıncı Baba) Medresesinin 1929 yılında dönemin Konya Belediye Başkanı Halis Ulusan ve 2’nci Ordu Komutanı Fahrettin Altay tarafından yol açmak için yıktırıldığı ortaya çıktı. Halkın tepkisinden çekinen Belediye Başkanı Ulusan, yıkımın karşılığında ise Ordu Komutanına bir konak hediye etmiş

 

Kürkçü Mahallesi'nde şu anda TEKEL Başmüdürlüğü’nün bulunduğu alanda yer alan ünlü Medreseden Evliya Çelebinin seyahatnamesinde bile bahsedildiğini belirten İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Öğretim Üyesi Yard. Doç Dr Caner Arabacı, “Dönemin Belediye Başkanı, Ordu komutanının da desteğiyle Selçuklu Şaheseri olan bu medreseyi tarih sahnesinden silmiş” dedi.


Selçuklu döneminin Konya’daki en önemli eserlerinin başında gelen Nizamiye (Nalıncı Baba) Medresesinin 1929 yılında dönemin Konya Belediye Başkanı Halis Ulusan ve 2’nci Ordu Komutanı Fahrettin Altay Paşa'nın yol açmak için yıktığı ortaya çıktı.


Kürkçü Mahallesi'nde şu anda TEKEL Başmüdürlüğü’nün bulunduğu alanda yer alan ünlü Medrese, Şehrin İmar Nazım planını çıkaran ve bölgeden yol geçirmek isteyen Dönemin Belediye Başkanı Halis Ulusan ve Konya merkezli 2’nci Ordu Komutanı Fahrettin Altay tarafından yıkılarak tarih sahnesinden silinmiş.

Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü Öğretim Üyesi Yard. Doç Dr Caner Arabacı, yıkım olayının halkın tepkisinden çekinen Belediye Başkanının Ordu Komutanından yardım istemesiyle başladığını söyledi.


Belediye başkanının talebiyle 2’nci orduda görev yapan askerlerin yıkım çalışmalarında görev aldığını belirten Caner Arabacı, “Dönemin belediye başkanı bölgeden yol geçirmek istemiş. Yolun açılması içinde medresenin yıkılması gerekiyor. Halkın medresenin yıkılmasına tepki göstermesinden çekinen Başkan, dönemin 2’nci Ordu Komutanı Fahrettin Altay Paşa’dan yardım istiyor. Paşanın da olumlu cevap vermesinden sonra askerler medresenin yıkımında çalışıyorlar. Böylece bu önemli şaheserin bir kısmı yol olarak kullanılıyor. Bir kısmı da şu anki TEKEL Başmüdürlüğü’nün arsası oluyor” dedi.
 

Ordu komutanının desteğini Belediye Başkanının karşılıksız bırakmadığına dikkati çeken Arabacı, Paşaya yıkım sonrası belediye tarafından bir konak hediye edildiğini kaydetti.


Hediye edilen konağın günümüze kadar ulaştığını dile getiren Arabacı, “Belediye başkanı komutanın desteğini karşılıksız bırakmamış. Paşaya İnce Minare arkasında bulunan ve günümüzde de Osmanlı Çarşısı olarak kullanılan konağı belediye adına hediye etmiş. Ordu Komutanı da Konya’da kaldığı süre içerisinde ikamet ettiği konaktan, Alaeddin Tepesini göremediği gerekçesiyle İnce Minarenin bazı bölümlerini ve öğrenci hücrelerini yıktırmış” diye konuştu. 
 

Selçuklu döneminin en görkemli ilim merkezlerinden biri olan Nizamiye Medresesi,  III. Murad zamanındaki tahrir defterlerine göre, Emir Nizameddin Ebi’l-Hasan Ali İbn-i il-Almis bin İdris tarafından 1237’de yaptırılmış.


Nizamiye Medresesi günümüze kadar ulaşamadığı için mimari özelliği de bilinmiyor. Ancak Evliya Çelebi Konya’ya geldiği zaman medreselerin en meşhurunun Nizamiye Medresesi olduğunu yazar.


Nizamiye Medresesi kubbeli, kargir, gösterişli ve şark aleminde çok meşhur bir ilim merkezi olarak biliniyor. Son zamanlara kadar ayakta kalan büyük kubbesiyle, kuzey ve batı yönündeki Tak kapısının ve kitabesinin bazı kısımları ile bir kemeri Konya İnce Minare Müzesi’nde bulunuyor.
Eserin Keluk bin Abdullah tarafından yapıldığına dair medresenin batı tarafında bir kitabe bulunduğu biliniyor. Halen Konya Rehberi de bu medreseyi kıymetli eserler arasında göstermektedir.

Manşet Gazetesi, 12.03.2010

KOYUNBABA KÖPRÜSÜ TARİHİ KİMLİĞİNE KAVUŞTU

 

 

Osmancık’ta tarihi Koyunbaba Köprüsü (II. Beyazıt Köprüsü) üzerinde bulunan elektrik direkleri söküldü. Anıtlar Yüksek kurulunun tarihi bina ve eserleri koruma kararına uygun olarak tarihi Koyunbaba Köprüsü üzerinde bulunan aydınlatma direkleri yerlerinden sökülerek alındı.

 

Hatırlanacağı üzere yaklaşık 3 ay önce çıkan fırtınada Köprü üzerinde bulunan direklerden 3’ü dibinden kırılarak sökülmüştü. O zamandan bugüne kadar köprü karanlığa mahkum olmuş, belediyenin çalışmaları ile Köprünün her iki başına 2 şer adet kuvvetli projektör takılarak aydınlatılması yapılmıştı. Belediye Başkan Vekili Alaattin Uğur’un talimatları üzerine geride kalan elektrik direkleri sökülerek yerlerinden alındı. Böylece Tarihi Osmancık Koyunbaba Köprüsü (II. Beyazıt Köprüsü) tarihi kimliğine kavuşmuş oldu.

Çorum Haber, 12.03.2010

ADIYAMAN'DA TESCİLLER





Adıyaman Müze Müdürü Fehmi Erarslan, Tut İlçesi meydanında bulunan ve ilçenin simgesi haline gelen çınar ağacının ve ulu caminin tescillendiğini bildirdi. Tut Belediyesi'nin talebi üzerine Adıyaman Müze Müdürlüğü tarafından tutulan raporun ardından, Şanlıurfa Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu, çınar ağacının korunması gereken tabiat varlığı olarak tescillerken Osmanlı Dönemine ait Ulu Cami'nin de caminin yıkılarak yeni cami yapılması talebine uygun olmadığına karar vererek tescilledi.

 

Belediye tarafından meydanda yapılacak olan çalışmalar öncesinde çınar ağacının tescillenmesi için yaptığı müracaat üzerine Müze Müdürü Arkeolog Fehmi Eraslan, 600 yıllık olduğu tahmin edilen çınar ağacında incelemelerde bulunduklarını söyleyerek, Müze müdürlüğü tarafından Şanlıurfa Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kuruluna, çınar ağacının tescillenmesi için sunulan dosya karara bağlandı. Kurul tarafından tescillenen ikinci çınar ağacı oldu. Daha önceden Adıyaman-Çelikhan yolu üzerindeki Doğanlı Köyündeki 700 yıllık olduğu belirtilen çınar ağacı tescillenmişti. Kurul, ağacın tahmini yaşı, cinsi ve anıt ağaç olduğu için koruma altına alındığına dair bilgi veren tabelanın belediye tarafından hazırlanarak asılması, diğer tabelaların kaldırılmasına, ağacın gövdesine bitişen ve ağacı fiziksel olarak etkileyen taş ve beton kaplamaların en az 50 santimetre uzaklıkta olması ve korunması için gerekli tedbirlerin alınması kararını verdi.”dedi.

 

Erarslan, ayrıca Tut İlçesi'nde bulunan Ulu Cami'nin de tescillendiğini ifade ederek, “ Adıyaman ili Tut İlçesi Ayniye Mahallesi Fikret Otyam Meydanı'nda bulunan Ulu Cami Tut belediyesinde yıkılarak yeniden inşa edilmesine ilişkin İl Kültür ve Turizm Müdürlüğümüze başvurmuşlardı. Yapılan incelemeler sonucunda caminin korunması gerekli taşınmaz kültür varlığı özelliği göstermesinden dolayı yasa kapsamında tescillenmesine karar verildi. Caminin de yıkılarak yeni cami yapılması talebinin uygun olmadığına karar verildi.”dedi.

 

Erarslan, “ Adıyaman İli Gölbaşı İlçesi Harmanlı Beldesinde bulunan mağarayla ilgilide Şanlıurfa Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunun yaptığı incelemeler sonucunda çıkan raporda Mitraium Tapınağı olarak bilinen yerin tescillenmesine karar verdi. Arsemia'daki tapınakla benzerliğiyle dikkat çeken tapınak kısmen insan eliyle yapılmış.”dedi.

Adıyaman Haber, 12.03.2010

TESCİLLİ BİNALAR EHİL ELLERE





Tescilli binalarının restorasyonunda eleman eksizliği çeken ilimizde başlatılan, “Restorasyon uzmanı yetiştirme projesi” kapsamında 20 işsiz gence teorik ve pratik eğitim verilerek vasıflı hale getirilmeye çalışılıyor.Tarihi ve doğal güzelliklerinin yanı sıra çok sayıda tescilli yapının bulunduğu Hatay’da, restorasyon elemanı eksikliğini gidermek amacıyla başlatılan proje kapsamında, 20 işsize teorik ve pratik eğitim verildiği bildirildi.


İŞKUR İl Müdürü Ahmet Bulanık, yaptığı açıklamada, aralık ayında başlatılan ve önümüzdeki ay sona erecek ”Restorasyon Uzmanı Yetiştirme Projesi” kapsamında işsiz kişilere eğitim vererek vasıflı hale getirmeye çalıştıklarını söyledi.

Kentte yaklaşık 500 tescilli yapının bulunduğunu, ancak bunların çoğunun bakımsızlık nedeniyle kötü bir görünümde olduğunu ve kaderlerine terk edildiğini ifade eden Bulanık, başlattıkları projeyle eski yapıların ruhunu ortaya çıkaracaklarını kaydetti.


Proje kapsamında Mimarlar Odası Antakya Şubesiyle yaptıkları işbirliğiyle öncelikle İŞKUR’a kayıtlı 20 işsize taş, ahşap işlemeciliği ve onarımı konusunda bir aylık teorik eğitim verdiklerini belirten Bulanık, amaçlarının restorasyon konusunda çalışacak eleman eksikliğini gidermek olduğunu söyledi.

Kursiyerlerin aldıkları teorik eğitimin ardından Mimarlar Odası’nın hizmet binasının restorasyonunu yaparak pratik yaptıklarını ifade eden Bulanık, ”Çok sayıda medeniyete ev sahipliği yapmış kentimizde tescilli birçok yapımız var. Ancak bu yapılar, bakımsızlık nedeniyle kaderlerine terk edilmiş durumda. Bu yapılara ruh vermek, gelecek nesillere aktarmak için kolları sıvadık. Mimarlar Odası ile yaptığımız işbirliği kapsamında 100 bin TL ödenekle tarihi kentimizde büyük eksikliği olan restorasyon işçisi açığını kapatacağız” dedi.


Proje kapsamında kursiyerlere günlük 15 TL ücret ödediklerini, ayrıca sigorta yaptıklarını belirten Bulanık, yetişmiş elemanların kentteki tescilli yapıların onarımı konusunda çalışacağını söyledi.

Mimarlar Odası Şube Başkanı Yaşar Coşkun da, projeyle tescilli yapıları turizme kazandırmayı hedeflediklerini belirtti.


Kentin, denizden yaylalarına, kaplıcalarından mağaralarına kadar çok sayıda unsuru bir arada bulundurduğunu ifade eden Coşkun, ”Tescilli yapılarımızda alternatif turizm seçenekleri arasında yer alabilir. Projeyle, yıllardır bakımsızlık nedeniyle harabe görünümde bulunan, yıkılmaya yüz tutmuş binalarımızı canlandırmayı hedefliyoruz. Eğitim almış elemanlar sayesinde yapıların bakım ve onarımında yapılan yanlışların da önüne geçeceğiz” diye konuştu.


Coşkun, kentteki her kurumun tescilli yapı alarak restore etmesi gerektiğini, bu şekilde ”Eski Antakya Evleri’nden de adından söz ettireceğini ve turizmden daha çok pay alınacağını söyledi.

Hatay Gazetesi, 12.03.2010

YAPMAKLA ÖVÜNÜYORUZ AMA YIKMAKLA YERİNMİYORUZ

 

Doğan Hasol’un Sürekli Yıkıyoruz!.. yazısı(*) mimarlığa, mimarlara saygısızlığımızın utandırıcı örneklerini veriyor.

Yeni bina yapmakla övünüyoruz, görkemli açılışlarla bunları kamuoyuna duyuruyoruz ediyoruz.
Peki sessiz sedasız yapılan yıkımlardan haberdar mıyız? Hayır!


Bu olumsuz anlayışımız yüzünden, ödül almış birçok binanın yerinde yeller esiyor.


Bunlar ne eskidiğinden, ne yıkılma tehlikesinden ötürü yıkılıyor.


Arsasının üzerine daha çok katlı yapıların yükselmesi amacıyla kazma vuruluyor.


Üstelik mimarlık ödülü kazanmış yapıların o kente bir özellik kazandırdığı görüşüne de itibar etmiyoruz.


Hasol’un yazısından alıntıladığım aşağıdaki bölüm, İstanbul ve Ankara’daki rant hırsının vardığı noktayı gösteriyor:
“Yepyeni binalar, arsasına tamah edilerek yıkılıyor. Bu durum eski yıllarda da yok değildi. Örneğin, başkent Ankara kaç kez yıkılıp yeniden yapıldı. Sıhhiye-Kızılay arası yani eski adıyla Yenişehir kaç kere çehre değiştirdi. Bu bölge, iki katlı evlerden 8-9 katlı işyerlerine dönüştü.

Bugünkü durum eskisinden farklı: İmar durumları yürürlükteki imar planlarından koparılarak parsel bazına indirildi ve değişim süreci hızlandı. Böylece yıkımlar artmaya başladı. Ve sonuçta, artık gencecik binalar yıkılır oldu. İsterseniz hemen birkaç örnek verelim. İstanbul Beylikdüzü Tatilya Binası; bina 14 yıl yaşayabildi yerine alışveriş merkezi yapılmak üzere yıkıldı. Levent’teki otomatik kat otoparkı, 10 yıl yaşayabildi. İstanbul Maslak’taki Vestel (sonradan Garanti Bankası) binası, 16 yıl yaşayabildi.

İlk iki yapı ödül kazanmış yapılardı. Tatilya ve Kat Otoparkı Avrupa Çelik Birliği Ödülü’nü kazanmışlardı.”

Bugün yitirilmiş 20. yy mimarlık yapılarının birkaçı ise şöyle:

Taksim Belediye Gazinosu (Rüknettin Güney), yerine bugünkü Ceylan İntercontinental yapıldı.
TBMM Lojmanları (Behruz Çinici), yerine yüksek konut blokları yapıldı.
Kervansaray Oteli (Muhteşem Giray, Affan Kırımlı), yıkıldı.
İstanbul Şark Kahvesi (Sedad H. Eldem), yıkıldı, yerine 3/4 ölçeğinde replikası yapıldı.
Maçka Oteli (Yılmaz Sanlı, Yılmaz Tuncer), özelleştirildi, yıkıldı, öylece duruyor.
Uşaklıgil Yalısı (Sedad H. Eldem) bozuldu.
Tatilya (Oktay Nayman), yıkıldı yerine AVM yapıldı.
Levent’teki 612 araçlık otopark (Levent Aksüt, Yaşar Marulyalı) işletilmediği için yıkıldı.
Büyük Ankara Oteli (Marc Saugey, Yüksel Okan), bina özelleştirildi, mimarisi bozuldu.
Yalova Termal Otel (Sedad H. Eldem), 1984’te Kenan Evren’in emriyle yıkıldı.
Maltepe Havagazı Fabrikası ve Elektrik Santralı, yıkıldı.

