Haberler logo Eylül '08 Arşivi

28 Eylül - 4 Ekim 2008



Tarihi yok edecek dozer seslerini siz de duyuyor musunuz?:



YENİKAPI ARKEOLOJİK YERLEŞMESİ TAHRİBATININ
SORUMLUSU KİM?


Gümüş (yazar): "Müze açmakla tarih kurtarılmaz"...

Arkeologlar (kazar): "İnşaat makineleri bu alanda çalışmaya başlarsa bir daha geri dönüş olmaz"...

Karamut (müdür): "Balçığın olduğu yere iş makinelerinin girmesinde sakınca görmüyorum"...

Yücel (eski bakan): "Bataklık iş makineleri marifetiyle taşınacakmış. Bu büyük hata olur"...

Yıldırım (bakan): "Birbuçuk yıl geri kaldık bile. Arkeologlar bizi daha fazla geciktirmesin"..."Arkeologlara baskı yapmıyoruz. Bizim ilgili kurullardan tek isteğimiz karar alma süreçlerini uzatmamalarıdır"...


Koruma Kurulu: "Doğal zemin kotuna ulaşıncaya kadar kazıların sürdürülmesi gerekmektedir"...

Günay (?): "Tıs..."


YENİKAPI'YI KURTARALIM

 

İstanbul’da dünyanın en heyecan verici kent arkeolojisi çalışmalarından biri gerçekleşiyor. Bugüne kadar bulunmuş en büyük Roma Limanı, Marmaray kazıları ile birlikte gün ışığına çıkıyor. Bu kazılar kentin neredeyse on bin yıllık tarihine ışık tutuyor. İstanbul’un tarihi bir bakıma orada yeniden yazılıyor.

İstanbul tarihindeki en büyük ulaşım projesinin transfer noktası, Marmaray’ın ana istasyonu Yenikapı’da inşa ediliyor. İstanbul’un merkezi iş ve yerleşim alanlarını birbirine bağlayan Taksim-Yenikapı metro hattının bitiş noktası da burası. Gelecekte bu bölge İstanbul’un en önemli transfer merkezi halini alacak. Bu proje gerçekleştiğinde bölge bütünüyle değişime uğrayacak. Burada İstanbul’un bugüne kadar keşfedilmiş en derin tarihsel izlerinin bulunması projeyi daha önemli hale getirdi.

Müze Açmakla Tarih Kurtarılmaz
Heyecan verici ölçekte, birden fazla katmandan oluşan bir sorunlar ve fırsatlar yumağı olan bu alan için alışılageldik planlama ve tasarlama metotları ile çözümler sunmak mümkün değil. Farklı kurumların aynı anda söz sahibi olduğu, farklı ihtiyaçların bir an önce giderilmesi gereken, her gün milyonlarca liralık masrafların yapıldığı bu alan, yüzyıllar boyunca İstanbul’a hizmet edecek devasa bir projenin parçası. Bu çapta ve bu karmaşıklıkta bir projenin gerektirdiği bütüncül yaklaşımı geliştirmek için henüz çok geç kalmadık.

Korkarım yalnızca bir kenara müze yapılması ile Yenikapı projesinin tamamlanacağı düşünülüyor. Böylece arkeoloji açısından da sorun kalmayacak. Kazıların en mükemmelini yaptık, daha iyisi can sağlığı. Böylece herkes amacını gerçekleştirmiş olacak! Yakında dozerlerin gireceği söyleniyor. Zaten bugüne kadar da kurtarma kazısı olarak konuya yaklaşıldı, ilişkisel bir proje yönetimi üzerinde durulmadı. Bu dönüşümün basit bir imar faaliyeti, bir ulaşım projesi, bir müze projesi olarak inşa edilmesi, ihtiyaç giderilsin, iş görülsün diye yönetilmesi de mümkün. Ya da iş görülsün diye değil, kentin yaratıcılığa açılması için ele alınması mümkün.

Bu projenin yaratacağı dönüşümün hesaba katılarak, bir bütün olarak ele alınıp, kent için büyük bir zenginliğe dönüşmesi mümkün. Hangisini tercih ediyoruz? Bu projenin basit bir inşaat ve ulaşım projesi olarak gerçekleştirilmesini mi? Yoksa kent için bir zenginlik kaynağı olmasını mı? Bu proje ihtiyacı karşılamak için yapılacak birkaç ulaşım yapısı, ya da müze inşaatından ibaret olmamalı.

İstanbul’un en büyük ulaşım projesinden, dünyanın en büyük Roma Limanı’ndan söz ediyoruz. Bunu İstanbul için neden bir fırsata dönüştürmeyelim? Bu fırsatın kullanılması için yalnızca kurumların değil, disiplinlerin, örneğin arkeoloji ile mimarlığın karşılaşması gerekli. Yenikapı’nın İstanbul için büyük bir fırsata dönüşmesi kurumlar ve disiplinler ilişkisinin ve çoklu ortamların oluşturulması zorunlu. Bu tür projeler yönetim deneyimlerinin gelişmesine yol açar. Yenikapı projesinin İstanbul için bir fırsat olması için herkesin olaya kendi penceresinden baktığı basit bir inşaat uygulaması olmasının ötesine geçmeyi denemeliyiz.

Yenikapı Nasıl Kurtarılır
* Yenikapı’da iş makinelerinin hafriyata başlayacağı söyleniyor. Bir çözüm geliştirilmeden iş makineleri alana sokulmamalı. Arkeolojik bulgular ulaşımcılar açısından bir engel olarak algılanıyor. Oysaki pekala projede mimarlık ve arkeoloji iletişim içinde olabilir. Eğer dozerler hafriyata başlarsa İstanbul en önemli projesini kaybedecek. İş sonuçta bir kenara da bir müze yapılmasına dönüşecek ve İstanbul için bütün cazibesini kaybedecek.

* Zaman kaybetmeden projeyi geliştirecek çok taraflı bir proje yönetim organı ve önerilen işleri yapacak bir çalışma grubu oluşturulmalı. Mimari program taraflarla ilişki içinde olan bir yaratıcı komite tarafından geliştirilmeli. Mimari program mutlaka çoklu ortama açılmalı, basit bir teknik konu olarak ele alınmamalıdır.

* Bunun için bu bölgede koruma mevzuatının gerektirdiği gibi bir alan yönetimi tesis edilmeli içinde bütün kuruluşların temsilcileri yer almalı. Çok aktörlü bir deneyim yaşanmalı.

* Bu çalışmadan farklı bir mekan kurgusu beklenmeli. Örneğin denizle bağlantı, istasyonlar, arkeolojik sit bunların hepsi bu yaratıcı programın bir parçası olmalı. Bu çalışmanın farkı bir müze binasının programa dahil edilmesi veya bölgedeki dönüşümün şimdi öngörüldüğü gibi mevcut aktörlerin, belediyelerin optiğinden gerçekleşmesi değil. Yeni bir programdan söz edilebilmeli. Bu süreç bunu da hazırlamalı, en azından öngörü olarak. Çok aktörlü bir yönetim alanı olarak.

* Meseleyi basit bir teknik konu (ulaşım, mühendislik olduğu kadar arkeoloji de dahil olmak üzere) olarak inşa etmeye çalışan tek boyutlu bir düşüncenin başka disiplinlerle karşılaşma ihtiyacının da olamayacağı çok açık. İstanbul 1930’lardan kalma bir tasarım modeli ile bu projeyi gerçekleştirmemeli.

* Bu nedenle tasarım ekibinin konuya ilişkin formasyonu için kapsamlı bir araştırma sunulmalı. Gerekiyorsa katılımcılar ile toplantılar, eğitim, açık yazışma-iletişim ortamı sağlanmalı. Kritik düşüncelerin sergileneceği bir iletişim ortamı yaratılmalı. İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olması böyle bir yaklaşımın geliştirilmesi için uygun bir zemin. 2010 bünyesinde de program oluşturmak için nasıl bir çalışma komitesi oluşturuldu? Nasıl bir yöntem izleniyor? Bunlar kamuoyuna anlatılmalı.

Taraf, Yazı: Korhan Gümüş, 29.09.2008


******


ARKEOLOGLAR 2 AY SÜRE İSTEDİ





Yenikapı’da yürütülen ve tüm dünyada büyük yankı bulan arkeolojik kazı çalışmaları nedeniyle Marmaray’da inşa sürecinin uzaması, yeni bir tartışma başlattı. Kazı alanının doğusundaki çalışmaların bir an önce tamamlanması istenince arkeologlar 8 bin yıllık kalıntılar için 2 aya ihtiyaçları olduğunu söyledi.

Marmaray Projesi kapsamında Yenikapı’da Demiryolları Limanlar ve Hava Meydanları Genel Müdürlüğü’nün (DLH) isteği üzerine İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü, 8 bin yıllık kalıntıların bulunduğu alanın doğusundaki 7 bin 700 metrekarelik bölümde çalışmaların bir an önce tamamlanması için çalışıyor. Arkeologlar ise inşaat makinelerinin bu alanda çalışmaya başladıktan sonra bir daha "geri dönüş"ün olmayacağını belirterek uluslararası platformda Türkiye ve İstanbul’u utandıracak bir hataya yapmamak için, iki ay daha süre istiyorlar. Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü çareyi, alandaki çamuru taşımakta buldu. Böylece arkeologlar çamur içinde bulgu ararken, DLH’de inşaata başlayabilecek.

Marmaray kapsamında, Yenikapı’da 58 bin metrekarelik alanda 4 yıldır süren arkeolojik çalışmalarda, 8 bin yıl öncesine ait bulgular elde edildi. İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürü Dr. İsmail Karamut şunları anlattı:

"DLH’nin istediği neolitik yerleşim bölgesinin dibinde bataklık oluşmuş. Burası Yedikule’den yer altını kazarak gelecek köstebeğin çıkış noktası. Ahşap ok ve yaylardan seramik kap kacağa dek her şey çıkıyor. Bu çamuru başka yere taşıyacak ve buluntuyu balçıkta arayacağız."

Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi Başkanı ve İstanbul Üniversitesi Prehistorya Anabilim Dalı Öğretim Üyesi Doç.Dr. Necmi Karul ise Yenikapı’daki kazının hızlandırılması taleplerinin haklı olduğunu, ancak teslim edilmesi planlanan alanda kazı çalışmalarına devam edilmesi gerektiğini söyledi. Doç.Dr. Karul, gerekli işgücü sağlanırsa, kazının iki ayda bitirilebileceğini belirterek, problemin diyalogla aşılacağını söyledi.

Hürriyet, Haber: Serkan Akkoç, 01.10.2008


******


İSTANBUL'DA TARİHİ DEĞİŞTİRECEK BULUŞ

 

Marmaray projesi için yapılan kazılarda tarihi değiştirecek bir keşfe imza atıldı. Yenikapı’daki çalışmalarda 8.500 yıl öncesine ait 4 iskelet ile ahşap ve seramik eşyalar bulundu.





Kazı Başkanı Dr. İsmail Karamut çok heyecanlı... “Bu keşif, İstanbul’un ilk yaşam biriminin 2.700 yıl önce değil, cilalı taş devrinde kurulduğunu gösterir” diyor.


Vatan Gazetesi'nin haberine göre; Yenikapı’da 4 yıldır devam eden Marmaray ve Metro istasyonları kazılarında İstanbul’un tarihini sil baştan yazdıracak yepyeni bulgulara rastlandı. Tarih ve arkeoloji çevrelerinde büyük heyecan yaratan bulgulara göre İstanbul’un tarihi bilinenin aksine 2.700 değil 8.500 yıl öncesine dayanıyor. Marmaray kapsamında Yenikapı’da yapılan arkeolojik kazılarda bugüne kadar Theodosius Limanı gün yüzüne çıkarılmış 33 gemi, İstanbul’un Bizans Dönemi’nde yapılan en eski suru, Bizans Kilisesi ve binlerce buluntu ortaya çıkarılmıştı. Ancak son yapılan kazılarda hiç hesapta olmayan ve beklenmeyen tarihi bulgulara rastlandı. Theodosius Limanı’nın altındaki katmanda MÖ 6.500’lü yıllara ait olduğu tahmin edilen 4 insan iskeleti ile ahşap savunma silahları, ahşap eşyalar ve kano kürekleri bulundu.






İstanbul’un ilk çiftçileri
İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü ve Marmaray Kazı Başkanı Dr. İsmail Karamut Yenikapı’daki kazı çalışmalarında 4 yıl içinde 58 bin metrekarelik alanın kazıldığını söyledi: “4 yıl içinde çok önemli tarihi bulgulara, eserlere ulaştık. 33 gemi çıkartıldı. Ancak 2 ay önce hiç birimizin tahmin etmediği bulgularla karşılaştık. Deniz seviyesinin 6 metre aşağısında, Theodosius Limanı katmanı altında 4 insan iskeleti bulundu. Bu iskeletler MÖ 6000-6500 yıllarına ait. Bu müthiş bir keşif. Çünkü İstanbul’un tarihinin sil baştan yazılmasını gerektirecek bir durumla karşı karşıyayız! İstanbul’un çevrelerinde Neolotik döneme ait bulgulara rastlanılmıştı ancak tarihi yarımada da ilk kez böyle bulguları çıkardık. Kazılarda ahşap eşyalar, savunma silahları da bulduk. Kazı yaptığımız bölge, Likhos deresinin Marmara Denizi’yle buluştuğu nokta. Belli ki bundan 8-8.500 yıl önce o bölgede bir köy vardı ve o köylüler hayvancılık ve tarımla uğraşıyordu.”






Çatalhöyük’le aynı
Marmaray kazılarıyla birlikte bulunan heyecan verici köy, İstanbul’un ilk yaşam merkezi miydi? Dr. Karamut, “Evet, olabilir” diyor. Peki Marmaray kazılarındaki son buluntuların Neolotik çağa, yani cilalı taş devrine ait olduğundan nasıl emin oldular? İşte Dr. Karamut’un kanıtları: “İnsanların avcılık ve toplayıcılıktan yerleşik hayata ve tarım toplumuna geçtiği dönemde yani Neolitik Çağ’da kullandığı malzemeleri biliyoruz. Yenikapı’da bulunan malzemeler, özellikle de seramik parçaları, buluntuların Neolitik Çağ’a ait olduğunu gösteriyor. Zaten, Anadolu’daki bu çağa ait olan buluntularla da Marmaray kazılarından çıkan bulguları kıyasladık. Kazı ekibimizde bulunan Neolitik Çağ uzmanı Prof.Dr. Mehmet Özdoğan, Yenikapı’da bulunan seramik parçalarıyla, Çatalhöyük’teki neolitik çağda bulunan seramik parçaları arasında büyük benzerlikler olduğunu tespit etti.”

Milliyet, 02.10.2008


******


YENİKAPI'DA TARİHE KEPÇEYLE GİRİLECEK





Marmaray çalışması kapsamında Yenikapı'da Neolitik (Taş Devri'nin son çağıyla ilgili) döneme ait önemli eserlerin bulunduğu bataklık, iş makineleri tehdidi altında.


Uzman arkeologlar, eserlerin doğal koruyucusu olan bataklıkta arkeolojik araştırmaların devam etmesi gerektiğini belirtiyor. Arkeologlar, "Buraya iş makinesi sokulamaz" diyor.


Projenin tamamlanması için bataklığın tamamen kaldırılması gerektiğini savunan Kazı Başkanı Dr. İsmail Karamut, "Bataklığın tümünü kazmamız mümkün değil. Bu uzun yıllar alır. Ben sakınca görmüyorum" diye konuşuyor.






Marmaray kapsamında Yenikapı'da sürdürülen arkeolojik kazılarda tabana yakın yerde çıkan bataklıkta bulunan buğday başağı, yay, kano küreği gibi ahşap ve kemik arkeolojik malzemelerin dünyada bir benzeri yok. 


Arkeoloji Müzesi Müdürü ve Kazı Başkanı Dr. İsmail Karamut ise iddiaları şöyle cevapladı:
"Bataklığın tümünü kazmamız mümkün değil. Bu uzun yıllar alır. Bataklığı kurutacaksınız, tek tek elekten geçireceksiniz. Keşke kent arkeolojisi değil bilimsel bir arkeoloji yapsaydık. Ben de isterdim ama, burada bunu yapmanın imkanı yok.
Ben hocaların hepsini çağırıp konuştum. Hepsinin fikrini alarak bu karara vardım. Bana Demiryollar Limanlar Hava Meydanları İnşaatı Genel Müdürlüğü'nün baskısı yok.
Müze Müdürlüğü'nde kalmak gibi bir gayretim de yok. Beğenilmiyorsam, bilen birini getirsinler o kazsın. Balçığın olduğu yere iş makinelerinin girmesinde ben sakınca görmüyorum. Yan tarafta balçık zaten devam ediyor ve biz orada kazıyı sürdüreceğiz."






Arkeoloji ve Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi, kazıları kaygıyla takip ettiklerini belirterek, şu açıklamayı yaptı: "Marmaray ve metro inşaat faaliyetlerine yönelik olarak Yenikapı'da yapılan arkeolojik kazılarda önemli bir Bizans Limanı, İstanbul'un Bizans Dönemi'nde yapılan en eski suru, 32 adet batık ve binlerce buluntu ortaya çıkarılmış ve ilk kez tarihi yarımadada Neolitik döneme ait bulgular elde edilmiştir. Yaklaşık 8 bin yıl öncesine ait Neolitik yerleşmenin mimari kalıntıları, ölü hediyeleriyle gömülmüş iskeletler, çanak çömlekler, çakmaktaşı aletler, kemik aletler ve bugüne kadar neredeyse başka hiçbir Neolitik yerleşmede bulunamamış ahşap aletler alanda çalışan arkeologlar tarafından ortaya çıkarılmıştır. Elde edilen veriler, 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul'un tarihiyle birlikte, dünya kültür tarihine ışık tutmaktadır."

Milliyet, Haber: Ömer Erbil, 03.10.2008


******


İSTANBUL'UN TARİHİNE TEHLİKELİ KEPÇE

 

Yenikapı’daki Marmaray kazılarıyla ortaya çıkan ve İstanbul’un tarihini sil baştan değiştiren son bulgular büyük yankı uyandırdı. Tarih ve arkeoloji dünyasında büyük heyecan yaratan bu keşif, ’İstanbul’un geçmişi MÖ 7. yüzyıla dayanıyor’ ve ’İstanbul’u Atina’dan gelen Megaralılar kurdu’ savlarını yerle bir etti. Çünkü Marmaray kazıları ortaya çıkardı ki, İstanbul’un geçmişi 2 bin 700 yıl öncesine değil Neolitik Çağ’a yani diğer bir deyişle 8 bin 500 yıl öncesine dayanıyor.

Ancak bu muhteşem keşif beraberinde çarpıcı bir tartışmayı da getirdi. Vatan gazetesinin haberine göne Marmaray projesinin daha fazla gecikmemesi için bu alanda bulunan kalıntıların başka bir yere taşınıp incelenmesi planlanıyor. Fakat uzmanlara göre bu bir katliam olur.

Eski Turizm Bakanı Bahattin Yücel, kalıntıların taşınmasına şiddetle karşı çıkıyor. İstanbul’un bilinen en eski köyünün bulunduğunu ancak Marmaray kazı çalışmaları nedeniyle işin aceleye getirilmek istendiğini iddia eden Yücel, İstanbul’un metro için birkaç ay daha bekleyebileceği görüşünde: “Yapılan keşif çok büyük. İstanbul’un bilinen tarihi değişiyor. Ancak bir sorun var. İstanbul’un ilk köyünün ve insan iskeletlerinin bulunduğu yerin hemen yanı başında bir bataklık var. Bu bataklıktan Neolitik çağa ait olduğu belirlenen ahşap savunma silahları, seramik parçaları, kürekler ve bazı o döneme ait eşyalar bulundu. Bataklıkların özelliği hava almaması. Bu nedenle binlerce yıl geçse bile içindeki maddeleri koruyabiliyor. Bu da arkeoloji açısından bulunmaz bir nimet. Kimi ülkelerde de buna benzer bataklıklar bulundu. Hatta o bataklıklardan bozulmamış insan cesetlerine bile rastlandı. Yani bataklıklar arkeolojik açıdan büyük önem taşıyor. Ancak öğrendiğimiz kadarıyla bu bataklık Marmaray çalışmaları aksamasın diye iş makineleri marifetiyle taşınacakmış. Büyük hata olur. İstanbul metro için 3 ay daha bekleyebilir sonuçta her yıl İstanbul’a milyonlarca turist getirecek tarihi değerlerden söz ediyoruz.”

Yenikapı Metro-Marmaray Kazıları Sorumlusu emekli arkeolog Metin Gökçay da kalıntıları taşımanın büyük bir hata olacağı görüşünü savunuyor: “Arkeolojik çalışmalar yerinde ve elle yapılmalı. Amaç daha önce orada yaşayan insanların bıraktığı yaşam izlerine ve kültür verilerine ulaşmaktır. Bataklığı iş makineleri ile başka bir yere taşımaya kalkmak definecilik yapmak olur. Kazı yapmadan başka bir yere taşırsanız, tabakaları birbirinden ayıramazsınız . Kültür tabakalarını saptamak demek tarihin bilinmeyen sayfalarını yeniden yazmak demek olur. Dünya kültür mirasına katkı sağlayacak böyle bir çalışma oldu bittiye getirilmemeli. Metro her zaman yapılabilir, en fazla 3 ay sürecek bir çalışmaya tahammül edilmeli.”

İstanbul Üniversitesi Arkeologlar Derneği Başkanı Doç. Dr . Necmi Karul da, öncelikle bir kazı stratejisi oluşturulması gerektiğini söylüyor: “Bataklık ortamlar organik maddelerin uzun süre bozulmadan kalmasını sağlar. Buradaki çalışmalar, Anadolu’da daha önce eşine rastlanmayan bulguları da ortaya koyabilir. Bataklık alanlarda malzemeler tabakalaşmış olarak bulunmaz bu nedenle bataklığın boyutları iyi tespit edilerek bir kazı stratejisi belirlenmeli . Malzemelerin özenle ayıklanabilmesi için bataklık başka bir alana taşınmalı ama bu iş makineleriyle olmamalı.”

Radikal, 03.10.2008


******


"BİRBUÇUK YIL GEÇ KALDIK BİLE, ARKEOLOGLAR BİZİ DAHA FAZLA GECİKTİRMESİN"

 

Ulaştırma Bakanlığı tarafından başlatılan Marmaray amacı Gebze’yi kesintisiz olarak Halkalı’ya bağlamak. Gebze’de trene binen bir kişi 77 kilometreyi 105 dakikada geçecek . İstanbul Boğazı’nın her iki yakasındaki demiryolu hatları, boğazın altından geçecek olan bir demiryolu tünel bağlantısı ile birbirine bağlanacak. Saatte 70 bin yolcuya taşıma hizmeti vermesi ve yaklaşık 2.5 milyar dolara mal olması planlanan projenin 2010’da tamamlanması hedefleniyordu.

Ancak İstanbul’un altında yatan binlerce yıllık tarih nedeniyle sık sık sekteye uğradı. Arkeolojik kazılarda bulunan eserler nedeniyle çalışmalara birçok kez ara verildi. Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, kazılar nedeniyle inşaat çalışmalarının durdurulmasına karar verdi. İşte bu nedenle özellikle Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, hali hazırda geciken projenin bir an önce tamamlanmasını istiyor. Yıldırım, “Arkeolojik kazılardan dolayı projede 1.5 yılın üzerinde bir zaman kaybettik. Bizi teselli eden nedir? Bu proje gecikiyor ama İstanbul’un hazinelerini, tarihi ve kültürel mirasını, çeşitli medeniyetlerin izlerini de böylece açığa çıkartıyor. Bu bizim tesellimizdir ama biz kurullardan, arkeologlardan, tarihçilerden beklentimiz bu işi daha fazla geciktirmeden bize yardımcı olmalarını istiyoruz. Marmaray Projesi’ni 2012 yılına kadar tamamlamayı hedefliyoruz” diyor.

Vatan, 03.10.2008


*****


ATİNA ESERLERİNE SAHİP ÇIKTI, METRO 6 YIL BEKLEDİ





Yunanistan’ın başkenti Atina’da da metro için yapılan kazı çalışmalarında birçok tarihi esere rastlandı. Arkeoloji ekiplerinin yaklaşık 6 yıl süren ve 79 kilometrekarelik alanda gerçekleştirdiği kazılarda çok eski dönemlerden kalma evler, ibadethaneler ve mezarlıkların da aralarında bulunduğu yapılarla birlikte toplam 50 bin değerli eser buldu. Bulunan eşyalar, metro inşaatında görev alan şirketlerin ve Yunanistan Kültür Bakanlığı’nın yürüttüğü ortak çalışmayla, çeşitli metro istasyonlarında sanatseverlerin beğenisine sunuldu. Şu an Atina Metrosu’nun geçtiği toplam 7 istasyonda bu eserler sergileniyor. Atina’da arkeolojik buluntular nedeniyle metronun güzergahı da değiştirilmişti. Keramaikos mezarlığından geçmesi gereken hat, arkeologların yoğun tepkisiyle karşılaşılınca bakanlık onayıyla değiştirildi ve başka bir güzergaha kaydırıldı.

Atina’daki metro çalışmaları sırasında bulunan tarihi eserler de tartışma yaratmıştı. Sonuçta eserlerin metro istasyonlarında sergilenmesine karar verildi. Şu anda 7 istasyonda eserler sergileniyor.

Vatan, 03.10.2008


******


"ARKEOLOGLARA BASKI YAPMIYORUZ"

 

Yenikapı Marmaray kazılarında ortaya çıkan İstanbul’un tarihini değiştirecek 8500 yıllık kalıntıların başka yere taşınıp incelenecek olması uzmanlardan tepki toplamıştı. VATAN bu tepkiyi dün ’Yazık olur Sayın Bakan’ manşetiyle okurlara duyurdu. Bu haber üzerine Ulaştırma bakanı Binali Yıldırım’dan açıklama geldi. Yıldırım, kazıların bir an önce tamamlanması için arkeologlara baskı yapmadıklarını söyledi: “Marmaray Projesi’nin iki amacı var. Birincisi İstanbul’un toplu taşıma sıkıntısına çözümde çare olması, ikincisi İstanbul’un tarihi ve kültürel zenginliklerinin ortaya çıkarılması. İşin doğası gereği arkeolojik kazılarla ilgili karar alma ve uygulama süreçleri konunun uzmanı ilgili kurullar ve İstanbul Müze Müdürlüğü’ne bağlı arkeologlar tarafından yerine getiriliyor. Bakanlığımızın bu konuda herhangi bir baskı ya da müdahalede bulunması söz konusu değil. Bakanlığımızın ilgili otoritelerden beklentisi geleceğimizle geçmişimizin birlikte değerlendirilmesi yönünde. Arkeolojik konularda herhangi bir sürece katılmıyoruz. Marmaray Projesi’nin temeli atıldığında 2009 yılında bitirilmesi hedeflenmişti. Ancak şimdiki hedef 2011 yılı sonu. Yapılan arkeolojik kazılar nedeniyle meydana gelen gecikmeyi de kamuoyunun anlayışla karşılamasını diliyoruz. Bizim ilgili kurullardan tek isteğimiz karar alma süreçlerini uzatmamalarıdır.”

Vatan, 04.10.2008


******


'YENİKAPI'YA KEPÇE GİRSİN Mİ?' TARTIŞMASI

 

Marmaray metro projesi kapsamında Yenikapı'da devam eden arkeolojik kazılarda Neolitik döneme ait buluntuların çıktığı 110 metrekarelik balçık alana iş makinesi sokulmak istenmesinin tartışması sürüyor. Kazı Başkanı Dr. İsmail Karamut'un iş makinelerini alana sokacağını açıklamasına karşılık İstanbul 4 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu kararı, zemin kotuna ulaşıncaya kadar alanın bilimsel yöntemlerle kazılması gerektiğini belirtiyor. Karamut ise "Kazının hangi yöntemle yapılacağına kurul karar veremez" diyor.

Marmaray metro projesi kapsamında Yenikapı'da arkeolojik kazılar devam ederken, İstanbul 4 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, 22 Temmuz 2008'de toplanarak bir karar aldı. Kazı Başkanı Karamut'un katılmadığı, 11 üyeden 7'sinin imzasını taşıyan kararda şöyle denildi:
"Yenikapı istasyon alanında doğal zemin kotuna ulaşıncaya kadar arkeolojik katmanların tespitine yönelik çalışmaların İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü denetiminde bilimsel kazının gerektirdiği, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü'nün belirleyeceği, yöntemlerle sürdürülmesinin devamına, doğal zemin kotuna ulaşıldığının belgelenmesine karar verildi." 

Kazı alanında görev yapan arkeologlar, kurulun bu kararının uygulanmadığını ileri sürerek şunları söylüyor:
"Bilimsel arkeoloji, buluntunun geldiği alanı karış karış araştırmayı gerektirir, iş makinesiyle balçığı kazımak değildir. 'Balçık kenara alınıp araştırılacak' deniyor. Kepçe darbelerinin balçığın içindeki buluntulara vereceği zarar düşünülmeden konuşuluyor. 


Bunlar günümüz malzemeleri değil. 8 bin yıllık ahşap malzeme. Kepçenin dokunmasıyla dağılabilecek kadar nazik buluntular. İş makinesinin gölgesi altında bilimsel kazı ne kadar yapılırsa biz de o kadar bilimsel şartlara uyuyoruz. İş makinesi bayramın ertesinde balçığı kazımaya başlayacak."


İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü ve Kazı Başkanı Dr. İsmail Karamut ise Koruma Kurulu'nun son kararına itiraz ederek, şunları söyledi:

"Ana toprağa kadar sondaj kazılarıyla indik. Ancak koruma kurullarının yetkileri bellidir. Taşınmaz kültür varlıkları hakkında karar alabilirler. Kazının hangi yöntemle yapılacağına kurul karar veremez. Hangi arkeolojik kazıda kazı başkanına kurul 'Şöyle kaz, böyle kaz' diyebilir ki. Buna kazı başkanı karar verir."


Karamut, kurulun almış olduğu kararı idare mahkemesine götürmeleri halinde iptal edileceğini ileri sürdü. Kurul kararına uygun hareket ettiklerini de belirten Karamut, şöyle devam etti:
"Konunun uzmanı hocaları kazı alanına davet ettim. Onların görüşlerini aldım. Balçığı hafriyat toprağı gibi atmayacağım. Kenara koyacağız, arkeolog arkadaşlar yine içindeki malzemeyi araştırmaya devam edecek. Kötü niyetli olsam iş makinesini en başından sokardım. Kaç yıldır bilimsel kazıyı sürdürüyoruz.
Benim bilimsel yanlışımı çıkıp söylesinler. Herkes arkadan konuşuyor. Yüzüme karşı doğruları konuşsunlar. Bilimsel bir yanlış yaptığımı düşünmüyorum. Sonuna kadar kararımın arkasındayım."

Milliyet, Haber: Ömer Erbil, 04.10.2008


KATKI




TAKSIYARIS'DEN


Cunda Adası Ayvalık’ın hemen karsısında tarihi dokusunu korumayı başarmış ender yerlerden bir tanesidir. Adanın ismi konusunda çeşitli görüşler vardır. Birincisine göre Piri Reis buraya geldiği zaman büyük adanın üzerinde başıboş gezen kısrak ve atları görmesi ile bunlardan esinlenerek Yunt Adası ismini vermiştir. Çünkü sarayın kısrak ve atlarına bakanlara Yunt oğlanları deniliyordu.
 

Diğer görüşe göre ise; 1530’lu yıllarda büyük adanın batısında, içinde içme suyu bulunan daha küçük bir ada bulunmaktaydı. Bu adada Moshas adında kötü ün salmış bir korsan ailesi ve ortağı beraber yaşıyormuş. Osmanlı donanması yöreye gelince korsan adayı terk etmek zorunda kalmış. O tarihten sonra adanın ismi Moshonisos ve bölgedeki adalar grubuna da Moshonisia denmeye başlanmış, zaman içerisinde bu isim bütün adalara hakim olmuştur. Bu görüşe birçok Yunanlı yazarda katılmakta olup adadan mübadele ile göç etmek zorunda kalan eski Cunda’lılarla yapılan görüşmelerde hepsi adanın ismini Moshonisia olarak anımsamakta ve söylemektedir. Yunanlı yazarlarda eserlerinde Türklerin adaya “Yunt Adası” dediklerini belirtmektedir.

 

1862 yılında Cunda belediye olunca bastırılan mühürde Yunanca olarak “Moshonisia Belediyesi 1862” yazmaktadır. Mührün ortasında ise Osmanlıca olarak “Daire-i Belediye Cezire-i Yunda” yazmaktadır. Daha sonraları mührün ortasındaki Osmanlıca yazının yanlış okunması sonucu “Cunda” sözcüğü ortaya çıkmıştır. Cumhuriyet döneminde ise adı kurtuluş savaşında bölgede büyük kahramanlıklar gösteren Ali Çetinkaya’nın anısına Alibey Adası olarak değiştirilmiştir.

 

Ayvalık’ta iki Taksiyarhis Kilisesi bulunmaktadır. Bunlardan bir tanesi Ayvalık merkezde olup diğeri Cunda adasında yer almaktadır. Adadaki kilise 1873 yılında inşa edilmiş olup “Kubbeli Bazilikal Plan” tipindedir.  MÖ.2. yüzyıldan itibaren Roma İmparatorluğu'nda mahkeme ve toplantı salonu olarak inşa edilen Bazilika’lar, Hıristiyanlığın ortaya çıkmasından sonra ibadet mekanları olarak kullanılmıştır.





Taksiyarhis kilisesinde bazilikal plan tipi bir kenarı doğuya bakacak şekilde konumlandırılmış olup derinlemesine yönelişle dikdörtgen planlıdır. Kuzey ve güney duvarlarında iki nefli, tek kubbelidir.

 

Apsis doğuya bakan kısa kenarda yer almakta olup apsis duvarında dört adet kabartma tasvir ve simetrik olarak iki niş bulunmaktadır. Kuzey ve güney duvarlarında birer nefin bulunduğu kilisede nef merkezlerinde pencereler yer almaktadır. Kuzey ve güney duvarlarının doğu cephesiyle kesiştiği bölümde din görevlileri için ayrılmış olan özel bölüm yer almaktadır. Kuzey ve güneyde yer alan duvarlarda karşılıklı üç pencere bulunmaktadır.

 

Batı duvarında kesim ile ayrılan bolümde galeri ve çan kulesine çıkan merdiven kovası yer almak(taydı)tadır.

 

Giriş kapısı apsisin tam karşısında batı duvarında yer almakta olup sağ ve sol tarafında iki pencere yer almaktadır. (iki giriş kapısı varken güney cephesindeki kapı kapatılarak eve dönüştürülmüştür) Narteks merdivenkovaları içerisinde çözümlenmiştir. İki sütunu bina ile birleştirilmiş olup merdivenle ulaşılmaktadır.

 

Galeriyi taşıyan sütunlar tonozlarla örtülmüştür. Galeri katı neflerle birleştirilmiş olup duvarda yer alan merdivenlerle çan kulesine giriş sağlanmaktadır.

 

Batı ve kuzey cephelerinin birleştiği yerde çan kulesinin kaidesi yer almaktadır. (İki çan kulesi varken bir tanesi yıkılmıştır) Kilise çanının akıbeti konusunda iki farklı görüş bulunmaktadır. Birincisine göre kilise çanı Rumlar tarafından 1920 yılında Despot Evinin önüne getirilerek Midilliye götürülmüştür. ( Adaya ve bölgeye ilişkin birçok belge doküman ve eserin Küçük Asya Araştırma Merkezinde muhafaza edildiği göz önüne alındığında bu olasılık kuvvetli bir ihtimaldir. Araştırma Merkezinde inceleme ve araştırma yapmak için giden Türk araştırmacılara bugüne kadar izin, bilgi ve belge verilmemiştir. Tüm başvurulara bilgi ve belgenin bulunmadığı yönünde cevap verilmektedir.) Diğer bir görüşe göre ise çan Bergama Müzesi bahçesinde sergilenmektedir. Çanın büyüklüğü ile kulenin ölçüleri karsılaştırıldığında çanın kuleye sığması mümkün değildir.

 

Müzedeki çanın üzerinde:

 

ALI-AGA
E.A.MPALTAZZI
1863
GEGSSEN VON
BOCHUMER VEREIN FUR UND GUSSTAHLFABRIKATION
IN. BOCHUM

 

yazısı yer almaktadır. Kilisenin yapım tarihinin 1873 çanın üzerindeki tarihinse 1863 olması ilk grubun görüşlerini doğrular niteliktedir. Ayrıca bugün ayakta olmayan Panayia Kilisesi'nin yapım tarihinin 1863 olması da Müzedeki çanın Panayia'ya ait olması ihtimalini güçlendirmektedir. 







Kilise avlusuna iki sütunla taşınan üçgen alınlıklı anıtsal bir giriş kapısından girilmektedir. Tamamen kesme sarımsak taşından yapılmış olan taç kapının fürüsü kilit taşının üstünde olup kilit taşının tabanında bir rozet bulunmaktadır.





Kilisenin 1927–1928 yılları arasında minaresiz olarak camiye çevrilmiş olması birçok ikonun sökülmesine ya da üzerlerinin kapatılmasına sebebiyet vermiştir. 6 Ekim 1944 tarihinde yaşanan 6,9 şiddetindeki depremde ciddi boyutta deformasyona uğrayınca cami olarak da kullanılmamaya başlayıp kaderine terk edilmiştir.

 

1962–1963 yılları arasında Maliye Bakanlığı'ndan araştırma amaçlı izin belgesi ile gelen grup kilise içerisinde hazine bulmak için yer döşemelerini, duvarları avludaki moloz taşlarını ve merdivenleri parçalayarak söküp atmışlardır.

 

Korumasız durumda bırakılan kilisenin kurşunları 1950'de sökülerek satılırken ahşap elemanlar da çevredekiler tarafından sökülerek yakacak olarak kullanılmıştır.

 

Kilise içerisinde yer alan ikonların nerdeyse tamamına yakını tahrip olmuştur. Günümüzde sadece apsisin sağ ve sol duvarlarında yer alan Meryem'e Müjde verilmesi sahnesi, Salome'nin Dansı, ambon kürsüsünün gövdesinde yer alan İsa ve İncilin dört yazarına ilişkin sahneler , Bema'ya geçilen orta kapı üzerinde yer alan iki melek ve Yunus peygamberin uzun süre denizde kalıp bir balığın içinde yaşadıktan sonra balığın ağzından çıkışını tasvir eden sahne kısmen günümüze ulaşabilmiştir.









Adaya ilk gelen mübadillerle yaptığım görüşmelerde kilise içerisinde Saint Nicholas’a (Noel Baba) ve Hazreti İsa'nın ellerine ve ayaklarına çakılan çivileri, çarmıh parçalarını ve İsa'nın son yemeğini yediği meşhur "kutsal kase" ile Hazreti Musa'nın asasını İstanbul’a getiren İmparator Konstantin ile annesi Helen’e ait tasvirler de bulunmaktaydı. Fakat belirtilen yerler tamamen tahribata uğradığı için bu bilgilerin doğruluğunu ispatlamak mümkün değildir.

 

Günümüzde kilisenin restorasyon çalışmaları başlamış olup ilk olarak duvarları güçlendirmek için çelik halatlarla bağlanmıştır. Onarımdan sonra Kültür Sanat Merkezi haline getirilmesi düşünülen kilise için AB den 500 bin Euro'luk hibe kaynak sağlanmıştır.

Oğuz Savaş Uysal, 04.10.2008

DÜNYA PARLAMENTOSU PATARA'DA TOPLANACAK

 

TBMM Başkanı Köksal Toptan, son 1 yıldır kendisini heyecanlandıran önemli bir projeyi yakından takip ediyor.

Toptan, Patara’daki dünyanın ilk seçilmiş parlamentosunun kalıntılarında, dünya parlamentolarının başkanlarını 2010 yılında ağırlamaya hazırlanıyor. 8-9 Kasım’da ikinci kez Patara’ya gidecek ve çalışmaları yakından izleyecek olan Toptan, projenin bir an önce tamamlanması için kazı çalışmalarına TBMM kaynaklarından 5 milyon YTL verilmesini sağladı. Toptan, milattan önce 200 yılında kurulan Likya Parlamentosu’nda, "Barış ve işbirliği" için dünyaya çağrı yapacak.

Projeyi hayata geçirmek için bir dizi toplantı yapan TBMM Başkanı, Dolmabahçe Sarayı’nda bu konuyla ilgilenen uzmanlar ve bilim adamlarıyla da buluştu. 2010’da, "Dünya Parlamentosunun" Patara’daki antik kentte toplanması, burada ele alınacak konuların belirlenmesi çalışmaları da sürüyor. "İlk Meclis Son Meclis’e Sahip Çıkıyor" adı verilen proje yurt dışında da büyük ilgi uyandırdı.


Prof. Dr. Havva İşkan Işık’ın başkanlığında yıllardır sürdürülen Patara’daki kazılarda, dünyanın ilk parlamento binasının M.Ö 200 yılında Likyalılarca yapıldığı ortaya çıkarıldı. Işık, "Yarım ay şeklindeki parlamentoda 1455 koltuk varmış. Kazılarda hapsi ortaya çıkarıldı. Yıkılmış, hasar görmüş olanların tamamlanarak, dünya parlamentoları toplantısına yetiştirilecek" dedi.

New York Times Gazetesi de, "Türkiye’nin kumlarına gömülmüş bir kongre" başlığıyla verdiği haberde, 3 bin yıl önce Patara’da kurulu olan Likyalıların idari yapısının, ABD federatif sisteminin de temelini oluşturduğunu yazınca, dünyada gözleri Patara’ya çevirdi. Haberde, yüzyıllar sonra ABD Anayasası taslağını yazanlara örnek oluşturan antik Likya Federasyonu, türünün ilk örneği olarak gösterildi. Gazete, 23 şehrin federatif bir yapıyla merkezi bir idareye bağlanmasından oluşan Likya Birliği’nin, temsili demokrasinin antik çağdaki ender örneklerinden olduğunu ve bu modelin benzerinin ABD federatif sisteminde gözlendiğini yazdı. Likya Birliği’nin Patara’daki parlamentosunun, ABD meclisine temel olduğu belirtilen yazıda, Patara Parlamentosu’nun kalıntılarının dünyadaki ilk seçilmiş hükümet olduğuna inanıldığına yer verildi.

Hürriyet, Haber: Nuray Babacan, 04.10.2008

KONJIC KÖPRÜSÜ RESTORE EDİLİYOR

 

 

Osmanlı Padişahı Sultan 4. Mehmed’in fermanıyla 1682 yılında Bosna-Hersek’te inşa edilen ve 2. Dünya Savaşı sırasında bombalanarak hasar gören Konjic Köprüsü, Türkiye tarafından restore ettiriliyor.

Başbakanlık Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı’ndan (TİKA) aldığı bilgiye göre, köprü, 3 Mart 1945’te Alman piyadelerinin geri çekilmesi sırasındaki bombardıman sonucu büyük hasar gördü. Karayolları Genel Müdürlüğü’nün, TİKA ile imzalanan protokol çerçevesinde kontrolörlük görevini yürüttüğü restorasyon çalışmalarının, bölgedeki mevsim koşullarının uygun olması durumunda bu ay tamamlanması planlanıyor. Restorasyon projeleri ve teknik raporu, Karayolları Genel Müdürlüğü Köprüler Dairesi Başkanlığı Tarihi Köprüler Şubesi Müdürlüğü tarafından hazırlanan 86,2 metre uzunluğunda, 5,35 metre genişliğindeki 6 kemerden oluşan köprünün, kemerlerinin restorasyon işlemi tamamlandı. Bugüne kadar yaklaşık 860 bin Euro harcanan restorasyon çalışmaları, toplam 1 milyon 475 bin Euro’ya mal olacak.

Hürriyet, 04.10.2008

KLEOPATRA'NIN GÜZELLİĞİNDEN SONRA NİL GELİNİ DE SAHTE ÇIKTI





Eski Mısır'da, Nil'in suyunun bollaşması amacıyla nehre bakire kızın kurban edildiği yönündeki tarihi kayıtların efsane olduğu öne sürüldü. Daily News Egypt gazetesine konuşan Mısır Tarihçisi Bassam el Şamma'a, "Nil Gelini efsanesi, aslında şiddetten hoşlanmayan eski Mısırlıların imajını karartmaktan başka bir şey değildir." diyor.

Geçtiğimiz yılbaşında, güzelliği filmlere de konu olan Mısır kraliçesi 7. Kleopatra'nın portresinin basılı olduğu paralar bulunmuş ve ünlü kraliçenin güzel değil tam tersine çirkin olduğu ortaya çıkmıştı.

Bazı tarih kitaplarında Halife Ömer zamanında, Amr bin As komutasındaki İslam orduları Mısır'ı fethettiğinde bir pagan kültürü olan nehre bakire kız kurban edilmesi geleneğinin bizzat Hz. Ömer tarafından yasaklandığı belirtiliyordu.


Ünlü Mısırlı tarihçi Makrizi (1364-1442), Amr bin As komutasındaki İslam orduları Mısır'a girdiğinde Kıptilerin, nehrin taşmasını önlemek için son kez bu geleneklerini tekrarlama izni istediklerini belirtiyor. Bunun üzerine ibn As'ın Hz. Ömer'e başvurduğunu, Hz. Ömer'in de son Mısır Valisi Mukavkıs'a bir mektup göndererek bunu nehre atmasını söylediğini yazıyor. Makrizi'ye göre mektup suya atılınca Nil mucizevi bir şekilde gece yarısı bollaştı ve Mısırlılar da bu gelenekten vazgeçti.

Mısır'ın Hıristiyanlaşmasından sonra halen pagan kültürünün devam ettiğini söylemenin hatalı olduğunu söyleyen Şamma'a, aynı şekilde Hz. Ömer'e atfedilen mektubun da İslam'la bağdaşmadığını öne sürüyor.


Bu tür iddiaların tarihi gerçeklerle de uyuşmadığını söyleyen Şamma'a, Makrizi'nin öne sürdüğü yüksekliğe de Nil'in bir gecede ulaşmasının mümkün olmadığını iddia ediyor.

Eski Mısırlıların bu tür bir geleneğe sahip olduklarına dair o dönemden kalma ciddi delillerin de bulunmadığını öne süren Şamma'a şunları söylüyor: "O dönemde Nil'e atfedilen pek çok hayvan var. Bunlar arasında timsahlar, kuşlar, buffalolar, ceylanlar bulunuyor. Ancak bir bakire ya da bir insan kurban edildiğine dair hiçbir delil yok. Ancak bununla ilgili birkaç efsane var. Bunlardan ilkini uyduran da Yunan tarihçisi Plutarch."

Daha sonra pek çok Yunanlı tarihçi tarafından da tekrarlanan bu efsaneye göre Egyptos adındaki kralın, tanrıların gazabından korunmak için kızını Nil'e kurban ettiğini söyleyen Şamma'a, bu efsaneye göre kralın da kızının ardından kendini nehre attığını belirtiyor. Fakat tarihte Egyptos adında bir kralın bulunmadığını söyleyen Şamma'a, bunun tamamen mistik bir karakter olduğunu, tarihi gerçeklerle bağdaşmadığını ifade ediyor.

17. ve 18. yüzyılda Mısır'a gelen turistlerin nehre çamurdan yapılmış bir gelinin atıldığını gördüklerini belirten Şamma'a, bunun da tamamen turistlerin ilgisini çekmek için uydurulduğunu geçmişten gelen bir geleneğin değiştirilmesi olmadığını öne sürüyor.

Yüzyıllar boyunca güzelliği efsane olan Kleopatra ile ilgili paraların bulunmasıyla bu ünlü Mısır Kraliçesinin de sırrı çözülmüştü. Yaklaşık 2 bin yıl önce basılan bir paranın üzerine portesi çizilen ünlü kraliçenin alnı dar, çenesi küçük, dudakları ince ve burnu uzun olarak tasvir ediliyor.

Büyük İskender'in Mısır'ı almasından sonra yaklaşık 300 yıl bölgeye hükmeden Ptolemiklerin son kraliçesi olan 7. Kleopatra, efsanelere göre giderek artan Roma tehdidine karşı kendisini tahta çıkaran ünlü Roma İmparatoru Julius Sezar'ı bile baştan çıkarmış ve daha sonra da yerine geçen Mark Anthony ile evlenmişti. Fakat Anthony'nin rakibi Oktavius bu evlilikten sonra Mısır'a yerleşen Anthony'ye karşı Doğu Roma halkını ayaklandırmış ve daha sonra da Anthony-Kleopatra ordularını İskenderiye yakınlarında bozguna uğratmıştı. Bu yenilgiden sonra da Kleopatra ve Anthony intihar yolunu seçmiş.

Sabah, 04.10.2008

AYAVUKLA SANAT MERKEZİ OLUYOR

 

Uzun süredir metruk durumda bekleyen Basmane'deki Ayavukla Kilisesi, Büyükşehir Belediyesi'nce yenilenerek sergi mekanı, semt eğitim merkezi ve kitaplık olacak.

Mustafa Kemal Atatürk'ün direktifiyle 14 Şubat 1924 tarihinde İzmir ve çevresine ilişkin eski eserleri sergilemek amacıyla Asar-ı Atika Müzesi olarak hizmet veren Ayavukla Kilisesi, bir sürede Kültür Bakanlığı tarafından opera çalışma salonu olarak kullanıldıktan sonra yangın geçirmiş ve uzun süredir de metruk bir durumdaydı.

Ayavukla, İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu'nun onadığı 1/5000 ölçekli Kemeraltı Nazım İmar Planı çerçevesinde "Sosyo Kültürel Tesis Alanı" olarak hizmet verecek. Büyükşehir Belediyesi Meclis Kararı'na göre, önümüzdeki günlerde ihaleye çıkılmasının ardından, tarihi yapıdaki restorasyon çalışmaları başlayacak.

Yeni Asır, 04.10.2008

TARİHİ KURAN'I JANDARMA BULDU

 

Selçuk Üniversitesi öğrencisi genç, aralarında el yazması Kuran’ın da bulunduğu çok sayıda tarihi eseri sivil jandarma ekiplerine satmaya kalkınca yakayı ele verdi. Ankara İl Jandarma Komutanlığı ekipleri, yasadışı yollardan tarihi eser satmak için Konya’dan Ankara’ya geldiğini tespit ettiği 22 yaşındaki Muhammet U. adlı gençle bağlantıya geçti. Gençle pazarlık yapan ve tarihi eserleri satın almak üzere Çayyolu’nda buluşan sivil jandarma ekipleri, zanlıyı suçüstü yakalayarak, gözaltına aldı. Muhammet U.’nun Selçuk Üniversitesi Gıda Bölümü öğrencisi olduğu öğrenildi. Konya’da yaşadığı belirtilen zanlının tarihi eserleri Karatay İlçesi’ndeki evlerinin yakınında bulduğunu söylediği bildirildi.

Tarihi eser kaçakçılığı suçundan hakkında işlem yapılan Muhammet U.’nun üzerinde, bir adet el yazması Kuranı Kerim, Osmanlı dönemine ait bir mühür ve birçok tarihi eser bulundu.

Hürriyet, Haber: Arda Akın, 03.10.2008

TAŞKÖPRÜ'YÜ ALMAN MİMARLAR PLANLADI

 

Sarımsağıyla dünyaca ünlü Kastamonu'nun Taşköprü İlçesi, 1927 yılındaki büyük yangının ardından bugün modern ve düzenli yapılaşmasıyla örnek gösteriliyor. Taşköprü Belediye Başkanı Mustafa Günay, Zafer Bayramı kutlamaları devam ettiği sırada, 30 Ağustos 1927'de, merkeze bağlı Karasait Mahallesi'nde bir muhacirin evinde çıkan ve kısa sürede yayılan yangında Taşköprü'nün dörtte üçünün kül olduğunu hatırlattı. Ulu Önder Atatürk'ün 1925 yılında ziyaret ettiği Taşköprü'yü çok beğendiğini belirten Günay, "Atatürk, 1927'deki yangına üzülerek, Ankara'nın imarı için gelen alman mimarları Taşköprü'ye göndermiştir. Küllerinden doğan Taşköprü, bu mimarların planıyla yeniden imar edilmiştir" dedi. Belediye Başkanı Günay, ilçede 14 mahalle, 26 cadde, 1 meydan, 2 bulvar ve 172 sokak olduğunu söyledi. İlçede Izgara Plan Sistemi uygulandığını ve bunun örnek olduğunu ifade eden Günay, "İmar anlamında Taşköprü'deki düzenliliğe hayran kalıyorlar. Kent kimliğimizin aynası durumunda olan tarihi yapılar diğer yerleşim birimlerinden farklı olarak Selçuklu ve Osmanlı yapı özelliklerini bir arada taşımaktadır. Restorasyon çalışmaları ile nitelikli yapılar ortaya çıkarılmış ve ilçemiz tarih,doğa, kültür ve turizm kenti olma özelliğini zaman içinde artırmıştır" diye konuştu.Taşköprü'de çok sayıda tescilli yapı olduğunu, bunların hayata kazandırılması için çalışmaların sürdürüldüğünü kaydeden Günay, "Koruma bilinciyle yaklaştığımız tüm nitelikli eserler sadece bize atalarımızdan kalan miras değil aynı zamanda gelecek kuşaklara aktarmak zorunda olduğumuz emanetlerimizdir" dedi.Izgara Plan Sistemi sayesinde Taşköprü'de çıkmaz sokak bulunmuyor. Bütün sokaklar dikine ve paralel uzanarak birbirine bağlanıyor. Sokakların bir ucundan diğer ucu rahatlıkla görülebiliyor.

Yeni Şafak, 03.10.2008

TARİHİ ERTAŞ ÇARŞISI UZAY ÇATIYLA KAPLANDI





Hanlar Bölgesi Sağlıklaştırma Projesi kapsamında Uzun Çarşı ve Okçular Çarşısı'na yapılan modern uzay çatı, Ertaş Çarşısı'na da uygulandı.

 

Proje kapsamında tarihi çarşının üst örtüsü geleneksel mimariyle bütünleşen modern bir ahşap ve cam çatıyla örtüldü. Çarşının yer döşemeleri ve cepheleri de proje kapsamında elden geçiriliyor. Dükkanların kepenkleri tamamen ahşap olarak düzenlenirken, zemindeki asfalt da sökülecek ve yerine tarihi dokuya uygun bir malzeme döşenecek. Proje; çarşı bölgesinin tarihi ve kültürel zenginliğini ön plana çıkartıyor.

 

Osmangazi Belediye Başkanı Recep Altepe, hanlar bölgesi olarak bilinen tarihi çarşıyı canlandırma projelerinden biri olan Ertaş Çarşısı üst örtü yenileme ve cephe düzenleme çalışmalarının büyük bir hızla ilerlediğini söyledi.

 

Uzun yıllardır çürümüş bir görünüm veren Ertaş Çarşısı'nın Bursa'ya yakışmadığını kaydeden Altepe, "Çürük çatının tamamı söküldü. Anıtlar Kurulu'nun da kabul ettiği yeni çatı uygulandı. Ahşap konstrüksüyonlu, her noktası özel tasarlanmış, modern bir çatı var artık Ertaş'ta. Çatıyla birlikte dükkanların cephe düzenlemeleri ve zeminleri de elden geçirilecek. Çarşı baştan başa düzenlenecek." dedi.

 

Çatı sistemi lamine ahşap karkas üzerine iki santim cam kaplama malzemeden inşa edildi. Taşıcıyı sistemi olarak Spayder sistem (örümcek sistemi) kullanıldı. Tamamen doğal malzemelerin kullanıldığı çatı, geleneksel mimariyle de bütünleşti. Yaklaşık bin 800 metrekare alanı kapsayan cam çatı, çarşıyı hem güneş ışınlarının zararlı etkilerinden, hem de yağmur ve kardan koruyacak. Bunun yanı sıra, özel hazırlanmış cam malzeme sayesinde gün ışığından yararlanılabilecek.

 

Mimar Ufuk Toktaş'ın hazırladığı projenin uygulamasını, Ördekli Hamamı ve Bursa surları restorasyonunu da yapan Mersan inşaat firması üstlendi. 2008 yılı sonuna kadar tamamlanması hedeflenen proje Osmangazi Belediyesi'ne yaklaşık 2,5 trilyon liraya malolacak.

 

Çarşı esnafı ve vatandaşların olumsuz etkilenmemesi için çalışmalar gece 21.00'den sonra yürütüldü. Öte yandan, tarihi bölgede çalışmaların başlamasıyla birlikte işyerlerinin değeri de bir anda hareketlendi. Bazı esnaflar, hem dükkanların mülk değerinin hem de kiraların bir anda artığını iddia etti.

 

Ertaş Çarşısı, en son 1958 yangınından sonra restore edilmişti. Bursa'da yaklaşık 5 asırdır ticaret yapılan Ulu Cami civarındaki Medrese Pasajı önü ve Bakırcılar civarındaki dükkanlar tarihi kimliğine uygun hale gelmiş olacak.

haberler.com, 03.10.2008





Kayseri´de Atatürk´ün hizmete açtığı ve yıllardır atıl vaziyette kalan tarihi Memleket Hastanesi, Orta Anadolu´nun en büyük özel hastanesi olarak hizmete açılacak. Eski Memleket Hastanesi binası ile yanına yaptırılan yeni binada kurulan özel hastane, Acıbadem Grubu tarafından Acıbadem Memleket Hastanesi ismiyle işletilecek.


Acıbadem Memleket Hastanesi başhekimliğine atanan Dr. Ömer Akbeyaz,  Memleket Hastanesi ve çevresindeki yaklaşık 13 dönümlük arsayı Büyükşehir Belediyesi´nden devralan Dedeman Grubu´ndan satın aldıklarını hatırlattı.


Atatürk tarafından hizmete açılan tarihi hastane binasını aslına uygun olarak restore ettirdiklerini ve hastanenin yanındaki arsaya da modern bir bina inşa ettirdiklerini ifade eden Akbeyaz, böylece hem tarihi bir binayı yeniden canlandırmanın, hem de Orta Anadolu´nun en büyük özel hastanesini ülkeye kazandırmanın mutluluğunu yaşadıklarını dile getirdi.

Restore ettirilen Memleket Hastanesi binasını hastane olarak kullanmayı düşünmediklerini bildiren Akbeyaz, şu bilgileri verdi:
"Hastane binasını alırken projede, binanın aslına uygun olarak restore ettirilmesi şartı vardı. Bu amaçla Anıtlar Kurulu tarafından onaylanan restore projesini hayata geçirdik. Bu binanın alt katını idari bölüm olarak kullanacağız. Üst katını ise müze haline getirmeyi planlıyoruz. Tarih kokan bu binada, binanın eski halini gösteren fotoğraflar, eskiden yapılan tedavi yöntemlerini gösteren ve Cumhuriyet döneminde hastanede çekilmiş fotoğrafları sergilemeyi düşünüyoruz. Böylece vatandaşlarımıza nostalji yaşatmak istiyoruz. Tarihi binayı yeniden canlandırırken, aynı zamanda yaptırdığımız diğer binada da teknolojinin son imkanlarını vatandaşımızın hizmetine sunacağız."
Orta Anadolu´nun en büyük özel hastanesi olacak Acıbadem Memleket Hastanesi´nde tıbbi anlamda da birçok yeniliğe imza atacaklarını dile getiren Akbeyaz, yaklaşık 21 bin metrekare kapalı alana sahip olacak yeni hastane binasının 2´si yer altında olmak üzere 6 kattan oluşacağını söyledi.


Başhekim Dr. Ömer Akbeyaz, kasım ayında hizmete açmayı planladıkları hastanede yaklaşık 500 doktor ve sağlık personelinin görev yapacağını belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü:
´´Her biri yaklaşık 36 metrekare büyüklüğündeki 53 hasta odasında 113 hasta yatak kapasitesi ile hizmet vereceğiz. Hastanemiz, moleküler laboratuvarlar, MR, tomografi ve tüp bebek üniteleri, kardiyovasküler cerrahi, laparoskopi ve artroskopi ameliyatlarının yapılabileceği modern bir sağlık merkezi olacak. Özellikle kanser tedavi yöntemleri ve cihazları konusunda Kayseri´de birçok ilke imza atacağız.
Bina, akıllı bina olarak tasarlandı. Ameliyathaneler özel olarak dizayn edildi. Binanın hiçbir penceresi açılmıyor. Hava sirkülasyonunu sağlayarak enfeksiyon riskini azaltan özel bir havalandırma sistemi kuruldu. Şebeke suyunu arıtan özel bir sistem yapıldı. Tüm bu özelliklere ile hastalarımıza 5 yıldızlı otel konforunda hizmet vereceğiz.´´


Akbeyaz, hastane projesinin yaklaşık 50 milyon YTL´ye mal olduğunu sözlerine ekledi.

Cumhuriyet döneminin kentteki ilk yapılarından olan Memleket Hastanesi, Atatürk tarafından 1924 yılında hizmete açılmıştı. Kayseri Devlet Hastanesi yaptırıldıktan sonra bir süre TEKEL tarafından depo olarak kullanılan tarihi hastane binası, TEKEL´in binayı boşaltmasının ardından uzun süre atıl vaziyette bekledi. 10 yıl önce çıkan yangında ise binanın tavanı ve çatısı yanmış ve çökmüştü.

Kayseri Gündem, 03.10.2008

SARNIÇTA GİZLİ SU KANALI

 

 

Fatih Belediyesi’nce Zeyrek Sarnıcı’nda yürütülen restorasyon çalışmaları sırasında sekiz metrelik su kanalı bulundu.

Bizans döneminin İstanbul’da bıraktığı önemli su tesislerinden Unkapanı’ndaki Pantokrator Manastırı’nın sarnıcı olan Zeyrek Sarnıcı, Fatih Belediyesince yürütülen restorasyon çalışmasıyla kent turizmine kazandırılacak. Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, çevredeki pis suların içine aktığı sarnıcı, İSKİ ile birlikte yürüttükleri çalışmalar sonunda temizlediklerini, daha sonraki aşamada buradaki mescidin kazılarını gerçekleştirdiklerini, minaresi dahil temel kazılarına ulaştıklarını ve bununla ilgili proje çalışmalarına devam ettiklerini bildirdi. Restorasyon çalışmaları sırasında son olarak sarnıcın içinde 8 metrelik bir su kanalının ortaya çıkarıldığını, kanalın yaklaşık dört metresinin görülebildiğini, kanalla ilgili çalışmaların devam ettiğini kaydeden Demir, sarnıçta aynı özellikte bir su kuyusu daha bulunduğunu, bu kuyunun sarnıcın altındaki ayazmaya ait olduğunu söyledi.

"Zeyrek Sarnıcı’nı 2010’a yetiştireceğiz. Uluslararası etkinliklerin sahneleneceği bir yere dönüştüreceğiz" diyen Mustafa Demir, "Bu tür teklifler olursa değerlendirmeyi düşünüyoruz. Yerebatan Sarnıcı çok etkileyici, Zeyrek Sarnıcı da çok etkileyici bir sarnıç. Üstünde balkon gibi yerler var ve yukarıdan sarnıcın görülebileceği alanlar var" dedi.

Hürriyet, 03.10.2008

OSMAN HAMDİ'YE VİZE VERMEDİK





Britanyalı oryantalist ressamların tablolarını içeren “Doğu’nun Cazibesi” adlı serginin Pera Müzesi’nde açılması, Türk sanatseverlerin koleksiyonlarında yer alan eserlerin yurtdışındaki sergilere katılması konusunda yaşanan zorlukları gündeme getirdi.


“Doğu’nun Cazibesi” sergisi, Haziran 2008’de Tate Britain’in Linbury Galerileri’nde açıldı. Bu sergide Suna ve İnan Kıraç Vakfı’nın koleksiyonunda yer alan Osman Hamdi Bey’in “İki Müzisyen Kız” tablosunun da yer alması istendi.


Ancak, idari ve bürokratik işlemlerin zorluğu ve uzun zaman alması nedeniyle Osman Hamdi Bey’in bu tablosu, Londra’da sergilenemedi.  Bu sergide, Türk sanatını gösterme fırsatlarından biri kaçmış oldu. Üstelik geçtiğimiz günlerde benzer bir sorunla daha karşılaşıldı. 

Londra’da açılan ve İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya, ABD, Yunanistan gibi pek çok ülkeden gönderilen 300 yapıtın yer aldığı Bizans sergisine, Türkiye’den hiçbir eser gidemedi. Gerekçe de benzerdi. Türkiye, yüksek bir “maliyet” çıkarmıştı.


Suna ve İnan Kıraç Vakfı Kültür ve Sanat İşletmesi Genel Müdürü Özalp Birol, sorunları şöyle aktardı: “Tate Britain yetkilileri, ‘Doğu’nun Cazibesi’ sergisinde bizim koleksiyonumuzdan da bir eser olsun istedi. Sergide, Frederic Leighton’un tıpkı Fransız ekolünden yetişmiş olan Osman Hamdi’nin ‘İki Müzisyen Kız’ tablosuna tema olarak benzer bir eseri vardı. Bize, ‘Osman Hamdi’nin eserini de sergilemek istiyoruz’ dediler. Resmi göndermek için her adımı attık, ancak, tabloyu oradaki sergiye gönderemedik.”

Nasıl gönderiliyor?
Türk koleksiyonlarındaki eserlerin yurtdışındaki sergilere gönderilmesi 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu çerçevesinde gerçekleşiyor.


Yönetmelik de yurtdışına çıkacak eserler için hangi şartlarda izin verileceğini ve ne gibi prosedürler uygulanacağını belirliyor.  Eserler, Kültür Bakanlığı’nın tavsiyesi ve Dışişleri Bakanlığı’nın onayıyla yurtdışına çıkabiliyor. Bu, tüm koleksiyonlarda yer alan eserler için geçerli. Çünkü, her koleksiyonun bağlı olduğu bir müze var. Bu koleksiyonlardaki eserler de Kültür Bakanlığı’nın kayıtlarında bulunuyor. Dolayısıyla eserlerin denetimi ve gözetimi bakanlığa ait.
Pera Müzesi’nden gönderilecek eser için Bakanlık, Pera Müzesi’nden sergi süresince Londra’da Osman Hamdi’nin tablosuna refakat edecek bir sanat komiseri bulundurmasını istiyor. Bakanlık, komiserin masraflarının da Tate Britain’ce karşılanmasını bildiriyor.   

Birol, konuyla ilgili olarak şunları söylüyor: “Sanat komiserinin sergi açık olduğu süre boyunca, mesela 3 ay, Londra’da kalması gerekiyormuş. Hesapladığınızda karşınıza büyük bir maliyet çıkıyor. Kaba bir hesapla en az 15 bin pound harcanması gerekiyor o sanat komiseri için. Ve, o komiseri de bakanlık kendisi atıyor. Tate Britain bunu kabul etmedi. Dünya çapında bir sergiye eserimizi alarak bizim sanatımızı tanıtmak istiyorlar ama, karşılarına böyle bir sorun çıkarıyoruz.”
Yurtdışında da sanat komiseri uygulaması var. Ancak, sanat komiserleri, eşlik ettikleri eserlerin tahribata uğrayıp uğramadığının bilgisini sigorta şirketine verdikten sonra ülkesine dönüyor. Sergi bittiğinde ise tekrar denetime geliyorlar. Eserler, yine komiserin gözetimi altında kaldırılıyor.

Milliyet, Haber: Yasemin Bay, 03.10.2008

TOPKAPI SARAYI'NDA RANDEVULU DÖNEM

 

Topkapı Sarayı Müdürü Prof. İlber Ortaylı, fazla ziyaretçiden sıkıntı yaşadıklarını belirterek, "Floransa’nın ünlü galerisi Uffizi’de olduğu gibi randevu sistemi getirilmeli. Ancak uzmanların ve araştırmacıların ziyaretine izin verilmeli" dedi.

Nobel Ödüllü yazar Orhan Pamuk da son romanında Masumiyet Müzesi için benzer bir öneri getiriyordu.

Galatasary Üniversitesi öğretim üyesi ve Topkapı Sarayı Müdürü Prof. İlber Ortaylı, Topkapı Sarayı’nın da dünyanın ünlü müzeleri gibi randevu ile ziyaret edilmesi gerektiğini söyledi. Floransa’da ünlü galeri Uffizi’nin bu yöntemi uygulamaya başladığını hatırlatan Prof. Ortaylı, şöyle konuştu:

"Ziyaretçi sayımız 2 milyon ve bu rakam çok fazla. Her isteyenin Topkapı Sarayı’na girmesine bir son vermeliyiz. Topkapı Sarayı’na artık randevu ile girilmeli. Her geminin yolcusunun gelip buraya girmesi gerekmiyor. Floransa’da sınırladılar mesela. British Museum ve Louvre da yakında bu yönteme başvuracak. Çünkü bu kadar fazla ziyaretçi, eserlerin yıpranmasına, giderek tahrip olmasına yol açıyor. Ayrıca, herkesin de her şeyi görmesi gerekmiyor. Gerçekten görmek isteyenler, eğitimi için buna ihtiyacı olanlar gelmeli ve onlar da randevu alıp gelmeli. Ücretler de buna göre hayli yüksek olmalı. Tabii ihtiyacı olanlara burs tahsis edilmesi şart. Yani yeni bir sistem gerekli. Öyle kahvehane gibi elini kollunu sallayanın girmesi mutlaka önlenmeli. Herkes müzeye gidecek diye bir şey yok ki."

Nobel ödüllü ünlü yazar Orhan Pamuk da, Masumiyet Müzesi isimli son kitabında benzer bir öneri ile çıkıyor okurun karşısına. Romanın şımarık ve hüzünlü kahramanı Kemal, dünyada 5 binden fazla müzeyi gezdikten sonra vardığı bir kararı dile getiriyordu: Masumiyet Müzesi, öyle elini kolunu sallayanın girip gezebileceği bir yer olmamalı, meraklıları ille de görmek istiyorsa günler öncesinden randevu almalıydı...

Göreve geldiği günden itibaren Topkapı Sarayı’nda yaptıklarını da anlatan Prof. İlber Ortaylı, Saray’la ilgili dedikoduların her zaman revaçta olduğunu hatırlatarak, "Bizim halk müzeye gelmez ama müze malzemesine meraklıdır. Birisi, Topkapı Sarayı’ndaki eski silahlar satılıyor diye bir haber yaptı. Bunun üzerine, yarım akıllı yeni zengin hatunlar, ’Hatıra satın almak istiyorum’ diye bana telefon etmeye başladılar. Birisi kalkıyor, ’Kaşıkçı Elması değişmiş’ diyor. Bir başkası, ’Çin porselenleri azaldı’ diyor. Bunlar okumuş yazmışların bilgisizliğinden kaynaklanıyor" dedi.

Topkapı Sarayı’ndaki temizlik, tuvalet, hatıra eşya standı gibi hizmetlerin özelleştirileceğini de belirten Prof. Ortaylı, okul çocuklarına Müze’yi gezdirecek gönüllü rehberler aradıklarını da ifade etti. İstanbul’un büyük bir emekli kenti olduğunu hatırlatan Prof. Ortaylı, "Kahvelerde oturacaklarına, gelip burada gönüllü rehberlik yapsınlar" dedi.

Deprem bakımı şart
"Marmara duvarlarımızın depreme karşı adamakıllı bakıma ihtiyacı var. Rapor hazırlandı ama henüz hiçbir şey yapılmadı. Üstelik hangi sivri akıllı karar verdiyse, 40’larda Hazine Dairesi o cepheye nakledilmiş. Ahşap yapıların yerine de beton kuleler yapılmış."


Gül çağırsaydı Erivan'a giderdim
Prof. Ortaylı, tarihçi kimliğiyle, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün Ermenistan ziyaretini şöyle değerlendirdi: "Sayın Cumhurbaşkanı’nın Ermenistan’a gitmesi her açıdan fevkalade iyi olmuştur. Bana gel dese, ben de hiç düşünmeden giderdim. Bugüne kadar izlenilen tutumla bu işlerin sonu gelmez. Beni tarih hocası olarak delegasyona dahil etmek isteseydiler, hiç düşünmeden giderdim. Ermeniler, eski bir tarihi olan, Habeşistan’la birlikte en eski Hıristiyan millettir. Yüzyıllarca da aynı havayı teneffüs etmişiz. Ben öteden beri Ermeni Tetkikleri Kürsüsü kurulması için uğraşıyorum. Kayseri Erciyes Üniversitesi tarafından kurulduğunu söylüyorsunuz, ama bunun asıl İstanbul’da kurulması lazım. Milletin doğru dürüst Ermenice öğrenmesi lazım. Galatasaray Üniversitesi için düşünmüştük."

Hürriyet, Haber: Sefa Kaplan, 03.10.2008

TARİHİ AĞAÇLARA MACUNLU KORUMA





Bir ağacın anıtsal olma niteliği, doğal yaşam tarzının benzerlerinden farklı gelişme göstermesi, konumu, yaş, boy, gövde çevresi veya taç yapısının belirli standartlarda ya da üstünde olması, cins, tür varyetesindeki özellikleri, kültür birikimleri, geçmiş tarihi günümüze taşıması özelliklerinden herhangi birine sahip olmasıyla ortaya çıkıyor.


Mistik, folklorik veya tarihsel nedenlerle zarar görmeden varlığını sürdüren anıt ağaçlar bakımından zengin olan Türkiye`de, çarpık yapılaşmanın olumsuz etkilerine rağmen hala `Yeşil` olarak anılan Bursa, anıt ağaç sayısı açısından öne çıkıyor.


Çınarlar, Bursa`daki anıt ağaçların büyük bölümünü oluşturuyor. `Tarihi çınarlar kenti`nde, 870 anıt ağaçtan 541`i, kayıtlardaki yerini `Doğu çınarı` olarak alıyor. Kentte, ayrıca, 170 saplı meşe ve 87 adi servi de anıt ağaç olarak tescillenmiş durumda.


Büyükşehir Belediyesi, `Ağaç Koruma Politikası` çerçevesinde, kentin karakteristik özelliklerinden biri haline gelen anıt ağaçların bakım, tedavi ve restorasyonunu yapıyor.
Çalışmalar çerçevesinde, ağaçların dış etkenlere açık kısımları, daha uzun yıllar dayanmasını sağlamak amacıyla özel bir macunla kaplanıyor.


Kullanılan bu `pansukesen izolasyon` macununun içeriğinde, bağlayıcı, birleştirici, kurutucu ve antibakteriyel kimyasallar bulunuyor. Su geçirmez, dış etkilere karşı dayanıklı ve ağacın bozulmasını engelleyen özelliğe sahip olan bu macunun dayanıklılık süresi, 20 yılı buluyor.
Ayrıca, Bursa`daki anıt ağaçların kök çevresi ve gövde dibini çevreleyen zemin, toprak mantarlarına karşı sterilize ediliyor, mantarlara ve çürümeye karşı da ağacın öz suyuna ulaşarak mantara engel olan suda eriyen bir ilaç kullanılıyor.


Bursa`da, 250 yaşını geride bırakmış 6 ağaç bulunuyor. Hepsi de doğu çınarı olan bu ağaçlar arasında en yaşlısı, 601 yaşında ve Hürriyet Mahallesi`ndeki `Nostalji Bahçesi`nde yer alıyor.
Bu ağaçlar arasında çevre kirliliği baskısı altında kalmamasıyla en sağlıklı durumda bulunan `İnkaya çınarı`, Uludağ yolundaki İnkaya Köyü'nde yer alıyor.


Yapılaşma içinde sıkışmaması yüzünden `İnkaya çınarı`, 3-4 metreyi bulan dalları, 35 metrelik boyu ve 9.2 metrelik çevresiyle kentteki en ihtişamlı görünen çınar olarak dikkati çekiyor.

Bursa Olay, 03.10.2008

MÜZAYEDELERDEN 600 ÇALINTI ESER TOPLANDI





Müzayedelere çıkarılan 600 parça çalıntı tarihi eserin satışı son anda önlendi. Vakıflar Genel Müdürlüğü Kaçakçılıkla Mücadele biriminde görevli ekipler, 2002 yılından beri çalıntı vakıf eserlerinin izini sürüyor.

 

Bugüne kadar yapılan çalışmalar ile minber kapılarından şamdanlara, halılardan kilimlere kadar çalınan 600 parça eski vakıf eseri ile 123 kilogram mozaik çini ülkemize geri kazandırıldı.

 

Kaçakçılıkla Mücadele Müdürlüğü'nde görevli sanat tarihçisi, arkeolog ve müze araştırmacıları başta İstanbul gibi büyük şehirlerde olmak üzere yurtiçi ve yurtdışındaki müzayedeleri takip ediyor. Çalıntı vakıf eseri tespit ettiklerinde herhangi bir ücret ödemeden tekrar ülkemize kazandırıyorlar. Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt, bu birimin kurulması ile özellikle yurtdışına kaçırılan eserleri önemli ölçüde azalttıklarını söyledi. Yurtdışında uluslararası kültür anlaşmaları neticesinde birçok ülkenin çalıntı eserleri iade ettiğini belirten Beyazıt, "Bu yıl 8 aylık sürede yalnızca 2 hırsızlık olayı yaşandı." dedi. Vakıf eserlerinin en çok yurtdışına çıkarılmak için çalındığını tespit ettiklerini kaydeden Beyazıt, şunları anlattı: "Herhangi bir hırsızlık durumunda, gümrük kapılarını derhal uyarıyoruz. Bu sayede hırsızlar eserleri yurtdışına çıkartamayıp ya yurtiçinde terk ediyor ya da bazı yerli antikacılarda ve müzayedelerde satıyor. Ekiplerimiz tüm müzayedeleri takip ederek çalınan eserleri bulmaya çalışıyor." Beyazıt, yurtdışına kaçırılmışken geriye alınan tarihi vakıf eserlerini korumak için de müze seferberliğine başladıklarını kaydetti. Bu kapsamda son 1 yılda 12 ilde müze açtıklarını ifade eden Beyazıt, "Müzelerde yurtdışına kaçırılmış ve müdürlüğümüzce bulunup geri getirilmiş paha biçilmez parçaları sergileyeceğiz." diye konuştu.

 

Vakıflar Genel Müdürlüğü bünyesinde 2002'de kurulan Kaçakçılıkla Mücadele Bürosu, herhangi bir tarihi eserin çalındığını tespit ettiği anda dijital ortamda emniyet ve istihbarat birimleri, gümrükler, Sahil Güvenlik, İnterpol, müzeler, yurtdışı temsilcilikleri ve valiliklere gerekli duyuruları yapıyor. Vakıflar'ın 'www.vgm.gov.tr' adresinden de tüm eserlerin envanter fişlerini yayınlıyor.

 

YILLARA GÖRE ÇALINAN ESERLER

 

Yıl

1993 7

1994 24

1995 31

1996 38

1997 42

1998 26

1999 46

2000 58

2001 27

2002 53

2003 31

2004 48

2005 29

2006 6

2007 13

2008 2

Zaman, Haber: Yasin Kılıç, 03.10.2008

VAHDETTİN'İN MÜHRÜ İÇİN ANTİKACIYA HAPİS İSTEMİ

 

 

Yurtdışından aldığı son padişah Vahdettin'in devlet mührü 'Mühr-i Hümayun'u, 17 Aralık 2006'da Portakal Sanat ve Kültür Evi'ndeki müzayedede satmak isteyen Selden Emre'nin, 12 yıla kadar hapsi isteniyor. İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'nca hazırlanan iddianamede, belge değeri taşıdığı için devlet malı kabul edilen saltanat mührünün, müzayedede satışa sunulacağının öğrenilmesi üzerine, savcılığa suç duyurusunda bulunulduğu belirtildi. Mührün yurtdışına çıkartılmasının engellenmesi, müzeye teslim edilmesi ve ilgililer hakkında yasal işlem yapılması istemiyle yapılan şikayetin ardından mührün satışı gerçekleşmedi. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın savcılığa gönderdiği rapor ile de, Selden Emre'nin mührü yurtdışından getirirken fotoğraflı envanter listesini beyan etmediği, müzayede tarihinden en az bir ay önce müze müdürlüğüne başvurmadığının tespit edildiği belirtildi. Emre, Topkapı Müzesi'nin mührü vermesi çağrısını da yanıtsız bıraktı. Antikacının, 3 yıl 9 aydan 12 yıla kadar hapsi isteniyor.

Sabah, Haber: Orhan Yurtsever, 03.10.2008

TARİHİ YAPILARIN ETRAFINDAKİ ÇÖP YIĞINLARI ÇİRKİN GÖRÜNTÜLER OLUŞTURUYOR





Bursa'da, belediyeler ve ilgili kurumların işbirliği ile restore edilen tarihi binaların bir çoğu, vatandaşların duyarsızlığı nedeniyle olumsuz görüntülerden kurtulamıyor. Birçok boş alan olmasına rağmen, tarihi yapıların etrafına bırakılan çöplerin oluşturduğu çirkin görüntü, özellikle Ramazan Bayramı nedeniyle bu mekanları ziyaret eden insanları rahatsız ediyor.

 

Tarihi Emirsultan Türbe ve Camii'nin karşısında bulunan 6 asırlık Emirsultan Hamamı da bu kötü muameleden nasibini alıyor. Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından restore edilen tarihi hamam, müzeye dönüştürülmeyi bekliyor. Büyükşehir Belediyesi tarafından yürütülen kentsel dönüşümle birlikte açılışı yapılacak olan tarihi hamamın etrafı adete çöp yığınından geçilmiyor. Vatandaşların bilinçsizce attığı çöpler, tarihi binanın tüm görüntüsünü olumsuz etkiliyor.

 

Çöplerden oluşan birikintinin neredeyse hamamın boyuna ulaştığı bölgede, belediyenin bıraktığı çöp bidonları ise hiçbir anlam ifade etmiyor. Bir otomobilin üzerinde duran çöp bidonu, bakımsızlık ve duyarsızlığın ne boyutlarda olduğunu gözler önüne seriyor.

 

Tarihi Kayhan Camii ve Hamamı'nın bulunduğu bölgede de, yine çöp görüntüleri göze çarpıyor. İbadet edilen caminin bitişiğindeki duvarın dibi, biriken çöpler nedeniyle adeta şehir çöplüğünü andırıyor. Muradiye'de bulunan türbeler, Çekirge'deki Hatice Sultan Türbesi gibi bir çok tarihi mekan da bu çirkin görüntülerin kurbanı durumunda.

 

Belediyelerin çöpleri alacağı güne kadar, tarihi mekanları adeta rezil eden bu görüntüler kimi duyarlı vatandaşların da tepkisini çekiyor. Tarihi Emirsultan Türbesi'ni sık sık ziyaret ettiğini söyleyen Harun Alkır, özellikle hamamın çevresindeki çöplerin rezalet boyutlarda olduğunu belirtiyor. Etrafta oturan vatandaşları daha duyarlı davranmaya çağıran Alkır, harcanan onca paranın ardından ayağa kaldırılan tarihi yapılara sahip çıkmak gerektiğini belirtiyor.

haberler.com, 02.10.2008

SAFRANBOLU'YA 70 MİLYON YTL HARCAMA

 

 

Karabük'ün Safranbolu İlçesi Belediye Başkanı Nihat Cebeci, ''Turiste hizmet verecek altyapımız için 70 milyon YTL harcama yaptık'' dedi.

Cebeci, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Türkiye'de ''Korumanın Başkenti'' unvanına sahip Safranbolu'nun, aynı zamanda dünyada en iyi korunan 20 kentten birisi olduğunu söyledi.

En fazla taşınmaz kültür varlığına sahip ''Dünya Kültürel Mirası Listesi''nde yer alan Safranbolu'nun, restore edilen tarihi konakları ve atmosferiyle benzer diğer ilçelere örnek olduğunu anlatan Cebeci, şöyle konuştu:

''Son yıllarda ilçemizin tanıtım faaliyetlerine ağırlık vererek ziyaretçi sayısını artırdık. Tarihi dokusu bütün olarak korunan Safranbolu'da, Arnavut taşlı yollar ve tarihi ahşap evler adeta insanlara zamanda yolculuk yaptırıyor. 38 bin 300 nüfuslu ilçemizde turiste hizmet verecek altyapımız için 70 milyon YTL harcama yaptık. 9 günlük bayram tatili dolayısıyla 5 yıldızlılar da dahil olmak üzere tüm otel ve pansiyonlar doldu. 1700 yatak kapasitesi bulunan Safranbolu'da çoğu turist yer bulmakta sıkıntı çekti. Safranbolu'yu bayramda günübirlik yaklaşık 4 bin yerli ve yabancı turist ziyaret etmektedir. Duyulan yoğun talep bizi yatak sayılarımızı artırmaya yöneltiyor. Bu konudaki çalışmalarımız sürüyor. Dünya Miras Kenti ve korumanın başkenti olmamıza rağmen ilgili kuruluşlardan yeterli pay alamamanın sıkıntısını yaşıyoruz.''

Safranbolu Esnaflar Derneği Başkanı Saim Çelik de kentte daha önce yüzde 60 civarındaki doluluk oranının bayram tatilinde arttığını belirterek, ''Kentimizi tercih edenler kültür turizmini benimsemektedirler. Tarihi evlerden oluşan pansiyonlardaki jakuzi, bar, uydu alıcılı televizyon ve kahve makineleri gibi hizmetler 5 yıldızlı otelleri aratmıyor. Ziyaretçiler, yörenin kültürel zenginliklerini yakından tanırken, diğer taraftan da teknolojinin getirdiği konfordan da geri kalmıyorlar'' diye konuştu.

Karabük Kent Haber, 02.10.2008

KÜLTÜR VE TURİZM MÜDÜRLÜĞÜ'NE DEVREDİLEN ARDAHAN KALESİ HALKA AÇILDI

 

Ardahan'da bugüne kadar 25. Mekanize Tugay Komutanlığı bünyesinde bulunan Ardahan Kalesi, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'ne devredilerek halka açıldı.

 

Halka açılan Ardahan Kalesi'nde, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü bünyesinde yer alan kafede bayram süresince ziyaretçilere bedava çay ikram edildi. Osmanlı döneminde 16. yüzyılın ortalarında Kanuni Sultan Süleyman'ın emriyle inşa edilen kale, bugüne kadar askeri birliklerin korumasındaydı. Sadece özel günlerde ve özel izinle ziyaret edilebilen Ardahan Kalesi'nin halka açılması ile birlikte vatandaşlar, bol bol hatıra fotoğrafı çektiriyor.

 

Kalenin Kültür ve Turizm Müdürlüğü'ne devredilerek halka açılmasının memnuniyet verici olduğunu söyleyen İl Kültür ve Turizm Müdür Vekili İsmail Mor, sabah saat 08.00'den akşam saat 18.00'e kadar Ardahanlı vatandaşların kaleyi ziyaret edebileceğini bildirdi. Kalede farklı etkinlikler yapacaklarını da anlatan Mor, kalenin tarihi yerlere zarar verilme endişesinden dolayı kiralamasının zor olduğunu dile getirdi.

haberler.com, 02.10.2008

DEMRE DÜNYA MİRASI ADAYI

 

 

Antalya İl Kültür ve Turizm Müdürü İbrahim Acar, Noel Baba Müzesi ve Myra örenyerinin bulunduğu Demre bölgesinin, UNESCO'nun Dünya Mirası Listesi'ne alınması için çalışma yaptıklarını açıkladı.

Çalışmaların Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay'ın talimatıyla başladığını kaydeden Antalya Kültür ve Turizm Müdürü İbrahim Acar, “Demre'nin Dünya Mirası Listesi'ne girmesi halinde bu bölge Türkiye'nin en önemli tarih merkezi olacak” dedi. Demre'nin aralarında Myra, Noel Baba ve Adriyaka örenyerlerinin de bulunduğu birçok tarihi mekana sahip olduğunu söyleyen İbrahim Acar, “Bu bölge çok büyük bir potansiyel barındırıyor. Listeye girmesi halinde bu potansiyel açığa çıkacak ve bu bölge en çok ziyaret edilen müze ve örenyeri listesinde Ayasofya Müzesi'ni geride bırakacak” diye konuştu. Kaş'ın Kalkan Beldesi yakınlarındaki Xanthos bölgesinin listeye girdikten sonra yapılan tanıtımla kaderinin değiştiğini kaydeden İbrahim Acar, “Demre çok daha büyük bir potansiyel taşıyor” dedi. Karain ve Perge'nin de listeye girmesi için çalışmalar yapıldığını hatırlatan Acar, önceliğin Demre'de olduğunu söyledi.

UNESCO'ya sunulacak raporun neredeyse tamamlandığını açıklayan Acar, 2009 yılında müracaat edileceğini belirterek, “Biz olumlu sonuç alınacağını ve Demre'nin Dünya Mirası Listesi'ne girmesini bekliyoruz. Eğer Demre listeye girerse yapılacak olan tanıtımla bu bölge sadece Türkiye'nin değil, belki de tüm dünyanın en önemli tarih merkezi olacak” dedi.

Hürriyet, 02.10.2008

ON GÖZLÜ KÖPRÜ RESTORE EDİLİYOR

 

 

Dicle Nehri üzerinde 1065 yılında Mervaniler döneminde yapılan On Gözlü Köprü'de restorasyon çalışması yapılıyor.

Diyarbakır'da eski Silvan yolu üzerinde bulunan ve orijinali Roma döneminden kalana ancak 1065 yılında tekrar yapılan On Gözlü Köprü, Dicle Nehri üzerinde ayakta kalan kullanılabilir tek tarihi köprü olarak biliniyor.

Son 30 yılda yüksek tonajlı araçların yoğun olarak kullandığı köprünün kemerlerinde oluşan çatlak ve oymalar nedeniyle restorasyon çalışması başlatan Karayolları 9. Bölge Müdürlüğü, Diyarbakır Müzesi'nden arkeologlar gözetiminde moloz dökülerek kapatılan köprünün son ayaklarını ortaya çıkardı.

Diyarbakır Müze Müdürü Mehmet Bilici, çatlak ve hasar durumunu tespit etmek amacıyla restorasyon öncesinde köprünün temelini ve giriş çıkış ayaklarını temizleyerek ortaya çıkardıklarını söyledi.

On Gözlü Köprü'nün restorasyonunu gerçekleştiren Mimar Zülfikar Halefoğlu ise suyu zaman zaman farklı gözlere vererek köprü ayaklarında çalışma yaptıklarını ifade ederek, köprünün su altında kalan kısımlarında 5 santimetreye varan çatlaklar ile büyük oymalar ortaya çıktığını söyledi.

Köprünün ayaklarında enjeksiyon ve güçlendirme çalışmasına devam ettiklerini ifade eden Halefoğlu, "Köprünün 2, 3 ve 6. ayakları ile iki kemerinde hasarlar var. Müze ekibi köprünün giriş ve çıkışlarında kazı yaptı. Bu sene hedefimiz bu ayaklardaki durumu güçlendirmek daha sonra köprünün üst döşemesi yapılacak ve teraslamaya geçilecek" dedi.

Halefoğlu, restorasyon çalışmasından sonra köprünün trafiğe kapatılıp kapatılmayacağı kararını Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulunun karar vereceğini sözlerine ekledi.

Haber Diyarbakır, 02.10.2008

SİVAS TARİHİNİ ARAŞTIRIYOR

 

Sivas'ta Anadolu Selçuklular döneminden kaldığı tahmin edilen surların ortaya çıkarılması ve Huykesen Kilisesi'nin turizme kazandırılması amacıyla çalışma başlatıldı.

Şehir surlarının tespit edilmesi için şimdilik yüzey araştırması yapılıyor.

Şehir surlarının şu an gün yüzünde değil. Harabe görünümündeki Huykesen Kilisesi'nin etrafının açılarak turizme kazandırılması için de çalışma yapılıyor.

Proje, kısa süre sonra Sivas Belediye Başkanlığı'na sunulacak.

Sabah, 02.10.2008

ARKEOLOJİK KAZILAR TARTIŞILACAK

 

İçel Sanat Kulübü tarafından bu yıl 13.'sü organize edilecek olan Arkeoloji Günleri, 10-12 Ekim 2008 tarihleri arasında gerçekleştirilecek. 10 Ekim Cuma günü düzenlenecek olan Kültürel Mirasa Katkı Ödül Töreni ile başlayacak olan 13. Arkeoloji Günleri aynı gün Mersin Fotoğraf Derneği (MFD) tarafından açılacak fotoğraf sergisiyle devam edecek. 13. Arkeoloji Günleri başlıklı etkinliği kapsamında düzenlenecek olan oturumlarda Ceyhan-Tatarlı Höyük 2007-2008 Kazıları, Soli Pompeipolis 2008 Kazıları, 2008 Kalenderis Kazıları ve 2008 Kızkalesi Arkeolojik Araştırmaları da ele alınacak.

Sabah, 02.10.2008

HALEPLİBAHÇE KAZISINDA BULUNAN ANTİK EDESSA HALK HAMAMI ÇIKTI

 

 

Şanlıurfa'da Haleplibahçe kazı çalışmaları sırasında gün yüzüne çıkarılan MS 5-6 yüzyıla ait hamamın, ''Antik Edessa Kenti''nin kazısı yapılan en eski hamamı olduğu bildirildi.


Şanlıurfa Müze Müdürlüğü başkanlığında sürdürülen kazı çalışmalarında alan sorumlusu arkeolog Dr. Mehmet Önal, Haleplibahçe Projesinin altyapı çalışmaları sırasında ortaya çıkarılan ''Amazon kraliçesi mozaikleri''nin ardından bölgede, kazı ve restorasyon çalışmalarının sürdürüldüğünü belirtti.


Tarihi Balıklıgöl yerleşkesine 200 metre mesafedeki alanda yürütülen kazı çalışmalarında ''Hipokaust ısıtma sistemi''ne (Romalıların MS 1. yüzyılda kurdukları, bir yapının zeminine inşa edilen ve fırınla işletilen merkezi ısıtma sistemi) sahip iki külhanı, su kuyusu, havuzları, sıcaklık ve ılıklık odaları bulunan, soğukluk odasının tabanı kare ve dikdörtgen mermer desenlerle döşeli bir hamamın gün yüzüne çıkarıldığını aktaran Önal, ''Hamamın en önemli özelliği, çift külhanı ve çift sıcaklık odasının bulunması. Ayrıca 7 metre derinliğinde ve 2x3 metre genişliğinde oval forumlu, kesme ve kaba yontulu taşlarla örtülü sarnıcı olması'' dedi.

Bir dönem yoğun yangına da maruz kalan ve mermer parçalarının çoğu bu nedenle tahrip olan hamamın yanında yer alan sarnıcın, ilk dönemlerde su ihtiyacını karşılamada kullanıldığını dile getiren Önal, ardından kanallar yardımıyla hamama su temin edilmesiyle sarnıca külhanda biriken küllerin doldurulduğunu kaydetti.


Kazı çalışmaları kapsamında hamamın 7 metrelik dip kısmına kadar inebildiklerini ve orada bulunan suya ulaştıklarını ifade eden Önal, şöyle devam etti:
''MS 5-6 yüzyıla ait bu hamam, antik Edessa Kenti'nin kazısı yapılarak gün ışığına çıkarılan en eski hamamı. İçerisindeki sekizgen planlı soğukluk odası Antakya'daki kazı çalışmalarında bulunan hamam planlarına yakın. Dolayısıyla o dönem halkın kullanımına açık olan bu hamam, diğer mimari özellikleri ve ısıtma sistemi ve külhanlarının özeliğiyle MS 6 yüzyıla tarihleniyor.''
Arkeolog Mehmet Önal, 7 metre derinliğindeki sarnıca külhanın küllerinin doldurulmasının o dönemde çevre temizliğine verilen önemin göstergesi olduğunu ifade etti.

TürkiyeTurizm.com, 02.10.2008

KÜLLİYENİN RESTORASYONU İÇİN BİTİŞİK BİNANIN DAVASI BEKLENİYOR

 

Kütahya'da, Germiyanoğulları alimlerinden Cemaleddin İshak Fakih tarafından 1433 yılında yaptırılan külliyenin restorasyonu için hazırlanan proje, bitişikteki iki yapının kamulaştırma davası sonuçlanamadığından hayata geçirilemiyor.

 

Kütahya Vakıflar Bölge Müdürü Hasan Gök, Maruf Mahallesi'ndeki 575 yıllık külliyenin cami, medrese, türbe ve zaviyeden oluştuğunu söyledi. Vakıflar Bölge Müdürlüğü mülkiyetindeki külliyenin aslına uygun restorasyonunun yapılarak yeniden kentin tarihi ve kültürel değerleri arasına kazandırılmasına ilişkin plan ve projenin hazır olduğunu belirten Hasan Gök, bitişikteki iki eski yapının kamulaştırma davasının sonuçlanmasını beklediklerini anlattı. Gök, davanın sonuçlanmasının hemen ardından restorasyon için çalışmalara başlanacağını açıkladı. Maruf Mahallesi Muhtarı Kadir Gürağaçlıgil de, eskiden kubbeleri bulunan medresenin daha bakımlı halde olduğunu belirtti. Zamanla kubbeleri yıkılan ve çevredeki diğer yapıların arasında bakımsız kalan medresenin, alkol ve tiner bağımlılarının mekanı haline geldiğini ifade eden Gürağaçlıgil, tarihi mirasın bir an önce gerçek kimliğine kavuşturulmasını istedi.

Zaman, 02.10.2008

DEPRESYON ANTİK ÇAĞLARDAN BERİ VAR

 

Yüzyılın hastalığı olarak nitelendirilen depresyonun antik çağlardan beri insanlığının sorunu olduğu belirtildi.

Gülhane Askeri Tıp Akademisi (GATA) Psikiyatri Anabilimdalı Öğretim Üyesi Yrd.Doç.Dr. Sinan Yetkin, antik çağlardan itibaren depresyon örneklerine ait kayıtlar bulunduğuna, Manisa'nın Sipil Dağı'nda yer alan Niobe'nin taş yüzü depresyon sembolize ettiğini ifade etti.

Homeros'ın 3 bin yıl öncesinde yazdığı İlyada destanında Kral Ajax'ın aşırı hareketli durumu ile düş kırıklığı, çökkünlükleri, hızlı döngüsel geçişlerinden ve intihar etmesinden bahsedildiğini anlatan Yrd.Doç.Dr. Yetkin, şunları söyledi:


"Bu da olasılıkla hızlı siklus gösteren manikdepresif duruma ilk örnektir. Samuel'in kutsal kitabında Kral Saul'un öyküsünde depresif bir sendrom tanımlanmıştır. Depresyonun ona eziyet vermek için tanrı tarafından gönderilen kötü bir ruh olduğu belirtilmiştir. Tarih öncesi dönem tedavileri içinde Troyalı Helena'nın keder ve üzüntüleri azaltmak için nepenthes adlı bitkiden elde edilen bir morfin türevini antidepresan amaçlı kullandığı bildirilir. Bu belki de depresyonun kaydedilmiş en eski farmakolojik tedavisidir."

Tıbbın babası olarak nitelendirilen Hipokrat'ın depresyon gibi ruhsal fenomenlerin beyinden kaynakladığını söylediğini kaydeden Yetkin, şöyle devam etti:

"Hipokrat'a göre, beynin balgam ve safradan etkilendiğini, balgamın etkilediği kişilerin sakin kişiler olmasına rağmen safranın etkilediği kişileri ise sakin durmadıklarını, daima şaka yaptıkları, hileye başvurduklarını tanımlamıştır. Melankolinin aşırı miktarda barsak ve dalakta biriken kara safra ile oluştuğu, toksit olan bu maddenin beyni etkilediğinden bahsetmiştir. Melankolinin uzun süreli stres yaratıcı durumlarda ortaya çıktığını söylemiştir.

Efesli Soranus hastaların tedavisinde bugün lityum içerdiğini bildiğimiz kaynak sularını kullanmıştır. Türk ve Arap dünyasında ise İbni Sina ve İshak İbni İbram gibi hekimler bu konuda önemli gelişim göstermişlerdir."

Depresyondan korunmak için genel yaşam koşullarının iyileştirilmesinin çok önemli olduğunu sözlerine ekleyen Yetkin, "Binlerce yıllardır var olan depresyon konusunda maalesef günümüz insanının birçoğunun yeterli bilgisi yok. Kültür seviyesi arttıkça hastalığın tedavisi için tıbbi yardım alanların sayısı artıyor" dedi.

Haber Ekspres, 02.10.2008

TARİHİ CAMİ YANLIŞ RESTORASYON KURBANI

 

İzmir'in Ödemiş İlçesi’ne bağlı Birgi Beldesi’nde, Aydınoğlu Mehmet Bey’in 1312 yılında yaptırdığı ve kendi adını taşıyan cami, altın işlemeli minber kapısıyla dikkat çekiyor.

 

Kare planlı cami, alışıla gelmişin dışında kubbesiz oluşu, minaresinin sağ arka köşede bulunuşu, Kündekari yöntemiyle yaratılmış ahşap işçiliğiyle de benzerlerinden ayrılıyor.

Ancak, 1994’te yapılan restorasyon sırasında çatıdaki kurşunlar ince kaplandı.


Ahşapla örtülen bölümün üzerine yeteri kadar sıva ve çamur dökülmedi. Bu  nedenle yer yer çürüme ve çökmeler meydana geldi.

Ayrıca 15 granit sütun, temizlenip onarılması gerekirken, yağlıboyayla boyandı, böylece caminin sanat değerinde azalma oldu.

Milliyet, 02.10.2008

HEYKELE 800 STERLİN DEĞER BİÇTİLER, ŞAHESER ÇIKTI

 

 

Fransa’da geçen yıl düzenlenen küçük bir müzayedede 800 sterlin değer biçilen 35 cm’lik bronz heykelin, Rönesans sanatçısı Giambologna’ya ait "Tanrıça Venüs" olduğu ortaya çıktı.

Eserin açık artırmada 3.8 milyon sterline satılması bekleniyor. Fransız müzayedecilerin fark edemediği şaheseri, İngiltere merkezli Tomasso Brothers Fine Art keşfetti.


Eserin Giambologna’ya ait olduğunu anlayan Dino Tomasso, "Fotoğrafını gördüğümde kafamda kabataslak bir fikir oluşmuştu. Ama elime aldığımda, bunun orijinal olduğunu fark ettim" dedi. Kardeşiyle birlikte onlarca ünlü eseri, yerel müzayedelerde tanıyıp uluslararası sanat piyasasına kazandıran Tomasso, özellikle Rönenans döneminin unutulan heykellerini ortaya çıkarıyor. Pusula, cetvel, küre ve çeşitli astronomi araçlarıyla heykelleştirilen Venüs, gelecek ay New York’ta yapılacak açık artırmada sahibini bulacak.

Bu alanda önde gelen uzmanlardan olan Andrew Butterfield, "30 yıldır Giambologna üstünde çalışıyorum. Bu, gördüğüm en güzel heykeli" diye konuştu.

Jean de Boulogne olarak da bilinen Giambologna, 16. yüzyıl sonu Avrupa’sının en etkili ve en aranan heykeltraşıydı.

Hürriyet, 02.10.2008

70 MİLYON YILLIK DİNOZOR FOSİLİ

 

 

Kanada'nın Alberta eyaletinde arkeologlar, 70 milyon yıllık bir yavru dinozor fosili buldu.

Kuzey Amerika'daki kazılarda bugüne kadar ortaya çıkarılan en küçük dinozor olduğu açıklanan fosilin bir tavuğu andırdığı, 2-3 metre boyunda olduğu kaydedildi.

 

Calgary Üniversitesi Paleontoloji Araştırmaları Öğretim Üyesi Nick Longrich, 'Albertonykus' adını verdikleri fosilin kuş özelliklerine sahip olduğunu belirterek, "İnce ve uzun bacakları köpekbalığınınkine benziyor, ama kıskaçlı çenesi, kısa ve kalın kolları ve büyük pençeleri var." açıklamasında bulundu.

Longrich, bulunan son fosillerin dinozorların hayatına ilişkin yeni veriler sağladığını ifade etti.

Zaman, 02.10.2008

TURİSTE SUMELA KAZIĞI

 

 

Trabzon’un sembolleri arasında bulunan Sümela Manastırı 2008 senesinde de ziyaretçilerle doldu taştı. Yurdun dört bir yanından Manastıra gelen ziyaretçiler olağanüstü manzarayı ve yapıyı dikkatle incelerken manastıra çıkışta ve girişte alınan ücretlere ve manastıra gösterilen özensizliğe isyan ettiler.

Gezi amaçlı olarak yurdun dört bir yanını gezdiklerini belirten ziyaretçi gruplarından bazı insanlar Manastıra çıkış ve iniş için servisler tarafından alınan 5 YTL’yi çok bulurken , özellikle Manastıra girişte 8 YTL alınmasına büyük tepki gösterdiler. Öğrencilere ücretsiz giriş hakkının olmadığı manastırda sadece 17 yaş altı girişler ücretsiz. Yapılan uygulamaya bir anlam veremeyen ziyaretçiler konudan oldukça rahatsız.

Girişte yapılan bilet kontrollerinde yaşanan tatsızlıklarda hem görevliler hem vatandaşlar zor anlar yaşıyor. Öğrencilere verilen hakkın geri alınmasına itiraz eden bazı ziyaretçiler o kadar yol için verdikleri ücretlerin yanında bir de Sümela Manastırı’nda resmen soyulduklarını iddia ettiler. Görevlilerle ücret tartışmasına giren ziyaretçiler görevlilerin yetkileri dışında olduğunu belirtmesiyle kendi aralarında konuyu tartıştılar.

Sümela Manastırı’na Konya’dan gelen bir emekli ziyaretçi ise gezilmeyi Türkiye’de ne yazık ki soyulmak olarak gördüğünü ifade ederek alınan 8 YTL'lik ücretin yüksek olduğunu belirtti. 17 yaşını geçmiş çocuklarının da öğrenci olmasına rağmen içeriye ücret ödemeden giremediklerini belirten ziyaretçi konunun Trabzon Valiliği’nde mi yoksa Kültür ve Turizm Bakanlığı’nda mı olduğunu merak ettiğini söyledi.

Manastıra Bursa’dan gelen bir ziyaretçi ise tüm masrafları ödeyip içeri girdikten sonra gördüğü manzara karşısında şok geçirdiğini belirterek bu kadar ücret alarak koskoca Manastıra sadece 3 görevli koyan zihniyeti kınadığını belirtti. Duvarlardaki asırlık işlemelerde “Seni Seviyorum” ve şahıs isimleri gibi karalamaları görenler görevlilerin burada olduğu halde bunların nasıl tahrip edildiğini sorguladı. Manastırın içerisinde ise sadece bir odada flaşla fotoğraf çekmenin yasak olduğunu belirten 1 görevli bulunuyor. Girişte ise 2 görevli bulunuyor.

Giresun Online, Haber ve Fotoğraf: Oğuzhan Kılıçarslan, 01.10.2008

ESKİ HAMAM YENİ MÜZE

 

Bursa’nın manevi dinamikleriden Emir Sultan’ın adını taşıyan 6 asırlık tarihi Emirsultan Hamamı, yapılan restorasyonun ardından müzeye dünüştürülüyor. Emir Sultan cami ve türbesinin yanında bulunan hamam, Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından restore edilmesinin ardından yeni kimliği ile Bursalılar’ın huzuruna çıkmaya hazırlanıyor.

 

Büyük bölümü özel mülkiyete ait olan hamam, 2 yıl önce Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından kamulaştırılarak, restorasyon çalışmalarına başlandı. 610 metrekare alana sahip olan tarihi yapı, restorasyonun sonuda müze hizmeti verecek. Sona yaklaşılan çalışmaların ardından, Emirsultan Müzesi’nde, Kuran, halı, kilim, şamdan, hat, saat, çini gibi tarihi değere sahip yaklaşık 400 eşya sergilenecek.

 

Müzeye Ankara ve çeşitli vakıf müzelerinden de zaman içerisinde eser getirilecek. Müze, Büyükşehir Belediyesi’nin Emirsultan Kentsel Dönüşüm projesini tamamlamasının ardından meydan ile birlikte açılacak.

Birgün, 01.10.2008

'SON YEMEK'TE MENÜ DEĞİŞTİ

 

Dünyaca ünlü İtalyan asıllı dahi sanatçı Leonardo Da Vinci'nin İsa Peygamber'in havarileriyle son yemeğini canlandırdığı tablosunun mönüsü değişti.


Milano’daki Santa Maria delle Grazie Kilşsesi’nin yemekhane duvarında bulunan ‘Son Yemek' tablosu 1997 yılında kapsamlı bir restorasyondan geçirildi. Restorasyon sırasında araştırmalara ışık tutmak üzere digital fotoğraftan, radyolojik taramaya kadar bir çok yöntemle tablonun görüntüleri de alındı. Bu veriler üzerinde Sanat Tarihi Profesörü John Varriano'nun yaptığı araştırmalar sonucu hazırladığı ‘Leonardo ile akşam yemeğinde' başlığını taşıyan makalesi Gastronomica Dergisi'nde yayınlandı.


Makalede şimdiye kadar İsa Peygamber'in yemek yediği masada sadece ekmek ve kuzu eti olduğu düşünülürken, son araştırmalara göre, masanın o kadar da sade olmadığı ortaya çıktı. Masada ayrıca dönemin gözde yemeklerinden ekşi soslu portakal dilimleriyle süslenmiş ızgara yılanbalığının da masada bulunduğu belirtilirken, masa üzerinde ayrıca nar olduğu da belirlendi.
Bu arada “Son yemek” eseriyle ilgili resmi internet sitesinde düzenlemeye gidildi. Sitenin bulunduğu http://www.haltadefinizione.com/it/cenacolo/look.asp adresinde tablo üzerinde istenildiği kadar zoom yapma imkanı tanınırken, bu yöntemle yazar Dan Brawn'n ‘Da Vinci Konu' eserine de konu olan tablonun üzerindeki tüm detayları inceleme şansı sunuluyor. ‘Son Yemek' ancak aylar öncesinden randevu alınarak ve sadece 20’şer kişilik gruplar halinde ve maksimum 15 dakika görülebiliniyor. Ziyaret sırasında fotoğraf ve görüntü ve alınmasına izin verilmiyor.

Radikal, Haber: Eda Berkbayrak, 01.10.2008

'MUHTEŞEM' SORU İŞARETİ




Tiziano


Londra'daki Sotheby's Müzayede Evi'nde 8 Ekim'de yapılacak İslam Dünyası Sanat Eserleri müzayedesinde, Türk ve İslam sanatının gözde parçaları, yeni alıcılarını bekleyecek.

 

Ancak, müzayede kataloğunda 233 numara ile yer alan Muhteşem Süleyman isimli yağlıboya portre, 200 ila 300 bin sterlin arasındaki tahmini açılış fiyatıyla satışa sunulacak olmasıyla dikkat çekiyor. Eserin 300 bin sterline satılması halinde, söz konusu fiyatın 675 bin YTL'ye karşılık gelmesi bekleniyor. Muhteşem Süleyman, tablosu, Türkiye'de 'Fatih'in Portresi'ni yapan sanatçı olarak da tanınan Gentile Bellini'nin kardeşi Giovanni'nin öğrencisi olan ünlü Rönesans ressamı İtalyan Tiziano (Titian) Vecellio'nun Pieve di Cadore adı verilen atölyesinden çıkan ve 1538'de İtalya'nın Venedik kentinde tamamlanan, 72.4 x 61 santimetre boyutlarında bir eser. Bu anlamda ressam Tiziano'nun atölyesi, 1490 ve 1576 arasında faaliyet göstermişti. Söz konusu tarihi resim özellikle, Osmanlı padişahı Kanuni Sultan Süleyman'ı gençlik haliyle tasvir ediyor olması bakımından ilgi çekiyor. Sotheby's kataloğunda yer alacak olan tablonun, Tiziano'nun atölyesinde, dönemin Mantua Dükü Frederico Gonzaga için yapılmış olduğu tahmin ediliyor. Son olarak Venedik'te açılan Venedik ve İslam sergisinde geçen yılın kasım ve temmuz ayları arasında sergilenen Muhteşem Süleyman tablosu, 24 Mart 1961'de adı hala açıklanmayan şimdiki gizli sahibi tarafından, Christie's müzayede evinin düzenlediği başka bir açık artırmada satın alınarak Londra'ya getirilmiş ve o günden bu yana el değiştirmemişti. Eserin bir özelliği de, dünyada Tiziano imzasıyla üretilen nadir Süleyman portreleri arasında, kronolojik bakımdan üretilen ilk portre olması. Sotheby's uzmanları, Tiziano'nun bu tabloyu büyük olasılıkla ressamın ele geçirdiği başka bir Süleyman portresi, ya da bir madalyondaki Süleyman görüntüsünden yola çıkarak resmettiğini katalogda da vurguluyor. Daha önce İtalya'nın Como bölgesi piskoposu Paolo Giovo'ya geçen, ardından 1935'te Roma'ya taşınan Muhteşem Süleyman tablosu, geçmişte Venedik ve Osmanlı devleti arasında Kanuni tarafından desteklenen ilişkinin önemli bir simgesi olarak da büyük değer taşıyor.




Tiziano'nun atölyesinden çıkan Kanuni Sultan Süleyman portresinin, hayal gücü ile üretildiği düşünülüyor.


Sotheby's, Tiziano'nun Muhteşem Süleyman portresinin yanı sıra, Osmanlı kültürüne ait parçaları da 8 Ekim'de görücüye çıkarıyor. 17. yüzyıl eserlerinin 25 ile 350 bin sterlin tahmini fiyatla satışa çıkarılacağı müzayedede, Sultan Mahmut tuğralı alemlerin 10-12 bin sterlin, Kütahya çinisi vazo ve sürahilerin ise 6 ile 30 bin sterlin arasında fiyat getirmesi bekleniyor. 18 yüzyıla ait bir Osmanlı kanepesinin 20 bin, Sultan Abdülhamid'e ait tuğralı bir oyun masasının 15 bin sterline alıcı bulmaya çalışacağı Sotheby's müzayedesinde, Osmanlı dönemine ait gümüş ve sim işlemeli perdeler ile peygamber türbesine ait örtü ve perdeler de 60-80 bin sterline satışa çıkarılacak. Sotheby's gibi, Christie's müzayede evi de 7 Ekim'de İznik, Bizans ve Osmanlı eserlerini satışa sunacak.

 

Raffi Portakal (Portakal Sanat ve Kültür Evi Sahibi ve Yöneticisi, Müzayede Uzmanı):
Osmanlı sultanları arasında 14, 15 ve 16. yüzyıldaki tek örnek, Fatih Sultan Mehmet'in Gentile Bellini'ye yaptırdığı portredir. Onun dışındakilerin çoğu, hayalden yapılan portrelerdir. Muhteşem Süleyman tablosunun, Tiziano Vecellio'ya ait olduğu tam olarak belli değil. O da yapmış olabilir veya onun ekolünden gelen biri de yapmış olabilir. Bu ayrım bence çok önemli. Ama tablonun boyutları, bir portre için mükemmel. İyi bir araştırma yapmak gerek, nasıl olsa bu tabloyu Türkler ya da Araplar alabilir diye yüksek fiyat da çekilmiş olabilir. Türkiye'de neyin ne olacağı belli değil. Bunca yıldır işin içinde olmama rağmen ben bile kestiremiyorum. Şu an bir kriz dönemindeyiz ama çeşitli çevrelerin tablonun satışa çıkarıldığından haberi var. Ben Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi'nin danışma kurulundayım; ancak bu eserin bizim gündemimizde olmadığını söyleyebilirim. Çünkü bizde hat alımına yönelik bir tercih var. Ama, özel koleksiyonerlerden Erdoğan Demirören veya Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi, tabloyla ilgilenebilir.

Sabah, 01.10.2008

AYASOFYA MÜZESİ'NE YENİ RAMPA YAPILIYOR

 

 

Yaz aylarında günlük ziyaretçi sayısı 10 bini bulan Ayasofya Müzesi’nin galeri katına çıkış ve inişlerde kullanılan tek rampanın yetersizliği nedeniyle oluşan yoğunluğun, restore edilen yeni rampanın devreye girmesiyle azaltılması amaçlanıyor.

 

Ayasofya Müzesi Müdürü Mustafa Akkaya, yoğun ziyaretçi nedeniyle müzede tek rampanın bulunmasının sıkıntılar oluşturduğunu söyledi. Akkaya, bu nedenle müze müdürlüğü olarak müzenin sağ bölümünde depo olarak kullanılan ancak bakımsızlık nedeniyle fiziki olarak eksiklikleri bulunan rampayı restore etmeye karar verdiklerini ifade etti.


36 metre uzunluğundaki rampadaki çalışmaların tarihi doku korunarak ağustos ayında tamamlandığını belirten Akkaya, rampanın hizmete girmesinin ardından mevcut rampadan sadece çıkışların, yeni rampadan ise inişlerin olacağını aktardı.


Akkaya, rampanın ne zaman açılacağının ise Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın inisiyatifinde olduğunu ifade etti.

Milliyet, 01.10.2008

NOEL BABA MÜZESİ'NDE
YENİ DUVAR RESİMLERİ

 

Antalya Demre İlçesi'ndeki Noel Baba Müzesi’nde yeni duvar resimleri bulundu.

Tarihi yapıda 11 yıldır yürütülen duvar resimleri restorasyon çalışmalarını yapan ekibin başkanı Arkeolog Desinatör Rıdvan İşler, “Çalışmalar iç kısımda bulunan üç kubbede yürütülüyor. Birinci kubbede 12’nci ve 13’üncü yüzyıllardan kalma resimler ortaya çıkarıldı. Resimlerde, din adamlarının yaptığı konsül toplantısı anlatılıyor. Bu toplantının anısına bu resimler yapılmış. Bunlar hiçbir yerde bulunmayan resimler” dedi.

Milliyet, 01.10.2008

AYVANSARAY'DAKİ TARİHİ EMİR BUHARİ TEKKESİ YENİDEN MESCİD OLUYOR





Fatih Belediyesi'nce restore ettirilen Emir Buhari Tekkesi, kurulduğu günlerdeki gibi mescit olarak hizmet verecek.


Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, Ayvansaray'daki tarihi Emir Buhari Tekkesi'nin, 5 asır öncesine ait ilçedeki 2 önemli Nakşibendi tekkesinden biri olduğunu söyledi.






Bizans döneminde Tekfur Sarayı'ndan Haliç sularına kadar inen bölgeye, "Blakherna Saray Kompleksi" adı verildiğini belirten Demir, şu anda restorasyonu süren Anemas Zindanları'nın bu kompleksin bir parçası olduğunu, Emir Buhari Tekkesi'nin de bu yapıların içinde yer aldığını ifade etti.
Proje çizim aşamasında, tekkenin yalnızca 3 duvarının bulunduğunu, daha sonra bu yapının mülkiyet sorununu çözdüklerini anlatan Demir, projeyle ilgili onayı aldıktan sonra çalışmalara başladıklarını belirtti.


Emir Buhari Tekkesi'nin bulunduğu yerde 17 gecekondunun yer aldığını ve buralarda yaşayanları bölgeden tasfiye ederek çalışmalara başladıklarını anlatan Demir, şunları kaydetti:
"Restorasyona başlarken, yer altında 'Emir Buhari Mescidi' yazan bir kitabe bulduk. Bu nedenle Emir Buhari Tekkesi, mescit olarak hizmet verecek. Ayrıca, çalışmalar sırasında tekkeye ait harem dairesini de bulduk. Harem dairesi içinde de kazı çalışmalarını başlattık ve temellerine ulaştık. O temeller esas alınarak projesini gerçekleştirdik. Hedefimiz, kurul onayını aldıktan sonra harem binasını da ihya etmek. Tekke, mescidi ve harem dairesiyle bir bütünlük arz edecek. Emir Buhari Tekkesi, ney sanatının icra edileceği bir yer olacak. Buradaki sanat faaliyetlerini Kubbealtı Vakfı yürütecek."


Ayvansaray Dervişzade Sokağı'nda bulunan Emir Buhari Tekkesi, Nakşibendi tarikatını İstanbul'a getiren Emir Ahmed Buhari tarafından kuruldu. 18. yüzyılın başlarında Mehmed Emin Tokadi tarafından yönetilen tekkeye, Nakşibendiliğin Hindistan'da kurulmuş Müceddidi kolu dahil edildi.
Mehmed Emin Tokadi, Hint Nakşibendiliğin önde gelenlerinden Ahmed Sirhindi'nin mektubunu bu tekkede Farsça'dan Türkçe'ye çevirdi. 19. yüzyılda yenilenen tekke, 1925'te terk edildikten sonra 1946 ve 1962 yıllarındaki yangınlarla ortadan kalktı.


Tekkeden günümüze küçük bir hazire ve 3 duvarlı bir yapı kalıntısı kaldı. 1. derece anıt eser niteliğindeki tekkenin rölöve, restitüsyon, restorasyon ve tesisat projeleriyle ihyası 498 bin YTL'ye mal olacak.

TürkiyeTurizm.com, 01.10.2008

HOLLANDA'YI
MÜSLÜMAN 'YUSUF' KURMUŞ

 

Hollandalı tarihçi Tjalling Wenselaar, Leiden Üniversitesi için hazırladığı doktora tezinde Hollanda'nın kurucusu olarak bilinen Willem van Oranje'yle ilgili şok edici bilgilere yer verdi.

Wenselaar, Oranje'nin, Kuzey Afrika'daki Müslümanların halifesi konumunda bulunan Abdül Ebu Uzrim ile birçok kez görüştüğünü ve bunun sonucunda 1582 yılında şahadet getirerek Müslümanlığı seçtiğini savundu.

Oranje'nin Müslüman olduğunun Hollanda tarihinden bilinçli olarak çıkartıldığını iddia eden tarihçi, Müslüman olduktan sonra 'Yusuf İbrahim van Oranje Nassau' adını alan Oranje'nin bu yönünün artık bilinmesi gerektiğini savunuyor.

Araştırmacı ayrıca Delft'te bulunan Oude Kerk'in bir müddet cami olarak kullanıldığını da belirtiyor.

Yeni Şafak, 01.10.2008

TARİHİ SİNOP CEZAEVİ DÖKÜLÜYOR

 

Şarkı ve türkülere konu olan, geçmişte birçok ünlünün hapis yattığı tarihi Sinop Cezaevi, boşaltıldıktan sonra ödenek yetersizliğinden ve bakımsızlıktan dökülmeye başladı. Yerli ve yabancı turistlerin ziyaret etmesine izin verilen cezaevinin içler acısı durumunu görenler tepki gösteriyor.

Onarımı tamamlanamayan cezaevi içindeki tarihi binaların duvarlarında otlar yeşermeye başladı. Çocuk Islahevi bölümünün avlusunda sergilenen ve o dönemin mahkumlarını taşıyan araç ise hurdaya dönmüş durumda. Cezaevinin bu olumsuz görüntüleri ise turistlerin tepkisini çekiyor.

 

MÖ 2000 yıllarında Gaskalılar döneminde kurulan ve birçok uygarlığa ev sahibi yaptıktan sonra Osmanlı Dönemi’nde büyütülen kentte, 1882 yılından 1996 yılına kadar cezaevi olarak kullanılan binaları yılda 150 bin yerli ve yabancı turistin ziyaret ettiği belirtildi. 37 koğuş, 21 disiplin hücresi ile 64 müşahede hücresi bulunan cezaevi, 2005 yılında Adalet ve Deniz Müzesi’ne dönüştürülmesi için restore edilmesi planlandı. Ancak ödenek yokluğu nedeniyle çalışmalara başlanamadı.

Şu anda kaderine terk edilen ve halen ziyaretçilere açık olan cezaevinin duvarlarında ve avlularında ise ağaç büyüklüğünde otlar bitmeye başladı. Duvarlardaki sıvaların ise nemden dolayı döküldüğü dikkat çekti. Ayrıca çürüyen tahta ve pas tutan demir kapıların bir çoğu ise kullanılamaz hale geldi.

Hürriyet, 01.10.2008

İSA'NIN İSMİ GEÇEN EN ESKİ KAYIT BULUNDU

 

 

Fransız sualtı arkeoloğu Franck Goddio başkanlığında İskenderiye limanında kazı yapan uluslar arası bir ekip geçen hafta ufak bir kap buldular. MÖ 2. yüzyıl ile MS 1. yüzyıl aralığına tarihlenen bu kabın üzerinde "DIA CHRSTOU O GOISTAIS" yazmakta. “Sihirbaz İsa’dan” veya “İsa’dan sihirbaza” şeklinde, iki farklı tarzda tercüme edilebilen bu cümle bilim dünyasında büyük bir sansasyona yol açtı.  

 

Eğer burada bahsedilen “CHRSTOU” yani İsa, İncil’de geçen Peygamber İsa ise, bu satır şimdiye dek İsa ile ilgili bulunmuş en eski belge olma özelliğine sahip. Aynı zamanda, İsa’nın sihirbaz özelliğini de vurguladığı için, en erken Hıristiyanlığın Paganizm ile birlikte varolduğunun ispatı da kabul edilebilir. 

 

Oxford Sualtı Arkeoloji Merkezi’nin kurucularından olan Goddio “Burada bahsedilenin İsa Peygamber olması mümkün, çünkü ilk başlarda yaptığı mucizelerle tanınmıştı” demekte. Goddio ve ekibi bu batık limanda yaptıkları araştırma ve kazılar sırasında şu anda batmış olan ve bir zamanlar üzerinde Kleopatra’nın sarayı olduğu düşünülen Antirhodos Adası’nı da buldular. 

Discovery News, Haber: Jennifer Viegas, 01.10.2008 

ROMA İMPARATORLUĞU'NUN İLK KİLİSESİ BURSA ORHANELİ'NDE BULUNDU





Bursa'nın Orhaneli İlçesi'ne bağlı Derecik Köyü'nde 2000 yılında bulunan ''Derecik Bazilikası''nın, Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu tarafından resmi din olarak kabul edilmesinden sonra inşa edilen ilk kiliselerden biri olduğu bildirildi.


Uludağ Üniversitesi (UÜ) Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof.Dr. Mustafa Şahin, , Büyükorhan İlçesi'ne bağlı Derecik Köyü'nde 2000 yılında bir vatandaş tarafından bulunan ''Derecik Bazilikası''nda yapılan kazıların bu yılki bölümünün tamamlandığını söyledi.
Uludağ ve Lozan üniversiteleri arasında 2006 yılında imzalanan protokol kapsamında, Arkeoloj Müzesi Müdürlüğü başkanlığında, UÜ ve Lozan üniversitelerinin bilimsel danışmanlığında 2007 yılında başlatılan kazıların bu yılki bölümünde çok önemli bir keşifte bulunduklarını ifade eden Şahin, şunları kaydetti:


''Kazılar Lozan Üniversitesinden Prof.Dr. Michel Fuchs ile benim gözetimimde yapılıyor. Bu yılki kazılarda, çok önemli bir keşif yaptık. Hıristiyanlığın Roma İmparatorluğu tarafından resmi din olarak kabul edilmesinden sonra yapılan ilk kiliselerden biri, belki de ilk kilisenin Derecik Bazilikası olduğunu tespit ettik. Antik kaynaklara göre, İstanbul'da yaşayan Aziz Eytikanos, Hıristiyanlığın resmi din olarak kabul edilmesinden sonra, inzivaya çekilmek için İstanbul'dan ayrılarak bilinmeyen bir yere gidip kendi kilisesini kurmuş ve Hıristiyanlık dinini buradan yaymaya çalışmıştır.


Antik kaynaklarda rivayet edilen bu kilisenin nerede olduğu bugüne kadar bilinmiyordu. Bu sene Derecik'te ortaya çıkarılan bir yazıtta Eytikanos ismi geçiyor. Bu yazıttan hareketle Derecik Bazilikası'nın Aziz Eytikanos tarafından kurulan ilk kilise olduğu belgelenmiş oldu. Bu Hıristiyanlık açısından çok önemli bir keşif. Ayrıca, bu isim Derecik Bazilikası'nın da ilk olarak MS 340 yılında inşa edildiğini göstermektedir ki, bu tarih Hıristiyanlığın resmi din olarak kabul edilmesinden sonra bugüne kadar bilinen en eski kilisenin burada olduğu anlamına gelmektedir. Bu özelliği de kilisenin önemini bir kat daha artırmaktadır.''

Prof.Dr. Şahin, ayrıca bu yılki kazılarda yine bazilikanın altında Roma döneminde yapılan bir tapınağın varlığını tespit ettiklerine işaret ederek, tapınağın, Yunan mitolojisindeki ''baş tanrı Zeus'' için yapıldığını belirlediklerini vurguladı.


Bazilikanın, Zeus tapınağının üzerine inşa edildiğini anlatan Şahin, şunları söyledi:
''Bazilikanın altında mimari bir blok bulundu. Bunun üzerindeki bezemelere göre bu tapınak ünlü Roma İmparatoru Hadrian tarafından MS 2. yüzyılda inşa edilmiş. 2000 yılında Bursa Müze Müdürlüğü tarafından yapılan kurtarma kazılarında da üzerinde Arapça harflerin yer aldığı mühürler ve yüzük taşları bulunmuştu. Bunlar da bu kutsal alanın, İslam döneminde de saygı gördüğünün önemli bir göstergesi. Bulunan kalıntılar, bölgenin hem çok tanrılı, hem Hıristiyanlık hem de İslam kabul edildikten sonra saygı gördüğünün önemli göstergeleridir.''

TürkiyeTurizm.com, 30.09.2008

800 YILLIK KAFATASI YÜZÜNE KAVUŞTU





Sabancı Vakfı’nın sponsorluğunda yürütülen ve son yılların en büyük arkeolojik çalışmaları arasında gösterilen İzmir’deki antik Metropolis kazılarında bulunan bir kafatasının yüz bölgesi yapılandırıldı. Cinayete kurban gitmiş ve kime ait olduğu bilinmeyen iskeletlere ait kafataslarının yeniden yüzlendirilmesi tekniği Türk uzmanlarca ilk defa İzmir’de sürdürülen arkeoloji kazılarından çıkan kafa kemikleri üzerinde uygulanmaya başlandı. Çalışma Türkiye’de yeniden yüzlendirme tekniği denince akla ilk gelen isim olan Adli Tıp Uzmanı Sadi Çağdır ve Restoratör Nur Direr tarafından yapıldı. Adli Tıp biliminin son yıllarda gelişen branşlarından biri olan kafatası yüzlendirme tekniğinde, kazılarda bulunan kafatasları cinsiyet, yaş ve benzeri etkenler göz önüne alınarak tasarlanıyor ve sonra da kil veya plasterinle kaplanarak aslına uygun hale getiriliyor.

Kazılarda ortaya çıkan iskeletlerin kime ait olduğunun çoğu zaman belirlenemediğini kaydeden uzmanlar, geliştirilen yeni tekniklerle çıkan iskeletlerin kime ait olduğunun tespit edilebileceğini söyledi. Ölen kişiye ait kafatası ve yüzün nasıl bir görünüme sahip olduğunu tespit etmeye çalıştıklarını, bu tekniğin cinayetlerde veya kayıp vakalarında da kullanıldığını ifade eden Nur Direr, “Yeniden yüzlendirilen kafatasları ardından uzun süredir kayıp olan kişilere ait fotoğraflarla karşılaştırılarak bunlardan birine benzeyip benzemediği tespit ediyoruz. Bazen kesin olarak sonuca varılabildiği gibi emin olmak için benzediği düşünülen kişinin yakınlarından DNA örneği de alınıyor. Böylece karşılaştırmalar sonucu meçhul iskeletin kime ait olduğu netleştirilince soruşturma da bu doğrultuda ölen kişinin çevresini de kapsayacak şekilde genişletiliyor” dedi.

Kazılar sırasında çok sayıda kafatası ve iskelet bulunduğunu belirten kazı ekibi sorumlularından Dokuz Eylül Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Dr. Ali Öz, bunlardan 12’sini yeniden yüzlendirme yapmak üzere seçtiklerini belirtiyor. Bunlar arasında en iyi durumda olan ve Araplıtepe kilisesinde bulunmuş olan MS 12. yüzyılda yaşamış bir kişiye ait kafatasına yüzlendirme yapılmasına karar verilmiş. Kazı ekibi tarafından davet edilen Çağdır ve Direr ise çalışmalarını kısa sürede sonlandırmışlar. Yüzlendirilen kafatası üzerinde yapılan araştırma bulguları, bu kişinin maceralı bir hayat yaşamış olduğunu ortaya koyuyor. Zira kafatası üzerinde farklı zamanlarda oluşmuş iki kılıç darbesinin izleri var. İşin ilginç tarafı, şahıs, kafasına aldığı birinci kılıç darbesinin ardından yaşamaya devam etmiş” diye konuştu.
 

Kilisede bulunmuş olması nedeniyle, iskeletin, bir din görevlisine veya orayı korumaya çalışan bir askere ait olabileceğini söyleyen Ali Öz, “Bulunan kafatasının kimler tarafından darbe aldığı şu anda meçhul. Ancak yaşadığı dönem olan 12. yüzyılda İzmir ve civarı sık sık Türklerin veya korsanların akınlarına uğradığından bu çatışmalardan birinde ölmüş olabileceği sanılıyor. Bu konudaki araştırmalar ve değerlendirmelerimiz devam etmekte” diye konuştu. Öz, geçmiş yıllarda dünyada bu alanda yapılan çalışmalarda Ramses ve J. S. Bach gibi tarihteki ünlü kişilere ait olduğu sanılan kafataslarına da yüzlendirme yapıldığını belirterek, “Türkiye’de daha önceki iki çalışma İngilizler tarafından yapıldı. Karya Kraliçesi Ada ve Frigya Kralı Midas. Fakat Metropolis’teki çalışma Türkiye’de Türk ekipler tarafından yapılan ilk çalışmadır. Bu gibi durumlar Metropolis insanının profilini belirlemesinin yanında, geçmişteki savaş, katliam, suikast ve doğal afetler gibi olayların aydınlatılmasında da faydalı olacaktır” diyor.

Taraf, 30.09.2008

TARİHİ ESER KAÇAKÇILARINA DARBE

 

Adana'nın Kozan İlçesi'nde Roma dönemine ait lahit ele geçirildi. Olayla ilgili 9 kişi gözaltına alındı.

 

Edinilen bilgiye göre, Çukurören Köyü kırsalında tarihi eser kaçakçılarının kazı yaptığını tespit eden güvenlik güçleri, düzenledikleri operasyonda, kazı sonucu çıkarıldığı belirlenen Roma dönemine ait çocuk lahdi buldu.

 

Lahdin, 1 metre uzunluğunda ve 50 santimetre genişliğinde olduğu, Roma döneminde kapağının kurşunla mühürlendiği ve henüz açılmadığı için değerinin yüksek olduğu belirtildi.

 

Üzerinde savaş arabası, güneş, defne yaprağı ve aslan başı kabartmalı motiflerin bulunduğu lahdin, Adana Müze Müdürlüğü yetkilerine teslim edildi.

 

Operasyonda A.K, T.B, M.Ü, A.C, A.Ü, D.B, H.O, M.C. ve G.C. adlı kişiler de gözaltına alındı. Şahıslara ait araç ve evlerde yapılan aramalarda ise av tüfeği ile bu tüfeğe ait 10 fişek ele geçirildi.

Zanlıların, işlemlerinin ardından adliyeye sevk edilecekleri öğrenildi.

Adana Kent Haber, 30.09.2008

MUMYALI MÜZEYE YOĞUN İLGİ

 

 

Aksaray Müzesi Müdürü Yücel Kiper, gazetelerde ve internet haber sitelerinde sık sık yer bulan mumya haberleri sayesinde, acentelerin Aksaray Müzesi'ni de tur kapsamına aldığını söyledi.

Kiper, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 2006 yılında faaliyete geçen Aksaray Müzesi'nin sahip olduğu arkeolojik eserlerle, Türkiye'nin sayılı müzeleri arasında yer aldığını belirtti.

Aksaray'da Güvercinkayası, Aşıklı Höyük ve Acemhöyük'te uzun yıllardır kazı çalışması yapıldığını ifade eden Kiper, kazı bölgelerinden çıkartılan eserlerle birlikte kaçak kazılar sonucu yakalanan ve vatandaşlardan satın alınan binlerce eserin müzeye kazandırıldığını bildirdi.

Kiper, Aksaray Müzesi'nin eser koleksiyonu bakımından 10 bini aşkın arkeolojik eserle, Türkiye'nin sayılı müzeleri arasında yer aldığını ve ziyaretçilerin ilgisini çektiğini vurgulayarak, şunları kaydetti:

"Bu yıl içinde Anadolu Ajansının Aksaray Müzesi'ndeki mumyalarla ilgili geçtiği haberlerin gazete ve internet haber sitelerinde yer almasıyla, ilgi arttı. Gazetelerde ve internet haber sitelerinde sık sık yer bulan mumya haberleri sayesinde acenteler, Aksaray Müzesi'ni tur kapsamına aldı. Kapadokya gezisine gelen turistler de müzeyi ziyarete geliyor. Özellikle mumyalar, turistleri ve turları müzeye çekiyor."

Aksaray Müzesi'nde en çok ilgiyi mumyaların çektiğini belirten Kiper, "Bunlar içinde kendine has özellikleriyle Çanlı Kilise'den çıkan mumyalardan kedi ve çocuk mumyası, en çok ilgiyi çekiyor. Ayrıca Aşıklı Höyük'ten çıkartılan 10 bin yıllık dünyanın beyin ameliyatlı ilk kafatası da büyük ilgi görüyor" diye konuştu.

Kiper, bu yılın ilk 8 ayında 6 bine yakın ziyaretçinin müzeyi gezdiğini, müzeye olan ilginin her geçen gün artığını sözlerine ekledi.

Cnn Türk, 30.09.2008

TARİHİ İKİ BİNAYI BELEDİYE ALDI





İzmit Belediye Başkanı Halil Vehbi Yenice, belediye sınırları içinde bulunan, yasal engeller nedeniyle yıkılamadığı için ciddi sıkıntı yaratan iki tarihi ahşap binayı belediye olarak satın aldı. Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu’ndan bu iki binanın yıkılıp, yerine aynı projeyle yapım izni alınabilirse, iki tarihi bina kültür ve sanat merkezi olarak kente kazandırılacak.
 

İzmit Belediye Başkanı Halil Vehbi Yenice, tarihi evlerin yoğunlukta olduğu Veli Ahmet, Hacı Hasan, Akçakoca ve Orhan Mahallelerinde İzmit’in tarihi ve kültürel mastır planının çıkarılması gerektiğini savunuyor. Yıllar önce, ahşap, çamur ve kerpiçten yapılan tarihi binaların büyük bölümünde bugün oturulamadığı gibi, bulundukları çevrede de çok ciddi tehlike oluşturuyorlar. Tarihi binaların taşıyıcı aksamlarının yetersizliği nedeniyle restore edilmelerine de imkan yok. Bu tarihi binalar ancak tamamen yıkılacak ve yerlerine aynıları yapılacak.
 

İzmit Belediyesi sınırları içinde yıkılmaya yüz tutmuş tarihi binalardan 194 adet bulunuyor. Tarihi eser konumunda olan sivil mimari örneği bu binalar kentte sadece çirkin görüntü ve tehlike yaratmıyor. Büyük bölümü boş olan bu binalar ayyaşların ve tinercilerin mekanı olması nedeniyle de çok tehlikeli ve çevrenin huzurunu bozuyor.


İzmit Belediye Başkanı Halil Vehbi Yenice, belediye sınırları içinde 353 adet tarihi yapı bulunduğunu, bu yapıların 194 adedinin yıkılmaya yüz tutmuş, restore edilmesi imkansız ev olduğunu belirtiyor.


İzmit Belediyesi olarak tarihi evlerin genel konumları ile ilgili bir çalışma başlatıldı. 120 tanesi boş olan tarihi ahşap evlerin belediye tarafından sahiplerinden satın alınması gündeme geldi.


Hacı Hasan Mahallesi Yukarıpazar Caddesi üzerinde bulunan eski üç katlı binayı, sahibi içinde oturmadığı, yıkıp yenisini de yaptıramadığı için belediye tarafından 220 bin YTL’ye satın alınmış. İzmit Belediyesi aynı şekilde Akçakoca Mahallesi Sırrıpaşa Yokuşu Pembe Köşk karşısındaki yıkılması an meselesi olan eski binayı da 320 bin YTL’ye sahibinden satın almış. Belediye, Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu’ndan gerekli izni alabilirse, bu iki binayı kente kültür ve sanat merkezi olarak kazandırmayı planlıyor.


İzmit Belediye Başkanı Halil Vehbi Yenice, tehlike yaratan eski tarihi binaların yıkılıp kente kazandırılması için mutlaka kamuoyu desteğine ihtiyaç duyduklarını söylüyor. Yenice, şöyle konuşuyor:
“ Belediye olarak biz, Kocaeli Üniversitesi Mimarlık Bölümü öğrencilerinin de desteği ile 10 adet ahşap tarihi evin rölövesini çizdirdik. Bu şekildeki evlerden sadece birinin rölövesini yaptırmak çok pahalı. Proje maliyeti ise 40-50 bin YTL’yi buluyor. Bu nedenle mülk sahipleri binaların yıkılması ya da müşteri bulabilirse satılması taraftarı. Biz belediye olarak meclisten bir karar çıkardık. Bu şekildeki binaların tespitini yaptık. Bu şekilde 194 bina bulunuyor. Bunlardan birçoğunun çok fazla tarihi özelliği olmadığı için Anıtlar Kurulu’ndan gerekli yıkım izni alınabilirse, arsa büyüklüklerine göre tip projeler uygulayabiliriz. Amacımız, tarihi binaları kullanılabilir hale getirip, fonksiyon yüklenebilir olmasını sağlamak. Yıkılıp yenisi yapılacak binaları kente ev pansiyon, otel, kültür ve sanat merkezi olarak kazandırabiliriz. Göynük ve Beypazarı’nda buna benzer projeler başarıyla uygulanmış.”

Özgür Kocaeli, 30.09.2008



Christie's kataloğundaki bu eser,

İznik çini geleneğinin beklenmedik bir örneği olarak
Kabe'yi temsil etmesiyle dikkatleri topluyor.

TÜRK VE İSLAM ESTETİĞİNE MEZAT

 

Christie's müzayede evi, 7 Ekim'de Hint ve İslam dünyasına ait eserleri satışa çıkartacak.

Eserler arasında, Fatımi Kraliyet Hazineleri'ne ait kaya kristali ibrik ve Şam'da 1230'lu yıllarda metal işçiliğinin ustası Muhammed İbn Kutluk El Mevsili tarafından tasarlanıp üretilen gümüş ve bakır karışımı tütsü kabı öne çıkıyor.

Öte yandan, Cafer Gazi kütüphanesi koleksiyonunun parçaları da bu müzayedede satışa sunulacak.

Çoğu Osmanlı Sultanları veya İran Şahları tarafından görevlendirilen sanatçıların gözde iki eseri arasında, Fatih Sultan Mehmet'e atfedilen el yazması da var.

Yine, Osmanlı İmparatorluğu'na ait İznik Çinileri de Christie's müzayedesinin eserleri arasında yer alıyor.

Her biri 65x35 santimetre büyüklüğündeki bu çiniler arasında öne çıkan, Mekke ve çevresini tasvir eden ve 1640'ta yapılan imzalı çininin, 150.000 ila 250.000 sterline satılması tahmin ediliyor.

Müzayededen beklenen toplam hasılat ise, tam 11 milyon sterlin.

Sabah, 30.09.2008

KATAKEKAUMENE 'YANIK ÜLKE'DE 15 BİN YILLIK KAYA RESMİ BULUNDU





Manisa'nın Salihli İlçesi'nde, yörenin turizm potansiyelini artırmak üzere yürütülen Katakekaumene "Yanık Ülke" Jeopark Projesi çalışmaları sırasında prehistorik döneme ait elle çizilmiş kaya resmi bulundu.

 

Adnan Menderes Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Engin Akdeniz'in başkanlığında, ADÜ ile Ege Üniversitesi (EÜ) Arkeoloji bölümlerinden öğrencilerin oluşturduğu sekiz kişilik bir ekibin TÜBİTAK Sosyal ve Beşeri Bilimler Araştırma Grubu destekli "Prehistorik ve Protohistorik Çağlarda Manisa ve Çevresi" başlıklı yüzey araştırmasının 2008 yılı çalışmalarında bulunan resmin yaklaşık 15 bin yıl önceye dayandığı belirlendi.


Salihli Demirköprü Barajı'nın çevresinde, Yeni Sindel Köyünün yakınlarında yer alan kayalık arazideki bir kaya üzerinde yer alan resimlerin kırmızı ve vişne çürüğü renklerinde kök boya ile çizilmiş olduğu görüldü.


Araştırma Ekibi Başkanı Doç.Dr. Engin Akdeniz, bölgenin prehistorik çağ açısından son derece önemli bir yer olduğunu ifade etti, Sindel Dağı ve Sarıkaya ile Gökçukuru mevkilerinde gerçekleştirdikleri çalışmalarda önemli bilgilere ulaştıklarını söyledi.


Buna göre Sarıkaya'da daha önce üzerinde hiçbir bilimsel çalışma gerçekleştirilmemiş bir kaya resminin belirlendiğini kaydeden Doç.Dr. Akdeniz, resimde net olarak üç elin görüldüğünü söyledi.


Doç.Dr. Akdeniz "Üzerinde halen çalıştığımız, kırmızı boyanın hakim olduğu, vişne çürüğü renginde de izlerin bulunduğu resmin prehistorik çağlara ait olduğu anlaşılmaktadır. Gökçukuru mevkisinde ise bu insanların yaşam alanı olarak kullanımına uygun kaya sığınakları bulunmuştur," dedi.


Resmin ortaya çıkarıldığı yere çok yakın bir noktada, Demirköprü Barajı'nın yapımı sırasında (1954-1960) çok sayıda ayak izinin bulunduğunu bildiren Doç.Dr. Akdeniz, şunları kaydetti:
"Bunların farklı olmasına karşın genel olarak bölgedeki buluntuların yaklaşık 12-10 bin yıl öncesine dayandığı genel bir görüş olarak kabul edilebilir. Bu tarih MÖ 10-8 bin yıllarına denk gelmektedir. Ayak izleri ilk bulunduğunda 200 kadardı ancak bugün arazide yalnızca 12 ayak izi kaldı. İnce kül örtüsü üzerinde henüz yumuşakken yürüyen insanların ve hatta hayvanların bıraktığı çıplak ayak izleri daha sonraki patlamalar sırasında çevreye yayılan cüruf parçaları ile kaplanmıştır. Böylece bu ayak izleri zamanımıza kadar ulaşmıştır. Acil bir şekilde korunması gereken bu ayak izlerini bırakan insanların yaşadıkları yerlere dair kapsamlı bir çalışma yapılmamıştır." Doç.Dr. Akdeniz, ayak izleri, kaya resmi ve sığınaklar bir araya getirilip değerlendirildiğinde, yörede prehistorik çağ toplumlarına yönelik son derece önemli verilerin saptandığını belirtti.

Yanık Ülke Projesi
Öte yandan, Manisa Kula Belediyesi'nce yürütülen ve Salihli'nin de içinde yer aldığı Avrupa Birliği (AB) destekli Katakekaumene "Yanık Ülke" Jeopark Projesi çalışmalarıyla ilgili konuşan Proje Koordinatörü Prof.Dr. Yılmaz Savaşçın, projenin, yörenin barındırdığı jeolojik, tarihi ve kültürel zenginliği tek çatı altında toplayarak ülkenin ilk jeopark örgütlenmesinin kurulmasını amaçladığını kaydetti.


Bu şekilde UNESCO'nun Avrupa Jeopark ve Global Jeopark ağlarına katılımın sağlanması çalışmalarının yürütüleceğini ifade eden Prof.Dr. Savaşçın "Koruma ve dünya çapında tanıtma çalışmalarının birlikte yürütüleceği proje ile alan içinde kalan yerleşimlerin yeni proje ve yatırım imkanları ile geliştirilip geniş bir turizm potansiyeli yaratılacaktır," şeklinde konuştu.

TürkiyeTurizm.com, 29.09.2008

YENİ CAMİ KAPILARINI İBADETE AÇTI

 

1770 yılında Alime Hatun tarafından yaptırılan tarihi Yeni Camii’nin restorasyonu tamamlanarak bayram öncesinde ibadete açıldı. Sadece minaresi tarihi olan Yeni Camii’nin onarım çalışmalarının tamamlanmasının ardından vatandaşlar bu camide namaz kılmaya başladı.

Mahkeme Çarşısı olarak adlandırılan bölgede bulunan Yeni Cami Vakıflar Bölge Müdürlügü tarafından yaklaşık 4.5 ay önce onarıma alınmıştı.

1770 yılında Alime Hatun tarafından yaptırılan ve sadece minaresi günümüze kadar gelmeyi başaran Yeni Camii, 1940’lı yıllarda harap duruma düşünce yıkılarak yerine daha büyük bir cami yapıldı.

Onarıma alınan Yeni Cami’de çatı, dış cephedeki taşları yenilen caminin, tuvaletleri de yeniden düzenlendi. Son cemaat bölümü kesme taştan kemerli bir şekilde yeniden yapılan cami içerisi ahşap kaplama olarak yapıldı.

Cami bahçesinde çevre düzenlemesi yapılarak mevcut ağaçlar korundu. Cami önünde yer alan büfe, taksi durağı ve sebze hali kaldırılarak, caminin karşısında bulunan tarihi Subaşı Hanı ile bütünleşmesi sağlandı. Yıkılan sebze halinde ise tarihi dokuya uygun küçük bir park yapma çalışmaları ise devam ediyor.

Sivas Hürdoğan, 29.09.2008

İSVEÇ'TE ÇOK ÖZEL BİR KILIÇ BULUNDU

 

İsveçli arkeologlar Falbygden yakınlarındaki bir kazıda Bronz Çağı’na ait bir mezarda olağanüstü bir kılıç buldular. Falbygdens Müzesi yetkilisi Peter Jankavs’ın açıklamasına göre bölgedeki mezarların ilkinde yapılan kazıda bulunan kılıç, atbaşı şeklinde bir kabzaya sahip ve binlerce yıldan sonra hala çok iyi durumda. 5000 yıllık bir mezarın girişinde bulunan kılıç aslında 3000 yıllık, bu da mezarların daha sonraki çağlarda tekrar kullanıldığını düşündürüyor. 

 

Falbygden ve Västergötland müzelerinden arkeologlarla yürütülen kazılar henüz iki haftalık olmasına rağmen çok önemli buluntulara rastlandı. Kazı sonunda tüm eserler Falbygden Müzesi’nde sergilenecek.

thelocal.se, 26.09.2008

AKM YIKILMIYOR (BABA YAPTI, OĞLU YENİLİYOR)

 

İstanbulluların tepkisi etkili oldu. Taksim’deki Atatürk Kültür Merkezi yıkılmıyor. Yenileniyor. 2009 yılı eylül ayında yenileme tamamlanmış olacak.