* * *

Yıkımlar hem özel kesimde, hem devlet kesiminde sürüyor. Behruz Çinici’nin yaptığı Ankara’daki Milletvekili Lojmanları 3 katlı imiş ve 2 bin nüfus yaşıyormuş. Şimdi 10 bin nüfus yaşıyor. Binalar 35 kata kadar çıkmış.


Yıkılanların yerine güzel örnekler yapılmıyor. Çirkin yapılar ayrıkotu gibi büyüyor. Türkiye, gökdelenler ve alışveriş merkezleri cehennemine dönüştü. Yıkım histerisinin ve çok katlı binaların trajikomik romanını Tahsin Yücel’in Gökdelen’inde okuyun. Hepimizin bildiği, gördüğü ama zamanla unuttuğu yıkımlardan birkaçını okuyun, belki önlemek için çabalarda bulunursunuz.

 

(*) Sürekli Yıkıyoruz!.., Doğan Hasol, Yapı 340, Mimarlık-Tasarım-Kültür-Sanat, Mart 210, s. 46.

Hürriyet, Yazı: Doğan Hızlan, 12.03.2010

TOPKAPI SARAYI'NDA DERİN KEŞİF





Topkapı Sarayı’nın altındaki su yolları ilk kez canlı yayında NTV ekranına geldi. Hırka-i Saadet Dairesi’nin önündeki içi su dolu sarnıç, haç motifleri taşıyor. Konuya ilişkin detaylar ayrıca National Geographic Türkiye dergisinin bu ayki (Mart 2010) sayısında yer alıyor.

Arkeolog, mimar ve su altı fotoğrafçılarından oluşan bir ekip bir süredir Topkapı Sarayı’nda hummalı bir çalışma yürütüyor. Topkapı Sarayı ve Ayasofya’nın altındaki su kanalları ile sarnıçlar araştırılıyor.






Tarihi yarımadanın altındaki su yollarının haritası çıkarılıyor. Su yollarının uzunluğu 3 kilometreyi buluyor. Hırka-i Saadet Dairesi’nin önünde içi su dolu sarnıç, haç motifleri taşıyor.

Araştırmayı yapan ekibin başındaki İstanbul Teknik Üniversitesi (İTÜ) Fen-Edebiyat Fakültesi İnsan ve Toplum Bilimleri Öğretim Üyesi Dr. Çiğdem Özkan Aygün, çalışmaları anlattı:

“Yalnızca bu çalışma için üretilmiş teknik cihazlar var ve onları kullanıyoruz. Benzerleri Mısır piramitlerinin araştırmasında da kullanılmıştı. Bunlar yer altında çalışan paletli kameralar ve su altında gezebilen robot kameralar. Ekibimizin içinde arkeologlar, mimarlar, inşaat mühendisleri de var. Çalışmaya 2005’te Ayasofya’dan başladık. Taa Roma döneminden bu yana Istranca Dağları ve Belgrat Ormanları’ndan İstanbul’a su getiren su yolları ve kanallar var. Su kanallarının ulaştığı son nokta çalışmayı yaptığımız alan. Şimdiye kadar burada herhangi bir araştırma yapılmamıştı.

Kazı yapılması hemen hemen imkansız bir bölge. Sarnıçlar ve kanallar yoluyla su sistemlerini ortaya çıkarırken, yer altındaki yapılarla ilgili çok önemli bilgilere de ulaştık. Su kanalları hem drenaj sistemi olarak kullanılmış hem de temiz su getiren kanallar var. Ayasofya’nın özellikle batı bahçesinde çift katlı giden kanallar tespit ettik. Bu kadar küçük alandaki kanalların uzunluğu 1 kilometreyi geçti.

Literatürde hiç olmayan yeni mekanlara ulaştık. Bugünkü turist tuvaletinin altında başka bir yapıya rastladık.

Sarnıçlara şu an maalesef lağım suyu akmakta, lağım suyu su kanalları yoluyla binanın temellerine de ulaşıyor.

Mimar Sinan’ın bölgede çok büyük restorasyonlar yapmış olduğunu biliyorduk, biz bu kanallarda rastladık ve hayretler içinde kaldık. Süleymaniye Camii’nin altında benzer su kanallarını kullandığını biliyoruz.

Araştırma yurtdışında da yankı buldu. 1500 yıllık yapıların altında ilk kez bir araştırma yapılıyordu ve hemen Sorbonne Üniversitesi’nden davet aldık.

Çalışmalarımızı hiçbir bütçe olmadan, tamamen araştırmacıların katkılarıyla gerçekleştirdik. Kendi cihazlarımızı üniversitede veya yurtdışında ürettik.

Ayasofya’nın altında araştırma için izin sorunu yaşıyoruz. 2005 yılında izin aldık ve sadece 3 gün çalışabildik. 2009 yılında yeniden izin aldık ve çalışma yine kısa sürdü. İzin verilirse zaten araştırmaya yardım edecekler kapıda bekliyorlar. Örneğin İsviçre ve Yunanistan’dan üniversiteler, başta yer altını gösteren cihazları kullanıma vermek üzere yardım etmeye hazırlar.”

Topkapı Sarayı Müdürü Prof.Dr. İlber Ortaylı da, Ayasofya’nın müthiş bir yer altı yapılanmasının üzerinde yükseldiğini belirterek, şu bilgileri verdi:

“İstinat duvarları ve su kanalları, dışarıdan veya çatıdan gelen suları götürmek için kurulmuş. Zaten Ayasofya’da bundan başka bir su harcama kapasitesi de olmamalı. Tuvaletler falan da bulunmamalı.

Ayasofya, Topkapı Sarayı’nın komşusu. Bu kanal sisteminin saraya, oradan da Marmara Denizi’ne bağlı olduğunu düşünüyorduk. Araştırmada yıkılan bağlantı kanalı bulundu, bir an önce düzeltilmesi gerekiyor. Binaların selameti açısından yer altı haritası bilinmeli. Birçok sarnıç var ve bunların haritasını çıkarmak zorundayız. Bütün Sultanahmet semti için bu önemli.”

Tarihi su kanalları ve sarnıçlar hakkında daha detaylı bilgiyi National Geographic Türkiye dergisinin Mart sayısında bulabilirsiniz.

Ntvmsnbc, 12.03.2010



Nano-Yorum:

Perşembe günü öğle saatlerinde NTV’deki haberlerin sunucusu, tarihe tanıklık ettiğimizi söylüyordu, canlı yayında. Bir grup bilim insanı hiçbir bütçe olmadan, kendi ceplerinden ayırdıklarıyla Topkapı Sarayı’nın “altını üstüne” getiriyorlarmış. Bütçeleri yokmuş ama bir izin alabilseler, yurtdışından pek çok üniversite destek olmak için sırada bekliyormuş. Destek olmak istiyorlarmış, çünkü “şimdiye kadar burada herhangi bir araştırma yapılmamış”.

 

Bir kamera bulanık suyun altında belli ki eski yapıların içinde dolaşırken, ilgisizine “Vay babeyn” dedirtecek bu gösteri de Başbakan bilmem ne açılımıyla ya da operasyonuyla ilgili konuşuyor diye bitiverdi. Tarihe tanıklığımız da spikerin koruyalım bu eserleri, yazıktır, günahtır şeklindeki sözleriyle son buldu. 

 

Velhasıl kelam, Çiğdem Hanım’ın yaptığı ilk değildir. Türkiye arkeolojisinde -yurdum insanının gözünde birazcık olsun yer edinebilmek için diyelim, başka çıkarları karıştırmayalım- sürekli olarak en büyükleri, en eskileri ve sayısız ilkleri gündeme getiren aynı düşüncenin çok sayıda paydaşı vardır. Evet, söz konusu alanda çalışma eksikliği bir gerçektir, ama ilk bulundukları bilgisi pek doğru değildir. Bahsi geçen yapıların pek çoğu bilinmektedir. Dolayısıyla orijinal aletlerle beraber su dolu sarnıçlara dalıp fotoğraf çekiyor olmak, ilk biz bulduk, haksızlık etmeyin bize deme hakkını vermez, insana. Bilim, sistemli bir iştir. Yoğun emek ister. İzin vermiyorlar, izin verseler daha kaç yapı buluruz Allah kerim diyerek ortaya çıkmanın da bilimdeki karşılığı kolaycılıktır, ciddiyetsizliktir. Önce kurumsal bir yapı altında bütçe hazırlanır, sonra işinin ehli bir ekip koordinatörlüğünde program oluşturulur, süresi, nelere ihtiyaç duyulacağı ve sınırları belirlenir, gerekli izinler alındıktan sonra yine alanında uzmanlarla birlikte yola çıkılır. Birkaç ay önce Ayasofya’dan dalıp, Topkapı Sarayı’ndan çıkmak bu anlamıyla “bilimsel” bir marifet değildir. (TAYHaber, Özgen Kurt)

MEVLANA MÜZESİ'NDEKİ DERVİŞ HÜCRELERİ ONARILIYOR





Mevlana Müzesi'ndeki restorasyon çalışmaları kapsamında derviş hücreleri üzerindeki kubbelerde yer alan moloz atılarak, hücreler orijinal haline dönüştürülüyor. Ziyaretçilerin müzeye daha rahat giriş çıkış yapmaları için turnikeler yerleştirilecek.

Konya İl Kültür ve Turizm Müdürü Mustafa Çıpan, Mevlana Müzesi'nde bulunan derviş hücrelerinin yenilenerek orijinal haline kavuşturulacağını söyledi.İl Kültür ve Turizm Müdürü Mustafa Çıpan, Mevlana Müzesi'ndeki restorasyon çalışmaları hakkında bir basın toplantısı düzenledi. Hz. Mevlana'nın 1273 yılında vefatı üzerine yaptırılan türbesinin etrafında Mevlana Külliyesi oluşturulduğunu, semahane, mescit ve derviş hücrelerinin 16. yüzyılda inşa edildiğini kaydeden Çıpan, 1925 yılında tekke ve zaviyelerin kapatılması üzerine 1927 yılında Atatürk'ün isteğiyle 'Konya Assr-ı Atika Müzesi' olarak hizmete açılan türbenin 1954 yılında yeni bir düzenleme ile 'Mevlana Müzesi' adını aldığını kaydetti. Çıpan, Topkapı Müzesi'nden sonra en çok turist alan Mevlana Müzesi'nde rölöve, restorasyon ve restitüsyon projelerinin onaylanmasının ardından çalışmalara başlandığını belirtti.


Derviş hücrelerinde kubbelerin üzerindeki fazla molozların atılarak kubbe kemerlerinde oluşan baskıların kaldırıldığını dile getiren Çıpan, "Derviş hücrelerinin duvarlarındaki çürümüş olan ahşap hatıllar değiştirilerek yerine yenileri konulmuştur. Hücrelerin dış duvarlarının derzleri tamamen sökülerek, Horasan harcı ile yenilenmiştir. Dervişan kapısının dış kısmında güney yönde üst bölümde bozulmuş olan taşlar değiştirilmiştir. Kubbelerin üzerindeki kurşun örtü kaldırılmıştır, restorasyon çalışmaları bittikten sonra yeniden kapatılacaktır. Hücrelerde bulunan ocak bacalarının kulelerinin tamiratları yapılacaktır. Hücrelerin birleştiği geçiş mekanının altında dönem dönem kullanılmış orijinal su şebeke sistemi ortaya çıkarılmıştır. Derviş hücrelerinin orijinal iç duvarlarına ulaşılmış, hücrelerin her birinin iç kısmı 45 ile 165 santimetre kazılmış, kemer aralıklarının duvar temelleri tespit edilmiş ve özgün malzemeyle tamamlanmıştır. Yapılan kazı çalışmaları sonucunda derviş hücrelerinin orijinal zeminine ulaşılmıştır. Kasnak sistemine ulaşmak için kubbelerin üzerindeki fazla molozlar atılmış, kubbe kemerlerinde oluşan baskı kaldırılmıştır. Kubbelerin dış kısmında yapılan çalışmalarda orijinal durumu bozulmamış kubbe kasnağının kirpi saçakları tespit edilmiş ve diğer kubbe kasnakları buna göre yenilenmiştir" şeklinde konuştu.

 

Yeni bir tadilat projesine ihtiyaç duyulduğunu ve bu nedenle restorasyon faaliyetlerinin bir müddet geciktiğini dile getiren Çıpan, derviş hücrelerinin orijinal durumuna dönüştürülerek bağımsız birer oda haline getirileceğini bildirdi. İl Kültür ve Turizm Müdürü Çıpan, Mevlana Müzesi'ndeki mevcut giriş turnikelerinin kaldırılarak açık sema alanı yanındaki duvardan ziyaretçilerin daha rahat giriş yapabilecekleri turnikeler yerleştirileceğini de ifade etti.

Yeni Şafak, 12.03.2010

AĞA CAMİİ TAHRİBATI YARGIYA TAŞINDI

 

Taksim’in tek camisi olan tarihi Hüseyin Ağa Camii, yanında yapılan inşaat çalışması yüzünden yıkılma tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Vakıflar Bölge Müdürlüğü olaya el koyarak, Beyoğlu Belediyesi’ne resmi yazı yazıp, inşaatın durdurulmasını istedi. Vakıflar ayrıca, Beyoğlu Sulh Hukuk Hakimliği’ne de camiye verilen zararın tespiti için başvuruda bulundu. Vakıflar Bölge Müdürlüğü, kendilerine gelen şikayetleri araştırmak üzere Ağa Camii’ne inşaat mühendislerinden oluşan teknik elemanlar gönderdi. Camii çevresinde gerekli araştırmalar yapan teknik elemanlar, camideki çatlakları tespit ederek konuyla ilgili ayrıntılı bir rapor hazırladı. Raporda, devam eden inşattaki hafriyat çalışmaları sebebiyle camii beden duvarlarında, çatısında ve avlu döşemelerinde çatlaklar meydana geldiği belirtildi.

Türkiye Gazetesi, Haber: Cüneyt Bitikçioğlu, 12.03.2010

YİVLİ MİNARE CAMİİ YENİLENDİ

 

Antalya Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından Ağustos 2006’da restorasyonuna başlanan Yivli Minare Camii’nde (Alaeddin Camii) çalışmaların tamamlanma aşamasına geldiği, 800 yıllık yapının yaklaşık 15 gün sonra ziyarete açılacağı bildirildi.

 

Eski bir Bizans kilisesiyken camiye dönüştürülen Yivli Minare Camii, Antalya’nın ilk İslami yapılarından biri. 1372 yılında Hamitoğlu Mehmet Bey tarafından Balaban Tavaşi’ye inşa ettirilen yapı, Selçuklu Sultanı Alaeddin Keykubat tarafından yaptırılan minaresiyle tanınıyor.

Türkiye Gazetesi, 11.03.2010

BÖLGENİN TEK BAĞDADİ MİMARİLİ CAMİSİ





Adıyaman’ın en eski camileri arasında yer alan Kab Camii'nin minaresinin bağdadi sanatıyla yapıldığı bildirildi.