AKM’nin ilginç bir hikayesi vardır. Dr. Lütfi Kırdar İstanbul Belediye Başkanı iken, Batı türü sanat etkinlikleri için İstanbul'da tek bir mekan olmadığını söyleyerek, İl Genel Meclisi'nden Taksim'de bir opera binası ve Taşlık'ta bir açıkhava tiyatrosu yapımı için karar çıkardı.

O zamanın kafasıyla dünyanın en ünlü mimarlarıyla temasa geçildi. Uluslararası yarışmada kazanan proje, savaş nedeniyle uygulanamadı. 1946'da proje küçültülerek temel atıldı. Belediye para bulamayınca proje yarım kaldı. 1953'te dünyaca ünlü mimarlar Prof. Bonatz ile Prof. Holzmeister İstanbul'a davet edilerek görüşleri alındı. 1956'da özel bir büro kuruldu. Başına rahmetli mimar Hayati Tabanlıoğlu getirildi. Yeni bir tasarıma dayalı bina 1969'da tamamlandı, 1970 yılında yandı. Onarımda Hayati Tabanlıoğlu'nun çizimiyle birçok şey değiştirildi. 1.300 kişilik büyük salon, 500 kişilik konser salonu ve 250 kişilik sinema, 200 kişilik oda tiyatrosu salonlarıyla AKM 1978 yılında tekrar hizmete açıldı.

İki yıl önce AKM’nin yıkılarak yerine yeni bir bina yapılması gündeme geldi. Halbuki Prof.Dr. Mete Tapan başkanlığında, Prof. Hale Çıracı, Sait Karabulut, Ömer Korman ve Habibe Silahtar'dan oluşan "Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu", cumhuriyet döneminin örnek modern binalarından biri ve de bir "kültür varlığı" olarak AKM binasının korunmasına karar vermişti.

Hükümet sonunda binanın yıkımından vazgeçti. 2010 yılı İstanbul Kültür Başkenti Projesi kapsamında yenilenmesi uygun görüldü. Yenileme giderleri bu proje için ayırılan fonlardan karşılanacak. Yenileme sorumluluğunu AKM’nin mimarı, rahmetli Hayati Tabanlıoğlu’nun oğlu Murat Tabanlıoğlu (Viyana T.Ü., 1986) ile Melkan Gürsel Tabanlıoğlu ( İ.T.Ü., 1993) “bila bedel” üstlenmiş durumda.

Murat Tabanlıoğlu’nun verdiği bilgiye göre, AKM binası, “opera, bale ve filarmoni” etkinlikleri için günün ihtiyaçlarına ve ileri teknolojinin gereklerine göre yenileniyor. Bina depreme karşı güçlendiriliyor. Tüm girişler öne alınıyor. Ön cephede ana çizgiler korunarak alüminyum malzeme kaldırılıyor. Sahne teknolojisi yenileniyor. Sanat galerisi yeniden düzenleniyor. Salon ana çizgiler korunarak yenileniyor. Prova salonları yapılıyor. Yangın sistemi havalandırma sistemi güçlendiriliyor.

Verilen bilgiye göre, yenileme işi başlamış durumda. Şimdilerde binanın içi boşaltılıyor. Kullanılmayacak koltuklar ve malzemeler ihtiyacı olan bölge tiyatrolarına gönderiliyor.

Murat Tabanlıoğlu, “Yenileme sorumluluğunu üstlenince ilk işim bu binanın yapımında babamla çalışan ekibi bir araya toplamak oldu. Çoğu ölmüştü ama hayatta olanlar yenileme için çalışıyorlar. Sahne ve teknik donanımın tasarımcısı Düsseldorf Operası'nın da sahne donanımını yapan dünyaca ünlü mimar Willi Ehle idi. O da vefat etmiş. Yenilemede İngiliz Kraliyet Operası’nın sahne ve teknik donanım danışmanı Ann Minors’dan, akustik konusunda ise Robert Essert’in danışmanlığından yararlanacağız.” diyor. AKM'nin, teknik donanımı çok önemli. Bu donanımın değeri bina değerinin 4 katı kadar. Salondan daha büyük ve de 40 metre yüksekliğinde sahnesi var. Sahne bütünüyle iniyor, çıkıyor, tabanı mekanik olarak dalgalanıyor. Daha önce mekanik olan donanım da otomasyona gidiliyor.

Ümit edilir ki, yenileme için gerekli ödenek bulunur. Ödemeler zamanında yapılır. İşler aksamaz ve de planlandığı gibi yenileme gelecek yılın sonbaharına kadar tamamlanır.

Hürriyet, Yazı: Güngör Uras, 29.09.2008

BALAT'TA RESTORASYON PİŞMANLIĞI





UNESCO tarafından dünya mirasına dahil edilerek restorasyonu tamamlanan İstanbul’un Fener-Balat’ın sakinleri ikiye bölündü. “Evleri Patrik alacak” dedikodusuyla restorasyona karşı olanlar, şimdi evlerini tamir edebilmek için yardım istiyor.

İstanbul’un eski semtlerindeki evlerde yapılan restorasyon çalışmaları artık normal hale geldi. UNESCO’nun Fener - Balat Rehabilitasyon Projesi adıyla yapılan dünya mirasını koruma projesinin sonuçlarıysa hayli değişik oldu.

Bu değişikliğin en çok görüldüğü yerlerden biri Fener semtindeki Merdivenli Yokuş adlı sokak. Saydığım kadarıyla 96 basamaklı bir merdivenden oluşan bir sokak burası. Sokağın solundaki evler restorasyonu kabul etmiş, sağındaki evler etmemiş.

Bu nedenle önünüzde uzayıp giden sokağın sağındaki harabe yapıların karşısına muhteşem evler düşmüş. Aradaki tezat o kadar belirgin ki, sokakta sanki iki dünya karşı karşıya birbirine bakıyor.

Evlerini restorasyona verenlerin keyfi yerinde ve bir sürü işini ücretsiz olarak hallettikleri için de memnunlar. Çeşitli rivayetlere inanıp evlerini teslim etmeyenlerse, ortaya çıkan durumdan pişman ve “Bir daha böyle restorasyonlar olursa biz de katkı sunarız” diye kendi kendilerine söz vermişler.

Evini restore ettirmeyenlerden biri Ayşe Can’la bu inadının nedenini konuşuyoruz. Durumu şöyle özetliyor: “Bize dediler ki, ‘Patrikhane evlerinize sahip çıkacak.’ Şu an değil ama on sene sonra el konulacağı rivayeti dolaştı.

Bu nedenle biz de evlerimizi restorasyona vermedik ama karşıdakiler verdiler. O yüzden onların evlerine bakım ve onarım yapıldı, bizimkiler olduğu gibi duruyor. Ayrıca bir şey olmadı. Yani evlerini kimse almadı. Ne güzel onlar evlerini tamir ettiler ama bizim evlere kimse dokunmadı, eskiliğiyle kaldı’’ dedi.

Evinin tamire ihtiyacının olduğunu da söyleyen Can “Benim mutfağım çok kötü. Ayrıca yağmur yağınca buralardan su sızıyor. Şimdi ‘paranın bir kısmını siz bir kısmını biz verelim tamiratı yapalım’ deseler yapacağız. Fakat artık zamanı geçmiş sanırım’’ diyor.

Evlerini vermemelerinde ev sahibinin sorumlu olduğunu söyleyen Hasibe Abla, onu suçlayıp şöyle diyor: “Bizim ev sahibi korktu evi restore etmekten. ‘Hükümet sizden alacak’ dediler. Halbuki önüne yazıyı getiriyorlar.

Okursun, beğenirsen imzalarsın, beğenmezsen imzalamazsın. Yoksa kimsenin zorla alacak hali yok. Fakat bizim ev sahibi dedikodulardan korktu. Böylece evi tamire vermedi.”

Merdivenli Yokuş Sokağı’nın en başında bulunan bakkalı işleten Şakir Bey’de insanların semtin eski sahipleri Rumlar, Ermenilerden korkması yüzünden evlerini vermediklerini söylüyor. Şakir “Eskiden burada Rumlar, Ermeniler, Hıristiyanlar vardı.

Buradakilere dediler ki ‘Rumlar geri gelecek, Hıristiyanlar gelecek.’ O yüzden millet korktu. Çünkü siz bilmezsiniz, ben 18 yaşlarımda iken 6-7 Eylül’de buradan bir sürü yabancı insan gitti. Burada da yağma ve talan oldu. O yüzden millete böyle söylenince korktular. Ama gördüler şimdi öyle bir şey yok. Bu nedenle restorasyona evini vermeyenler pişman oldu şimdi’’ diyor.

Evini restore edenlerden biri Aziz Bey. Onun evi sol tarafta bulunuyor. Üzerinde UNESCO’nun ve AB’nin işareti var. Aziz Bey “İnsanlar boşu boşuna korkuyor. Kimse araştırmıyor ancak, oturdukları yerden uydurmaları konuşuyorlar. Hal böyle olunca millet korktu ve evlerini restore ettirmedi, bazıları da etmek istedi fakat aranılan şartlar evlerin yoktu. Biz evi restore ettik, evimiz nefes aldı” diye anlatıyor yaşananları.

Buradaki arsaların yakın zaman içinde değerlenmesini bekledikleri için evlerini restorasyon ettirmeyenler de var. Bunlardan biri Fenercan Kıraathanesi’ni işleten Sadık bey.

Sadık Bey pişmanlığını şu sözlerle anlatıyor: “Buraya için ‘turistler gelecek, Taksim gibi olacak’ dediler. Milletin aklında böyle şeyler olunca evlerini restore etmekten korktu. Fakat yine de pişman olduk evlerimizi tamir etmemekten.”

Taraf, Yazı: Maaz İbrahimoğlu, 29.09.2008



İKİNCİ KARTACA'NIN LİMANI SARDUNYA'DA

Sardunya Adası’ndaki çalışan arkeologlar geçen hafta Fenikelilerin Akdeniz’de Kartaca’dan sonraki en önemli kolonisi olan Tharros şehrinin limanını bulduklarını açıkladılar. Cagliari Üniversitesi’nden arkeologlar, şehrin şu anda sualtında olan limanını da şehrin kalıntılarının birkaç kilometre ilerisinde buldular. 

 

Batı Sardunya’da, Oristano Körfezi’ne hakim bir kıstakta kurulu olan şehirde kazılar uzun yıllardır sürmekte idi ama liman, uzun araştırmalar sonunda yeni keşfedildi. Son araştırmalarda sualtında kumtaşından yapılmış, 100 m uzunluğunda ve 4 m genişliğinde duvarlar bulundu. Ayrıca, aynen Kartaca’da olduğu gibi, burada da ana kayaya oyularak yapılmış bir iç limana rastlandı. 

 

Araştırmacıların belirttiğine göre, ilk yapılan tespitler sonucunda limanın sahilinin 225 m, denize açılımının ise 190 m olduğu anlaşıldı. Ayrıca güvenli bir yanaşma sağlamak için kayalar arasından 50 m'lik bir kanal da açılmış. 

 

Tharros şehri MÖ 8. yüzyılda, Fenikeliler tarafından bir ticaret kolonisi olarak kuruldu. Aslında Akdeniz’de bugün de varolan, Cagliari, Palermo, Cadiz, Malaga, Tanca gibi birçok şehrin kuruluşu Fenike’lilere ait. Romalılar döneminde de oldukça kalabalık bir nüfusa sahip olan Tharros MS 10. yüzyılda Arap istilaları sırasında tahrip oldu. 

ANSA, 25.09. 2008

MAĞARA İÇERİSİNDEKİ DERE TAŞTI

 

Zonguldak'ın kent girişinde bulunan Gökgöl Mağarası'nın içerisinden geçen dere taştı.


Son günlerde artan sağanak yağış nedeniyle Zonguldak-Ankara karayolunun 5. kilometresinde bulunan Gökgöl Mağarası'nın içerisinden geçen dere taştı.

875 metrelik mağaranın 575 metresi sular altında kaldı. Girişten 300 metre kadar gidilebilen mağara içerisinde bulunan elektrik kabloları ve sızan yağmur damlaları nedeniyle geçici olarak hizmete kapatıldı.

Zonguldak Kent Haber, 29.09.2008

GORDION BİRASI

 

Orta Anadolu’da, MÖ 700 yıllarında yaşamış olan Frig kralı Midas’a atfedilen bir mezar vardır.

Bu mezarın kazısı sırasında bulunan 157 farklı kapta, ölü gömme töreni sırasında sunulan içecekler vardı.

Bu içeceklerden bazılarının kalıntıları kaplarda hala mevcut ve Pennsylvania Üniversitesi Arkeoloji ve Antropoloji Müzesi yetkilileri yaptıkları moleküler araştırmalar sonucunda bir kapta arpa, bal ve üzüm kalıntıları buldular.

Bu büyük bir olasılıkla bal likörü, bira ve şarabın karıştırıldığı bir içecek olmalıydı.

Böylesi tarihsel bir formülün kötü bir sonuç vermeyeceğine inanan Dogfish Head Brewing şirketi bu formüle dayanarak “Midas’ın Dokunuşu” ismini verdikleri bir bira ürettiler. Safran ve Muskat üzüm ilavesi ile imal edilen bira 9 derece alkole sahip ve altın sarısı renkte. Kısıtlı üretim yapılan ve özel yerlerde satışa sunulan biranın az bulunmasına ve biraz pahalı olmasına karşın inanılmaz lezzetli olduğu vurgulanmakta. 

The Bowdoin Orient, Haber: Mac Evans, 26.09.2008

ULUCAK HÖYÜK'TE YENİ BULGULAR

 

İzmir’in Kemalpaşa İlçesi’ne bağlı Ulucak Beldesi’nde bulunan Ulucak Höyük’teki kazı çalışmaları sırasında rastlanan bulgular bölgenin tarihini 8800 yıl önceye götürüyor.

 

Ege Üniversitesi Protohistorya ve Önasya Arkeolojisi Ana Bilim Dalı Başkanı Prof. Altan Çilingiroğlu, 1995 yılından beri süren kazı çalışmalarında şu ana kadar çok önemli bilgilere ulaşıldığını belirtti. Prof.Dr. Çilingiroğlu, "Şu anda yaptığımız kazı çalışmalarında gelinen noktada bu bölgenin tarihinin büyük bir ihtimalle günümüzden 8800-8900 yıl öncesine çıkacağını tahmin ediyorum. Gerekli testler yapıldıktan sonra gerçek tarihi bileceğiz. Şu anda tam olarak bilemiyoruz. Ancak belirtiler şunu gösteriyor. Bu bölgede bir Akeramik (Çanak çömleğin olmadığı dönem) dönemine mi geliyoruz? Eğer bu ortaya çıkarsa, neolitik dönemin bambaşka bir safhasına geliyoruz demektir. Bu gerçekleşirse o zaman Ege bölgesinin prehistoryası bir kez daha değişecektir" dedi.

Hürriyet Ege, Haber: Ümit Yıldız, 29.09.2008

MÜZE GİRİŞİNDE OTOPARK PARASI ALINMASI TEPKİ ÇEKİYOR

 

Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı giriş kapısı olarak bilinen Kilyekoyu Ana Tanıtım Merkezi'ni ziyaret edenler, ücretsiz olan müzenin girişinde restoran işletmecisi tarafından otopark parası istenmesine tepki gösteriyor.

 

2005 yılında Meclis'ten çıkartılan bir kanunla milli park alanı içindeki tüm sevk ve idarenin yapılacak olan ihaleyi kazanan firmaya devredilmesine imkan sağlandı. 2006 yılında yapılan ihaleyi kazanan Ay Işığı firması 250 bin YTL ödeyerek bölgenin işletmeciliğini 29 yıllığına aldı. Aynı firma daha sonra zarar ettiği gerekçesiyle geçtiğimiz yıl sözleşmeyi tek taraflı feshetti.

Firma, Ana Tanıtım Merkezi'nde işlettiği kafe ve restoranları bir süreliğine kapattı. Şuan yemek hizmeti verilmeyen Ana Tanıtım Merkezi'nde amaçları sadece içerideki müzeyi gezmek olan vatandaşlardan otopark ücreti adı altında para istenmesi vatandaşları şaşırttı. Yönetmeliğe göre ihaleyi alan şirketin otopark ücreti alabileceğini söyleyen Alan Kılavuzları ve Yerel Rehberler Derneği Başkanı Ali Osman Ekici, merkezdeki restoran ve kafenin kapalı olmasına karşılık gelen ziyaretçilerden para alınmasının tepkiyle karşılandığını söyledi.

 

Bölgeyi gezdirmek için getirdiği ziyaretçilere, ücretsiz olan bir müzeye girişte neden otopark parası alındığını açıklayamadıklarını belirten Ekici, "Biz de bu sorular karşısında zor durumda kalıyoruz. Halbuki otopark parası merkez içerisindeki yemek yeme ve içme yerleri ile tuvaletleri kullanan kişilerden alınması gerekiyor. Yönetmelikte bu tam olarak belirtilmediği için şirket herkesten bu parayı alıyor. Gelen ziyaretçi hiçbir hizmet almadığı ve sadece müzeyi gezdiği halde bu paranın alınması hiç hoş değil. İnsanlar her şeyin farkında ve kendilerinin kandırıldığını düşünüyor. Gezi boyunca ziyaretçiler haksız yere alınan otopark parasını düşünüyor. Bölgeden ayrılırken kırgın ve üzgün olarak ayrılıyor." dedi.

 

Şehitlikleri gezmek için Konya'dan özel araçları ile geldiklerini söyleyen Mustafa Sarı, güzel başlayan gezilerinin üzüntü ile sona erdiğinden şikayet etti.

 

Kilyekoyu Ana Tanıtım Merkezi'ni ziyaret etmek üzere iken müze girişinde kendilerini elinde makbuz ile bir görevlinin karşıladığını kaydeden Sarı, "Görevli kişinin bize hoş geldiniz dedikten sonra 'müzenin gezilmesi ücretsiz, fakat otopark ücretli bu nedenle her otomobil için 3 YTL para alıyoruz' demesi karşısında şaşkınlığımı gizleyemedim. Hiçbir hizmet almadığım halde ücretsiz olan bir müzeyi gezmek için 3 YTL otopark parası istenmesi çok garibime gitti. Çanakkale Savaşı'nın her açıdan anlatıldığı müzenin ücretsiz olduğu insanlara söyleniyor ve ardından otopark parası isteniyor. Burada ince bir sahtekarlık var. Bana göre insanlar kandırılıyor. Yetkililer müzenin ücretsiz olarak gezilebildiğini söylerken otopark parası istendiğini hiç hatırlatmıyorlar. Özel firma işin kolayını bulmuş merkeze gelen herkesten bu parayı alıyor. Bu adaletsiz bir durum. Kafede oturup yemek yiyen kişiyle sadece müzeyi gezen kişiler bir tutuluyor." diye konuştu.

Firma yetkilileri ise, yasal olmayan bir şey yapmadıklarını, otopark parasının alınmasının, yönetmelikte kendilerine verilen bir hak olduğunu, kendilerinin de bu haklarını kullandıklarını ifade etti.

 

Milli Park yetkilileri, müze girişinin ücretsiz olduğunu, otopark parası ile müzeyi bir birine karıştırmamak gerektiğini, sunulan hizmet yerlerini kullanan kişilerden bu paraların alınması gerektiğini vurguladı.

 

Otobüsler için,8 YTL, minibüs için 5 YTL, binek araçlar için ise 3 YTL alındığını ifade eden yetkililer, Ay Işığı firmasının, işlerine son vermesiyle merkezde çalışan görevlilerin maaşlarını otopark ve tuvalet gelirlerinden sağladığını sözlerine ekledi.

haberler.com, 28.09.2008

BAYAZHAN NE ZAMAN AÇILIYOR?





Gaziantep Büyükşehir Belediyesi tarafından 2005 yılında alınan ve Şubat 2007’de restorasyonuna TOKİ tarafından başlanan Bayazhan’ın Mayıs ayında hizmete açılacağı belirtilirken, restorasyon çalışmasının ne zaman biteceği merak ediliyor.

 

Gaziantep’te 20. yüzyılın başlarında otuz bir han bulunurken günümüze ise bunlardan çok azı, şehir hanı plan düzeninde olanlar gelebilmiştir. Gaziantep hanlarının en eskisi arşiv kayıtlarına göre Mihaloğlu Yahşi Bey Medresesi’nin vakıflarından olan Han-ı Cedit (Yeni han) 15. yüzyılda yapılmış. Gaziantep hanları genellikle tek katlı olarak yapılmış olmalarına karşılık iki ve üç katlı hanlar da vardır ki, bunlar daha sonraki dönemlerde yapılmıştır.

 

Bayaz Ahmet Efendi tarafından, 1909 yılında yaptırılan Bayaz Han,  2005 yılında Gaziantep Büyükşehir Belediyesi tarafından satın alındı. Tarihi binaların ayakta kalabilmeleri için çatılar çok önemli olduğundan, hanın öncelikle çatısı 2006 yılı içerisinde onarıldı. Büyükşehir Belediyesi’nin Toplu Konut İdaresi’yle (TOKİ) görüşmeleri in ardından Bayaz Han’ın restorasyonu TOKİ tarafından Şubat 2007 tarihinde başladı. Mayıs 2008 tarihinde restorasyon çalışmaları tamamlanarak hizmete açılması planlanan Bayaz Han’da çalışmaların bitmemesi dikkat çekiyor.

 

Büyükşehir Belediye Başkanı Asım Güzelbey, tarihi yapıları kentimizin kültürel kimliğini ön plana çıkarmak için restore ettirdiklerini açıklarken Bayaz Han’ın yeni haliyle Gaziantep halkına açık bir yapı olacağını söylemişti. Güzelbey, Bayaz Han’ın tamamlandığında, Gaziantep Kent Müzesi (etnografik, otantik, özel koleksiyonerlere yönelik yazılı ve sözlü bellek ve süreli yayınlar bölümleri, dijital bilgi bankası, multivizyon gösterisi), protokol kabul salonu, kardeş şehirler teşhir salonu, uzun ve kısa dönem sergileme mekanı, Gaziantep ile ilgili araştırmaların yapılacağı araştırma laboratuarı, Antep yemeklerini sunan 150 kişilik restaurant, 90 kişilik bir cafe, 85 kişilik pastane, yerel el sanatlarının sergilendiği ve satışının yapıldığı 12 adet satış mağazası, 180 kişilik toplantı-kokteyl-sergi salonu, turizm bilgilendirme ofisi, 4 adet atölye ve derslik birimlerinin kurulmasını planladıklarını açıklamıştı.

 

Restorasyonu henüz bitmeyen Bayaz Han’ın Başkan Güzelbey’in hazırladığı projelerden hangisinin hayata geçirileceğini Han’ın hizmete açılmasıyla ortaya çıkacak

Gaziantep Hakimiyet, 28.09.2008

HIERAPOLIS'TE DEV BİR KOMPLEKS

 

Denizli’nin tarihi ve termal turizm merkezi Pamukkale’deki Hierapolis Antik Kenti’ndeki kazı çalışmalarını yürüten İtalyan kazı heyeti, tiyatroya ait Latrina (halka açık tuvalet), Aziz Philippus yapısı, Doğu Nekropolü, Apollon kutsal alanı, Kuzey Nekropolü ve Frontinus kapısından oluşan kompleksi gün ışığına çıkardı.

Heyetin, restorasyon çalışmalarında da Gymnasium’da (gençlerin bedensel ve toplumsal eğitim aldıkları, çoğunlukla spor yapılan mekan) mermerden 4 metre yüksekliğinden daha fazla olduğu bildirilen Arşitrav (Antik mimarlıkta sütunların taşıdığı, bir sütun ekseninden diğer sütun eksenine uzanan taş hatıllar, kiriş) üzerinde yazıt bulunan mimari parçalarını ayağa kaldırdığı öğrenildi.

Hierapolis Kazı Heyeti Başkanı Ord. Prof. Francesco D’andria, bu yılki kazı çalışmalarının 30 Temmuz’da başladığını, bu ay sonunda çalışmaların tamamlanacağını söyledi. D’andria, kazı çalışmalarındaki bulgularla ilgili şu bilgileri verdi: “Apollon kutsal alanının güneyinde Plutonio’nun olduğu yere yakın olan alanda, topografik araştırmalar, mermerden, birden çok kemere sahip, çok sütunlu büyük bir yapı kompleksini ortaya çıkardık. Antik kentin bu alanında halen kaynak sular çıkmakta ve bu kaynak sular Pamukkale Termal Havuzu ile beyaz travertenlerin suyunu sağlamaktadır. Bu kaynak sular, Kuzey-Güney yönlü fay hattı kırığında yer almaktadır. Antik şehri boydan boya geçen bu fay kırığı, Pamukkale termal suyunu ortaya çıkarmış ve tüm dünyaya Pamukkale’nin adını duyurmuştur. Antik dönemde de kaynak sular tedavi edici karakterleriyle oldukça önemliydi. Yapı kompleksinin Apollon kutsal alanının yanına yapılması, kaynak termal suyun kutsallığının bir göstergesidir.”

Akşam Ege, 28.09.2008

DÜNYA TARİHİNİN EŞİ GÖRÜLMEMİŞ SAVAŞ SUÇU





Osmanlı ordusunun Gazze Savaşı'nda 25 bin kayıp vermesinin fotoğraf ve belgeleri bulundu. Arşiv belgeleri, 15 bin Türk askerinin esir kamplarında gözlerinin kör edilmesi olayını da aydınlatıyor.

Araştırmacı tarihçi Cezmi Yurtsever, yaptığı açıklamada, Kadirli Askerlik Şubesi'nin deposunda bulunan Osmanlı döneminden kalan Seferberlik Sevkiyat (Kur'a) Defterleri'nden o dönemde çok sayıda askerin savaşmak üzere cephelere gitmesi ve yaşanan olaylarla ilgili açıklayıcı notlar yer alan bilgilere ulaştığını söyledi.

Yıllar süren araştırmalar için Osmanlı Arşivi, İngiltere ve İsrail Gizli Servis arşiv belgelerini de incelediğini belirten Yurtsever, İngiltere Savaş Arşivi F0 Box-10521. Tallahasse, FL 32302-0521 numaralı dosyadan Filistin savaşları esnasında İngiltere adına casusluk yapan Osmanlı Yahudisi Sara Aaranson'un fotoğrafı ve eylemleri hakkında bilgilere ulaştığını kaydetti. Elde ettiği bilgilerin şaşırtıcı olduğu kadar da ürkütücü ve düşündürücü olduğunu ifade eden Yurtsever, "Genç ve güzel olduğu kadar insanları bakışlarıyla etkileme gücüne sahip Sara, yakın aile çevresinde bulunan çoğunluğu kadınlardan oluşan "NILI" adında casusluk teşkilatı kurmuştu.

Osmanlı Ordu Merkezine sık sık ziyaretler yapmalar, cinsel cazibelerini kullanarak subaylardan bilgi sızdırmalar ve özellikle savaşın devam ettiği Gazze-Birüssebi cephesinin coğrafi ve askeri durumunu yansıtan ayrıntılara ulaşarak elde ettikleri bilgileri Mısır'daki İngiltere karargahına ulaştırıyorlardı" dedi.

İngiliz ordusunun 31 Ekim 1917 günü çöl arazisinden ansızın Birüssebi'ye saldırdığını, Üçüncü Gazze Savaşı olarak bilinen kısa sürede cephenin çökmesi sonucu 25 bin Türk askerinin saf dışı edildiği olay yaşandığını anlatan Yurtsever, askerlerden 13 bin ölü, 12 bini de esir düştüğünü kaydetti.

Savaşın başladığı gün, Hayfa kenti akınlarındaki evinden gökyüzüne uçurulan güvercinin Türk karargah binasına konduğunu ve yakalandığını ifade eden Yurtsever, "Kanatlarının altından düşman tarafına ulaştırılmak istenen mesaj yazılı kağıt bulundu. Olay izlendi.

Sara Aaranson ailesinin evine baskın yapıldı. Normal şartlarda Osmanlı Kumandanı Cemal Paşa'nın karargahına kadar girebilen Sara'nın NILI casusluk örgütünün lideri olduğu anlaşıldı. Sorgulama sürerken Sara sırları ile birlikte 9 Kasım 1917 günü tabancasını ateşleyerek intihar etti" dedi.

Sara ile ilgili bilgilerin arşivlerin gizli dosyalarında özenle korunduğunu ancak Üçüncü Gazze-Birüssebi Savaşı sonucu ve daha sonra Osmanlı ordusunun bozulması ile birlikte Mısır'daki esir kamplarına gönderilen 15 bin Türk askerinin "cerasol" katkılı su tanklarında zorla banyo yaptırılarak gözlerinin kör edilmesi olayı ile ilgili arşiv bilgilerine ulaştığını vurgulayan Yurtsever, "Dünya tarihinde eşi görülmemiş "savaş suçu" olayı olarak görülmesi gereken Gazze-Birüssebi'de yaşanan olayların sorumlusu casus Sara Aaranson'dur. 25 bin Türk askerinin "başını yakan" ve sonra tüyler ürperten esir kamplarında gözleri kör etme olayları ile ilgili İngiltere Askeri Tarih Arşivlerindeki Sara ve casusluk çalışmaları belgelerinin bütün ayrıntıları ile açıklanması gerekir" diye konuştu.

Sabah, 28.09.2008

İNGİLİZLER HADRIAN'I BİZDEN ÖNCE GÖRDÜ





Londra’da bir süredir Roma İmparatoru Hadrian’la ilgili bir sergi gündemi meşgul ediyor. Üstelik bu serginin en müthiş objesi Türkiye’den: Geçen yıl Burdur yakınlarındaki Sagalassos antik kentinde ortaya çıkarılan İmparator Hadrian heykelinin başı, sandaletli bir ayağı ve bir bacağı. Henüz Türkiye’de bile sergilenmemiş bu heykel, müzenin girişinde ziyaretçileri karşılıyor.


“Hadrian Empire and Conflict” başlıklı sergide İtalya, İsrail, Türkiye ve Gürcistan’ın da içinde bulunduğu 28 ülkeden gelen 180 parça tarihi eser yer alıyor. Dünyanın her yerinden birçok ziyaretçinin akınına uğrayan bu sergide aslında Burdur adını görmek insana gurur veriyor ama “Anadolu’da pek çok eseri olan, Edirne’yi bile kuran Hadrian’la ilgili böyle bir sergi neden Türkiye’de açılmıyor?” sorusunu da akla getiriyor.
 

Roma İmparatoru Hadrian MS 117-138 yılları arasında İngiltere’yi, Kuzey Afrika’yı, İspanya’yı, Gürcistan’ı ve Asya’nın bir bölümünü kapsayan devasa bir imparatorluğa topu topu 21 yıl hükmetmesine rağmen etkileri hala bu bölgelerde görülüyor. 

İngilizler açısından Hadrian’ın özel bir anlamı var. Çünkü Hadrian’ın “Vahşi Kaledonyalılar”ın saldırılarını önlemek için yaptırdığı, İskoçya’yı İngiltere’den ayıran Hadrian Duvarı ülkenin önemli tarihi zenginliklerinden biri. İşte İngilizler bu sergiyle bu duvarı da hem kendi milletlerine hem de yabancılara tanıtıyor.


Beş bölümden oluşan bu sergiyi gezdikten sonra, yaklaşık 19 yüzyıl önce yaşayan bu adamın çarpıcı zekasına, askeri becerisine, büyük bir imparatorluğu idare edişine, ticari anlayışındaki pratikliğe, mimariye yaptığı katkılarda kendisini gösteren iç dünyasının giriftliğine hayran kalmamak mümkün değil.


İlk bölümde Hadrian’ın imparatorluğa yükselişi anlatılıyor. İşte serginin en çarpıcı eseri de bu bölümde yer alıyor: Türkiye’den gelen ve yüksekliği 5 metre olan mermer heykelin başı. Burada ayrıca Hadrian’ın, yaşadığı günün modasına uygun uzun, kıvırcık saçlı bir büstü de bulunuyor.
İkinci bölümde en çok ilgiyi çeken parçalar “Vindolanda Tabletleri” olarak bilinen tarihi eserler. Vindolanda şimdiki Chesterholm (İngiltere’nin Northumberland bölgesinde) şehrindeki Roma askerlerinin bulunduğu kale ve garnizon. Tabletler birkaç milimetre kalınlığında kesilmiş tahta parçaları.


Bazıları Romalı askerlerin ailelerine yazdıkları mektuplar. Akdeniz’in ılıman iklimine alışık Romalı askerler ailelerinden, üşüdükleri için yün, atkı, eldiven, çorap ve pelerin istiyor. Tahta mektupların birinde mektup sahibi, İngiliz erkeklerini anlatıyor ve onların doğru dürüst ata binemediklerini, savaşamadıklarını anlatarak alay ediyor.


Hadrian’ın insanlık tarihine en büyük katkısı olduğu bilinen mimari eserleri üçüncü bölümde yer alıyor. Antik dünyanın en önemli eserlerinden bir bölümü onun devrinde yapılmış. Roma’daki ünlü Pantheon, MS 120’de yapımına başlanan Tivoli’deki yazlık villası, Roma yakınlarındaki Mozoleum, biraz önce sözünü ettiğim Hadrian Duvarı bunlardan sadece birkaçını oluşturuyor.


Sergideki anforalar da çok ilginç. Ticareti ciddiye aldıkları, özellikle zeytin ve zeytinyağı ticaretinden büyük paralar kazandıkları anlaşılıyor. Amforaların üstündeki yazılar günümüzde ülkelerarası mal sevkıyatında kullanılanlardan pek farklı değil. Zeytinyağını kimin ürettiği ve nereye gideceği yazılı. Zeytinyağı ticareti daha ziyade imparator ailesi ve yakınları tarafından yapılıyor. 

Hadrian’ın başlattığı mimari akımla yapılan çeşitli binalar sayesinde gelişen yapı malzemeleri endüstrisi de yine ailesi ve yakınlarının elinde. Günümüzde hükümet edenlerin aileleri de aynı imtiyazlardan faydalanmıyor mu? Anlaşılan binlerce yıldır fazla bir şey değişmemiş. Bal tutan parmağını yalıyor.


Serginin dördüncü bölümü Antinous ve Hadrian’ın aşklarına ayrılmış. Yunan kültürüne hayran olan Hadrian, tahta çıkışından bir süre  sonra Antinous adlı bir Yunan gencini kendine sevgili edinir. Romalılar için eşcinsel ilişki, pasif partner ergen erkek yaşına gelmemiş olduğu sürece olağandı ve toplum tarafından yadırganmazdı.


MS 130’da Antinous, Hadrian ve ailesi Mısır’ı ziyaret ederken, şaibeli bir biçimde Nil Nehri’nde boğulur. Olay Hadrian’ı perişan eder. Ona, Senato’nun onayı ile tanrı sıfatı verdirir ve adına, Mısır Tanrısı Osiris’e bağlı olarak, yeni bir kült kurulmasını destekler.


Hadrian’ın karısı Sabina hakkında fazla bir şey bilinmiyor. Çiftin evliliği büyük olasılıkla siyasi sebeplere dayanıyordu.


Bu bölümde iki eser göz kamaştırıyor. Birincisi, erkek güzeli genç Antinous’un, devrin modasına uygun, omuzlarına kadar uzanan lüleli saçlarının yansıtıldığı mermer büstü. İkincisi, gümüşten yapılmış, üzeri erkek eşcinsel ilişki sahneleriyle bezenmiş bir şarap kasesi.


Son bölümde Hadrian’ın ölümünden önce Roma İmparatorluğu’nun devamı için yaptıkları anlatılıyor. Ölümünden sonra imparatorluk yönetiminin bir hükümdardan diğerine, taht kavgalarına sahne olmadan, yumuşak biçimde geçmesi özetleniyor burada.


Bu muhteşem sergi ekim ayının sonuna kadar devam edecek. Yolunuz düşerse mutlaka gezin.

Milliyet Pazar, Yazı: Nevsal Elevli, 28.09.2008

ZİLE'DE SEMPOZYUM DÜZENLENECEK

 

Tokat'ın Zile İlçesi'nin gün ışığına çıkmamış tarihi, kültürel ve edebi değerlerini ortaya çıkarmak için "Tarih ve Kültürü İle Zile Sempozyumu" düzenlenecek.


Zile Belediyesi tarafından 9-12 Ekim tarihleri arasında yapılacak olan sempozyuma 42 araştırmacı, tarihçi ve bilim adamının katılması bekleniyor. Zile Belediye Başkanı Murat Ayvalıoğlu, Türkiye'nin birçok üniversitesinden konularında duayen olmuş hocaları Zile'ye davet ettiklerini kaydetti. Daha önce hiçbir yerde yayınlanmamış olan Zile ile ilgili bilimsel makalelerin kamuoyuna sunulacağını belirten Ayvalıoğlu, sempozyumun Zile için önemli bir dönüm noktası olacağını söyledi.


Sempozyum Komitesi Basın Sözcüsü Araştırmacı Yazar Bekir Altındal ise sempozyumun Zile için çok önemli tarihi bir olay olarak değerlendirerek, "Zile'ye ait olup çalınan veya başka bölgelerin üstlendiği, türküler, deyişler, ozanlar, önemli tarihi olaylar ve kültürel değerler bilim adamlarınca araştırıldı. Bu sempozyumda kayıt altına alınacak.

 

Bazı tarihi olaylar vardır ki, Zile'nin kaderini olumsuz olarak etkilemiştir. Bunların Zile ile ilgili olmadığı da bu sempozyumda açıklanacak. Sempozyumdaki bildiriler daha sonra kitap olarak yayınlanacaktır" diye konuştu.

Tokat Kent Haber, 27.09.2008

VİETNAM'DA YENİ BULUNAN TARİH ÖNCESİ İNSAN

 

 

Vietnam, Gia Lai Bölgesi’nde düzenlenen bir basın konferansında Chu Prong’da, Ia Mor kazı bölgesindeki buluntular tanıtıldı. Kalıntılar ilk olarak 2005 yılında yerel müze yetkilileri tarafından tespit edilmiş, ardından Kamboçya’ya sınır olan bu yerleşimde Vietnam Arkeoloji Enstitüsü’nden Prof. Nguyen Khac Su 1100 metrekarelik alanda kazı yapmıştı. 

 

Kazılarda binlerce taş ve seramik objenin yanısıra büyük bir küp mezar da bulundu. Bu tarih öncesi mezarda, bir erkeğin iskeletinin yanısıra taştan yapılmış takılara ve çanak çömleğe rastlandı. 

 

Bölgede tespit edilen 30 farklı noktanın altısını kazdıktan sonra arkeologlar Gia Lai’nın tarih öncesi bir yerleşim olduğuna ikna olmuş durumdalar. Öte yandan, bu bilgiler, bu kültürün çevresi ile olan ilişkilerini ya da nasıl yok olduğunu bilmek için henüz yeterli değil.

VietNamNet Bridge, 24.09.2008

'AYIŞIĞI', SUZAN SABANCI DİNÇER'İN OLDU

 

Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı Dinçer’in, Ayvalık’ın Cunda adasındaki Ayışığı Manastırı’nın da içinde olduğu araziyi satın aldığı konuşuluyor. Manastır ve içinde bulunduğu 171 dönümlük arazi, 2002 yılında Ayvalıklı Katrinli ailesi tarafından satışa çıkarılmıştı.

 

Ayvalık Belediye Başkanı Hasan Bülent Türközen ve arazi sahibi Katrinli ailesinden bir birey, satış doğrultusunda bilgi verdi. Suzan Sabancı Dinçer ise konuyla ilgili bir açıklama yapmadı.   
Suzan Sabancı Dinçer, Ağustos 2008’de Türk Patent Enstitüsü’nden ‘Ayışığı’ markasının yanı sıra Ayışığı Manastırı isminin Yunanca, Türkçe ve İngilizce adları olan ‘Aydimitri Ta Selina’, ‘Ayışığı Manastırı’ ve ‘Monastery of Moonlight’ markalarının da patentini aldı. Sabancı Dinçer, ayrıca Eylül 2008’de ise bu markaların com.tr uzantılı internet adreslerini de rezerve ettirdi.
Konuyu danıştığımız Ayvalık Belediye Başkanı Hasan Bülent Türközen, “Suzan Hanım’ın Ayışığı Manastırı’nın içinde bulunduğu araziyi aldığını biz de duyduk. Burası kültürel miraslarımız içerisinde. Bunlara sahip çıkılması çok güzel. Suzan Hanım’ın manastırı da aslına uygun bir şekilde restore ettirmesi çok iyi olur. Ayışığı Manastırı çok iyi durumda değil. Bizim de daha önce benzer restorasyon çalışmalarımız olmuştu. Ayvalık’ın kültür değerlerine hep birlikte sahip çıkmalıyız” diyor.

Ayışığı Manastırı’nın da içinde bulunduğu arazi, 2002 yılında sahipleri tarafından ilanla satışa çıkarılmıştı. 1923’ten sonra mübadeleyle Yunanistan’dan Türkiye’ye gelen Katrinli ailesine Selanik’te sahip oldukları taşınmaz mallara karşılık, Ayvalık’ta içinde Ayışığı Manastırı’nın da yer aldığı zeytinlik verilmişti. Uzun süre çiftlik olarak kullanılan 171 dönümlük arazi, Katrinli ailesinin bazı bireylerinin Ayvalık’tan ayrılmasıyla atıl kalmıştı. Konuyu sorduğumuz Katrinli ailesinden bir birey, araziyle ilgili soruların artık Suzan Sabancı Dinçer’e sorulması gerektiğini belirterek başka bir görüş bildirmek istemedi.

Ayvalıklı Rumlar arasında evlenmek isteyen kızların dilek kapısı olarak ün salan Ayışığı Manastırı’na Cunda adasının kuzeyindeki Pateriça (Türkçe ‘koltuk değneği’) adlı uzantıdaki Aşağı Damlar ve Yukarı Damlar köylerini geçince varılıyor. 45 dakikalık bir yürüyüşle ulaşılan manastırın şu anda neredeyse yüzde 80’i yıkık durumda. Manastırın bir kapısı üzerinde 1771, bir diğerinde 1795 tarihinin kazınmış olduğu görülüyor. Bu tarihlerin manastırın onarım tarihleri olduğu söyleniyor.


Adaya kuzeyden bakılmadığı sürece görülmesi imkansız doğal bir gizlilik içindeki manastırın restorasyon izni için Anıtlar Yüksek Kurulu’na başvurulması gerektiği dile getiriliyor. 1. derece sit alanı olarak kabul edilen 171 dönümlük zeytinliğin içindeki manastır için 2002 yılında istenen ücretin peşin 2.5 milyon dolar civarında olduğu belirtiliyor.

Milliyet, Haber: Serkan Arman, 27.09.2008

DEDESULTAN'A GİDEN KÖPRÜ

 

Seferihisar Kuşadası yolu, Zeytinköy civarlarında Eleman Bataklığını tam ortasından ikiye bölerek geçer. Kuşadası yönünde yol boyunca Pananos sahillerini biraz tepeden izleyen yolcular, Zeytinköy ve Gebekirse Gölü tabelalarını geçtikten hemen sonra yolun ucu bucağı görünmeyen geniş bir düzlüğü ortadan yararak devam ettiğini görürler. Yazın önemli ölçüde kuruyan, kışın yağmur ve deniz suları ile dolan Eleman bataklığıdır burası. Bataklık bitkileri ile kaplı olan alanın birçok yerinde küçük gölcükler gizlidir. İçinde yaban domuzundan, tavşanlara, su kuşlarından yılan ve çeşitli balıklara kadar onlarca yaban hayvanın barındığı bataklıkların bir bölümünde ise geniş kumullar bulunmaktadır.


Zeytinköy sapağından yaklaşık 200 metre ileride, Kuşadası’na doğru yolun sağ tarafında bataklıklar arasına giden taşlı-topraklı bir yol vardır. Sazlıkların, ılgınların ve bodur bataklık bitkilerinin arasında hafif eğimli kıvrımlarla uzanan yol boyunca deniz börülceleri eşlik eder sizlere. Bir yanı bataklık olan küçük bir tepenin eteğinden deniz tarafına, bataklığın içlerine doğru giden yol, yaklaşık 200-300 metre ileride, şimdilerde kurumuş küçük bir gölcüğün yanından geçer.

Zeytinköylü olan EFEÇED (Efes Çevre, Doğa ve Kültür Derneği) Başkanı Tekin Karadağ, bölgede bu köprünün Şeyh Bedrettin isyanı döneminde Bedrettin müritleri tarafından yapıldığı söylencesinin hakim olduğunu belirtiyor. Yöredeki söylencelere göre Karaburun’daki Şeyh Bedrettin’in müridi Börklüce Mustafa’nın (Dede Sultan) adamları Ortaklar’a gidebilmek için bu köprüyü yapmışlar ve uçsuz bucaksız bataklıklar arasındaki kumulları birleştirerek kendilerine yol açmışlar. Şimdi, bu köprünün de içerisinde bulunduğu alan golf sahaları yapılmak üzere turizm bölgesi ilan edilmiş durumda. Eğer Turizm Teşvik Yasası yürürlüğe girerse doğal bitki örtüsünün ve kıyı-bataklık ekosisteminin yanı sıra, Şeyh Bedrettin müritlerinin 600 yıl önce yaptığı söylenen bu köprü de yok olacak. Ve sonra, birkaç zengin turist üç-dört metre toprakla doldurulup golf sahası yapılan bu yerlerde, pahalı ayakkabıları ve şortları içerisinde dolaşırken “Sazlıklardan havalanan bir ördek gibi sesin” şarkısı da en azından burası için artık bir anlam taşımayacak… Bugünlerde, Pananos sahillerindeki kumullardan, bataklıklar arasındaki onlarca yaban hayvanından, Gebekirse Gölü’ne uçan su kuşlarından ve bölge insanlarından, Dede Sultan müritlerinin celladın kılıcı altındaki son sözleri duyuluyor: “İriş Dede Sultan”…

Evrensel, Yazı: Özer Akdemir, 27.09.2008

HATTUŞA BAŞKENT OLMADAN ÖNCE





Çorum'un Boğazkale İlçesi'ndeki Hattuşa ören yerindeki arkeolojik kazıların başkanı Doç.Dr. Andreas Schachner, çalışmaların en önemli sonuçlarından birinin, Hattuşa'nın başkent olmadan önce burada Karum Dönemi'ne ait bir yerleşimin olduğunun belirlenmesi olduğunu bildirdi.

 

Hattuşa ören yerinde özel bir firmanın sponsorluğunda sürdürülen kazı çalışmalarına başkanlık yapan Alman Arkeoloji Enstitüsünden Doç.Dr. Schachner, AA muhabirine yaptığı açıklamada, haziranda başlayan 2008 yılı kazı sezonunun kapandığını söyledi.

Ören yerinde yaklaşık 4 aydır sürdürülen kazı çalışmalarına bu yıl ağırlıklı olarak Hattuşa şehir surları içindeki Sarıkale önünde devam edildiğini bildiren Schachner, 35 kişilik ekibin yer aldığı çalışmalarda Hitit uygarlığına ait önemli kalıntıların gün ışığına çıkarıldığını vurguladı.

Sarıkale mevkisindeki çalışmaların en önemli sonuçlarından birinin, Hattuşa'nın başkent olmadan önce burada Karum Dönemi'ne ait bir yerleşimin olduğunun belirlenmesi olduğunu ifade eden Schachner, şöyle dedi:

"Hititlerin burayı başkent olarak seçmesinden kısa bir süre sonra da, MÖ 16. yüzyılın ikinci yarısında aynı bölgede beklenmedik bir şekilde düzgün ve bilinçli bir yerleşimin kurulduğu anlaşılmıştır. Bu durum Hititlerin özgün ve Anadolu'da bu dönemde henüz görülmemiş bir şehir anlayışına sahip olduklarını göstermektedir."

Doç.Dr. Andreas Schachner, geleneksel yöntemlerle yürütülen kazı çalışmalarının yanı sıra yapılan yüzey araştırmaları, jeofizik çalışmaları, botanik incelemeleri, çivi yazılı belgeler ve mevcut mimari unsurlar üzerindeki çalışmalar sonucunda Hitit İmparatorluğu'nun en önemli idari ve kült merkezi hakkında yeni bilgiler edinildiğini kaydetti.

Kazı çalışmalarının ikinci etabının, Sarıkale'nin güneybatısında, Orta Plato olarak adlandırılan alanda sürdürüldüğünü belirten Kazı Başkanı Schachner, 2006 yılından beri kazı çalışmalarının sürdüğü bu alanda, düzgün planlanmış ve kısmen iyi korunmuş büyük bir yapının önemli bir bölümünün açığa çıkarıldığını söyledi.

MÖ 1400 dolaylarına ait olduğu düşünülen yapının Hitit Dönemi'nde bir yangın geçirdiği ve daha sonra tamir görüp yeniden kullanıldığının anlaşıldığını dile getiren Schachner, şöyle devam etti:

"Tamirden sonraki dönemde Hitit dünyasında eşine az rastlanan bir oda envanteri bulunmuştur. Yaklaşık 80 adet tabakla birlikte şimdiye kadar benzeri görülmemiş iki büyük vazo yan yana gün ışığına çıkarıldı. Bunlardan bir tanesi daha önceden de bildiğimiz vazo tiplerindendir. Ancak ağız kenarı şehir surunda gördüğümüz mazgallarla süslenmiş tek örnektir. Bu vazonun yanında yine eşine rastlanılmamış, yaklaşık 1.85 boyunda ve boğa başı şeklinde akıtacağı olan büyük bir vazo daha bulunmuştur. Hitit yazılı belgelerinde anlatılan libasyon ritüellerinde kullanıldığı düşünülen bu iki ünik eser ve etrafındaki diğer kaplar bu iki vazonun ortak ritüellerde kullanıldığını düşündürmektedir."

İçinde bulundukları yapının tapınak özellikleri göstermemesi ve aynı alanda ele geçen diğer küçük buluntuların ilk değerlendirmelerinin, bu yapının dini amaçlı kullanılmadığını gösterdiğini belirten Schachner, "Eldeki sonuçlar burasının Hitit başkentinin ileri gelenlerinden birisine ait olduğunu düşündürmektedir. Bu önemli yapıdan alınan botanik örnekleri ve hayvan kemikleri gibi buluntuların analizleri sonucunda daha kesin bilgilere ulaşılacak ve daha net tarihlendirmeler yapılabilecektir" dedi.

Andreas Schachner, açığa çıkartılan bu önemli eserlerin, restorasyon çalışmaları sonrasında orijinallerine en yakın duruma getirilerek Boğazkale Müzesi'nde sergilenmeye başladığını bildirdi.

Türkiye'nin ilk arkeolojik kazıları arasında yer alan Hattuşa kazılarının 102 yıldır sürdürüldüğüne dikkati çeken Doç.Dr. Andreas Schachner, bugüne kadar yapılan çalışmalar sonucunda tarihi başkent Hattuşa'nın yüzde 30'unun gün ışığına çıkarıldığını sözlerine ekledi.

Cnn Türk, 27.09.2008

'BAZILIKA' KAZI ÇALIŞMALARI BAŞLADI

 

 

Tekirdağ'ın Marmara Ereğlisi İlçesi'ndeki 'Bazilika' kazı çalışmaları yeniden başladı. 

Tekirdağ Müze Müdürü Akif Işın, surların ortaya çıkarılacağı kazı çalışması sonucu kazı alanını açık hava müzesi haline getireceklerini söyledi. 

Marmara Ereğlisi'nde 1992'de başlatılan 'Perinthos Bazilika' kazı çalışması projesinin bu yıl içerisinde tamamlanması bekleniyor. Son olarak 2004 yılında kamulaştırılması yapılan alanda zaman zaman kazı çalışmalarının sürdürüldüğünü ifade eden Tekirdağ Müze Müdürü Akif Işın, yapılacak son çalışmalarla surların ortaya çıkarılacağını söyledi. Işın, 1992 de başlatılan Bazilika mozaik kazı çalışmalarının 2004 yılında kamulaştırmasının bittiğini ifade ederek, tüm mozaiklerin tespit edildiğini ve zaman zaman yapılan kazı çalışmalarının sürdüğünü söyledi. Kazı alanının ortasında bir çalışma başlattıklarını kaydeden Işın, "Marmara Ereğlisi'nde Bazilika mozaiklerini zaten tespit etmiştik. Şimdi kamulaştırdığımız alanın ortasında bir çalışma daha başlattık. Ortada bulunan surları ortaya çıkararak, diğer kısımlara irtibat sağlamayı planlıyoruz. Bu çalışmaların ardından kazı alanımızın üstünü kapatarak, 500 metrekarelik alanı açık hava müzesi haline getireceğiz" dedi. 

Bazilika'nın çok eski bir geçmişe sahip olduğunu ifade eden Işın, "'Perinthos Bazilika' Bizans İmparatoru Anastasius (I.S 491-518) ve Justinianus (I.S 527-565) dönemine ait. Geçmişteki adıyla Heraklia (Marmara Ereğlisi), büyük bir onarım ve yeni yapılaşma dönemi yaşamış. Bu dönemde Heraklia'nin antik kaynaklarda piskoposluk merkezi durumuna geldiği yazılıdır. 1993 yılında Tekirdağ Müze Müdürlüğü'nce gerçekleştirilen arkeolojik kazılarda, tabanı mozaik döşeli Perinthos Bazilikası açığa çıkarılmıştı" diye konuştu.

Tekirdağ Kent Haber, 26.09.2008

TARİHİ KÖPRÜDE BAKIM ÇALIŞMASI

 

 

Kırıkkale'nin Karakeçili İlçesi'ne bağlı Köprüköy beldesi içinde bulunan tarihi Çeşnigir Köprüsü, baraj göleti sularının azalmasıyla birlikte bakıma alındı.

 

Köprüköy Beldesi sınırları içerisinde bulunan tarihi köprünün özellikle orta kısımlarında çökmeler meydana gelmesi yetkilileri harekete geçirdi. Çalışmaların daha hızlı ilerlemesi için köprünün suları çekildi, taşlardan örnekler alındı. Yıllara tanıklık eden köprünün en büyük gözünden aşağıya taşların düşmeye başlamasının ardından, çalışmalar başladı.

 

Köprüköy Belediye Başkanı Oğuzhan Köprülü, konuyu Karayolları Müdürlüğü'ne bildirdi. Durumu değerlendiren ekipler, tadilat yapmaya karar vererek çalışma başlattılar. Barajda suların azalması ile birlikte köprü de gün yüzüne çıkmıştı. Çalışmanın daha iyi sürmesi için Hirfanlı ve Kesik Köprü barajlarında sırayla su tutularak çalışmalara başlandı.

 

Köprünün en büyük gözünden taşların döküldüğünü ve bu nedenle Karayolları Taş Köprüler Müdürlüğü'yle yazışmalar yaparak yetkililerin inceleme yapmaları için çağrıda bulunduğunu söyleyen Belediye Başkanı Köprülü, suların çekilmesiyle birlikte köprünün 12 odacığının açığa çıktığını söyledi. Köprülü, çalışmanın en kısa sürede tamamlanacağını ve köprüyü onaracaklarını belirtti.

Kırıkkale Kent Haber, 26.09.2008

ULU CAMİYİ GÖSTEREN EN UZAK LEVHA 200 METREDE

 

İzmirli Atila Ege dünyayı geziyor. Öyle rastgele değil. Eline UNESCO’nun Dünya Mirası Listesi’nin bulunduğu yerleri gösteren bir harita almış, çıkmış yola. Dünyada bugün itibarıyla 878 dünya mirası mevcut. Atila Ege bunlardan 422’sini gezmiş.


Türkiye’ye döndüklerinde işe İstanbul’dan başladılar. Ayasofya’yı gezerlerken Atila Ege, bir Türk rehbere, "Burasının Dünya Mirası Listesi’nde olduğunu anlatıyor musunuz?" diye sordu.
Rehber de "O ne ki?" diye karşılık verdi. Sonra Truva’ya, Divriği Ulu Camii’ne, Nemrut’a gittiler. Valiler, belediye başkanları, rehberler dahil kimsenin bu işin farkında olmadığını gördüler:
"Ülkeler için bir Dünya Mirası’na sahip olmak çok önemli. Bu sıfatı hak kazanmış bölgeler bir tanıtım seferberliğine giriyor. Rehberler bunun en önemli sacayağı. Basılı materyaller, tanıtımın bir başka önemli ayağı. Son tanıtım yöntemi ise amblem ve sertifikanın görsel bir öğe olarak kullanılması.
 

Dünyanın birçok yerinde, Dünya Mirasına giden güzergah çok uzaklardan başlayan yol levhalarıyla   işaretleniyor ve bunların tümünde Dünya Mirası Amblemi yer alıyor. Yöreye  ulaşıldığında, sizi yine amblemli panolar karşılıyor.


UNESCO 1972’de Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme’yi hazırladı. Türkiye, bunu 1982’de onayladı. Şu anda 191 ülkeden 18’inin bu sözleşmede imzası var. Dünya Miras Listesine kayıtlı 878 kültürel ya da doğal varlık var. Bunların 679’u kültürel/arkeolojik sit, 174’ü doğal sit, 25’i de karma (kültürel/doğal) sit. Türkiye’den bu listede sadece 9 yer bulunuyor: İstanbul Tarihi Yarımadası, Safranbolu Şehri, Hattuşaş (Boğazköy)-Hitit Başkenti, Nemrut Dağı, Xanthos-Letoon, Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası, Truva Arkeolojik Kenti, Pamukkale-Hierapolis ve Göreme Milli Parkı-Kapadokya. Türkiye 1994’te 18 yer daha önerdi. Ama sonra harekete geçmedi.

Atilla Ege sonunda bir seminer CD’si hazırladı. Gezdiği, gördüğü ülkelerde bu işin nasıl yapıldığını anlattı ve yüzlerce örnek fotoğraf yerleştirdi. Önce Denizli Valisi’ne, sonra Çanakkale Valisi’ne gitti. Gezginin sunumunu şaşkınlıkla izledi yöneticiler. Atila Ege, "Peki, UNESCO’nun size verdiği sertifikaları bölgenin girişine koydunuz mu?" diye sordu. Valiler, böyle bir şeyin akıllarına gelmediğini söyledi. Kültür müdürlerinden birisi, "Benim aklıma geldi ama bulamadım, muhtemelen Ankara’da bakanlıktadır" dedi.


Atila Ege, Ankara’da Kültür Hizmetleri Genel Müdürü Orhan Düzgün’ü ziyarete gitti. Düzgün de onu personele bir seminer vermek üzere davet etti. Atila Ege semineri verdi ardından sertifikaları sordu. Arayıp taradılar ama bulamadılar. Vietnam’dan Orta Afrika’ya kadar her yerde bir hazine gibi korunan sertifikalar Türkiye’de yok olmuştu. Bu sertifikanın neden bu denli önemli olduğunu gezgin şöyle anlatıyor:


"Dünya Mirası Kurulu Dünya Mirası listesine dahil olan yerlere bir belge gönderir. UNESCO Genel Direktörü’nün imzasını taşıyan bu belge, o yerin artık Dünya Mirası sayılacağının bir kanıtıdır. Bu denli mühim olan bir belgeyi koruyamayan toplumların bölgeyi koruyacakları şüphelidir..."

Yeşil Divriği, 19.09.2008

Didyma - Apollo Tapınağı (G. Bell, Nisan)
...1907




21 - 27 Eylül 2008



YENİKAPI KAZISI

D: Kasım 2004
Ö: Ekim 2008

RUHUNA FATİHA



Türkiye’nin ve bölgenin en önemli kazısı bitirilmeden kapatılıyor...

İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü, Ulaştırma Bakanlığı’nın baskısı sonucu alanı müteahhide devretmeye hazırlanıyor...

Kazı alanı daraltılıyor: 250 m'lik alanın 110 m'si Müze Müdürlüğünce "köstebek"lere bırakılıyor...

Müze Müdürü kazının seyrinden çalışan arkeologları mı sorumlu tutuyor?

Kültüre Bakan'ı ve "AB'nin Paracıklarını Fener Etme Projesi 2010"dan çıt çıkmıyor...

Prof. Gülçur: “Bu ören yeri de en üst merciinin onayıyla yok ediliyor...”






Marmaray Projesi kapsamında yürütülen Yenikapı Arkeolojik kazıları sonucunda Bizans’ın en büyük limanlarından biri ortaya çıkarılmış, kazılar sırasında MS 6 ile 11 yüzyıla tarihlenen 32 adet batık bulunmuştur. Dünyada bir arkeolojik kazıda ele geçen en çok batık gemi sayısına sahip bu alanda, batıkların haricinde, buranın ticaret limanı olması dolayısıyla, Bizans coğrafyasının her yerinden gemilerle getirilen gündelik yaşama ait binlerce malzeme ve ticari eşya ele geçmiştir.

Kazıda gelinen son nokta ise, İstanbul’un tarihi ve kültürü açısından çok önemli olan ve bilinenin aksine İstanbul şehrinin 3000 yıllık değil de 8000 yıllık olduğu kazılar sırasında bulunan Neolitik Çağ yerleşmesiyle kanıtlanmıştır. Deniz seviyesinden yaklaşık 6.5 m derinde, Marmara Denizi henüz oluşmadan önceye ait, Neolitik Çağ’a tarihlenen mimari kalıntılar ile 4 adet ölü hediyesiyle gömülmüş iskeletler, çanak çömlek, çakmak taşı ile kemik aletler bulunmuştur. Tarihi yarımada içinde ilk defa ortaya çıkarılan bu kalıntılar, Anadolu’daki gelişmiş Neolitik kültürün Avrupa’ya aktarılmasının kilit noktasında bulunmaktadır. Yerleşimin hemen yanında Neolitik Çağ’a ait bir dere ve bir bataklık kazılar sırasında tespit edilmiştir. Bataklıkta yapılan sondajlarda, çok sayıda Neolitik Çağ çanak çömleği, çakmak taşı, kemik alet ve en önemlisi bugüne kadar hiçbir yerde örneğine rastlanmayan ahşap aletler ortaya çıkarılmıştır. Ahşap aletlerin sadece burada görülmesinin nedeni, Türkiye’de hiçbir yerde bataklık kazısının olmamasından ve dünyada ise çok az sayıda olmasındandır. Bataklık ortamı, içine düşen materyali çok iyi koruduğundan ötürü arkeologlar için önemli bir bilgi kaynağıdır. Ancak Ulaştırma Bakanlığı'nın yoğun baskılarıyla kazısının çok küçük bir kısmı acele olarak yapılmış bataklığın neredeyse tamamını oluşturan 110 m’lik kısım İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından, 4 no.lu İstanbul Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunca verilen arkeolojik kazının sürdürülmesi gerektiğine ilişkin kararına rağmen müze müdürlüğü tarafından inşaat yapılması amacıyla müteahhide teslim edilmek istenmektedir.

 

Yetkililer, kazının bilimsel yürütücüsü olan İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin kazının devam etmesi için uğraşacağı yerde, kazının bitirilip inşaat faaliyetleri için Ulaştırma Bakanlığı’na devredilmesi için çaba göstermiş olmasının hiçbir şekilde izah edilemeyeceğini belirtmektedir. Kurul kararına ve çeşitli üniversitelerden birçok uzmanın bilimsel yaklaşımlarına rağmen, müze müdürlüğünün bu tavrının bilimsellikten tamamen uzak olduğu öne sürülmektedir.





Prof. Gülçur: “Birinci dereceden arkeolojik ve doğal sit konumundaki bir ören yeri daha, korumayla yükümlü en üst merciinin onayıyla yok ediliyor...”

Yenikapı arkeolojik kazıları konusunda, İstanbul 4 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Müdürlüğü, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü, Kültür ve Turizm Bakanlığı ve Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne bir mektup göndererek bu konuda açıklama yapan nadir bilim insanlarından biri olan, İstanbul Üniversitesi, Prehistorya Anabilim Dalı öğretim üyelerinden Prof.Dr. Sevil Gülçur, konunun önemine dikkat çekmiş ve Yenikapı’da ele geçen bulguların, İstanbul’un esas nüvesini oluşturan tarihi yarımadadaki yerleşimin şimdiye değin varsayılanın aksine, çok daha eskilere gittiğini gösterdiğini belirtmiştir.

 

Prof. Gülçur mektubunda şöyle demektedir:

 

“Marmaray Yenikapı arkeolojik kazısında elde edilen son bulgular, hem İstanbul’un hem de tarihöncesi Avrupa Kültürleri’nin gelişimi açısından son derece önemli verilere götürmüştür. Yenikapı’da gerçekleştirilen son dönem kazılarında, günümüzden yaklaşık 8000 yıl öncesine ait Neolitik Çağ’a tarihlenen bir yerleşme tespit edilmiştir.

 

Bu bulgular, İstanbul’un esas nüvesini oluşturan tarihi yarımadadaki yerleşimin şimdiye değin varsayılanın aksine, çok daha eskilere gittiğini göstermiş ve arkeoloji dünyasında büyük heyecanla karşılanmıştır.

 

Orta Paleolitik Çağ buluntularıyla Yarımburgaz Mağarası’ndan da bilindiği üzere, İstanbul ve çevresi, hem alet yapan insanın hem de diğer Anadolu kökenli tarihöncesi kültürlerinin Avrupa’ya geçiş yolu üzerindedir. Bu özelliğiyle tarihi yarımada, insanlığın tanıdığı en eski, en görkemli  ve höyükleşmenin süregeldiği yerleşim alanıdır.

 

Yenikapı’da belgelenen Neolitik yerleşme mimari kalıntıları, çanak çömlekleri, işlenmiş kemik ve çakmaktaşı aletlerinin yanı sıra hediyeleri ile gömülmüş dört bireye ait iskelet mezarlarıyla, bu güne kadar tarihi yarımadada tespit edilmiş türünün en geniş buluntu alanıdır.

 

Neolitik yerleşmenin kurulduğu alanda, bir bataklık tespit etmiştir. Orta Avrupa’da Avusturya, Almanya ve İsviçre’nin Neolitikleşmesi, Trakya ve Balkanlar’dan çok daha sonra, bataklık ya da göl kıyısı yerleşmeleriyle başlamaktadır (bkz.: H. Schlichterle, “Siedlungen und Funde jungsteinzeitlicher Kulturgruppen zwischen Bodensee und Federsee”, Die ersten Bauern 2, 1990, 135-156 içinde). Bataklık ve göl kıyısı yerleşmelerinde, organik kökenli malzemeler çok iyi korunabilmekte ve bu buluntu alanlarından, son derecede zengin ve değişik türden malzeme elde edilmektedir. Bunun en güncel örneği, Marmaray kazılarında ortaya çıkarılan ahşap tekne kalıntıları ve diğer buluntulardır. Yenikapı neolitik alanı, bu açıdan da son derece önem taşımaktadır. Türkiye'de ise bugüne değin Neolitik yerleşmelerin kurulduğu ıslak zemin kazıları yapılmamıştır.

 

Üsküdar ve Yenikapı kazılarının diğer önemli özellikleri de iklimsel salınımlar, denizsel hareketler, denizsel ve karasal fauna ve flora v.b. konularda, İstanbul ve çevresinin doğal yapısı ve değişimleri konusunda çok değerli veriler sağlamasıdır. Neolitik yerleşme, bu bağlamda da büyük önem taşımaktadır. Değişik konulardan uzmanların katılımıyla gerçekleştirilecek bilimsel kazılar, hiç kuşkusuz İstanbul’un ilk yerleşiminden günümüze, doğal çevrenin geçirdiği değişimleri de aydınlatacaktır. 

 

İstanbul 4 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunuzun yukarıda tanımı yapılan tüm alanda elle kazı yapılmasına karar vermesine rağmen, aldığımız duyumlar, bu kazının gerekli özen gösterilmeden sonuçlandırılmak istendiği yönündedir.

 

Özellikle son dönemde, bataklık alan içinde ele geçen ahşap alet ve gerecin yanı sıra iki adet kano küreği, alanın önemine işaret etmektedir. Gene son duyumlarımıza göre, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü, Ulaştırma Bakanlığının istemi doğrultusunda, inşaat faaliyetlerinin yapılabilmesi için, alanı müteahhit firmaya devretmeye hazırlanmaktadır.

 

İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğünün devir kararında ısrar etmesi halinde,  birinci dereceden arkeolojik ve doğal sit konumundaki bir ören yerinin daha, korumayla yükümlü en üst merciinin onayıyla yok edilmesi gibi, ulusal ve uluslararası koruma ilkeleri ve anlaşmalarına da aykırı bir durum ortaya çıkacaktır.

 

Yukarıda önemi vurgulanan Neolitik yerleşme ve bataklık alanın yakın çevresiyle birlikte, bilimsel yöntemlerle, ana toprağa ulaşılıncaya kadar kazılarının devam ettirilmesi, sadece Türkiye için değil, evrensel kültür tarihi açısından da büyük önem taşımaktadır.

 

Bu bağlamda konunun ivedilikle ele alınarak, önemli bir buluntu alanı daha devlet eliyle yok edilmeden gereğinin yapılmasını arz ederim.”


Soysal’ın ziyareti

Diğer yandan 25 Eylül tarihinde Yenikapı’ya bir ziyaret yapan CHP İstanbul Milletvekili Çetin Soysal araziyi İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü ile gezmiş ve bilgi almıştır. Edinilen bilgiye göre bu ziyaret sırasında müze müdürü, kazının ağır seyrinden, burada çalışan serbest arkeologların suçlu olduğunu öne sürmüş ve arkeologları işi yavaşlatma ile suçlamıştır.

 

Yenikapı kazısını başından beri yakından takip eden güvenilir bir uzmandan alınan bilgiye göre ise Neolitik Çağ yerleşmesi müze tarafından hiçbir zaman önemsenmemiş ve bu yapı katı inkar edilmiştir. Uzman, TAYHaber’e şu açıklamaları yapmıştır: “Bilirkişilerin verdiği raporlara dahi müze tarafından karşı çıkılmıştır. Doktoralı bir arkeolog olan bir müze müdürü de böyle yaparsa, bu, Türkiye’deki arkeoloji ve kültür politikasının ne denli zayıf olduğunun, Türkiye’de arkeolojinin tiyatrodan, hamamdan vb… yapılardan ibaret zannedildiğinin bir göstergesidir.

 

Müzeyi baskı altında tutan Hükümet, DLH ve Ulaştırma Bakanlığı’dır. Geçen gün Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın verdiği bir demeçten de bu açıkça anlaşılmaktadır. Son tüpün batırılmasından sonra Yıldırım arkeologlara, mimarlara, sanat tarihçilere çağrıda bulunarak, işin bir an önce bitirilmesi gerektiğinden söz etmiştir. Şeker Bayramı sonrası 250 m'lik bir alanın 110 m'sinin müteahhite devredilmesi, köstebeklerin çalışmasına açılması planlanıyor. Kazı alanı yavaş yavaş daraltılıyor ve yıl sonuna kadar da arkeolojik çalışmanın toptan durdurulması düşünülüyor. Zaten kısa zaman önce kazıya müze müdürlüğünce atanan arazi formeninin görevi de kazının hızla kapatılmasını sağlamaktır. Bu formen “ne o gömüyü hala bulamadınız mı?” türünden laflarla ortalarda dolaşmakta burada yıllardır yapılan bilimsel araştırmaları, bulguları ve emeği yok saymaktadır.”

TAYHaber, Fotoğraflar: Arkeo Atlas, Haziran 2007, 27.09.2008


KATKI




SOTHEBY'S MÜZAYEDESİ

 

Sotheby’s Müzayede Şirketi 8 Ekim 2008 günü Londra salonlarında yeni bir “İslam Dünyası Sanatı Müzayedesi” daha düzenlemeye hazırlanıyor. Yazmalardan kılıçlara, mobilyalardan halılara kadar İslam sanatı ile ilgili yüzlerce parçanın yer aldığı bu müzayedede menşei Anadolu, ya da Osmanlı İmparatorluğu olan birçok eser mevcut. Şirket, geçtiğimiz yıllarda yaşadığı kötü tecrübelerden bir miktar ders almış olmalı ki bu müzayedede kaynağı gizli tutulan fazla eser yok. Yine de, bazı eserlerin ta Londra’ya kadar nasıl gittiğini merak etmemek mümkün değil. Müzayedenin bizim açımızdan ilginç bazı parçaları aşağıda mevcut.

 

LOT 26
Talik hatla yazılmış, dekupe albüm yaprağı, Nakşi imzalı, Osmanlı, 18. yüzyıl ilk yarısı
7,000—10,000 Pound





LOT 233
Tiziano Vecellio atölyesinden, Titian’a ait olma olasılığı mevcut (1490-1576) Kanuni Sultan Süleyman tablosu
200,000—300,000 Pound

Bir koleksiyonere ait.




LOT 235
Deri kaplı, tombak kalkan, Anadolu, 17. yüzyıl ikinci yarısı
250,000—350,000 Pound

Bir koleksiyonere ait.




LOT 261
Anadolu bronz şamdan, 13. yüzyıl 
6,000—8,000 Pound





LOT 265 

Az rastlanan tarzda tombak buhurdanlık, Osmanlı, yaklaşık 1600 

20,000—30,000 Pound




LOT 271
İznik polikrom maşrapa, yaklaşık 1580 
50,000—70,000 Pound




Ali Yamaç, 27.09.2008

ALLIANOI'DE TARİHİ TAHRİBAT

 

Tarihin en eski kaplıca ve sağlık merkezlerinden biri olan bin 800 yıllık Allianoi’nin ayakta kalma mücadelesi her geçen gün zorlaşıyor. Bugünlerde Allianoi’de yaşananlar da bu durumun son örneği. Koruma altında olan Allianoi’de herhangi bir araç ile çalışma yapmak bile yasakken Bergama Belediyesi’nin tarihi köprünün altından kepçe ve kamyonlarla çakıl ve kum taşıdığı iddiaları tepkilere neden oldu. Allianoi Girişim Grubu Dönem Sözcüsü Alime Mitap, bu kum taşıma işinin ne için yapıldığı hakkında bir fikri olmadığını ancak, belediyenin koruma yasasına uymadığını belirtirken, Bergama Belediye Başkanı Raşit Ürper konu hakkında herhangi bir bilgisi olmadığını kaydetti.

Bir diğer iddia ise Devlet Su İşleri’nin (DSİ) kaplıcalardan havuzlara akan suyu, boruları kırarak engellediği ve suyu kurumakta olan İlya Çayı’na yöneltip barajı kaplıca sularıyla doldurmak istediği oldu. Alime Mitap, “Büyük ve küçük havuzlarda daha önce sıcak kaplıca suyu vardı. Gidenlerin anımsayacağı gibi, yoğun bir su buharı da oluşuyordu. Ancak bugün durum çok farklı. Sıcak sudan eser kalmadığı gibi, havuzda soğuk su vardı. Sıcak sular ise dışarıda dere yatağına akıyordu. Kepçeyle kırılan boru ortada duruyordu. Belli ki, kaplıca sularının havuza akışı engellenmiş; sular dere yatağına yönlendirilmişti. Şimdi İlya Çayı’nda kaplıca suyu akıyor. Anlaşılan DSİ, İlya Çayı kuruduğu için kaplıca suyu ile barajı doldurmak istiyor. Trajikomik ama maalesef böyle” diye konuştu.

Allianoi’yi mahkeme heyetiyle birlikte gezdiklerini belirten Mitap, “Dere yatağında, kepçeyle yapılmış olan tahribat, büyük ve küçük havuzlardaki suların durumu, bilirkişi tarafından incelendi. Ayrıca yargıç, suyun çekilmesi için kazılan kanalın ne ile kazıldığını ören yeri bekçisine sordu. Bekçinin kepçeyle kazıldığını ifade etmesi üzerine, yargıç, bekçinin bu açıklamasını tutanağa geçirdi” dedi. DSİ İkinci Bölge Müdürü Ayhan Sarıyıldız da durumdan haberdar olmadığını, DSİ’nin kültürel varlıklara en çok sahip çıkan kurum olduğunu ifade etti. Sarıyıldız, koruma altındaki bir yerde böyle bir şeyin yaşanmasının mümkün olamayacağını, yaşanırsa da ilk önce kendisinin çok büyük sıkıntı yaşayacağını kaydetti.

Akşam Ege, 27.09.2008

KARACADAĞ YERALTI ŞEHRİ TURİZME AÇILMAYI BEKLİYOR

 

Konya'da Karapınar'ın Oymalı Köyü'nde bulunan Karacadağ Yeraltı Şehri'nin turizme açılması isteniyor.

 

MS 7. yüzyıla ait olduğu sanılan yer altı şehri Roma ve Bizans dönemlerinde savunma, Selçuklular tarafından da askeri, Osmanlı döneminde ise depo amaçlı olarak kullanıldı.


Ürgüp ve Göreme'deki yeraltı şehirleriyle aynı dönemde yapılmış olan Karacadağ Yer altı Şehri, gerekli kazı ve aydınlatma çalışmalarının yapılmasının ardından, dünyanın en büyük yer altı şehirlerinden biri olacak.


Yeraltı şehrini ziyarete gelenler, mağaraların çok karanlık olduğunu ve bu yüzden içeri giremeden geri dönmek zorunda kaldıklarını belirtti.


Özellikle hafta sonları gelen ziyaretçiler, köy merkezinden iki kilometre mesafede bulunan yer altı şehirlerine ulaşabilmek için kullanılan yolun bakımsız olmasının ve yer altı şehrindeki mağaraların ışıklandırma sistemlerinin bulunmamasından şikayet ediyor.


Oymalı Köyü sakinleri ise, 'Yeraltı şehrine gerekli altyapının ve aydınlatma çalışmalarının bir an önce tamamlanarak, bu tarihi değerin en kısa zamanda turizme açılmasını istiyoruz' dedi.

Merhaba Gazetesi, 27.09.2008

ANDRIAKE ANTİK KENTİ GÜN IŞIĞINA ÇIKIYOR

 

 

Antalya'nın Demre İlçesi'nin Kekova'ya açılan kapısı olan Çayağzı'ndaki Andriake Liman Kenti'nde, Avusturyalı bilim adamlarınca yürütülen çalışmaların bu yılki bölümüne başlandı.

 

AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, Myra tarafından kurulan küçük bir liman kenti olan Andriake'de, Viyana Üniversitesi Arkeoloji Enstitüsü öğretim üyelerinden Dr. Thomas Marksteiner ile birlikte Türkiye, Almanya ve Fransa'dan 9 bilim adamı ve 6 işçinin yürüttüğü çalışmalar 15 gün sürecek.


MÖ 61 yılında İsa'nın havarilerinden St. Paul'ün Roma'ya giderken uğradığı kent olarak da bilinen ve Likya döneminden kalma Myra Antik Kenti'nin limanı olan Andriake'nin kuzeyindeki yerleşim biriminde alan temizliği yapıldığı bildirildi.

Kuzey şehrin planının çıkartıldığı ve yüzey buluntularının tespit edildiği çalışmalar kapsamında, eski yazıtların okunmasına da başlanıldığı kaydedildi.

Kazı çalışmalarıyla ilgili bilgi veren Arkeolog Dr. Banu Yener Marksteiner, Andriake'nin, Likya'nın önemli liman kentlerinden biri olduğunu belirtti.

Marksteiner, buluntuları ve seramikleri inceleyerek, dönemin liman kentindeki ticari faaliyetlere ilişkin bilgi edinmeye çalışacaklarını söyledi.

Yüzey araştırmasının 2005 yılından bu yana Avusturya Arkeoloji Enstitüsü'nce yürütüldüğünü vurgulayan Marksteiner, bu yıldan itibaren çalışmaların Avusturya Araştırma Fonu'nun projesi olarak aynı ekip tarafından yürütüleceğini ifade
etti.

Bu yıl Andriake Liman Kenti'nin kuzey şehrinde çalışmalarını yoğunlaştıracaklarını ifade eden Marksteiner, "Kuzey şehrindeki yapıların planını çıkarıp tamamlamak istiyoruz" dedi.

Cnn Türk, 26.09.2008

2010'UN TESELLİ' PROJELERİ





“Avrupa Kültür Başkentleri, Avrupa kentlerinin ortak kültürel mirasını değerlendirme programıdır. Temel hedef, geçmişe ait ve çağdaş kültürel değerlere çok fazla sayıda kentlinin erişebilmesini sağlamaktır. Bu nedenle topluma ait alanlar rehabilite edilmelidir...” Avrupa Kültür Başkentleri Programı’nda böyle belirtilen “temel hedef”e rağmen İstanbul-2010’daki “kentsel proje eksikliği”nden yakınmamız üzerine Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay arayarak “son gelişmeler”i özetledi.

 

Kültürel mirası yaşatma projelerine ağırlık vermek yerine sadece “yoğunlaştırılmış sanat etkinlikleri”yle yetinilmesini kendisinin de uygun görmediğini belirterek dedi ki: “Biz de aynı konudaki ihmallerin giderilmesi çabası içindeyiz, 2010’a yönelik kimi koruma projelerinin gerçekleşmesi için ne gerekiyorsa yapacağız...”

 

Sayın Bakan’a hem açıklaması, hem de bu önemli ihmalin “olabildiğince giderilmesi” kararı için teşekkür ediyorum. Çünkü yine AB’nin şu vurgulaması da İstanbul’un Avrupa’daki Kültür Başkentleri arasında yer almasını sağlayan “asıl gerekçe”yi yeterince açıklıyor: “Kentlerimiz yüzyıllardır insanlara ışık saçmış, büyülemiştir. Kültür Başkenti adaylığında, kentin tarihi mirasının değerlendirilmesi ve buna kent halkının da katılımının sağlanması konusunda kesin teminat verilmelidir...”

 

‘Eylül 2008’ listesi

 

Peki, bu “teminat” için neler yapılıyor? Daha bugünden konserlerin, sergilerin, gösterilerin afişlerini kaplayan İstanbul-2010 logolarının ötesinde, “kentin tarihten gelen kültür zenginliğini çağdaş yaşamla buluşturacak” ne gibi tasarımlar var?

 

Önceki yazımızda bu sorunun yanıtı neredeyse “hiç” şeklindeydi; Avrupa Başkentliği’ne yakışır kentsel düzenlemeler için de yeterli vaktin kalmadığı belirtilmişti. (Cumhuriyet - 17 Eylül 2008 - “2010 Harcanıyor”) Bakan ise bu değerlendirmemizi de “gerçekçi” bulsa bile yine de önemli başlangıçların yapıldığını belirtiyor. 2010’un Yürütme Kurulu gündemindeki “Eylül 2008” tarihli listede şunlar yer alıyor:

 

Mimari Restorasyonlar: Topkapı Sarayı Mutfaklar Bölümü, Kule Kapısı, Darphane, Seriye Hastaneleri, Matbaa Meslek Lisesi, Kimyahane, Karasurlarındaki Altınkapı, Taksim’deki Seyran Apartmanı, Fatih’te Murat Molla Kütüphanesi ve Nazperver Kalfa Sıbyan Mektebi, Suriçi’nde 20 sivil mimarlık örneği ahşap yapı.

 

Aydınlatmalar: Kara ve deniz surları, Galata Kulesi, Sultanahmet-Cankurtaran bölgesi; Eminönü ve Üsküdar’da tarihi alanlar.

 

Düzenlemeler: Fatih Kadınlar Pazarı, Laleli sokak iyileştirmeleri, Balat Çıfıt Çarşısı, Karasurları çevre düzenlemesi: Süleymaniye Kütüphanesi, Topkapı Sarayı’nda Padişah Arabaları’nın teşhiri, eski karakolun kafeteryaya dönüştürülmesi, Konyalı lokantasının dış avluya taşınması, surlara bitişik yapıların kaldırılması...

 

Listedeki “süre”lerle ilgili bilgiler, projelerin belirlenmesinde ilk koşulun “bir yılda tamamlanabilmeleri” olduğunu gösteriyor. Bu nedenle İstanbul’un bir daha belki yaşayamayacağı Avrupa Kültür Başkentliği’ne yakışacak projeler için umutlar kesilirken insan sormadan da edemiyor: Kültürel miras ve mimari zenginlik neden önemsenmiyor? 3 yıl önceden başlandığında rahatlıkla tamamlanabilecek ve kentin geçmişiyle buluşmasını daha güçlü sağlayacak projelerden yoksun kalmanın “sorumluları” kimlerdir?

 

Bizans yine unutulmuş!

 

2010’un “kalıcı kazanım”lara neden olabilmesi için Bakan Günay’ın çabalarıyla hazırlıklar arasında yer alabildikleri anlaşılan projeler listesine gelince...

 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı’nca derlenen öneriler arasında hemen fark edilen en önemli eksiklik Bizans’ın yine unutulmuş olması... Surların aydınlatılması ve temizlenmesi dışında başkaca bir Bizans projesi listede yer almamış. Fatih 555 yıl önce aldığında “2 bin” yaşında olan bu kentin fetihten “önceki” uygarlık ve kültür birikimlerinin de sahiplenilmesi gerekirken Avrupa Kültür Başkentliği’nin mimari hazırlığını “Osmanlı’yla sınırlı” tutmak, Cumhuriyetin çağdaş kimliğine yakışıyor mu?

 

Oysa Atatürk, bir yandan “Türkiye Cumhuriyeti’nin Temeli Kültürdür” derken bir yandan da “Biz 5000 yıldır bu topraklardayız” diyerek geçmiş tüm uygarlıkların mirasçısı olduğumuzu açıkça vurgulamıştı. Onca kıt bütçelerle “arkeolojik seferberlik” başlatması da Cumhuriyet devriminin kültürel düzeyini yansıtıyordu.

 

Şimdi ise aynı tarihsel birikimlerimiz sayesinde İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti olmasını coşkuyla karşılarken 2010 projeleri arasında “arkeoloji”nin akla bile gelmemesi hazin değil midir? Eğer Marmaray kazıları da olmasaydı, dünyaya neyi ve nereyi “yeni bulduklarımız” olarak gösterecektik?

 

Oysa, örneğin şu yıllardır ertelenen “Bizans Enstitüsü ve Müzesi” düşüncesi 2010 projeleri arasında yer alabilseydi, söz gelimi İstanbul Üniversitesi’nin 1450’lerde kurulduğu Zeyrek Camisi (Pantokrator Manastırı) bu işlevle restore edilseydi ne kadar anlamlı ve onur verici olurdu;

 

Benzer şekilde yine 2010 yılı kent içinde “yeni kazı alanları”yla ve yeni düzenlenmiş “arkeolojik park”larla karşılansaydı; İstanbul halkı da Romalı ve Bizanslı “hemşerileri”nin toprak altında kalmış zenginlikleriyle tanışarak “kültür başkentli” olmanın “fark”ını yaşamaz mıydı?

 

Listedeki kimi projelerin ise “belirsizlikler” ve “yetersizlikler” taşıdığı hemen göze çarpıyor.

Örneğin restorasyonu hedeflenen “20 eski ahşap ev” nerede ve hangileri? UNESCO’nun dünya mirası gerekçelerinden Zeyrek, Süleymaniye gibi semtlerin de bu sayede kurtulmalarını sağlayabilecek, hatta örneğin bir “Osmanlı mahallesi” yaratmaya dönük “20 sokak” değil de neden sadece “20 ev”!...

 

Sözün kısası, elimizdeki liste, önceki yazımızın “İstanbul-2010 harcanıyor” başlığını haksız çıkartacak bir içerik taşımasa bile, kentin tarihsel mimarisinin kucaklanması yönündeki “teselli projeleri”ni tanımlıyor.

 

Ne diyelim? Bari gerçekleşebilseler...

Cumhuriyet, 26.09.2008

TARİHİ KÖPRÜDE BAKIM ÇALIŞMASI

 

 

Kırıkkale'nin Karakeçili İlçesi'ne bağlı Köprüköy beldesi içinde bulunan tarihi Çeşnigir Köprüsü, baraj göleti sularının azalmasıyla birlikte bakıma alındı.

 

Köprüköy Beldesi sınırları içerisinde bulunan tarihi köprünün özellikle orta kısımlarında çökmeler meydana gelmesi yetkilileri harekete geçirdi. Çalışmaların daha hızlı ilerlemesi için köprünün suları çekildi, taşlardan örnekler alındı. Yıllara tanıklık eden köprünün en büyük gözünden aşağıya taşların düşmeye başlamasının ardından, çalışmalar başladı.

 

Köprüköy Belediye Başkanı Oğuzhan Köprülü, konuyu Karayolları Müdürlüğü'ne bildirdi. Durumu değerlendiren ekipler, tadilat yapmaya karar vererek çalışma başlattılar.

 

Barajda suların azalması ile birlikte köprü de gün yüzüne çıkmıştı. Çalışmanın daha iyi sürmesi için Hirfanlı ve Kesik Köprü barajlarında sırayla su tutularak çalışmalara başlandı.

 

Köprünün en büyük gözünden taşların döküldüğünü ve bu nedenle Karayolları Taş Köprüler Müdürlüğü'yle yazışmalar yaparak yetkililerin inceleme yapmaları için çağrıda bulunduğunu söyleyen Belediye Başkanı Köprülü, suların çekilmesiyle birlikte köprünün 12 odacığının açığa çıktığını söyledi. Köprülü, çalışmanın en kısa sürede tamamlanacağını ve köprüyü onaracaklarını belirtti.

Kırıkkale Kent Haber, 26.09.2008

DÜLÜK'TE KAZI ÇALIŞMALARI SÜRÜYOR





Gaziantep'in en eski antik kentlerinden biri olan Dülük Antik Kenti'nde yapılan kazı çalışmaları, bu yıl da Şehitkamil Belediyesi'nin katkılarıyla sürdürülüyor.

 

Dünyanın ilk tapınağının bulunduğu belirlenen bölgede 13 yıldan beri sürdürülen kazı çalışmalarına destek veren Şehitkamil Belediyesi, tarihi bir kentin günışığına çıkarılmasına yardımcı oluyor. Alman bilim adamlarıyla birlikte tarihi kenti Türk ve dünya kültür mirasına kazandırmaya çalışan Belediye Başkanı Özkarslı, Dülük Antik Kenti'nin kısa zamanda tüm dünyaya ismini duyuracağını söyledi. Bu bölgedeki kazı çalışmalarına destek vererek önemli bir projeye imza attıklarını belirten Özkarslı, "Gaziantep tarihi dokusuyla zaten önemli tarihi bir kent. Zeugma ve diğer bölgelerde yapılan kazılar bölge kültür turizmine önemli canlılık kazandırdı. Dülük Antik Kenti'nin önce ilimize, sonra da ülkemiz turizmine önemli faydası olacaktır. Dülük Antik Kenti, turizmin cazibe merkezi haline gelecektir" dedi.

 

Almanya Münster Üniversitesi öğretim üyesi Prof.Dr. Engelbert Winter başkanlığında yapılan kazı çalışmalarını yakından takip eden Özkarslı, "Prof.Dr. Engelbert Winter, ekibiyle beraber 13 yıldan beri her yaz kazı çalışmaları için Gaziantep'e geliyor. Emlak vergisinden elde ettiğimiz gelirin yüzde 10'unu kültür payı olarak ayırıyoruz. Bu gelirle tarihi çalışmalara sponsor oluyoruz. Bu çalışmalar emlak vergisinden elde ettiğimiz kültür payı ile yapılıyor. Bu yıl yapılan çalışmalarda bu bölgenin tapınak olarak kullanıldığı anlaşıldı. 20 metre yüksekliğinde tapınakların olduğu ortaya çıktı. Emekler boşa gitmiyor. Dülük Antik Kenti'nin dünyanın en eski yerleşim yerlerinden birisi olduğu ortaya çıkıyor. Zeugma, Tilmen, Dülük ve şehirdeki diğer tarihi çalışmaların Gaziantep'i kültür merkezi haline getireceğine inanıyoruz. Tarih ve kültür turizmine büyük katkı sağlayacağını düşünüyoruz. Gaziantep artık sanayinin yanında tarih ve kültür turizminin de olduğu bir şehir haline gelecektir" diye konuştu.

 

Kazı çalışmalarını değerlendiren Almanya Münster Üniversitesi öğretim üyesi Prof.Dr. Engelbert Winter ise, "Burası Roma döneminden kalan çok büyük öneme sahip bir tapınaktır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi'ndeki en önemli kalıntılardan birisi. Burasının diğer antik kentlerden farkı, buraya insanların Tanrı için gelmiş olması. Günlük yaşamda kullanılmayan, adak adamak için gelinen bir tapınak burası. Bu sene çok başarılı bir çalışma gerçekleştirdik. Bina parçaları bulundu. Bu bina parçaları bu tapınağın ne kadar büyük ve önemli olduğunu gösterdi. Yaklaşık 450 tane küçük parça bulduk. Hepsi devrim çağına ait parçalar. Sikke, mühür ve boncuk gibi birçok buluntu var. Şu an bu buluntular restore ediliyor. Bu parçaları yakında müzede sergileyebileceğimizi umuyoruz" şeklinde konuştu.

Gaziantep Kent Haber, 26.09.2008

ANITLAR KURULU'NUN KADROSU ONAYLANDI

 

AKP Kütahya İl Başkan Yardımcısı Remzi Günay, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Müdürlüğü'nün kadro tahsisisin Maliye Bakanlığı tarafından onaylandığını açıkladı.


Günay, yaptığı açıklamada, "Bilindiği gibi, Kütahya'ya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Müdürlüğü'nün (Anıtlar Kurulu) kurulması için yıllardır başta milletvekilimiz Hasan Fehmi Kinay olmak üzere, bir takım girişimlerimiz olmuştu. Bu yöndeki çalışmalarımız sonucu olarak, Bakanlar Kurulu'nun kararı olumlu kararı ile Anıtlar Kurulu'nun ilimize kurulması uygun görüldü. Karar, 28 Ağustos 2008 tarihinde Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girmişti. Kurulun kadro tahsisi, Hasan Fehmi Kinay ve diğer milletvekillerimizin takibi sonucu Maliye Bakanlığı tarafından onaylandıktan sonra Kültür ve Turizm Bakanlığı'na intikal ettirilmiştir. Kütahya'ya hayırlı olsun" dedi.


Günay, personel sayı ve niteliklerinin önümüzdeki günlerde belirleneceğini sözlerine ekledi.

Kütahya Kent Haber, 26.09.2008

TARİHİ KONAK KADIN SIĞINMA EVİ OLUYOR

 

Tire Belediyesi, üç ay önce devraldığı tarihi Kirazoğlu Konağı'nı aslına uygun şekilde restore ettirerek kadın sığınma evi yapmak için kolları sıvadı. Üç katlı konağın diğer bölümleri ise butik otel ve misafirhane olarak hizmet verecek.


1930 yılında Miralay Ali Cevat Lekesiz tarafından yaptırılan ve ilerleyen yıllarda Kirazoğlu ailesine geçen konak, ilçede eşsiz mimari özellikleriyle dikkat çeken yapılar arasında yer alıyor. Oldukça yıpranan ve yıllardır kullanılmayan konak, restorasyon çalışmaları sonunda sosyal bir amaca hizmet edecek. İzmir 2 No.lu Sit Kurulu tarafından da onaylanan projeyle tarihi konak, kadın sığınma evi ve butik otel olarak hizmet verecek. 2008 yılı sonuna kadar tamamlanması planlanan restorasyon çalışmalarını ise daha önce ilçede tarihi Gülcüoğlu konaklarını butik otele dönüştüren Yıldız Üniversitesi Mimarlık Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Harun Baturbaygil önderliğindeki uzman ekip yürütecek.


Aslına uygun olarak restorasyonuna başlanan konakta, dış cephede yer alan orijinal tuğlalar tek tek elden geçirilerek aralarına dolgu yapılacak. Tavan ve tabanlar yenilenecek. Ahşap bölümler güçlendirilerek, odalara banyo ve tuvalet eklenecek. Konağın alt katındaki 5 oda şiddete maruz kalan kadınlar için düzenlenecek. Konağın diğer bölümleri ise butik otel ve misafirhane olarak kullanılacak.

Tire'nin AKP'li Belediye Başkanı Mehmet Sıtkı İçelli, kadın sığınma evi yapılmasının belediyenin sosyal projelerinden biri olduğunu belirterek, bu projeyle, eşinden veya ailesinden şiddet görmüş kadınların toplumdan izole olmayacağını, tam aksine toplumla ve sosyal yaşamla iç içe olacaklarını söyledi. Nüfusu 50 bini geçen belediyelerin yasaya göre bu evleri yapmaları gerektiğini kaydeden Başkan İçelli, "Tire'nin nüfusu 48 bin. Yasal zorunluluk olmamasına rağmen, belediye olarak harekete geçtik. Biz kadınlarımıza gerekli önemi ve değeri veriyoruz. Bu yılın sonunda çalışmalar bitmiş olacak" dedi.
Haber Ekspres, 26.09.2008

HİSAR TEPESİ'NİN GÖRÜNMEYEN YÜZÜ





Hisar Tepesi’nin altında yatan tarihe biraz daha dikkatleri çekmek için, yapılan son kazıyla büyük bir kısmı ortaya çıkarılan stadion (stadyum) ve ünlü Arkeolog Bedri Yalman’ın notlarından yararlanarak, bilgisayarda bir photoshop çalışması ile Antinoos Tapınağı’nı da biz ortaya çıkardık ve tepenin güney yamacındaki binalarla, yurt binasını ortadan kaldırarak resmettik.

 

İşte ünlü Arkeolog Bedri Yalman’ın 1978 yılındaki Hisar Tepe kazısından sonra kaleme aldığı notlarından önemli bir bölüm ve işte Hisar Tepesi’nin altında yatan tarihi gerçek;

 

“Hisartepe kazısında bulunan tapınak:

Roma İmparatoru Claudius’un kurduğu Claudiopolis (Bolu)’te Antinoos adında erkek güzeli genç bir delikanlı yaşamaktaydı.

 

Antinoos devrin imparatoru Hadrianus (117-188) la o devrin liman kenti olan İzmit (Nicomedia)’te karşılaşmıştır. Ve ona aşık olmuştur. Bir başka deyişe göre ise, MS 2’inci yüzyılda çevre dağları sık ormanlarla kaplı olan Bolu’da, yabani hayvan avı yapılmaktaydı. Avcılığa meraklı olan Hadrianus, bu bölgedeki av patilerine sık sık katılırdı.

 

Hadrianus MS 123 yılında bir hayvan avı sırasında genç ve yakışıklı delikanlı Antinoos ile tanışıp ona aşık olmuştur.

 

Deyişlere göre Antinoos ile İzmit veya Bolu’da tanışıp ona aşık olduktan sonra, onu tüm seyahatlerine götürmeye başlamıştır.

 

MS 130 yılında Mısır’da Nil seyahati sırasında Antinoos’un Nil Nehri’nde boğulması, Hadrianus’u derin bir üzüntüye sürüklemiştir.

 

Hadrianus, Antinoos’un anısını ebedileştirmek için onu tanrı ilan eder. Öldüğü yerin yakınında Antinoopolis’i kurdurur. Tanıştığı ve av için sık sık geldiği Claudiopolis’te (Bolu) Antinoos adına mabet yaptırır. Burada çeşitli yarışlar ve festivaller tertiplenir.

 

1978 Hisartepe Kazısı’nda saptanan temel duvarları, mimari parçalar, Bithynia sikkeleri üzerinde görülen tapınak şekli, Hadrianus’un Antinoos için Claudiopolis’te yaptırdığı tapınağa ait olduğu ve 130-138 yıllarında inşa edildiği kanısındayım. Önümüzdeki yıllarda yapılacak kazıların daha fazla aydınlatacak buluntular vereceği muhakkaktır.”

 

Bilindiği gibi, yapılan son kazıdan sonra Müze Müdürü Mustafa Güneş yaptığı açıklamada, “Roma döneminde çeşitli törenlerin ve yarışmaların düzenlendiği bu “stadion”un kalıntısı, Bolu’da bugüne kadar tespit edilen antik kalıntıların en büyüğüdür. Günümüzden yaklaşık olarak 1850 -1900 yıl önce inşa edilen yapı, ilimizde ve Batı Karadeniz Bölgesi’nde “açığa çıkarılan ilk stadion” olma özelliğini de taşıyor” demiştir.

Bolunun Sesi, 26.09.2008

TARİHİ BİNADA BİR GÜNDE 6 YANGIN

 

Balıkesir'in Ayvalık İlçesi'nde, sabah saatlerinden bu yana 5 kez yangın tehlikesi atlatan Çiftçi Malları Koruma Başkanlığı binası, saat 17.30 sıralarında çıkan yangında büyük hasar gördü.
Tarihi nitelikteki binanın çeşitli odalarında gün içinde henüz belirlenemeyen nedenlerle çıkan yangınlar, çevreye sıçramadan söndürüldü. Olaya el koyan Ayvalık Emniyet Müdürlüğü ekipleri, yangınlarla ilgili binada inceleme yaptı. İncelemeden 5 saat sonra binanın ikinci katında aniden bir yangın daha başladı.


Muhasebe ve bilgi işlem servislerinin bulunduğu yerde başlayan ve çok kısa sürede büyüyen yangında bina zarar görürken, dumanların yükseldiğini gören çalışanlar binayı tahliye ettiler. Ayvalık Belediyesi itfaiye ekiplerinin müdahalesiyle söndürülen yangın ile ilgili soruşturmanın sürdüğü bildirildi.

Haber Ekspres, 26.09.2008

KALE, ERZURUM'UN ŞİFRESİ





Erzurum Kalesi'nde her gün yeni bir sur kalıntısı ortaya çıkıyor. Kale'de aylardır yürütülen kazı ve restorasyon çalışmalarında sona gelinirken, kazma vurulan her yerden sur ve burç kalıntıları çıkıyor.

 

Erzurum Müze Müdürü Mustafa Erkmen, Kale'de yürütülen restorasyon, bakım ve onarım çalışmalarının, sıradan bir yenileme çalışması olmaktan çıktığını söyledi. Kale'deki çalışmalar sürecinde bu yıl çeşitli sürprizlerle karşılaşıldığını kaydeden Erkmen, "Kale'de kazma vurulan her yerden sur ve burçların kalıntıları çıkıyor." dedi.

 

Bu sur ve burçların toprak altında kalmalarına gönüllerinin razı olmayacağını ve elden geçirilerek turizme kazandırılması gerektiğine inandıklarını anlatan Mustafa Erkmen, "Erzurum'un tarihi kimliğini ortaya koyma açısından Kale büyük bir önem taşıyor" diye konuştu.

 

Mevcut surlarda devam eden rutin onarımlara, toprak altında kalmış sur ve burç kalıntılarının da dahil edildiğini dile getiren Erkmen, çalışmaların sona ermek üzere olduğunu aktararak, "Kale'de bu yaz yürütülen çalışmalar, yeni burç ve surların gün yüzüne çıkarılması açısından büyük önem taşıyor. Çünkü sonuç itibariyle gün yüzüne çıkan Erzurum'un tarihi kimliği oluyor.  Daha önce fark edilmeyen, ancak kazılarda ortaya çıkan sur ve burçlar, üzerleri tekrar kapatılmak yerine, onarılarak Erzurum turizmine kazandırılacak. Onarım işlemleri tamamlandıktan sonra, Kale çevresinde mimariye uygun bir çevre düzenlemesi yapılacak. Kale'nin etrafındaki kamulaştırma çalışmaları tamamen sona erdikten sonra, Kale tüm ihtişamıyla insanların gözleri önünde olacak" diye konuştu.

 

Öte yandan Erzurum Müze Müdürü Mustafa Erkmen, yaz sezonunun sona ermesiyle birlikte bölgenin çeşitli yörelerinde devam eden arkeolojik kazılarda da sona gelindiğini anlattı. Erzurum Müze Müdürlüğü koordinesinde bölgede çok sayıda kazı çalışmasının yürütüldüğünü belirten Erkmen, her yıl olduğu gibi bu yıl da kaçak kazılarla yoğun bir mücadele dönemi geçirdiklerini sözlerine ekledi

Erzurum Gazetesi, 26.09.2008

KUTSAL EMANETLER 3 BOYUTLU OLARAK İNTERNETE AKTARILDI





Hazreti Muhammed'in hırkasından Hazreti Musa'nın asasına, Hazreti Davud'un kılıcından Hazreti İbrahim'in tenceresine pek çok kutsal eşyanın bulunduğu Topkapı Sarayı Müzesi'ndeki Kutsal Emanetler Dairesi, 3 boyutlu olarak 'www.360tr.com' internet sitesinden gezilebilecek.

 

www.360tr.com multi-medya grubu, 2 yıldır üzerinde çalıştığı Topkapı Sarayı Müzesi'nin sanallaştırılması projesinin önemli bir ayağı olan Kutsal Emanetler Dairesi'ne ilişkin çalışmayı tamamladı. Proje aşamasında yaklaşık bin 250 adet özel VR panoramik fotoğraf çekildi. Projede, özel tekniklerle işlenen VR panoramikler, kullanıcı dostu ara yüzlerle tasarlanarak sanal gezi projesi haline getirildi.

 

Toplam 13 noktadan 3 boyutlu gezi konforu sunan projede, Topkapı Sarayı Müzesi Kutsal Emanetler Dairesi'ndeki semavi dinlerin kutsal sembol ve figürleri, Peygamber Efendimiz ve ashabının kullandığı eşya internet aracılığıyla gezilebilir oldu. Kutsal Emanetler Dairesi'nde, Hz. Muhammed'in sakalı, ayak izi, kılıçları, hırkası, Kabe kapısı anahtarları, Hacerü'l-Esved Muhafazası, Kabe olukları, Kabe maketi, Hz. Musa'nın asası, Hz. Davud'un kılıcı, Hz. İbrahim'in tenceresinin de bulunduğu çok sayıda eşya sergileniyor.

 

Aynı yöntemle Kudüs ve Mescid-i Aksa projesini yayımlayacak olan www.360tr.com multi-medya grubu, tüm İstanbul'un tarihi, mimari, sanatsal ve kentsel yapısını internete taşımak için 'en büyük sanal şehir' projesi başlattı.

Zaman, 26.09.2008

TARİHE SAYGI'YA ÖDÜLLÜ TEŞEKKÜR

 

İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından İzmir’de geçmiş uygarlıklara ait kültürel ve mekansal mirasa hak ettiği saygının gösterilmesi, tarihi yapıların korunmasını teşvik amacıyla düzenlenen “Tarihe Saygı-Yerel Koruma Ödülleri”nde kazanan isimler belli oldu. Geçtiğimiz günlerde toplanan ve eserleri yerlerinde inceleyen jüri üyeleri, 30 katılımcının yarıştığı yarışmada ödüle hak kazanan 15 başvuruyu belirledi.

Organizasyonun bu yılki seçici kurulunda Prof.Dr. H. Çetin Türkçü, Yrd.Doç.Dr. Yıldırım Oral, Yrd.Doç.Dr. Erdem Erten, Yrd.Doç.Dr. Müjgan Bahtiyar Karatosun, Yrd.Doç.Dr. Zehra Ersoy, Dr. Levent Ünverdi ve yüksek mimar Salih Seymen yer aldı. Tarihi mirasa sahip çıkılması konusunda yerel yönetimlerin üstlendiği sorumluluğu gösterme açısından büyük önem taşıyan yarışmada 5 dalda 15 ödül dağıtıldı.

 

Hangi dalda kim ödül aldı?
Kentli İzmirli Ödülü: Enver Yılmaz Evi (Buca), Mehmet Cile Evi (Yeni Foça),   Ali Ortakaşıkçı Evi (Yeni Foça). 


Özgün İşlevin Değiştirildiği Esaslı Onarım Ödülü: Latife Hanım Köşkü Anı Evi, Karşıyaka Belediyesi, Müellif Mimar Sibel Marmasan, Yapımcı Anıt Yapı İnş. San. ve Ltd. Şti.


Özgün İşlevin Korunduğu Esaslı Onarım Ödülü: Mehmet Alev Aarı Evi, Göztepe,   Müellif ve Yapımcı Mimar Mehmet Ağrı. Meltem  Michael Defne Evi, Foça,    Müellif Mimar Ercüment Kuyucu, Yapımcı Meltem Özkan. Sayıner Evi, Varyant-Konak,  Müellif Mimar Dürrin Ulema, Yapımcı Yalçın Kezer.


Emek Ödülü: Kemal Korkmaz (Taş Ustası).


Tarihsel Çevre ve Kültür Varlıklarını Koruma Dalında Katkı Ödülü: Levant’ın Yıldızı İzmir  (Bülent Şenocak), İzmir Tarih ve Toplum (Şenocak Yayınları), Foça (Özel Karşıyaka Piri Reis İlköğretim Okulu Öğrenci Çalışması), Dünden Yarına İzmir Yahudileri (Sara Pardo),  Kemeraltı’nın İzmir’i (Hakan Kazım Taşkıran), Efes Büyük Tiyatro Onarım ve Sağlıklaştırma  Projesi Sponsorluğu (Selçuk Belediyesi), Kent Karıncaları (Özel Yöneliş Koleji Öğrenci Çalışması).

Milliyet Ege, 26.09.2008

PATARA ANTİK KENTİ YENİDEN AYAĞA KALKACAK





Kaş'ta bulunan Likya Uygarlığı'nın başkenti Antik Patara Kenti'ndeki ilk demokratik meclis binası, TBMM Başkanlığı'nın desteğiyle restore edilecek. TBMM Meclis Başkanı Köksal Toptan'ın Kaş'ı ziyaretinin ardından açıklanan "İlk Meclis Son Meclise Sahip Çıkıyor Projesi"nin çalışmalarına başlandı.

Proje kapsamında, dünyanın ilk demokratik meclisi olarak bilinen Patara meclis binasının restore edileceği bildirildi.

Restorasyonun ardından 2010 veya 2011 yılında dünyanın tüm demokratik parlamento başkanları toplantısının Patara'da yapılması amacıyla da çalışma yürütülüyor, TBMM Genel Sekreter Yardımcısı Cengiz Köksal, gazetecilere yaptığı açıklamada, TBMM Başkanlık divanınca restorasyon için 5 milyon YTL ödenek ayrıldığını belirterek, ekim ayında restorasyon için malzeme seçimlerinin yapılacağını bildirdi.

Bu arada, TBMM Başkanı Köksal Toptan'ın Ekim ayında Patara'yı yeniden ziyaret etmesi bekleniyor.

Patara'da 20 yıldır sürdürülen kazıların başkanı ve Likya Uygarlıkları Araştırma Merkezi Müdürü Prof.Dr. Havva İşkan Işık ise proje kapsamında Patara'daki Likya Uygarlığı parlamento binasının rölöve çalışmasının tamamlandığını, iki yıl içinde restorasyonun tamamlanacağını belirtti.

Patara'da bulunan, antik döneme ait dünyada ayakta kalabilen tek deniz fenerinin restorasyonu da Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nın desteğiyle yapılacak. Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Metin Ataç, geçen günlerde deniz fenerini ziyaret ederek incelemelerde bulundu.

Prof.Dr. Havva İşkan Işık, deniz fenerinin restorasyon çalışmalarının sürdürüldüğünü ifade ederek, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı'nın projeye destek olduğunu, çevredeki ören yerlerinde de çalışmaların devam ettiğini kaydetti.

Prof.Dr. Işık, "Bunların başında tiyatro geliyor. Bir veya iki yıl içinde tiyatronun tüm kültürel etkinliklere açılmasını hedefliyoruz. Çalışmalarımıza buna yönelik devam ediyoruz" dedi.

Cnn Türk, 25.09.2008

ULU CAMİNİN MİHRAP VE MİNBERİ GÖZ KAMAŞTIRIYOR

 

Bursa'daki Ulucami'de yaklaşık 2 yıldır sürdürülen restorasyon çalışmalarında sona gelindi. 2 yıl boyunca kapalı kalan tarihi minber ile mihrap, bütün ihtişamı ile ortaya çıktı.

 

Ayrıca, müezzin mahfilinin arka ve yan cephelerinde şimdiye kadar varlığı bilinmeyen ceylan derisine işlenmiş motifler ortaya çıkarıldı. Bu motifler ve caminin dünyada eşi bulunmayan mihrabı, ziyaretçilerin zarar verme ihtimaline karşı cam muhafaza altına alındı. Ulucami Onarım Donatım ve Bakım Derneği Başkanı İbrahim Aydın'ın verdiği bilgiye göre, yaklaşık 2 yıl süren restorasyon çalışmalarının en önemli ayağı olan minber ve mihraptaki çalışmalar tamamen bitti. 666 parça ahşaptan yapıldığı belirtilen ve güneş sistemi gezegenlerinin motiflendiği tarihi minber, aslına uygun olarak yeniden kullanıma hazır hale getirildi. Mihrabın da bütün yazı, motif ve altın varakları en ince noktalarına kadar onarılarak bitirildi. Işıltılı görünümüyle göz kamaştıran mihrap ve minber, bütün ihtişamıyla caminin en kıymetli eserleri arasında yerlerini aldı. Bunun yanı sıra, müezzin mahfilinin yan ve arka cephelerinde daha önce varlığı bilinmeyen benzersiz desenler ortaya çıktı. Restorasyon sırasında üzeri yağlı boya ile boyanan bölümlerde, ceylan derisi üzerine işlenmiş harika motifler ortaya çıkartıldı. Bir kısmı yırtılan motiflerin korunması için minberde uygulanan cam muhafaza sistemi burada da kullanılarak, ceylan derisindeki benzersiz desenler koruma altına alındı. Diğer çalışmalar hakkında da bilgi veren İbrahim Aydın, caminin 20 kubbesinden 18'inin restore edildiğini, şadırvan üzerindeki kubbe ile imam odasının üzerindeki kubbenin de yıl sonuna kadar onarılacağını söyledi. Caminin içinde bulunan şadırvanda abdest almanın yasaklanmasının ardından, bahçedeki şadırvanların genişletilerek yenileneceğini belirten Aydın, halıların da değişeceğini kaydetti.

Zaman, Haber: Adem Elitok, 25.09.2008

"APHRODISIAS'DAN ROMA PORTRELERİ" AÇILIYOR

 

 

Aydın'ın Karacasu İlçesi'ndeki antik kent Aphrodisias'ta yürütülen kazılardan çıkarılan 52 mermer heykelden oluşan "Aphrodisias'tan Roma Portreleri" adlı sergi, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık işbirliğinde yarın açılacak.

 

Yapı Kredi Kültür Merkezi Vedat Nedim Tör Müzesi'nde açılacak sergiye ilişkin düzenlenen basın toplantısında konuşan Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık Genel Müdürü Tülay Güngen, arkeolojik sergilerin en çok talep edilen ve katılımcıların en fazla ziyaret ettiği sergiler olduğunu belirtti.

1992 yılında kurulan Vedat Nedim Tör Müzesi'nde arkeolojik kazıları sürdüren kazı başkanları ve çalışanlarının yardımıyla çok sayıda sergi düzenlediklerini dile getiren Güngen, İstanbul'a uygarlıkların izlerini getirdiklerini aktardı.

Frigyalılar, Urartular, Hititler ve Bizans gibi medeniyetlerin izlerini taşıyan sergiler açtıklarını ifade eden Gürgen, sadece sergi yapmakla yetinmediklerini, sergilenen eserlerin yer aldığı kataloglar ve bilimsel dokümanlar da hazırladıklarını kaydetti.

Şimdiye kadar sergilerinde yaklaşık 50-60 bin kişi ağırladıklarını bildiren Gürgen, ziyaretçilerin ülkelerinde ne kadar zengin hazineler bulunduğunu görme şansına eriştiklerini belirtti.

Yarın açılacak sergideki heykellerin Aphrodisias kazılarından çıkarıldığını, kazıların 1961'den bu yana sürdüğünü dile getiren Gürgen, antik kentin Roma'nın en önemli heykel okulu veya atölyesi olduğunun bilimsel kazılar ışığında tespit edildiğini söyledi.

Kazı alanının yol üzerinde olmaması nedeniyle eserlerin çok iyi korunduğunu anlatan Gürgen, heykelleri yapan ustaları anmak ve kültür hazinesi Türkiye'nin tarihi birikimlerini görmek için mutlaka serginin ziyaret edilmesi gerektiğini bildirdi.

Cnn Türk, 25.09.2008

İNGİLTERE'DE TÜRK ESERLERİ SATIŞTA

 

 

İngiltere'nin başkenti Londra'daki Christie's müzayede evi 7 Ekim'de Hint ve İslam dünyasına ait birbirinden değerli ve nadir eserleri satışa çıkartacak. 

 

Satışa çıkarılacak eserler arasında dünyanın en özel ve nadir İslam eserlerinden biri olan, Fatımi Kraliyet Hazinelerine ait kaya kristali ibrik bulunacak. Christie's müzayede için hazırladığı katalogda, eserin bütün dünyada aynı özelliğe sahip 7 ibrikten biri ve satışa çıkan ilki olduğunu duyururken, ibriğin 3 milyon sterlin gibi rekor bir fiyatla alıcı bulmasının beklendiği bildirildi. 

 

Müzayedede yer alacak bir diğer İslam sanatı eseri de Şam'da 1230'lu yıllarda metal işçiliğinin ustası Muhammed Ibn Kutluk El Mevsili tarafından tasarlanıp üretilen gümüş ve bakır karışımı tütsü kabı olarak açıklandı. Christie's kataloğunda sergilenen eserin 1 milyon sterlinin üzerinde bir rakama satılması bekleniyor. 

 

Daha geç İslam sanatına ait Türk ve İranlı sanatçıların kaligrafi ve el yazması örneklerinin yer aldığı Cafer Gazi kütüphanesi koleksiyonunun parçaları da müzayedede satışa sunulacak. Çoğu Osmanlı Sultanları veya İran Şahları tarafından görevlendirilen bu sanatçıların gözde iki eseri arasında Fatih Sultan Mehmet'e atfedilen el yazmaları da bulunuyor. Bu nadide el yazmalarının da 50.000 ila 70.000 sterlinden satışa sunulması bekleniyor. 

 

Osmanlı İmparatorluğu'na ait son derece nadir İznik Çinileri de bu müzayedenin eşsiz eserleri arasında yer alacak. Mekke'yi ve çevresini tasvir eden ve 1640 yılında yapılan imzalı çininin 150.000 ila 250.000 sterline satılması tahmin ediliyor. 

 

7 Ekimde düzenlenecek müzayedenin toplam gelirinin ise 11 milyon sterlin civarında olması tahmin ediliyor. Christie's 2007 yılında bütün dünyadaki antika sanat eserlerinin toplamından 3,1 milyar sterlin elde etmişti.

Trt/Haber, 25.09.2008

RAMSES'İN YENİ BİR HEYKELİ BULUNDU

 

Kahire’nin 70 km kuzeyinde, Tell Basta antik şehirde kazı yapan Mısırlı arkeologlar Nil Nehri’nin deltasında, kumun 1,5 m altında Ramses II’nin pembe granitten yapılmış heykelini buldular.

 

Zahi Hawass’ın açıkladığına göre, 76 cm yüksekliğindeki baş kısmında firavunluk sembolü olan ve heykele takılmış olması gereken çene sakalı eksik. Heykelin bulunması, arkeologların bölgede olduğu bilinen, ancak tam yeri tespit edilemeyen Ramses II Tapınağı’na yaklaştığının bir delili olarak kabul ediliyor. Heykelin geri kalan parçalarının bulunabilmesi ümidi ile kazılar bu kısımda yoğunlaştırıldı. 

Telegraph.co.uk, 24.09.2008

ÜNLÜ KOLEKSİYONERE ÇETE LİDERİ GÖZALTISI

 

Kırklareli İl Jandarma Komutanlığı ekipleri Titan Saadet Zinciri gibi örgütlenen 5 ayrı tarihi eser kaçakçısı çeteyi ortaya çıkardı.

 

9 ay önce çalışma başlatan ekipler geçen salı günü İstanbul, Edirne, Tekirdağ, Kırklareli, Çanakkale, Muğla, Konya, Çorum ve Ankara'da 60 adresi aynı anda bastı. Gözaltına alınanlar arasında ünlü koleksiyoner ve avukat Haluk Perk de bulunuyor. Aynı zamanda Arkeolojik Eser Koleksiyoncuları Derneği Başkanı da olan Perk'in, Avcılar'daki Özel Perk Müzesi'nde bulunan 1979 adet tarihi esere de el konuldu. Operasyonlarda toplam 2 binin üzerinde Roma, Bizans, Hitit, Urartu, Selçuklu, Frig, Pers, Lidya dönemlerine ait 1'inci sınıf tarihi eserler, dedektörler, silah ele geçirildi. Milyonlarca YTL değerdeki eserler ele geçirildikleri illerin müzelerine teslim edildi. Perk'te ele geçen eserler ise İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde incelemeye alındı.

Gözaltındaki zanlıların sorgusu Babaeski Kapalı Spor Salonu'nda devam ediyor. 9 kişi daha aranıyor. Zanlılar arasında Tekirdağ Emniyet Müdürlüğü'nde görevli 2 polis ile Konya'da görevli bir imam da var. Bir ilin belediye başkanının da çete bağlantısı araştırılıyor. Perk'in çetesinin tarihi eser toplayıcısı ve finans sağlayıcı olduğu ileri sürülüyor. Perk, Side Müzesi'nden 2005'te çalınan Roma dönemine ait Athena Büstü'nü İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü'ne teslim etmişti. Perk tarihi eser kaçakçılığının önlenmesi konusunda birçok toplantıda konuşmalar yapmıştı.

 

İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunu olan, 'Mali suçlar ve bankacılık' üzerine yüksek lisans yapan Haluk Perk, avukatlık yapıyor ve aynı zamanda Bahçeşehir Üniversitesi'nde öğretim görevlisi. Koleksiyonundaki 700 eser ile İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde sergi düzenleyerek bir ilke de imza atan Perk, KOLDER'i (Arkeoloji Eser Koleksiyoncular Derneği) kurmuştu.

Sabah, Haber: Hayati Arıgan, 25.09.2008



TÜRK USULÜ TEDBİR BÖYLE OLUR

 

 

Gaziantep'te Şekeroğlu Mahallesi Uzunçarşı Sokak'ta bulunan Yüzükçü Hanı’nın ön tarafındaki dükkanlar yol genişletme çalışması sebebiyle yıkılmıştı. Han’ın yıkılacak duvarları tehlike arz ettiği için ilginç bir yöntemle tedbir alındı ve duvarlar demir çubuklarla yıkılmaya karşı tedbir alındı. 

 

Türk zekasına son bir örnek Şekeroğlu Mahallesi’nde yaşandı. Büyükşehir Belediyesi tarafından Kale’den başlayan ve Bakırcılar Çarşısı’na kadar giden Kültür Yolu projesi kapsamında Uzunçarşı Sokak üzerindeki Yüzükçü Hanı’nın ön tarafındaki dükkanlar istimlak edilerek yıkılmıştı. Han’ın sokak tarafından kalan duvarları çökme tehlikesi arz ettiği gerekçesiyle ilginç bir tedbirle önlem alındı. Duvarın çökme tehlikesine karşı uzun demir direkler duvarla yol arasında monte edilerek duvarın çökmesi önlenmiş oldu. Daha kalıcı bir tedbir alınması gereken Yüzükçü Hanı duvarına alınan önlem dikkat çekiyor.

Gaziantep Hakimiyet, 25.09.2008

ANITLAR KURULU TÜNEL İNŞAATINA "DEVAM" DEDİ

 

 

Kocaeli Büyükşehir Belediyesi’nin Eski Sümer Karakolu önünde gerçekleştirdiği tünel çalışmasına Anıtlar Kurulu’ndan vize. Hafriyat çalışmaları sırasında yer yer tarihi eser bulunması nedeniyle yapılan itirazları değerlendiren kurul, D-100 üzerinde yürütülen çalışmaların devamına karar verdi.

 

Konuyla ilgili itirazları değerlendirmek üzere geçen hafta bir araya gelen Kocaeli Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu, Kocaeli Müze Müdürlüğü ile İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün raporlarını ele aldı. Uzman ve raportör raporlarının okunduğu, ekleriyle birlikte bütün delillerin incelendiği toplantıda, D-100 Karayolunda yapılan iyileştirme ve battı çıktı çalışmasına ilişkin değerlendirmeler yapıldı.

 

Toplantı sonunda alınan kararda; D-100 Karayolunun şehirler arası özellikte ve Kocaeli ilinin en önemli kent içi yolu olması nedeniyle, yürürlükteki 1/1000 ölçekli uygulama imar planı doğrultusunda kent içi trafiği düzenleme yetkisinin Büyükşehir Belediyesi tarafından yapıldığı vurgulandı. Bu bağlamda, kentin kuzey ve güney yerleşimleri arasındaki ulaşımı/trafiği rahatlatmak adına, kentin topografyası dikkate alındığında yapılan tünel geçişli uygulamanın Kocaeli için zorunluluk arz ettiği ifade edildi. Çalışmayla ilgili tereddütleri ortadan kaldıran kararda ayrıca şu değerlendirmelere yer verildi:

 

“Alanın herhangi bir SİT alanı kapsamında olmaması; Yol çalışmasında kullanılan teknik yöntemler nedeniyle daha sonraki çalışmalarda olası çıkacak kalıntıların sergilenme olanağının mümkün olmaması; 18/09/2008 tarihli Kocaeli Müze Müdürlüğü uzman raporunda hafriyat çalışmasının tamamlanmış olduğunun ve bahse konu mimari kalıntıların bugün mevcut olmadığının belirtilmesi; Uygulamanın önemli ölçüde tamamlanmış olması nedenleri ile kamu yararı ve zorunlu durumlar dikkate alındığında I. Derece Arkeolojik SİT alanlarında dahi uygulama izni verildiğinden, D-100 Karayolu çalışmasının devamına karar verildi.”

Özgür Kocaeli, 25.09.2008

İKİ BİN YILLIK LİKYA YOLUNA TURİST AKINI





Fethiye’nin önemli turizm zenginliklerinden olan Likya Yolu, sonbahar turizminin gözdesi oldu. 2 bin yıllık Likya Yolu’nda yapılan doğa yürüyüşleri özellikle orta yaş ve üzeri turistlerin ilgisini çekiyor.


Günlük 17 kilometrelik uzun parkur ve 9 kilometrelik kısa parkuru ile sonbahar turizmi için önemli bir tercih alanı olan 2 bin yıllık Likya Yolu, Fethiye turizmine canlılık katıyor. Kaya sarnıç- Gemiler Koyu - St. Nicholas Adası, Faralya- Kirme- Ovacık, Faralya- Kabak, Karaağaç- Dodurga ev Arsa Köyü- Saklıkent - Kalkan Akbel- Patara arasındaki parkurlarda yürüyüşlere katılan turistler, hem Likya Yolu hem de doğası hakkında bilgi sahibi oluyorlar. Dünyanın en iyi on yürüyüş yolu arasında gösterilen Likya Yolu’ndaki yürüyüş turistlere yöreyi tanımanın yanında, binlerce yıllık bir yolda zamana yürüme olanağı da veriyor.


Likya Yolu’nda yürüyüşler düzenleyen Labranda Turizm Sahibi Selim Akgül, yaklaşık sekiz yıldır yapılan Likya Yolu yürüyüşleri ile ilgili bilgi vererek, yürüyüş yolunun dünyanın en iyi 10 parkuru arasında gösterildiğini ifade etti. Selim Akgül “Likya Yürüyüş Yolunun başlangıcının İlçe sınırlarımızda olması önemli bir tanıtım aracı ve gelir kaynağıdır. Ancak bugüne kadar bunun başarıyla tanıtıldığı söylenemez. Kurumsal tanıtımlar zayıf kalmaktadır. Sadece Garanti Bankası’nın sponsorluğunda tanıtım filmi çekilebildi. Likya Yolu Kate Clow adlı yazar tarafından kaleme alınınca ünlendi. Turizm Bakanlığı’nca belirlenen şekilde yolun bakımı Garanti Bankası tarafından yapılmaktadır. Bu banka her yıl başarılı 50 personeline üç günlük yürüyüş hediye edip tanıtıma katkısını sürdürmektedir. Son olarak da bu organizasyon 29-31 Ağustos 2008 tarihinde Garanti Bankası Likya Yolu 2008 adı altında başarıyla gerçekleştirilmiştir. Likya Yürüyüş yolunun güncelliği konusunda son yıllarda yaşanan en sevindirici olay üniversiteli gençler arasında da yolun tanınması hem organize turlarla hem münferit olarak ilçemize geldiklerinin görülmesidir” dedi.


Selim Akgül, “Bizim dışımızda da yolu organize olarak yürüten tur operatörlerinin yolun tanınmasında önemli katkılarını da burada ifade etmek gerekir. Salt özel şirketlerin değil tanıtımın Turizm Bakanlığı ölçeğinde yurtiçi ve yurtdışında fuarlar ve diğer tanıtım araçlarıyla hissettirmesi gerekmektedir. Güzergahta yürüyüşçülerin konforunu sağlayacak bakım kabinleri ve tuvalet gibi tesislerin inşa edilmesi gerekmektedir. Bunların yanında yolun çetin olması nedeniyle de en önemlisi arama kurtarma hizmetlerinin alınabileceği servislerin özendirilmesi gerekmektedir. Yağmur gibi olumsuz havalarda barınılacak yağmur saçakları oluşturulmalıdır. Yol güzergahında bulunan bölge halkı tabelalara zarar verilmemesi konusunda bilinçlendirilmelidir” diye konuştu.

Muğla Kent Haber, 25.09.2008

TARİH ORTAYA ÇIKACAK

 

 

Bursa Büyükşehir Belediyesi, haziran ayındaki meclis toplantısında aldığı karar doğrultusunda Hanlar Bölgesi'nin kentsel dönüşüm projesi kapsamında gün yüzüne çıkarılması projesi için start verdi. Zafer Plaza'nın hemen üst kısmından başlayıp, Kızılay Tıp Merkezi, Merkez Bankası civarı ile eski Sümerbank önündeki altgeçide kadar olan tüm binalar kamulaştırılarak, kentsel dönüşüm projesi hayata geçirilecek. 

 

Büyükşehir Belediye Başkanı Hikmet Şahin, Osmanlı döneminde alışveriş merkezi olarak kullanılan Hanlar Bölgesi'nin gelecek nesillere aktarılması ve tarihi değerlerin korunmasını amaçladıklarını belirtti ve Hanlar Bölgesi'nin çevresindeki tüm binaların kamulaştırılacağını söyledi.

Başkan Şahin, alınan meclis kararının ardından 3 ayrı ekip tarafından bölgenin planlama çalışmalarının yürütüldüğünü, planlamanın ardından projenin Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nun onayının ardından Bakanlar Kurulu'na sunulacağını söyledi. 

 

Başkan Şahin, projenin üç yıla yayılarak uygulanacağına dikkati çekerek, "Bölgede kentsel dönüşüm uygulanabilmesi için toplam 200 milyon YTL'lik bir harcama gerekecek. Bölgedeki binaları kamulaştırma yöntemiyle veya kentsel dönüşüm çalışması kapsamında takas yaparak elde etmeyi hedefliyoruz. Proje için gerekli maliyet ve kentsel dönüşümün uygulanması çalışmalarını 3 yıla yayarak hayata geçirmeyi hedefliyoruz" dedi. Başkan Şahin, Hanlar Bölgesi'ni gün yüzüne çıkarmak amacıyla kamulaştırma yapılacak olan 10 dönümlük bölgede meydan ve sosyal donatı alanı çalışması yapılacağını kaydetti.

Bursa Hakimiyet, 25.09.2008

TÜRBE SOKAKLARINA TARİHİ GÖRÜNÜM

 

Bursa'da Osmangazi Belediyesi sokak sağlıklaştırma projesi çerçevesinde Osmangazi Çıkmazı ve Üftade Sokağı'nı elden geçirerek yepyeni bir görünüme kavuşturacak. 

Osmangazi Belediyesi sokak sağlıklaştırma projesi kapsamında tarihi mekan ve sokakları yeniden elden geçiriyor. Üftade Hazretleri'nin türbesi bulunması dolayısıyla çok sayıda ziyaretçinin kullandığı sokaklardaki evlerin cepheleri tarihi dokuya uygun olarak yeniden giydirme yapılacak. Dar'ul Kurra ile türbe arasındaki sokak yeni bir düzenlemeyle baştan aşağı yenilenerek, aydınlatmalar yapılacak. Elektrik telleri yer altına alınarak görüntü kirliliğine son verilirken, kaldırımlar onarılacak. Ayrıca Üftade Hazretleri'nin türbesinin etrafı da temizlenecek. Cami avlusundaki şadırvan ise yenilenerek, yepyeni bir görünüm kazanacak. Türbenin yanında bulunan bir tarihi binanın da fonksiyonel olarak kullanılması için Osmangazi Belediyesi kamulaştırma çalışmalarına devam ediyor. Yetkililer sağlıklaştırma çalışmalarının en kısa zamanda tamamlanacağını belirtti.

Bursa Kent Haber, 25.09.2008

PAMUKKALE GÜZELLİĞİNİ DEPREME BORÇLUYMUŞ

 

 

Pamukkale'deki antik Hierapolis şehrinde sona eren kazı çalışmaları ilginç bir gerçeği ortaya çıkardı. Hierapolis Kazı Heyeti Başkanı Ord. Prof.Dr. Francesco D'andria, antik dönemde meydana gelen depremle ortaya çıkan fayın, Pamukkale termal havuzunun suyuna kaynaklık ettiğini söyledi.

 

Kazı sezonunun sona ermesi dolayısıyla Hierapolis'te incelemelerde bulunan heyete bilgi veren D'andria, 2008 yılı çalışmalarının İtalya, Türkiye, Norveç ve Almanya'dan gelen 75 kişilik uluslararası bir ekiple yapıldığını belirtti. Hierapolis'teki çalışmalarda çok önemli buluşlar yapıldığını anlatan Ord. Profesör, şunları söyledi: "Apollon kutsal alanının güneyinde, mermerden birden çok kemere sahip büyük bir kompleksi ortaya çıkardık. Halen antik şehrin bu alanında kaynak suları çıkıyor. Pamukkale termal havuzu ve beyaz travertenlerin suyu buradan geliyor. Kaynak suları, kuzey-güney yönlü fayın üzerinde. Antik şehri boydan boya geçen bu kırık, termal suyu ortaya çıkarmış ve dünyaya Pamukkale'yi duyurmuş."

Zaman, Haber: Resul Cengiz, 25.09.2008

EL-AMAN HANI TAMAMLANDI

 

 

Bitlis Vakıflar Bölge Müdürü Muhammed Şakir Erarı, El-Aman Hanı'nda yürütülen restorasyon çalışmalarının tamamlandığını belirterek, "Burası bölgeye eskiden olduğu gibi büyük hizmetler verecektir" dedi.

 

Van Beylerbeyi Hüsrev Paşa tarafından 1502 yılında yaptırılan ve Doğu Anadolu Bölgesi'nin en büyük hanı olan El Aman Hanı'nın restorasyon çalışmalarında sadece çevre düzenlemesi kaldı. İpek Yolu üzerinde bulunan ve o dönemlerde çok amaçlı kullanılan hanın bundan sonrada her bölgeye hizmet vereceğini belirten Vakıflar Bölge Müdürü Muhammed Şakir Erarı, "Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından yapılan restore çalışmaları 3 milyon 295 bin YTL'ye mal oldu. Hanın restorasyon işlemleri bitti. Bundan sonraki iş, Doğu Anadolu Bölgesi'nin en büyük hanlarından bu hanı en iyi şekilde kullanıp turizme kazandırmaktır" dedi.

Erarı, önümüzdeki yaz döneminde hanın işletilmesi için ihale yapacaklarını belirterek, buranın özel şahısların elinde daha verimli hizmette kullanılacağına inandıklarını belirterek, "Yakın bir zamanda şehir Rahva Ovası'na doğru kayacaktır. Üniversite ve polis okulu da o bölgede. Şehrin oraya kayacağını düşündüğümüzde El-Aman Hanı da bu şehrin kalbi durumunda olacak. Özel şahıslar burayı alırlarsa otel ve iş merkezi olarak işletilebilir. Bu da hem tarihi dokusuyla hem de maddi anlamda şehre büyük katkı sağlayacaktır. Sadece ilin değil bölgenin de önemli en önemli mekanlarında biri" şeklinde konuştu.

Bitlis Kent Haber, 25.09.2008

SELÇUKLU DİLE GELDİ




Sultan I. Alaaddin Keykubat’ın eşi Hunad Hatun’un yaptırdığı rivayet edilen Erzurum’daki Çifte Minareli Medrese.


Anadolu’da derin izler bırakan Selçukluların 1000 yıllık medeniyet yolculuğu Konya’nın Selçuklu Belediyesi tarafından iki ciltlik dev bir ülbümde toplandı. “Anadolu Selçuklu Eserleri” adlı çalışmada, Anadolu’yu toprak olmaktan çıkarıp, vatan haline çeviren ve taş taş üstüne koyup, yeni dünyada İslam sancağını dalgalandıran Selçuklular bir defa daha mercek altına alındı. Prof.Dr. Haşim Karpuz, Ahmet Kuş, Feyzi Şimşek ve İbrahim Dıvarcı tarafından hazırlanan eserdeki Selçuklu yapılarını Mustafa Niksarlı ve Firdevs Sayılan fotoğrafladı.

Albümün tanıtımı kapsamında 7-8 Ekim tarihlerinde “Anadolu Selçuklu Şehirliği ve Uygarlığı” adı altında Selçukluların merkezi Konya’da bir sempozyum düzenlenecek. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün de katılması beklenen sempozyuma Konya - Selçuklu Belediye Başkanı Doç.Dr. Adem Esen başkanlık edecek. Türkiye’deki Selçuklu yapılarının bütününü içine alan bir envanter veya tespit çalışmasının bugüne kadar yapılmadığını belirten Selçuklu Belediye Başkanı Adem Esen, “Tarihçi ve araştırmacıların zorluklar altında meydana getirdiği bu eser çekilen zahmete değdi” diye konuştu.




Beyşehir Eşrefoğlu Camii




Konya’daki 750 yıllık İnce Minareli Medrese, Selçuklu taş işçiliğinin zirveye ulaştığı harika eserlerden...




Tarihi Selçuklu Mezarlığı ile Van Gölü arasında yer alan Ulu Kümbet nadide Selçuklu yapılarından.


Anadolu Selçuklularının hakim olduğu topraklar üzerinde yapılan çalışmalarla ortaya çıkan “Anadolu Selçuklu Eserleri” adlı iki ciltlik albümde eyvanlı-kubbeli camiler, kümbetler, mezar taşları, kervansaraylar, medreseler, şifahaneler kare kare aktarılıyor. Eserleri görüntüleyen araştırmacı ve fotoğraf sanatçısı İbrahim Dıvarcı, “Fotoğraflar bu medeniyeti anlatmaya yetmedi” diyor.

Türkiye Gazetesi, Haber: Kurtbay Önür, 25.09.2008

2010 AJANSI'NIN BÜTÇESİ 800 MİLYON YTL

 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Koordinasyon Kurulu, dün Devlet Bakanı Hayati Yazıcı başkanlığında toplandı.

 

Yazıcı, toplantı sonunda yaptığı açıklamada ajansın bütçesinin gelecek yıl 700-800 milyon YTL civarında olmasını öngördüklerini bildirdi. Yürütme Kurulu Başkanı Nuri Çolakoğlu ise gelecek ay başlayacak tanıtım kampanyasının 'Sahne senin İstanbul' sloganıyla yapılacağını, her dönemde sloganların değişeceğini söyledi.

Zaman, 25.09.2008

TARİHİ SURLARI İMAR PLANI KURTARACAK

 

Malatya'nın Doğanşehir ilçe merkezinde MÖ 66 yıllarında Roma döneminde inşa edilen surlar, içine ev ve dükkanlar yapılması sebebiyle yok olma tehlikesi yaşıyor.

 

Tarihi eserlerin korunabilmesi için belediyenin imar planını tamamlaması gerekiyor. Doğanşehir Belediye Başkanı Hanifi Bayram, dört yıldır üzerinde çalıştıkları imar planının tarihi surları kurtaracağını vurguladı.

Zaman, 25.09.2008

MOĞOL ARKEOLOGLAR, BİLGE KAĞAN'IN HEYKELİNİ BULDU

 

 

Göktürklerin anayurdu Orhun vadisinde kazı çalışmalarını sürdüren Moğol bilim adamları, Bilge Kağan'ın heykelini buldu.

 

Kazı başkanı Prof.Dr. Cugder, heykelin bulunduğu kurganın (mezar), şimdiye kadar bulunan en büyük kurgan olduğunu söyledi. Kül Tigin Derneği'nin yürüttüğü kazı çalışmalarına başkanlık eden Prof. Cugder, bulunan üç parçayı birleştirince heykelin Bilge Kağan'a ait olduğu sonucuna vardıklarını ifade etti. Moğol Prof. bu sonuca nasıl vardıkları konusunda ise şöyle konuştu: "Öncelikle Orhun vadisi, Göktürklerin anayurdu. Bulduğumuz heykel, Bilge Kağan ve Kül Tigin anıtlarına çok yakın. Heykelde, Tabgaç işçiliği de var. Buradan, heykelin yapımında, bir başka Türk soyu olan Tabgaçların da yardımının olduğu ortaya çıkıyor. Heykelin Bilge Kağan'a ait olduğu sonucuna varmamızın bir başka sebebi de heykelde şapka olmaması."

Zaman, 25.09.2008

ANTOINETTE'İN EVİ GÜN IŞIĞINDA

 

1789 Fransız devrimi ardından hapsedilerek 1793'te giyotinle başı kesilen Fransız kraliçesi Marie Antoinette'in Fransa'nın başkenti Paris'teki Versailles Şatosu'nda yaşadığı "Petit Trianon" adı verilen 1774 tarihli mimari yapı, 7 milyon 800 bin dolarlık bir restorasyonla kültür turizmine açılıyor.

 

Antoinette'in hayatı yakın zaman önce Kirsten Dunst'un canlandırdığı biyografik bir filme de konu edinilmişti. Bir yıl süren restorasyonun baş mimar Pierre-Andre Lablaude.

Sabah, 25.09.2008

ŞOKE EDEN KABE GÖRÜNTÜSÜ

 

 

Makette gördüğünüz yer Mekke. Evet yanlış okumadınız burası Mekke. Her yıl milyonlarca Müslümanın ibadet için gittiği kutsal belde.. Çok yakında inşaatlar tamamlandığında, Mekke işte bu resimdeki gibi olacak..

Kabe siyah bir noktaya dönüşüyor., çevresi beton yığınıyla kuşatılıyor.. Manevi iklimin dağıtıldığı yeni Mekke, görüntüsüyle New York'tan farkı kalmayacak.

Tarihçi Murat Bardakçı Habertürk'teki köşesinde bu çarpıcı resmi kullanarak, manzaranın ürkütücü boyutlarını gözler önüne seriyor.

Bardakçı, "Yeni Mekke Projesi"ne dikkat çekerek Kabe'nin yok edilmek istendiğini işte bu sözlerle ifade ediyor:

(...) Gazetelerde son haftalarda Mekke ile ilgili olarak çıkan haberler bilmem dikkatinizi çekti mi? Suudi yönetiminin Kabe’nin çevresindeki binaları ve beş yıldızlı büyük otelleri yıkmaya karar verdiği ve kutsal yapının etrafının genişletileceği söyleniyor, yıkımların başladığı anlatılıyordu.

Bütün bu yıkımlar Kabe’nin çevresini boşaltıp hacılara çok daha fazla kolaylık sağlamak için değil, Suudi Arabistan’ın hakimi olan El-Saud ailesinin damgasını taşıyacak maketini gördüğünüz uçuk bir Mekke’nin yaratılması için yapılıyor... Atlantis benzeri hayali uygarlıkların bilim-kurgu yazarlarının rüyalarındaki başkentini andıracak olan bu yeni Mekke’nin siluetini gökdelen azmanı binalar çizecek, meydanlar uzay filmlerinden fırlamış mekanları andıracak ve bu garip manzaranın en ucunda da tepeden bakılan ama noktadan bile küçük kalan bir yapı bulunacak: Kabe-i Muazzama...

Milliyet, 25.09.2008

TARİHİ HATLAR RESTORE EDİLİYOR

 

Konya Büyükşehir Belediyesi İzzet Koyunoğlu Şehir Müze ve Kütüphanesi'nde bulunan 150 adet hat ve tezhip levhası ile fermanlar ve meşk murakkaları 7 kişilik uzman bir ekibin çalışmasıyla bozulmalara karşı restore ediliyor.

 

Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Akyürek, müzede bulunan tarihi değere sahip hat ve tezhip eserlerinin zamana karşı yolculuklarında yaşadıkları aşınmanın önüne geçmek için başlatılan çalışmalarda, Selçuk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nden dünyaca ünlü hat sanatçısı Hüseyin Öksüz'ün kontrolünde alanında uzman 7 kişilik ekibin çalıştığını söyledi.

 

Çalışmanın restorasyon ilkelerine uygun olarak yapıldığını vurgulayan Başkan Tahir Akyürek, "1700'lü yıllardan başlamak üzere çeşitli dönemlere ait, Mustafa Rakım, Sami Efendi, Ali Haydar Bey, Yesarizade Mustafa İzzet, Şefik Bey, Macit Ayral gibi meşhur hattatların eserlerinin daha uzun süre yaşamasına imkan sağlanıyor. 1 Eylül'de başlayan çalışmaların 2 ay içinde tamamlanacak. Eserler arasında hat ve tezhip levhalarının yanında, padişah fermanları ve meşk murakkaları da bulunuyor" dedi.

Konya Kent Haber, 24.09.2008

BAYRAMDA MÜZE MESAİLERİ

 

30 Eylül-2 Ekim tarihleri arasında kutlanacak Ramazan Bayramı'nın ilk günü Topkapı Sarayı Müzesi ve Dolmabahçe Sarayı tam gün kapalı olurken, Ayasofya, Kariye, Efes Örenyeri, Anadolu Medeniyetleri gibi müzeler yarım gün kapalı olacak.

 

Bayramda müze ve örenyerleri ile Kapalı ve Mısır Çarşı'nın mesai saatleri şöyle:

 

Topkapı Sarayı Müzesi: (Tel: 0212 512 04 80): Bayramın 1. günü (Salı) tam gün kapalı, diğer günler 09:00-18:00 saatleri arasında açık.

 

Ayasofya Müzesi: (Tel: 0212 522 09 89): Bayramın 1. günü 13:00’e kadar kapalı, diger günler 09:00-18:00 saatleri arasında açık 

 

Kariye Müzesi: (Tel: 0212 631 92 41): Bayramın 1. günü 13:00’e kadar kapalı, 2. günü (Çarşamba) kapalı, diğer günler 09:00-16:30 arası açık.

 

Dolmabahçe Sarayı: (Tel: 0212 236 90 00): Bayramın 1. günü kapalı, diğer günler 09:00-16:00 saatleri arasında açık.

 

İstanbul Arkeoloji Müzeleri: (Tel: 0212 520 77 40): Bayramın 1. günü 13:00’e kadar kapalı, diğer günler 09:00-16:00 saatleri arasında açık.

 

Efes Müzesi: (Tel: 0232 892 60 10): Bayramın 1. günü 13:00’e kadar kapalı, diğer günler 08:30-18:30 saatleri arasında açık.

 

Efes Örenyeri:  (Tel: 0232 892 60 10): Bayramin 1. günü 13:00’e kadar kapalı, diğer günler 08:30-18:30 saatleri arasında açık. 

 

Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi: (Tel: 0312 324 31 60): Bayramın 1. günü 13:00’e kadar kapalı, diğer günler 08:30-18:20 saatleri arasında açık. 

 

Antalya Müzesi: (Tel: 0242 238 56 88): Bayramın 1. günü 13:00’e kadar kapalı, diğer günler 09:00-18:00 saatleri arasında acik .

 

Göreme Açıkhava Müzesi: (Tel: 0384 271 21 67): Bayramin 1. günü 13:00’e kadar kapalı, diğer günler 08:00-16:15 saatleri arasında açık

 

Kapalıçarşı: (Tel: 0212 522 31 73): Bayram boyunca (3 gün) kapalı

 

Mısır Çarşısı: (Tel: 0212 522 55 92): Bayram boyunca (3 gün) kapalı

 

Yerebatan Sarnıcı: (Tel: 0212 512 15 70): Bayramın 1. günü 13:00’e kadar kapalı, diğer günler 09:00-18:30 saatleri arasında açık. 

Turizm Habercisi, 24.09.2008

HEDEF 500 TARİHİ YAPI

 

Afyonkarahisar'da 2003 yılında başlayan sokak sağlıklaştırma çalışmaları kapsamında 173 ev ve yapı onarıldı. Afyonkarahisar'da uzun vadede 500 tarihi yapının onarımdan geçirilmesi hedefleniyor

Afyonkarahisar Valiliği, Kültür Müdürlüğü'nce 2003 yılından beri yürütülmeye devam eden sokak sağlıklaştırma çalışmaları çerçevesinde toplam 173 ev ve yapının onarıldığı kaydedildi

Valilik, İl Kültür Müdürlüğü tarafından yürütülen Karahisar Kalesi civarındaki sokak sağlıklaştırma çalışmaları gelecek yılda devam edecek.

Afyonkarahisar Valiliği, Kültür Müdürlüğü'nce 2003 yılından beri yürütülmeye devam eden sokak sağlıklaştırma çalışmaları çerçevesinde toplam 173 ev ve yapının onarıldığı kaydedildi. İhale yapıldıktan sonra bu yıl içerisinde 22 evin onarımı gerçekleştirildi. Bu yıl içinde ihalesi yapılan Bolvadin ilçe merkezinde sokak sağlıklaştırma çalışmaları kapsamında 52 adet dükkanın onarımları önümüzdeki günlerde tamamlanırken sokak sağlıklaştırma çalışmaları 2009 yılında da devam edecek. Karahisar Kalesi çevresinde 18 mahallede 214 konut tescilli, 16 cami, 10 türbe, 14 çeşme, 3 hamam, 1 han, 1 bedesten, 1 kilise kalıntısı olmak üzere tescilli yapı toplamı 260 rakamını buluyor. Bu sokaklarda korunması tescilli kültürel varlıkların yanında ve içerisinde yer alan toplamı 5 yüzü bulan yapının onarım çalışmaları uzun yıllara sari olarak sürdürülecek.

Afyon Haber, 24.09.2008

RESTORASYON SÜRÜYOR

 

Malatya'nın tarihi konaklarından İstanbulluoğlu Konağı'nın başlayan restorasyon çalışmaları devam ediyor.