 

Adıyaman Müze Müdürü Fehmi Erarslan, 1768 yılında yapılan caminin Adıyaman Çarşısı ile Hükümet Konağı arasında Kab Mahallesi’nde bulunduğunu belirterek, “ Kitabesine göre 1768 yılında yapılmış, 1923 yılında da Hacı Mehmet Ali isimli bir kişi tarafından yeniden yapılmıştır. Bunları belirten kitabeler kuzey ve güney yönündeki kapıların üzerindedir. Dikdörtgen planlı caminin önünde son cemaat yeri, yazlık ve kışlık olmak üzere iki tanedir. Cami ve son cemaat yeri kesme taştan yapılmış olup, üzerini kasnaktan itibaren bağdadi sıvalı ahşap bir kubbe örtmektedir. İbadet mekanındaki iki payenin yardımıyla ve bunları birbirine ve duvarlara bağlayan kemerlerle içerisi kare şekline dönüştürülmüştür. Bunun dışında kalan bölümler, önceden caminin bütününde olduğu gibi ahşap tavanla örtülmüştür. Caminin kuzey kenarında kare kaide üzerinde silindirik tek şerefeli minaresi bulunmaktadır. 1934 yılında yıldırım düşmesi sonucu yıkılan minaresi yenilenmiştir. Ayrıca çevresinde hamam, çeşme ve helalar bulunmaktadır. Adıyaman İl merkezi Dokuz Eylül Caddesinde bulunan bin kişi kapasiteli Kab Camii'nin içerisindeki çatlaklar ve bozulmalar nedeniyle başlanılan restorasyon ve güçlendirme çalışmaları tamamlandı.1764 yılında Hacı Mehmet Ali Efendi tarafından inşa edilen Kab Camii'ne 100 yıldır bir çivi dahi çakılmamıştı. Yaklaşık bir yıl süren çalışmaların sonunda ibadete açılan caminin, 1934 yılında yıldırım düşmesi sonucu yıkılan minaresi, Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından orijinal haliyle yapıldı. Kab Camii ayrıca ilimizde tek Türkiye’de de ender bulunan ahşap kubbeli camiler arasındadır.”dedi.

 

Bina yapımında uygulanan bir yapı tekniğinin mimarlık literatüründeki adıdır. Ahşap üzerine 1-2cm aralıklarla yatay olarak çakılan çıtaların üstüne sıva vurulması şeklinde yapılır. Ahşap karkas yapılarda duvar yüzeylerinin sıva ile kaplanabilmesi için boşlukların tuğla, kerpiç vs malzemelerle doldurulması ya da sıva taşıyıcı ahşap çıtaların çakılması gerekir. Sıva harcının bu çıtaların arasına girip yüzeye tutunması ile yapılan sıva tekniği "bağdadi sıva"dır. Bugün ise; bağdadi usulünde yapılar yapılmakta fakat daha çok tel ile yapılmış kafes örgüler kullanılmaktadır. Çıtaların yerini, tel kafes örgüler ve kontrplaklar almıştır.

Adıyaman Haber, 11.03.2010

KARUN HAZİNESİ ÇALINDIKTAN SONRA GÜVENLİK ARTIRILDI

 

Uşak Müzesi'nde de Karun Hazineleri'nin en gözde parçalarından Kanatlı Denizatı Broşu'nun sahtesiyle değiştirilmesinin ardından güvenlik görevlisi sayısı artırıldı.

Daha önce 5 olan güvenlik görevlisi sayısı 9'a çıkarılırken, ayrıca güvenlik kamerası sayısı da artırıldı. Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkilileri de yılın belli dönemlerinde müzede sayım yaparak eserleri kontrol ediyor. Bu arada Kanatlı Denizatı Broşu'nun sahtesiyle değiştirilmesiyle ilgili davada eski müze müdürü Kazım Akbıyıkoğlu'nun da aralarında bulunduğu 6 sanığın, Yargıtay'ın isteği doğrultusunda yeniden yargılanmalarına başlandı. Sanıklar, "Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'na Muhalefe, Görevi İhmal" suçlarından Uşak Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanıyor. Sanıklar, Yargıtay'ın bozma kararına itiraz etti.

Sabah, 11.03.2010

BAKAN GÜNAY: KAÇIRILAN SFENKSİ GERİ ALABİLİRİZ

 

Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay, Türkiye'den kaçak olarak götürülen eserlerle oluşturulan Bergama Müzesi'ndeki eserlerin iadesinin gündemde olmadığını söyledi.

Türkiye'nin konuk ülke olarak katıldığı 44. Uluslararası Turizm Borsası Fuarı'nın açılışını yapan Günay, Bergama Müzesi'ndeki eserlerin iadesiyle ilgili bir soruya cevap verdi. "Türkiye'den gelen eserleri isteyecek olsak, Bergama müzesini olduğu gibi Türkiye'ye götürmemiz gerekir" diyen Günay, temasları sırasında 'uzun bir tartışma' olarak nitelendirdiği bu konuya girmediklerini söyledi. "Ama daha kolay bir çözebileceğimiz bir tartışmamız var. 100 yıl kadar önce Boğazköy yöresinden buraya bakım için getirilmiş ve dönmemiş bir sfenks var" diyen Bakan Günay, yılsonuna kadar bu sfenksin iadesinin kuvvetle muhtemel olduğunu dile getirdi.

Sabah, 11.03.2010

TARİHİ KİLİSE HARABEYE DÖNDÜ

 

  

 

Hakkari'de koruma altına alınmayan tarihi kilise defineciler tarafından harabeye dönüştürüldü.

Kilisenin içini ve dışını kazan defineciler hazine bulmak umudu ile binanın duvar taşlarını dahi yerinden söktüler.

 

Kent merkezine 10 kilometre uzaklıktaki Halil mevkiinde bulunan ve Nesturilere ait olduğu sanılan Halil Kilisesi define arayan kimliği belirsiz kişiler tarafında tahrip edildiği belirtildi. Üzerinde kitabe bulunmadığında ne zaman ve kimin tarafından yaptırıldığı bilinmeyen kiliseye giren defineciler kilisenin içi ve çevresinin yanı sıra duvar taşlarını dahi yerinden söktü. Bir harabeyi andıran kilisenin bu şekilde tahrip edilmesine üzülen vatandaşlar yetkililerin Halil Kilisesini koruma altına almaları gerektiğini söylediler.

 

Konu ile ilgili İHA muhabirine bilgi veren İl Kültür ve Turizm Müdürü Emin Özatak, Halil Kilisenin Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından tescillendiğini söyledi. Kilise ile ilgili şuanda herhangi bir çalışmalarının olmadığını belirten Özatak, "Yakın zamanda diğer kiliselerimiz ile ilgili restorasyon çalışmamız olacak" dedi.

Hakkari Kent Haber, 11.03.2010



DÜNYANIN YEDİ HARİKASININ İLKİ KEOPS'UN GİZEMİ





Dünyanın yedi harikasından günümüze kadar ulaşan tek eserin, Mısır'daki Keops Piramidi olduğunu öğreniyoruz. Kahire'de Nil Nehri'nin batısına düşen piramitlerin bulunduğu alanın, Giza Yaylası olarak adlandırıldığından bahsediyor rehberimiz.


Giza Yaylası'na adım attığımız andan itibaren sanki büyülü bir dünyaya girmiş gibi hissediyoruz kendimizi. Biz makinelerimizin deklanşörüne arka arkaya basarken, bir yandan da rehberimiz anlatmaya devam ediyor; Keops Piramidi'nin yanında biraz daha küçük olan iki piramidin Kefren ve Mikorinos piramitleri olduğunu öğreniyoruz. Ayrıca, içlerinde prenseslere ve firavunun en yakın yardımcılarına ait mumyaların bulunduğu beş piramit daha var.


Büyük Piramit de denen Keops Piramidi, MÖ 2800 yıllarına doğru hüküm süren Mısır'ın 4. Sülale devri hükümdarlarından Keops'un mezarıymış. İkinci büyük piramit, Keops'un kardeşi olan ve O öldükten sonra firavun olan Kefren'e aitmiş. Küçük piramit ise MÖ 2500'lü yıllarda hüküm süren Mikerinos'a...


Mısır piramitleri yeryüzündeki anıt-kabirlerin en eskileri ve en büyükleriymiş. Bunların en haşmetlisi olan Keops Piramidi dış görünüşü ile de "Dünyanın Birinci Harikası" olma niteliğine hak kazanmış.


Piramitler, firavunun mumyası ile hepsi birbirinden değerli eşsiz nitelikteki sanat eserlerini; kral, kraliçe, prens heykellerini de içlerinde saklıyordu ve bu eşsiz hazineleri saklamak için yapılmışlar.
Keops Piramidi'nin yüksekliği 138 metreymiş, ancak tepeden 10 metre kadar aşınmış. Bazıları 10-15 ton ağırlığında olan 2 milyon 300 bin adet blok taşın üst üste yığılmasıyla oluşturulmuş. Bir kenarı 227 metre olan dörtgen tabanı 50 bin 524 metrekarelik bir alanı kaplıyormuş. Piramidin iç ortasında, tepeden 100 metre kadar aşağıda ve tabandan 40 metre kadar yukarıda firavunun odası varmış. Firavunun mumyası, hazinesi ve özel eşyası bu odaya konmuş. Oda 10.5 metre uzunlukta, 5 metre genişlikte ve 6 metre yükseklikteymiş. Buraya 50 metrelik bir dehlizden giriliyormuş ve biri kraliçeye ait olan iki oda daha varmış.


Kefren Piramidi'nin taban kenarlarının uzunluğu 216 metre, yüksekliği 143 metreymiş.
Mikorinos adına yapılan 66 metre uzunluğundaki piramidin taban kenarlarının uzunluğu 109 metreymiş.


Tarihçi Herodot'a göre, ağır granit blokları, piramidin üst bölümlerine çıkarmak için 925 metre boyunda, 19 metre genişlikte bir rampa yapılmış. Sadece bu rampanın yapılması bile 10 yıl sürmüş. Bu muazzam mezar, üç ayda bir toplanan 100.000 esirin çalışmasıyla 30 yılda tamamlanmış. Daha sonra da Keops'un ve eşinin mumyalanmış cesetleri bu mezara yerleştirilmiş.


Giza Yaylası'na kadar gelip de dev piramidin hemen yanında bulunan Solar Boat Müzesi'ni gezmeden dönmek olur mu hiç? Müzenin önünde yüzlerce turist var. Elbette Mısırlılar, bu kalabalığı da paraya çevirmeyi ihmal etmemişler. Solar Boat Müze'nin giriş ücreti, piramitlere giriş ücretinin yarısı kadar. Girişte görevliler ziyaretçilere galoş veriyorlar. Ancak bu galoşlar bildiğimiz galoşlara pek benzemiyor. Bildiğiniz çuval bezinden yapılmış ve çıkışta iade ediyorsunuz. İçerdeki tarihi gemi gerçekten görülmeye değer. Parçaları 1954 yılında, Keops Piramidi'nin içinde bulunmuş. 1958 yılında uzun uğraşlar sonucu bir araya getirilmiş. Gerçek bir gemi halini alması ise 10 yıl kadar sürmüş. İçerideki bilgilerden teknenin boyunun 43.3 metre, genişliğinin ise 5.9 metre olduğunu öğreniyoruz.


Piramitlerle ilgili olarak sürekli güzelliklerden, bahsederken olumsuzlukları da anlatmadan geçemeyeceğim. Bir kere bölge inanılmaz derecede pis. Deve ve at pisliklerinin kokusundan neredeyse burnunuzun kemiği kırılır. Gördüğümüz kadarıyla Mısırlı dostlarımız temizlik konusunda pek de dikkatli değil.


Bir diğer husus ise seyyar satıcılar. Bir kez yapıştılar mı bırakmak bilmiyorlar. Bizim de Türk olduğumuzu öğrenince, kendilerinin Türkleri çok sevdiğini anlatmaya çalışıyorlar son derece sınırlı Türkçe kelime hazneleriyle. Sözün özü Mısırlılar bu tarihi mirasın pek de hakkını veremiyor.
Piramitler yöresinde develere binip fotoğraf çektiriyor ve son olarak hem piramitleri hem de sfenksleri aynı kareye sığdırabildiğimiz bir açıdan hatıra fotoğrafları çektirdikten sonra öğle sıcağında oralara veda ediyoruz.

Piramitlerle ilgili birkaç not
** Her biri 20 ton olan taşlardan inşa edilmiştir. Ve bu taşları temin edilebilecek en yakın mesafe yüzlerce kilometre uzakta.
** Bu taşların nasıl getirildiği bilinmiyor.
** Piramit kimin adına yapıldıysa, onun bulunduğu odaya, yılda iki defa güneş giriyormuş. (Doğduğu ve tahta çıktığı günler.)
** Mumyalarda radyoaktif madde bulunduğundan; mumyaları ilk bulan 12 bilim adamı kanserden ölmüş.
** Piramitlerin içerisinde ultra sound, radar, sonar gibi cihazlar çalışmıyor.
** Kirletilmiş suyu, birkaç gün "piramit"in içine bırakırsanız, suyu arıtılmış olarak buluyormuşsunuz.
** Piramitlerin içinde süt birkaç gün süreyle taze kalır ve daha sonra hiç bozulmadan yoğurt haline gelir.
** Bitkiler piramidin içinde daha çabuk büyür.
** Piramidin içine bırakılmış su, beş hafta bekletildikten sonra yüz losyonu olarak kullanılır.
** Çöp bidonu içindeki yemek artıkları hiç koku yaymadan piramitler içinde mumyalaşır
** Kesik, yanık, sıyrık gibi yaralar bir piramidin içinde daha çabuk iyileşme eğilimi gösterir.
** Piramitlerin bazı odalarının içinde ne olduğu hakkında bir bilgi yoktur. Araştırmacıların çoğu ya içinde kayboldu yada aynı yerde birkaç tur attılar fakat içlerini göremediler.

Yeni Asır, Yazı: Fatih Şendil, 11.03.2010


******


MISIR'IN ANTİK DÜNYASININ KALBİ KAHİRE MÜZESİ





Kahire Müzesi'nde, yüz yıllar önce de yaşamış olsalar gerçek insanların dünyasına misafir oluyorsunuz.

Rotamızı dünyanın en önemli müzelerinden biri olan Kahire müzesine çeviriyoruz. Kahire Müzesi'ne yaklaştığımızı dört bir yandan hareket etmeye çalışan turist otobüslerinden, olağanüstü güvenlik önlemlerinden ve insan kalabalığından anlıyoruz. Görkemli müze binasının bahçesi de aslında yine bir müzeden farksız. Bize rehberlik eden arkadaşımız içeriye fotoğraf makinesi sokulmasının yasak olduğunu, makinelerimizi emanet bırakmamız gerektiğini söylüyor. Herkes bırakıyor ama ben küçük makinemi pantolonumun cebine sokuyorum; belki içerde bir iki kare de olsa fotoğraf çekme imkanı olur diye düşünüyorum. Yine ücretini ödeyip bilet alıyoruz ve ikinci güvenlik kapısının önünde sıraya giriyoruz.

Ve evet şimdi bu görkemli yapının içindeyiz. Dört bir yanımız kelimenin tam anlamıyla inanılmaz eserler ve hazinelerle dolu. Piramitlerden çıkarılan mumyalar, altın masklar, kabartmalar... Bu muhteşem eserleri görme fırsatı yakaladığımız için kendimizi farklı hissediyoruz. Kahire Müzesi, Mısır'ın antik dünyasının kalbi neredeyse. Ramses, Tutankhamun, Nefertiti hakkında bilgiler alıyoruz arka arkaya. Doğrusunu söylemek gerekirse Kahire Müzesi'nin çağdaş müzecilikle anlayışından çok ama çok uzak olduğu bir gerçek. Ne var ki içinde bulunan eserleri izlerken bunu çok da fazla düşünmüyorsunuz. Yüzlerce insan adeta sırt sıra geziyor müzeyi. İçerdeki atmosfer gerçekten sanki büyülü. Yüz yıllar önce de yaşamış olsalar gerçek insanların dünyası. Giysileriyle, kap kaçaklarıyla, silahlarıyla, hatta ve hatta hayvan bağırsağından yapılmış prezervatifleriyle kanlı canlı insanlar. Hele altın ve ve değerli taşların sergilendiği özel bir bölüm var ki insanın canı ayrılmak istemiyor. Ama vakit geçiyor ve yavaş yavaş olsa müzeden ayrılıyoruz.