Malatya'da 1989 yılından beri korunması gerekli kültür varlıkları arasında yer alan ve 2006 yılında Özel İdaresi Genel Sekreterliği'nce 48 bin YTL'ye alınarak restorasyonu için Malatya Belediyesi'ne devredilen İstanbulluoğlu Konağı, yıkılmaktan kurtarılarak, yeniden eski günlerine dönüyor.

Küçük Hüseyinbey Mahallesi Azizler Sokaktaki İstanbulluoğlu Konağı'nın Malatya Belediyesi'nce yaptırılan restorasyon çalışmalarının kısa bir süre sonra sona ereceği bildirildi.

Malatya Evi olarak düzenleneceği belirtilen 2 katlı ve toplam 157 metrekarelik alana sahip İstanbulluoğlu Konağı'nın restorasyon projesinin çizimi Çevre ve Kültür Değerleri Koruma ve Tanıtma Vakfı (ÇEKÜL) tarafından yapılmıştı.

Malatya Haber, 23.09.2008

ÖRENYERLERİNE ÜÇ DİLDE BİLGİLENDİRME LEVHALARI

 

 

Boğazkale-Hattuşa, Yazılıkaya örenyerleri ile Alacahöyük’ü gezen ziyaretçilere kolaylık

olması açısından gezi güzergahları hakkında bilgi veren tanıtım tabelaları yapılıyor.

 

Vali Mustafa Toprak, Valilik tarafından ayrılan ödenekle yapılan çalışmayı yerinde görmek amacıyla örenyerlerini gezdi. Kültür Müdürü Ali Özüdoğru ile birlikte Alacahöyük’e giden Vali Toprak’a Alaca Kaymakamı Şahin Arsal eşlik etti. Kazı Başkanı Prof.Dr. Aykut Çınaroğlu’ndan Kral Mezarlarının restorasyonu ile ilgili bilgi alan Vali Toprak, ardından Boğazkale-Hattuşa’ya geçti. Boğazkale Kaymakamı Fırat Çelik ve Belediye Başkanı Ali Rıza Soysat tarafından karşılanan Vali Toprak, tabelaları inceledi. Tabelalarda alanı tanıtıcı Türkçe, İngilizce ve Almanca metinler ile alanın eski ve yeni halini gösterir rekonstrüksiyon ve fotoğraflar bulunuyor. Kültür ve Turizm Bakanlığınca yayımlanan yönetmeliğe uygun olarak yapılan tanıtım ve bilgilendirme işlemi ilk defa gerçekleştirilerek Hattuşa Örenyeri'nin UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesine alındığını gösterir amblemler de yer konuldu. Örenyerlerinde yapımı devam eden tanıtım tabelalarının bazılarını küçük bulan Vali Mustafa Toprak boyutlarının büyütülmesi, bazılarının da yerlerinin değiştirilmesi için talimat verdi.

Çorum Haber, 24.09.2008

PAMUKKALE'DE KUTSAL HAVUZLAR BULUNDU

 

 

Denizli’nin dünyaca ünlü beyaz cenneti Pamukkale’deki antik kent Hierapolis’te 3 ayrı kutsal havuz gün yüzüne çıkarıldı.

İtalyan Kazı Heyeti Başkanı Ord. Prof.Dr. Francesco D’Andria, Hierapolis’in kalbini ortaya çıkardıklarını belirterek şunları söyledi: "Hierapolis için yeni bir tarih başlıyor. Kazı çalışmalarında travertenlere giden sıcak suyun üç ana kaynağını tespit ettik ve burada kutsal sayılan kaynak su alanı olarak bilinen havuzları bulduk. O dönemde sağlık için buraya gelen insanlar şifalı havuzlara girip, Toprak Ana’ya dua edip, hastalıklarına çare arıyorlardı. Kutsal kaynak suları alanının bulunması turizm açısından önemli. Havuzlardaki kazı çalışmaları sona erdiği zaman antik dönemde olduğu duruma getirilebilir. Burada termal su çıktığı için Hierapolis kutsal şehir olarak biliniyordu. Bu nedenle kutsal kaynak sular alanı Apollon Tapınağı’nın yanına yapıldı. İkinci yüzyılda meydana gelen büyük depremle şimdiki termal havuz ortaya çıktı."

Hürriyet, Haber: Ramazan Çetin, 24.09.2008

ZONARO'NUN RÜYASI GERÇEKLEŞTİ





İtalyan ressam Zonaro'nun 1924 yılında kaleme aldığı ancak yayımlayamadığı hatıratı, 84 yıl sonra dünyada ilk kez Türkçe yayımlandı. Kitaba, usta ressamın hatıratında söz ettiği desenler, kahve fincanları, fotoğraflar da bir sergiyle eşlik ediyor.

 

Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi, "Hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum." diye başlar. İtalyan ressam Fausto Zonaro'nun (1854-1929) İstanbul'dan ayrılmadan önce yaptığı son otoportresini görünce usta ressamın "Hayatımın en mutsuz anıydı biliyordum." sözlerini kulağınıza fısıldayabileceğini düşleyebilirsiniz. Çünkü Zonaro çok sevdiği İstanbul'dan ayrılırken derin bir hüznü beraberinde götürmüştü. 'Orhan Pamuk ve Zonaro arasında nasıl bir ortaklık var?' diye haklı bir sual sorulabilir. Zonaro'nun hatıratında yer alan eserlerin sergilenmesi ikisi arasındaki ortaklığı hemen açık edecektir. Zonaro'nun 1924 yılında kaleme alıp adını, kapağını, resimlerini planladığı, kısacası basılmaya hazır bir kitap haline getirdiği hatıratı, dünyada ilk kez Türkiye'de yayımlandı. "Abdülhamid'in Hükümdarlığında Yirmi Yıl / Fausto Zonaro'nun Hatıraları ve Eserleri" adıyla Yapı Kredi Yayınları'ndan (YKY) çıkan kitapta, sanatçının, İstanbul'a gelişinden bu şehirde yaşadıklarına, İstanbul'daki nezih çevrelerin hayatından 31 Mart Olayı'na, 1894 depreminden Sultan II. Abdülhamid'in tahttan indirilişine İstanbul'un gündelik, siyasi ve kültürel hayatına dair gözlemler yer alıyor. Kitapla birlikte Yapı Kredi Kültür Merkezi Sermet Çifter Salonu'nda bugün Zonaro'nun Türkiye'de ilk kez vitrine çıkan eserlerinin yer aldığı bir de sergi açılıyor. Yapı Kredi ve İtalyan Kültür Merkezi'nin işbirliğiyle gerçekleştirilen "Hayatın ve Işığın Ressamı: Fausto Zonaro / Bir Osmanlı Saray Ressamının İstanbul'daki Hayatı ve Eserleri" başlıklı serginin küratörlüğünü Erol Makzume ve Veysel Uğurlu üstleniyor. Sergideki eserler özel koleksiyonlardan ve Zonaro'nun torunu Jolanda Meneguzzer Trevigne'den derlenmiş.

 

Sergide, Adolphe Thalasso'nun yazdığı ve 1908 yılında Paris'te 300 adet çok özel bir baskıyla yayımlanan 'Déri Sé'adet ou Stamboul' ve 'Porte du Bonheur' adlı kitaplardaki resimler ile Zonaro'nun resmini yaptığı eserlerin asılları dikkat çekiyor. Bunun yanında İstanbul hayatı üzerine 49 gravür, Zonaro'nun hatıratında anlattığı hediyeler, objeler ve kitabı için hazırladığı tasarımlar ilk kez sergilenen eserler arasında. Zonaro'nun hatıralarında yer alan eşyaların sergilenmesi, Orhan Pamuk'un Çukurcuma'da kurmakta olduğu ve romanıyla aynı adı taşıyan Masumiyet Müzesi'ni akla getiriyor. Pamuk'un müzesinde, romanda sözü edilen pek çok nesne yer alacak. Zonaro'nun hatıratından sergi salonuna kahve fincanları, rozetler, beratlar, desenler, paletler, çizimler, fotoğraflar çıkagelince ülkemizde anıların sergilendiği bir sergi Pamuk'un müzesinden önce ilk kez gerçekleştirilmiş oldu.

 

Sergide mümkün olduğu kadar Zonaro'nun hatıratında bahsettiği eşyalara yer verdiklerini söyleyen Veysel Uğurlu, "Zonaro, Yapı Kredi için bir gelenek oldu. Ailesi de bu anlamda bize çok destek oluyor. Sergi onun hatıratında geçen eşyalardan oluşuyor. Hatıratı çok önemli bir eser. Şimdiye kadar çeşitli nedenlerden dolayı basılamadı. Zonaro'nun hatıratı bir dönemi tüm çıplaklığıyla anlattığı için çok önemli. Bir sanatçının hayali, kitap olmaktır. Zonaro'nun yıllar evvel hazırladığımız kitabından sonra hatıratının da yayımlanması, onun hayalini gerçekleştirmiş oldu. Bu sergi bir örnek olabilir. Ve kitaplar için de bundan sonra bu tür sergiler yapılabilir." diyor. Sergi, 1 Kasım'a kadar görülebilir.

Zaman, Haber: Musa İğrek, 24.09.2008

METAL AĞAÇ DİKTİLER

 

 

Erzurum’da, kentin en işlek semti Cumhuriyet Caddesi’nin ortasında bulunan ve 1562’de Kıbrıs fatihi Lala Mustafa Paşa tarafından yaptırılan Lala Paşa Camii’nin çevresinde bulunan ağaçlar bir gecede kesildi. Kökünden kesilen çam, huş ve kestane ağaçları, dozerle kamyonlara yüklenerek taşındı.

Uzun ve sert geçen kış nedeniyle ağaç yetiştirmenin çok zor olduğu Erzurum’da tarihi caminin çevresindeki ağaçların kesilmesi hakkında AKP’li Büyükşehir Belediyesi yetkilileri, “Ağaçları kuruduğu ve tarihi eserin görünmesini engellediği için kestik” dedi.


Büyükşehir Belediyesi ayrıca, granitten yaptırılan bir çeşmeyi de caminin doğusuna yerleştirdi. Caminin doğu tarafında kesilen ağaçların yerine de iki metal ağaç dikildi.

Semt esnafı “Belediye tepkilerden çekindiği için ağaçların tümünü bir gecede kesti. Yeşili katletti, yerine metal ağaç dikti” derken, esnaftan Şadi Özgündoğdu, şunları söyledi:
“Belediye, cami sınırları içinde bulunan ve etrafı çevrili bölgedeki değişik türde 6 ağacı kökünden kesti. Aynı şekilde yine caminin doğu ve güney tarafında kaldırımlarda bulunan 5 ağaç da yok edildi. Dozerlerle kamyona yüklenerek götürülen ağaçların izleri ortadan kaldırıldı. Sanki talandan mal kaçırılıyor. Yerlerine iki metal ağaç dikildi. Yapay ağaçlar geceleri ışıklandırılıyor. Erzurum’da gece yarısı operasyonuyla belediyenin yaptığı yeşil katliamının hesabının sorulmasını bekliyorum.”

Milliyet, Haber: Kerim Burucu, 24.09.2008

TARİHİ BİNAYI BELEDİYE KULLANACAK

 

Nevşehir'in Kaymaklı beldesinde Yeraltı Kenti yanında bulunan tarihi bina, önümüzdeki yıllarda belediye ek hizmet binası olacağı belirtildi.

 

Kaymaklı Belediye Başkanı Abdullah Çekiç yaptığı açıklamada, Kaymaklı Yeraltı Kenti yanında bulunan ve 1912 yılında yapıldığı bilinen tarihi binanın 2003 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından kamulaştırılarak koruma altına alındığını söyledi.

 

1912 yılında Türk ustaları tarafından zengin bir Rum için yapılan tarihi binanın 2008 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca Kaymaklı Belediyesi'ne tahsisinin yapıldığını ifade eden Çekiç, bu binayı belediye ek hizmet binası olarak kullanmayı planladıklarını belirtti.

Çekiç, "Bölgeye gelen yerli ve yabancı turistlerin en fazla ziyaret ettikleri merkezlerden biri olan Kaymaklı Yeraltı Kenti'nin hemen yakınındaki binayı belediyemize kazandırmak istiyoruz. Bunun için bir restorasyon çalışması gerekiyor ve bunla ilgili girişimleri başlattık. Yapılacak olan yaklaşık 200 bin YTL'lik bir harcama ile bina hizmete kazandırılacak" dedi.

Nevşehir Kent Haber, 24.09.2008

TARİH SPONSORU ŞİRKET TARİHE ZARARLI İDDİASI

 

Çanakkale'nin Biga İlçesi’ne Bağlı Karabiga Beldesi’nde, İÇDAŞ Çelik Enerji Tersane ve Ulaşım Sanayi A.Ş’nin Parion Antik Kenti’nin üzerinde bulunan Kemer Köyü’ne iki kilometre mesafede Marmaracık ve Durmuştepe Mevkii’nde kuracağı bin 200 megavat gücündeki termik santral çevrecileri harekete geçirdi.

Çevre Platformu Dönem Sözcüsü Hicri Nalbant, termik santralın yan tesislerinin antik kente bir kilometre mesafeye kadar uzanacağını belirtti, kazıların sürdüğü Parion’ın sınırlarının tam belirlenmediğini söyledi. Nalbant, bu nedenle yapımına başlanan santralın antik kentin üzerine kuruluyor olabileceği endişesini yaşadıklarını söyledi. Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne dilekçe gönderdiklerini belirten Nalbant, termik santralın kurulduğu bölgenin Prion sınırları içinde kaldığı iddialarının açıklığa kavuşturulması amacıyla uzman görevlendirilerek araştırma ve inceleme çalışması başlatılmasını istediklerini açıkladı.

Nalbant, İÇDAŞ’ın kuracağı termik santralla ilgili Çevre ve Orman Bakanlığı’nın verdiği ÇED raporunun iptali için sivil toplum kuruluşları olarak mayıs ayında idare mahkemesine dava açtıklarını söyledi. Ayrıca İÇDAŞ tesislerinin bulunduğu yer de dahil, termik santralın kurulacağı alanın tarımsal amaçlı arazi göründüğünü belirten Nalbant, "Bu tür tesisler için alanın önce sanayi amaçlı alana dönüştürülmesi gerekiyor. Çanakkale Valiliği Toprak Koruma Kurulu’ndan bu karar çıkarıldı. Ancak santral inşaatı başladıktan sonra jet hızıyla çıktı. Kararın iptali için haziran ayında mahkemeye başvurduk. Termik santralın Parion sınırları içinde kalmış olma ihtimalinin yanı sıra bu bölge önemli bir tarım alanı. Halen tarımsal üretim ve hayvancılık yapılıyor. Kurulacak termik santralın çevreye olan olumsuz etkileri de göz önünde bulundurulmalı" diye konuştu.

İÇDAŞ Dış İlişkiler Müdürü Suat Karataş, çevrecilerin iddialarının gerçeği yansıtmadığını belirterek, "İÇDAŞ olarak biz Parion’un kazılarına sponsorluk yapıyoruz. Kazıları destekleyen, antik kentin gün ışığına çıkması için elini taşın altına sokan İÇDAŞ’tır. Bizim antik kentle ilişkimiz bu. Kuracağımız termik santralın antik kentle ilgisi yok. ÇED raporunu aldık. Tüm bu iddialar ÇED raporu aşamasında değerlendirildi. Çevrecilerin iddialar tamamen asılsız" dedi.

Hürriyet Ege, Haber: Burak Gezen - Ersan Küçükkuru, 24.09.2008

IHLARA VADİSİNE
ASANSÖRLE İNİLECEK

 

Aksaray’ın Güzelyurt İlçesi'ndeki Ihlara Vadisi’ne yapılacak asansör projesinin ihalesi yapıldı.

Yaklaşık 4.5 milyon YTL’ye mal olacak asansörle, 318 basamakla inilen vadide turistlerin herhangi bir sağlık problemine karşı daha hızlı müdahale edilmesi hedefleniyor.

1.5 yılda tamamlanması düşünülen asansör, 64 metre yüksekliğinde ve 20 kişiyi taşıyabilecek.

Türkiye Gazetesi, 24.09.2008

MAHKEMENİN TARİHİ DOKUYA UYGUN GÖRMEDİĞİ İSTİNAT DUVARI SÖKÜLMEK İSTENDİ, FAKAT VATANDAŞIN TEPKİSİ ÜZERİNE VAZGEÇİLDİ

 

Erzurum Bölge İdare Mahkemesi, Büyükşehir Belediyesi'nce Çifte Minareli Medrese'nin etrafına yaptırılan istinat duvarının tarihi dokuya zarar verdiğini belirterek yıkılmasına karar verdi.

 

Önceki gün mahkeme kararını uygulamak için çalışmalara başlayan yıkım ekiplerine çevredeki esnaf tepki gösterdi. Tepkiler üzerine duvarın üç sırasını yıkan ekipler çıkan taşları da alarak bölgeden ayrıldı.

 

Büyükşehir Belediyesi tarafından yaptırılan 30 metre uzunluğunda, 2,5 metre yüksekliğindeki istinat duvarının sökümüne sabah saatlerinde başlandı. Ancak çevredeki esnaflar ve vatandaşlar duvarın yıkılmasına tepki gösterdi. Tepkiler üzerine Büyükşehir Belediyesi Fen İşleri Müdürlüğü çalışanları yıkım çalışmalarına son verdi. Belediye ekipleri söktükleri taşları kamyona yükleyerek götürdü. Çarşı esnafı 10 gün önce de belediyenin, Çifte Minareli Medrese'ye bakan tarafına yaptırılan yürüme parkurunu sessizce söktüğünü ifade etti.

 

Yıkımla ilgili görüşüne başvurduğumuz Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Küçükler, söz konusu duvar hakkında mahkeme tarafından alınan yıkım kararı bulunduğunu söyledi. Küçükler, belediye ekiplerinin ilgili mahkeme kararının gereğini yerine getirdiğini ifade etti. Küçükler, duvar yıkımının şimdilik durdurulduğunu, ancak yürüyüş parkurunun söküldüğünü dile getirdi.

 

Selami Kurtoğlu isimli Tebrizkapı çarşı esnafı, belediye ekiplerine tepki göstermeleri sonucunda söz konusu duvarın tamamen sökümüne engel olduklarını dile getirdi. Kimsenin çarşıyı ve çarşı duvarını yıkmasına izin vermeyeceklerini iddia eden Kurtoğlu, "Yapılan duvarın tarihi dokuya uygun olmadığını söyleyenler, yapım süresince neden gelip müdahil olmadılar. İş bitmiş şimdi gelmişler 'yıkım kararı var, yıkacağız' diyorlar. 5-6 kişilik belediye ekibi sabah saatlerinde yıkıma başladı. Belediyenin yaptığı duvar taşlarını tek tek söken ekibe tepki göstermemiz üzerine bize mahkeme kararını yerine getirdiklerini ifade ettiler. Tepkimizin devam etmesi üzerine belediye çalışanları söktükleri taşları da alarak buradan ayrıldılar." diye konuştu.

Zaman, Haber: Orhan Yıldırım, 23.09.2008

GÖKÇEK'İN HİTİTLERLE BİTMEYEN KAVGASI





Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin yıllardır tartışılan Atakule ve cami figürlü amblemi yine mahkemelik oldu. Ankara 3’üncü İdare Mahkemesi’nin Ankara Büyükşehir Belediyesi Meclisi’nin Atakule ve cami figürlü amblem kararını iptal etmesi ve ardından Danıştay 8’nci Dairesi’nin de bu kararın bozulması istemini reddetmesine karşın, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin söz konusu simgeyi, resmi yazışmalar dışında kullanmayı sürdürmesi, konuyu yeniden yargıya taşıdı. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına başvuran eski CHP Trabzon Milletvekili Avukat Rahmi Kumaş, Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek hakkında “görevi kötüye kullanmak, kamu mallarına zarar vermek ve yalan bildirimde bulunmak suçlarından, dava açılmasını istedi.

 

Melih Gökçek’in, 1994 yerel seçimlerinde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı olarak seçilmesinin ardından, tartışılmaya başlanan Ankara’nın amblemi, yine yargı konusu oldu. Gökçek’in, iş başına gelir gelmez kentin Hitit Güneşi olan simgesini “Atakule ve cami figürlü bir amblemle değiştirmesi uzun süren yargı sürecinin ardından geçtiğimiz aylarda karara bağlanmıştı. Son olarak Danıştay 8’nci Dairesi Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi’nin, Ankara’nın ambleminin değiştirilmesine yönelik kararını iptal eden Ankara 3’üncü İdare Mahkemesi kararının yürütmesinin durdurulması istemini reddetmiş, böylece konuya son nokta konulmuştu.

 

Ancak bu karara rağmen, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin Atakule ve cami figürlü amblemini birçok yerde kullanması tepkilere neden oldu. CHP eski Trabzon Milletvekili ve Birleşmiş Milletler Türk Derneği Genel Başkanı Avukat Rahmi Kumaş, konuyla ilgili olarak Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Melih Gökçek hakkında suç duyurusunda bulundu. Kumaş, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığına verdiği suç duyurusu dilekçesinde, Gökçek hakkında, “görevi kötüye kullanmak, kamu mallarına zarar vermek ve yalan bildirimde bulunmak suçlarında dava açılmasını istedi. Kumaş, Suç duyurusu dilekçesinde, Ankara Büyükşehir Belediye Meclisi’nin amblem değişikliği kararının Ankara 3’nci İdare Mahkemesi tarafından iptal edildiğini ve Danıştay’a yapılan temyiz davasının da reddedildiğine dikkat çekti.

 

2004 yılında çıkarılan yeni Belediyeler Yasası ile belediyelere beldeleri için simge belirleme yetkisi verildiğine hatırlatan Kumaş, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin 14 Ocak 2005 tarihinde aldığı kararla iptal edilen Atakule ve camili figürlü amblemi, yeniden benimsendiğini kaydetti. Kumaş, bunun üzerine iptal davası açtığını ve Ankara 3’ncü İdare Mahkemesi’nin kararı esastan iptal ettiğini bildirdi. Kumaş, Ankara Büyükşehir Belediyesi’nin kararın bozulması için Danıştay’a başvurduğunu, Danıştay’ın ise bu isteği 2 Temmuz 2008’de aldığı kararla reddettiğini kaydetti.

 

Bütün yargı kararlarına karşın Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Gökçek’in kararı uygulamadığı gibi, yargıya direnerek, söz konusu simge için Belediye Meclisi’nde “belediye flaması olarak benimseme kararı aldırdığını anlatan Kumaş, dilekçesinde şunları belirtti:

 

“Bu durum karşısında, yasadışı simgeyi belirleyen ve uygulatan belediye başkanı İ. Melih Gökçek’e Ankara 44. Noterliğinden ekteki 12 Ağustos 2008 gün ve 19801 sayılı ihtarnameyi gönderdim. İhtarname kendisine 20 Ağustos 2008 günü bildirilmiştir. İhtarnamede sözü edilen 30 günlük süre 19 Eylül 2008 günü dolmuştur. Mahkeme kararının gereğini yerine getirmemek suçtur. Sanık İ. Melih Gökçek ‘Ankara Belediyesi Haber Bülteninden ve yazışmalarından simgeyi kaldırdım’ demekle suç işlediğini bir kez daha kabul etmektedir. Çünkü mahkeme kararı bir bütündür. Bunu bölerek kimi durumlarda geçerli, kimi durumlarda geçersiz gösterme yetkisi yoktur.

 

Söz konusu simgenin belediyenin resmi yazışmaları dışında her yerde kullanıldığına dikkat çeken Kumaş, dilekçesinde, Gökçek hakkında, “görevini kötüye kullanma, yalan bildirimde bulunma ve yasadışı simgeyi kamu yerlerine kazıyarak kamu mallarına zarar verme” suçlarından dava açılmasını istedi.

Radikal, 23.09.2008

TARİHİ ESER KAÇAKÇILARINA BÜYÜK DARBE

 

Çankırı’da bir ihbarı değerlendiren İl Emniyet Müdürlüğü KOM Şube ve Asayiş Şube Müdürlüğü ekipleri, yaptıkları operasyonda Selahattin B.(50), İsmail Ş. (40), Ergül B.(45) ve Şerafettin K. (47) tarihi eser kaçakçılığı yaptıkları gerekçesiyle gözaltına aldılar.

 

Sanıkların evlerinde yapılan aramada, tarihi eser niteliği taşıyan 85 adet esere el konuldu. Ekipler, elde ettikleri eserleri Çankırı Müze Müdürlüğü'ne teslim ettiler. Olay ile ilgili tahkikat devam ediyor.

Çankırı'nın Sesi, 23.09.2008

DOĞUDA BİN 620 ESER KORUMA ALTINDA

 

Kültür ve Tabiat varlıklarını Koruma Kurulu Müdürlüğü'nden Doğu Anadolu Bölgesi'nde bin 620 taşınmazın tescil edilerek koruma altına alındığını bildirildi. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Müdürü Ulvi Özel, Erzurum merkezde 256 ve ilçelerde 203 olmak üzere toplam 459 eserin tescil edilerek koruma altına alındığını bildirdi.

 

Özel, Ağrı'da 57, Bayburt'ta 133, Erzincan'da 218, Iğdır'da 67, Ardahan'da 121, Bingöl'de 33, Kars'ta 476, Tunceli'de 56 ve Erzurum'da 459 olmak üzere toplam bin 620 taşınmaz eserin tescil edildiğini bildiren Koruma Kurulu Müdürü Özel, eserlerin korunması konusunda yaşadıkları en büyük problemin koruma altındaki eserin çevresindeki yapılaşma olduğunu söyledi.

 

Koruma Kurulu olarak başlattıkları bir çalışma ile anıt fişlerinin yeniden düzenlendiğini anlatan Ulvi Özel, "Bir süredir devam ettirdiğimiz anıt fişi güncelleme çalışmalarını önümüzdeki 3 ay içerisinde tamamlamayı planlıyoruz. Daha önce eski fotoğraflarla hazırlanan fişleri yeni bilgi ve renkli resimlerle güncelliyoruz" dedi.

 

Tescil altındaki eserleri korumada yaşadıkları en büyük sıkıntının çevredeki yapılaşma olduğunu kaydeden Ulvi Özel, "Eserlerin çevresindeki imar değişiklikleri ve yapılaşmalar eseri korumayı güçleştiriyor ve zorlaştırıyor. Yerel yönetimlere bu konuda önemli görevler düşüyor"� diye konuştu.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca tescil altına alınmış eserlerin restore ve onarımlarına destek sağlandığını anlatan Ulvi Özel, "Bu konuda Kars ve Erzincan'da taşınmaz sahibi vatandaşların ciddi ilgisi oldu. Erzurum'da sadece 2 taşınmaz sahibi Bakanlıktan destek talep etti. Bakanlık eserin restorasyonu, projenin hazırlanması ve yapılması konusunda gereken her türlü maddi desteği sağlıyor. Vatandaşlarımız bu destekle hem taşınmazlarını onarıp hem de tarihlerine sahip çıkabilirler" dedi.

Erzurum Gazetesi, 23.09.2008

GİZEMLİ YAPI İNCELEMEYE ALINDI





İngiltere'nin en ünlü tarihi yapısı gizemli Stonehenge'de yapılan son kazılar, buranın MÖ 2300 yıllarında inşa edilmeye başladığını ortaya koydu.

Bu esrarengiz yapının neden ve nasıl inşa edildiğini anlamak için önemli bir adım olarak görülen ve radyo karbon yöntemiyle yapılan tarihleme işlemi sonucu, buranın inşaatına başlangıç tarihinin önceden sanılanın 300 yıl sonrası olduğu anlaşıldı.

Bilim adamları, daha önce, bu tarihi yapının ilk dairesinin taşlarının MÖ 2600-2400 yılları arasında dikilmeye başladığını düşünüyorlardı.

İngiliz arkeologlar Tim Darvill ve Geoff Wainwright tarafından 1946'dan bu yana Stonehenge içinde ilk kez yürütülen kazılarda tarihleme işlemi en önemli bulgu olarak ortaya çıkarken, iki bilim adamı buranın aynı zamanda bir şifa merkezi olarak kullandıldığını düşündürecek önemli kanıtlar buldu.

Arkeologları yüzyıllardır hayrete düşüren, atalara tapınmak için bir tapınak veya gündönümüne işaret eden bir takvim olarak inşa edildiği düşünülen Wiltshire yakınlarındaki bu tarihi yapıda yürütülen mineral analizleri de, orijinal dairenin "mavi taşlarının" 240 kilometre ötedeki Güney Galler'in Preseli bölgesinden getirildiğini ortaya çıkardı.





Stonehenge'in bir "Neolitik Şifa Merkezi" olduğunu ve hastalar ile yaralıların mavi taşların gücüyle iyileşmek amacıyla çok uzaklardan geldiğini düşünen Darvill ve Wainwright, Stonehenge yakınlarındaki mezarlarda, "anormal sayıda" fiziki yara ve hastalıkları bulunan ceset kalıntıları teşhis ettiklerini belirttiler.

Mezarlardaki dişlerin analizi sonucu, cenazelerin "yarıya yakınının" Stonehenge bölgesinde doğmuş insanlardan olmadığının anlaşıldığını kaydeden arkeologlar, Stonehenge'in sadece hasta insanları değil, şifa dağıtma özelliği bulunanları da çeken bir merkez olduğuna inandıklarını ifade ettiler.

Son kazılarda, halen tarihi anıtın altında gömülü bulunan orijinal mavi taş oyuklarında 100 kadar organik materyali de gün yüzüne çıkaran arkeologlar, buranın inşa tarihini yakında daha kesin bir şekilde açıklayabilecek durumda olacaklarının altını çiziyorlar.

İngiliz bilim adamları, tarihi yapıya 5-6 kilometre uzaklıkta ortaya çıkarılan ve "Amesbury Okçusu'nun Mezarı" adı verilen yapıda ortaya çıkarılan bulguların ilginçliğine işaret ederek, mezardaki ölü ve buraya bırakılan eşya üzerinde yapılan incelemeler sonucu, bu kişinin Avrupa Alpleri'nden gelen, varlıklı ve güçlü, aynı zamanda metal işlemeyi bilen biri olduğunun anlaşıldığını belirttiler.

Bu ölü üzerinde yapılan analizlerde, Amesbury Okçusu'nun her iki dizinden de sakat olduğu ve önemli bir diş sorunu olduğunun anlaşılması, Darvill ve Wainwright'ı, Okçu'nun Stonehenge'e uzaklardan iyileşmek için geldiğine inandırdı.

Gizemli yapı Stonehenge'de yapılan son kazılar, İngiliz yayın kuruluşu BBC'nin 27 Eylül'de yayınlanacak Timewatch adlı programında ayrıntılarıyla anlatılacak.

Hürriyet, 23.09.2008

TARİHİ ESER KAÇAKÇILARI OPERASYONLA YAKALANDI

 

Uşak İl Jandarma Komutanlığı, başarılı bir operasyona imza attı. Kaçakçılık ve İstihbarat Şubesi’ne bir süre önce tarihi eser kaçakçılarının müşteri aradığı yönünde ihbar geldi. Ekipler bunun üzerine hemen çalışma başlattı. Bu kişilerin önce kimlikleri tespit edildi, ardından da telefonla bağlantı kuruldu. Satıcılarla, randevu yeri olarak belirlenen Kütahya’nın Gediz İlçesi’ne bağlı Emirfakı Köyü’nde buluşuldu.

Alıcı rolündeki sivil jandarma, ellerindeki Roma döneminden kalma 260 sikkeyi satmak isteyen 45 yaşındaki A.U., 36 yaşındaki İ.Ç., 31 yaşındaki M.Ş. ve 26 yaşındaki V.Ö.’yü suçüstü yakaladı. El konulan tarihi eserler, Uşak Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü’ne götürüldü.


İfadeleri alındıktan sonra adliyeye sevk edilen biri kadın 4 zanlı, çıkarıldıkları nöbetçi mahkeme tarafından tutuklandı. Sikkelerin, nerede bulunduğunun, yapılacak incelemenin sonucunda kesinlik kazanacağı ifade edildi.

Milliyet Ege, Haber: Yavuz Kuşdemir, 23.09.2008

ABD ÇALINTI BİN TARİHİ ESERİ IRAK'A İADE EDİYOR

 

ABD, 2003 istilasından sonra kaçak yolla Irak'tan çıkarılan binden fazla antik eseri iade ediyor.

Bağdat hükümeti, "paha biçilmez eserlerin iadesine ilişkin Amerikan kararının sevindirici olduğunu" bildirdi.

Eski eserlerin ne zaman Irak'a teslim edileceği ise belirtilmedi. 2003'teki Amerikan istilası ve Saddam Hüseyin rejiminin devrilmesi, başta Bağdat müzeleri olmak üzere çeşitli ören yerlerinin yağmalanmasının yolunu açmıştı.

Irak hükümeti, Irak'tan çalınan eski eserlerin satışının önlenmesi için bütün dünyaya çağrıda bulunmuştu.

Hürriyet, 23.09.2008

TARİHİ HAMAM VE CAMİ KURTARILIYOR

 

 

Ordu Kültür ve Turizm Müdürü Erkan Gülderen, şehir merkezine 5 kilometre mesafede Eskipazar mevkisinde bulunan 11. yüzyıl Selçuklu mimarisini taşıyan cami ile 16. yüzyıl tarihi hamamlarını restore ettirmeye talip olduklarını açıkladı.


Ordu yöresine gerçekleşen göçler sonucu ilk yerleşim yeri olarak bilinen Eskipazar mevkisinde 11. yüzyıldan kalma Selçuklu eseri cami ile 16. yüzyıl eseri iki tarihi hamamın köy tüzel kişiliğinde olduğu için uzun yıllar restore edilmediğini ve bakımsızlığa terk edildiğini belirten Erkan Gülderen, "Tarihi hamamları ve camiyi günümüze kazandırmak için gerekli girişimleri başlattık. Her iki eseri köy tüzel kişiliğinden talep ettik. Bu gerçekleştiğinde her iki eseri aslına uygun şekilde restore edeceğiz" dedi.


Haciemiroğlulları Beyliği tarafından 11. yüzyılda Selçuklu mimarisi ile inşa edilen caminin, taş duvarlarını ortaya çıkarmak için üzerindeki sıvaların kazınması gerektiğini kaydeden Erkan Gülderen, "İlk etapta caminin eski taş duvarlarını ortaya çıkaracağız. Bu sıvaların altında çini olabileceğini düşünerek çok dikkatli olacağız. Ayrıca caminin önündeki günümüz mermerleri ile yapılan şadırvanı yıkarak oraya kesme taştan tarihi özellik taşıyan bir şadırvan yaptırabiliriz. Aynı yerde harabe halinde bulunan, birbirinden 60-70 metre uzaklıkta olan erkek ve kadınlar hamamlarını ise temizleyip restore ettirerek geleceğe kazandıracağız. Halen Köy Tüzel Kişiliği'nde olan bu iki eseri sorumluluğumuza almak için talepte bulunduk. Sayın valimiz Ali Kaban da bu projeye destek veriyor. Selçuklu ve Osmanlı eserlerini Ordu'ya kazandıracağız" şeklinde konuştu.

Ordu Kent Haber, 23.09.2008

ORYANTALİST RESSAMLAR PERA'YA GELİYOR

 

Suna ve İnan Kıraç Vakfı Pera Müzesi; dünyanın köklü sanat kurumlarından biri olan Tate Britain ve British Council işbirliğiyle Britanya oryantalist resminin dünyadaki en önemli örneklerinin yer aldığı 'Doğu'nun Cazibesi' sergisine ev sahipliği yapacak.

 

26 Eylül 2008-11 Ocak 2009 tarihleri arasında açılacak serginin toplam değeri 150 milyon dolardan fazla. Amerika ve İngiltere'den sonra İstanbul'a konuk olan resimler özel güvenlik şartlarıyla sergileniyor. Sergide yer alacak 102 esere Suna ve İnan Kıraç Vakfı Koleksiyonu'ndan; Osman Hamdi Bey'in İki Müzisyen Kız ve Henry Bone'un Thomas Hope'un Türk Giysileri İçinde Portresi resimleri ile Topkapı Sarayı Müzesi Koleksiyonu'ndan; David Wilkie'nin Sultan Abdülmecid'in Portresi resimleri de eşlik edecek.

Zaman, 23.09.2008

TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Tekirdağ İl Jandarma Komutanlığı'nın Barbaros beldesinde düzenlediği operasyonda tarihi eser kaçakçılığı yaptıkları iddiasıyla 2 kişi gözaltına alınırken, 2 adet bronz heykelcik ile 49 adet bronz sikke ele geçirildi. 

Alınan bilgilere göre, bir istihbaratı değerlendiren jandarma ekipleri, Tekirdağ'ın merkeze bağlı Barbaros beldesine operasyon düzenledi. Balıkçı barınaklarının bulunduğu alanda S. Ç (28) ve S.S (28) isimli şahısların araçlarında mahkeme kararı ile arama yapıldı. Aracın gizli bölmelerinde 2 adet bronz heykelcik ile 49 adet bronz sikke ele geçirildi. Olayla ilgili olarak gözaltına alınan S.Ç ile S.S jandarma ekiplerine verdiği ifadenin ardından çıkarıldığı Tekirdağ Cumhuriyet Savcılığı'nca serbest bırakıldı.

Tekirdağ Kent Haber, 23.09.2008

ESRARENGİZ TÜNELLER!





Malatya'da Şifa Mahallesi İnönü Caddesi’nde yapılan (Tekel karşısı Gözde Hastanesi arkası) inşaat temel çalışması sırasında üç adet tünel ağzı bulundu. Bir insanın rahatça sığabileceği tünellerin nereye bağlandığı merak konusu oldu. Mahalle sakinleri tarafından buranın çok eski yerleşim yerlerinden biri olduğu belirtildi.

İnşaat mahalline giden basın mensupları İnşaat çalışması devam eden fakat daha üstü örtülme aşamasına gelmeyen ikisi 60 cm civarında çaplı, diğeri daha küçük tünel ağzı ile ilgili mahalle sakinleri ile ve inşaatın sahipleri ile görüştü.

Bazı mahalle sakinleri; "Bildiğimiz kadarı ile buralar çok eskiden kalabalık bir yerleşim alanı idi. Bunun en bariz örneği ise Tahtalı Minare Hamamı. Büyüklerimizden dinlediğimize göre buralarda eskiden Ermeni vatandaşlarımız da yaşıyormuş. İnşaat daha yükselmeden yani tünellerin ağzı kapanmadan uzmanlarınca tetkik edilmeli” dediler.





İnşaatın ve Gözde Hastanesinin sahiplerinden olan Dr. Kenan Kalı ise; “ Hastanemize ek bina yapmayı düşündüğümüz bu alanda temel açma çalışmaları sırasında gördüğünüz üç tünel ağzı ortaya çıktı. Gördüğümüz kadarı ile çok eski bir tünele benziyor. Mahallelinin dediğine göre burası çok eski bir yerleşim alanı imiş ve burada önemli miktarda Ermeni vatandaşlarımız da yaşıyormuş. Ucunun nereye çıktığını ve hangi amaçla yapıldığını da bilmiyoruz ve tarihsel bir değeri var mı yok mu onu da bilmiyoruz” dedi.

Konu, haberciler aracılığıyla Müze Müdürlüğüne bildirilmesinden sonra olay yerinde bir incele yapan Müze Müdürlüğü ekipleri ise “ Geç dönemlerde yapılmış bir tünel olduğunu gördük. İlk gözlemlerimiz buranın(tahıl-gıda gibi) bir depo olarak kullanıldığı ve tünelinde bu depolara ulaşım yolu olduğudur. İnşaatı durdurmaya gerek görmedik” ifadelerini kullandılar.

Malatya Haber, 23.09.2008


******


OYUKLARIN TARİHİ DEĞERİ YOK

 

Malatya merkezdeki inşaat kazısında oyukların ortaya çıkmasıyla ilgili rapor basına açıklandı. Buranın bir kültür varlığı olmadığı, cumhuriyetin ilk yıllarında yapılan bir evin oyuklarının ürün saklama mahzeni olduğu ortaya çıktı. 

Kültür ve Turizm Müdürü Derviş Özbay, yaptığı açıklamada, "Müzemiz uzmanlarınca inşaat kazısında yaptığımız incelemede, oyuklar derinliğe ve yüksekliğe devam etmeyen küçük alanlardan oluşmaktadır. Yine buranın hemen güneydoğu tarafında ham toprak ve duvar aynası arasında iki oyuk daha izlenmiştir. Bu oyukların ikisinde, oyuk tabanında üzüm ve zeytin çekirdeği birikintisi görülmüştür. 

Üzüm çekirdekleri ile birlikte küçük bez ve ince naylon parçaları da bulundu. Tespit edilen oyukların bir yapıya ait, yapının tabanından aşağı doğru açılmış bir girişle ulaşılabilen birbirine bağlantılı olduğu görüldü. Derinliğe doğru uzantısı devam etmeyen oyukların, ürünlerin serin olarak saklanmasını sağlayan mahzen yerleri olduğu düşünülmektedir.
 
Oyuklarda stratigrafi verebilecek bir arkeolojik tabaka izlenmemiştir. Sonuç olarak, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren bir yapıya ait, evin tabanından bir yolla aşağıya inilerek oluşturulmuş, ürün saklama mahzenleri olduğu düşüncesindeyiz. Bu durumdaki görünümüyle 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları'nı Koruma Kanunu'nun 6.maddesinde belirtilen yerlerden olmadığı ve herhangi bir kültür varlığı özelliği taşımadığı görülmüştür" dedi.

Malatya Kent Haber, 26.09.2008

DEFNE YAPRAĞI KARŞILIĞINDA SİDE ANTİK KENTİNİ TEMİZLEYECEKLER





Kültür ve Turizm Bakanlığı, Antalya'nın Manavgat İlçesi Side Antik Kent'te turistlerin tarihi eser alanlarını rahat gezmesi için genel çevre temizliği başlattı. Side Müzesi kontrolünde yapılan temizlik, defneyaprağı toplamına karşılık ücretsiz yapılıyor.

 

45 gün sürecek çalışmada; Hellenistik, Roma, Bizans dönemine ait eserlerin yanında yetişen defne, zeytin, çalı, ıhlamur, mersin ve değişik türde yetişen bitki türleri budanarak turistlerin tarihi eserleri daha rahat görmeleri sağlanacağı ifade edildi.

 

Side Müzesi Müdürü Güner Kozdere, temizlik yapacak şahısların defneyaprağı toplama şartıyla A'dan Z'ye temizlik yapacağını söyledi. Bu şekilde bir çalışmayla bakanlığın 50 bin YTL gibi masrafın önüne geçmiş olduklarını belirten Kozdere, temizlik çalışmaları bitince turistlerin Side Antik Tiyatro'dan kuş bakışı bakılınca tarihi eserleri daha net göreceğini kaydetti.

 

Kozdere, "Antik kent içindeki genel temizlik çalışmaları kontrolümüz dahilinde yapılıyor. Temizlik yapımıyla ilgili kurumları bilgilendik." dedi.

 

Tarihi şehir içinde 10 gündür 6 kişiyle genel temizlik çalışma yaptıklarını belirten Mehmet Arıtürk, 2 gündür etkili olan yağışların işlerini zorlaştırdığını ifade etti. Temizlik çalışmasına defne, zeytin, mersin dalı budamasıyla başladıklarını belirten Arıtük, tarihi ören yerinde 500 kilograma yakın defne toplamayı hedeflediklerini söyledi. Budama yaptıkları defneyapraklarını dallarından ayırdıktan sonra kuruması için çuvallama yaptıklarını belirten Arıtürk, kuruyan defneyapraklarını işlenmesi için İzmir'e gönderdiklerini söyledi.

 

Arıtürk, "Defne İzmir'de işlendikten sonra ilaç yapımında kullanılmak üzere İsviçre ve Danimarka'ya ihraç ediliyor. Tıbbi literatürde defne antioksidan(ağrı kesici) olarak biliniyor. " diye konuştu.

 

Öte yandan Manavgat Orman İşletme Müdürlüğü, köylerde yapacağı kahve sohbetleriyle alternatif ürün yetiştiriciliğinde öncü olunacağını duyurdu. İlçe Orman İşletme Müdürü Burhan Çavaş, köylerde defne, adaçayı, kekik ve harnup (keçiboynuzu) yetiştiriciliği yaygınlaştırılacaklarını söyledi. Çavaş, Bakanlığın Türkiye'de defne yetiştiricilinde Manavgat'ın Sırt ve Yayla alan köylerini pilot bölge seçtiğini ifade etti.

 

Köylerde defne ile ilgili Ar-Ge çalışmalarının devam ettiğini de hatırlatan Çavaş, 3 yıl içinde olgunlaşarak bitkinin kozmetik ve ilaç sanayide kullanılmak üzere kesimi yapıldığını söyledi. Çavaş, 2006 yılında Yaylaalan köylülerinin defneden kazandığı toplam para miktarının 1 milyon YTL olduğunu sözlerine ekledi.

haberler.com, 23.09.2008

İTALYA, PARTHENON FRİZ PARÇASINI YUNANİSTAN'A İADE ETTİ

 

 

İtalya, “Palermo Parçası” olarak da bilinen ve yaklaşık 200 yıldır İtalya’da bulunan Parthenon friz parçasını Yunanistan’a iade etti. Palermo Antonio Salinas Arkeoloji Müzesi’nden iade edilen parça Parthenon’un, tanrıları betimleyen doğu yüzünden ve Artemis’in sağ ayağı ile elbisesinden bir parçayı gösteriyor. 

 

Yunanistan Kültür Bakanı Michalis Liapis “200 yıldır ilk defa Parthenon frizlerinden bir parça ait olduğu topraklara dönüyor” dedi. Friz parçası Yunanistan’a resmi bir ziyarette bulunan İtalya Cumhurbaşkanı Giorgio Napolitano tarafından getirildi ve törenle yerine restore edildi. 

 

Parça, 18. yüzyılda İngiliz Büyükelçi Lord Elgin tarafından sökülmüş, 1816 da ise Sicilya’da bulunan İngiliz elçisine hediye edilmişti. Vatikan’da bulunan iki farklı friz parçası ise 8 Ekim’de Yunanistan’a iade edilecek. 

AFP, 22.09.2008

SAYILI SUALTI KAZILARINDAN BİRİ: LİMANTEPE

 

 

İzmir'in Urla İlçesi'nde sürdürülen Limantepe kazılarının, dünyanın sayılı su altı kazıları arasında yer aldığı belirtildi.

Kazı Başkanı ve Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof.Dr. Hayat Erkanal, düzenlendiği basın toplantısında kazı çalışmalarına ilişkin bilgi verdi.

Kazıların 1992'den beri karada, 2000 yılından bu yana da su altında devam ettiğini bildiren Prof.Dr. Erkanal, şunları söyledi:

"Limantepe'de dünyanın sayılı su altı kazılarından birini yapıyoruz. Su altındaki çalışmaları, kara ile bağlantılı bir şekilde sürdürüyoruz. Karantina Adası'nın doğu kısmında Roma dönemine ait yeni bir yol tespit ettik. Bu yolun, şimdiki yolun altında kaldığını düşünüyorduk. Ama bu yıl yaptığımız çalışmalar neticesinde bu düşünce tamamen değişti. Ayrıca mendireğin yanında bir dere yatağı olduğunu belirledik."

Ankara Üniversitesi Sualtı Arkeoloji Araştırma ve Uygulama Merkezinin faaliyetlerini, Urla Belediyesinin tahsis ettiği 16 dönümlük arazide sürdürdüğünü kaydeden Prof.Dr. Erkanal, "Buraya kütüphane, laboratuar, konferans salonu, depo, konaklama binaları hatta bunun ötesinde arkeopark yapmayı planladık. Önümüzdeki yıllarda tamamlanacak Sualtı Arkeoloji Kampüsü'nde çok daha farklı çalışmalar yapma imkanı bulacağız" dedi.

Toplantıya, 360 Derece Tarih Araştırmaları Grubu üyesi arkeolog Osman Erkurt ile Urla Belediye Başkanvekili Bülent Nart da katıldı

Cnn Türk, 22.09.2008

TİMURTAŞ PAŞA'NIN KABRİ GÜN YÜZÜNE ÇIKIYOR





Bursa'nın Elmasbahçeler semtinde adına yapılan cami bahçesinde gömülü bulunan Rumeli fatihi, ünlü komutan Timurtaş Paşa'nın kabri ve camisinin etrafı, Osmangazi Belediyesi'nin başlattığı çalışma ile tarihi bir hüviyete kavuşturuluyor.1. Murat Han'ın 1389 yılında gerçekleştirdiği Kosova Meydan Muharebesinde ordunun sağ kanadını yöneten Timurtaş Paşa'nın Elmasbahçeler'deki cami avlusuna sıkışan kabri gün yüzüne çıkartılıyor.

 

Osmangazi Belediye Başkanı Recep Altepe'nin 4 yıldır cami etrafındaki 7 evin yıkımına ilişkin mücadelesi neticelendi. Binaların yıkımına başlanırken, Timurtaş Paşa Camisi'nin etrafında çalışmalar start aldı.Belediye, cami etrafındaki bina sahiplerini başka parsellerde arsalarına karşılık hissedar yaparken, evlerin enkaz bedellerini de hak sahiplerinin hesaplarına yatırdı.

 

Evlerin yıkımına başlanması ile altı şadırvan olan minarenin etrafı da ortaya çıktı. Bu arada caminin kıble cihetindeki bir binanın da yıkılması ile avlu içinde sıkışıp kalan Timurtaş Paşa'nın kabri de gün yüzüne çıkartılacak. Cami etrafında vatandaşların istifadesine sunulacak bir çay bahçesi oluşturulacak. Tarihi komutanın kabri daha rahat ziyaret edilebilecek. Tarihi Demirtaş Hamamı'nın olduğu bölgeden Elmasbahçelere girişe kadarda zemin granit parke taşları ile döşenerek cami önü güzel bir görünüme kavuşturulacak. Mahalle sakinleri Başkan Altepe'ye tarihi bir hizmet gerçekleştirdiğini belirterek dua ediyorlar. 1966 yılında Bursa Eski Eserleri Sevenler Kurumu tarafından restorasyonu gerçekleştirilen Timurtaş Paşa camisi de biblo gibi ortaya çıkacak.

 

Timurtaş Paşa, babası Kara Ali Bey'in 1325 ve 1334'te yaptığı Gemlik Kuşatması'na katıldı. Süleyman Paşa ile birlikte Rumeli'ye geçip orada Osmanlı egemenliğinin kurulmasında rol oynadı. Kızılağaç Yenicesi ile Yanbolu'nun ele geçirilmesinde payı oldu (1365). Şahin Paşa'nın 1375'te ölümü üzerine Rumeli Beylerbeyliği'ne getirildi. Manisa yöresindeki göçebe aşiretleri Rumeli'ye geçirerek Vardar Yenicesi'ne yerleştirdi. Manastır Pirlepe ve İştip kalelerini alarak (1380) bugünkü Arnavutluk üzerine yürüdü. Karamanoğlu Ali bey'e karşı Konya'da kazanılan başarıdan dolayı vezirliğe yükseltildi (1387). I.Kosova Savaşı'nda (1389) Osmanlı ordusunun sağ kanadında yer aldı.Yıldırım Bayezid'in emri ile Kratova'yı alan orduyu yönetti (1390). Batı Anadolu'daki bazı beyliklerin Osmanlılara bağlanması için düzenlenen seferlere katıldı. Eflak Seferi'nde yer aldı (1391). Ölümünden sonra Bursa'da kendi ismini taşıyan mahalledeki yaptırdığı camiye gömüldü. Osmanlı ordusunda yapmış olduğu düzenlemelerle orduyu daha etkinleştirdi; sipahi ve silahtar bölüklerini kurdu. Bunun yanı sıra ordudaki komutan ve devlet adamlarının atlarına, ahırlarına bakmakla görevli Voynuk Sistemini de kurdu.

Yeni Şafak, 22.09.2008

NEOLİTİK DÖNEMDE OPTİK SANAT





Vatikan’da, Palazzo della Cancelleria’da yeni açılan bir sergiden anlaşıldığı kadarı ile Doğu Avrupa’da 7000 yıl kadar önce geometrik sanatın doruklarına ulaşmış Neolitik bir uygarlık yaşamakta idi. "Cucuteni-Trypillia: Eski Avrupa’nın Büyük Uygarlığı” isimli bu sergide bugün neredeyse unutulmuş bir uygarlığa ait yüzlerce eser sergilenmekte.





İsimleri bile bilinmeyen bu uygarlığa "Cucuteni-Trypillian" denmesinin sebebi, bu tarz eserlerin bundan yüzyıl kadar önce ilk bulundukları yerlerle ilgili: Romanya’da, Iasi yakınlarında Cucuteni ve Ukrayna’da, Kiev yakınlarında Trypillia. Kazılarda bulunan MÖ 5000 ile 3000 yılları arasına tarihlenen pişmiş toprak heykeller ve geometrik bezemeli çanak çömlekler arkeologlarda o günden bu yana cevaplanması zor sorulara yol açmış. Vatikan’daki basın toplantısı sırasında konuşan Iasi Müzesi yöneticisi Lacramioara Stratulat “Çanak çömleklerdeki bu sembollerin, bu zoomerfik ve antromorfik heykellerin anlamı hakkında hiçbir fikrimiz yok. Onlarla ilgili hemen herşey bir sır perdesi arkasında. En önemlisi ise ölülerini ne yaptıklarını bilmiyoruz. Birçok geniş kapsamlı kazıya rağmen hiçbir mezarlık bulunamadı” dedi.





Cucuteni-Trypillian halkı Romanya’dan Ukrayna ve Moldovya’ya kadar uzanan 350.000 kilometrekarelik çok geniş bir alanda yaşamakta idi. Sümer ve Mısır’lıların şehirlerinden önce şehir benzeri, yan yana yapılmış bitişik evlerin oluşturduğu, silindirik bir yapıya sahip toplu yerleşimlerde yaşıyorlardı. Evlerin duvarlarında siyah-kırmızı boyalı desenler mevcuttu. Bu uygarlığın ortaya çıkışı gibi, yok oluş sebebi de bir sır. Ama en önemli sır Cucuteni-Trypillian halkının belirli süreçlerde şehirlerini yakmaları ve daha sonra başka bir yerde yeni bir yerleşim kurmalarının arkasındaki sebep. Bu yangınların başkaları tarafından yapılmadığını biliyoruz, çünkü şimdiye dek kazılan tüm yerleşimlerde 80-100 yıllık periyotlarda aynı tarz, tüm şehri yok eden yangınlara rastlanıyor. 

Discovery News, Haber: Rossella Lorenzi, 22.09.2008

TARİHİ LİSE TEHLİKE ALTINDA

 

 

CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, tarihi eser niteliğindeki Konya Lisesi ve çevresindeki 9 bin metrekare alanın İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nce AKP’li büyükşehir belediyesine devredilerek, ticaret merkezine dönüştürüleceği iddialarını TBMM gündemine taşıdı.

 

Tarihi lisenin yanında bulunan, Çocuk Esirgeme Yurdu’nun İl Sosyal Hizmet Müdürlüğü’nce AKP’li Meram Belediyesi’ne devredilmesinin ardından kentsel dönüşüm projesi kapsamında yıkıldığını anımsatan Kart, 1889’da yapılan Konya Lisesi’nin de İl Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından AKP’li belediyelere devredilerek iş merkezine çevrileceği iddialarını Meclis gündemine taşıdı.

Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in yanıtlaması istemiyle bir soru önergesi veren Kart, Konya Lisesi’nin Atatürk Anıtı’yla bütünleşen yapısıyla, kentin Cumhuriyet tarihinin sembol binalarından biri olduğunu dile getirerek “Hükümet ve yerel yönetimler, Atatürk Stadyumu, Konya Lisesi ve Sosyal Hizmetler ile Zafer Meydanı’ndaki Kız Ortaokulu’nun bulunduğu bu alanları ‘oldu-bitti’ yaklaşımıyla, yandaş ve siyasi ilişkiler içinde ‘ticari ranta’ dönüştürmeyi amaçladığı anlaşılmaktadır” ifadelerini kullandı.

 

Kart, “Konya-Meram Lisesi’nin bulunduğu bu alana yönelik proje ve uygulamalar konusunda, halkı ve kamuoyunu neden bilgilendirmiyorsunuz? Konuyla ilgili son durum ve gelişmeler nedir? Birkaç yıldan bu yana atıl durumda bulunan Kız Ortaokulu’nun akıbeti nedir? Bu tarihi bina neden eğitime kapatılmıştır?” diye sordu.

Cumhuriyet, 22.09.2008

KRALİÇE PUDUHEPA'NIN AYAK İZLERİ ARANIYOR





Çukurova Üniversitesi (ÇÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölüm Başkanı Yrd.Doç.Dr. Serdar Girginer, Anadolu ve Kilikya'daki şahsiyetlerden biri olan, kadın-erkek eşitliğinin tarihsel simgesi büyük kraliçe Puduhepa'nın memleketi Lawazantiya'yı bulmak için çalışmalara yeniden başladı.

 

Adana'nın Ceyhan İlçesi'ne bağlı Tatarlı Köyü'ndeki höyükte 2005 yılında envanter çalışmalarına başlayan, geçen yıl da höyüğe ilk kazmayı vuran ekip, bu yıl belirledikleri 3 kazı bölgesinde çalışmalarını sürdürüyor.

Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan ödeneğin geç gelmesi nedeniyle kazıya bir hafta önce başladıklarını vurgulayan Yrd.Doç.Dr. Serdar Girginer, "Burası Doğu Akdeniz'deki en önemli ve büyük yerleşim merkezi. Neolitik çağdan Bizans'a kadar bütün yerleşmelere sahne olmuş bir yer. Bu yıl ilk kez basamaklı kazıya başladık.

15 metre yamaçta 7-8 katı basamaklar halinde kazacağız. Bu çalışma bize hangi derinlikte hangi dönemin yaşandığını ortaya koyacak. Ödeneğin geç gelmesi hatta birkaç dilime bölünmesi bizi çok zorladı. Ceyhan Belediyesi, kaymakamlığı ve bölgedeki işadamları ile sivil toplum örgütleri de çalışmalarımızı destekliyor. Önümüzdeki yıl bu kadar geç başlamak istemiyoruz. Haziran'dan itibaren bölge koşulları kazıya elverişli" dedi.

Höyüğün beklenen gibi Kraliçe Puduhepa'nın kenti Lawazantiya çıkması durumunda bölge tarihinin yeniden yazılacağını vurgulayan Yrd.Doç.Dr. Girginer, 23'ü Tatarlı ve bölge köylerden vatandaşlar olmak üzere 33 kişinin kazıda çalıştığını söyledi.

Kesin sonuçların kazı ilerledikçe ortaya çıkacağını vurgulayan Yrd.Doç.Dr. Girginer, "Lawazantiya uzun bir tarih, din ve kültür geleneğine sahip bir kenttir. Burası ortaya çıkarıldığında mutlaka çivi yazılı belge verecektir ve bu belgeler Kizzuwatna'nın ilk otokton yazılı kaynaklarını oluşturacaktır.

Ne var ki kesin sonuç elbette, kazılar ilerledikçe ortaya çıkacaktır. Tatarlı Höyük, Lawazantiya ile eşit olmasa bile coğrafi konumu, ona tüm Çukurova höyükleri arasında eşsiz bir pay vermektedir. Su kaynaklarının hem bolluğu, hem de yapısı bakımından Anadolu'da bir benzeri yoktur" diye konuştu.

Puduhepa kimdir?
Yaklaşık 3 bin 300 yıl önce Çukurova bölgesinde yaşayan ve döneminde, hukuk, siyasi ve sosyal konularda önemli çalışmalar yaptığı belirtilen Hitit Kralı 3'üncü Hattuşil'in eşi olan Kraliçe Puduhepa'nın, eski adı Kizzuwatna olan Adana'da yaşayan rahip Kummanni'nin kızı olarak biliniyor.

Puduhepa'nın ülkesindeki toplumsal olaylara yaklaşımı, kadın erkek eşitliğindeki çabaları ve ülkelerarası barışın korunması konusunda aktif rol aldığı belirtiliyor. Puduhepa, Hitit Kralı 3'üncü Hattuşil ile evlendikten 16 yıl sonra yapılan Kadeş Antlaşması'na, eşiyle birlikte aynı yetkide mühür basmış.

Bu olay Puduhepa'ya hem bir devlet anlaşmasına mühür basan ilk kadın olma özelliğini vermiş, hem de kadın-erkek eşitliği konusunda önemli bir adım olmuş. Pudihepa bazı kaynaklara göre eşi 3'üncü Hattuşil'nin ölümünden sonra üvey oğlu 4'üncü Tuthaliye devrinde ana kraliçelik görevini üstlenmiştir.

Cnn Türk, 22.09.2008

İLKOKULLARDA 'ARKEOLOJİ' DERSİ ÖNERİSİ

 

Mersin Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof.Dr. Serra Durugönül, tarih bilinci ve sevgisinin genç kuşaklara erken yaşlarda aktarılması için okullarda ders verilmesi gerektiğini bildirdi.

Prof.Dr. Durugönül, yaptığı açıklamada, Avrupa ülkelerinde tarihi eserlere önem verilerek korunmasına özen gösterildiğini ancak, Türkiye'de henüz istenilen seviyeye ulaşılamadığını, tarihi kalıntıların kıymetinin bilinmediğini söyledi. "Batıda insanoğlunun geçmişine yönelik kültür zenginliklerini içeren dersler var." diyen Durugönül, "Türkiye'de ise okullarımızda ne yazık ki Osmanlı'dan kalan eserlerin bile değeri öğretilemiyor. Bu eğitim olmadığı için de halkımızda tarihi eserler için ilgi uyanmıyor, merak da edilmiyor. Oysa ki en azından Osmanlı'dan kalan eserlerin değerini anlatan dersler olması, birçok tarihi eserlerimizin kurtarılmasını sağlar. Bahsettiğim ders, arkeoloji olabilir veya kapsamı genişletilerek, 'Türkiye'nin Kültürel ve Doğal Varlıkları' olabilir." diye konuştu.

Prof.Dr. Durugönül, alan çalışmalarında da ilgili makamlardan yeterince maddi destek göremediklerini belirterek, buna bağlı olarak çalışmaların zaman zaman geciktiğini söyledi. Durugönül, "Sponsorluk anlayışı Türkiye'de yerleşmiş değil. Bu nedenle de çok pahalı bir etkinlik olan kazı çalışmaları istenmeden sekteye uğruyor." dedi.

Avrupa ülkelerinde kültür varlıklarının değerlerinin çok iyi bilindiğini, kazı çalışmalarına da çok ciddi bütçelerin ayrıldığını belirten Durugönül, "Ülkemizdeki yabancı kazılarla Türk kazılarını karşılaştırmamızda çok ciddi farklılıklar ortaya çıkıyor. Çünkü ödeneğe bağlı olarak bizim 4 sezonda ulaştığımız bulgulara, yurt dışından gelenler 1 sezonda ulaşıyor. Çünkü ellerindeki bütçe bunu finanse edebiliyor." şeklinde konuştu.

Zaman, 22.09.2008

SEMPOZYUM TAHRİBİ

Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası (BTS) İstanbul 1 No.lu Şubesi, Haydarpaşa Garı’nda 15-17 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilecek 2. Ulusal Demiryolu Sempozyumu ve Sergisi için yapılacak basit bakım, onarım ve tadilata izin veren İstanbul 5 No.lu Koruma Kurulu’nun kararına itiraz etti. BTS yöneticileri, TCDD’nin sempozyum için yapacağı düzenlemelerin I. derecede kültür varlığı olan Haydarpaşa Garı’nda geri dönüşü olmayan bir tahribata yol açacağına dikkat çektiler.

BTS İstanbul 1 No’lu Şube Başkanı Hasan Bektaş ve Şube Sekreteri Ersin Albuz, 2010 Kültür Başkenti olan İstanbul’da UNESCO’nun Kültür ve Endüstri Mirası listelerinde yer alan Haydarpaşa Garı’nın 4 gün boyunca kapatılmasına ve tadilat yapılmasına izin veren İstanbul 5 No.lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’na, kararın iptal edilmesi istemi ile 19 Eylül’de yazılı başvuru yaptı.

 

Başvuruda, sempozyum nedeniyle gar binasının ana giriş holünde ve peronlarda yapılacak geçici bölüm ve platformların sempozyumdan 2 gün önce başlaması ve 2 gün sonra kaldırılmasına koruma kurulunun izin verdiği anımsatıldı.

 

TCDD’nin Haydarpaşa Garı’nda sempozyum ve sergi için sınırları çok açık olmayan bu izinle düzenleme yapmasının mümkün olmadığı vurgulanarak, “İnternet hattı çekme çalışması yapılmış, kablolar geniş bir beyaz renkli plastik kanalla tahta kapıya monte edilmiştir. Bu kablo döşeme esnasında ise vitraylardan biri kırılmıştır. Haydarpaşa Gar Postanesi’nin önündeki tarihi posta kutusu yine sempozyum düzenlemesi kapsamında yerinden sökülmüştür” denildi.

 

Başvuruda, yürütülecek bakım, onarım ve tadilat çalışmalarını denetleme görevinin TCDD 1. Bölge Yol Müdür Yardımcısı (Mimar) Suavi Güray’a verilmesi eleştirilerek denetimde görevlendirilecek kişilerin “restoratör mimar” olması gerektiğine dikkat çekildi.

Cumhuriyet, 22.09.2008

"SULU TARIM ANTİK ŞEHİRLERİN YOK OLMASINA NEDEN OLUYOR"

Mersin Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof.Dr. Serra Durugönül, Mersin ve ilçelerinde sulu tarımın artması sonucu antik şehirlerin yok olduğunu söyledi. Tarihi eserlerde son 10 yılda tahribatın hızlı bir şekilde arttığını belirten Durugönül, özellikle Erdemli-Silifke arasındaki köylerde sulu tarıma geçilmesinin tarihi eserleri tahrip ettiğini kaydetti.

 

Eski eserler tahrip edilmeden de tarım yapılabileceğini ifade eden Durugönül, "Ama vatandaşımız aceleci hareket ediyor, sormadan yapıyor. Özellikle son beş yılda bu sulu tarım pek çok antik kentin yok olmasına neden oldu. Çoğu koruma altında değildi. Şimdi biz sit alanı, yani koruma dediğimiz sit alanı ilan edilmesi için çaba harcıyoruz. Yani koruma altına alınsın, bir cezai müeyyidesi olsun diye. Ama bu anlamda da belediyelerden ve yerel yönetimlerden destek bulamıyoruz. Çünkü yapılaşma isteği var belediyelerde. Belediyeler 10 katlı binaları Erdemli-Silifke arasındaki bölgelere dikmek istiyorlar. Bir nevi buraların da gittikçe Mersin şehir merkezine dönüşmesi kaçınılmaz oluyor. Yapılaşma ise rant kaygısı olduğu müddetçe engellenebilecek bir şey değil." dedi.

 

Sit alanı olması gereken bölge için Adana Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'na müracaat ettiklerini anlatan Durugönül, "Ben arkeolog olarak sit alanı olması gerektiğini düşündüğüm bir yeri belgeleyerek Adana Kurulu'na başvurabiliyorum. Kurul yerinde inceleme yapıyor, eğer haklı görürse, uygun bulursa sit alanı olarak ilan ediyor. Ama ondan sonra problemler başlıyor; buna itirazlar başlıyor, olay mahkemeye intikal ediyor. Böyle gerçekten bir savaş veriliyor. Yani tarihi eseri korumak için bir savaş veriliyor. Buna gönüllü olmak gerekir oysaki." diye konuştu.

Eski eserleri korumak için kültüre daha fazla kaynak ayrılması gerektiğini belirten Durugönül, arazisi sit alanı ilan edilen vatandaşlar için işe yarar başka bir yer gösterilmesi gerektiğini vurguladı.

 

Bu şekilde yapılmadığı için vatandaşın mağdur olduğuna dikkat çeken Durugönül, "Vatandaş, ister istemez sit alanı ilan eden kişilere düşman oluyor. Burada bizler de bir ikilemde kalıyoruz; görevimizi mi yapmalıyız, insani duygularla o insanı evinden mi çıkarmamalıyız?. Bu durumda iki alternatif çıkıyor karşınıza; yani göz yummak ya da savaşmak. Eski eserleri korumak çok zor açıkçası. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nca kamulaştırma için para ayrılması ve kamulaştırmaya önem verilmesi gerekiyor. Yoksa arkeoloğun eli kolu bağlı oluyor." şeklinde konuştu.

Zaman, 22.09.2008

TARİHİ KENTLERİN EN TALİHSİZİ

 

Öğrenci olarak geldiği Güllük'ün Kıyıkışlacık Köyü'ndeki İasos antik kentinde 48 yıldır kazılara katılan İtalyan Dr. Fede Berti ile yaptığımız sohbetten sonra, kazı heyetinin içinde tek Türk olan bakanlık temsilcisi Deniz Ongun'a da birkaç soru sormak istiyoruz;


- Siz kaç senedir buradasınız?
- Benim buradaki ilk senem. Aslında Fethiye Müzesi'nde görevliyim. Bakanlık temsilcisi her yıl değişir.
- Siz ne düşünüyorsunuz İasos hakkında?
- Burada, bir antik kentte olması gereken her şey var; agorası, tiyatrosu, mozaikleri, stoası.. Ayrıca tarihi Bizans'a kadar gidiyor. Öğrendiğim kadarıyla MÖ 3.000'den başlayıp 1.500'lere kadar burada yerleşme olmuş. Antik dünyada balıkçılıkla tanınıyor, hatta yunuslu çocuk motifleri var.
- Burada kazı heyetinin yaşadığı sorunlar var mı?
- Antik kent çevresindeki arazilerin şahıslara ait olması en büyük sorunlardan biri. Yıllardır bu arazide kamulaştırma yapılmamış. Bu yüzden de antik kentin ortasında bazen inekler gezebiliyor, zeytin toplanıyor, araçlar sokuluyor vb... Bu da buranın şu andaki en büyük problemi. Bir an önce kamulaştırma yapılması gerekiyor.

Kazı heyetinden aldığımız bu bilgiler ışığında, İasos Antik Kenti'nde kısa bir tura çıkıyoruz. İtalyan heyetin görevlendirdiği temizlik işçileri tarihi kalıntıları kurumuş otlardan arındırmaya çalışırken, biz de gezdiğimiz alanla ilgili bilgiyi İasos'un bekçisi Ahmet Çakar'dan alıyoruz. Bu işi severek yaptığını söyleyen Ahmet Bey'e soruyoruz;


- Buralı mısınız?
- Evet, doğma büyüme Kıyıkışlacıklı'yım.
- Burada rehberlik mi yapıyorsunuz?
- Hayır, sadece yardımcı olmaya çalışıyorum. Asıl görevim bekçilik.
- Kaç yıldır buradasınız?
- 1994'ten beri buradayım. Uzun zaman olduğu için kentle ilgili az çok bilgim var.


İasos'ta dolaşırken Ahmet Bey'in bize verdiği bilgilerden yararlanıyor ve ayrıntıları görmeye çalışıyoruz;


- 350-357 yıllarında Akdeniz'de şiddetli bir deprem olmuş. Bu depremde denizde ciddi bir çökme meydana gelince İasos'taki bazı eserlerde de çatlamalar oluşmuş. Eskiden bu şehir bir adaymış ve zamanında Persler tarafından yağmalanmış.

- Kazı heyetinden öğrendiğimize göre; çeşitli dönemlere ait eserler de bulunuyormuş burada.
- Evet. Hellenistik dönemdeki eserleri, Roma döneminde restore ederek kullanmışlar. Sonra da zenginliklerinin bir göstergesi olarak mermerlerle süslenmiş. Bir de Karya uygarlığına ait eserler var. geometrik dönem kalıntıları da var. Yani burada 5-6 uygarlığı bir arada görmek mümkün.

Yeni Asır, Yazı: Durmuş Odabaşı, 22.09.2008

YILDIRIM TARİHİ KALENİN SURLARINA ZARAR VERDİ

 

Giresun'un Şebinkarahisar İlçesi'nde düşen yıldırım, tarihi kalenin surlarına zarar verdi. Önceki akşam saatlerinde başlayan yağmur, dün sabah saatlerine kadar aralıklarla devam etti.

 

İlçenin sembolü haline gelen tarihi Şebinkarahisar Kalesi'ne ve ilçe meydanında bulunan bayrak direğine yıldırım düştü. Yıldırım düşmesi sonucu tarihi kalenin burçları yıkıldı. Yıldırım ayrıca kalenin aydınlatılmasında kullanılan elektrik direklerine de zarar verdi. Sabah saatlerinde burçları yerinde göremeyen vatandaşlar, büyük bir şaşkınlık yaşadı. Yıldırım düşmesi nedeniyle hatlarda meydana gelen arızalar nedeniyle ilçeye bir saat elektrik verilemedi.

Zaman, Haber: Uğur Nacak, 22.09.2008

DALİ SERGİSİNDEKİ KULENİN BİR ANLAMI VAR





20. yüzyılın gerçeküstü sanatçısı Salvador Dali İstanbul’da... Sabancı Müzesi’nin bahçesine kiremit renginde kocaman bir kule kuruldu. Bu kule Torre Galatea, Dali’nin bizzat başında durarak, bir bölümünde yaşayarak 10 yıl boyunca onarıp açtığı Figueres Tiyatro-Müzesi’nin kulesinin aynı.


İspanya’nın kuzeyinde Fransız sınırına 15-20 kilometre uzaklıktaki Figueres, Dali’nin büyüdüğü kasaba. Dali, ömrünün son 10 yılında bir müze kurma fikri aklına düştüğünde, müzesinin de kendi yaşamı gibi teatral olması gerektiğini düşünmüş ve Figueres Belediyesi’nden kasabanın bu eski tiyatrosunu talep etmiş. Tiyatro-müze sonunda 1974 Eylül’ünde açılmış.  

Dali sergisinin sponsoru Akbank ve Sabancı Müzesi, bir grup gazeteciyi temmuz ayında Dali’nin doğup büyüdüğü kentlere, Katalonya’nın Costa Brava sahiline davet etmişti. Çok da iyi ettiler, çünkü adamın ne akıl almaz boyutlarda bir çılgın olduğunu onun ayak izlerinden gitmesek anlayamayacaktık. Dali’yi anlamak için Emporda (Katalonya’nın tarihi bölgesi) üçgeninin içinde bir tur atmak gerekiyor.


Üçgenin ilk durağı Portlligat. Burası, bir noterin oğlu olan Salvador Dali’nin doğduğu Cadaques’in limanı. Öncelikle Dali’nin sevgilisi, ilham perisi, Gala ile yaşadıkları evde tur attık. Ressam, onu gerçeküstücü Fransız şair Paul Eluard’dan ‘çalıp’ ancak eski kocanın ölümünden sonra evlenebilmişti. Bu evde Dali-Gala birlikteliği, yatak, oturma, yemek odaları, terasları, bahçeleri var.

Bayağı özelleri işte... 


Üçgenin 2. köşesi Şato Pubol. Dali’nin 74 yaşındaki Gala’ya hediye etmek istediği ama Gala’nın bu hediyeyi kabul edebilmek için önkoşul koyduğu şato-malikane.


Önkoşul şu: “Gala’nın özgürlüğüne ihtiyacı var. Dali, Gala’yı ziyaret edebilmek için telefonla randevu almalı ve eğer Gala müsaitse gelmeli”.