Kahire Müzesi'nden çıkıp hemen sağa dönüyoruz birkaç yüz metre bile gitmeden başka bir büyülü dünyanın yanıbaşında buluyoruz kendimizi; üzerine destanlar yazılan Nil Nehri'nin...

Gün batmak üzere ve artık bir hayli acıktık. Nil'in havası iştahımızı açmış olmalı. Hemen nehrin kenarında lüks bir balık restoranında alıyoruz soluğu. Önce birer Barbun... Ardından Levrek söylüyoruz. Pişirme tekniği içinde baharatları da unutmamak gerek. Ayrıca nefis karidesler, mavi yengeçler ve istiridyeler adeta yeme de yanında yat. Mısırlıların mezelerini pek beğendiğimizi söyleyemeyeceğim. Ayrıca küçük bir de bilgi vereyim bu yediklerimiz için sadece 400 dolar ödedik ki, yemeği yediğimiz yer düşünüldüğünde hiç de fazla bir rakam değil.

Yemek sonrası artık gezimizin sonuna yaklaşıyoruz. Son olarak gideceğimiz yer El Halil çarşısı. Akşam oldu. Yollarda adeta kıyamet kopuyor. Ne trafik ışığı, ne polis trafik kendi düzeninde yolunu buluyor. Binlerce araç ciddi kazalar olmadan nasıl hareket ediyor bu kentte anlamak mümkün değil. El Halil'de alışveriş öncesi tarihi El Ezher Camii'ni geziyoruz. Çarşıda her şey pazarlığa tabi. Mısır'a özgü hediyelik eşyaların yer aldığı çarşı inanılmaz şekilde canlı. Alışverişte ödediklerimiz esnafın istediğinin üçte birinden fazla değil. Gece yarısına doğru yatağa güç atıyoruz kendimizi. Rüyada elbette bütün gün anlatılan tarihi bilgilerden olsa gerek sanki Eski Mısır'a bir yolculuk yapıyoruz. Sabah Mısır'da bizi konuk eden arkadaşlarımızla vedalaştıktan sonra İstanbul uçağı pist başından havalanıyor. O anda uçağı sol penceresinden piramitlere son kez el sallarken, en kısa sürede yeniden Kahire'ye gelmenin hesaplarını yapmaya başlıyoruz.

Nil Gezisi için tekne arayan arkadaşlarıma katılıyorum. Nil Nehri'de gezinti yapmanın çeşitli alternatifleri var. Bazıları lüks nehir gemileri ile günlerce bile sürebiliyor. Ne yazık ki bizim süremiz saatlerle sınırlı. Rengarenk gezi tekneleri kıyıya bağlanmış müşterileri bekliyor. Bazıları bizim dolmuş tabir ettiğimiz cinsten. Belli bir ücret ödeyip tanımadığınız bir grup insanla belirli bir saat gezmeniz mümkün. Ya da sevgiliniz veya eşinizle birlikte çok küçük bir tekne kiralayıp bu büyülü su yolunda romantik anlar yaşamanız da hiç zor değil. Ya da bizim gibi arkadaşlarınızla 8-10 kişilik tekneler kiralayabilirsiniz. Nehrin suyu bulanık. Çok da soğuk sayılmaz. Kaptanın CD çalara koyduğu oynak Arap müziği eşliğinde gezimiz devam ediyor, küçüklü büyüklü birçok tekne gibi. Merhum Devlet Başkanı Enver Sedat'ın yalısının önünden geçiyor. Zaman su gibi akıp gidiyor.

Yeni Asır, Yazı: Fatih Şendil, 12.03.2010

VIII. KONSTANTİN'İN SİKKESİNİ POLİSE SATMAYA KALKTI

 

 

Bizans İmparatoru VIII. Konstantin'in 1025 yılında kendi adına bastırdığı altın sikkeyi 2 bin euroya, alıcı kılığındaki polise satmaya çalışan Adnan U. yakalandı. İstanbul Fatih İlçe Emniyet Müdürlüğü ekipleri bir ihbar üzerine, tarihi eser kaçakçısı Adnan U. ile irtibata geçti. Kendini öğretim görevlisi olarak tanıtan Adnan U., elinde bulunan Bizans dönemine ait altın sikkeyi satmak için alıcı kılığındaki polis ile Beyazıt Meydanı'ndaki bir çay bahçesinde buluştu. Sikke için 2 bin euro isteyen kaçakçı ile polis arasında süren yarım saatlik pazarlık kameralar tarafından da kayıt altına alındı.
 

Pazarlığın ardından polisin işaretiyle pusuda bekleyen ekipler harekete geçerek kaçakçıyı suçüstü yakaladı. Beyazıt Polis Merkezi'ne götürülen Adnan U.'nun öğretim görevlisi olmadığı ortaya çıktı. Adnan U., sikkeyi üç ay önce tanıştığı ve soyadını bilmediği Mehmet adlı bir kişiden aldığını söyledi. Zanlı ifadesinin ardından adliyeye sevk edilirken, 4.38 gram ağırlığındaki saf altın olan sikkenin 1025 yılında Bizans imparatoru olan VIII. Konstantin tarafından kendi adına bastırıldığı belirtildi. Tarihi sikke gerekli işlemlerin ardından Arkeoloji Müzesi'ne teslim edildi.

Sabah, Haber: Ali Çetinkaya, 11.03.2010

BU DA KADIN MÜZESİ





İzmir'e bir kadın müzesi kazandırmak için çaba gösteren Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan, bu amaçla 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü etkinlikleri için İzmir'e gelen, Almanya'nın Bonn kentindeki Kadın Müzesi'nin Müdürü Gudrun Angelis ve Alman Boşkonsolosu Stefan Schneider ile görüştü.

 

Konak Belediyesi, Almanlarla işbirliği yaparak İzmir için örnek bir projeye imza atmaya hazırlanıyor. Konak Belediye Başkanı Hakan Tartan, Amozanlar'ın kurduğu dillerden düşmeyen, kadınlarının güzelliğinin yanında çağdaş yapısıyla da her zaman adından söz ettiren İzmir'e bir ‘kadın müzesi’ kazandırmak için harekete geçti. Tartan 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü etkinlikleri için İzmir'e gelen, Bonn Kadın Müzesi Müdürü Gudrun Angelis ve Almanya'nın İzmir Başkonsolosu Stefan Schneider ile bir araya gelerek, en kısa sürede hayata geçirmeyi istediği bu projeyi konuştu.


Başkan Tartan, Türkiye'nin gülen yüzü İzmir'e onun aydınlık yüzlü çağdaş kadınlara, sanatçılara yakışacak, tüm ülkeye örnek olacak bir kadın müzesinin kendisinin de hayali olduğunu söyledi. Açtıkları Oyuncak Müzesi'nin büyük ilgi gördüğünü belirten Tartan, “İzmir'i bir sanat, müzeler kenti yapmak için çalışıyoruz. Alman Bonn Müzesi yetkilileri ile bu konuda görüşmelerimiz sürüyor. Kadınların kurduğu bir kente, onların adını taşıyan bir müze kurmak bizleri çok mutlu edecek” dedi.

 

Bonn Kadın Mü zesi Müdürü Gudrun Angelis, kadın müzesinin Almanya'da 1981 yılında kurulduğunu, ana fikrinin kadını sanata teşvik etmek, temasının da kadın ve politika olduğunu belirterek, “Müzemizde sanatçı kadınlarımız sanat eserlerini sergiliyor, sanat tarihi konularında çalışılıyor. Ayrıca sağlık konuları da işleniyor. Başka ülkelerden sanatçılar da bu çalışmalara sanatları ile katılıyor. Amatör sanatçıların profesyonelleşmesi için kurslar düzenleniyor. Ayrıca müzenin bir bölümünde çocuk atölyesi bulunuyor, iki de pedagog görev yapıyor. Kadına şiddet sorunu Almanya'da da var. Almanya'da erkekler kadını dövünce sığınma evlerine gönderilip, evlerinden uzaklaştırılıyor. Dünyada farklı 28 ülkede kadın müzesi var. Bir yenisinin İzmir Konak'ta kurulması için Konak Belediye Başkanı Dr. Hakan Tartan ile işbirliği yapacağız” dedi.


Alman Başkonsolos Stefan Schneider de İzmir'in çağdaşlıkta bir Avrupa ülkesi seviyesinde olduğunu belirterek, “Ben de İzmir gibi aydın ve çağdaş kentte görev yapmaktan çok mutluyum. Kadınlar bu çağdaşlığın öncülüğünü yapıyorlar. Üstelik bir o kadarda kibar ve güzeller. Kadın müzesinin güzel İzmir'e kazandırılmasına en çok sevinenlerden biri de ben olacağım. Bu konuda her türlü desteği vereceğim, üzerime düşen görevi seve seve yerine getireceğim” diye konuştu.

Hürriyet, 11.03.2010

MAĞARADA KAÇAK KAZIYA SUÇÜSTÜ

 

Malatya'da bir mağarada kaçak kazı yaptıkları bildirilen 2 kişinin suçüstü yakalandığı bildirildi.

 

Edinilen bilgiye göre, Akçadağ'ın Kürecik Jandarma Komutanlığı ekiplerine yapılan bir ihbar sonucunda Akçadağ'ın Kozluca Kasabası'ndaki İnönü mevkiinde bir mağarada kaçak kazı yapan İ.G. (66) ile R.D. (44) adlı şahıslar, suç aletleriyle birlikte yakalandılar.

 

Çıkartıldıkları mahkemece tutuklanan 2 kişinin mağara içerisinde 80 metre ilerledikleri öğrenildi.

Malatya Kent Haber, 11.03.2010



HASBAHÇE'DE SOSYETE DÜĞÜNÜNE YASAK GELDİ

 

TBMM Başkanlık Divanı, milli saraylardaki faaliyetleri düzenleyen yönetmeliği değiştirdi. Saray ve kasırların bahçelerinde yapılan ve çevreye zarar verildiği iddialarına neden olan görkemli sosyete düğün ve nişanlarına yasak geldi.

 

Saray ve kasırlarda para karşılığı yapılan etkinlikler arasından düğün ve nişanlar çıkarıldı. TBMM Başkanlık Divanı dünkü toplantısında, milli saraylardaki faaliyetleri düzenleyen yönetmelik değişikliklerini kabul etti. Dolmabahçe Sarayı, Beylerbeyi Sarayı, Hasbahçe ve Harembahçe, yalnızca uluslararası prestij sağlayan etkinliklere, Meclis Başkanlığı’nın onayı ile tahsis edilecek. Buralar kültürel, bilimsel, sosyal etkinlikler için kiralanabilecek. Yönetmeliklerde yapılan değişikliklerle TBMM Başkanlığı’na bağlı Dolmabahçe, Beylerbeyi sarayları, Yıldız Şale, Maslak kasırları, Ihlamur ve Küçüksu kasırlarının iç mekanlarında reklam filmi çekimleri yapılamayacak. Dış mekanlardaki çekimlere izin vermek için ise 5 kişiden oluşan komisyon oluşturulacak. Bu mekanlarda bilimsel araştırma, belgesel ya da tanıtım amaçlı film ve fotoğraf çekimleri ücretsiz, ancak izne bağlı olarak yapılabilecek.

Hürriyet, Haber: Nuray Babacan, 11.03.2010

ÇİN SEDDİ'NİN EN ESKİ KALINTILARI BULUNDU

 

Çin'in orta kesimindeki Hınan eyaletinde Çin Seddinin bilinen en eski kalıntıları bulundu.

China Daily gazetesinin haberine göre, Kültür Mirasları İdaresi, eyaletin Yeşian kentinde bulunan kalıntıların, antik Çu Devleti dönemine ait olduğunu açıkladı.

Yetkililer, "Çin Seddinin atası" olarak nitelendirdikleri Çu devleti dönemi seddinin MÖ 770 ile 476 yılları arasındaki döneme ait olduğunu, bulunan diğer bölümlerin ise Muharip Devletler döneminde (MÖ 403-221) inşa edildiğini aktardı.

Birçok imparator tarafından yüzyıllar boyunca inşa edilen ve "Çin'in sembolü" olarak 1987 yılında Dünya Mirasları Listesine alınan Çin Seddi, kuzey Çin boyunca 8851 kilometre uzanıyor. Bugün ayakta duran ve birçok restorasyon geçirmiş kısım, Ming Hanedanlığı (1368-1644) devrinden kalan 2500 kilometrelik duvar.

Sabah, 11.03.2010

4 BİN YILLIK BEYİNLERİ BOR MADENİ KORUMUŞ





Kütahya Seyitömer Höyüğü'nde bulunan ve yaklaşık 4 bin yıllık oldukları belirlenen insan beyinlerinin bor madeni sayesinde günümüze kadar bozulmadan kaldığı saptandı.

 

Höyüğün kazı grubu başkanlığını yürüten Dumlupınar Üniversitesi (DPÜ) Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Nejat Bilgen, AA muhabirine, 2006'dan bu yana her yıl 6'şar aylık dönemler halinde devam ettikleri kazı çalışmalarını bu yıl planlanan tarihten 1 ay 10 gün önce sonlandırmak zorunda kaldıklarını söyledi.

 

Prof.Dr. Bilgen, höyükte buldukları yaklaşık 4 bin yıllık 6 insan iskeletindeki beyinlerin küçülmeye başladığını gözlemlediklerini, normal yaşam koşullarında tahrip olmaya yüz tutunca çeşitli kimyasal maddeler kullanarak muhafaza etmeye çalıştıklarını bildirdi.

 

Daha önce beyin kalıntılarını yerinde inceleyen Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof.Dr. Aydın Sav ile Haliç Üniversitesi Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü öğretim üyesi Dr. Meriç Adil Altınöz'ün, bunlardan bir miktar parçayı İstanbul'a götürdüğünü anlatan Prof.Dr. Bilgen, ''Yapılan incelemede beyin kalıntılarında DNA ve sıvı örnekleri tespit edildi'' dedi.

 

Haliç Üniversitesi öğretim üyesi Dr. Meriç Adil Altınöz de Prof.Dr. Bilgen'in korunmuş beyinler olduğunu bildirmesinin ardından bu yönde çalışmalara başladıklarını söyledi.

 

Cesetler üzerinde ilk olarak DNA izlerine rastladıklarını bildiren Dr. Altınöz, daha sonraki çalışmalarda çok enteresan bulgular rastladıklarını belirtti.

 

Bu enteresan bulguların başında bir dokunun nasıl korunabileceği konusunda çevre koşullarının saptanması olduğunu anlatan Dr. Altınöz, şöyle konuştu:

''Bugüne kadar hep korunmuş bedenler ve cesetlerle ilgilenilmiş. Çünkü hep ölümsüzlüğün sırrını aramışlar. Mumyalama da insanların ilgisini çekmiş. Bugüne kadar dünya üzerinde bulunan bulgulara, ya çok yüksek rakımlardaki büyük dağların tepesinde veya dokuların suyunun alınması neticesinde çöllerde rastlanmış. İlk defa toprağın içinde bu derecede çürümeden kalmış ve beyin gibi yumuşak ve kolay yok olabilecek dokuya rastlandı. Ülkemizin bor madeninde büyük rezerve sahip olduğunu biliyoruz. Bu konuda da Kütahya borlu toprak açısından belki de en zengin il. Nitekim cesette de ciddi miktarda bora rastladık ve bu bor cesetleri korumada etkin olarak ön plana çıktı.

 

Bunun dışında daha önce çürümemiş cesetlerde ve beyinlerde ulaşılmadık seviyelerde yağ sisteminin korunduğunu, hala sinir sistemine ve beyne özgü bir yağ sisteminin bulunduğunu gördük. Bu ülkem adına çok sevindirici bir bulgu.''