Dali bu oyuna bayılıyor. Ve bu oyun, Gala-genç sevgilileri-Dali arasında Gala’nın 1982’deki vefatına kadar sürüyor.


Emporda üçgeninin diğer köşesi ise bugün Dali’nin gömülü olduğu Figueres Tiyatro-Müzesi. Müze duvarları kiremit rengi... Üzerinde sarı sarı yuvarlaklar var. Onlar ekmek somunları. Çünkü Dali’nin dışı sert, içi yumuşak maddelere karşı takıntısı var. Onların üretkenlik ve verimlilik çağrıştırdığını düşünüyor. Aynı, kulenin tepesine yerleştirdiği dev yumurtalar gibi.  

“İstanbul’da Bir Sürrealist: Salvador Dali” sergisinin açılışı için Gala-Salvador Dali Vakfı’nın ağır topları; Vakıf Yönetim Kurulu Başkanı Ramon Boixados Male ile eşi, Vakıf Müdürü Joan Manuel Sevillano Campalans ve serginin küratörü Montse Aguer Teixidor İstanbul’daydı.
Perşembe sabahı Sevillano ve Teixidor’la kahvaltı ettim.


Ne zamandır, aklıma takılan “Sahte Dali”leri sormak istiyordum. Çünkü yapıtlarının en çok sahtesi üretilen sanatçı Salvador Dali. Piyasada 100 binin üzerinde sahte Dali dolaştığı söyleniyor. En az 100 milyon euro’luk sahte bir pazar. Sahte Dali satmakla kötü şöhret kazanmış birçok galeri var. Hele bir Mara ve Beppe Albaretto çifti var ki bunlar Salvador Dali’nin en yakın çevresindeki kişiler.  

İşte Sevillano’nun bu konuda bana anlattıkları: “Miro ve Picasso gibi sanatçıların ne kadar sahtesi varsa Dali’nin yağlıboya, suluboya, heykel gibi orijinal yapıtlarının da o kadar sahtesi var. Bunlarla savaş göreceli olarak daha kolay ve kontrol altında tutulabiliyor. Ama bir de baskılar var ki onlarla mücadele gerçekten çok zor. Salvador Dali sağlığında çok az da olsa bazı yapıtlarını satarken telif haklarını da alıcıya vermiş. Onların hakları Dali yapıtını elinde tutana ait.


Gala-Dali Vakfı’nın sahip olduğu binlerce yapıt için ise, Dali yine sağlığında bazı yayınevleri ile sözleşmeler imzalamış. Örneğin bir tablosunun tıpkıbasımı için 1000 kopyaya izin vermiş.  Bunlarda bir sorun yok. Her şey sözleşmeye uygun. Ama bazı yayıncılar var ki Dali ile sözleşmeyi imzalayan dede ölmüş, yayınevi çocuklara, torunlara miras kalmış veya satılmış, el değiştirmiş.


Eğer Dali’nin kendi eliyle hazırladığı metal kalıp imha edilmemişse eski yayıncıların yeni varisleri sahtekarlık edip o kalıpları yeniden yeniden basmışlar, imzayı da taklit edip piyasaya sürmüşler. Eee bir mal marka olunca, para getirince sahtesi de hemen üretiliyor. Almanya’nın Freiburger Kornhaus Galerisi’nin 2000’de açtığı Dali sergisindeki baskıların çoğu sahteydi, vakıfla mahkemelikler.”

Sevillano’ya bir de hep ortalıkta dolaşan bir şehir efsanesini sordum: Dali yapıtlarının sahteleri Dali’nin bilgisi dahilinde mi piyasada dolaşıyordu? Sevillano; “Neden öyle bir şey yapsın ki? Bu sahtekarlıktan kaybedecek çok şeyi olur ama kazanacak hiçbir şeyi olmazdı” dedi.  Dali’yi de yine en iyi Joan Manuel Sevillano Campalans tanımladı: Salvador Dali’nin davranışları çılgın ama kalbi gelenekçiydi.





Figueres Tiyatro-Müzesi’nin kulesi  Dali’nin Sabancı Müzesi’nde de görülebilecek bir tablosu. Dikkat, ismi biraz uzun: “6 gerçek ayna aracılığıyla geçici olarak yansıtılmış 6 sanal kornea ile sonsuzlaşan Gala’yı arkasından resmeden Dali’nin arkadan görünüşü...”




Milliyet, Haber: Serfiraz Ergun, 22.09.2008


******


DALI, PICASSO'YU GEÇTİ





20. yüzyıl sanatına yön veren sanatçılardan biri olan Salvador Dali’nin İstanbul’da açılan ilk kapsamlı sergisi rekor beklentilerini boşa çıkarmadı. Dali sergisi, 5 günde, daha önce yine Sakıp Sabancı Müzesi’nde (SSM) açılan “Picasso İstanbul’da”nın ziyaretçi sayısını geçti.


20 Eylül’de açılan “İstanbul’da Bir Sürrealist, Salvador Dali” sergisini ilk beş günde toplam 8 bin 132 kişi izledi. Picasso sergisini ise ilk beş gününde 6 bin 507 kişi izlemişti.


SSM Müdürü Nazan Ölçer, Dali sergisinin, Picasso sergisinin ziyaretçi rakamlarını geçeceğini ve rekor kıracağını düşündüklerini söylemişti. “Picasso İstanbul’da” adlı sergi, 24 Kasım 2005 - 26 Mart 2006 tarihleri arasında toplam 254 bin kişi tarafından izlenmişti.

Milliyet, 27.09.2008

AŞIKLI HÖYÜK'TE ÇOCUKLAR TARİHİN SIRLARINI ÖĞRENİYOR

 

 

Dünyadaki ilk beyin ameliyatının, ilk otopsinin gerçekleştiği 10 bin yıllık Aşıklı Höyük’te çocuklara arkeoloji eğitimi veriliyor. Aksaray’ın Gülağaç İlçesi, Kızılkaya Köyü yakınlarındaki höyükte Prof.Dr. Mihriban Özbaşaran başkanlığında çalışan arkeologlar, bölgedeki çocuklara tarihi sevdirmek, koruma ve sahiplenme duygusu kazandırmak üzere yeni bir proje başlattı.

Projenin ilk aşamasında, kazı alanının yakınındaki Kızılkaya Köyü ilköğretim okulundan 130 öğrenci bir hafta boyunca, yarım gün kazı alanına konuk oldu. Arkeolog Gülay Sert yönetiminde, öğrencilere barkovizyonla Aşıklı Höyük’te 10 bin yıl öncesinin yaşamı anlatıldı. O günlerdeki yaşamın yansıtıldığı Deneysel Aşıklı Evleri’nin yapımı ve evlerin kullanımıyla ilgili bilgi verildi. Daha sonra kazı alanı gezilerek, kendilerine ayrılan özel alanda arkeologlar gözetiminde kazı çalışmaları yaptırıldı. Ayrıca çocuklar Arkeoloji Atölyesi’nde kilden köydeki evlerin modellerini hazırladı. Kazı ekibi, gelecek yıl atölye çalışmasını genişletmeyi planlıyor. Altı haftaya yayılacak eğitim çalışmalarında, ilk dört hafta Aşıklı Höyük çevresindeki köylerden ve Gülağaç İlçesinden çocuklar kampa konuk olacak. Son iki haftada ise Aksaray’daki kamu çalışanlarına höyük ve kazı çalışmaları hakkında bilgi verilecek.

Kapadokya Bölgesi’ndeki, ünlü Ihlara Vadisi güzergahı üzerinde yer alan Aşıklı Höyük, Orta Anadolu’nun "ilk köy" yerleşmesi. İlk yerleşik yaşamın yanı sıra, ilk tarım, ilk madencilik, ilk beyin ameliyatı ve otopsi gibi bir dizi "ilkleri" bünyesinde barındıran höyükte, bu yılın kazı çalışmaları gelecek hafta sona erecek.

Bu yılki çalışmalarda kerpiç köyün üç evi, höyük yakınına, geleneksel yöntemlerle esasına uygun biçimde yeniden inşa edilerek, içleri tarih öncesi yaşam biçimini yansıtacak şekilde düzenlendi. "Deneysel Aşıklı Evleri Projesi"nden sonra kazı alanının üstünün kapatılması ve ziyarete açılması amacıyla çalışma başlatıldı. Ekip bu konuda maddi destek arayışını sürdürüyor.

Aşıklı Höyük çalışmaları, İstanbul Üniversitesi Prehistorya Anabilim Dalı öğretim üyeleri, öğrencileri ile CNRS Fransa, Arizona Üniversitesi ABD ve American School of Classical Studies at Athens, Yunanistan, University College London USA gibi kurum ve kuruluşlardan yabancı üyeler ve uzmanların katılımıyla yürütülüyor. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’nün izni ile sürdürülen çalışmalara Kültür Bakanlığı, DÖSİM ve İstanbul Üniversitesi Bilimsel Araştırma Fonu mali destek sağlıyor, Aksaray Valiliği ve Gülağaç Kaymakamlığı çalışmalara çevre düzenlemesiyle katılarak destek veriyor. Kazı çalışmaları hakkında internette www.asiklihoyuk.org adresinden bilgi edinebilirsiniz.

Hürriyet Seyahat, 22.09.2008

SRI LANKA ORMANLARINDA
MAĞARA TAPINAK

 

Mathugama’dan sadece yedi km uzakta, ama erişilmesi nerede ise imkansız, Deegalla adı verilen tropik ormanda antik bir tapınak bulundu. Mağarada bulunan tapınakta Buda’nın uyur durumda antik bir heykeli de mevcut. 

 

Bölgede şimdiye dek arkeolojik hiçbir araştırma yapılmamış ve yerel halk tapınağın Kral Weediye Bandara döneminden, yani 15. yüzyıldan kalma olduğuna inanıyor. 

ColomboPage News, 21.09.2008

13. KABİLE'NİN KAYIP ŞEHRİ İTİL BULUNDU

 

 

Rus arkeologlar, bin yıl önce Museviliği kabul eden ve döneminin en zengin devletlerinden birini kurduktan sonra tarih sahnesinden aniden çekilen Hazar Türkleri’nin kayıp başkenti "İtil"i bulduklarını açıkladılar.

Rusya’nın Astrahan Devlet Üniversitesi öğretim üyelerinden Dimitri Vasilyev liderliğindeki arkeoloji ekibi, 9 yıldır tarihi İpek Yolu üzerindeki Hazarlar’ın kayıp başkent İtil’i arıyordu. Vasilyev ve ekibi, Hazar Denizi’nin kuzeyinde, Rusya-Kazakistan sınırındaki Astrahan kenti yakınlarında, yaptığı kazılarda üçgen şeklinde bir kale ile Hazarların konut olarak kullandığı yurtların kalıntılarına ulaştı. Vasilyev, çıkan eşyaları çok dikkatli inceleyerek bu kalıntıların kayıp kent İtil olduğu sonucuna vardıklarını söyledi. Uzmanlar, bulunan kale kalıntısının pişmiş tuğladan yapılmış olduğunu, Hazar kanunlarına göre ise pişmiş tuğlanın sadece başkentte kullanılmasına izin verildiğini belirtti.

Vasilyev, Associated Press’e yaptığı açıklamada, "Doğu Avrupa’nın ilk feodal devletinin başkentini bulmanın önemi büyük. Bunu Rus tarihinin bir parçası olarak görüyorum" dedi. Hazar Türkleri konusunda uzman isimler de, Rus arkeologlarının kayıp başkenti bulduğuna inanıyor. İsrailli uzmanlar ise, asıl meselenin yazılı eserlere ulaşmak olduğunu belirtiyor.

60 bin nüfuslu olduğu sanılan İdil kenti, Avrupa ile Çin arasındaki ticaretin odak noktası haline gelerek hızla zenginleşmişti. Bir Türk kavmi olan Hazarlar’ın kurduğu devlet, 7. ve 10. yüzyıllar arasında hızla büyüyerek Çin’in kuzeyinden Karadeniz’e kadar genişledi. 8. veya 9. yüzyılda Museviliği kabul eden Hazarlar, Rus saldırıları, Tatar-Moğol asimilasyonu ve Hazar Denizi’nin sularının yükselmesiyle tarihten silindi. Ünlü yazar Arthur Koestler, 1976’da yayınladığı kitapta, Hazar Türkleri’nin "Museviliğin kayıp 13’üncü kabilesi" olduğunu ileri sürmüştü.

Hürriyet, 22.09.2008

İSTANBUL ÜZERİNE SANATLI OLASILIKLAR

 

İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti (AKB) Görsel Sanatlar Yönetmenliği tarafından düzenlenen 'İstanbul Üzerine Olasılıklar, Sezgiler, Kurgular' başlıklı sergi, Beyoğlu Atlas Pasajı'nın 3. katında sanatseverleri bekliyor.

 

AKB'nin yönetim merkezinde açılan ve küratörlüğünü Deniz Erbaş'ın yaptığı sergi çizim, resim, fotoğraf ve duvar baskısı gibi değişik tekniklerle çalışan sanatçıların İstanbul konulu eserlerinden oluşuyor. Sergide Ahmet Elhan, Ali Taptık, Banu Birecikligil, Ceren Oykut, Emre Tandırlı, Hakan Gürsoytrak, Nalan Yırtmaç, Neriman Polat, Nuri Kuzucan ve Sıtkı Kösemen gibi sanatçıların eserleri yer alıyor. Deniz Erbaş, İstanbul'un Doğu'yla Batı'nın karşılaştığı melez bir şehir olduğunun altını çizerek şunları söylüyor: "İstanbul yerli ve yabancı sanatçı ve küratörler tarafından iki yüzyılı aşkın bir süredir konu edilmektedir. Günümüzde ise sanatçıların temel meselesi; İstanbul'un doğu-batı arasında bir köprü, kültürlerin, dillerin ve dinlerin buluştuğu mozaik bir şehir olması vurgusunun ötesinde, İstanbul'un dokusunu, ritmini, enerjisini üreten geniş kitlelerle, şehri her gün yeni bir çehreye büründüren hızlı dönüşümlerle iletişime giren, kapsayıcı, eleştirel, içsel ve samimi bir görsel dil üretmektir." Sergi, 31 Aralık'a kadar gezilebilir.

Zaman, 22.09.2008

IRAK'TA BİR MANASTIR BULUNDU

 

  

 

Musul yakınlarında yer alan Dair Mar Elia Manastırı yakın zamana kadar Devrim Muhafızları tarafından kullanılmakta idi. Bugünlerde bölgede topografik çalışmalar sürdüren Amerikan 94. Mühendis Birliği tarafından çizimleri yapılıyor. 1400 yıllık bu manastırın önemine dikkat çeken Musul İstihkam Birliği Kültürel Miras Danışmanı Suzanne Bott “Mirasın insanlar tarafından ulaşılabilir olmasını istiyoruz. Savaş sonrası yapılan çalışmalar, bu tarz bir düzenlemeyi de içeriyor” demekte. 

 

Savaştan bu yana ilk defa geçen Mayıs ayında arkeologların incelemesine açılan Ninewa Bölgesi’ndeki Hatra veya Nimrud gibi antik yerleşimlerin acilen restorasyon ve kazıya ihtiyacı olduğu da meydana çıktı. 

 

Öte yandan, Dair Mar Elia Manastırı savaş sırasında çok da şanslı değildi. Önce burada bulunan bir Irak tankının Amerikan uçakları tarafından roketlenmesi sonucu duvarına tankın tareti çarptı. Ardından 101. Tümen garnizonu olarak kullanıldı. General David Petraeus, manastırın öneminin anlaşılması üzerine, duvara Amerikan askerleri tarafından çizilmiş kartal resmini sildirtti ve burayı boşalttı. 

 

Manastırın içindeki şapelde, istiridye şeklindeki bir nişte hala Aramice yazılar okunabilir durumda. Sunağın bir kısmında ise kobalt mavisi freskler göze çarpıyor. Askerler tarafından çizilen topografik harita Iraklı arkeolog ve uzmanların manastırı daha iyi inceleyebilmesini ve korumasını sağlayacak. 

Smithsonian.com, Haber: James Foley, 16.09.2008



CEVAT PAŞA TÜRBESİ BİR SAHİP BEKLİYOR

 

Fatih'te bakımsızlıktan harabeye dönen Cevat Paşa Türbesi, başta Vakıflar Genel Müdürlüğü olmak üzere yetkililerin ilgisini bekliyor. Hayvanların meskeni haline gelen Cevat Paşa Türbesi'nde birçok önemli şahsın mezarı buluyor. Bunların başında ise İstanbul'a Nakşibendi tarikatının İstanbul'da ilk 3 tekkesini tesis eden Emir Buhari'nin kabri geliyor.

 

Türbe içinde bulunan birçok kabrin taşı, zamanla üzerlerinde çıkan ağaçlardan dolayı kırılmış durumda. Etrafını saran sarmaşıklardan ve otlardan dolayı yanından geçenler çoğu zaman türbenin farkına bile varamıyor. Vatandaşlar tarafından türbe içerisine konulan gereksiz eşya ve gerilen çamaşır ipleri görenleri hayrete düşürüyor. Türbe içerisine yapılan bahçe ise 'bu kadarına da pes' dedirtecek boyutta. Cevat Paşa Türbesi karşısında yer alan arsanın duvarında 'Bu arsa Emir Buhari Camii'nin meşruta arsasıdır' yazıyor. Ancak bu yazının hemen altına 'OTO PARK' yazılmış olması ise görenleri hayrete düşürüyor. "Fatih Belediyesi Ek Binası'nın hemen yanında" olan arsanın şu an nasıl kullanıldığı da merak konusu.

 

Emir Ahmed Buhari 15. ve 16. yüzyıllarda yaşamış olan evliyanın büyüklerinden. İsmi, Ahmed bin Muhammed el-Hüseyni el-Buhari'dir. İstanbul'da Emir Buhari diye bilinir. Peygamber Efendimiz'in torunlarından olup, seyyiddir. Buhara'da doğdu. Doğum tarihi bilinmemektedir. 1516 (H. 922) senesinde İstanbul'da vefat etmiştir.

Zaman, Haber: Muzaffer Salcıoğlu, 21.09.2008

İMÇ'YE 'PRESTİJ'Lİ DÖNÜŞÜM

 

Hem mimari hem de ticari özellikleriyle tüm İstanbul için çok büyük öneme sahip olan İMǒnin ‘prestijli’ dönüşümüne, en başta İMÇ esnafı ve yerel halk olmak üzere birçok meslek odasının, STK’lerin ve akademik çevrelerin de itirazı ve eleştirileri var…

 

Son zamanlarda gündemi meşgul eden ve eleştirilen İstanbul Manifaturacılar Çarşısı (İMÇ) Blokları’nın yıkılarak “prestij konut alanı”na dönüştürülmesi projesi, Tarihi Yarımada’da başka bir kentsel dönüşüm örneği olarak karşımıza çıkmakta. Gerçekleştirilmesinde son kararı Danıştay’ın vereceği proje ile birlikte kentsel dönüşüm olgusunu ve koruma planlarının değişen rollerini hatırlamakta fayda var.

 

1980 yılından itibaren ivme kazanan “küreselleşme” ve onun bir ayağı olan “küresel kent” olgularıyla birlikte değişen ekonomik yapı, toplumsal yapıda yaşanan büyük çaptaki değişimleri de beraberinde getirmiştir. Türkiye ekonomisini dünya ekonomisiyle eklemlemeye yönelik oluşturulan stratejilerin neden olduğu sosyo-ekonomik yapımızdaki bu değişimlerin başında gelen gelir dağılımındaki uçurumlar ve tüketim alışkanlıklarının farklılaşması; sadece ekonomik anlamda değil mekansal olarak da kentsel alanlarda ayrışmaları ve eşitsizlikleri doğurmuş, kentte gittikçe “zengin” ve “yoksul”un yaşam alanlarını keskin bir çizgiyle ayırmaya başlamıştır: bir yanda lüks siteler, gökdelenler, büyük alışveriş merkezleri boy gösterirken diğer yanda gecekondu ve çöküntü alanları dikkat çekmektedir.

 

Böyle bir süreçte kent merkezleri ile gecekondu alanlarının dönüşümünün gündeme gelmesiyle sahneye çıkan “kentsel dönüşüm” olgusunu kısaca; kentlerde eskimiş, köhneleşen, fonksiyonunu yitiren ve kenti mekansal, sosyal ve ekonomik olarak tehdit eden alanların kente yeniden kazandırılması olarak tanımlamak mümkünken, değişen dünya düzeni ile birlikte farklı misyonlar yüklenerek anlam değiştirdiğinin altı çizilmelidir.

 

Küreselleşme ve beraberinde geliştirilen neoliberal politikalar, Batı’dan farklı olarak kentsel dönüşümün misyonunu ülkemizde hızla değiştirmiştir. 20.yy’da neo-liberalizmin kentleri sarmalaması ile devletle sermaye arasındaki güç yeniden kurgulanmış ve yerel yönetimlerin mekana dair söz söyleme hakları giderek artmıştır. Böylece devlet canlanmış ve gücünü yaşama alanlarında göstermiş olmaktadır. Bu alanların odak noktasında ise genellikle cazibe alanları olarak nitelendirilen tarihi kent merkezleri yer almaktadır. İhtiyacı olmayan alanların bile dönüştürülmeye başlanması ve en önemlisi de o alanlardan bazı çıkar gruplar eliyle rant elde edilmek istenmesi, dönüşümün masum çehresini değiştirmiştir.

 

Dönüşümün değişmiş çehresinin arkasında bir de dönüşümün arzu edilmeyen bir sonucu kabul edilen ve alt gelir seviyesine mensup kişilerin, kentin değerli sayılan alanlarından dışarı çıkartılarak yerlerine orta ve üst sınıfların yerleştirilmesi amacını kapsayan “soylulaştırma” çabaları yer almaktadır. Bu soylulaştırma süreci, yine daha çok 1980 sonrasında devlet eliyle uygulanmak istenen bir politika olarak karşımıza çıkmaktadır.

 

Her iki müdahale biçiminin de ortak noktası olarak sayılabilen küreselleşme dönemi, müdahalelerin planlama disiplini ile olan ilişkilerini de yıpratmaya başlamıştır. Öncelikle kamu yararı hedefini gerçekleştirmesi beklenen planlama disiplini, sermayeye hizmet etmek için yapılan bu tarz kentsel dönüşüm projeleri ile çelişmektedir. Plansız ve kontrolsüz biçimlenmiş kentlere, fiziksel ve sosyal bozulmalara bir çözüm olarak bakılan ve kentlinin ihtiyaçlarını gözeten/gözetmesi gereken kentsel dönüşüm projeleri, kapitalizmin kentsel mekanları bir meta haline getirmesi ile yerel yönetimler ve farklı çıkar grupları için bir gelir kaynağına dönüşmeye başlamıştır. Bu da olumlu anlamlar yüklenmesi gereken kentsel dönüşüme kuşku ile bakılmasına sebep olmuştur.

 

Son zamanlarda kuşku ile bakılan ve kentsel dönüşüm olgusunun değişen çehresinin somut olarak görüldüğü bir örnek ise Süleymaniye SİT Alanı Koruma Amaçlı Kentsel Tasarım Projesi ve onun bir ayağı olarak sunulan İstanbul Manifaturacılar ve Kumaşçılar Çarşısı (İMÇ) Blokları için verilen dönüşüm kararıdır. Son yapılan Tarihi Yarımada Koruma Planı içinde yer alan bu proje kapsamında, İMÇ Blokları’nın yıkılması ve yerine 50 adet çelik karkas üstü ahşap giydirme villa tipi konut yapılması istenmektedir. Böylece hem Süleymaniye fiziksel olarak yenileştirilecek hem de alan soylulaştırılacaktır.

 

Süleymaniye kentsel bölgesinin ve İMÇ Blokları’nın kent içerisindeki mekansal ve toplumsal önemine değinmek gerekirse...

 

»Süleymaniye: Adını 16. yüzyılda Kanuni Sultan Süleyman tarafından Mimar Sinan’a yaptırılan Süleymaniye Camii’nden alan bölge; İstanbul’un yedi tepesinden üçüncüsünün üzerinde yer alan, zengin mimari varlığı ile tarihi bir semttir. Ancak Haliç’te bir sanayi bölgesi oluşturulmasını ve ardından bu sanayi bölgesinin tüm Haliç’e yayılmasını öngören planlar sebebi ile bölge sakinleri teker teker yörelerini terk etmeye başlamış ve alan hızlı bir göçe sahne olmuştur. Göçle beraber çeşitli enformel sektörlerin de yerleştiği ve UNESCO’nun belirlemiş olduğu Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan Süleymaniye, geçmişten günümüze sosyal yapısının giderek değişmesi ile maalesef fiziksel tahribata uğramaktadır.

 

»İMÇ: 1950’lerde gelişmekte ve büyümekte olan İstanbul içerisinde, manifatura ve kumaşçılar piyasasının kalbi sayılan Sultanhamam’ın, ticari faaliyet için yetersiz kalması nedeniyle yeni bir çarşı inşa ettirmeye gereksinim duyulmasının ardından 1962 yılında Site Mimarlık Bürosu’ndan Y. Müh. Mim. Doğan Tekeli, Y. Müh. Mim. Sami Sisa ve Y. Müh. Mim. Metin Hepgüler tarafından tasarlanıp yapılmış olan ve günümüzde Türk modernist mimarisinin önemli bir başyapıtı olarak anılan İMÇ Blokları’nın en dikkat çekici özelliği; arsanın çevresinde yoğunlukla yer alan Osmanlı ve Bizans yapıtlarının algılanmasını engellemeyecek şekilde tasarlanıp inşa edilerek, eski şehirle yeni kentsel merkez arasında canlı ve akıcı bir köprü oluşturmuş, içerisinde de birçok sanat dalından -özellikle de seçme plastik- önemli eserlerin yer almış olmasıdır.

 

Hem mimari hem de ticari özelliği ile Tarihi Yarımada ve hatta tüm kent için çok büyük öneme sahip olan İMǒnin bu önemi, son yapılan koruma planı çerçevesinde Yarımada dışarısına desantralizasyonu ve boşalan alanın Süleymaniye ve Zeyrek kentsel dokuları ile bütünleştirilerek prestij konut alanı olarak düzenleneceği kararıyla yok sayılmaya çalışılmaktadır.

 

Küreselleşmenin kentte kendisini göstermesi ile birlikte yapılan planlardaki amaç, hedef ve stratejiler de 1980’den itibaren değişmeye başlamış, üst ölçek planların ve dolayısıyla koruma planlarının amaçları da giderek daha çok “yarışabilir” bir dünya kenti oluşturmaya doğru kaymıştır. Bu yarışabilirliğin kentlerde öne çıkması için geliştirilen politika, daha çok turizmin öne çıkartılması ve ihtiyaç duyulan alanlarda kentsel dönüşüm projeleri aracılığı ile iyileştirmenin sağlanarak yaşam standartlarının yükseltilmesidir. 2005 onay tarihli son Koruma Amaçlı Nazım İmar Planı’nın amacına bağlı olarak ortaya konan hedeflerinde de Yarımada’ya turizm işlevinin yüklenmek istendiği görülmektedir.

 

Plan, kente bütünü ile hakim olamazken üst ölçek bir planın bulunmaması da Yarımada’nın kente entegrasyonunu zorlaştırmaktadır. Ayrıca plan, belirli alanlara odaklanan parçacıl bir yaklaşıma sahiptir ve böylece özgün kimliğin zarar görmesine neden olmaktadır. Planın belirli bir modele bağlı olarak sistematiğe oturtulmamış olması ise stratejiler arasında kopukluğa ve çözümsüzlüğe neden olmaktadır. Planlama ilkelerini destekleyecek sosyal ve ekonomik politikalar ortaya konmamış, uygulama araçları belirtilmemiştir. Desantralizasyon ve sonuçları ile ilgili bir diğer sorunsa, toplumsal katılımın tam olarak sağlanamamış olmasıdır.

 

Bu karara en başta İMÇ esnafı ve yerel halk olmak üzere birçok meslek odasının, STK’ların ve akademik çevrelerin de itirazı ve eleştirileri vardır. Aynı zamanda proje sahipleri ve süreçte rol oynayan aktörlerin olumlu görüşleri de. Ancak İMÇ yetkilileri, blokların yıkılmasını öngören planların iptali ve yürütmenin durdurulması için dava açmış, Danıştay da yürütmeyi durdurma kararı almıştır. İstanbul Büyükşehir Belediyesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın bu karara 8 Mayıs 2006"da bir üst mahkemede itiraz etmesi ile de İdari Dava Daireleri Kurulu tarafından kaldırılmıştır. Şimdi İMǒnin ve çalışan esnafın beklediği, Danıştay 6’ncı Dairesi’nin dosyayı ve bilirkişi raporunu yeniden inceleyerek İMǒnin geleceği için vereceği karardır.

 

Mülkiyetin tamamıyla Çarşı Kooperatifine ait olması yerel yönetim için bir dezavantajken, ikna edilmesi de güç bir durumdur. Çünkü tüm işyeri sahipleri, yapının ne kadar değerli ve önemli olduğunun bilincinde olduklarından yıkılmasına tamamen karşı çıkmaktadırlar. Çarşı’nın, Tarihi Yarımada için artık ticari bir fonksiyonu eskisi kadar yerine getirmediğinin düşünülmesi, esnaf tarafından yadırganmakta ve gerçeği yansıtmadığı, bunun tamamen desantralizasyon için bir bahane olduğu düşünülmektedir. Onların Çarşı’nın geleceği için dilekleri, Süleymaniye Kentsel Tasarım Projesi’nin uygulanıp bitmesi halinde, bölgenin modern bir Çarşı’ya yine gereksinimi olacağından, blokların yenilenip modernleştirilerek faaliyetine o kesim için devam etmesidir. Çünkü başka bir yere taşınmaları halinde zorluklar yaşayacaklarını ve o yerde buradaki gibi ticari anlamda tutunamayacaklarını düşünmektedirler.

 

Aslında, kendi alanları dışında yapılacak her türlü müdahaleyi desteklemeleri, dönüşümün bir sonraki aşamada taşıyacağı boyuttan ve çarşı esnafı üzerinde yaratabileceği baskıdan ne kadar habersiz olduklarının bir göstergesidir. Yönetimin bu yaklaşımı, toplumun bu konudaki bilinç düzeyine dikkat çekmesi açısından önemlidir. Yanı başlarında yer alan konut bölgesinde yaşayan insanları göz ardı edebilmeleri, dönüşümün uygulamadaki mantığına verilen desteğin de farklı bir boyutunu ortaya koymaktadır.

 

Ne yapılabilir?

 

Sadece İMÇ bölgesini değil, Süleymaniye ve Zeyrek’i de sosyal anlamda tehdit ederek zor duruma sokacak ve ister istemez baskı altına alacak olan bu kararın gözden geçirilmesinin gerekliliği açıkça önerilebilir. Amaçlarından birisi mimari eserleri korumak olan bir projede, Çarşı’nın mimari ve sanatsal niteliği ile bölgeye günümüzde ve gelecekte olan katkısı dikkate alınmalıdır. Çarşı’nın hem içerik hem de fiziksel anlamda yenilenerek, çekiciliğinin artırılması geleceğe katkısı açısından önemlidir. 

 

Sonuç olarak, eleştiri ve önerilerin yapıcı olabilmesi adına kentsel dönüşümün ve soylulaştırmanın istenmeyen sonuçlarını ele almakta yarar vardır ve zararlı sonuçlarının görülerek toplumu dışlamayan bir kent planlamasının yeniden kurumsallaşmasının gerekliliği vurgulanmalıdır. Böylece kentsel planlama; toplumsal anlamda eşitlikçi, siyasal anlamda da katılımcı bir düzene katkıda bulunacak araçlarla donatılmalıdır.

 

Ülkemizde ve özellikle küresel dünyaya entegrasyonu düşünülen İstanbul"da dönüşüm proje uygulamalarına küreselleşme ve batılılaşma süreçlerinin etkisi açıkça görünmektedir. Ancak kentsel gelişimlerini, gelişmiş ülkelerden daha geç ve farklı dinamikler üzerine gerçekleştiren kentlerimizde bu uygulamaların daha farklı sonuçlara neden olduğu ve olacağı da açıktır. Bu nedenle, öncelikle gelişmiş ülkelerdeki kentleşme olgusunun dikkatle ele alınarak kentsel dönüşümün kent ölçeğindeki parçacıl uygulamalarından vazgeçilmesi, devletin yönetici ve yönlendirici rolünü, sosyal politikalarında dikkate alması ve demokratik birtakım süreçleri harekete geçirmesi gerekmektedir.

 

Birgün, Yazı: Kumru Çılgın / MSGSÜ Yüksek Lisans Öğrencisi, MSGSÜ Şehir ve Bölge Planlama Bölümü Lisans Bitirme Tezi’nden hazırlanmıştır., 21.09.2008

ARKEOLOGLAR KAZARKEN İSTEYENLER İZLEYECEK





Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Ankara Ulus’ta bulunan tarihi "Augustus Tapınağı" ve "Roma Hamamı" kazılarına ilişkin gerçekleştirilen günlük çalışmaları, müzenin web sitesinde gerçek zamanlı olarak yayınlayacak.

Anadolu Medeniyetleri Müzesi yetkililerinden edinilen bilgiye göre, tarihin kalıntılarına ışık tutmak için, MÖ 25 yılından sonra, İmparator Augustus’a bağlılık nişanesi olarak yapılan ve MS 5. yy’da Kiliseye dönüştürülen ’Augustus Tapınağı’ ve 1931’de Ulus-Dışkapı doğrultusundaki Çankırı caddesinin yapımı sırasında açığa çıkan ’Roma Hamamı’ kazıları bu yıl da devam edecek. Ancak bu yıl yapılacak kazılar diğer yıllardan farklı olarak ilk kez internetten gerçek zamanlı olarak yayına verilecek. Türk müzecilik tarihinde bir ilke imza atan Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Augustus Tapınağı ve çevresinde gerçekleştirilen kazıları müzenin web sitesinde duyuracak. Kazı yerinde gerçekleştirilen günlük çalışmalar, her gün güncellenerek, an ve an www.anadolumedeniyetlerimuzesi.gov.tr. adresinde yayınlanarak tüm kamuoyu ve bilim dünyası ile paylaşılmış olacak.

Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürlüğü’ne bağlı olan Ankara Roma Hamamı Açıkhava Müzesi Örenyeri, 1931 yılında Ulus-Dışkapı doğrultusundaki Çankırı caddesinin yapımı sırasında açığa çıkan mimari kalıntılarla arkeoloji biliminin gündemine girdi. Kompleksin Frig, Roma, Bizans kısmende Selçuklu ve Osmanlı Dönemlerinde iskan görmüş büyük bir höyük olduğu anlaşıldı. Roma Hamamı Örenyerinde bulunan yazıtlı taşlar ile kabartmalı mimari parçaların önemli olanları için açıklama yazısı hazırlanarak Hamamı gezen ziyaretçilerin bilgilendirileceği çalışmalar çerçevesinde, örenyerinde bulunan tüm arkeolojik eserlerin altlarına toprağa temasını engellemek için andezit kaide konularak iklim şartlarından daha az etkilenmeleri sağlanacağı belirtiliyor.

Monumentum Ancyranum olarak bilinen Agustus Tapınağı, Roma Döneminde, MÖ 25 yılından sonra, İmparator Augustus’a bağlılık nişanesi olarak yapıldığı ve Augustus ile Tanrıça Roma’ya adandığı düşünülüyor. MS 5. yy’da Kiliseye dönüştürülen tapınağın, 15. yy’dan sonra ise kuzey duvarına bitişik günümüzde de halen aktif olan Hacıbayram Camii inşa edildi. Büyük bir bölümü ile günümüze kadar ayakta kalmış olan Augustus Tapınağı, mimari öneminin yanında, duvarlarında bulunan, Roma imparatoru Augustus’un yaptığı işleri aktaran kitabeleri "Res Gestae Divi Augusti" ile de önemini koruyor. Augustus Tapınağı, ilk kez 1555’de İmparator Ferdinand’ın yolladığı Hollandalı Buysbecque tarafından keşfedildi ve dünya bilim çevrelerine tanıtıldı. Bunu takiben 1701, 1745, 1836, 1859, 1861 yıllarında çeşitli Avrupalı bilim adamları mabed ve çevresinde araştırmalar gerçekleştirdi. Türkiye’de ise 1930 yılında Dr. Hamit Zübeyr Koşay başkanlığında gerçekleştirilen çalışmalarda tapınağın tüm mimari yapısı ortaya kondu. Civarındaki modern yapılaşma ile bugünkü kaldırım yüksekliğinin çok aşağısında kalan tapınağın orijinal avlusunu çevreleyen sütunların bulunduğu yerden çok az bir kısım açıkta bulunuyor. Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nce DÖSİM Müdürlüğü’nün sağladığı ödenekle gerçekleştirilecek çalışmaların bu seneki amacını, 1930’lu yıllarda kazılan alanların temizlenerek yeniden açığa çıkarılması, yeni arkeolojik veriler ışığında yorumlanması, radyografik taramalar yaparak duvar bağlayıcı niteliklerinin ve sorunlarının tespiti ve buna göre rölöve, restitüsyon ve restorasyon projelerinin hazırlanması oluşturuyor. Interdisipliner bir çalışma gerçekleştirilecek olan arkeolojik alanda Türk arkeologların yanı sıra Trieste Üniversitesi'nden Prof.Dr. Paula Botteri başkanlığında bir heyet de Ekim ayı içerisinde çalışmalara dahil olacak.

Hürriyet Ankara, 21.09.2008

AKM 40 MİLYON YTL'YE YENİLENECEK

 

Sonbaharla birlikte kültür sanat merkezleri ve sanat kurumları yeni sezona başlarken gözler yeniden Atatürk Kültür Merkezi'ne (AKM) çevrildi. Sanat dünyasının, geçtiğimiz iki yıl boyunca hararetle tartıştığı konuların başında AKM yer alıyordu.

 

Yıkılıp yıkılmayacağı tartışmaları, İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti Hakkında Yasa Tasarısı'nın TBMM Genel Kurulu'nda kabul edilerek yasalaşmasıyla sona erdi. Böylece AKM yıkılmayacak, yenilenecekti. Bilindiği gibi geçen sezon AKM'deki sanat kurumları binanın yenilenmesi için başka yerlere taşındı. AKM konusunda hararetli tartışmalar sona erdi; fakat hala bazı platformlarda binanın durumuyla ilgili diyaloglar yaşanıyor. Soru işaretleri bütünüyle ortadan kalkmış değil. Proje ne zaman başlayacak, 2010'a yetişecek mi, hangi değişiklikler olacak ve ne kadara mal olacak? Kamuoyunun merak ettiği bu soruları 2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı Kentsel Uygulamalar Direktörü Korhan Gümüş'e yönelttik.

 

Gümüş'ün verdiği bilgiye göre, AKM'nin yenileme projesi henüz geliştirilme aşamasında ve mühendislik sistemleri üzerine şu anda farklı ekipler çalışıyor. Korhan Gümüş, endişelerin aksine 2010'da binanın çoktan tamamlanmış ve çok iyi programlarla açılmış olacağını söylüyor. Gümüş, AKM'nin yenilenmesi için öngörülen bütçenin 30-40 milyon YTL civarında olduğunu belirtiyor; fakat uygulama projesi nihayetlenmeden kesin bir şey söylemenin de imkansız olduğunu sözlerine ekliyor. Yenileme çalışmaları kapsamında AKM'de bütün elektronik sistemler, yangın, iklimlendirme, ses ve aydınlatma sistemlerin bütünüyle değişiyor. Mühendislik projeleri binayı aynı zamanda çevre dostu bir bina haline getirecek. Enerji tasarrufu sağlayan, enerjiyi akıllı kullanan, atık suyunu geri kazanan, yağmur suyunu bazı ihtiyaçlarda kullanılmak üzere depolayan yenilikçi bir proje tasarlanıyor. Korhan Gümüş, yapının bu açıdan da dünyaya örnek olacak nitelikte olduğunu söylüyor ve bir şeyin altını çiziyor: "Bu projede dünyanın en iyi uzmanları çalışıyor."

 

Yapılacak işin basit bir onarım, boya badana işi olmadığını, bir kültür yapısını güncelleme meselesi olduğunu ifade eden Gümüş, nelerin değişeceğine tamamen kendilerinin oluşturduğu ve içinde Kültür ve Turizm Bakanlığı temsilcilerinin de bulunduğu çalışma kurulunun karar verdiğini belirtiyor. İhtiyaçlarla mimari programın bu kurul tarafından ilişkilendirildiğini anlatan Gümüş, "Kurulda bir taraftan resmi temsilciler var, diğer tarafta mimari hizmetler, mühendislik tasarımları gibi sivil ve özel kuruluşlar, kişiler tarafından yerine getirilen müelliflik işleri var. Biz de bu süreci kolaylaştırıyoruz, kararlar öyle oluşuyor. Bunların hepsi, her aşamada kamuoyuna sergiler ve basın toplantıları ile tanıtılacak. Şimdilik atölye çalışmaları ile proje yürüyor." dedi.

 

AKM, geçtiğimiz haziran ayında boşaltılmış ve binada hizmet veren sanat kurumları Üsküdar'da bulunan tarihi Tekel deposuna taşınmıştı.

Zaman, Haber: Ali Pektaş, 21.09.2008

NEMRUT'A GELEN ZİYARETÇİ SAYISI ARTTI

 

Adıyaman Kültür ve Turizm Müdürü Mustafa Ekinci, havaların serinlemesiyle Nemrut Dağı'na gelen ziyaretçi sayısının arttığını söyledi.

 

Ekinci, Nemrut'un yeni hazırlanan destinasyon çalışması tamamlandığında Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin cazibe merkezi haline geleceğini bildirdi. Adıyaman'a gelen turist sayısında geçen yıla oranla yüzde 10'luk bir artış olduğunu, bu yılın sıcak geçmesi ve bölgede turizm adına yapılan yeni yatırımlar dolayısıyla yaz döneminin hareketsiz geçtiğini belirten Ekinci, "Bayram sonrasında turizm sektörünün daha da canlanmasını bekliyoruz. Kentimizi geçen yıl ağustos ayı sonu rakamlarına göre 91 bin 65 turist ziyaret etmiş. Bu yıl ise aynı dönemde 97 bin 227 yerli ve yabancı turist ziyaret etti. Bu yıl sonuna kadar yüzde 10-20 civarında bir artış bekliyoruz." dedi.

Zaman, 20.09.2008

ÜÇ BAŞLI KERBEROS KÖPEĞİNİN HEYKELİ BULUNDU





Selçuk Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof.Dr. Ahmet Tırpan, Muğla'nın Yatağan İlçesi'ndeki Lagina antik kentinde, mitolojide yer altındaki ölüler diyarının kapısında bekçilik yaptığına inanılan üç başlı 'Kerberos Köpeği'nin heykelinin bulunduğunu bildirdi.

 

Tırpan, Keramos antik kentinde ise Karya uygarlığının en büyük tanrısı Zeus Labrandos'un çift ağızlı kutsal baltası 'Labris'in altından yapılmış küçük sembollerinin gün yüzüne çıkarıldığını bildirdi.

Prof.Dr. Tırpan, Muğla'nın Yatağan İlçesi'ndeki Lagina ve Milas'ın Ören beldesindeki Keramos antik kentlerinde bu yıl yürütülen çalışmalar hakkında AA muhabirine bilgi verdi.

Yatağan'ın Turgut beldesindeki Lagina antik kentinin geçmişi MÖ 3'üncü yüzyıla kadar dayanan dini bir merkez olduğunu belirten Prof.Dr. Ahmet Tırpan, "Lagina frizleri, anaerkil düzenden ataerkil düzene geçişte kadınlarla erkekler arasındaki sulhu anlatır. Tapınağı ana tanrıçanın rahibeleri savunur. Ay tanrıçası Hekate anaerkil düzeni anlatan önemli bir Anadolu tanrıçasıdır"dedi.

Lagina'daki önemli yapılar arasında, tanrıca Hekate kutsal alanının giriş kapısı (propylon), kutsal alanın etrafını çevreleyen duvar (peribolos), kutsal alan içinde üzeri kapalı dinlenme ve gezinti yerleri (stoa), kurbanların kesilip tanrıçaya sunulduğu yapı (altar) ve içinde tanrıçanın heykelinin de yer aldığı tapınak ile rahip evlerinin bulunduğunu anlatan Tırpan, şu bilgileri verdi:

"Bölge mermer ocaklarıyla çevrili. Bu nedenle dönemin ünlü taş ve mermer ustaları hep burada yetişmişler ve Lagina'da harika eserler yapmışlar. Buradaki her eser mermerden yapılmış. MÖ 365 yılındaki Rodos merkezli bir depremden sonra bölge terk edildiği için yapıların mimari özellikleri korunabilmiş"

Bu yıl Selçuk ve Pamukkale üniversitelerinden 90 kişilik bir ekiple bölgede çalıştıklarını belirten Tırpan, kazılarda önemli bulgulara ulaştıklarını söyledi. Prof.Dr. Tırpan, şunları kaydetti:

"Lagina'da, mitolojide yer altındaki ölüler diyarının kapısında bekçilik yaptığına inanılan üç başlı 'Kerberos Köpeği'nin heykelini, Keramos'ta ise Karya uygarlığının en büyük tanrısı Zeus Labrandos'un çift ağızlı kutsal baltası 'Labris'in altından yapılmış küçük sembollerini gün yüzüne çıkardık.

Bu da bize gösteriyor ki tanrı Zeus Labrandos burada MÖ 9 ila 7'nci yüzyıl arasında yani geometrik devirden itibaren tapınım görüyordu. Karyalı Zeus Labrandos'un kutsal baltası Labris'in tarihini geometrik devire kadar geri çektik. Bu, önemli bir arkeolojik buluntu. Bütün bunlara bakarak, batı Anadolu'daki uygarlığın, Yunan uygarlığından bağımsız ve en az onun kadar eskiye dayalı olduğunu ifade edebiliriz."

Bölgede antik Karya uygarlığının dili Karca ile yazılmış kitabe bulduklarını anlatan Tırpan, Karyalılar'ın gerek dil, gerek din açısından farklı ve demokratik sistemin yerleştirilmesi açısından önemli bir kavim olduğunu
söyledi.

Karyalıların, savaşçı ve denizci olduklarını, bu yüzden Karce kitabelerinin Akdeniz havzasının hemen her tarafına yayıldığını ifade eden Tırpan, şöyle konuştu:

"Bugüne kadar 250'ye yakın Karca kitabe bulundu. Bir tane de biz bulduk. Ama bizim bulduğumuz kitabede kelimeler ayrı ayrı yazılmış. Bu kitabe Karcanın çözümüne büyük bir katkı sağlayacak.

Eski Yunan yazarlarında Karyalıların yerli ve dolayısıyla Anadolu'da Helenlerden daha kıdemli kimliğini göz ardı etme çabası görülüyor. Anadolu hep Helenlerin bir uzantısı olarak sunuluyor. Batı Anadolu uygarlığı Karya'nın çok eski dönemlerde İyonlarca kolonize edilmiş bir bölge gibi gösterilmeye çalışılıyor. Ancak biz, Lidya, Likya ve Karya halklarının, Anadolu'nun yerli halkları olduğunu ve Hititlerle bir arada değerlendirilmesi gerektiğini ortaya koyuyoruz."

Lagina'da ortaya çıkarılan eserlerin iyi sergilenemediğini belirten Tırpan, önemli bir turistik bölge olan Muğla'da kente yakışır bir müze olmadığını söyledi. Muğla Müzesi'nin yeterli büyüklükte olmadığını, paha biçilmez eserlerin müze deposunda tutulduğunu ifade eden Tırpan, Yatağan'daki Osman Hamdi Bey Evi'nin müze yapılmasını istediklerini belirtti.

Tırpan, "Ancak Muğla Valiliği restore ettirdiği evi, restorasyonu üstlenen firmayla yaşanan anlaşmazlık nedeniyle henüz teslim almadığı için bu isteğimiz gerçekleşmedi" diye konuştu.

Prof.Dr. Ahmet Tırpan, Batı Anadolu'da Türk arkeologlarca yürütülen ilk kazıların Lagina'da yapıldığını söyledi. Lagina'da ilk araştırmanın 1743 yılında gerçekleştirildiğini belirten Prof.Dr. Tırpan, 1856 yılında C.T. Newton'un, tapınak üzerinde çalıştığını kaydetti.

Prof.Dr. Ahmet Tırpan, 1891'de Lagina'ya gelen ressam ve müzeci Osman Hamdi Bey'in burada 17 friz bulduğunu ve bunları İstanbul Arkeoloji Müzesine götürdüğünü bildirdi. Ahmet Tırpan, Lagina'da bu güne kadar ortaya çıkarılan eserlerle ilgili şöyle konuştu:

"Stratonikeia kendi ile dini merkez olan Lagina Hekate Kutsal alanı arasında yaklaşık 9,5 kilometre uzunluğunda kutsal yol ortaya çıkarıldı. Kutsal alanda Hellenistik Dönem'in en önemli plan tipi olan pseudodipteros planda yapılmış tapınak ile Apollon ve Artemis Kutsal Alanı Lagina'daki en önemli kalıntılar.

Kutsal havuz, Nekropol'deki dromoslu mezarlar ve kaya mezarları buradaki önemli eserler arasında. Hekate kutsal alanında, üzerinde Truva Savaşı'nı konu alan figürlerin bulunduğu kabartmalı friz bloğu çıkarıldı. Friz bloğun Osman Hamdi Bey döneminde bulunan kabartma eserlerden sonra, son 108 yılın en önemli kabartma friz bloğu olduğu belirtildi."

Cnn Türk, 20.09.2008

NEFRETTEN SEVGİYE

İstanbul üstüne son yazdığım yazıda, değindiğim bir konu vardı: Fener-Balat projesinde bazı ev sahipleri evlerinin restorasyon kapsamına alınmasını istememişler. Nedeni, bu toplumun en güçlü duygusu olan “korku ve güvensizlik” bence. İnsanların aile ocağından öğrendikleri, “herkes sana kazık atar. Kimseye güvenme”! Okula gidiyorlar, bütün dünyanın bize düşman olduğunu öğreniyorlar. Medya her gün bunu yazıyor, anlatıyor. Sonuç ortada.

 

Yani, bilmedikleri, tanımadıkları, dolayısıyla güvenemedikleri birileri gelmiş, “evini onaracağım” diyor. Nereden belli? Ya ev elden giderse?
 

Bu arada başka birileri de çevrede dolanıyor: “Sakın aldanmayın. Bu evleri Patrikhane alacak, sonra bağımsızlığını ilan edecek.” Olur mu? Neden olmasın? Rahşan Ecevit bile olabileceğini söylemiş olmadı mı? Umudumuz Ecevit’in karısı?
 

Böylece temeldeki “bana madik atarlar” genellemesi somutlaşıyor, özgülleşiyor. “Kim atar?” Ecnebiler, Patrikhane vb...

 

Bu konu Türkiye’nin en büyük sorunu. Bu sorun çözülmeden bu toplum aydınlığa çıkamaz. Son günlerde her yerden bu soruna ilişkin “alt-sorun”ların bombardımanı altındayız. İşte, bugün, Kayseri’de belgesel çekilirken sura asılan haçlı bayraktan ötürü çıkan kargaşalığı okuyoruz. Aklıma ilkokul geldi: Turgut Reis’in Malta kuşatmasının resmini yapmaya çalışıyorum resim dersinde. Bizimkiler hilalli sancaklarıyla, Malta surlarında haçlı bayraklar çizmişim; yanımdaki kız, “Örtmenim” diye parmak kaldırdı. “Murat put yapıyor.” Sene 1950! Aynı yerdeyiz! (“Örtmen”de gelip “çizmeyiver” demişti.)
 

Birkaç ay önce yeni Argo gemisinin Karadeniz’e çıkmasına izin vermemiştik. Resmî açıklama başkaydı ama asıl sorun bu adamların Pontos’a gidiyor olmasıymış. Ne yapacaklardı acaba, Pontos’a gidip?

 

Daha önceleri, millî Trabzon’umuzun milliyetçi gençleri Patrik taşlamışlardı, “Pontos Türk’tür, Türk kalacaktır” diye.
 

Gene bugün Hakan Aksay bu “ecnebi” konusunun medyadaki sonuçlarını anlatıyor: “Irkçı Ruslar yabancıları dövdü, dersin; dövülenler arasında Türk var mıydı, diye sorarlar.” Yoksa, bu haberin de “haber değeri” yok.
 

Uzun zaman önce yazmıştım: “yerel gazete” tekniğidir bu. Bir Malatyalı İzmir’de cinayete kurban giderse Malatya’nın yerel gazetesi bunu haber yapar hemen. Her alanda öncü Hürriyet sayesinde biz “ulusal” denen gazeteyi “yerel”e dönüştürdük, her yerde “Türk” aramayı gazeteciliğin birinci ilkesi haline getirerek. Neredeyse 11 Eylül saldırısı bile, ölenler arasında Türk varsa önem kazanacak. Ama doğru. Biz dünyanın taşrasıyız. Böyle olmaya kararlıyız. Kararımızı değiştirecek gibi olursak, yol gösterenlerimiz (devlet, medya, öğretmen, hatta akademya) bizi doğru yoldan saptırmamaya kararlı. İşte, Marmara Üniversitesi’nde yurtdışına gidecek öğrencilere milliyetçilik stajı.
 

Türkiye’ye bütün bu yüz kızartıcı işleri yapanlar, belirli çevrelerde, “özde vatandaş”, göğüslerini kabarta kabarta dolanıyorlar ortalarda.
 

Birkaç gündür İstanbul’daki restorasyon çalışmaları üstüne yazıyordum. Şimdiye kadar pek belli olmadı ama aslında bu yazı da onların devamı. Anemas, Tekfur Sarayı ve Zeyrek gibi, Bizans’tan kalmış, ele gelir, birçok ilginç yanı olan eserlerin, bunca yıllık ihmalden sonra nihayet bir “ilgiye mazhar” olduğunu anlatmıştım o yazılarda. Süregelen ilgisizliği, kasıtlı unutmayı, değindiğim “yabancı korkusu” ve onun şaşmaz yoldaşı “yabancı düşmanlığı”na bağlamayacaksanız, neye bağlayacaksınız, neyle açıklayacaksınız?
 

“Tanımak”, anlamaya başlamaktır. Anladıkça, anladığınız şeye duygudaş olabilirsiniz. Duygudaşlık, sevginin yolunu açar. Dar çerçevede, bu eserlerin ortaya çıkarılması ufku bu nedenle beni sevindiriyor. Ama birilerini de gene aynı nedenle tedirgin edecektir: “Ne? Benden ve benim ‘sev’ dediklerimden başka birilerini mi sevmeye başlayacaklar? O zaman ben bunları nasıl güderim?”
 

İşte, Balat’ta “evinizi vermeyin” kampanyası yapanların, hangi rütbede olurlarsa olsunlar, üzerinde tam anlaşma sağlayacakları felsefe. Ya “bizim çocuklar” da, evlerini karşı sıradaki “hainler” gibi “gavura” teslim edip içi konforlu, dışı badanalı evlere sahip olursa! Her tarafı dökülen şu pejmürde evlerden başkasının mümkün olduğunu anlarlarsa! “Laiklik”, “Cumhuriyet” falan filan değil, toplum elden gitti demektir.
 

Bu konuya biraz ara verelim, daha doğrusu buna bağlı birkaç önemli alanda gezinelim, Eminönü’nde yapılmayan yapılabilirlere geleceğim.

Taraf, Yazı: Murat Belge, 19.09.2008

Hasankeyf
...1867




14 - 20 Eylül 2008

KATKI - İHBAR




TARİHİ KÖPRÜDE BELEDİYE ELİYLE TAHRİBAT

 

İstanbul Alt Bostancı'da, Küçükyalı (Kasaplar Çarşısı) ile Bostancı'yı ayıran Çamaşırcı deresinin üstündeki tarihi köprü, belediyenin alt geçit yapmak istemesinden dolayı tehlikeyle karşı karşıya.







Köprünün kesin yapılış tarihi ve mimarı belli olmamakla beraber Mimar Sinan'ın eseri olarak da anılmaktadır. Bu köprü; Osmanlı döneminde İstanbul'dan doğuya açılan kapısıydı. Bu köprü muhteşem tarihi görüntüsü ile bugün ayaktadır. Fakat Yarını? Alt geçit kazı çalışmalarının köprüye yaklaştıkça verdiği zarar da yavaş yavaş ortaya çıkmaya başlıyor; köprünün Bostancı tarafında iki kavuk şeklinde başlıkları olan babataşının birinde tahribat olmuştur ve ek resimde de göreceğiniz şekilde sıvayla kapatılmak istenmektedir.






Ayrıca kazı çalışmalarını yapılacağı alanlarda iki adet tarihi çınar ağacı ve bir adet tarihi çeşme bulunmaktadır.


İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti'nde olması düşünülemez bu durumun ivedilikle çözümlenmesini ve TARİHİMİZE SAHİP ÇIKILMASINI bir vatandaş bir İstanbullu ve bir Bostancılı olarak sizlerden bekliyor ve istiyoruz.


Hüseyin Vardan, 19.09.2008

10 BİN YILLIK HÖYÜKTE ÇOCUK İSKELETİ





Orta Anadolu'nun en eski yerleşim yeri kabul edilen 10 bin yıllık geçmişe sahip Aşıklı Höyük'te boynunda kolye olan çocuk iskeleti bulundu.

 

Aşıklı Höyük kazı başkanı Prof. Dr. Mihriban Özbaşaran yaptığı açıklamada, Aksaray'ın Gülağaç İlçesi Kızılkaya Köyü yakınlarında bulunan Aşıklı Höyük'ün 10 bin yıllık neolitik bir yerleşim yeri olduğunu kaydetti.


Aşıklı Höyük'te 1989 yılında başlanan kazı çalışmalarında bugüne kadar toplam 70 iskelet bulunduğunu ifade eden Özbaşaran, 'Aşıklı Höyük'te devam eden arkeolojik kazılarda bulunan bir çocuk iskeleti ile bu rakam 71'e yükseldi' diye konuştu.


Bir evin kille sıvalı tabanının altında bulunan çocuk kemiklerinin cinsiyeti, yaşı ve ölüm nedenini anlamak için Hacettepe Üniversitesi'nden Prof. Dr. Metin Özbek'e gönderileceğini anlatan Özbaşaran, şöyle devam etti:

'Aşıklı Höyük'te yerleşme içi ölü gömme geleneği bulunuyor. Bugüne kadar yürütülen kazılarda bulunan iskeletlerin hepsi, ev içlerinde, toprak tabanlara açılan çukurlara gömülmüş şekilde ortaya çıkarılmıştı. Yeni bulunan çocuk iskeleti de aynı şekilde, dörtgen planlı, kerpiç duvarlı bir evin toprak sıvalı tabanının altına açılan bir çukura gömülmüş. Çukura konmadan önce, çocuğa ana karnındaki pozisyon verilerek, bacaklar karna doğru çekilmiş, daha sonra tüm vücut hasıra sarılmış ve sol tarafına yatırılmış.'

İskeleti bulunan çocuğun boynunda minik renkli taşlardan iki dizi boncuk bulunduğunu dile getiren Özbaşaran, 'Boncukların bulunuş pozisyonu, bunların mezar armağanı olarak sonradan bırakılmayıp, çocuk öldüğünde boynunda olduğuna işaret ediyor. Eylül sonunda, araştırmalar tamamlandığında boncuk dizisinin Aksaray Müzesi'nde sergilenmesi bekleniyor' dedi.

Özbaşaran, çocuk iskeletinin üzerinde, ağza konmuş toprağın önemli olduğunu anlatarak, şöyle devam etti:
'Ortaya çıkarılan gömütün bir başka özelliği ise çocuğun ağzına konmuş bir parça kırmızı renkli doğal boya. Kırmızı renk, Aşıklı Höyük insanları için özel önem taşıyor. Kan ve yaşamla ilişkilendirilebilecek kırmızı renk, önceki yıllarda kazılmış büyük ve özel bir yapının tabanı ve duvarlarında da kullanılmış. Aşıklı halkının inançları ile ilgili törenlerin, kutlamaların yapıldığı bu bina orijinal haliyle korunacak.'


Özbaşaran, Aşıklı Höyük'te halen temizlik çalışmasının sürdürüldüğü alan üstüne, gelecek yıllarda koruma amaçlı bir çatı yapısı yapılmasının planlandığını bildirdi.

Merhaba Gazetesi, 20.09.2008

ÜNLÜ RESSAMIN KIZINDAN DIEGO RIVERA SERGİSİ SÖZÜ





Frida Kahlo’nun büyük aşkı olarak tanınan Meksikalı ressam Diego Rivera’nın kızı 84 yaşındaki Guadalupe Rivera, kısa bir gezi için İstanbul’a geldi.


Babası ve Frida Kahlo üzerine yazdığı kitaplarla tanınan Rivera, gezisinin ilk gününde Oya Eczacıbaşı’nın konuğu olarak İstanbul Modern’i dolaştı. 

İkinci gününde Casa Dell’Arte’de CNN Türk ile röportaj yapan Rivera, babası ve Frida Kahlo hakkında bir konferansa katılmak üzere Meksika Konsolosluğu’nun davetlisi olarak Yunanistan’a gittiğini, ardından İstanbul’a geldiğini açıkladı.


Rivera, “İslam sanatı çok ilgimi çekiyor. Ortadoğu’yu görmek istiyordum. Irak veya İran’a gitmek mümkün değil, bu yüzden Ortadoğu’ya en yakın ülke olduğu için buraya gelmeye karar verdim” diye konuştu. 

Rivera şöyle devam etti: “Dün, modern sanat müzenizi dolaştım. Oya Eczacıbaşı, bana babamın veya Frida Kahlo’nun eserlerini buraya getirip getiremeyeceğimi sordu. Döndükten sonra yetkili mercilerle görüşüp İstanbul’da bir Rivera sergisi açılabilmesi için elimden geleni yapacağım. Bunun sözünü veriyorum.”


Guadalupe Rivera Frida ve babası hakkında ise “Frida, ressam olmak istiyordu. Babama asistanlık yapmak istedi ama babam kabul etmedi. Onun duvar resmi uzmanı olamayacağını düşünüyordu. Zaten Kahlo’nun yapıtları da küçük resimlerdir. Şu sıra Lyon’a bile gitseniz babam Diego Rivera’nın duvar resimlerini görebilirsiniz” dedi.


Diego Rivera’nın 84 yaşındaki kızı Guadalupe Rivera, Pera Müzesi’ni de gezdikten sonra pazartesi günü ülkemizden ayrılacak.

Milliyet, Haber: Melishan Devrim, 20.09.2008

İŞTE İLK KADIN

 

National Geographic uzmanları, DNA tekniği sayesinde ilk kez “ilkel mağara kadınının” neye benzediğini ortaya çıkardı.

 

Yaklaşık 28 bin ile 200 bin yıl önce Avrupa ve Asya’da mağaralarda yaşayan ve ilk zeki insan türü olarak sınıflandırılan Neanderthal soyunun erkeğinden sonra kadınının da neye benzediği ortaya çıkartıldı. National Geographic uzmanları, Almanya’da bulunan 43 bin yıllık kemiklerden yola çıkarak DNA tekniği sayesinde ilk kez “ilkel mağara kadınının” neye benzediğini ortaya çıkardı. Kadına kırmızı saçlarından dolayı “Taş Devri” isimli çizgi film karakteri olan “Wilma” ismi verildi. Yüz hatlarında erkeğinden alıntılar yapıldı. Soğuğa dayanıklı olan bu tür, kendi arasında anlaşmak için bir dil kullanıyordu.

Yüzü büyük, cildi kalın, burnu hayli geniş...

Vatan, 20.09.2008

DALİ'YE HERKES HAYRAN KALDI


Sabancı Üniversitesi Sakıp Sabancı Müzesi’nde, 60. yılını kutlayan Akbank’ın sponsorluğunda ve Gala- Salvador Dali Vakfı’nın işbirliğiyle düzenlenen “İstanbul’da Bir Sürrealist Salvador Dali” başlıklı serginin resepsiyonu dün akşam gerçekleştirildi. Akbank Yönetim Kurulu Başkanı Suzan Sabancı Dinçer’in ev sahipliğinde düzenlenen geceye finans ve sanat dünyasından çok sayıda isim katıldı. Gecenin açılışında bir konuşma yapan Suzan Sabancı Dinçer, Sakıp Sabancı’ya yaşadıkları aile evini müze olarak sunmasından dolayı şükranlarını dile getirdi:

“Bu gece Akbank’ın 60.kuruluş yıldönümü vesilesiyle ünlü sanatçı Salvador Dali’nin eserlerini bu eşsiz mekanda İstanbullularla buluşturmanın gurur ve sevincini yaşıyoruz. Sakıp Sabancı’nın vizyonu ve tutkusu olmasaydı dünya standartlarındaki bu müze Türkiye’ye kazandırılamazdı. Sakıp Sabancı bu müze ile bir çok kişinin omuz silkeceği bir fikrin hayalin, gerçekleşmesini sağladı. Akbank’ın 60 yıllık başarılı geçmişi Erol Sabancı’dan ayrı düşünülemez. Onun vizyonu bizler için çok önemli. Bu iki isme teşekkür etmek istiyorum.”


Akbank Genel Müdürü Zafer Kurtul ise gecede yaptığı konuşmada bu sergiyi sunmaktan büyük gurur duyduklarını belirterek, “Eskiden Akbank için güveninizin eseri diyorduk, bugün ise bu sözün yanısıra Türkiye’nin yenilikçi gücü diyoruz. Dali, Akbank’ın dinamik ve yaratıcı yönüyle, yenilikçiliğiyle örtüşüyor”

Sakıp Sabancı Müzesi Müdürü Dr. Nazan Ölçer ise bu serginin Gala-Salvador Dali Vakfı’nın işbirliğiyle gerçekleştiğini belirterek, “Sürrealizm gibi, sıradan bir ziyaretçinin anlamakta zorluk çekeceği bir sanat akımını bir de onun ele avuca sığmayan temsilcisini getirmenin zorluğunu elbette biliyorduk. Bu yüzden serginin bir retrospektif olmasında ısrar ettik. Klasik resim eğitimi almış, ondan yola çıkarak kendi yolunu çizmiş. Dali’nin kapsamlı koleksiyonu dört ay boyunca SSM’de ziyaretçilerini ağırlayacak. Sergi süresince insanları Dali’nin dünyasına sokmaya çalışacak. Böylece resimlerin yorumunu yapacağız” diye konuştu.

Gecede son olarak bir konuşma yapan Gala-Salvador Dali Vakfı Başkanı Ramon Boixados ise şunları söyledi:
“Vakfımız Dali’nin bizzat kendisi tarafından kurulmuştur. Ve onun tüm dünyada sanatsal mirasını korumaktadır. Bu sergi Dali’nin Türkiye’de sergilenecek ilk büyük retrospektifi. Bu nedenle usta sanatçının eserlerini Türk izleyicisine en iyi şekilde tanıtmayı amaçladık.”
Konuşmaların ardından davetliler Suzan Sabancı Dinçer eşliğinde sergiyi gezdiler.


Sakıp Sabancı Müzesi’nde dünyaca ünlü sürrealist ressam Salvador Dali’nin sergisini, önceki gün eşi Hayrünnisa Gül ile birlikte gezen Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, en çok müzede oluşturulan İspanya Figueres’deki Gala-Salvador Dali Tiyatro ve Müzesi‘nin enstalasyonunun bulunduğu köşeyi beğendi. Gül’ün ayrıca ünlü sanatçının  3. boyutu yaratan eserlerine de büyük ilgi gösterdiği öğrenildi. Picasso ve Rodin sergilerinin ardından, 20. yüzyılın en önemli sanatçılarından Salvador Dali’nin kapsamlı bir retrospektifi niteliğini taşıyan sergiye ev sahipliği yapan Sakıp Sabancı Müzesi’nin ilk ziyaretçileri Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve eşi Hayrunnisa Gül oldu. Müzeye gelişinde Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı ve Müze Müdürü Nazan Ölçer tarafından karşılanan Gül ve eşi, önceki gün yaklaşık 1.5 saat boyunca müzeyi gezdi.  Salvador Dali’nin 384 parça eserinin sergilendiği  3 katı gezen Gül ve eşinin sergiye büyük bir ilgi duydukları ve her eseri tek tek inceledikleri öğrenildi.   

Milliyet, Haber: Yasemin Bay, 20.09.2008

MEVLANA'NIN 'YEŞİL KUBBE'Sİ ASLINDA TURKUAZMIŞ

 

Adına ilahiler söylenen Mevlana Müzesi'nin yeşil renkli kubbesinin (Kubbetül Hadra) aslında turkuaz olduğu ortaya çıktı. Kültür ve Turizm Bakanlığı, kubbenin orijinal renginin kesin tespiti için akademisyenlerden oluşan danışma kurulu oluşturdu.

 

 

İlk toplantısını geçtiğimiz ay yapan kurul, orijinal çinilerin turkuaz renkte olduğu yönünde fikir birliğine vardı. Müzenin simgesi haline gelen yeşil kubbe yeni restorasyonla Türk rengi turkuaza boyanacak. Ayasofya ve Topkapı'dan sonra Türkiye'nin en çok ziyaret edilen mekânlarından biri Mevlana Müzesi. Müze ile özdeşleşen ve 13. yüzyılda yapılan yeşil kubbeye bugünkü şekli Kanuni Sultan Süleyman döneminde verildi. Bugüne kadar 6 kez tamir ve bakımdan geçen kubbeye yeşil rengi ise 1963'teki son restorasyonda uygulandı. Yağmur, kar ve rüzgârın etkisiyle bazı çinileri düşen yapının yenilenmesi için geçtiğimiz yıl harekete geçen Konya İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, restorasyon için Kültür Bakanlığı'na başvurdu. Bakanlık da sanat tarihçisi, çini uzmanı, mimar, mühendis profesörlerden oluşan 8 kişilik bir bilim kurulu oluşturulmasına karar verdi. Geçtiğimiz ay ilk toplantısını yapan kurul, kubbenin 1920'li yıllara ait resimlerini inceledi. Kubbenin orijinal renginin turkuaz olduğu kanaatine vardı.

 

Müze Müdürü Yusuf Benli, kurulun ekim başında ikinci kez toplanarak, Kubbetül Hadra'nın yeşil renginin değişip değişmeyeceğine karar vereceğini söyledi. Mevlana Müzesi 1926 yılında Konya Asar-ı Atika Müzesi adıyla hizmete açıldı. 1954'teki değişiklikle Mevlana Müzesi ve Dergahı adını aldı.

 

Mevlana'nın oğlu Sultan Veled'in onayıyla 1273'te türbe olarak inşa edilen Mevlana Müzesi, yapıda oluşan hasarlar sebebiyle tarihinde ilk kez kapsamlı şekilde restore ediliyor. Zemin etüdüyle ilgili çalışmaların ilk aşaması olan sondaj işine başlandı. Binanın rölöve ve restorasyon projesi ise hazırlanıyor.

Zaman, Haber: Aydın Hızlıca - Kazım Pıynar, 19.09.2008

TÜRKİYE'NİN TARİHİ SİNAGOGLARI

 

Dışişleri Bakanlığı'nın himayesinde Türk Musevi Cemaati tarafından düzenlenen "Türkiye'nin Tarihi Sinagogları" adlı sergi, 7 Ekim'de Topkapı Sarayı Müzesi Has Ahırlar Bölümünde açılacak.

 

Sergi, Amerikalı mimar Joel Zack'ın araştırmaları ile 1996 yılında Anadolu'nun muhtelif şehir ve kasabalarında fotoğrafçı Devon Jarvis'in çektiği fotoğraflardan ve mimar Ceren Kahraman'ın yer çizimlerinden oluşuyor.

 

Bu çalışma için günümüzde kullanılmakta olan sinagogların yanı sıra Anadolu'nun muhtelif şehirlerinde varlığı daha önce bilinmeyen ve eskiden sinagog olan mekanlar da resimlenmişti.

Bugün neredeyse tamamen yıkılmış olan Edirne Büyük Sinagogu'nun 12 yıl önceki resimlerinin de yer aldığı sergi, ilk kez ABD'nin New York kentinde açılmış ve New York Times Gazetesi'nde geniş bir şekilde yer almıştı.

 

ABD'de Washington, Houston ve Seattle'da da sergilenen çalışma, Türkiye'ye Dışişleri Bakanlığı'nın desteğiyle geliyor.

 

Sergi, 7-31 Ekim tarihleri arasında Topkapı Sarayı Müzesi Has Ahırlar Bölümünde ziyaret edilebilecek.

Trt/Haber, 19.09.2008

CHIANTI: ESKİ ÇAĞLARDA UZUN YAŞAMIN SIRRI

 

 

İtalya’nın en eski eczanesinde bulunan, üçyüz yıllık elyazması bir tarife göre uzun yaşamın sırrı bal, kiraz ve gizli baharatlarla karıştırılmış Chianti şarabı olabilir. Sienna yakınlarında Asciano’da 1715 yılında kurulmuş bu eczanede eski bir elyazmasının içinde yeni bulunan bu tarif 18. yüzyıldan kalma. 

 

Eczacı Giovanni De Munari “Elimde, atalarımdan kalan birçok hazım ilacının formülü var. Fakat bu, içeriği dolayısıyla çok çarpıcı” demekte. Tarifi hazırlayan De Munari sonucu “düşük kalorili, çok kolay hazmedilen ve çok lezzetli bir alkol füzyonu” olarak açıklıyor.

 

Özellikle Sangiovese üzümleri ile yapılan Chianti şarabının koruyucu etkisi de inceleme altında. Üzüm kabuğunda bulunan ve resveratrol denilen bir kimyasalın kalp hastalıklarına ve ileri yaştan kaynaklanan rahatsızlıklara iyi geldiği anlaşıldı. Bu karşıma konan diğer bileşenlerin tümünün benzer koruyucu özellikleri mevcut, birisi antiseptik, diğeri ise antibakteryel. 

Discovery News, Haber: Rossella Lorenzi, 15.09.2008

SU SARNIÇLARI GÜN YÜZÜNE ÇIKTI





Sinop kent merkezindeki bin yıllık tarihi su sarnıçları bakıma alındı.

 

Bin yıllık tarihi sarnıçlarda Sinop Müzesi tarafından başlatılan temizlik ve tesviye çalışmaları sırasında, tarihi yapıdan tonlarca toprak ve çöp çıktı.


Bizans dönemine ait olduğu belirtilen ve nerdeyse kaybolmaya yüz tutan tescilli anıtsal yapı olarak nitelendirilen tarihi su sarnıçlarının, Bizans döneminde kente su sağladığı bildirildi. Bin yıl önce su deposu olarak kullanılan devasa yapının bir benzerinin günümüzde bile bölgede bulunmadığı kaydedildi.


Yapının önemli bir tarihi miras olduğunu belirten Sinop Müzesi Arkeologu Fuat Dereli, sarnıçların restorasyonu yapıldığından sosyal amaçlı olarak da kullanılabileceğini söyledi. Fuat Dereli, "Sarnıçlar 4 tonozlu bir bölümden oluşuyor. Bizans dönemine ait bir yapı. O dönemde kentin su ihtiyacı buradan karşılaşıyormuş. Ada mevkisindeki Sülük Gölü bölgesinden gelen su, burada toplanıp kente dağıtılıyordu. Yapı tamamen taş işçiliğine sahip, tonozlu ve daha sonra sıvanmış. Bütün bölümler birbirine kemerlerle geçiyor. Mezbelelik bir hal alan yapıyı İl Özel İdaresi'nden sağlanan kaynakla şu anda 26 kişilik bir ekiple alanı temizliyor ve tesviye ediyoruz. İleride kazısı ve restorasyonu yapılarak bir fonksiyon verilebilir ve burada sosyal amaçlı faaliyetler yapılabilir" diye konuştu.