 

Dr. Altınöz, beynin toprağın altında neden korunduğunu bulmanın, normal dokuların ve beynin korunmasına yönelik çalışmalarda adeta çığır açacağını söyledi.

 

Yağ asitleri, bor, alüminyum ve magnezyum açısından buradaki toprağın zengin olduğunu, cesette ve beyin dokusunda da bunlara rastladıklarını anlatan Dr. Altınöz, şöyle devam etti:

''Dokulardaki yağların sabunlaşarak korunması da bor madeninden kaynaklanıyor. Yapılan yağ analizi de bunları gösterdi. İncelediğim cesette DNA izleri bulundu ve erkek olduğu saptandı. Türkiye'de ilk defa 3 bin 800 yıllık bir cesette DNA varlığı da tayin edilmiş oldu. Borun toprak altında zengin olarak bulunması ve bunu bir cesedi koruyup çürümesini engellemesi dünyada ilk olarak görünen bir bulgudur.''

 

Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Patoloji Ana Bilim Dalı öğretim üyesi Prof.Dr. Aydın Sav da Prof.Dr. Nejat Bilgen ve Dr. Meriç Altınöz'ün daveti üzerine bu araştırmaya katıldığını söyledi.

Kendisine gelen beyin parçalarında çıplak gözle çıkan sonucun, hem kemik örneklerinde hem de beyin örneklerinde bulunan bulguların, bugünkü çağdaş insanın bulgularıyla tamamen örtüştüğünü anlatan Prof.Dr. Sav, şunları kaydetti:

''Nero görüntüleme teknolojinden yararlandık. 3 bin 800 yaşındaki bir beynin bugünkü çağdaş insanlığın beyniyle örtüşmesi çok önemli bir bulgudur. Böylece Türkiye'nin ciddi anlamda bilim üretilebildiği, çağdaşlarıyla yarışabilecek kapasitede olduğu bir kere daha ortaya konmuş oldu.''

Zaman, 11.03.2010

KÜTAHYA-GEDİZ BÖLGESİNDEKİ SAKLI TARİH





Almanya'nın Freiburg Üniversitesi Klasik Arkeoloji Bölümü ve Aizanoi Antik Kenti Kazı Grubu Başkanı Prof.Dr. Ralf Von Den Hoff, "Kütahya ve Gediz çevresinde Hellenistik dönem yapılarının çok olmasına karşın daha önce kazı yapılmamış" dedi.

 

Prof.Dr. Hoff, Dumlupınar Üniversitesi (DPÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümünce, Merkez Kütüphane Konferans Salonunda düzenlenen "İç Batı Anadolu Arkeoloji Araştırmaları" konulu sempozyumda, Aizanoi Antik Kentindeki yeni dönem kazı çalışmaları hakkında bilgi verdi.

Aizanoi'deki kazıların yaklaşık 30 yıldır Alman Arkeoloji Enstitüsünce yapıldığına işaret eden Prof.Dr. Hoff, şöyle konuştu:

"Bu yapı halk arasında 'İkinci Efes' olarak nitelendiriliyor. Aizanoi Antik Kenti'ndeki kazılar, 1926 yılından beri, aralıklarla Alman Arkeoloji Enstitüsünce yürütülüyor. Buranın, antik çağlarda 'Penkalas' diye adlandırılan Kocaçay Irmağı'nın yukarı kesiminde bulunan ve adını mitolojik kahraman Azan'dan aldığı sanıyoruz. Burası ayrıca Frigya'ya bağlı yaşayan Aizanitislerin temel yerleşim alanı olarak biliniyor."

Yapının 1824 yılında Avrupalı gezginlerce keşfedildiğini, Alman Arkeoloji Enstitüsünce 1926'da kazılara başlandığını anlatan Prof.Dr. Hoff, bir süre ara verilen kazıların 1970 yılında yeniden aynı enstitü tarafından başlatıldığını anımsattı.

Antik kentin çok önemli bir yapı olduğunu vurgulayan Hoff, şunları söyledi:
"Aizanoi'de Zeus Tapınağı ile 20 bin kişilik amfi tiyatro, buna bitişik 13 bin 500 kişilik stat, mozaikli hamam, sütunlu cadde, nekropol, halen kullanılan köprüler ve dünyanın ilk borsası gün ışığına çıkarıldı. Kütahya ve Gediz çevresinde Hellenistik dönem yapılarının çok fazla olmasına karşın daha önce kazı yapılmamış. Çok derinlerde eserler bulunduğunu biliyoruz. Bunları gün ışığına çıkarmak için Hellenistik, Roma ve Bizans dönemlerini iyi araştırmak gerekiyor."

Edinburgh Üniversitesinden sempozyuma katılan Prof.Dr. Ulf Schoop da Batı Anadolu platosunda MÖ 4 ve 3 binli yıllarda sosyal ve kültürel gelişimdeki sorunlar hakkında bilgiler verdi.

Sempozyuma DPÜ Arkeoloji Bölümü ve Seyitömer Höyüğü Kazı Grubu Başkanı Prof.Dr. Nejat Bilgen, Kütahya Müze Müdürü Metin Türktüzün ve DPÜ Arkeoloji Bölümü öğretim üyeleri de katıldı.

Cnn Türk, 10.03.2010

ÜÇ MÜHENDİS ÇÖKEN TARİHİ BİNANIN ALTINDA KALDI

 

Üsküdar'da restorasyon çalışması yapılan tarihi binanın bir bölümü bugün saat 17.00 sıralarında çöktü.

 

İcadiye Mahallesi, İcadiye Caddesi, No 121'deki binada restorasyon çalışması yapan üç harita mühendisi göçük altında kaldı. Mühendis Serap Ata Akkoca ile Suat Eryılmaz, itfaiye erleri tarafından kurtarıldı. İtfaiye, üçüncü mühendis İbrahim Pet'i de kurtarmaya çalışıyor.

Akşam, 10.03.2010

TARİHİ BİNANIN ALTINDA KALDILAR

 

Süleymaniye Doğum ve Kadın Hastalıkları Hastanesi eski binasındaki restorasyon çalışmaları sırasında sundurmanın çökmesi sonucu 1'i ağır 3 işçi yaralandı. Alınan bilgiye göre, Fatih Süleymaniye Mahallesi Prof. Sıddık Sami Onaran Caddesi'ndeki Süleymaniye Doğum ve Kadın Hastalıkları Hastanesi eski binasında yapılan restorasyon çalışmaları kapsamında sundurmalar sökülmeye başlandı. İş makinesi yardımıyla bir kısmı sökülen sundurma, aniden tümüyle çöktü. Bu sırada sundurmanın üzerinde bulunan işçilerden Ahmet Turan Aktaş, Savaş Kamber ve İlyas Tanrıverdi yaralandı. Çevredekilerin yardımıyla Haseki Eğitim ve Araştırma Hastanesine kaldırılan işçilerden Ahmet Turan Aktaş'ın durumunun ağır olduğu bildirildi. Görgü tanıkları bir işçinin binanın altında kaldığını anlattı.

Yeni Şafak, 10.03.2010

KARUN HAZİNELERİ DAVASINDA YENİ YARGILAMA

 

Uşak Arkeoloji Müzesi'nde sergilenen Karun Hazineleri'nin en değerli parçalarından kabul edilen “Kanatlı Denizatı Broşu”nun sahtesiyle değiştirilmesiyle ilgili davada, 6 sanığın Yargıtay'ın kararı doğrultusunda, “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'na Muhalefet, Görevi İhmal” suçlarından yeniden yargılanmalarına başlandı.

 

Uşak Ağır Ceza Mahkemesindeki duruşmaya hükümlü sanık Uğuz Sağlan, tutuklu sanık eski Uşak Arkeoloji Müzesi Müdürü Kazım Akbıyıkoğlu, sanıklar Bülent Yücel ve Halil Eker ile sanık avukatları katıldı. Tutuksuz sanıklar Mehmet Polat ile Fuat Ergün ise duruşmada yer almadı.

Söz alan sanıklar, Yargıtay 5. Ceza Dairesinin davayla ilgili bozma kararını kabul etmediklerini ifade ederek, Uşak Ağır Ceza Mahkemesince verilen önceki kararda direnilmesini talep ettiler.

Eski Uşak Arkeoloji Müzesi Müdürü Akbıyıkoğlu, “Daha önceki savunmamı tekrar ediyorum. Üzerime atılı bu suçları kabul etmem mümkün değil. Yargıtay'ın bozma ilamını mahkemenizin takdirine bırakıyorum” dedi.

Mahkeme heyeti, duruşma sonunda eski Müze Müdürü Kazım Akbıyıkoğlu'nun tutukluluk halinin devamına, hükümlü sanık Uğuz Sağlan'ın gelecek celse mahkemede hazır edilmesine, sanıklar Mehmet Polat ile Fuat Ergün'ün mahkeme huzuruna çıkarılması amacıyla haklarında CMK'nın 98. maddesince yakalama emri çıkarılmasına karar verdi.


Mahkeme ayrıca, Yargıtayın bozma ilamı hakkında Polat ve Ergün'ün beyanı alındıktan sonra karar verilmesine hükmetti.

Duruşma 5 Mayıs 2010'a ertelendi.

Uşak Arkeoloji Müzesi'nde sergilenen Karun Hazineleri'nin en değerli parçalarından kabul edilen “Kanatlı Denizatı Broşu”nun sahtesiyle değiştirilmesiyle ilgili biri tutuklu 10 sanık, Uşak Ağır Ceza Mahkemesinde yargılanmış, mahkeme 13 Şubat 2009'da, eski Uşak Arkeoloji Müzesi Müdürü Kazım Akbıyıkoğlu'na “nitelikli zimmet ve görevi ihmal” suçlarından 12 yıl 11 ay hapis cezası vermişti.

Uğuz Sağlan, “nitelikli zimmet ve haksız menfaat” suçundan 12 yıl 6 ay, Mehmet Polat, Fuat Ergün ve Halil Eker, “nitelikli zimmet suçuna yardım” suçundan 6'şar yıl 3'er ay, Ahmet Düzyer, Fehmi İşler ve Suat Yenmez, “zimmete iştirak” suçundan 6'şar yıl, Bülent Yücel, suçu bildiği halde gerekli kurumlara bildirmeme suçundan 2 yıl 6 ay, İsmail Bilgin “suçu bildirmeme” suçundan 10 ay hapis cezasına çarptırılmış, sanıkların tutuklu kaldıkları sürenin cezalardan indirilmesi yönünde karar alınmıştı.

Sanık avukatların itirazı üzerine Yargıtay 5. Ceza Dairesi, dava dosyası üzerinde inceleme yapmış, Akbıyıkoğlu'nun da bulunduğu 10 sanıkla ilgili “nitelikli zimmet” suçundan verilen hapis cezalarını onamıştı.

Aynı Daire, Akbıyıkoğlu ile 5 sanığın “Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'na Muhalefet, Görevi İhmal” suçundan eksik yargılandıkları kanaatine varmış, tekrar yargılanmalarına hükmetmişti.

Hürriyet, 10.03.2010

BODRUM'DAKİ TARİHİ KAZIDA KEMİKLER ÇIKTI

 

 

Muğla'nın Bodrum İlçesi Gümüşlük beldesinde içme suyu projesi için yapılan kazı çalışmaları sırasında kemikler bulunduğu bildirildi.

 

Gümüşlük Belediye Başkanı Mehmet Tire, AA muhabirine yaptığı açıklamada, DSİ tarafından Yalı mevkisinde yaptırılan Bodrum Yarımadası İçme Suyu Projesi kapsamındaki kazı çalışmaları sırasında kemikler bulunduğunu söyledi.

 

Kazı yapan ekibin durumu Bodrum Kalesi ve Sualtı Arkeoloji Müze Müdürlüğü yetkililerine haber verdiğini ifade eden Tire, ''Kazılar sırasında bazı kemik parçaları bulundu. Müze yetkilileri kemikleri götürdü. Bölgede tarihi bir mezarlık olabileceğini düşünüyoruz. Kazılar durduruldu'' diye konuştu.

 

Bodrum Kalesi ve Sualtı Arkeoloji Müze Müdürü Yaşar Yıldız ise müze görevlilerinin bölgede inceleme yaptıklarını, kemiklerin hangi döneme ait olduğunu belirlemeye çalıştıklarını kaydetti.

Star Gündem, 10.03.2010

BATMAN'A İLK MÜZE MÜDÜRÜ ATAMASI YAPILDI

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından  yani kurulun Batman Müzesi Müdürü olarak ataması yapılan Tenzile Uysal resmen göreve başladı. Daha önce Muğla/Milas Müze Müdürlüğünü vekaleten yürüten Tenzile Uysal Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü mezunu.

 

Şimdiye kadar Batman ve çevresinde çıkarılan tarihi eserler, Mardin ve Diyarbakır müzelerinde sergileniyordu. Batman Müzesi’nin kurulması ile bundan sonra Batman ve çevresinde çıkarılan tarihi eserlerin, Batman’da teşhir edilecek olması Batman kamuoyunca sevinçle karşılandı.

Geçici olarak Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nde faaliyetlerini sürdürecek olan Müze Müdürlüğü, yeni Kültür Merkezi binasının bitirilmesinden sonra asıl yerinde faaliyetlerine devam edecek.

İlke Haber Ajansı, Haber: Muhyeddin Beyca, 10.03.2010

ALACA ESKİ CAMİ İBADETE AÇILACAK

 

Çorum'un Alaca İlçesi'nde 1763 yılında Ömer Paşa tarafından yaptırılan ve Başbakanlık Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce koruma altına alınan Eski Cami'de restore çalışmaları hızla devam ediyor.

 

Aslına uygun bir şekilde ahşap görünüm kazandırılacak olan camideki restore çalışmalarını yerinde incelemek üzere Alaca'ya gelen Vakıflar Bölge Müdürü İsmail Aktaş, caminin restorasyonun Ramazan ayına kadar bitirileceği açıkladı.

 

Alaca Kaymakamı Şahin Arsal, Belediye Başkanı Muhammet Esat Eyvaz, İlçe Müftüsü İsa Solmaz ile birlikte camide yapılan restorasyon çalışmalarını inceleyen Vakıflar Bölge Müdürü Aktaş, Eski Cami'nin restorasyonunun tamamen aslına uygun bir şekilde yapıldığına dikkat çekti.

 

Eski Cami restore çalışmalarını Ramazan ayına kadar bitirmeyi planladıklarını açıklayan Aktaş, restoreyi yapan şirketlere de bu yönde talimatta bulunduklarının altını çizdi.

 

Eski Cami'nin merkezi bir yerde olması itibariyle cemaatin yoğun olduğunu dile getiren Alaca Belediye Başkanı Muhammet Esat Eyvaz, Vakıflar Bölge Müdürü Aktaş'tan cami bahçesine tuvalet yapılması konusunda yardım istedi.

 

Aktaş da bu talebi değerlendirmeye alarak Anıtlar Kurulu'na sunacaklarını belirterek, yapılacak olan şadırvanın caminin ön tarafına yapılması konusunda da hemfikir olduklarını sözlerine ekledi.

Çorum Kent Haber, 10.03.2010

HASANKEYF'İ YAŞATMA GİRİŞİMİ: ILISU BARAJI DEPREMLERİ TETİKLEYECEK





Büyük barajların depremleri tetiklediğini ileri süren Hasankeyf'i Yaşatma Girişimi, olası depremlerin düz ovada kurulu bulunan ve jeolojik açıdan büyük risk taşıyan kent merkezlerini tehdit edeceğini ileri sürdü.

 

Hasankeyf'i Yaşatma Girişimi, yaptığı açıklamada Karakoçan'da meydana gelen deprem neticesinde yaşanan can ve mal kayıplarından ötürü üzüntülerini dile getirip, yaşamını yitirenlerin yakınlarına başsağlığı diledi.