Sarnıçların tarihe ışık tutan bir yapı olduğunu kaydeden İl Kültür ve Turizm Müdürü Hikmet Tosun ise, "Biz bu yapıyı hemen alt tarafta bulunan tarihi Balatlar Kilisesi harabesiyle aynı kapsamda ele alıyoruz. Balatlar Kilisesi ile sarnıçları bir yürüyüş yoluyla bağlayarak mekana bütünlük sağlayacağız. Günümüzde bile su deposu olarak kullanılan böyle bir yapı yok. Bu da bize Sinop'un çok eski dönemlerde büyük medeniyetlere ev sahipliği yaptığı ve şehirde çok sayıda insanı barındırdığını gösteriyor.


Sarnıçları temizleyip restore ederek sergi ve oyun salonları haline getirmeyi düşünüyoruz" ifadelerini kullandı.

Sinop Kent Haber, 19.09.2008

SEYİT USUL TEKKESİ RESTORE EDİLDİ





Bursa'nın en eski tekkelerinden biri olan Seyit Usul Tekkesi, Osmangazi Belediyesi'nin çabalarıyla restore edildi. 

13. yüzyılda yapıldığı tahmin edilen ve günümüze gelinceye kadar yıkılan tarihi yapı, restore edildikten sonra sosyal ve kültürel amaçlı tesis olarak Bursa'nın manevi odak noktaları arasına katılacak. 

Osmangazi Belediyesi, kültür merkezi olarak faaliyet gösterecek tarihi yapı için Türkiye Yazarlar Birliği Bursa Şubesi ile görüşme yaptı. Tarihi yapıda bundan sonra imza günleri, şiir dinletileri, söyleşiler gerçekleştirilecek. İlk söyleşi geçtiğimiz günlerde tarihçi yazar Mustafa Armağan'ın katılımıyla yapıldı. Ekim ayında gerçekleştirilmesi planlanan açılışa, Türkiye Yazarlar Birliği üyesi çok sayıda şair ve yazarın katılması bekleniyor. 

Restorasyon çalışmaları tamamlanan ve Ramazan Bayramı'ndan sonraki bir tarihte açılışı planlanan yapıyla ilgili bilgi veren Osmangazi Belediye Başkanı Recep Altepe, yapının yeni işlevinin kültürel amaçlı sosyal tesis olduğunu söyledi. Restorasyon kapsamında tarihi yapının semahanesinin ve müştemilat bölümlerinin yeniden yapıldığını ifade eden Altepe, "Yapının yanı sıra bahçe ve hazire bölümleri de düzenlendi. Bahçeye orijinaline uygun olarak bir şadırvan yapıldı. Tarihi yapı, içinde bulunduğu mahalleye de önemli bir hareketlilik kazandırdı. Seyyid Usul Tekkesi, zaman zaman sema gösterileri, zaman zaman şiir dinletileri ve söyleşilerin yapılabileceği bir kültür mekanı olarak kentimizin tarihi mekanları arasına katılacak. Yıkıntı durumdaki bir kent ziyneti ortaya çıkarıldı. Bursa, çok yakın bir tarihte yeni bir değerine daha kavuşacak" dedi. 

Seyit Usul Tekkesi'nin restorasyon projesini, Osmangazi Belediyesi Tarihi Çevre Koruma Bürosu hazırladı. Tekkenin restorasyonu Osmangazi Belediyesi'ne yaklaşık 1 trilyon liraya mal oldu. 

Önceleri Celveti daha sonra ise Kadiri yöntemiyle ibadet edilen Seyyid Usul Tekkesi, 1925 yılında faaliyetine son vermişti. Tekkenin bilinen ilk şeyhi Seyyid Usul Buhari (1488), son şeyhi ise Ali Haydar Efendi'dir.

Bursa Kent Haber, 19.09.2008

DİDİM TAVŞAN ADASI'NDA ARKEOLOJİK KAZI

 

Aydın'ın Didim İlçesi'nde Didyma Antik Kent kazıları kapsamında Tavşan Adası'nda da çalışma yapılıyor.

 

Hale Üniversitesi'nden Prof.Dr. François Bertemes'ın Tavşan Adasında 16 kişilik ekibiyle sürdürdüğü kazılarda Tunç dönemine ait yapı temeli, duvarlar ve çeşitli seramik parçalarının bulunduğu bildirildi.

19 Ağustosta başlayan ve 29 Eylülde sona ereceği belirtilen kazıların şu ana kadar oldukça verimli geçtiğini kaydeden arkeolog Prof.Dr. François Bertemes, şunları kaydetti:

"Tavşan Adası'nda 7 sondaj çukuru daha açtık. Buluntular MS 6'ncı yüzyıla ait. Yaptığımız araştırmalar Tavşan Adası'nın Antik Yunan döneminde gerçekleşen tsunami sonrasında Yunanistan'dan koparak sürüklendiğini gösteriyor. Daha önce de böyle söylentiler vardı. Şu anda Yunanistan'dan ve buradan çıkan buluntuları karşılaştırıyoruz. Buluntulardaki benzerlik söylentileri doğrular nitelikte, ancak araştırmalarımız henüz tamamlanmadı."

Kazı Başkanı Anreas Furtuöngler, Almanya'dan getirilen maket helikopterle kazı alanlarında havadan çekim yaptıklarını bildirdi.

Hava şartlarının elverişli olduğu günlerde çekim ekibi ile yaptıkları çalışmalarda oldukça güzel görüntüler elde ettiklerini kaydeden Anreas Furtuöngler, çekimlerin kazı çalışmalarına katkısının büyük olacağını söyledi.

Kazı ekibinin son olarak Eski Köy'de bulunan kutsal yolu ve Tavşan Adası'nın kuş bakışı görüntülerini kaydettiği belirtildi.

Cnn Türk, 19.09.2008



KAZIYA DEVAM KARARI ALINDI

 

 

Bolu'da Hisar Tepesi’nin güney yamacında ortaya çıkarılan yaklaşık 1900 yıllık tarihi stadyumun akıbeti için geçtiğimiz hafta salı günü Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu toplandı. Toplantıdan, stadyum kalıntılarının tamamının ortaya çıkarılması için doğu ve batıdaki boş parsellerde kazı çalışmalarının devam ettirilmesi yönünde karar çıktığı belirtildi.

 

Bilindiği gibi sondaj kazılarından sonra, kurtarma kazılarında Roma dönemine ait bir stadyum kalıntısı gün ışığına çıkarılmıştı.

 

Roma döneminde çeşitli törenlerin ve yarışmaların düzenlendiği bu“stadion”un kalıntısı, Bolu’da bugüne kadar tespit edilen antik kalıntıların en büyüğü oldu. Günümüzden yaklaşık olarak 1850 -1900 yıl önce inşa edilmiş bu yapı, ilimizde ve Batı Karadeniz Bölgesi’nde “açığa çıkarılan ilk stadion” olma özelliğini de taşıyor.

 

Bolu’daki MÖ 5000 yıllarına kadar tarih hazinesinin mutlaka ortaya çıkarılması gerektiğini savunan Bolulular, Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu’nun aldığı bu kararı memnuniyetle karşıladılar.

 

Konu ile ilgili olarak, Arkeolog Prof.Dr.Semavi Eyice yıllar önce yazdığı kitabında Hisar Tepesi’nin altında yatan tarihi değerin önemini şu cümlelerle ifade ediyor;

 

“Acilen bu tahriplerin durdurulup Hisar Tepesi’nde bilimsel bir kazı çalışmasının başlamasına;

a-Bolu tarihinin gün ışığına çıkması için,

b-Dünya kamuoyunun dikkatinin çekilmesi,

c-Bolu Turizmi adına şiddetle ihtiyaç vardır.”

Bolunun Sesi, 19.09.2008

YETİŞTİRİLEN İLK ÜRÜN
İNCİR OLABİLİR

 

Jericho’da, 11.400 yıllık bir evde bulunan incirler, ilk çiftçiler tahıl ekimine başlamadan önce bu ürünün yetiştirilmiş olabileceğini düşündürmekte.

İsral’li arkeologlar Gilgal 1 ismi verilen bu evin kazısı sırasında, bir kısmı yenmiş incir kalıntıları buldular.

Bulunan incirler, yabani değil, aşılanmış incir ağacı meyvalarıydı.

 

Harvard antropologu Ofer Bar-Yosef’e göre, bu tekniği bulmak ve bu meyvayı yenebilir hale getirmek için insanların birçok jenerasyon boyunca yabani incir ağaçlarının arasında yaşamış olmaları gerekmekte.

Bar-Yosef’in Science Dergisi’nde yayınlanan makalesine göre incir hasatı yapılan ilk ürün olabilir.

Öte yandan, makalenin yazarları incir, ya da arpa veya çavdar’ın evcilleştirilmesinin oldukça uzun bir süreç olduğunu da kabul ediyorlar.

Örneğin incirin yenebilir hale gelmesi için ağacın dallarını uygun zamanda kesip köklendirmek, aşılamak ve bu işlemi tekrar tekrar yapmak gerekiyor.  

npr.org, Haber: Christopher Joyce, 14.09.2008



AYASULUK'TA 50 GÜN

 

 

Selçuk'un tarihi Ayasuluk Kalesi’ndeki kazı ve restorasyon çalışmalarının bu yılki bölümü tamamlandı. Pamukkale Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd.Doç.Dr. Mustafa Büyükkolancı başkanlığında, 10 kişiden oluşan arkeolog ve öğrenci ekibiyle 9 Temmuz'da başlanan 2008 kazılarında toplam 50 gün çalışma yapıldığı bildirildi.

 

Ayasuluk Tepesi ve St. Jean Anıtı Kazı Başkanı Büyükkolancı, çalışmalarla ilgili şu bilgileri verdi: “Geçen yıl Bakanlar Kurulu tarafından verilen izinle başlanan kale içindeki kazı çalışmaları, 2008 yılında daha önce planlandığı gibi gerçekleşti. Özellikle kalenin batı yanındaki sur duvarlarının onarımına başlandı. Kale Camisi’nin güneyindeki yamaçta yer alan ve toplam olarak 500 metrekarelik alanı kapsayan üç evin kazısı tamamlandı. Bu evler, kalede 18. yüzyıla kadar yaşayan askerlerin kaldıkları evlerdir. Ayrıca kalenin en yüksek noktasında bulunan Kale Hamamı’nın kazısı da tamamlandı. Bu yapı için de restorasyon projesi hazırlanabilir.”

Kalenin önümüzdeki dört yıl içinde ziyarete açılabileceğini kaydeden Büyükkolancı, “Selçuk'a gelen ziyaretçilere Kale, St. Jean, İsabey Camisi ve mümkün olursa Artemision'u da içine alan yeni bir ziyaretçi güzergahı yaratılabilir. Bu da ziyaretçilerin Selçuk'ta kalma sürelerini artıracaktır”dedi. Büyükkolancı, Selçuk Belediyesi'nin de tarihi alandaki çalışmalara önemli destek verdiğini dile getirdi.

Cumhuriyet Ege, 19.09.2008

TARİHİ BİNA RANT ALANINA MI DÖNÜŞTÜRÜLECEK?

 

CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, Meclis’te verdiği iki ayrı soru önergesi ile Konya Lisesi binasının ve Beyşehir-Yenişarbademli yolunun durumunu gündeme getirdi.

 

Halen Anadolu Lisesi olarak eğitim veren Konya-Meram Lisesi binasının ‘tarihi eser’ niteliğinde olduğunu hatırlatan Atilla Kart, “Geleneksel değerlere ve kültüre sözde sahip çıkan, yeri geldiğinde ise bu değerleri ranta çevirmekten kaçınmayan siyasi iktidar ve iktidarın yerel temsilcileri; bu alana da imar yapılanması gerekçesiyle göz koymuş durumdadırlar. Ana binayı koruyacağız diyerek, arsaya el koymak girişimini başlatmışlardır” dedi.


Fonksiyonlarını yitirmemiş olan 2 binayı da yıkarak bu değerli alanın Sosyal Hizmetler’e ait olan ve daha önce Meram Belediyesi-Maliye Bakanlığı işbirliği ile el konulan 5 bin metrekare civarındaki alanla birlikte iş merkezine dönüştürülmeye çalışıldığını vurgulayan Atilla Kart, şöyle devam etti: “Bu konudaki gelişmeler her nedense halktan gizlenmektedir. Kapalı kapılar ardında oldu-bitti yaratılmaktadır. Israrlı takiplerimize rağmen; hem Hükümet ve hem de yerel yönetimler, gelişmeler konusunda halkı bilgilendirmemektedir. Hükümet ve yerel yönetimlerin; Atatürk Stadyumu, Konya Lisesi ve Sosyal Hizmetler ile Zafer Meydanındaki Kız Orta Okulu’nun bulunduğu bu alanları oldu-bitti yaklaşımıyla; yandaş ve siyasi ilişkiler içinde “ticari ranta” dönüştürmeyi amaçladığı anlaşılmaktadır.”


Kart, Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik’in bu bölgede yürütülen proje ve uygulamalar konusunda halkı neden bilgilendirmediğini, son durumun ne olduğunu ve atıl durumda bulunan Kız Ortaokulu’nun neden eğitime kapatıldığını açıklamasını istedi.


Atilla Kart, Başbakan Erdoğan tarafından cevaplanması istemiyle verdiği soru önergesinde de Beyşehir-Yenişarbademli ilçeleri arasındaki yolun 24 kilometrelik bölümünün bozuk olduğunu hatırlatarak, ödenek ve programın hangi aşamada olduğunu sordu.

Merhaba Gazetesi, 19.09.2008

YERKAPI ASLINA UYGUN OLACAK

 

Yaklaşık 2 bin 700 yıllık geçmişe sahip Bursa surlarının 5 kapısından biri olan Yerkapı'nın restorasyon çalışmaları tüm hızıyla sürüyor.

 


Yaklaşık 100 yıl önce trafiğin rahatlatılması amacıyla yıkılan kapının, orijinaline uygun taş ve süslemelerle 100 yıl sonra yeniden yapıldığını söyleyen Osmangazi Belediye Başkanı Recep Altepe, "Bursa'nın tarihi değerlerinin ortaya çıkması için çalışmalarımız devam edecek" dedi.
Tarihi yapının restorasyonuyla ilgili çalışmaları inceleyen Altepe, "Yerkapı'nın çevresi binalarla çevriliydi. Surlarla Pınarbaşı arasındaki bölgeyi kamulaştırarak surların ortaya çıkmasını sağladık.
Ancak kapı üzerindeki tarihi izlerin silindiğini fark ederek restorasyon çalışmalarına hız verdik. Yapılan çalışmalar sonrasında tarihi Yerkapı'nın orijinal haliyle ortaya çıkmasını sağladık. Bu eserlerin Bursa'ya önemli katkılarının bulunacağına inanıyoruz" dedi.

 

Çöp kamyonu ve diğer yüksek araçların geçişine imkan verecek şekilde 4.5 metre yüksekliğinde ve 6 metre genişliğindeki kapı, 16 metre yüksekliğinde iki kattan oluşuyor. Yapımında Horasan harcı kullanılan kapının, karşısında bulunan surların piramit şeklindeki üst bölümleri ise seyirlik olarak düzenlendi. Yerkapı'da sürdürülen çalışmalar Osmangazi Belediyesi'ne yaklaşık 2.6 trilyon liraya mal olduğu belirtildi.


Bu arada, tarihi yapının restorasyon çalışmaları nedeniyle bir süredir trafiğe kapalı bulunan Kavaklı Caddesi de Ramazan Bayramı'na kadar trafiğe açılacak.

Bursa Hakimiyet, 19.09.2008

TİLMEN HÖYÜK'Ü MUTLAKA GÖRÜN

 

 

İslahiye İlçesi'ndeki Tilmen Höyük'te, çevre düzenleme ve temizlik çalışmaları sona erdi. Kazı Başkanı Prof.Dr. Nicolo Marchetti, İslahiye Kaymakamı Bekir Yılmaz'ı ziyaret ederek çalışmalar hakkında bilgi verdi. Prof.Dr. Marchetti, Tilmen Höyük'te yapılan çalışmaların Gaziantep turizmine katkı sağlayacağına inandığını, yerli ve yabancı turistlerin yapılan düzenleme çalışmaları sayesinde rehber olmadan bölgeyi rahatça gezebileceğini söyledi.


Çevre temizliği çalışmalarında bütçesi Bologno Üniversitesinden karşılanmak üzere bir personelin de görev yaptığını bildiren Prof.Dr. Marchetti, “Herkesi bölgenin en yüksek höyüğü olan Tilmen Höyük eserlerini görmeye davet ediyorum. Çalışmalarımızda bizlerden yardımlarını esirgemeyen Gaziantep Valisi Süleyman Kamçı'ya, Büyükşehir Belediye Başkanı Asım Güzelbey'e, İl Özel İdaresine, Kültür ve Turizm Müdürlüğüne ve İslahiye İlçesindeki yetkililerimize teşekkür ediyoruz" dedi. Prof.Dr. Marchetti, çalışmalar kapsamında Tilmen Höyük'te gezi ve yolların bakımı yapıldığını, pano ve levhaların düzenlendiğini, gezi yolları yapıldığını, çalı ve otların ayıklandığını, eserlerin etkilenmemesi için çeşitli önlemler alındığını kaydetti.

Gaziantep 27 Gazetesi, 19.09.2008

ATATÜRK MÜZESİ'NİN PERDELERİ YENİLENDİ

 

Atatürk’ün Kordon'daki tarihi evinin perdelerine ünlü modacı Zuhal Yorgancıoğlu’nun eli değdi. En az 100 yıllık olan balkon tarafındaki perdelerin güneşten yıprandığı İzmir Arkeoloji Müzesi Müdür Yardımcısı Mahir Atıcı tarafından Zuhal Yorgancıoğlu’na bildirildi. Yorgancıoğlu, "Atatürk’ün evinde bir eserimin olması benim için büyük şereftir" dedi ve duygularını şöyle anlattı: "Benim için Şerefli bir görevdir. Derhal görevi kabul ettim. Atatürk evine gittim. Perdelerin ölçüsünü aldım, kumaşını perde numunesi aldık. Eski klasik desenin birini kopya ettik ve bir numunesini Hatice Cansevdi işledi. Bu örneği Balçova Halk Eğitim Merkezi Müdürü Tayyar Kaya’ya teslim ettik. Kendiside Nakış Öğretmeni Ayşe Noyan ve öğrencilerine yaptırdı. Beyaz nakış üzerine olan perdeler kısa sürede bitti. Biten dört perdeyi hep beraber giderek Atatürk Müzesi’nin balkon kısmına asıldı. Hiçkimse ücret almadan bu işi gönüllü yaptılar. İşte Atatürk Sevgisi bu."

Hürriyet Ege, Haber: Bülent Katarcı, 19.09.2008

GÜZEL SANAT ESERİ 'AĞRI KESİCİ' GİBİ

 

 

İtalya’daki Bari Üniversitesi’nde görevli uzmanlar tarafından yapılan araştırmada, güzel bulunan bir sanat eserine bakmanın kişide “ağrı kesici etkisi” yaptığı ortaya çıkarıldı.


Araştırma kapsamında bir grup gönüllüden, kendilerine gösterilen 300 yağlıboya tablodan en güzel ve çirkin buldukları 20’şer eseri seçmeleri istendi.


Daha sonra bu kişilerden bu tablolara ve boş bir panele bakarak düşünmeleri istendi. Bu sırada ellerine, “iğne batırılması şiddetinde bir acı verecek şekilde” lazer ışını tutulan gönüllüler, en son olarak tablolara ve boş panele bakarken hissettikleri acıyı derecelendirdi.
 

Araştırma sonunda gönüllüler, güzel buldukları tablo üzerinde düşünürken, beğenmedikleri tabloya ya da boş panele bakarken hissettiklerinden 3’te 1 oranında daha az acı duyduklarını söyledi.


Uzmanlar, tablolara baktıkları sırada gönüllülerin beyinlerindeki elektrik aktivitesinin gözlenmesiyle de aynı sonuca ulaşıldığının altını çizdi.


Araştırmacılar, güzel sanat eseri üzerine düşünmenin kişinin dikkatini ağrıdan uzaklaştırdığını ve bu şekilde hissedilen ağrı seviyesini düşürdüğünü vurguladı.

Milliyet, 19.09.2008

"CAHİL REHBER VATAN HAİNİ"

 

Köyceğiz’in Çandır Köyü’ndeki Kaunos Harabeleri Kazı Başkanı Prof.Dr. Cengiz Işık, bölgedeki rehberlerin büyük bir bölümünün turistlere yanlış bilgiler verdiklerini söyledi.

Başkent Üniversitesi’nden Prof.Dr. Cengiz Işık, kokartlı rehbere meslek öneminin, Türkiye’nin dışa açılan aynası olduğunun öğretilmesi gerektiğini savundu, "(Bu insanları görebilecekleri yerlere götür. 3-5 dakika ayır, sonra kente in. Yemek ye, halıcıya, kuyumcuya git, çok para kazanırsın) düşüncesi kesinlikle yok olmalıdır" dedi.

Kaya mezarlarına, ’Kral mezarı’ denilemeyeceğini de vurgulayan Işık, "Kimse Dalyan kanalının gözyaşıyla oluştuğunu anlatamaz. Turistlere yanlış bilgi veren rehber vatan hainidir" diye konuştu. Başkent Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Çiğdem Gençler Güray da bilgisiz rehberlerden yakındı.

Ören yerleri ve müzelerde turistleri uzman arkeologların bilgilendirmesi gerektiğini dile getiren Güray, "Rehberlerin tümünün yeterli bilgisi olmadığı söylenemez. Ancak, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın kokart alıp turiste yanlış bilgiler verenin sayısı da çok" diye konuştu.

Hürriyet Ege, Haber: Süleyman İlter, 19.09.2008

ASIRLIK KÖPRÜ YIKILMAK ÜZERE

 

Cizre İlçesi'nde İmameddin Zengi'nin oğlu Kutbeddin Mevduthan (1159 - 1170) tarafından yaptırılan asırlık Akabin Köprüsü yetkililerin ilgisini bekliyor.

 

İmameddin Zengi'nin oğlu Kutbeddin Mevduthan tarafından 1159 ile 1170 yılları arasında yaptırılan köprü İki tepe arasında bulunduğundan Arap döneminde köprüye Akabin Köprüsü denilmiş. Fevzi Çakmak Cizre'ye geldiğinde köprüyü büyük onarıma aldırttığından Fevzi Çakmak Köprüsü olarak da tanınmakta olan köprünün ayakları üzerinde aslan ve oğlak figürleri bulunuyor. Dört kemer ve iki göz üzerine inşa edilen ve Cumhuriyet öncesi ile sonrası yapılan onarımlarda köprü, üç büyük kemer ve iki göze indirilmiş.

Birçok savaş ve birçok kralın Cizre Kalesi'ne girişine tanık olan asırlık Akabin Köprüsü'nün bugüne kadar ayakta durması büyük bir şans olarak değerlendirilirken köprünün restore edilip eski görünümüne kavuşturulması için vatandaşlar yetkililerden yardım istiyor.

Şırnak Kent Haber, 18.09.2008

İSKOÇYA LAKENHEATH'DE SAKSON MEZARLARI

 

 

Yeni yapılan bir yol inşaatı sırasında Lakenheath’de 450 civarında Sakson mezarı bulundu.

Bulunan ilk üç mezar alanın büyüklüğünün hesaplanmasına yardımcı oldu ve bu sayede

Suffolk Bölgesi’nin en büyük antik mezarlığı keşfedildi. Bu bölge, daha önceki antik keşifleriyle ünlü ve son altı yedi ay boyunca Suffolk Arkeoloji’den proje yetkilisi Jo Caruth, bölgede inşası sürmekte olan Kraliyet Hava Kuvvetleri yol inşaatlarını arkeolojik açıdan denetliyordu.  

 

Daha önce yapılan araştırmalar hemen hemen 10.000 yıl öncesinden, yani Neolitik Dönem’den Bronz ve Demir çağlarına kadar birçok farklı buluntu vermişti. Caruth “Yolun altında bir mezarlık olduğunu tahmin ediyorduk. Ama şimdiye dek kazıp bakma imkanımız olamamıştı. Lakenheath’in önemi, ilerleyen yıllar içinde ne kadar kazabilirsek o denli anlaşılacak. Burada çok eski çağlardan uzanan bir yerleşimler zinciri var ve bu özellik bölgeye arkeolojik bir peyzaj kazandırıyor.” demekte.
 
Açılan iki erkek mezarında mızraklar, kadın mezarında ise mücevher, broşlar ve bilezikler bulundu. Aynı yerde, daha önce açılan bir mezarda atı ile birlikte gömülmüş bir Anglo Sakson kabile şefi bulunmuştu.
Bury Free Press, 12.09.2008

MÜZE ZİYARETLERİNDE SIRALAMA DEĞİŞMİYOR

 

 

Yurt genelindeki müze ve örenyerlerini, 2008'in ilk 7 aylık döneminde 10 milyon 943 bin 58 kişi ziyaret etti. Söz konusu ziyaretlerden elde edilen gelir ise 44 milyon 124 bin 116 YTL oldu. Ayasofya Müzesi yüzde 10'luk artışla geçen yılki gibi en çok ziyaret edilen müze ünvanını korudu. Topkapı Sarayı'nda ise yüzde 21 artış var.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı Döner Sermaye İşletme İşletmesi Merkez Müdürlüğü'nden ANKA'nın edindiği bilgilere göre, Ayasofya Müzesi, 1 milyon 219 bin 573 kişiyle, 2008'in ilk 7 ayında en çok ziyaret edilen müze oldu. 2007'ye oranla ziyaretçi sayısında yüzde 10 artış gösteren, Ayasofya Müzesi, en fazla ilgi gören müze özelliğini 2008'de de korudu. En çok ziyaretçi çeken müzeler içinde 2. sıraya yerleşen Topkapı Müzesi ise geçen yıla oranla yüzde 21'lik artış göstererek, 1 milyon 129 bin 337 ziyaretçiye ulaştı. Üçüncü sırada ise 1 milyon 244 bin 153 kişiyle, geçen yıla oranla yüzde 35 olmak üzere, ziyaretçi sayısında büyük artış gösteren Efes Örenyeri yer aldı. Mevlana Müzesi 717 bin 627 ziyaretçiyle 4. sırada yer alsa da, geçen yıla göre ziyaretçi kaybettiği belirlendi. Mevlana Müzesi geçen yılın aynı döneminde, 764 bin 209 ziyaretçi çekmişti. 2008'in ilk 7 ayı için 357 bin 318 ziyaretçiyle müze ve ören yerleri arasında ziyaretçi sayısı bakımından Göreme Örenyeri ise 5. sıraya yerleşti. Göreme'yi sırasıyla Myra ve St. Nicholas Örenyeri, Topkapı Sarayı - Harem Dairesi ile Aspendos Örenyeri takip etti. Tüm müze ve ören yerleri göz önüne alındığında, 2008'in ilk 7 ayı içinde toplam 10 milyon 943 bin 58 ziyaretçi ağırlayan söz konusu kültür varlıkları, 44 milyon YTL'yi aşkın da gelir elde edilmesini sağladı. Elde edilen gelir, geçen yılın ilk 7 ayına oranla yüzde 17'lik bir artış göstererek 44 milyon 124 bin 116 YTL'ye ulaştı.

Turizm Habercisi, 18.09.2008

TARİH GÜN YÜZÜNE ÇIKIYOR

 

Edirne'nin Enez İlçesi'nde devam eden kazı çalışmalarında 4 mezar odası, 1 çocuk mezarı ve çeşitli tarih eserler bulundu.

 

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Taşınabilir Kültür Varlıkları Koruma ve Onarım Bölümü Başkanı Prof.Dr. Sait Başaran başkanlığında 3 ekip halinde toplam 60 kişi kazı çalışmaları yapıyor. Enez Kalesi'nde yapılan arkeolojik kazılarda şarap mahzenleri, hamam kalıntıları, şapeller, Roma ve Osmanlı dönemine ait mimari kalıntılar, tarihi eserler bulunmuştu. Bugünde yapılan kazı çalışmalarında 4 mezar odası, 1 çocuk mezarı, MÖ yıllara ait su terazisi, çeşitli tarih eserler bulundu.

 

Yüksek lisans öğrencisi Gülnur Kura, ''Kale'deki çalışmalarımız devam ederken, Enez girişindeki köprünün genişlemesi ile çalışmalarımızı bu bölgeye kaydırdık. Burada tespit ettiğimiz tarih eserleri günışığına çıkarıyoruz. Çalışmalarımız hava şartları el verdiğince devam edilecek'' dedi. 

Edirne Kent Haber, 18.09.2008

'ÖZEL ÇEVRE'NİN İMAR SAVUNMASI





“Kuruluşunun 20. yılındaki ‘Özel Çevre Koruma Kurumu’ (ÖÇKK), asıl sorumlu olduğu ‘doğa’ yerine sadece ‘imar’la ilgileniyor...”

 

Böyle başladığımız ve ÖÇKK’nin son yıllardaki “imar hırsı”nı eleştirdiğimiz 28 Ağustos’taki yazımıza açıklama geldi. Aynı açıklamada, Kayaköyü ile tarihi ovası Kayaçukuru ve komşu köylerinin “ayrı ayrı” planlanmasını eleştirdiğimiz 18 Ağustos’taki yazımıza da yanıtlar var. ÖÇKK Başkanı Ş. Önder Kıraç’ın açıklaması tam 3 sayfa olduğundan, ancak kısaltarak değerlendirebiliyorum.

 

Kayaköyü’nün ‘Planları’

Kıraç diyor ki; “planlar ayrı ayrı yapılmış olmalarına karşın, aralarında eşgüdüm kurulmuş, paralellik sağlanmış; her iki plan da Muğla Koruma Kurulu’ndan görüş alınarak onanmıştır...”

Peki, neden “iki plan” ve neden “eşgüdüm”, “paralellik” gibi, tek plan durumunda gerek duyulmayacak çabalar? Kaya ile Kayaçukuru bir bütün. Komşu köyler de öteden beri aynı ovanın “ortak” yerleşim merkezleri. Bu tarihsel ve doğal kardeşliği planda da sürdürmek yerine, birbirlerinden “ayırmak” niye? Gelecekte planlardan birinin, aynı eşgüdümü hiçe sayan değişikliğe uğramasına neden olanak hazırlanıyor?

 

Açıklamada bunlar yanıtlanmadığı gibi, “görüş aldık” denilen Muğla Koruma Kurulu da 30 Temmuz 2008 tarihindeki 4190 sayılı Kayaköyü kararında bakın ne diyor: “İmar planlarının kurulumuzdan görüş alınmadan onanması nedeniyle geçersiz olduğuna...” Çünkü yine ÖÇKK, planları kurula ilettiği 30 Ağustos 2008 tarih ve 3372 sayılı yazısında ve genelde tüm “imar yetkisi” yazılarında, kısaca şunu yineliyor: “Onama yetkisi bizimdir, size bilgi için gönderiyoruz; müdahale edemezsiniz...”

 

Oysa, aynı alanlarda “koruma planı” yapmak Koruma Kurulu’nun “SİT” kararı gereği değil midir? ÖÇKK bunu bile umursamıyor.

 

Başkan Kıraç’ın Kayaköyü’yle ilgili diğer açıklamaları ise planlarındaki yapılaşma kurallarının “koruma öncelikli” olduğu yönünde... “Tersi”nin zaten akla bile gelmemesi gereken bu bilgiler de yukarıdaki “temel sorular”ı aydınlatmazken yine yıllardır vurguladığımız “köy evlerinde pansiyonculukla yerel halkın turizmde ev sahibi olmasının sağlanması” hedefine dönük hemen hiçbir önlem yok... Kayaköy ve Kayaçukuru, üstelik “farklı” planlarla, yine sadece “yatırımcı”ların projeleriyle turizme açılacak; köylüler de yine ev sahibi yerine “hizmetli” olacaklar. Tek teselli, bu kez “yöresel mimari”de bulaşık yıkayacaklar!..

 

Marmaris’teki seminer

ÖÇKK açıklamasında, 2006’daki Marmaris seminerlerinde Koruma Kurulu’yla uyumlu ilişkilerini ve imar planlarındaki işbirliğini övdüğüm anımsatılarak “şimdi neden farklı yazdığım” sorgulanıyor. Çünkü, Muğla Kurulu’nda görev yaptığım 2000-2005 arasında gerçekten verimli bir “güç birliği” içindeydik. ÖÇKK uzmanları ile kurul, çevreye karşı “ortak duyarlılıklar”la çalışmanın örneğini sergilediler. O seminerde de işte bu uyumun “bozulmaması”nı dileyen konuşma yaptımsa da ne yazık ki 2006 sonrasında ÖÇKK’nin tutumu belirgin şekilde değişti. Kendini Koruma Kurulu’nun “yoldaşı” değil “amiri” gören bir hava kuruma egemen olmaya başladı.

 

Nedeni ise kurum yönetiminde öne çıkan “imar düşkünlüğü”nün yeni “yasal düzenleme”den de güç almasıdır. Bunu önceki yazımızda da belirtmemize yanıt olarak Başkan Kıraç diyor ki; “Bu ifade gerçek dışıdır. Kurum, kuruluş yasasıyla beraber 1988’den bu yana planlama ve imar yetkilerini kullanmaktadır...” Oysa yine ÖÇKK’nin Muğla Kurulu’na “imar yetkisi bizimdir” dediği yazılarına da “dayanak” tutulan “yeni” yasa değişikliği, kurumun 4 Aralık 2007 tarih ve 6399 sayılı yazısında bile özetle şöyle anımsatılıyor: “Çevre Kanunu’ndaki 13 Mayıs 2006 tarihli değişikliğe göre, Koruma Kurulları yetkilerine ait yasal hükümler ÖÇK bölgelerinde uygulanmaz...”

 

İşte bu yasayı düzenleyen ve benzer şekilde TOKİ ile Özelleştirme İdaresi’ne de “ayrıcalıklı imar yetkileri” tanıyan “yeni” anlayış, artık ÖÇKK’nin yönetiminde de egemen. Bizim de zaten asıl serzenişimiz, o ilk yıllardaki “katılımcı” planlama anlayışının yerine geçen 2006 sonrasındaki “tek egemen benim” tavrınadır... ÖÇKK, faaliyet alanlarında kendini adeta “imar imparatoru” olarak görmeye başlamıştır.

 

Belediyelerin durumu!

ÖÇKK açıklamasının en talihsiz bölümünde ise belediyelerin imar yetkilerini nasıl “kötüye kullandıkları”na yönelik “yazılarım” anımsatılarak deniyor ki: “Belediyelerin yaklaşımı bilinmesine rağmen ÖÇK bölgelerinde planlama yetkisinin belediyelere bırakılmasının tavsiye edilmesi anlaşılamıyor...”

 

Oysa tavsiyem, ÖÇKK’nin doğal ve ekolojik alanlarda değil, özellikle “kent”lerde imar yetkilerini kullanırken takındığı “üstünlük” havasını bir an önce bırakması. Belediyelerin planlamada “doğru” davranmalarını sağlayacak bir “kurumsal işbirliği”ni yasal altyapısıyla da sağlamak dururken “sen çekil, kentinin imarına ben karar vereceğim” demek nasıl tanımlanabilir, Başkan Kıraç söylesin.

ÖÇKK’nin uluslararası gerekçesini oluşturan 1976’daki Barselona Sözleşmesi’nde ne böylesi bir amaç var; ne de tüm taraf ülkelerde buna benzer bir uygulama.

 

Halk ‘imarcı’ biliyor

ÖÇKK’nin kuruluş amacı gereği öncelikle biyolojik çeşitlilik, fauna ve florayla ilgilenmesi gerektiğini anımsatmama karşılık da kurumun “web sayfası”na bakmam önerilerek deniyor ki: “İmar çalışmalarımız bunların çok küçük bir kısmını kapsıyor...” Ne var ki ÖÇK bölgelerinde yaşayanlar, yani Fethiye, Göcek, Dalyan, Köyceğiz, Datça, Bozburun, Gökova, Akyaka, Belek, Göksu Deltası, Kaş, Kekova, Patara, Foça, Gölbaşı, Ihlara Vadisi, Pamukkale, Uzungöl ve Tuz Gölü çevresindeki yurttaşlar, web sayfasına bakamadıklarından olacak, kurumu sadece imar izni veren ve yapılaşma kurallarını belirleyen bir “ruhsat mercii” olarak tanıyorlar.

Sorumlusu kimler acaba?

Cumhuriyet, Yazı: Oktay Ekinci, 18.09.2008

ARKEOLOGLAR VISOCICA DAĞI'NDA ORTAÇAĞA AİT EŞYALAR BULDULAR, PİRAMİT AVCISI YANILDI




Bosnalı kaşif ve arkeoloji meraklısı Semir Osmanagiç, BH'deki Visocica Dağı'nda ortaya çıkarılmış taş parçalarına işaret ediyor. ABD'de bir şirketi olan Osmanagiç, Avrupa'nın ilk piramitlerini bulmak için on binlerce avro harcadı. [Getty Images]


Bosna-Hersek'teki Visocica Dağı'nda bu yaz yapılan kazılar sonuç vermesine karşın, bunlar girişimciden dönme amatör bir arkeoloğun aradığı sonuçlar değildi. BH kökenli ABD'li bir işadamı olan Semir Osmanagiç, parasının büyük bölümünü kendi deyimiyle Avrupa'nın ilk piramitlerini ortaya çıkarma amaçlı kişisel amacına yatırdı.

 

Osmanagiç'in iddiaları henüz doğrulanmış değil. Onun yerine, arkeoloji ekibi yaz boyunca yaptığı çalışmalarda daha yakın bir döneme ait önemli eşyalar bulduğunu açıkladı. Bunlar arasında Venedik ve günümüz Almanya'sına bağlı belediyelerden ithal edilmiş 14 ve 15. yüzyıla dayanan sekiz adet Gotik mimari oyma ve cam şişe parçalarının yanı sıra çok sayıda seramik parçası yer alıyor. Ekip, 15. yüzyıldan kalma 20 adet gümüş nesne de buldu.

Ekibin lideri Lidija Fekeza medya mensuplarına yaptığı açıklamada, "Bu, ortaçağda Bosnalı kralların zaman zaman ikamet ettiği kasabaya büyük ilgi olduğunu gösteriyor." diyerek şöyle devam etti: "Visocica Dağı'nın tepesindeki bitki örtüsünü kaldırdığımızda, bu ortaçağdan kalma Bosna yerleşiminin neye benzediğini tam olarak göreceğiz."

 

Araştırma herkes tarafından hoş karşılanmadı. 7 Ağustos'ta, ortaçağ Bosna devletinin araştırılmasına siyasi açıdan karşı olduğu sanılan vandallar eski hisarın kuyusunun içine taş bir levha attılar. Visocica Dağı'nın tepesindeki ortaçağdan kalma Visoki kasabasına yönelik atıflara ilk olarak 1355 tarihli yazmalarda rastlanıyor; ancak arkeologlar, yerleşimin inşasının 12. yüzyıl kadar eskiye dayandığına inanıyorlar. Onlara göre bu kent, Bosna'nın orta kesimindeki Bobovac antik kraliyet kentiyle birlikte BH'deki en önemli tarihi bulgulardan birini oluşturuyor.

 

Arkeologlara göre, Visoki ortaçağ Bosna devletinde önemli bir rol oynuyordu. Yetkililer bu hisar-kentte çoğu eski Bosna devletinin o dönemde var olan Dubrovnik Cumhuriyeti ile arasında ticari anlaşmalarla ilgili bazı tarihi belgeleri saklıyorlardı.

 

BH'li bilim adamları hükümetin Osmanagiç'e verdiği Visocica Dağı'nın tepesini kazma iznini iptal etmesini talep ettiler.

 

Yayınladıkları ortak bildiride arkeologlar, Osmanagiç'in söz konusu bölgede piramitlerin inşa edildiği yönündeki ısrarına ateş püskürdüler. Belgede, "Bu komedi resmi bilim veya uzmanlar, arkeologlar veya tarihçiler tarafından desteklenmemektedir. Makul seviyede asgari eğitim almış herkes, bu yapıların hangi çağa, bölgeye ve medeniyete ait olduğunu bilir." ifadesi yer aldı.

 

Bildiriyi imzalayanlar arasında yer alan Saraybosna Üniversitesi arkeoloji profesörü Enver İmamoviç de meşru araştırmalara daha fazla kaynak ayrılması yönünde çağrıda bulundu. İmamoviç, "Günümüz Bosna-Hersek'i, 120 yıllık bir arkeoloji geleneğine sahip olsa da, hala keşfedilmemiş ortaçağ sahalarına bir kuruş yatırım yapmamıştır." dedi.

Southeast European Times, Haber: Yusuf Ramazanoviç, 18.09.2008

"HARABE BİNAYI TARİHİ ESER SAYANLAR YANLIŞTAN DÖNMELİ"





Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanı Köksal Toptan, Zonguldak kent merkezindeki eski lavuar (kömür yıkama tesisi) binasının yıkımına izin verilmemesine tepki gösterdi. Zonguldak Belediyesi'nin kent merkezinde yaptırdığı viyadüklü yolun açılış törenine katılan Toptan, şehircilikte ulaşım ve trafiğin önemine dikkat çekerek "Bunda başarılı olan belediyeler halkın beğenisini ve desteğini sağlamakta; ama trafik terörü haline dönüşen ulaşım zorlukları insanları canından bıktırmak suretiyle yerel yönetimlerden şikayetleri çoğaltmaktadır." dedi.

 

Kentteki bütün sağlık kuruluşlarını ve eğitim kurumlarını bir araya getirecek yer aradıklarını; ancak bir türlü bulamadıklarını anlatan Toptan, sözü tarihi eser diye yıkımı engellenen harabe haldeki "lavuar"a getirerek şunları söyledi:

"Biz yer bulmakta zorluk çekiyoruz. Zar zor bulabildiğimiz yerleri de işte böyle kullanamaz halde tutuyoruz maalesef. Kurullarımız, şu gördüğünüz binayı nasıl tarihi eser olarak değerlendirdi, doğrusunu isterseniz çok merak ediyorum. Umuyorum yanlıştan dönülecektir ve 60 dönümlük bu alanın bir bölümü Zonguldaklılara hizmet edecek şekilde bir inşaat alanı olacak, bir kısmı da yeşil alan yapılarak çocuklarımızın istifadesine sunulacaktır."

 

Konuşmaların ardından viyadüklü yola gelen Toptan ve beraberindekiler, açılış kurdelesini kesti. Zonguldak Öğretmenevi ve Dedeman Otel inşaatlarını da gezen Toptan, belediyenin Alaborina Restaurant'ta düzenlediği iftar programına da katıldı. Yemeğin ardından bir konuşma yapan Meclis Başkanı Toptan, eğitilmiş insan gücü olmadan bu çağda başkalarıyla rekabet edilemeyeceğini vurgulayarak, "Kalkınmak, büyümek ve geçmişimize yaraşır bir gelecek kurmak için eğitime daha da fazla önem vermeliyiz. Çocuklarımızı başkalarıyla rekabet edecek seviyeye getirmek de tabii ki bizlerin, yani ülkeyi yönetenlerin en temel görevidir." dedi.

 

Eskiden köylere gittiklerinde halkın yol, su gibi temel ihtiyaçları istediğini anlatan Toptan, zamanla taleplerin sağlık ocağı ve okula dönüştüğüne değinerek şunları söyledi: "Şimdi köylerdeki temel ihtiyaç, internet bağlantılı bilgisayar. Çok şükür Zonguldak'ımızın bütün köylerinde ve bütün okullarında internet bağlantılı bilgisayarlarla çocuklarımız tanışmakta ve onların getirmiş oldukları imkanlardan yararlanmaktadır."

Zaman, 18.09.2008

BERAT, UNESCO LİSTESİNE GİRDİ




UNESCO, Cirokastra, Arnavutluk'u 2005 yılında Dünya Mirasları listesine ekledi.


Arnavutluk'un orta-güney kesimindeki bir il olan Berat geçtiğimiz günlerde din ve kültürlerin bir arada yaşamasının bir örneği olarak UNESCO'nun Dünya Mirasları Listesi'ne girdi. Karar, 2005 Dünya Mirasları Komitesi'nin güneydeki Cirokastra kasabasıyla ilgili kararının uzantısı olarak alındı.

 

Dünya Mirasları Komitesi'ne göre, Berat ve Cirokastra Balkan mimari mirasının zenginlik ve çeşitliliğine tanıklık ediyor. Bu kentlerin yaşam tarzları Osmanlı döneminde İslam'ın etkisini göstermekle birlikte, başta Berat'ta olmak üzere Ortodoks Hıristiyan geleneklerinin korunmasını da sergiliyor.

 

Berat'ın kökleri MÖ 3. yüzyıla kazar uzanmasına rağmen, kentin büyük kısmı 13. yüzyılda inşa edilmiş. Ünlü Kala bölgesinde bir çok Bizans öğesi yer alıyor. Birçok duvar resmi ve ikona 13. yüzyıldan kalma. Kasabada Osmanlı döneminde inşa edilmiş çok sayıda cami de yer alıyor.

 

Komite her iki kentin de korunma durumu ve öğelerin restorasyon çabalarını dikkate aldı. Kültür bakanlığına göre, işçiler 22 öğeyi ıslah ettiler ve 27 diğerinin ıslahını bu yıl tamamlayacaklar.

 

BM dairesi Şubat 2009'da tarihi varlıkları tehdit eden "kaçak siteler ve uygunsuz inşaatların" ortadan kaldırılmasına ilişkin bir rapor hazırlanmasını bekliyor. Raporda arkeolojik kazılar, yangınla mücadele düzenlemelerinin iyileştirilmesine ilişkin öneriler ve turizm tesisi kapasitelerinin artırılmasına ilişkin orta vadeli planlar sunulmasını da içerecek.

 

UNESCO şu anda dört Arnavut kültür eserinin korunmasını destekliyor. Butrint Amfiteatrı listeye 1992 yılında alınırken, Cirokastra ve izopolifoni adı verilen geleneksel müzik formu 2005 yılında listeye girdiler.

 

Uzmanlar tarafından Akdeniz tarihinin bir mikrokozmosu olarak tanımlanan Arnavutluk'un güneyindeki Butrint kenti, "uzun süreli ve neredeyse yok olmuş bir toplum ve yaşam tarzının harikulade bir tanıklığı" olarak adaylık kazandı. 2005 yılında UNESCO, Arnavutluk'un sahayı yapılaşma baskılarından koruma amaçlı tedbirlerini onaylaması sonrasında Butrint'i Tehlike Altındaki Dünya Mirasları Listesinden çıkardı.

 

2005 yılındaki karar göre Cirokastra, nam-ı diğer Taşlar Kenti, "XIV-XIX yüzyıllarınde gelişmiş bir kültür geleneğinin eşsiz bir tanıklığı". Kentin taş binaları paralel hatlar üzerinde duruyorlar ve bu düzen bütün Balkan bölgesinde gözlenebiliyor.

 

İzopolifoni Kasım 2005'te İnsanlığın Sözlü ve Manevi Mirasının Başyapıtı ilan edildi ve böylelikle de UNESCO tarafından korumaya alındı.

 

Dört eser de ülkenin kültür ve değerlerini dünyaya yayma gibi önemli bir görevi yerine getirmenin yanı sıra ülkenin ilkçağına tanıklık ediyor.

Southeast European Times, Haber: Manjola Hala, 18.09.2008

ZEUGMA'DA YENİ HEYKEL SEVİNCİ





Zeugma Antik Kenti'nde kazı çalışmaları 48 kişilik ekiple devam ediyor. Geçtiğimiz yıllarda Dionysos ve Danae evlerinin ortaya çıkarılması yönünde ağırlık kazanan çalışmalar, bu yıl Denizden 571 metre yükseklikte olan Belkıs tepesine kaydırıldı. 23 Eylül'de sona erecek olan 2 aylık çalışkanın ilk ürünü alındı. Kommagene krallığının Romalılaşma süreci içerisindeki 5 metrelik kült heykelini bulan ekip, baklava yiyerek kutlama yaptı. Kazı Başkanı Kutalmış Görkay, “ Belkıstepe Nemrut gibi mitolojik tanrı kültlerinin bulunduğu bir yerleşim yeri olacak" dedi.

 

Kutalmış Görkay, "Bulduğumuz, oturur durumda bir heykel. Bu seneki buluntumuz bu ama, tabii bu bizim için önemli. Zeugma'da şimdiye dek bir tek tanrıça heykeli biliniyordu. Şimdi bir de tanrı heykeli çıktı. Tabii bu Zeugma'nın ve Kommagene Krallığı'nın kült din tarihi açısından önemli bir buluntu." diye konuştu. Heykelin şu an ters durduğunu, üst kısmına henüz ulaşılamadığını, sadece oturduğu taht kısmının bulunduğunu söyleyen Görkay, "Çok ufak bir elbisenin parçaları görünüyor. 2-3 parçayı bulamadık henüz. Şu anki parça 2 metre civarında. Üst gövdesiyle birlikte heykelin 4-4.5 metre boyunda olduğunu tahmin ediyoruz. Üst kısım maalesef çıkmadı. Heykelin, antik dönem ya da daha genç dönemlerde bir tahribata uğradığını tahmin ediyoruz" şeklinde konuştu.

 

Buldukları heykel ile bugüne kadar Zeugma'da bir tek mitolojik tanrının olduğu bilgisinin de değiştiğine değinen Görkay, "Ama şimdi bu gerçek değişiyor. Yeni bulgular geliyor elimize. Daha eski kültler. Yani Antiochos'un yaşadığı dönemde bazı kültlerin en eski kalıntılarının devamını bulduk. Bu bakımdan Kommagene Krallığı'nın eski kültlerine ait izler de diyebiliriz. Ama bunların daha çok Romalılaşmış şekli. Eski kültürün Roma'daki sentezleri ile ilgili kanıtlar ele geçti. Adıyaman'ı biliyorsunuz. Orada 4 tane tanrı var. Zeus, Apollo, Herakles ve Antiochos. Belkıstepe'de aşağı yukarı Adıyaman'daki Nemrut Dağı'ndaki heykellerin bulunduğu yerin bir benzeri. Tabii Nemrut'takiler Hellenistik Dönem yani 1. yüzyıla aitler. Buradakiler ise Roma dönemi versiyonu. Son bulduğumuz tanrıça heykeli ile Belkıstepe'nin, Roma İmparatorluğu'nda buna benzer birkaç tane mitolojik tanrının kutsal alanı olduğu anlaşıldı."

Gaziantep 27 Gazetesi, 18.09.2008

TARİHİ KALE KARANLIKTA KALDI

 

Kütahya'nın tarihi Hisar Kalesi'nin yeterli derecede ışıklandırılmaması tepkilere sebep oluyor.

 

Her gün yüzlerce yerli ve yabancı turistin uğrak yeri olan Hisar Kalesi, gündüzün sona ermesiyle, karanlığa gömülüyor. Onlarca asırlık burçun heybeti karşısında hayranlığını gizleyemeyen yerli ve yabancı turistler, kalenin güçlü bir şekilde aydınlatılmasını istiyor.


Kaleyi ziyarete gelen yerli turistler, "Hisar Kalesi önceki yıllara göre daha bakımlı. Ancak, gece aydınlatması yeterli değil. Maruf Mahallesi istikametinden kaleyi çıkan yaya yolu çok karanlık. Bilhassa bayanlar geceleri buradan gidip gelmekten çekiniyor. Yetkililer, Hisar'ın aydınlatılması için gerekli çalışmayı bir an önce başlatmalı" dediler.


Hisar Kalesi'nde çay bahçesi işleten Mehmet Yeşil isimli esnafta, "Hisar Kalesi Kütahya'nın gözbebeği durumunda. Ancak, yıllardır kalenin ışıklandırılması için bir çalışma yapılmıyor. Eğer kale ışıl ışıl olursa gece gelen turist sayısı da artar. Yetkililerin bu konuya el atmalarını istiyorum" diye konuştu.

Kütahya Kent Haber, 18.09.2008

KAHRAMAN KAYSERİLİLER HAÇLI BAYRAĞINI İNDİRDİ!





Anadolu uygarlıklarını anlatan "Anatolia" adlı belgeselin çekimleri için valilikten izin alan Tanyolaç Türkben ve 30 kişilik ekibi çalışmaya başladı. Ancak Bizans İmparatoru Justinian (MS 527-565) döneminde yapılan kalenin surlarına Bizans bayrağı asılması tepkilere neden oldu.


Yaklaşık 50 kişilik grup, “Biz Müslümanız, kalemize Haçlı bayrakları asamazsınız" diyerek çekimi engellemeye çalıştı. Türkben polisi arayarak yardım istedi. Bu sırada kalabalığı yönlendiren bazı kişiler, “Surlara çıkıp bayrakları indirelim” dedi.


Bu sırada gelen resmi ve sivil polisler, sayıları artmaya başlayan öfkeli kalabalığı dağıttı. Tepkiler üzerine surlardaki Bizans bayraklarını indiren ekip, malzemelerini toplayıp bölgeden uzaklaştı.
 

Beklemedikleri bir tepkiyle karşılaştıklarını söyleyen Türkben, kendisinin de Kayserili olduğunu ve belgeselde bir Anadolu kenti olan Kayseri'nin tarihini de ele aldıklarını söyledi. Türkben şöyle devam etti:
"15 yıldır bu işi yapıyorum ilk kez böyle bir olayla karşılaştım. Bizans bayraklarını buraya asmamızın nedeni Bizanslılar tarafından yapılan bu kaleyle ilgili bilgi vermekti. Daha gerçekçi olması için o bayrağı oraya koymak zorundaydım. Sinema tadında bir belgesel olacaktı, diğer illerde de böyle tepki olursa belgeseli çekemeyeceğim. Ben de Müslümanım. İnsanlar bu belgeseli izledikten sonra faydalı bir iş olduğunu anlayacaklar” dedi.


Bilgisine başvurulmak üzere Emniyet Müdürlüğü Güvenlik Şubesi'ne çağrılan Türkben, çekimlerle ilgili olarak valilikten aldıkları izinleri gösterdi. Türkben, tepkinin organize bir hareket olmadığını, yoldan geçen kişilerin toplanarak galeyana geldiklerini söyledi.


Emniyet Müdürlüğü yetkilileri, film ekibinin meydana gelen olayla ilgili şikayetleri bulunmadığını, o nedenle gözaltına alınan olmadığını söyledi.

Milliyet, Haber: Ahmet Oğuz Gündüz, 18.09.2008


*****


KÜFFARIN BAYRAĞI KAYSERİ KALESİ'NE 'DİJİTAL' ASILACAK

 

Anadolu uygarlıklarını anlatan "Anatolia" adlı belgeselin çekimleri sırasında Kayseri Kalesi’ne asılan ve bir grup Kayserili vatandaşın galeyana gelmesine neden olan Bizans bayrakları, kaleye "dijital" ortamda asılacak.

Belgeselin çekimlerine 3 gün aradan sonra yeniden başlandı. Tarihi Saat Kulesi’nin önündeki çekimleri çok sayıda kişi izledi. Ancak vatandaşlar bu kez Kayseri Kalesi’nin surlarında haç şeklindeki Bizans bayrağının yerinde Türk bayrakları ve Atatürk posterlerini gördü. Belgeselin yönetmeni Tanyolaç Türkben, kaledeki çekimleri iptal ettiklerini belirterek, bayrakları dijital kurgu yöntemiyle yerleştireceklerini söyledi.

Hürriyet, Haber: Ahmet Oğuz Gündüz, 20.09.2008

TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Kahramanmaraş'ta düzenlenen operasyonlarda Roma dönemine ait taban mozaiği ele geçirildi.

 

Edinilen bilgiye göre, Kahramanmaraş Emniyet Müdürlüğü ekipleri, A.A. isimli şahsın evinin bodrum katında yaptığı kazılar neticesinde elde ettiği tarihi eseri para karşılığında satmak üzere müşteri aradığını tespit etti. Düzenlenen operasyonda A.A, Roma dönemine ait üzerinde hayvan ve insan motifleri bulunan taban mozaiği ile birlikte yakalandı.

Kahramanmaraş Kent Haber, Fotoğraf: Hürriyet, 18.09.2008

ASLANTEPE'DE TUNÇ DÖNEMİNE AİT YERLEŞİM YERİ BULUNDU

 

Dünyanın ilk sarayının bulunduğu Malatya'daki Aslantepe'de tunç dönemine ait bir yerleşim yeri, Hitit dönemine ait bina kalıntısı bulundu.

 

 

Kazı Başkanı İtalyan Profesör Marcella Frangipane, "Burada ortaya çıkardığımız sur duvarı eski tunç döneminden kalmış, bu da milattan önce 2900-2800 yıllarına denk geliyor. Bu tam tepe üstünde, akropol gibi bir duvar.'' dedi. Aslantepe'nin çok enteresan bir tarihe sahip olduğunu anlatan Frangipane, sur duvarının hemen yanında içinde ocak ve fırınların da bulunduğu büyük ev kalıntılarına ulaştıklarını söyledi. Ardından da, "Demek ki, bu tepe üstünde en büyük 3000-2500 yıllarına ait evlerden oluşan bir yerleşim yeri vardı, fırınlarda yemek yaptılar." ifadesini kullandı.

Zaman, 18.09.2008

KÜMBETTEN AĞAÇ ÇIKTI

 

Erzurum Cumhuriyet Caddesi’nde 14’üncü yüzyılda yapıldığı belirtilen Cimcime Sultan Kümbeti’nin çevresindeki 2 ev ve 4 işyeri, belediye tarafından 800 bin YTL bedelle istimlak edildi.

2 ev ve 4 işyerinin yıkılmasının ardından ortaya çıkan kümbetin üzerinden, içinde yetiştiği sanılan bir ağacın dalları görüldü. Yörede ’keverk’ olarak adlandırılan taş türünden inşa edilen kümbet üzerinde yeşeren otlar da ilginç bir görüntü oluşturdu.

 

Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri İrfan Salın, "Restore ve ışıklandırma sonrasında üzerindeki yeşillik ve otlarda temizlenecek" dedi.

Hürriyet, Haber: Onur Sağsöz, 17.09.2008

TAŞLAR KAYSERİ'DEN

 

 

Malatya'nın Battalgazi İlçesi'ndeki tarihi Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı'nın restorasyon çalışması sürüyor.

Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restorasyon çalışması 2007 yılında başlatılan Silahtar Mustafa Paşa Kervansarayı'nın restorasyonunun Ekim 2009 tarihinde tamamlanacağı bildirildi.
Kervansarayın ayakta duran kısımları yeniden onarılırken, kervansarayın esas projesinde olup da yıkılan bölümleri ise gerçeğine yakın olarak yeniden yapılıyor.

Restorasyonda kullanılan kesme taşların Kayseri'den getirildiği belirtildi.

1637 yılında IV. Murat’ın Vezirlerinden Silahtar Bosnalı Mustafa Paşa tarafından yaptırılmıştır. 68x76 metrelik bir alanda yer alır. Avluya giriş doğusundadır. Kervansaray kesme taştan yapılmış üzeri Tonoz sistemi ile örtülmüştür. Yazlık (açık) ,kışlık (kapalı) mekanları vardır. Her ikisi de dikdörtgen planlıdır. Doğudaki giriş üzerinde yer alan ve bir yandaki basamaklarla çıkılan mescidin konumu özgündür. Revaklı cephenin ortası havuzludur. Ana kapının iki yanında iki hancı odası bulunur. Doğuya bakan Revaklı cephede altısı bir yanda , altısı da diğer yanda olmak üzere 12 ocaklı dükkan veya oda vardır.
Malatya Haber, 17.09.2008

'İSTANBUL 2010' HARCANIYOR

Eylülle birlikte kültür ve sanat etkinlikleri de yoğunlaştı... İstanbul’dakilerin ortak özelliği, “Avrupa Kültür Başkenti” vurgulamaları. Davetiyelerinde, afişlerinde hep “2010 logosu”... Öyle görünüyor ki 2010’un tek farkı, kültür ve sanat etkinliklerindeki “artış” olacak. Sergiler, gösteriler, konserler baş döndürecek. Ancak, bununla yetinilmemesini; 2010’a asıl yakışanın “kentin tarihten gelen kültür zenginliğini çağdaş yaşamla buluşturacak projeler” olacağını bir türlü anlatamadığımız “yetkililer” de o salondan öbür galeriye koşturmaktan yorgun düşecekler...

 

Oysa aynı yorgunluk, bir bakıma her zaman gerçekleşebilecek etkinlikler için değil, doğrudan Avrupa Kültür Başkenti olma “gerekçesi”ne ve “amacı”na uygun çalışmalarla yaşanmalı... Ne var ki bunun için de artık çok geç. Böylesine önemli bir başkentliğin “temel sorumlulukları”na uygun hazırlıkları kalan bir yılda gerçekleştirmek mümkün görünmüyor... Peki, neler yapılmalıydı?

 

AB’nin resmi beklentisi

Sorunun yanıtını, AB’nin “Avrupa Kültür Başkentleri” başlıklı resmi metninden kim bilir kaçıncı kez yine birlikte okuyalım: “Avrupa Kültür Başkentleri, Avrupa kentlerinin ortak kültürel mirasını değerlendirmek programıdır. Temel hedef, geçmişe ait ve çağdaş kültürel değerlere çok fazla sayıda kentlinin erişebilmesini sağlamaktır. Bu nedenle topluma ait alanlar rehabilite edilmelidir..”

Tarihi kentler için “Avrupa mirası” kavramı, Avrupa Konseyi’nin 25. kuruluş yılı anısına 1975’te başlatılan “Ortak Mirasımız” kampanyasının ürünüdür. İlerleyen yıllardaki uluslararası sözleşmelerde de her ülkenin öncelikle tarihi kent dokularını ve mimarlık değerlerini yaşatarak korumaları, “Avrupalı olma sorumluluğu” sayılmıştır.

 

Bu nedenle yine AB bakın ne diyor: “Kentlerimiz yüzyıllardır insanlara ışık saçmış, büyülemiştir. Kültür Başkenti adaylığında, kentin tarihi mirasının değerlendirilmesi ve buna kent halkının da katılımının sağlanması konusunda kesin teminat verilmelidir...”

 

Nitekim İstanbul’un 2010 adaylığında da “konserler ve gösteriler”den önce “2600 yıllık Avrupa kenti olma ve buna dayalı kültürel kimliğini belgeleyen tarihsel mirasının önemi” belirtilmişti... Bu sayede kazanılan 2010’un gerekçesi de aynı birikimin “Avrupa mirası” olarak sahiplenilmesi ve toplumla daha fazla buluşmasını sağlayacak projelerin gerçekleşmesiydi.

 

‘Yanıtsız’ sorular

Şimdi soralım... 2010 için örneğin Zeyrek ya da Süleymaniye gibi yıllardır çökmeye terk edilen tarihi semtlerde kaç sokak kurtarılmakta; kaç konak restore edilmekte; hangi tarihi çevre düzenlemeleri yapılmakta ve AB’nin deyişiyle “topluma ait alanlar”a yönelik ne gibi kentsel tasarım projeleri uygulanmaktadır?

 

Örneğin 1997’de Avrupa Kültür Başkenti olan Selanik, apartmanların altındaki antik dokusunu meydanlarda ve caddelerde arkeolojik parklar yaratarak gün ışığına çıkardı. AB kaynaklarını tarihi dokusunun çağdaş yaşamla kucaklaşmasına ayırdı...

 

Benzer şekilde 2004’te Cenova, hemşerisi Kristof Kolomb’un yaşadığı semti canlandırarak turizme açarken, 2008’de de Lüksemburg zaten korunan tarihi peyzajına “uyumlu” modern mimari örneklerini “kültürel süreklilik” programıyla onurlandırdı...

 

Söyler misiniz, İstanbul için ne yapılıyor? Sakın “Tarlabaşı” denmesin; hem 2010’la ilgisi yok; hem de zaten duyarlı uzmanların “koruma değil dekoratif kandırmaca” dedikleri, ruhsuz bir turistik rant projesi... Benzer şekilde “Fener-Balat” da denmesin; çünkü orası da 1996’daki Habitat Zirvesi’nde karar verilen ve dönemin Fatih Belediye Başkanı Sadettin Tantan’ın başlattığı bir UNESCO projesi...

 

Yani, 2010’da, kentin uygarlık değerlerinin yok oluştan kurtarılmasını sağlayacak hemen hiçbir çaba yok; hatta “niyet” bile yok! Onca güçlükle ayrılan bütçeyi, AB kaynaklarını ve en önemlisi de heyecanı, hevesi “harcıyor”uz, aldıran yok! İstanbul için Avrupa Kültür Başkenti hazırlıkları, kentsel mirasımıza karşı süregelen duyarsızlığın doruktaki son örneği olarak tarihe geçiyor...

Cumhuriyet, 17.09.2008

TAHMİS'İN RESTORASYONU BAYRAMDAN SONRA

 

 

Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından restore ettirilen vakıf eserleri arasında bulunan Tahmis Kahvesi’ndeki restorasyona Ramazan Bayramı’ndan sonra başlanacağı öğrenildi.

 

1640 yılında Sancak Beyi Mustafa Ağa tarafından yaptırılan tarihi Tahmis Kahvesi, Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından restore ettirilecek tarihi eserler projesine dahil edilmişti. Gaziantep’in Kozluca Mahallesi eski buğday arsasının kuzeyinde yer alan Tahmis Kahvesi, Mevlevihane’ye gelir amaçlı yaptırılan dükkanlardan yalnızca bir tanesi. Gaziantep Şer’i Mahkeme Sicil kayıtlarına göre Tahmis Kahvesi’nin, 1635 tarihli vakfiyesi ve Mevlevihane’nin semahane kapısı üzerindeki 1638 tarihli Farsça kitabesinden “Ayıntab Sancak Beyi Türkmen Mustafa Ağa Bin Yusuf” tarafından yaptırıldığı biliniyor.

 

Mevlevihane’ye ait han ve dükkanlar 1901–1903 tarihleri arasında iki büyük arsada çıkan yangında yandığı belirtilirken, bu tarihlerde postnişin olan Feyzullah oğlu Şeyh Mehmet Münip Efendi’nin 1904 yılında kendi parasından 130 bin kuruş harcayarak Buğday Hanı, Tahmis Kahvesi, bir süpürgeci odasıyla, 33 dükkanı yeniden yaptırarak Mevlevihane’ye bağışladığı kayıtlarda yer alıyor. 

 

Tahmis Kahvesi’nin en önemli özelliklerinden bir tanesi de müşterilerinin uzun yıllar bu mekandan kopamaması. Müdavimlerin büyük bir bölümü 40 yıllık müşteri olma özelliğini taşırken, 50–60 yıllık müşterilerde bulunuyor. Tarihi Tahmis Kahvesi’nin restorasyonuna sevinen müdavimlerin tek üzüntüsü restorasyon süresince kahvenin kapanacak olması. Bu arada Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından restoresi yapılacak Tahmis Kahvesi’ndeki çalışmaların Ramazan Bayramı sonrası başlayacağı belirtildi.

Gaziantep Hakimiyet, 17.09.2008

NOEL BABA MÜZESİ KAZILARI

 

Antalya'nın Demre İlçesi'ndeki Noel Baba Müzesi'nde yapılan kazılarda, tarihe ışık tutacak yeni sikkeler bulundu.

 

Demre'deki Noel Baba Müzesi, en çok ziyaret edilen ören yerlerinin başında geliyor.

 

Müzede tarihe ışık tutmak için 20 yıldır kazı çalışmaları sürüyor. Kazıların bu yılki bölümünde ise yapının tarihine ışık tutacağı belirtilen yeni sikkeler bulundu.

 

Noel Baba Müzesi'ni bu yıl yaklaşık 344 bin yerli ve yabancı turist ziyaret etti.

Trt/Haber, 17.09.2008

İSOS HARABELERİNDE KAZILAR SÜRÜYOR

 

Hatay'ın Erzin İlçesi'ndeki 5 bin yıllık İsos harabelerinde kazı çalışmaları sürüyor.

 

Hatay İl Kültür ve Turizm Müdürü Nizametten Duran, İsos harabelerinde yapılan kazı çalışmasında genç Roma dönemine ait soğuk, ılık ve sıcak su sistemlerinin bulunduğu söyledi. Ekipte 3 müze görevlisi ile 28 işçinin görev yaptığını belirten Duran, kazıda bereket tanrıçası olarak bilinen Artemis mozaiğinin bir bölümünün ortaya çıkarıldığını anlattı.

Zaman, 17.09.2008

TARİHE SAYGI GÖSTEREN KİŞİ VE KURUMA ÖDÜL

 

İzmir Büyükşehir Belediyesi’nce verilen ‘Tarihe Saygı Yerel Koruma Ödülleri’ 6’ncı yılına girdi. Tarihi yapıların korunmasını özendirmek hedefiyle düzenlediği büyük yarışmanın bu yılki katılımcı sayısı 30’u buldu.

 

Hem tarihi mirasa sahip çıkılması konusunda yerel yönetimlerin üstlendiği sorumluluk bilincini göstermek hem de tarihe sahip çıkanları ödüllendirmek amacıyla açılan yarışmanın Seçici Kurulu, ilk toplantısını gerçekleştirdi. Seçici     Kurul, yapıları tek tek inceledikten sonra sonuçları önümüzdeki hafta açıklayacak.

Milliyet Ege, 17.09.2008

BETON SIVAYLA RESTORASYON!





İznik’teki tarihi Ayasofya Müzesi restorasyonu, görenleri hayrete düşürüyor. Kubbeleri betonla kaplanan müzenin minaresi de betonla sıvanmış halde...

 

Milattan sonra 325 yılında Ayasofya Kilisesi’nde toplanan Konsül’den dolayı Hıristiyan dünyası için kutsal sayılan Ayasofya Müzesi, geçen yıla kadar harabe haldeydi.


Bursa Vakıflar Bölge Müdürlüğü müzenin restore edilmesine karar verdi ve 2007 yılında müze, restorasyon kapsamına alındı. Ancak aradan geçen sürede yapılan restorasyon çalışmaları, müzeyi tarihi dokusuyla korumak yerine günümüz modern binalarına döndürdü. 

Restorasyonu gerçekleştiren İY-KA İnşaat şirketi, müzeye girişe izin vermiyor. Müzeyle ilgili çalışma yapmak isteyen gazeteciler bile içeri alınmıyor. Bizans dönemi yapılarını kapsayan envanter çalışması için ağustos içinde müzeye giden Türkiye Arkeolojik Yerleşmeleri (TAY) Projesi yetkilileri dahi içeriye girmeyi başaramadı. Konuyla ilgili olarak kaymakamlık ve belediyeden de yardım göremeyen uzmanlar, çareyi tespitlerini müze dışından bakarak yapmakta buldu. Uzmanlar, sadece müzenin dışından bakarak bile gözlemleyebildikleri uygunsuzlukları şöyle kaleme aldı:


“Neredeyse bütün duvarlarından elektrik kabloları çıkan, üstü basit, eğreti bir kırma çatıyla örtülen, kubbelerinin üzerine beton dökülen, bütün açıklıkları camla kapatılan ve bu camlama işlemi için yapının özgün duvar örgüsüne büyük zarar verilen, minaresi alakasız bir şekilde yeniden inşa edilen, apsisin orta penceresi yıkılarak park tarafına kapı açılan ve hepsinden önemlisi çok kötü bir ‘restorasyon’ uygulaması altındaki Ayasofya’nın akıbeti ne olacak?”


TAY proje ekibinin soruları bununla da sınırlı kalmadı. Ekip resmi internet sitesinden “Bir başkentin yok oluşu” isimli bir dosyayı okuyucularına duyurdu. Bu dosyanın içinde Ayasofya’da yaşananlar tek tek anlatılırken şu sorular soruldu:


“Yapıya kimseyi sokmayan müteahhit kimdir ve kaymakamlıkla, belediyeyle ve müzeyle nasıl bir protokol yapmıştır? Basında ve çeşitli çevrelerde yapıda geri dönülemez etkiler yapan minarenin, üst örtünün yıkılma kararı çıkacak, gibi haberlerin gerçeklik payı var mıdır? Bunun hesabını kim ödeyecektir? ‘Bir yapı yapalım, güzelleştirelim’ derken bu kadar zarar veren bir zihniyet, acaba yaptığını yıkarken nasıl zararlar verecektir?”

İnşaatın önündeki tabeladaki bilgiler dikkate alındığında restorasyon çalışmasının Nisan 2008’de bitmesi gerekiyordu. Ancak aradan geçen 5 ayda restorasyon bitmedi. 375 bin YTL’ye restore edildiği bilgisine yer verilen tabelada dikkat çekici bir bilgi de “Ayasofya Cami” ibaresi. Çünkü tabelanın hemen yanında da bakanlığın tanıtım tabelasında “Ayasofya Müzesi” yazıyor. İznik Kaymakamlığı, müzenin ne zaman ziyaretçilere açılacağından habersiz. Bursa Vakıflar Bölge Müdürlüğü yetkilileri ise yıl sonuna kadar müzenin ziyarete açılacağını söyledi.

Milliyet, Haber: Ömer Erbil, 17.09.2008

AKHİSAR'DA ANTİK SERAMİKLER BULUNDU

 

Manisa’nın Akhisar İlçesi’nde yürütülen arkeolojik kazı çalışmalarında, Çağlak Kalesi yakınlarındaki Kazımçeşme Mevkii’nde, ‘Neolitik Dönem’e ait seramik parçaları bulundu.

 

Adnan Menderes Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Engin Akdeniz, şu bilgileri verdi: “Yöredeki arkeolojik kazılar; Manisa Valiliği, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Müze Müdürlüğü, Akhisar, Kula, Karakurt ve Güneşli belediyelerinin destekleriyle sürüyor. Eski göl ve akarsu yataklarına yönelik jeomorfolojik çalışmaların da yapılması gerekir.”

Milliyet Ege, Haber: Haldun Akyüz, 17.09.2008

ANADOLU'NUN EN YAŞLI KAZISI MAGNESIA

 

 

Anadolu'nun en eski kazı alanı olan Aydın'daki Magnesia antik kentinin yaşam alanları ortaya çıkarıldı.

 

Kazılarda, mermer gladyatör başı, bronz heykel ayağı ve çok sayıda parça bulundu. Tarih boyunca çeşitli uygarlıklara ev sahipliği yapan Anadolu, adeta bir açıkhava müzesi niteliği taşıyor.

Bunlardan biri de Aydın'ın Germencik İlçesine bağlı Ortaklar beldesindeki Magnesia Antik kenti.

Buradaki kazı çalışmalarının geçmişi 166 yıl öncesine kadar uzanıyor.

 

Son dönemdeki kazılarda Bazilika, Artemis Kutsal Alanı, tören alanı, kutsal kaynak ve mezar anıtları bulundu.  Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr.Orhan Bilgöl, "Ortaya çıkanlar turizm açısından da geleni mutlu etmeye başlayan bir görünüm kazandı. Buraya gelenler Magnesia'yı terk edemeyecekler ve memnun ayrılacaklar."

 

Antik kent ortaya çıkarılan çehresiyle sayılı ören yerlerinden biri haline geldi.