 

Deprem sonrası gözlerin Doğu Anadolu Fay Hattı'na çevrildiğine dikkat çeken Hasankeyf'i Yaşatma Girişimi Sözcüsü İpek Taşlı, barajların fay hattı üzerindeki tetikleyici etkilerinin görmezden gelindiğini iddia etti.

 

Karakocan ve Keban Baraj bölgelerine yakın olan Karakocan merkezli depremin, barajların depremleri tetiklediğinin bir kanıtı olduğunu ileri süren Taşlı, "Keban Baraj Gölü'nün su tutmaya başlamasından sonra bölgede irili ufaklı depremler meydana gelmiş, Atatürk Barajı'nın inşa edilmesi sonrasında ise deprem hareket şiddeti artış göstermiştir." dedi.

 

Ayrıca, bilim adamlarının dünyada büyük ölçekli barajların depremleri tetiklediğine dair bilimsel tespitleri bulunduğunu hatırlatan Taşlı açıklamasında şu ifadelere yer verdi: "Atatürk, Karakaya ve Keban barajlarının yapımından sonra bölgedeki depremlerin sayısı ve şiddetinde ciddi artışlar olduğu uzmanlarca da kabul edilmektedir. Bu durum Ilısu Baraj Projesi'nin inşa edilmesi halinde, zaten fay hattı üzerinde yer alan bölgemizin büyük ölçekli depremler yaşaması riskini açıkça ortaya koymaktadır."

 

Kentleşme ve imar planı deprem riskine karşı yeteri kadar sağlam olmayan bölgede yaşanacak bir depremin, ciddi oranda can ve mal kaybına neden olacağına dikkat çeken Taşlı, depremlerin özellikle düz ovada yer alan kent merkezlerini tehdit edeceğini ileri sürdü.

 

Taşlı, "Hasankeyf'te yapılan arkeolojik kazılar sonucunda da uzmanlar geçmişte Hasankeyf kent merkezinde büyük çaplı iki depremin meydana geldiğini ve burada pasif fay hatlarının halen var olduğu bulgusuna ulaşmışlardır. Ilısu Baraj Göleti'nin böylesi bir deprem bölgesinde kurulacak olması bizleri ilerde yaşanacak depremler konusunda endişelendirmektedir. 11 milyar metreküp su tutacak olan Ilısu Baraj Gölü özelikle düz ovada kurulu bulunan ve jeolojik açıdan büyük risk taşıyan Batman kent merkezini tehdit edecektir." iddiasında bulundu.

 

Ilısu Barajı'nın ÇED raporuna yönelik İsviçre'nin Zürich kentindeki ETH Üniversitesi, EAWAG Enstitüsü'nün yazdığı yorumdan alıntı yapan Taşlı şunları kaydetti: "EAWAG Enstitüsü'nün yazdığı yorumda CED raporundaki verilerin eksik ve çelişkili olduğunu ve oluşturulması planlanan 10,4 kilometreküplük baraj gölünün depremlere neden olmayacağının kesin bir ifadeyle belirtilemeyeceğinin altını çiziyor. 'Su' konusunda Avrupa'da en yetkin kuruluşlardan biri olan EAWAG'ın ve bilim adamlarının Ilısu Barajı'na ilişkin uyarılarının gelecekteki felaketleri önleyebilmek adına dikkate alınmasını talep ediyoruz."

 

Dicle Havzası ve alternatif enerji projeleri konusunda araştırmaları ile bilinen Van Yüzüncü yıl Üniversitesi Öğretim Görevlisi Prof.Dr. İlyas Yılmazer de yapılması planlanan Ilısu Barajı'nın depremsellik açısından olumsuz sonuçlar meydana getireceğinin altını çizdi. Prof. Yılmazer, Ilısu Barajı'nın yapılması halinde yer altı ve yer üstü sularının Dicle Vadi'sinde çok büyük bir su kütlesi oluşturacağını ve bu rezervuarın yer kabuğunda hızlı çöküşe neden olacağını belirtti.

haberler.com, 10.03.2010

TARLASINDA 4 ROMA HEYKELİ BULDU

 

Eskişehir'in Mahmudiye İlçesi'nde yaşayan bir çiftçi, tarlasını traktörle sürerken Roma Dönemi'ne ait 4 heykel buldu. Heykelleri topraktan çıkaran ve adının açıklanmasını istemeyen kişi, eserleri Eskişehir Arkeoloji Müzesi'ne götürdü. Müze Müdürlüğü yetkilileri, 4 heykeli teslim aldı. Müze yetkilileri, eserlerin Roma Dönemi'ne ait olduğunu belirledi. Mermer heykellerin 2'sinin Zeus, diğerlerinin Kybele ve boğa heykeli olduğu tespit edildi. Müzede sergilenecek heykellerin uzunluklarının 22 ile 64 santimetre arasında olduğu bildirildi.

Sabah, 10.03.2010

FREUD PARİS'TE

 

Psikanalizin kurucusu Avusturyalı doktor ve psikolog Sigmund Freud'un torunu İngiliz ressam Lucian Freud'un 50 tablosu, yarından itibaren Fransa'nın başkenti Paris'teki Pompidou merkezinde sergilenmeye başlayacak.

 

Sergilenecek tabloların nü ve otoportrelerden oluştuğu, resimlerin arasında, Mayıs 2008'de Rus milyarder Roman Abramoviç tarafından 34 milyon dolara satın alınan 1995 tarihli, bulma kurumunda çalışan Sue Tilley adlı bir kadını külüstür bir kanepe üzerinde uyur halde gösteren tablosunun da yer aldığı bildirildi.

 

Almanya'nın başkenti Berlin'de doğan, 1934 yılında Nazilerin iktidara gelmesiyle anne ve babasıyla Londra'ya yerleşen Lucian Freud, profesyonel modellerle çalışmıyor.

 

Londra'daki Sotheby's müzayede salonunda 10 Şubat tarihinde, Lucian Freud'un 1978'de yaptığı otoportresi açık artırmada 4,4 milyon dolara satılmıştı.

Hürriyet, 10.03.2010


TALAN, BU SEFER DE


DEVLET FOTOKOPİ VE İMİTASYON MÜZESİ'NDE

HOCA ALİ RIZA'NIN 18 TABLOSU ÇALINDI





Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nden ünlü Ressam Hoca Ali Rıza’nın koleksiyonuna ait olduğu öğrenilen 18 tablo çalındı.

 

Yapılan sayımlar sırasında ortaya çıkan skandalı araştıran uzmanlar, çalınan tablolardan 13’ünün yerine taklitlerinin konulduğunu belirlediler. İlginç soygun olayı Devlet Resim ve Heykel Müzesi Müdürü Ömer Osman Gündoğdu’nun, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na başvurmasıyla ortaya çıktı. Gündoğdu, müzede Hoca Ali Rıza’ya ait 13 tablonun çalınarak, yerlerine taklitlerinin konulduğunu bildirdi. Savcılığın talimatıyla harekete geçen polis, müzede yaptığı incelemede, ayrıca 5 çerçevenin de içinin boş olduğunu tespit etti. Taklit tablolar üzerinde parmak izi incelemesi yapan polisler, çalışan personelin tek tek ifadelerini aldı.


Müzede güvenlik görevlisi olarak çalışan ve ismi açıklanmayan bir kişi 2009 yılında tarihi eser çaldığı iddiasıyla gözaltına alındı. Polis, güvenlik görevlisini gözaltına alarak ifadesine başvurdu. Müzedeki sayım işlemi sürdüğünden henüz başka eserlerin de çalınıp çalınmadığı bilinmiyor. Müzeden, 1997’den itibaren çalınan 31 eserin de bulunamadığı bildirildi.

 

Kurşunkalem çalışmalarında üstat olarak bilinen Hoca Ali Rıza, 1858’de İstanbul’da dünyaya geldi. Üsküdarlı Hoca Ali Rıza olarak tanınan ressam, küçük yaşlardan itibaren resim yeteneğiyle dikkat çekti. Osman Nuri Paşa ve Süleyman Seyyid Bey gibi ressamlardan ders aldı. Hoca Ali Rıza, İkinci Meşrutiyet’ten sonra kurulan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti’ne başkanlık yaptı. Rıza, 1930’da yaşamını yitirdi.

Hürriyet, 10.03.2010


******


MÜZEDEN HOCA ALİ RIZA ÇALIP FOTOKOPİ BIRAKTILAR

 

Ankara Resim Heykel Müzesi'nde Hoca Ali Rıza'ya ait 13 karakalem eserin yerine fotokopi bırakıldığı, 5 tablonun ise kayıp olduğu anlaşıldı.





Esrarengiz hırsızlık olayı önceki gün yapılan envanter sayımında ortaya çıktı.Sayım sırasında daha önce "bulunamayanlar" listesinde yer alan 13 karakalem çalışma bulundu. Ancak A4 boyutundaki bu çalışmaların bazılarının sahte olduğu, bazılarının yerine ise fotokopilerinin konulduğu anlaşıldı.

 

Sayımı gerçekleştiren komisyon ayrıca 5 adet paspartunun (çerçeve) da boş olduğunu belirledi. Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkilileri SABAH'a, daha önce bu ölçüde ayrıntılı bir envanter sayımı yapılmadığı, muhtemelen önceki sayımlarda A4 kağıt büyüklüğündeki karakalem eskizlerin fark edilmediği, bu kez hem eserler hem de orijinalleri aynı anda sayılınca gerçeğin ortaya çıktığı açıklamasını yaptı.

 

Müze Müdürü Ömer Osman Gündoğdu Ankara Emniyeti'nden parmak izi incelemesi için uzman ekip çağırdı. Çalışanları sorgulamaya başlayan polis, hırsızlık olayının dört yıllık zaman dilimi içinde birkaç kez yapıldığını düşünüyor. Müzenin bir bekçisinin, geçtiğimiz yıl gerçekleşen başka bir tarihi eser hırsızlığında gözaltına alındığı ve zanlı olarak sorgulandığı ifade edildi.

 

Eserlerin bulunması için Ankara Emniyet Müdürlüğü Asayiş Şubesi, eski ve yeni müze çalışanlarını sorgulamaya ve parmak izlerini almaya başladı.





Yıldız Teknik Üniversitesi Müzecilik Yüksek Lisans Programı Kurucusu Prof.Dr. Tomur Atagök: Dünya müzelerinde depoya girilirken görevliye "kayıtçı" dediğimiz, belgelemeden sorumlu bir kişi eşlik eder. Ancak bizde bu uygulama yok. Müzeler onarılırken güvenliğe özel önem verilmesi şart. Ayrıca küçük eserlerin küçük depolarda saklanması gerek. Olayın uzun süre fark edilmemesi ise görev ihmalinden kaynaklanıyor.





Artium Sanatevi sahibi Rüştü Sungur: Biz de haberi aldık ve şu anda sanat eseri alıp satan piyasa alarma geçti. Çünkü Hoca Ali Rıza çok önemli bir ressamdır. Bugün bir yağlı boya eseri 300-500 bin, kara kalemleri 15-20 bin liradan alıcı bulur.





Hoca Ali Rıza'nın ilham kaynağı Kız Kulesi, Çamlıca, Üsküdar'ın ahşap evleri ve Beykoz'du. 30 yıl Kuleli Askeri Lisesi ve Harbiye'de, emekli olduktan sonra da Çamlıca Kız Lisesi'nde resim öğretmenliği yapan Hoca Ali Rıza yaşarken tablolarını satışa çıkarmadı.





Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Genel Müdür Yardımcısı Veysel Uğurlu: Pek çok sanatçı yetiştirmiş, "Hoca" lakabını bu nedenle almıştır. Yurtdışına çıkacağı zaman kolera salgını olmuş, Türkiye'de kalmıştır. O dönem çıksa, dünyaca ünlü isimlerden biri olurdu.

Sabah, Haber: Hülya Karabağlı - Alper Sancar, 10.03.2010


******


İBRAHİM ÇALLI'NIN TABLOSUNUN YERİNE DE SAHTESİ KONULMUŞ

 

Devlet Resim ve Heykel Müzesi’nde, 2009 Sayım Komisyonu’nun yaptığı çalışma sonucu ortaya çıkan hırsızlık olayının ardından ilginç ayrıntılar gün yüzüne çıktı.

 

Müzede,  2007-2008 arasında yapılan restorasyonda çalışan yaklaşık 100 işçinin, müzenin en önemli teşhir salonlarından Fahri Korutürk Galerisi’nde yatıp kalktığı  öğrenildi. Restorasyon sırasında eserler için özel bir koruma önlemi alınmadığı bildirildi. Bu arada, müzedeki eserlerin sigortasız olduğu da ortaya çıktı.


Müzedeki, Hoca Ali Rıza’ya ait 13 karakalem eskizinin sahteleriyle değiştirildiği ve içlerinde hangi sanatçılara ait olduğu bilinmeyen 5 paspartu kartonunun da boş olduğunun ortaya çıkmasının ardından, başlatılan soruşturma sürüyor. Müzedeki  ünlü ressam İbrahim Çallı’ya ait bir manzara tablosunun da sahte olduğu belirlendi.

Milliyet, Haber: Sertaç Koç, 11.03.2010


******


"HOCA ALİ RIZA'NIN 700 ESERİ DEVİR SIRASINDA KAYBOLDU"

 

Hoca Ali Rıza uzmanı Artium Sanatevi'nin sahibi Rüştü Sungur, "Ailesi binlerce eserini Milli Kütüphane'ye bağışladı. Bakanlığa devredilirken kayboldu" dedi.

 

Türk Resim Sanatı'nın en önemli isimlerinden biri olan Hoca Ali Rıza'nın 13 eserinin Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi'nden çalınmasını değerlendiren Artium Sanatevi'nin sahibi Rüştü Sungur, "Hoca'nın ailesi, ölümünün ardından bine yakın eserini Milli Kütüphane'ye bağışladı. Yıllarca bu eserler çok kötü koşullarda saklandı. Çoğu Kültür Bakanlığı'na devredilirken ortadan kayboldu. Önce bunların akıbeti sorulsun" dedi.

Hoca Ali Rıza Efendi'nin yaşamı ve eserleri üzerine uzun süre inceleme yaptığını anlatan Rüştü Sungur, o yıllarda Milli Kütüphane'de bulunan eserleri fotoğraflamak istediğini anlattı. "Bir tanıdık vasıtasıyla müze müdürüne ricacı olduk. 740 adet eser olduğu ve dosyalar içinde tutulduğu bilgisini almıştık, fotoğraf çekimine de izin verilmişti" diyen Sungur, "İşlerimin yoğunluğu nedeniyle yapamadım. Keşke fotoğraflasaymışız şimdi koleksiyon kurtulurdu" diye konuştu. "Daha sonra Milli Kütüphane eserleri koruyamayınca Kültür Bakanlığı'na devri gündeme geldi" diyen Sungur şöyle devam etti: "Ancak eserlerin çoğu devir esnasında yok oldu. Sadece 30-40 eser müzeye teslim edildi. Asıl koskoca Ali Rıza Hoca koleksiyonu nereye gitti, bunun hesabı sorulsun. Bu gibi hırsızlıkların ardından hademeler, güvenlik görevlileri sorumlu tutuluyor, ufak para cezaları ile olay kapatılıyor." Hoca Ali Rıza Efendi'nin çok zor bir hayat sürdüğünü anlatan Rüştü Sungur, "Kibrit kutusuna dahi inci gibi resim yapmıştır. Türkiye'de desen konusunda akla gelen ilk isimlerden biridir. 10 binden fazla kara kalem ve sulu boya eseri olduğu tahmin ediliyor" diyor.

Alif Art Antikacılık A.Ş.'nin sahibi Bingül Tezer: "Bu gibi olaylarda zor durumda kalmamak için mümkün olduğunca eserlerin geçmişine ve bize getiren kişilerin kimliğine yönelik araştırmalar yapıyoruz. Eser kimden satın alınmış, onlara nasıl ulaşmış, öğreniyoruz. Kişiler, eserleri nereden aldıklarını kanıtlamak durumunda. Kimin koleksiyonu olduğuna bakıyoruz, nereden satın aldıklarını ya da miras yoluyla ellerine geçip geçmediğine bakıyoruz, belge istiyoruz. Ayrıca fotoğraf, adres, kimlik bilgileri alınıyor, resmi işlemler yapılıyor ve eser sigortalanıyor. Müzayede düzenlenmeden önce eserlerin katalogu basılıp il kültür müdürlüklerine gönderiliyor. Bu bildirim her müzayede için zorunludur. Katalogun içindeki eserlere bakılıp araştırılıyor. Eğer ihbar varsa hemen eser orada tespit ediliyor ve gerekli resmi işlem uygulanıyor."

İstanbul Müzayede'nin sahibi Uğur Yeğin: "Müzayedeler sürekli müzelerle işbirliği içinde. Bir hırsızlık gerçekleştiğinde, eserlerin bilgileri paylaşılıyor. Buna göre önlem alıyoruz. Türkiye'de çalınan bir eseri biri satın alıp evine koymadığı sürece, eserin ticari dolaşıma sokulması, iç piyasada ticari meta olması hemen hemen imkansız. Yani eserin ortaya çıkmaması mümkün değil. Bence müzelerde yeteri kadar iç denetim yok. Esas sorun bu. Biz önlem olarak tanımadığımız kişilerden, ticari piyasada yer almayan veya koleksiyoner olmayan kimselerden eser satın almıyoruz."


Sanat Galericileri Derneği Başkanı Doğan Paksoy: "Genelde, satmak üzere bir eserle gelen kişilerin tüm bilgileri alınıyor. Eseri nereden aldığını, nasıl eline geçtiğini öğreniyoruz. Kimlik bilgilerini istiyoruz. Dahası tanımadığımız kimselerden eser satın almıyoruz! Güvenlik sağlanıyor. Müzenin hatası burada. Bir kere kamera kayıtları yok en başta. Kamera kayıtlarının mutlaka olması gerekir. Kimlerin içeri girdiği belli değil. Bakanlık işe aldığı kişilere dikkat etmeli."

Sabah, Haber: Nurdeniz Erken, 11.03.2010


******


MÜZEDEKİ 4 BİN ESERDEN 2 BİNİ SAĞLAM

 

Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi'ndeki skandalın yeni boyutları ortaya çıktı. 4 bin tablo ve resim bulunan müzede 2 bin eser sağlam. 500 eserde ağır tahrip saptanırken, 100 eserin de bilinçsiz restorasyon kurbanı olduğu belirlendi.

 

Ankara Devlet Resim ve Heykel Müzesi'nde Türk resim sanatının önemli ismi Hoca Ali Rıza'nın 13 eserinin kaybolmasının ortaya çıkmasıyla başlayan skandallar zinciri büyüyor.

 

20 gün önce de Namık İsmail'in 'Manolya' isimli tablosunun çalındığı ve çerçevesinin de müzenin arka bahçesinde bulunduğu belirlendi. Ancak müzeye ilişkin şok bilgileri, Müze Tespit Komisyonu üyesi Dr. Osman Altıntaş verdi. SABAH'a konuşan Altıntaş, 4 bin tablo ve resmin bulunduğu müzede ancak 2 bin eserin sağlam olduğunu söyledi. 500 eserde ağır tahrip tespit edildiğini belirten Altıntaş, 100 eserin de bilinçsiz restorasyon kurbanı olduğunu ifade etti.
 

Sayım çalışması sırasında müzenin deposuna girmekte zorlandıklarını belirten Altıntaş, "İflas etmiş bir taşıma şirketi düşünün. Eşyalar her tarafa saçılmıştır. Müzenin deposu da aynen öyleydi. Nefes almanın imkanı yok, çok rutubetli bir yer, maske ve eldiven takıp çalıştık" dedi. Altıntaş, yanlış saklama koşulları yüzünden resimlerin yırtıldığını, boyaların döküldüğünü de söyledi. Dr. Altıntaş'ın şok açıklamaları bununla sınırlı da değil. Altıntaş, teşhirdeki İbrahim Çallı eserinin sahte olduğunu, sanat tarihi uzmanlarının uyarılarına rağmen bir türlü teşhirden indirilmediğini de ifade etti. Resim ve Heykel Müzesi'nde İbrahim Çallı'nın yanı sıra Osman Hamdi, Şeker Ahmet Ali Paşa, Şevket Dağ, Hoca Ali Rıza, Hikmet Onat, Şeref Akdik, Bedri Rahmi Eyüboğlu, Abidin Dino, Turgut Zaim, Eşref Üren, Nazlı Ecevit, Şefik Bursalı, Fikret Mualla, Elif Naci, Nuri İyem, İbrahim Balaban ve Yalçın Gökçedağ gibi ressamların eserleri bulunuyor.

Resim ve Heykel Müzesi'nde çok sayıda eser tespitine uzmanlardan oluşan ekiple katılan Haliç Üniversitesi öğretim üyelerinden Prof.Dr. Dinçer Erimez, SABAH'a başından geçen bir olayı anlattı. İki yıl önce müzede, eserler üzerinde orijinal olup olmadıkları konusunda kapsamlı bir çalışma yapan Erimez şunları söyledi: "Müzede tespitini yaptığım eser çok kısa bir zaman sonra bana getirildi. Neye uğradığımı şaşırdım. Getirenler, 'Kaç para eder?' dedi. Korkan kişilere, 'Siz bunu nereden buldunuz?' demeye kalmadan kaçıp gittiler. Hemen polise haber verdim."

Sabah, Haber: Hülya Karabağlı, 11.03.2010


******


"KAMU KURULUŞLARINDA OLABİLİR"

 

Müzedeki skandalla ilgili konuşan eski Kültür Bakanı Fikri Sağlar, şok iddialarda bulundu. Sağlar, Türkiye'de sanat eserleriyle ilgili geçmişten beri bir envanter eksikliği yaşandığına dikkat çekerek, şöyle konuştu: "Dönemimizde ülkemizin önemli eserleri kamuda çeşitli binalara en fazla Başbakanlık ve dış temsilciliklerdeki büyükelçilik binalarına dağıtıldığını tespit ettik. Her kurum kendi envanterine bu eserleri almış. Israrlı bir şekilde bunların Kültür Bakanlığı'na bildirilmesini istedim. Titizlikle takipte bulunulmasına rağmen bilmediklerinden kendi ellerinde bulundukları eserler hakkında doğru bilgi vermemişlerdir. Çalındı zannedilen eserler, onların envanterinde yer alıyor olabilir. Oralarda aranması gerekir. Başbakanlık'ta, Cumhurbaşkanlığı'nda, okullarda hatta Meclis binasında dahi olabilirler. Ya da bir büyükelçiliğin duvarını süslüyor olabilirler." Dolmabahçe Sarayı'ndan dönemin Cumhurbaşkanı Evren'in bile masa çıkarttığını söyleyen Sağlar, "Kim vermiş, kime sormuş bilmiyorum. Tamamen o dönemin siyasi idaresinin işi" dedi. Sağlar, bakanlıklarda tam bir envanter olmadığı için, kayıp eserlerin ne zaman, ne şekilde ve kimler tarafından alındığına dair bir takip söz konusu olamadığını da belirtti. Sağlar, müzelerdeki güvenlik önlemlerinin yeterli olmadığını söyledi.

Sabah, Haber: Gül Kireklo, 11.03.2010


*******


MÜZENİN GÜVENLİĞİ YETERLİ Mİ?

 

SABAH Ankara'nın geçen yıl temmuz ayında "Cezalık İhmal" başlıklı haberle, depolarında 17 yıldır sayım yapılmadığını duyurduğu müzede, Hoca Ali Rıza'ya ait çok değerli 30 karakalem eskizden 13'ünün fotokopileri ile değiştirilmiş olduğu sonucuna varıldı. Müze Müdürü Ömer Gündoğdu, şimdilik net bir şey söylemenin mümkün olmadığını belirterek, "Teftiş Kurulu incelemesini sonuçlandırdığında kamuoyuna açıklama yapacaktır. Şimdilik birilerini suçlamak yanlış olur. İdari soruşturmanın ardından adli bir soruşturmanın gelip gelmeyeceğini zaman gösterecek" diye konuştu. Yıllardır büyük ihmallerle karşı karşıya kalan müzede son dönemde çok ciddi tedbirler alındığını ve göreve gelir gelmez ilk işlerinin depolarda sayıma başlamak olduğunu belirten Gündoğdu, "Şimdi güvenlik sayımız ve kameralarımız yeterli düzeyde. Şu anda böyle bir şey olması mümkün değil" diye konuştu. Depolarında yaklaşık 6 bin eser olduğu tahmin edilen müze, ne yazık ki Türkiye'nin en önemli resim ve heykel arşivine sahip bir müze gibi korunmuyor.

Sabah, Haber: Fatih Yılmaz, 11.03.2010


******


BAKANLIKTAN APAR TOPAR MÜZE İHALESİ

 

Kültür Bakanlığı, Devlet Resim Heykel Müzesi’ndeki hırsızlığın ortaya çıktığı gün, apar topar güvenlik ihalesi başlattı.

 

Müzedeki mevcut güvenlik kameralarının hiçbirinin, yüzlerce tarihi eserin saklandığı deponun açıldığı pencereleri görmediği ve bu pencerelerden rulolar halinde resimlerin çıkarılabileceği zaman zaman basında yer aldı. Müze Müdürü Ömer Gündoğdu da göreve geldiği 2008 Mayıs’ından itibaren güvenlikle ilgili bu açık da dahil olmak üzere eksiklikleri defalarca resmi yazılarla Kültür Bakanlığı’na bildirmesine rağmen hiçbir bir işlem yapılmadı. Ancak Gündoğdu’nun emniyete giderek müzedeki son hırsızlığı bildirdiği 8 Mart Pazartesi günü, Kültür ve Turizm Bakanlığı da müzeye yönelik güvenlik ihalesi için düğmeye bastı. Ankara İl Özel İdaresi’ne kaynak aktaran bakanlık, ihalenin bir an önce yapılmasını istedi.

Ankara İl Genel Meclisi Başkanı Ahmet Arslanoğlu, müzenin güvenliğiyle ilgili dosyanın 8 Mart Pazartesi günü ellerine ulaştığını belirterek, “Bekletmeden projelendirme ve ihale sürecini başlattık. Projeyi üç ay sonra tamamlanmış oluruz” dedi.

Hürriyet, Haber: Eray Görgülü, 12.03.2010


******


HOCA ALİ RIZA'NIN TABLOSU MECLİS'TEN ÇIKTI





Resim Heykel Müzesi'nden eserleri çalınan ressam Hoca Ali Rıza Efendi ile ilgili ilginç bir olay da Meclis'te yaşanmış. AK Parti Zonguldak Milletvekili Köksal Toptan, Meclis Başkanlığı yaptığı dönemde yaşadığı bu olayı SABAH'a anlattı. Bir gün bir arkadaşının telaş içinde yanına geldiğini ve "Kütüphanenizin bir odasında yerde duvara dayanmış olarak Hoca Ali Rıza Efendi'ye ait bir tablo duruyor" dediğini belirten Toptan, bu uyarı üzerine tabloyu durduğu yerden aldırmış. Ancak tabloyu ilk gördüğünde perişan bir halde olduğunu ve "bir kenara itildiğini" görmüş... Milli Saraylar'da tablonun bakımının yapıldığını, çerçevesinin de değiştirildiğini belirten Köksal Toptan, "Belki çerçeveyi değiştirmemek gerekiyordu ama zaten çerçeve değil etrafında kötü çıtalar vardı. Muhtemelen bu çıtalar da orijinal değildi" dedi. Bir diğer ilginç bilgi ise Meclis'te bulunan bu kadar değerli bir eserin envanterde kayıtlı olmamasıydı. Toptan, tabloyu hemen Meclis'in envanterine kayıt ettirdiklerini belirtti. Bu arada Ankara Resim ve Heykel Müzesi'nden 20 yıl önce Çankaya Köşkü'ne gönderilen 40 eserin kaybolduğu öne sürüldü. İddiayı ortaya atan ve Sayıştay'ın o dönem kurduğu ekibin üyesi olan Prof.Dr. Kaya Özsezgin, şunları anlattı: "Semra Özal istemişti. Ancak Hoca Ali Rıza'ya ait eserler geri dönmemişti. O yıllarda inceleme yapılmadı."

Sabah, Haber: Yalçın Bel, 12.03.2010


******


"İÇERİDEN YARDIM ALMADAN ÇALAMAZLAR"





Restorasyonu süren İstanbul Resim ve Heykel Müzesi'nin depolarında yer alan 12 bin eser, çok sıkı korunuyor. Depolar, gece görüşlü kameralarla takip ediliyor.

 

Dolmabahçe Sarayı'nın bitişiğindeki Veliaht Dairesi, 73 yıl önce, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi olarak kapılarını açtı. Türkiye'nin en geniş resim ve heykel koleksiyonuna ev sahipliği yapan müze, tarihinde ilk kez 2006 yılında restorasyona alındı ve çalışmalar son hız sürüyor. Bu yılın aralık ayında kapılarını yeniden sanatseverlere açacak olan müzede hummalı bir çalışma var bu aralar. Müze müdürü Prof.Dr. Aydın Ayan, hem müzeyi gezdirdi hem de Ankara'daki Resim ve Heykel Müzesi'nden Hoca Ali Rıza Efendi'ye ait eserlerin çalınmasını SABAH'a değerlendirdi.

Prof. Ayan, Ankara'da geçtiğimiz günlerde yaşanan hırsızlık skandalı için, "Bu tip hırsızlıklar içeriden yardım olmadan asla yapılamaz" yorumunu yapıyor. Aydın Ayan, 2003'te yine Hoca Ali Rıza'nın "Manzara" adlı eserinin kendi müzelerinden çalındığını ve yerine sahtesinin bırakıldığını anlatıyor. Olay çok titizlikle araştırmış hatta rektörü bile sorgulamışlar ancak tablonun orijinali bulunamamış.

Daha sonra müze müdürü Prof.Dr. Aydın Ayan'la birlikte, paha biçilmez eserlerin saklandığı depolar bölümüne iniyoruz. Kurşun mühürle kapatılmış çelik kapılar en az 3 görevlinin refakatinde açılıyor, o anda da serin hava yüzümüze çarpıyor. Odanın nem oranı yüzde 55 ile 60 seviyesinde sabitlenmiş. Orijinallikleri kanıtlanıp tek tek bilgisayar ortamında envantere alınmış toplam 12 bin resim ve heykelin saklandığı depoların her birinde en az 2 güvenlik kamerası bulunuyor. Çıkışta da dev kapı tekrar kapanıyor ve kurşun mühür dökülüyor.

Sırada restorasyon çalışmalarının devam ettiği alan var... İhtişamlı binanın solmuş tavanlarının tek tek elden geçtiğini anlatan ekiple birlikte iskeleye tırmanıyoruz. Gerçek altın varak kullanılarak ince ince yeniden renklendirilen tavan oymalarının tamamlanmak üzere olduğunu öğreniyoruz, müze müdürü Prof.Dr. Aydın Ayan'dan....

Prof. Ayan, müzenin bütçesini sorduğumuzda ise acı acı gülümseyerek vahim tabloyu anlatıyor: "Tek bir liramız bile yok. Biz Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi'ne bağlıyız ve bir dosya kağıdı için bile rektörlüğe muhtacız." Türkiye'nin en büyük plastik sanatlar koleksiyonuna sahip müzenin 70. yıl özel kitapçığını bile Japonya'dan sponsor bularak bastırdığını anlatan Aydın Ayan, "1980 sonrası koleksiyona neredeyse hiç yeni eser eklenmemiş. Açığı kapatmak için kampanya başlattık. Dönem arkadaşlarımıza ve öğrencilerimize eserlerini bağışlamaları için çağrıda bulunduk. Bağış eser arıyoruz" diyor.

Sabah, Haber: Nurdeniz Erken, 12.03.2010


******


"EVREN DÖNEMİNDE KOKTEYLDE ÇALDILAR"

 

Dünyanın her yerinde, en modern müzelerde bile hırsızlık olaylarına rastlandığını belirten müze müdürü Aydın Ayan, Kenan Evren'in Cumhurbaşkanlığı döneminde bir sergi açıldığını ve kokteyl sonrası küçük boyutlu bir tablonun kaybolduğunu anlatıp ekliyor: "Birçok eserimiz çeşitli kurumlara ödünç verilmiş. Bu eserlere ait kayıtlarımız var, nereye gönderildiğini de biliyoruz ancak eserler daha sonra yine farklı farklı yerlere gönderildiği için takibini yapamıyoruz."

Sabah, 12.03.2010


******


"DEDEM GİBİ BÜYÜK DEĞERLER KORUNMALI"

 

Dedesi Hoca Ali Rıza'nın 13 eserinin Ankara Resim ve Heykel Müzesi'nden çalındığı haberini SABAH'tan öğrenen torunu Cem Ener, çok üzüldüğünü ve bir o kadar da şaşkın olduğunu dile getirdi. Dedesinin Türk resim tarihi için önemli değerlerden biri olduğunun altını çizen Ener, "Dedem ve onun gibi pek çok sanatçı ve eserleri kültürümüz için önemli değerlerdir. Ancak bu değerlerin gördüğü muamele beni çok üzüyor. Bu haber benim için üzüntü kaynağından başka bir şey olmadı" diye konuştu.

Mimar Cem Ener, 2005'te, ünlü ressamın ölümünün 75'inci yılı nedeniyle düzenlenen anma gününde şu anıyı aktarmıştı: "Dedemi hiç tanımadım fakat annem hep bahsederdi. Vasıfsız konuşmaları hiç sevmezmiş. Uzun bayram ziyaretlerinden çok sıkılırmış ve uzayıp giden konuşmalara engel olmak için kendince bir çözüm geliştirmiş. Lokum almaya gittiğinde, lokumları kendisi gibi sakin misafirler ve konuşkan misafirler için iki ayrı şekilde kestirirmiş. Dedemin büyük lokumları ikram ettiği konuşkan misafirler, lokumu midelerine indirene kadar epeyce zaman geçer, bayram ziyareti de sona erermiş."

Sabah, 12.03.2010


******


MÜZEDEN TABLO ÇALAN! HAZİNE'DEN BESLENEN!

Bu iki tür aynı tarlanın ürünü, aynı kumaşın farklı renkte iki ipliği, aynı dokunun yan yana yerleşmiş damarı gibiler. Devlet müzesinden "tarihi eser ve tablo çalan" kravatlı hırsızlar ile "devlet hazinesinden beslenen" bildik, tanıdık, eş-dost-yandaş-akraba-kardeş takım elbiseli, kravatlı soyguncular, eskiden de vardı.

Bugün de varlar.

Bugün daha çoklar.

Tayyip Erdoğan, 8 yıl önce "milletin hakkını kimseye yedirmeyeceğiz-hortumları keseceğiz" sözleri vererek iktidara gelmişti. Bugün "müzeden tablo çalan ile hazineden beslenenlerin" sayısında bir azalma, eksilme, düşme olmadı.

Hangisi daha pislik!

Müze soyan mı!

Hazine'den beslenen mi!

Ayrım yapılamaz; devletin yani milletin malının soyulmasında "müzeden yapılan ile hazineden koparılan" fark etmez. Devlet Resim ve Heykel Müzesi'nden Hoca Ali Rıza'nın kara kalem 18 tablosunu çalan ile TMSF'nin (Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu) mallarını ve parasını talan edenler, "aynı tornadan çıkma" aynı tezgâh sahibinin kolladıklarıdır.

***

İkisi de koruma altında.

Müzeden tablo çalanlar; o kadar korunuyorlar ki, çaldıkları tabloların kopyasını bile yaptırmamış yerine fotokopilerini çektirip müze duvarındaki çerçeveye yerleştirmişler.

TMSF Hazinesi'nden geçinenler de o kadar korunuyorlar, gizleniyorlar, örtünüyorlar ki, Meclis'teki milletvekilleri bile bunların isimlerine ulaşamıyor.

Bir milletvekili çıktı.

Peşine düştü, araştırdı; "Devleti zarara uğrattıkları ve içlerini boşalttıkları için TMSF'nin el koyduğu şirketler, bankaların, kurumların mal varlıklarından, mülklerinden kimlere, hangi fiyata satışlar yapılmıştır ve devletin malı haline gelen TV'lerde, gazetelerde, dergilerde, radyolarda kimler programcılık yapmıştır ve bu programcı yazarlara hangi maaşlar ödenmiştir? Bu ödemeler hangi ölçülere göre yapılmıştır" sorusunu en yetkili bakana sordu. Yetkili bakan da cevap verdi.

Soran: Atilla Kart.

Cevaplayan: Ali Babacan.

Atilla Kart, CHP Milletvekili.

Ali Babacan, Devlet Bakanı.

***

Millet adına sorgulayıcı milletvekili Atilla Kart, dün bir basın toplantısı yaparak, milletin malını korumaktan sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan'ın 170 sayfalık cevap gönderdiğini, bu 170 sayfalık cevabın 49 sayfalık bölümünde; milletin satılan mallarının türü ve özellikleri ile alıcılarının isminin boş bırakıldığını açıkladı.

Milletvekili ağır suçladı.

"Karartma yapıldı" diyor.

"Karambol yaratıldı" diyor.

Ve şu tabloyu veriyor:

Star TV'nin 170 kalem (beyaz eşya, mobilya, otomobil gibi) malının alıcısı belli değildir. Uzan Grubu'na ait, 372 kalem eşyanın (motorlu araç, atölye tezgâhı, asansör, beyaz eşya, av tüfekleri, tabanca, otomobil, otobüs gibi) belli değildir. Mehmet Albayrak isimli kişinin satın aldığı 82 kalem (video, klavye, klima gibi) eşyanın satış bedeli belli değildir. Hüseyin Kartal isimli kişinin satın aldığı 574 kalem eşyanın (elektronik cihazlar) satış bedeli belli değildir. TMSF'nin 12 milyon 875 bin TL'ye neyi satın aldığı belli değildir. Vodafone'un 15 milyon 645 bin TL'ye neyi satın aldığı belli değildir. Muhammen bedelinin (piyasa değeri) 30 milyon TL olduğu belirtilen gayri menkul, 1 milyona satılmıştır. TMSF'nin el koyduğu TV'ler, gazeteler, dergiler ve radyolarda hangi gazeteci yazarlara, hangi yüksek maaşlarla program yaptırıldığı, yazı yazdırıldığı da belli değildir.

Müzeden tablo çalan!

Hazine'den beslenen!

İkisi de aynı.

İkisinin de isimleri gizleniyor.

Ne garip tesadüf!

Necati Doğru, Vatan, 12.3.2010


KAYHAN HAMAMI AYAĞA KALKACAK





Bursa'da 15. yüzyılda 2. Sultan Murad'ın veziri Koca Mehmed Paşa tarafından yaptırılan Kayhan (Dülgerler) Hamamı, 600 yıl sonra Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilerek hizmete açılacak.

 

Koca Mehmed Paşa tarafından yaptırılan ve 70 yıl önce İsa Özhamarat tarafından satın alınan Kayhan Hamamı, Bursa Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilecek. Kayhan Hamamı'nı 10 yıllık kira karşılığından restore edecek olan Büyükşehir Belediyesi, tarihi yapıyı bir yıl içerisinde hizmete açmayı planlıyor.





Kayhan Hamamı'nda belediye ile mülk sahipleri arasında yapılan protokolün imza törenine çok sayıda vatandaş katıldı. Törende konuşan Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, tarihi yapının sosyal ve kültürel hayata kazandırılmasıyla ilgili projeyi başlattıklarını söyledi.

Bursa'nın şanslı bir şehir ve medeniyetin başkenti olduğunu belirten Altepe, "Bursa'nın yaşanabilir bir kent olmasıyla ilgili çalışmalarımız sürüyor. Tarih başkent kimliğinin ortaya konulması, kent ziynetlerinin ayağa kaldırılması için 6 yıldır büyük bir hamle yapıldı. Bizim için en önemli bölge Hanlar Bölgesi'dir. Burası için çalışmalarımız sürüyor. Özellikle anıtsal yapı, han, hamam ve medreselere yönelik projelerimiz dört koldan devam ediyor. Bursa'nın tanıtımında en çok Kayhan bölgesini kullanacağız. Bundan dolayı buraya önem veriyoruz. Kayhan Caddesi ve Kayhan sokaklarındaki iyileştirmeler sürüyor. Önümüzdeki günlerde TEKEL binasının da yıkılmasıyla burası tarihi görünümüne kavuşacak" dedi.

 

Tarihi yapıları gelecek kuşaklara ziynet olarak bırakmak istediklerini ifade eden Altepe, "Mülkiyet kime ait olursa olsun buraların Bursa'ya kazandırılması gerekiyor. Eserleri gerek kurumlardan tahsis yoluyla, gerekse belediye olarak yapıp yer sahiplerine vererek restore etti. Kayhan Hamamı için de farklı bir metot uyguladık. Tarihi hamamı kiralama yöntemiyle Özhamaratlar ailesinden aldık. Yaklaşık 10 yıl kira karşılığında restore edilecek. Buranın bir an evvel restorasyonuna başlatılması için çalışıyoruz. En geç bir yıl içerisinde burasının Bursa'nın sosyal ve kültürel hayatına katkısı olacak" diye konuştu.

 

Tarihi hamamda sosyal ve kültürel etkinlikler yapılacağını ifade eden Altepe, önemli olanın binaya güzellik katmak olduğunu söyledi. Özhamarat ailesi adına konuşan Selçuk Sözüçetin ise belediyeyle yaptıkları anlaşmanın tüm tarihi eserlerin korunmasında emsal olacağını belirtti.

Bursa Kent Haber, 09.03.2010

TÜRKİYE'NİN İLK ARKEOLOJİK ESERLER RESTORASYON MERKEZİ KURULUYOR

 

Türkiye'nin ilk Arkeolojik Eserler Restorasyon Merkezi, Gaziantep'te kuruluyor.

 

İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü tarafından yapımına başlanacak olan merkez, 2011 yılında faaliyete geçecek. Zeugma Antik Kenti'nin bulunduğu Birecik Baraj Gölü kıyısında 270 dönümlük arazide 30-40 milyon liraya yapılması planlanan merkezde, hem Türkiye'deki hem de komşu ülkeler Suriye ve Irak'taki tarihi eserlerin restorasyonu hedefleniyor.

 

İl Kültür ve Turizm Müdürü Salih Efiloğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 2010 yılında en önemli projelerinin Karkamış ile Fırat Kültür Vadisi projeleri, bunun da en önemli ayağının Arkeolojik Eserler Restorasyon Merkezi olduğunu söyledi.

 

Arkeolojik eserler restorasyon merkezinin bölgenin en büyük ihtiyacı olduğunu belirten Efiloğlu, ''Merkez, Türkiye'de değil belki dünyada ilk olacak. Komşu ülkelerimizde de yok. Herhangi bir eser çıktığında bunun restore edilmesi veya konservasyonlarının yapılması başlı başına uzmanlık isteyen ve pahalı bir yatırım''dedi.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığına, Zeugma Antik Kenti'nin bulunduğu baraj gölü kenarındaki 270 dönümlük arazinin tahsisini hazineden aldıklarını belirten Efiloğlu, şu bilgileri verdi:

''Oraya depo, açık hava müzesi, konservasyon ve restorasyon merkezi yapacağız. Bu ay başlayacağız. 2010 yılında biter ve 2011 yılında faaliyete geçer. Hem laboratuar hem atölyeler kurulması 30-40 milyon liralık bir iş, ama bunu 2 yılda amorti ederiz. Bizim bile şu anda 10 milyon liralık restorasyonu bekleyen eserlerimiz var. Suriye ve Irak da var.''

 

Yeni müzenin yanında bin kişilik bir kongre merkezi yapıldığını, ancak gelen taleplere bunun yetmeyeceğini belirten Efiloğlu, ''Gaziantep bir fuarlar ve kongre şehri olacaksa büyük bir kongre sarayına ihtiyacımız var. Büyükşehir Belediyesi ile 2-3 bin kişilik bir kongre sarayı yapacağız. Projenin şu anda yer ve proje çalışmaları devam ediyor. 2010 sonunda projemizi uygulamaya başlayacağız, 2011 yılının temmuz-ağustos aylarında kongre sarayına kavuşuruz'' dedi.

 

Kongre sarayının bölge için gerekli olduğuna işaret eden Efiloğlu, ''2010-2011 yılında burada 2 bin kişinin katılacağı, bir hafta sürecek ortopedi kongremiz var. Büyükşehir Belediye Başkanımız bunu önerdi. Birlikte bu kongreyi yapacağız. Başka fuarlar ve kongrelerle ilgili de bize talepler geliyor'' diye konuştu.

 

Kongre turizminin çok önemli olduğunu ifade eden Salih Efiloğlu, kongre katılımcılarının normal bir turistin yaklaşık 4,5 katı harcama yaptığını, katılımcıların uçak, otel, eğlence, alışveriş göz önüne alındığında daha fazla döviz bıraktıklarını, daha uzun süre konakladıklarını vurguladı.

Salih Efiloğlu, kongre turizminin Gaziantep ve bölgeye büyük katkı sağlayacağını sözlerine ekledi.

Zaman, 09.03.2010

EŞ ZAMANLI TARİHİ ESER OPERASYONU: 31 GÖZALTI

AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, jandarma, Antalya'nın Kumluca, Demre, Korkuteli ve Elmalı ilçelerinde bazı tarihi alanlarda kazılar yapıldığını tespit etti. Kazılar sonucu elde edilen Roma Dönemi'ne ait çeşitli eserlerin, suç örgütü oluşturan bir grup tarafından pazarlandığını belirleyen ekipler, üç ay süren planlı takip çalışması başlattı.

 

Teknik ve fiziki takiple, kazı yapan, kazı sonucu elde edilen tarihi eserlerin satışını ve satışına aracılık yaptıkları ileri sürülen kişileri tespit eden jandarma ekipleri, Antalya, Mersin, Konya, İstanbul, Denizli ve Eskişehir'de eş zamanlı operasyonlar düzenledi. Operasyonlarda, 31 kişi yakalandı.

 

Antalya'nın Elmalı İlçesinde yaşayan ve dedektör satıcılığı yapan A.D'nin liderliğinde kurulduğu iddia edilen suç örgütü üyelerinin yanı sıra operasyonda, Elmalı'da görevli polis memuru M.K, Konyada görevli polis memuru E.B, Antalya 3. Piyade Er Eğitim Tugay Komutanlığı'nda görev yapan astsubay Başçavuş T.K, Elmalı'da bir dershanede görev yapan M.A. ile Korkuteli İlçesinde bir ilköğretim okulunda görevli öğretmen A.A. gözaltına alındı.

 

Zanlıların adreslerinde ise, Antalya'nın ilçelerindeki kazılarla çıkarıldığı belirlenen Roma Dönemi'ne ait 95 adet tarihi süs eşyası, 40 adet bronz sikke, kazı için kullanılan 10 dedektör ve eserlerin çıkarıldığı alan