Trt/Haber, 17.09.2008

ANADOLU'NUN EN BÜYÜK ANITSAL YAPISI BULUNDU





Çorum'un Ortaköy İlçesi'ndeki Şapinuva ören yerlerinde sürdürülen kazı çalışmalarında, Anadolu'nun en büyük anıtsal yapılarından biri olan "Ağılönü Kutsal Alanı"nın gün ışığına çıkarıldığı bildirildi.

 

Şapinuva Kazı Başkanı Prof.Dr. Aygül Süel, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Kültür ve Turizm Bakanlığının izni ile Ankara Üniversitesi tarafından Şapinuva Ören Yeri'nde kazı çalışmalarının 18 yıldır devam ettiğini söyledi.

Temmuz ayında başladıkları 2008 yılı kazı çalışmalarını bu ay sonunda bitireceklerini belirten Prof.Dr. Süel, 50 kişilik bir ekiple sürdürülen çalışmaların, Ağılönü mevkisi ve Tepeler Arası mevkisinde bulunan "A Binası"nda devam ettiğini kaydetti. Prof.Dr. Süel, kazılarla bölgede Hitit kültür ve medeniyetiyle ilgili önemli tarihi eserlerin gün ışığına çıkarıldığını aktardı.

Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Çorum Valiliğinin destekleriyle bölgede yapılan restorasyon ve çevre düzenleme çalışmalarının da sürdürüldüğünü kaydeden Prof.Dr. Süel, şu bilgileri verdi:
"Şapinuva, tıpkı Hattuşa gibi Hititlerin başkentlerinden birisiydi. Büyük Kral'ın oturduğunu tespit ettiğimiz yerde çok sayıda bina kalıntısına ve çeşitli eserlere ulaştık. Çünkü Şapinuva, dönemin en önemli idari ve dini merkezlerinden birisiydi.

9 kilometrekare bir alanı kaplayan Şapinuva'da ilk kazı çalışmaları 1990 yılında başladı. Stratejik bir noktada yer alan ören yerinde bugüne kadar 4 bin civarında çivi yazılı Hitit tableti çıkarıldı. Tabletlerden elde edilen bilgiler ve devam eden kazı çalışmaları neticesinde Hititlerle ilgili daha önemli ipuçlarına ulaşacağımıza inanıyorum."

Prof.Dr. Süel, bölgede devam eden kazı çalışmalarında Hititlerin yeraltı ve gökyüzü tanrılarına yakarış amacıyla düzenledikleri törenlerin yapıldığı, Anadolu'nun en büyük anıtsal yapılarından biri olan "Ağılönü Kutsal Alanı"nın gün yüzüne çıkarıldığını belirtti.

Hititlerin dinsel amaçlı olarak kullandığı tahmin edilen geniş taş döşeli alanın yüzde 99'unun ortaya çıktığını vurgulayan Prof.Dr. Süel, bilim dünyasında merak uyandıran mimari yapıyla ilgili araştırmaların sürdüğünü söyledi.

Prof.Dr. Süel, yaklaşık 3 dönüm alanı kaplayan taş döşeli alanın kazı sezonu sonuna kadar tamamen gün ışığına çıkarılacağını sözlerine ekledi.

Cnn Türk, 17.09.2008

ADALET KASRI MÜZE OLACAK





Edirne Barosu Başkanı Coşkun Molla, Tarihi Kırkpınar Yağlı Güreşleri’nin yapıldığı Sarayiçi mevkisindeki Adalet Kasrı’nın müze olarak düzenlemenin en büyük arzuları olduğunu belirtti.
Coşkun Molla, yaptığı açıklamada, Edirne Valiliği aracılığıyla Adalet Kasrı’nın baroya tahsis edilmesi yönünde yaptıkları başvuruya, kiralama yöntemiyle verilebileceği yanıtını aldıklarını söyledi.


Tarihi Adalet Kasrı’nı kiralama yöntemiyle aldıkları takdirde restorasyonu için gerekil olan ödeneği bulamayacakları kaygısıyla, buranın restore edilerek kendilerine tahsis edilmesini isteyen ve bu yönünde girişimlerinin devam ettiğini belirten Molla, şunları kaydetti:


“Kültür ve Turizm Bakanlığı, tarihi binayı ancak kiralama yöntemiyle verebileceği yönünde bir görüş bildirdi. Bu şekilde alığımız takdirde binanın restorasyonu için gerekli ödeneği bulamayız. Adalet Kasrı’nı müze olarak düzenlemek en büyük arzumuz. O zaman Türkiye Barolar Birliği’nin de maddi desteğini alacağız. Burası ülkemizin örnek bir Adalet Müzesi olacak. Hem Edirne hem de ülkemiz bundan kazançlı çıkacak.”


Adalet Kasrı’nın Adalet Müzesi’ne dönüştürülmesi için gerekli olan projeleri hazırlayıp ilgili birimlere sunduklarını bildiren Molla, şunları söyledi:
“Adalet Müzemizde Cumhuriyet öncesi ve sonrası bölümler oluşturulacak. Cansız mankenlerle o dönemleri anlatan mahkeme salonu, kadı ve arzuhalcilere yer verilecek. Bunlar değişik obje ve panolarla desteklenecek.”


Molla, Adalet Kasrı’nın müzeye dönüştürme fikrinden vazgeçmedikleri için ilgili kurum ve kuruluşlarla temaslarını sürdürdüklerini kaydetti.

Edirne Internet Gazetesi, 17.09.2008

'ROMANTİK KENT' NYSA'DA KAZILAR SONA ERDİ





Aydın'ın Sultanhisar İlçesi'nde bulunan ve 101 yıldır devam eden Türkiye'nin en eski kazılarından Nysa Antik Kenti'nde sezon sona erdi.

 

Nysa Antik Kenti'nde 1992 yılından itibaren Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü adına, kazı ve restorasyon çalışmalarını sürdüren ekipte yer alan ve bu yılki kazılara başkanlık eden Ankara Üniversitesi Dil ve Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Musa Kadıoğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, kazıların bu yıl 15 Temmuz-30 Ağustos günlerinde yapıldığını söyledi.

Doç.Dr. Musa Kadıoğlu, bu yılki çalışmaların ağırlık noktasının, antik tiyatroya ait sahne binasının restorasyonu, kütüphane yayın çalışmaları, Gymnasyum ile meclis binasındaki kazı ve restorasyon çalışmalarının oluşturduğunu, 2008 yılı çalışmalarında yerli ve yabancı ekiplerin farklı disiplinden bilim adamlarının da görev aldığını belirtti.

Nysa'da ilk kazının Alman Demiryolu Mühendisi Valten Von This tarafından başlatıldığını ve 9 yıl sürdüğünü, Yunan işgali sırasında Yunanlı Arkeolog Kruniotis'in 2 yıl kazı yaptığını ve bu kazı sonuçlarının yayınlandığını ifade eden Doç.Dr. Musa Kadıoğlu, Türklerin 1960'da İzmir Müze Müdürlüğünün öncülüğünde ilk kez bölgeyi kazdıklarını vurguladı.

Nysa Antik Kenti'nin 2300 yıl önce Hellenistik dönemde kurulduğunu, kentle ilgili birçok bilgiyi Nysa'da eğitim görmüş antik coğrafyacı Srabon'dan öğrendiklerini belirten Doç.Dr. Kadıoğlu, Yunanistan'dan gelen 3 kardeşin kurduğu, 3 ayrı kentin birleşmesiyle Nysa'nın, MÖ 3. yüzyılda hayat bulduğunu söyledi.

Nysa'nın tarihinin MÖ 3. yüzyıla gitmesine rağmen kentin üst üste kurulması nedeniyle MÖ 1'inci yüzyıla ait bulguların çıkarılabildiğini ifade eden Doç.Dr. Kadıoğlu, en eski bulunan yapıların Agora, Meclis Binasi, Anfi Tiyatro olduğunu kaydetti.

Nysa kütüphane binasının Batı Anadolu'nun en iyi korunmuş kütüphanesi olduğunu 2 katının ayakta olduğunu ve 2007 yılında çıkarıldığını belirten Doç.Dr. Musa Kadıoğlu, şunları ifade etti:
"101'inci yılını kutladığımız kazılarda önemli bulgular elde ettik. Bu yıl özellikle antik kentin cadde sokak sisteminin araştırılmasına yönelik meclis binacı çevresinde jeoradar kullanarak ölçümler yapıldı. Jeoradar sonuçlarına göre antik kentteki cadde sokak sistemi anlaşıldı. Elimizdeki pastanın büyüklüğünü bilmiyoruz. Kentin büyüklüğü 1 kilometrekare.

Kentin merkezinde kamu binalarını çıkardık. Meclis binasının yüzde 85'i gün ışığında. Agoranın dörtte biri, tiyatronun ve kütüphanenin tamamı, Gymnasyumun az bir kısmı, stadyumun yirmide biri ortaya çıktı. Kentin tamamı bilinmediği için kent hakkında (kentin şu kadarını gün yüzüne çıkardık) diyemiyoruz. Ancak Nysa Hyerapolis'ten (Denizli) Efes'e kadar uzanan alanda en güçlü kentlerden bir tanesiymiş."

Doç.Dr. Musa Kadıoğlu, kazı dünyasının ünlü isimlerinden Ordinaryüs Profesör Ekrem Akurgal'ın Nysa'yı "Romantik bir kent" olarak tanımladığını, mutlaka görülmesi ve gezilmesi gereken bir kent olduğunu ifade etti.

Bu yılki kazılarda özellikle meclis binası ve antik tiyatroda önemli kazı ve restorasyon yapıldığını belirten Kadıoğlu, kazıların tamamlanmasından sonra bazı eserlerin zarar görmemesi için joetekstil ve kumla üzerlerinin kapatılarak, korunduğunu vurguladı.

Kadıoğlu, Nysa meclis binasının diğer kentlerdeki meclis binalarından farklı olarak girişinin güneyden değil, doğu yönünden olduğunu, meclis binasının batı duvarlarının tespit edildiğini, meclis binasında mozaiklerin bu yıl gün ışığına çıkarıldığını dile getirdi.

Nysa'dan çıkan envanterik değerdeki eserlerin Aydın Müzesi'nde sergilendiğini belirten Doç.Dr. Musa Kadıoğlu, bu yıl çok önemli dört alanlarda kamulaştırmalar yapıldığını sözlerine ekledi.

Kazı notları
Almanya Freiburg Albert Ludvig Üniversitesi Öğretim Üyelerinden Prof.Dr. Volker Michael Stürocka ve ekibinin 2002 yılından itibaren sürdürdükleri kütüphane çalışmalarına bu yıl da devam ettikleri öğrenildi.

Almanya Western Ontario Üniversitesi'nden Dr. Martin Beckmann, antik kentin Gymnasium'unda kazı ve araştırmalarına ilk kez 2008 yılı kazı sezonunda başladıkları ve bu çalışmalarına 3 yıl devam edecekleri bildirildi.

Bu yılki kazı ve restorasyon çalışmaları Kültür ve Turizm Bakanlığı Bakanlık Döner Sermaye İşletmeleri Merkez Müdürlüğü (DÖSİM), Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, Sultanhisar Kaymakamlığı ve İlçe Özel İdaresi, TÜBİTAK, Yaşar Eğitim ve Kültür Vakfı ile Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Sultanhisar Belediyesi ve Jantsa AŞ'nin katkılarıyla yapıldı

Cnn Türk, 17.09.2008

İNGİLİZ RESSAM HIRST, PICASSO'YU GEÇTİ

 

 

Sotheby's'in Londra'da düzenlediği müzayedede Hirst'ün Altın Buzağı adlı tablosu, bu ressamın yapıtları bağlamında rekor fiyattan alıcı buldu.

Başı altın disk ile süslenmiş bir boğayı formaldehit tankının içinde resmeden Altın Buzağı adlı tablo 10 milyon 35 bin sterlinden alıcı bularak bir rekor kırarken, yine aynı müzayedede 54 yeni eserini toplam 70 milyon 55 bin sterline satan 43 yaşındaki Hirst, tek bir ressam için düzenlenen müzayedelerde eserlerini en yüksek fiyattan satan ressam olma rekorunu da eline geçirmiş oldu.

Bu konuda eski rekor 1993 yılında 88 tablosunu 32 milyon dolara satan ünlü İspanyol ressam Pablo Picasso'ya aitti.

Sotheby's'in düzenlediği müzayedede 223 yeni eserini satışa sunacağını açıklayarak bir anda tüm sanat dünyasını yerinden oynatan Hirst, eserlerinin rekor fiyattan satılmasının ardından yaptığı açıklamada "ben piyasanın herkesin bildiğinden daha büyük olduğunu düşünüyorum. Sanatı seviyorum. Bu gösteriyor ki bu konuda yalnız değilim ve gelecek herkes için çok aydınlık görünüyor" diye konuştu.

Cnn Türk, 16.09.2008

PERU, SACSAYHUAMAN KALESİ'NDE 19.000 ESER BULUNDU

 

Peru Milli Kültür Enstitüsü tarafından açıklandığına göre Sacsayhuaman Kalesi’nde son dönem kazıları sırasında, aralarında iki altın heykel, 18 metal ve kuvartz parça da olan 19.329 törensel eser bulundu. Kazıların yapıldığı alan turistler için çok önemli bir yer ve aynı bölgede daha önce yapılan kazılarda da Killke Kültürü’ne 6.000 farklı seramik eser bulunmuştu. Bu defa bulunan eserler arasında insan dişinden hayvan kemiklerine kadar akla gelen her türlü malzeme ile yapılmış binlerce boncuk da var.

 

Arkeologlar ayrıca bir küpün içinde hocker durumunda bir iskelet, yanında İnka tarzı küçük bir kap ve törensel bir tabak da buldular. 

Living in Peru, 12.09.2008

STONEHENGE'DE HAYVAN KALINTILARI

 

İngiliz araştırmacılar, ünlü Stonehenge kalıntılarına yakın bir bölgede, Galler ve İskoçya gibi uzak topraklardan getirilmiş büyükbaş hayvanların kalıntılarına rastladı. İngiliz  Jeoloji Topluluğu’ndan  Jane Evans, Stonehenge yakınlarında bulunan ve MÖ 3000 civarında yapıldığı tahmin edilen Durrington Duvarı"nın çevresinden çıkarılan hayvan diş ve kemiklerinden, bölgenin kutsal ayinler düzenlenmesinden en az 500 yıl öncesinde büyük festivallere ev sahipliği yaptığını belirlediklerini belirtti. Evans, MÖ 2500 yıllarında ilk sıra taşların getirildiği Stonehenge’in bulunduğu bölgeyi ziyaret edenlerin, büyükbaş hayvanlar getirdiğini ve bu hayvanların kurulan dev ateşlerde pişirildiğini kaydetti. Önceki araştırmalarda Stonehenge’in zengin ve soylu kişilere ayrılmış özel bir mezarlık bölgesi olduğu ortaya çıkarılmıştı.

Birgün, 16.09.2008

HARPUT ZİNDANI İÇİN ARAMA

 

 

Elazığ'da Harput iç kale arkeoloji kazıları 4. yılına girerken, kazıyı sürdüren Prof.Dr. Veli Sevin, Osmanlı Darphanesi ve dünyaca ünlü Harput Zindanı'nı ortayı çıkarmak için çalışmaların devam ettiğini söyledi. 

Elazığ'ın Harput Kalesi'nde kazı çalışmaları aralıksız sürerken, dünyaca ünlü Harput Zindanı ve Osmanlı Darphanesi ortaya çıkarılmaya çalışılıyor. 

Kazı çalışmaları hakkında bilgi veren Prof.Dr. Veli Sevin, Elazığ Kültür ve Elazığ Müze Müdürlüğü adına yapılan kazının 4. yılını sürdürdüğünü belirterek, "20 kadar işçi ile çalışıyoruz. Daha ileride sayımız biraz daha artabilir. 2008'deki amacımız, Osmanlı mahallesinin ekonomik ilişkilerini atölyelerini dükkanlarını ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Çok ilginç bir durumla karşı karşıyayız. Şu ana kadar, 15-20 kadar konuttan oluşan bir mahalle burası, nerdeyse konut sayısı kadar atölye dükkan ile karşı karşıya kaldık. Bu mahallenin tipik bir Osmanlı mahallesi olmadığı anlaşılıyor. Bu kazılarda en büyük amaçlarımızdan birisi de özellikle 16.Yüzyıl'da para basmış olan Harput Darphanesi'nin bulunduğu yeri ele geçirmeye çalışıyoruz. Darphanenin varlığını zaten biliyoruz. Ama Arkeolojik buluntularda ortaya koymak,gerçekten bir Osmanlı Darphanesinin, İstanbul dışında oluşan bir darphanenin şekli nasıldı? Nasıl para basıyordu? Bu detayları öğrenmeye çalışıyoruz. Bu mekanda madencilik faaliyetlerinin de olduğunu da tespit etmiş bulunuyoruz" dedi.

Prof.Dr. Veli Sevin, Harput'un darphane dışında zindanı ile ünlü olduğuna dikkat çekerek, "Harput hem Orta Çağ'da hem de Osmanlı döneminde zindanı ile ünlü. Çünkü, Urfa Haçlı kontu, ve Kudüs haçlı kralı Artuklu beyi Belekgazi tarafından esir edilip bu zindana kapatılıyor. Bu zindan da kalemizin hemen girişinde bir dehliz halinde karşımıza çıktı. Tam zindanı bulmuş değiliz ama,büyük bir ihtimalle dehlizin sonunda bir kapı ve sonrada dünyaca ünlü zindanı bulacağımızı ümit ediyorum" ifadelerini kullandı.

Elazığ Kent Haber, 16.09.2008

KIZIL KİLİSE'YE RESTORASYON İSTEMİ

 

Yıldız Teknik Üniversitesi (YTÜ) Mimarlık Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. İsmet Ağaryılmaz, Dünya Anıtlar Fonu'nun (World Monuments Fund-WMF) 2008 yılı için ''Dünyada En Fazla Tehlike Altında Bulunan 100 Tarihi Eser Listesi''nde Türkiye'den 5 eser bulunduğunu, bunlardan birinin de ''Kızıl Kilise'' olduğunu söyledi.

Kızıl Kilise'nin restorasyonu için ön hazırlık çalışmalarına başladıklarını ifade eden Ağaryılmaz, ağustos ve eylül aylarında Aksaray Müzesi uzmanları ve Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesinden Öğretim Üyesi Doç.Dr. Gülgün Köroğlu ile birlikte kazılar yaptıklarını bildirdi.

Ağaryılmaz, kazı çalışmalarının öncelikli olarak kilisenin batısında bulunan narteks alanının içinde ve dışında yapıldığını ifade ederek, şunları kaydetti: ''Narteksin mevcut temellerini açığa çıkartırken, içeride ve dışarıda topraktan üretilmiş buluntulara rastladık. Yine kilisenin temelinde 25 santimetre aşağısına kadar zemin araştırması yaptık. Kilisenin içinde de yüzey temizliği yaptık. Yapıya ait mimari kalıntıları özenle mekanda korurken, foto ve çizimlerini yaparak belgeledik. Restore çalışmasına geçildiğinde bunları tek tek kilise yapısındaki yerlerine koyacağız. Kilisenin dış çevresinde yapılan çalışmalarda ise temel kotunun korunduğu ve oturma olmadığı saptandı. Bu yapılan çalışmalar restore projesi için önemli veri niteliği taşıyor.''

Restore çalışmalarına projenin Konya Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun onayından sonra başlanacağını anlatan Ağaryılmaz, onay alındıktan sonra, Fransız gönüllülerin kurduğu Kapadokya Dostları Derneği ve Avrupa'nın çeşitli ülkelerinden yapılacak yardımlarla, restore çalışmalarının başlayacağını belirtti.

Ağaryılmaz, ilk olarak kilisenin tavanının restoresini planladıklarını dile getirerek, ''1500 yıldır ayakta kalmayı başarmış Kızıl Kilise'nin kubbesinde yıkılma tehlikesi olduğu için ivedilikle restore edilmesi gerekiyor. Kubbeden alınan parçalar nedeniyle göçmeler oluşmuş. Kubbeden başlayıp, diğer kısımları etap etap restore etmeye devam edeceğiz'' diye konuştu.

Kızıl Kilise'nin bin 500 yıldır dağlarla çevrilmiş bir ovanın ortasında tek yapı olarak her türlü olumsuz koşullara rağmen ayakta durduğunu vurgulayan Ağaryılmaz, kilisenin yerli ve yabancı turistlerin yoğun ilgisini çektiğini sözlerine ekledi.

Cumhuriyet, 16.09.2008

TARİHİ ESER KAÇAKÇILIĞI

 

Çanakkale'de Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı Kaçakçılık ve Organize Suçlar Şube Müdürlüğü ekiplerinin gerçekleştirdikleri operasyonda 130 adet tarihi eser ele geçirildi.

Yapılan takip sonunda H.Y.E'ye ait ev, işyeri ve aracında yapılan aramada çeşitli dönemlere ait 130 adet heykel, heykel başı, sikke, haç, çanak ve altın taçtan oluşan tarihi eser ele geçirildi.

Suça karıştıkları iddia edilen C.Ş ve H.Ö de yakalandı. Şahıslar hakkında yasal işlem başlatıldı.
Haber Ekspres, 16.09.2008

UŞAK'TA TARİHİ ESER VE SAHTE PARA OPERASYONU: 7 GÖZALTI

 

Uşak'ta düzenlenen operasyonda ev iş yerlerinde tarihi eser ve sahte para ele geçirilen 7 kişi gözaltına alındı. Uşak Kaçakçılık ve Organize Suçlar Şube Müdürlüğü ekipleri, üç ay süren çalışmanın ardından kent merkezi, Sivaslı İlçesi, Eldeniz beldesi ve Kalfa Köyünde belirlenen ev ve iş yerlerine eş zamanlı operasyon düzenledi. Evlerdeki aramalarda, 45 adet sahte 20 YTL'lik banknot, 2 bin 100 adet sahte çek yaprağı, çeşitli dönemlere ait 7 tarihi eser, ruhsatsız tabanca, av tüfeği, kuru sıkıdan bozma tabanca ile bu silahlara ait mermi, 1050 YTL ve 1000 avro bulundu. Suç örgütü üyesi oldukları belirtilen 7 zanlı, operasyon kapsamında gözaltına alındı.

Zaman, 16.09.2008

BİR KÜLTÜR KAZANI

 

Azra Erhat’la Antalya’da Termessos’a tırmanıyorduk, bizi uzaktan gören bekçi, (anımsayabildiğimce adı Mustafa idi), koştu, önümüzü kesti:

- Azra Ana dertliyiz;… Ören yerinde kaçak kazı yapanlar tabancalı tüfekli… Üstelik kalabalıklar… Bizim bir beylik tabancamız bile yok… Olsa bile, tek başıma nasıl karşı çıkayım onlara… 35 yılı aşkın bir süre öncesinden söz ettim. O günden bugüne arkeoloji alanında yeterli olmasa da büyük değişme oldu.

Bu değişmenin kökeni Mustafa Kemal’in Konya’dan ‘hükümet’in başı İnönü’ye çektiği telgrafa dek dayanır. Sözcükleri tıpkı değil ama Mustafa Kemal’in söyledikleri anlam olarak şöyleydi: “Ülkemizin pek çok uygarlık yapıtını kültürel, tarihsel anıtların acınacak durumda yıkıntılar olarak gördüm. Arkeoloji alanında Avrupa’ya öğrenci yollayalım, onlar eğitimlerini tamamlayıp ülkeye döndüklerinde genç arkeologlar yetiştirsinler. Bu arkeologlar yurdun her yerinde özveriyle görev alıp…”

Ekrem Akurgal gibiler böyle yetiştiler. Yurtdışından döner dönmez, öğretimle görevlendirildiler. Öğrenciler yetiştirdiler. İlk öğrenciler benim kuşağımdandı… Onlar da öğrenciler yetiştirdiler. Emekli bile oldular.

Şu an arkeologlarımızın sayısı 2000’i aştı. Bunlardan 600’e yakını devlette görevli. Türkiye’nin 322 yerinde kazı yapılıyor. Devlet bütün bunlara para yetiştiremez durumda… Çoğu arkeologumuz bu yüzden işsiz.

Bu nedenle yabancı üniversitelere de kazı yapma olanağı tanınıyor. Bunların alanında, yurdumuz sayısız konu veriyor. Doçent ve Profesör olabilmek için bizden kazı işi almaya zorunlular.

Bu yabancı üniversitelerin hepsinin bilim etiği içinde çalıştıklarını söylemek zor. Hala her şeyi ‘Grek’e bağlayan bir inanış içinde olanlar bizde bile var. Bunları ayırt edebilmek çok önemli.

Asıl değinmek istediğim konu da bu… 5–6 bin yıllık bir yerleşmede, örneğin ‘tarih öncesi’ dönemi, sonraki Doğu Roma dönemini önemsemeyip yalnız 3-4 yüz yıllık Roma istilası döneminin yapıtlarını ortaya çıkaranlar var. Bunlara karşı savaşım verebilmek için önce biz kendimizi doğru dürüst tanılayıp, kişilik, kimlik sorunlarına düşmemeliyiz. Artık ‘göçebe’ olduğumuz saçmalığına inanmayı bir yana bırakmalıyız.

Bu yurt bizimdir. Halkımız budur… Bir kez daha yineleyelim: Tarihimiz bu halkın tarihidir.

Yeryüzünün bu en eski kültür kazanında, Sabahattin Eyüboğlu’nun dediği gibi, “eriyen de eriten de biziz”… Sonra da bütün insanlık…

Biz bu konuda sahiplenmeyi yeterince yüksek sesle, önce kendimiz inanarak, duyurmadıkça, başkaları sahip çıkmaya çalışıyorlar.

Üstelik bu yolla, bugün de geçerli olmasını istedikleri çıkarsamalar yapmaya kalkışanlar var. Yetti artık, kendi alanımızı böylelerine bıraktığımız... Elin Almanı, elin Amerikalısı mı sahip çıkacaklar bizden önce… Kazı başkanı bir Amerikalı, İngiliz, Alman değil, olsa olsa bir Türk’le birlikte eş başkan olabilmelidir ancak…

Evrensel, Yazı: Cengiz Bektaş, 16.09.2008

II. RAMSES'İN TAPINAĞI BULUNDU

 

Mısır'da Firavun 2. Ramses'e ait bir tapınak bulundu.

 

Mısır haber ajansı Mena, Mısırlı arkeologların, eski Mısır'da 19. hanedanın 3 firavunu 2. Ramses için yapılan tapınağı başkent Kahire'nin doğusundaki Ayn Şams bölgesinde bulduğunu duyurdu.

 

Tapınakta 2. Ramses'in dev heykelinden parçaların yanı sıra tapınağın yapımında kullanılan döşeme taşlarının da bulunduğu belirtildi.

 

20'li yaşlarının başında tahta geçen 2. Ramses Mısır'ı MÖ 1304'den MÖ 1237'ye kadar yönetmişti.

Trt/haber, 16.09.2008

DİNAMİT DEPOSUNDAN FARKSIZ

İzmir’in tarihi Agora semtinde kaderine terk edilmiş çok sayıda ev adeta atık toplama deposu haline geldi, olası yangın facialarına davetiye çıkarmaya başladı. Hurda toplayıcıları, çöpten buldukları kağıtlar ve plastikler başta olmak üzere, çok sayıda yanıcı maddeyi bu eski evlerde biriktiriyor.

 

Kaderine terk edilmiş bu yapılar, bu halleriyle birer dinamit deposunu andırıyor. Buraları kendilerine mesken edinen evsiz takımının ısınmak amacıyla yaktıkları ateş ya da söndürmeden attıkları sigara izmariti sonucu çıkan yangınlar çevrede yaşayanlara korku dolu anlar yaşatıyor. Vatandaşlar olası bir yangının önünün alınamayacağını belirterek, şikayetlerini dile getiriyor, “Yeterli denetim yapılmıyor. Çoğu ahşap olan, sahiplerinin bile arayıp sormadığı bu evler, bir facia yaşanmadan boşaltılsın” diyor.

Milliyet Ege, 16.09.2008

TARİHİ AYAZ PAŞA CAMİİ İLGİ BEKLİYOR

 

Erzurum'un Ayaz Paşa Mahallesi'nde bulunan ve 1799 tarihinde yaptırılan Ayaz Paşa Camisi, bakımsızlık yüzünden kan ağlıyor. Caminin özellikle minaresinde başlayan tahribat, çevre sakinleri ve cami cemaatini rahatsız ederken, tarihi ibadethanenin onarılması için defalarca başvuruda bulunulmuş olunmasına rağmen harekete geçilmemesi büyük tepki topluyor.

 

 

Caminin minaresindeki şerefeye ait taşların dökülmeye başladığına dikkati çeken çevre sakinleri, 200 yıllık geçmişi bulunan caminin, ilgisizlik kurbanı olmasına gönüllerinin razı olmadığını dile getirerek, "Yetkili kurumlar tarihi camimizin bakım ve onarıma ihtiyaç duyduğunu neden görmüyorlar. Minarelerin taşları dökülmeye başladı, duvarlardaki çatlaklar her geçen gün daha da büyüyor. Sonuçta bu ibadethane tarihi bir eser. Vakıflar Bölge Müdürlüğü, başvurularımızı dikkate alarak, caminin onarımını en kısa zamanda programına almalıdır" diye konuştu. 

 

Erzurum Ayaz Paşa Mahallesi'nde Gürcükapı'nın güneyinde bulunan Ayaz Paşa Camii'ni Erzurum Valisi Ayaz Paşa 1558 yılında yaptırmıştır. Kareye yakın dikdörtgen planlı caminin son cemaat yeri ile ibadet mekanının üzeri toprak bir dam ile örtülüdür. İçeriden kalın direklerin taşıdığı üst örtü ibadet mekanını sahanlara ayırmıştır. Giriş kapısı üzerinde bitkisel ve geometrik motiflerle bezeli taş lentolar bulunmaktadır. Minare tek şerefeli olup, taş kaideli, tuğla gövdelidir. Caminin yanında Şehzade Ömer'in 1799'da yaptırdığı bir medrese ile Erzurum Valisi İbrahim Hıfzı Paşa'nın 1780'de yaptırdığı çeşmesi bulunmaktadır.

Erzurum Gazetesi, 16.09.2008

TARİH İÇİN YOL HARİTASI

 

İzmİr Büyükşehir ve Konak belediyeleri, tarihi bölgenin çehresini değiştirecek projede yapılacak işleri etap etap belirleyerek yol haritasını çizdi.

Büyükşehir Belediyesi ve Konak Belediyesi tarafından ortaklaşa hazırlanan program çerçevesinde, Kemeraltı ve çevresinin düzenlenerek tarihi yapıların ortaya çıkarılması amacıyla yapılacak proje ve programlar belirlendi. Bu çalışmaların etaplar halinde hayata geçirilmesi için izlenecek olan yol haritası, hem Konak hem de İzmir Büyükşehir Belediye Meclisi tarafından onaylanarak kabul edildi. İzmir-Konak-Kemeraltı ve çevresi yenileme alanı etap proje ve programlarında, stratejik amaçlar-hedefler ve projeler ayrıntılı olarak belirlenerek çalışmaların buna göre yapılacağı bildirildi. Etap etap belirlenen iş planıyla, İzmir’in en önemli tarihi mirasına ev sahipliği yapan alanların başında gelen Kemeraltı, Kadifekale, Agora, Antik Tiyatro ve çevresi, sosyal çöküntü alanı olmaktan kurtarılacak ve kentle, kentliyle bütünleştirilecek.

Antik Tiyatro alanı kamulaştırılarak İzmir Büyükşehir Belediyesi mülkiyetine geçecek. Kamulaştırma çalışmalarından sonra İzmir Arkeoloji Müzesi uzmanları denetiminde arkeolog, restorasyon uzmanı, mimar, inşaat mühendisi kontrolünde tiyatro alanı mevcut yapılardan temizlenecek. Yıkım çalışmalarından sonra Tiyatro kazı alanında Kültür ve Turizm Bakanlığı izniyle kontrollü bilimsel kazı çalışmalarına başlanacak.

Agora Arkeoloji ve Tarih Parkı’nda yer alan yapıların rölöve projesi hazırlanacak.

Kadifekale kazı alanında Kültür ve Turizm Bakanlığı izniyle kontrollü bilimsel kazı çalışmaları ve sur duvarlarının restorasyonu yapılacak.Kadifekale ve Tiyatro kazı alanı çevresinde düzenlenecek olan Arkeoloji ve Tarih Parkı’nın kamulaştırılması sağlanacak. Arkeoloji ve Tarih Parkı olarak önerilen alan mevcut yapılardan temizlenecek. Kadifekale ve Tiyatro’yu birbirine bağlayarak kentle bütünleştirecek.

Arkeoloji ve Tarih Parkı çevre düzenleme projeleri hazırlanarak yaşama geçirilecek.

Altınyol-Antik Roma Yolu ortaya çıkarılacak ve Cici Park ile bütünleştirilecek.

Şehir sur duvarları ortaya çıkarılacak. Bir tarafı Kadifekale’den Basmane’ye, Halit Ziya Bulvarı’ndan Hisar Camii avlusuna; diğer tarafı ise stadyumu da içine alarak Beştepeler üzerinden Değirmentepe’ye, buradan da Bahribaba Parkı’ndan denize ulaşan Smyrna Surları’ndan kalan kısımlar ortaya çıkarılacak.

Antik Stadyum alanı ortaya çıkarılarak kentle bütünleştirilecek. Değirmendağı’ndaki tapınak ortaya çıkarılarak kentle bütünleştirilecek.

Tarihi Saat Kulesi, eski ve tarihi türbeler ile camiler, tarihi hanlar, çarşılar ve hamamlar restore edilerek canlandırılacak. Tarihi oteller kent kültürüne kazandırılacak. Kiliseler, sinagoglar ve havralar restore edilerek kente kazandırılacak. Hatuniye Meydanı, Pazaryeri Camisi ve meydanı, Hisarönü Cami ve Çevresi, Başdurak Cami ve Çevresi, Şadırvan Cami ve çevresi ile diğer meydanların çevre düzenlemeleri yapılacak.

Damlacık, Tilkilik, Namazgah gibi tarihi bölgeleri koruma ve sağlıklı hale getirme projeleri devreye alınacak. Tarihi aksların bir bütün olarak algılanabilmesi için gerekli olan düzenleme ve ulaşım düzenlemeleri yapılacak.

Program kapsamında bahsedilen bölgede planlama hedefleri de belirlenerek açıklandı. İzmir- Konak Kemeraltı ve çevresinin sahip olduğu arkeolojik mirasın modern kent yaşamı ile bütünleştirilmesi,

Bölge içindeki anıtsal ve sivil mimari örneği yapıların restorasyonunun yapılarak tarihi dokunun iyileştirilmesi ve yaşatılarak kentlinin kullanımına, kente kazandırılması,

Meydan, park, sokak, çevre düzenlemelerine ilişkin kentsel tasarım ve çevre düzenleme projelerinin hazırlanarak uygulanması, Bölgede yer alan jeolojik sakıncalı alanların boşaltılarak gerekli düzenlemelerin yapılması, Konut bölgelerinin korunarak sosyal açıdan sağlıklaştırılması ve kentle bütünleştirilmesi, Bölgenin tarihi ve kültürel yapısına yönelik envanter çalışmasının yapılması, Bölgenin turizmle ilişkisinin tanımlanması ve tanıtılması, Bölgenin altyapı ve ulaşım sisteminin iyileştirilmesi, Alanın sosyal ve ekonomik yönden kalkınması ve koruma öncelikli rehabilite edilmesi amacıyla gerçekleştirilecek projelerin üretilebilmesine yönelik koruma ve örgütleme modelinin oluşturulması.

Hürriyet Ege, 16.09.2008

ANİ KAZILARINDA SELÇUKLULARDAN KALMA ESERLER ÇIKARILDI

 

 

Tarihi Ani Harabeleri'nde yapılan kazı çalışmalarında Selçuklulardan kalma eserler çıkarılarak Kars Müzesi'ne kazandırıldı.

 

Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Yaşar Çoruhlu başkanlığında 20 kişilik bir grupla tarihi antik kent Anı Örenyeri Harabeleri'nde yapılan kazı çalışmalarının sonunda Selçuklulardan kalma eserler müzeye kazandırıldı. Kazı çalışmalarının 1 Ağustos 2008 tarihinde başlayıp 30 Ağustos 2008 tarihinde sona erdiğini söyleyen İl Kültür ve Turizm Müdürü Kenan Bekis, çalışmaların sonunda Selçuklulardan kalma 105 sikke ve bunların yanında çanak, çömlek çıkarıldığını ifade etti. Çalışmaların sonunda bulunan eserlerin Kars Müzesi'ne teslim edildiğinin altını çizen Bekis, eserlerin envanter çalışmaları yapıldıktan sonra teşhir edileceğini, değerlendirmenin sonunda depoya kaldırılması uygun görülen eserlerin burada muhafaza edileceğini vurguladı.

haberler.com, 16.09.2008

İKİBİN YILLIK AŞK

 

Denizli’nin antik Laodikya Kenti’nde yapılan kazı çalışmalarında birbirlerine sarılmış durumda erkek ve kadın iskeleti bulundu.

 

Pamukkale Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Dekanı ve Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Celal Şimşek, Anadolu’nun en önemli antik kentlerinden Laodikya’nın dört tarafını çeviren mezarlarda zaman zaman aşk ve nefretin izlerini gördüklerini söyledi.

 

Şimşek, şunları söyledi: "Laodikya’da ölü gömme geleneklerini öğrendik, mezarlara konulan hediyeler bulduk. Son olarak 2 bin yıllık bir mezarda birbirlerine sarılmış durumda erkek ve kadın iskeletleri bulundu. Kadın ve erkek birbirlerini öyle sevmiş ki öbür dünyada da aynı sevgiyi yaşamak için öldüklerinde aynı mezara konulmak istemiş. Bazı mezarlarda da çiftlerin başları farklı yöne gelecek şekilde gömüldüğüne tanık olduk. Bu durum da yaşarken birbirlerini çok seven, ancak zaman zaman kavga eden çiftlerin de aynı mezara gömülmek istediklerini gösteriyor. Bu tür mezarlar aşk ve nefreti anlatıyor."

Hürriyet, Haber: Osman Nuri Boyacı, 16.09.2008

ÇİN, HENAN'DA BULUNAN 2500 YILLIK MEZAR YAVAŞÇA AÇIĞA ÇIKIYOR





Lushan Dağı’nda bulunan yapılar restore edilirken eski bir mozolenin orijinal mimarisi açığa çıktı. Kazılar neredeyse tamamlandı. Bulunan rölyeflere bakılırsa mozole yaklaşık 2500 yaşında. Bir aydır devam eden kazı Henan Bölgesi’nde, Nanyang’da şimdiye dek bulunan en önemli mezarı açığa çıkardı.





14 metre uzunluğunda bir rampa ile inilen mezar odasında bulunan eşyalar arasında bronz kap kaçağın yanı sıra yeşim taşından yapılma süs eşyaları ve diğer mücevherler de bulunmakta. Uzmanlar, devam eden kazıların Çin’de ölü gömme teknikleri üzerine bilgi vereceğine inanıyorlar. 

CCTV.com, 10.09.2008

SARUHANLI'DAKİ 500 YILLIK CAMİ KORUMA ALTINA ALINDI

 

Manisa'nın Saruhanlı İlçesi'ne bağlı Alibeyli beldesinde, 1500 yıllarında yapıldığı tahmin edilen Osmanlı camisi koruma altına alındı.

 

Alibeyli Belediye Başkanı Salih Karagül, kim tarafından ve hangi tarihte yapıldığı kesin olarak bilinmeyen caminin, Tabiat Varlıklarını ve Tarihi Eserleri Koruma Genel Müdürlüğü tarafından koruma altına alındığı ifade etti. Başkan Karagül, "Aynı mimari özelliklere sahip camilerle karşılaştırıldığında, camimizin 1500 yılında yapıldığı ortaya çıkıyor. Beldemize bugüne kadar birçok araştırmacı geldi fakat camiyle ilgili yeterli kaynağa ulaşamadı." dedi. Caminin mimari açıdan ilginç özellikleri olduğunu da belirten Karagül, şerefe duvarında kabartma kuş ve balık resimleri bulunduğunu, içininse yazın 40 derece sıcaklıkta bile serin kalabildiğini söyledi. Karagül, camiye ait mermer şadırvanın da aynı tarihte yapılmış olabileceğini sözlerine ekledi.

Zaman, Haber: Serkan Ertunç, 15.09.2008

ÜNLÜ ARKEOLOG KİTOV ÖLDÜ

 

Bulgaristan'ın en ünlü arkeologları arasında yer alan Georgi Pavlov Kitov, hayatını kaybetti.

 

Kitov, Hisar kasabasının merkezinde bulunan Stara Selo bölgesinde Trak dönemine ait bir tapınakta kazı çalışması yaparken kalp krizi geçirdi. Çalışma arkadaşları tarafından hastaneye kaldırılan 65 yaşındaki arkeolog, kurtarılamadı.

Georgi Pavlov Kitov, Bulgaristan'da özellikle antik çağ ve Trak dönemleri konusunda en önde gelen uzmanlardan biriydi.

 

Hisar kasabasında 2000 yılında bir Trak tapınağı bulan, ancak bütçe yetersizliğinden dolayı kazıya devam edemeyen Kitov, Kültür Bakanlığının desteği üzerine tapınaktaki kazıya bir hafta önce yeniden başlamıştı.

 

Ekip arkadaşları, özellikle son iki gün içerisinde tapınak kazısında son derece önemli ve değerli parçaların ortaya çıkarıldığını, Kitov'un bu yüzden çok heyecanlandığını söylediler.

Trt/Haber, 15.09.2008

SÜLEYMANİYE DÜŞÜNCELERİ

 

İstanbul’a gelen yabancı misafirlerimi gerçekten etkilemek istediğimde götürdüğüm yer neresidir biliyor musunuz? Süleymaniye! Hele mevsimlerden sonbahar, aylardan ramazan ise...

Geçmişimizin ve kuşkusuz ruhumuzun bir parçası olan Osmanlı görkeminin hala hissedilebildiği ender yerlerden biridir Süleymaniye. Eyüp çok Üçüncü Dünya’lıdır, Sultanahmet turistik panayıra dönmüştür, Fatih Araplaşma sinyalleri verir...

Sinan’ın Süleymaniye’sinde ise estetikle söylenmiş vakur bir iddia vardır: Ben en büyüktüm! O binayla kanıtlanmış bir iddia.


Bir bilmeyene bu topraklarda neler olduğunu anlatırken böyle bir nirengi noktalarına ihtiyaç duyarız. Ki anlatabilelim, oradan nerelere nerelere uğranarak dünlere ve bugünlere gelinmiştir... Bu cuma da, aldım Kaliforniyalı avukat misafirimi oraya götürdüm.

Oraları iyi bilirim. Hukuk Fakültesi’nde okuduğum yıllarda (1960-1964) hayatımız oralarda geçmişti. Sınavlar arasında prafa oynadığımız Cesi’nin Kahvesi, ay sonunda paramız suyunu çekince talim ettiğimiz kurufasulyeci Ali Baba... (Kanaat Aşevi olarak hala orada)

Fıkır fıkır kaynayan, bol tartışmalı bir ortam. Türkiye’yi kurtarmaya çalışırken çevremize bakacak fazla vaktimiz yoktu! Bizi rahatsız etmiyordu, tam bir mezbelelikti o yöre. Biraz toparlanmış, ama yetersiz.

Bir millet en fazla övünebileceği şeyleri nasıl bu kadar ihmal edebilir? Bunu söylerken yalnız Süleymaniye’yi değil, İstanbul’un Anadolu’nun tüm kültür mirasını kastediyorum. Ki, hepsi bize emanet edilmiştir.

Neyse, bu kez Süleymaniye ile övünmek konusunda hevesim kursağımda kaldı. Caminin içini göremedik. Çok gecikerek de olsa, büyük onarım ve restorasyona nihayet başlamışlar. Cami ve büyük avlusu kapalı. Yalnız türbeler gezilebiliyor.

Bu ilkbahar başlayan restorasyonun ne zaman biteceğini kimse bilemiyor. 2010’dan söz edilmekte... Çevredeki esnaf işlerin çok yavaş ilerlediğinden şikayetçi. Bir an önce bitsin istiyorlar.

Benim korkum bu türden şikayetlerin etkisiyle işi olabildiğinden daha hızlı yapmaya çalışmak ve daha önceki restorasyonlarda hasar görmüş olan yapıyı mahvetmek.

Aman, sakın ha, başka Süleymaniye yok! Sinan’a yakışan bir restorasyon olsun. Süleymaniye hakkında birçok efsane ve öykü vardır. Bunlardan birisini çok severim: Mimar Sinan, inşaat bittikten sonra yoldan geçerken mahalle çocuklarını tartışırken bulmuş. Minarelerden birisinin hafifçe eğik olduğunu söylüyormuş biri. Ötekiler itiraz ediyormuş. Sinan aralarına katılıp hangi minareden söz ettiklerini öğrenmiş. Sonra işçilerine urgan getirtip, o minareyi çocuğun istediği yöne çektirtmiş. Sonunda çocuk ‘Tamam düzeldi’ diyene kadar. Niçin böyle bir şey yaptığını sorduklarında: “Ne olur ne olmaz” demiş büyük mimar. “Adı çıkar, sonra her bakan onu yamuk görür. En iyisi baştan düzeltmek.” Anlamak isteyenlere mesaj: Kriz yönetiminin ilk ilkesi de bu değil midir?

Radikal, Yazı: Haluk Şahin, 15.09.2008

137 YILLIK CAMİ ONARILIYOR

 

Rize'nin Fındıklı İlçesi'ndeki 137 yıllık tarihi ahşap cami, aslına uygun şekilde onarılıyor.

 

Meyveli Köyü'ndeki Ahşap Camii'nin, 1871 yılında, Mustafa Bin Alişan tarafından yaptırıldığı sanılıyor.

 

Tamamı ahşap olan camii, zaman içinde ciddi hasar gördü, ancak yine de ibadete açık kaldı.

 

Camide daha önce de küçük kazalar da yaşanmış.

 

Osmanlı süsleme sanatından izler taşıyan cami, Vakıflar Rize Bölge Müdürlüğü'nce aslına uygun şekilde onarılıyor.

 

Meyveli Köyü Camii, onarımın ardından yeniden ibadete açılacak.

Trt/Haber, 15.09.2008

MARMARAY'A BİZANS FRENİ





Yenikapı’da binlerce yıllık tarihe takılan Marmaray projesi için konuşan Arkeoloji Müzesi Müdürü, "Son eser çıkana kadar Marmaray ve metro geçemez" dedi.

 

Marmaray ve İstanbul Metrosu projeleri kapsamında Yenikapı’da yürütülen kazı çalışmalarında toprağın altından tarih fışkırıyor. Yaklaşık 50 kişilik profesyonel ekip ve sayıları 300’ü bulan işçiler yeni tarihi buluntular için çalışırken, bir yanda da metro ve Marmaray çalışmaları da sürüyor. Mühendislik ve tarih biliminin birbirine saygı çerçevesi içinde çalışmalarını sürdürdüğünü anlatan İstanbul Arkeoloji Müzesi Müdürü Dr. İsmail Karamut, "İki çalışma da birlikte sürdürülüyor. Ancak Yenikapı’da devam eden arkeolojik kazılar bitmeden buradaki son arkeolojik eser topraktan çıkmadan Marmaray ve metro geçemez" dedi. Projenin 2009 yılında bitirilmesi planlanıyordu. Ancak proje çerçevesinde yapılan arkeolojik kazılar, projeyi 2 yıl geciktirdi. Böylece projenin bitiş tarihi Ekim 2011 olarak belirlendi.

 

Metro için ikinci kazı alanında da Bizans ve Osmanlı döneminden kalma 'Theodosius Limanı'nın yolu ve binaları ortaya çıktı. Aynı süre içerisinde Marmaray için yapılan kazı çalışmasında da Roma, erken Bizans ve Osmanlı yapılarının üst üste bindiği küçük bir yerleşim alanı yine kendini gösterdi. O günden beri bölgede hummalı çalışma sürdürülüyor.

 

4 yıldan beri sürdürülen kazılar hakkında da bilgi veren Dr. İsmail Karamut, "32 tane gemi kalıntısı, fil iskeleti bile bulundu. 51 metre uzunluğunda sur kalıntıları bulduk. Bu surların Kostantine’ye ait olabileceğini düşünüyoruz" dedi.

Vatan, 15.09.2008

MARDİN'DE ÇARPIK YAPILAŞMAYA DARBE

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından UNESCO'ya dünya kültür mirasına aday kent gösterilen 7 bin yıllık tarihi ve eşsiz mimariye sahip Mardin'de, 50 ile 60 yıl önce yapılan betonarme çarpık binaların yıkılmasına karar verildi. Çarpık binalar arasındaki kamu binalarının yıkılmasına önceki gün Türk Telekom binasıyla başlanırken, diğer binaların yıkımına 46 gün sonra devam edileceği belirtildi.

 

Mardin Valiliği, Belediye ve sivil toplum örgütlerinin desteğiyle kaçak, çarpık ve sonradan çıkma 2 bin 500 bina yıkılacak. Mardin Belediye Başkanı Metin Pamukçu, yaptıkları anlaşma gereğince konutları yıkılacaklara TOKİ'den konut, arsa veya nakit para ödemesi yapılacağını söyledi. Pamukçu, "Bu konutların içinde Türk Telekom, eski belediye, eski Bağ- Kur, gümrük, tapu hizmet binaları da var" dedi.

 

Türk Telekom Başmüdürü Ahmet Alevcan yıkıma kendi binalarından başlamalarından duyduğu mutluluğu ifade etti. Alevcan, yeni hizmet binaları yapılıncaya kadar Yenişehir'de kiralık binada hizmete devam edeceklerini söyledi.

 

Yıkılacak binaların kamulaştırma çalışmalarına ve TOKİ tarafından inşa edilecek yeni konutlar için toplam 800 milyon YTL para harcanacak. Belediye Başkanı Metin Pamukçu, Mardin'i eski kimliğine kavuşturacaklarını söyledi.

Sabah, 15.09.2008

BOLU'NUN TARİH BAHÇESİ

 

Bolu İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü bahçesinde çevre düzenlemesi yapılarak tarihi eserler bahçeye yerleştirildi.


Bolu'da meydana gelen 17 Ağustos ve 12 Kasım 1999 depreminde ağır hasar gören ve daha sonra yeniden yapılan Bolu İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü bahçesinde çevre düzenlemesi yapıldı. Depremden sonra Kültür Müdürlüğü bahçesinde atıl durumda bulunan tarihi eserler yapılan çevre düzenlemesinin ardından müdürlüğün bahçesine yerleştirildi.


Tarihi eserlerin bahçeye yerleştirilmesinin ardından Müdürlüğün bahçesi ziyarete açıldı.

Bolu Olay, 15.09.2008

ANTİK KAZI TALANI DÜNYA GÜNDEMİNDE

 

Amerikan Associated Press (AP) haber ajansı Muğla'nın Datça İlçesindeki 2600 yıllık Knidos antik kenti kazı çalışmalarının geçtiğimiz temmuzda 'tarihi eserler çalınıyor' suçlamasıyla durdurulduğuna dikkat çekti. Dava sürecinin aylarca sürebileceğine dikkat çeken ajans, 1988 yılından bu yana antik kentte kazı çalışması yapan Selçuk Üniversitesi öğretim üyesi Prof.Dr. Ramazan Özgan'ın izninin iptal edildiği de belirtti.

 

AP, haberinde hükümetin yabancı kazı ekiplerine de dava sürecinde çalışma izni vermediğini belirterek "Özgan, Muğla Valiliği tarafından kazıda ortaya çıkan eserleri envanterlere girmemekle suçlanıyor" diye yazdı. Konuyla ilgili açıklama yapan British Museum sözcüsü "Hükümetin kazıları durdurma kararı hayal kırıklığı yarattı. Ümit ediyoruz bu süreç gecikmez" dedi.

Sabah, 15.09.2008

TARİHİ ESERLERE KADIN ELİ DEĞDİ





Depolarda çürümeye yüz tutan paha biçilmez binlerce halı ve kilim, kırık çini ve avizeler, tahrip olmuş ahşap oyma eserler ile şamdan ve tombaklar, Ankara Vakıf Eserleri Müzesinde kadınlardan oluşan ekip tarafından onarılıyor.

Vakıflar Genel Müdürlüğü Müzeler Şube Müdürü Suzan Bayraktaroğlu, Vakıflar Genel Müdürlüğü depolarında yıllar önce çürümeye terk edilen binlerce tarihi vakıf eserinin, Ankara Vakıf Eserleri Müzesi bünyesinde oluşturulan "Eski Eser Hastanesi"nde bakım ve onarımının yapılarak sergilenebilir hale getirildiğini belirtti.

Paha biçilemez değere sahip olmalarına karşın yıllarca bakımsız kalmış antika halı ve kilimler, tarihi değeri olan çini, şamdan, avize ve tombaklar, el yazmaları, para keseleri, yurt dışına kaçırılmış ve geri alınmış eski eserlerin kadınlardan oluşan uzman ekip tarafından sergilenebilir hale getirildiğini anlatan Bayraktaroğlu, şunları kaydetti:

"Eski Eser Hastanemizde görevli arkadaşlarımız arasında sanat tarihçisi, halı uzmanı ve arkeologlar bulunuyor. Burada çalışan uzman arkadaşlarımız son birkaç yıl içinde vakıf cami ve mescitlerdeki kullanılmayan 55 bin halı ile 35 bin kilimi tek tek inceledi ve bunlar arasından antika değeri olan 2 bin 600 halı, 2 bin kilimi kültür yaşamımıza kazandırdı. Ayrıca, etnografik nitelikte 8 bin 900 halı ve 8 bin 400 kilim tespit edildi. Bu halı ve kilimler laboratuarımızda temizlendi. Yine son birkaç yıl içinde restore edilerek müzeye dönüştürülen vakıf abide eserleri bünyesinde sergilenmeye başlandı. Bu kültür hayatımızın zenginleştirilmesine yönelik çok önemli bir katkıdır."

Bayraktaroğlu, envanterde onarılması gereken birçok eserin daha bulunduğunu, uzmanların bunların onarımını yapmaya devam ettiklerini, onarımı tamamlanan bu eserlerin de vakıf eserleri müzelerinde sergileneceklerini dile getirdi.

Vakıf eserlerinin yeniden kazanılmasının halkın kültür seviyesinin yükseltilmesi ve beğenisinin gelişmesi açısından önemli olduğunu vurgulayan Bayraktaroğlu, özverili çalışmalar sonucu göz önüne çıkarılan nadide eserleri görmek üzere herkesi müzeye beklediklerini söyledi.

Depolarda çürüyen ya da tarihi eser kaçakçılarının elinde büyük zararlar gören binlerce eser, "Eski Eser Hastanesi"nde konservasyonları yapıldıktan sonra, Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt’ın çabalarıyla sayısı 10’u aşan vakıf eserleri müzesinde sergileniyor.

Vakıf eserleri müzelerinin sayısının, restorasyonları tamamlanan vakıf abide eserleriyle yıl sonunda 30’u bulacağı bildiriliyor.

Görkemli vakıf abide eserleri bünyesinde oluşturulan müzelerdeki eserler, sergilenmenin yanı sıra bilim adamları ve araştırmacıların bilimsel çalışmalarına da açılıyor.

Ankara Vakıf Eserleri Müzesi, Sahip Ata Vakıf Müzesi (Konya), Şeyh Şaban-ı Veli Vakıf Müzesi (Kastamonu), Mevlevihane Vakıf Müzesi (Tokat), Gaziantep Mevlevihanesi Vakıf Müzesi ile Selimiye Vakıf Müzesi (Edirne) son yıllarda kapıları halka açılan vakıf eserleri müzeleri arasında yer alıyor.

Bu müzelerin dışında, Vakıflar Genel Müdürlüğünün İstanbul’da Halı Müzesi, Kilim ve Düz Dokuma Yaygılar Müzesi, Türk Vakıf Hat Sanatları Müzesi, Türk İnşaat ve Sanat Eserleri Müzesi bulunuyor.

Mimar Kemalettin’in eseri olan ve birkaç yıl öncesine kadar bir bölümü aşevi olarak da kullanılan tarihi "Hukuk Mektebi" binası Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından restore edilerek, değer biçilemeyen şamdanlar, el yazmaları, tombaklar, çini panolar gibi çok değerli eserlerin bulunduğu modern müzeye dönüştürüldü.

Çeşitli yörelerden 16. yüzyıla ait bir adet ejderli Kafkas halısı, 17. yüzyıla ait Ladik ve Kula Seccadesi, yıldızlı ve madalyonlu Uşak halıları, 18. ve 19. yüzyıllara ait Milas, Bergama, Gördes tek ve çift mihraplı seccadeler, Kırşehir, Mucur, Çanakkale (çarklı elek, turnalı baratlı, oklu) halıları ve 18. yüzyıla ait "İzmir" adıyla tanınan Uşak halıları ile Doğu Anadolu Yörük halıları, Anadolu’da doğudan batıya, kuzeyden güneye dağılan çeşitli boy ve oymaklar tarafından dokunan "geleneksel kilimler" olarak adlandırılan ortalama 200-250 yıllık kilim, zili ve sumak gibi dokumalardan örneklerin yer aldığı 45 yaygı da sergileniyor. Çağdaş müzecilik anlayışıyla düzenlenen ve teknolojik olarak da desteklenen müzeyi gezenler, eserlerin özelliklerini 5 farklı dilden dinleyebiliyor.

Hürriyet Ankara, Haber: Ferhat Demircan, 15.09.2008

PERA'YA MODERN KONUK

 

Modern sanatın iz bırakan ressamlarından Marc Chagall'in özgün yapıtları, Suna ve İnan Kıraç Vakfı'nın Tepebaşı'ndaki Pera Müzesi'nde düzenlenecek özel bir sergi nedeniyle ilk defa İstanbul'da izlenecek.

 

Sayısı 100'ün üzerinde olacak eserler, sanatçının estetik kariyerini oluşturan farklı diziler ve baskı resimler ile yağlıboya çalışmaları kapsayacak. Ocak ayı sonunda açılması için hazırlıklarına başlanan sergi, Kudüs'teki İsrail Müzesi'nden İstanbul'a gelecek. Chagall, yapıtlarında dini pek çok unsuru tasvir etmişti.

Sabah, 15.09.2008

BULGARİSTAN BAŞBAKANI EDİRNE'DE KİLİSE AÇTI

 

Bulgaristan Başbakanı Sergay Stanişev, onarımı tamamlanan Edirne’deki 140 yıllık Eleni Klisesi’nin açılışını, Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ile birlikte yaptı.
 


Bulgaristan Sosyalist Partisi Genel Başkanı ve Başbakan Sergay Stanişev, dün sabah saat 10.30’da karayolu ile Türkiye’ye geldi. Kapıkule’den giriş yaptıktan sonra, Abdurrahman Mahallesi’nde bulunan Eleni Klisesi’ne gelen Başbakan Stanişev’i, burada Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay karşıladı.

Bulgaristan’dan gelen yaklaşık 3 bin kişi ve mahallede oturanların da katıldığı törende, Bulgaristan Başpiskoposu Neoft, Bulgar Başbakan ile birlikte kiliseyi kutsadı. Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay ile diğer Türk yetkililerinin de izlediği dini tören daha sonra bahçede devam etti. Günay burada yaptığı konuşmada, bu ayın Müslümanlar için kutsal Ramazan olduğunu belirterek, "Bugün dünya, herkesin inançlarını özgürce yaşayabilecekleri bir temel üzerine kuruluyor. Bu açılışın bölgemize, dünyaya barış getirmesini diliyoruz" diye konuştu.

Bulgaristan Başbakanı Sergey Stanişev de, milletlerin inanç ve ruhla ayakta kalmayı sağladığını bildirdi. Bulgar Başbakan, bu kilisenin doğması ile Bulgaristan’ın yeniden doğacağına inandıklarını belirterek, kilisenin onarımı için yarım milyon Euro gönderdiklerini ifade etti. Başbakan Stanişev, kilisenin onarılarak ibadete açılmasında Türk tarafının büyük katkı sağladığına işaret ederek, şöyle konuştu: "Bu iş sadece parayla olmadı. Türk tarafının katkısı olması bu iş yapılmazdı. Bu kilise tarih içinde birçok acıya tanıklık etti. Ancak bugün tanrı evi yeniden yapıldı. Her zaman ruhlara sığınak oldu. Bu Edirne’deki ikinci Bulgar kilisesi. Bu kilise iyi ilişkilerin bir göstergesidir."

Hürriyet, Haber: Ali Can Zeray, 15.09.2008

BİR ANSİKLOPEDİ DÜŞÜNÜN, İÇİNDE SANAT OLSUN

 

Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, titiz bir çalışmayla gözden geçirilip genişletilerek, geçtiğimiz günlerde yeniden yayımlandı. Birçok yeni maddenin de eklendiği ansiklopedide, Batı menşeli kaynaklarda görmenin pek mümkün olmadığı İslam ve Doğu ülkeleri sanatlarına da yer verilmiş.





'Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi' (YEM Yayın), geçtiğimiz günlerde yayımlanan ikinci baskısı ile ansiklopedilerin değerini yitirmediğini bir kez daha gösterdi. İlk olarak 1997'de üç cilt halinde yayımlanan ansiklopedi, bu basımda titiz bir çalışma ile yeniden gözden geçirilmiş.

Ansiklopedinin birinci baskıdan beri lise ya da üniversite mezunu ortalama okurun sanat alanındaki meraklarını, bilgi gereksinimini karşılamak için yapılmış bir çalışma olduğunu söyleyen Yayın Yönetmeni Hasan Kuruyazıcı, "İnternet üzerinden ulaşılacak bir ansiklopedi günümüz olanakları bakımından daha akılcı. Üçüncü basım düşünülürse, böyle olması gerekir. Fakat bizdeki ansiklopedi okuru, yazılı olmayan yayına çok alışık değil. Ben şahsen bilgi edinirken elimle bir kitaba dokunmayı, sanal bilginin yer aldığı bir ekrana yeğlerim. Ama bir bilgiye ulaşmak için sayfaları çevirirken gözün daha başka şeylerin de üstünden geçmesi birçoklarına tat verir; durup gözlerine çarpan o maddelere de bakarlar." diyor.

 

Ansiklopedinin ikinci baskısı, aralarında Engin Özendes, Prof.Dr. Işın Yalçınkaya, Adnan Çoker gibi isimlerin de bulunduğu 328 yazarın kaleme aldığı 4 bin 561 maddeden oluşuyor. Resim, heykel, mimarlık, tasarım, arkeoloji ve fotoğraf üzerine bu kapsamda hazırlanmış ilk özgün Türkçe kaynak niteliğindeki ansiklopedide ciltçilik, dokuma, endüstri tasarımı, grafik tasarım, halı, hat, karikatür, minyatür, mühür, onarım ve koruma, prehistorya, seramik, sikke, tiyatro-sahne tasarımı ve kostüm gibi genel konular uzmanları tarafından ayrıntılı olarak ele alınıyor. Görseli bulunmayan tek maddelerden başka ülke sanatları, Türkiye'nin illeri gibi genel maddelere de görsel malzeme eklemeye gayret ettiklerini söyleyen Kuruyazıcı, "İlk basımda zayıf kalan görsel düzeni, günümüzün tasarım düzeyini yansıtacak şekilde yeniden tasarladık." diyor.

 

Ansiklopedide birçok uygarlıkla beraber onların sanat eserlerine de yer verilmiş. Minareden köprülere, çeşmibülbülden çeşmelere, Paris okulundan gerçeküstücülüğe pek çok kavram, tarihi ve örnekleri ile yer alıyor. Sanatçıların özgeçmişleri, Türkiye'deki tarihsel yerleşmeler, bölgeler ve iller de unutulmamış. En önemlisi de tüm bunların sıradan bir terminoloji şeklinde tasarlanmaması. Ansiklopedinin genelinde uygulanan 'göndermeler' sayesinde sayfalarda gezintiye çıkabiliyor okuyucu.

 

Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi'nin belki de en önemli tarafı, Batılı kaynaklarda çok az yer bulan İslam ve Doğu ülkeleri sanatlarının da unutulmamış olması. Bu sayede ressam İhsan Çanakkaleli ile Süleyman Seyyid'i, oymabaskı sanatçısı Fethi Karakaş'ı da bulmak mümkün sayfalarında. Üçüncü cildin sonundaki 3 bin 700 kitap, makale ve tez içeren 'Sanat Yapıtları Kaynakçası' bu alanda yapılacak araştırmalar için önemli bir kaynakça sunuyor. İngilizce, Fransızca ve Almanca sanat terimlerinin Türkçe karşılıklarının bulunduğu 'Terim Sözlüğü' ise kaynaklara ulaşmak isteyenler için düşünülmüş.

 

Eczacıbaşı Sanat Ansiklopedisi, her ne kadar sanatçılar, sanat tarihçileri, araştırmacılar için iyi bir kaynak teşkil etse de kendini kültür ve sanata ilgili gören herkesin faydalanabileceği bir rehber niteliğini taşıyor.

Zaman, Haber: Yavuz Ulutürk, 15.09.2008

TARİHİ ESER KAÇAKÇISI KATİL ÇIKTI

 

Yalova’da jandarma tarafından tarihi eser kaçakçılığı yapmak suçundan gözaltına alınan ve evinde Roma dönemine ait çeşitli eserlerle 2 tabanca bulunan 42 yaşındaki Mehmet Kargöz'ün, cinayet suçundan da aradığı da ortaya çıktı. Mehmet Kargöz, çıkartıldığı mahkemece ‘Tarihi eser kaçakçılığı’, ‘Adam öldürmek’ ve ‘Silah kaçakçılığı yapmak’ suçlarından tutuklanarak cezaevine konuldu.

Bir ihbarı değerlendiren Yalova Jandarma ekipleri, Altınova İlçesi Çavuşçiftliği Köyü’nde oturan Mehmet Kargöz’ün evine baskın düzenledi. Yapılan aramada Roma dönemine ait 10 çan, bu döneme ait bileklik, tas ve küçük poşetler içersinde 61 Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine ait paralar ele geçirildi. Evde ayrıca ruhsatsız 2 tabanca ve bu silahlara ait çok sayıda fişek bulundu. Mehmet Kargöz’ü gözaltına alınan jandarma, zanlının 4 yıl önce Trabzon’da adam öldürmek suçundan arandığını belirledi.

Antika eşyaları satmak için değil, Roma dönemine ilgi duyuduğu için sakladığını söyleyen Mehmet Kargöz, “Sanata karşı büyük ilgim var. Özellikle tarihi eserlere karşı. Bunları da merakım için saklıyorum” dedi.

İfadesinin ardından adliyeye çıkartılan Mehmet Karagöz, ‘Tarihi eser kaçakçılığı yapmak’, ‘Silah ticareti yapmak’ ve ‘Adam öldürmek’ suçlarından tutuklanarak cezaevine konulurken, tarihi eserler ise hangi yüzyıla ait olduğunu belirlenmesi için Bursa Arkeoloji Müdürlüğü’ne gönderildi.

Hürriyet, 14.09.2008

TUTANKAMON'UN HAZİNESİ

 

Tarihin en büyük arkeolojik keşfinin, “Tutankamon’un mezarının ortaya çıkarılması” olduğu söylenegelir. Oysa ki Tutankamon, Mısır tarihinin çok önemli firavunlarından biri değildir. Hele hele bir Ramses hiç değildir. Peki arkeolojik açıdan onu bu denli önemli kılan olay nedir?...

 

Havanın iyice ısınmaya başladığı bir anda hem güneşten kurtulmak hem de Krallar Vadisi’nde bizleri bekleyen firavun mezarlarının içine girmek için sabırsızlanıyoruz. Hepimiz öncelikle vadide bulunan onca mezarın içinde Tutankamon’un mezarını arıyoruz.

 

Eski Mısır"da insanlar inançları gereği hayatlarının büyük bir bölümünü öbür dünyaya hazırlık yaparak geçirirlerdi. Hele bu kişiler birer firavunsa ölüm sonrasını o kadar abartırlardı ki; daha tahta çıkar çıkmaz kendileri için inşaatı yıllarca sürecek görkemli mezarlar yaptırmaya koyulurlardı. Ölümden sonra yeniden dünyaya gelineceğine inanıldığı için de ölen kişinin tüm değerli eşyaları kendisiyle birlikte geniş bir mezar odasına konulurdu. Amon Ra’nın temsilcisi ve ülkenin mutlak hakimi firavunların mezar odalarının içi hayal edilemeyecek kadar değerli eşyalarla dolup taşardı. İşte bu durumu çok iyi bilen halk, Eski Krallık döneminde firavunların hazine dolu görkemli mezarlarına göz diker, tüm önlemlere rağmen firavun mezarlarını yağmalamak için binbir türlü hüner sergilemekten çekinmezlerdi.

 

Nitekim bu yolla Gizza bölgesindeki büyük piramitlerin içindeki mezarlar bile soyulmaktan kurtulamamış. Bunun üzerine Yeni Dönem firavunları çareyi halktan gizli, insanların yaşamadığı ıssız bir çöl vadisinde tüm hazineleriyle birlikte, yerin metrelerce altına yaptırdıkları mezar odalarına gömülmekte bulmuş.

 

Luksor’un batısındaki çölde bulunan Krallar Vadisi’nde toplam 62 mezar bulunuyor. Bunlardan sadece 33’ü firavunlara ait. Vadiyi gezerken elbette bu mezarların hepsini görme şansımız yok, aldığımız biletle içlerinden birkaçını ancak görebiliyoruz. Görüyoruz görmesine de, buradaki firavun mezarlarının hepsi soyulmaktan kurtulamamış. Anlaşılan mezar soyguncuları için firavunların bu gizli yere gömülme fikri pek de işe yaramamış. Yine de bu firavun mezarlarından sadece biri istisna olarak hiç soyulmadan günümüze kadar gelebilmeyi başarmış. Hangisi mi? Tutankamon’un mezarı. Dünya tarihinin en büyük arkeolojik keşfinin, “Tutankamon’un mezarının ortaya çıkarılması” olduğu söylenegelir. Oysa ki Tutankamon, Mısır tarihinin çok önemli firavunlarından biri değildir. Hele hele bir Ramses hiç değildir. Peki arkeolojik açıdan onu bu denli önemli kılan olay nedir? 18 yaşında hayata gözlerini yuman genç bir firavun olmasının etkisi vardır elbette, ancak onu diğer tüm firavunlardan ayıran esas özellik, mezarı hiç soyulmayan ve tüm hazinesi günümüze kadar ulaşan tek firavun olmasında gizlidir. Yani mezar hırsızlarının gözünden kaçırdığı bir ayrıntı olmasa Mısır tarihi içinde onca önemli firavun varken bugün Tutankamon’un pek de esamesi okunmayacaktı. Bu durum vadideki mezarları gezdiğinizde daha iyi anlaşılıyor. Diğer firavunların görkemli mezar odaları ve o odalara giden derin koridorlarla Tutuankamon’un mezar odasını karşılaştırdığınızda bu genç firavununkinin çok sönük kaldığı hemen anlaşılıyor. Bunun esas nedeni ise firavunun genç yaşta beklenmedik ölümü üzerine alelacele tüm değerli hazineleriyle birlikte vadideki küçük bir odaya gömülmüş olmasında yatıyor. Bu ünlü mezar odasını gezmek için ekstra para ödemek gerekiyor ama gelin görün ki; mezar odasında görülecek kayda değer hiçbir şey yok. Çünkü bu genç firavunun mumyası, lahiti ve tüm hazinesi güvenlik nedeniyle Kahire Müzesi’nde sergileniyor.

 

Tarihte yaptıklarından ziyade, mezarı soyulmadığı için tüm hazinesi günümüze kadar ulaşan tek firavun olması nedeniyle tüm dünyada en çok tanınan firavun olan Tutankamon MÖ 1361"de küçük bir çocukken çıktığı tahtta sadece 9 yıl kalabilmiş, esrarlı bir şekilde daha yirmisine bile gelmeden ölmüş.

 

Aradan aylar, yıllar, yüzyıllar, bin yıllar geçmiş, nice imparatorluklar, nice doğal afetler, nice krallar, nice padişahlar devri cihan eylemiş, derken tarihler Şubat 1922"yi gösterdiğinde İngiliz arkeolog Howard Carter 32 yüzyıl sonra genç yaşta ölen bu firavunun mezarını hem de hiç bozulmamış bir halde bulmayı başarmış. Krallar Vadisi’nde IV. Ramses’in mezarının altında kalan ve dar bir koridorla geçilen gizli iki odada iç içe geçirilmiş lahitler bulununca arkeologlar heyecandan küçük dillerini yutmuş ve daha o anda dünya tarihinin en önemli arkeolojik keşiflerinden birini yaptıklarını anlamışlar. Ahşaptan yapılmış devasa kutunun mührü tek tek açılmaya başlanınca firavunun som altından yapılmış lahdi tüm ihtişamıyla ortaya çıkmış. Bu buluş dünyada öylesine büyük yankılar uyandırmış ki; daha o yıllarda bile her kıtadan yüzlerce araştırmacı ve hali vakti yerinde olanlar, aylarca gazete manşetlerinden inmeyen bu mezarı ve firavunun hazinesini görebilmek için yollara düşmüşler. (Bugün bile Mısır hükümeti ülkenin tanıtımında Tutankamon’un yüz maskesini kullanıyor.)

 

Mısır hükümeti hiç olmazsa bu firavunun hazinesini koruyabilmek için olağanüstü önlemler almış ve kurulan bir ekiple mumyayı ve hazineyi Kahire’ye getirip müzenin en güvenilir yerine yerleştirmişler. Sonraki yıllarda dünyada birçok Mısır bilimci arkeolog genç firavun Tutankamon’un mumyası üzerinde defalarca araştırmalar yaparak bu firavunun ölüm nedenini bulmaya çalıştı. Kimi iktidar kavgasına tutuşan komutanının ihanetine uğradığını savunurken, kimi de ayaklarının kırılmasından dolayı öldüğünü söyledi.

 

Dünya’da onca yankı uyandıran ve hatta günümüzde bile hala insanların akın akın Mısır’a gitmeleri bir dizi spekülasyonlara ve hatta gerçek üstü hikayelerin ortaya çıkmasına da neden olmuş. Büyük bir tesadüf eseri mezarı ortaya çıkaran ve firavunun tabutunu açan ekibin elemanları arka arkaya ve garip bir şekilde ölmeye başlayınca bu durumun firavunun lanetine uğradıkları yolunda bir hurafenin ortaya çıkmasına vesile olmuş. Bu söylentiler olayın gizemini daha da artırdığı için ülkeye daha çok turistin gelmesine neden oluyor ve bu da Mısır hükümetinin işine geliyor aslında.

Birgün Pazar, Yazı: Mustafa Andıç, 14.09.2008

DEFİNE AVCILARI KALEYE ZARAR VERİYOR

 

Manisa'ya 20 kilometre uzaklıkta bulunan Uzunburun Köyü yakınlarında 13. yüzyıldan kalma Yoğurtçu Kalesi'ne define arayan kişilerin zarar verdiği, kalenin koruma altına alınması gerektiği bildirildi.


İl Kültür ve Turizm Müdürü Erdinç Karaköse, daha önce bilimsel kazı çalışmasına konu olmayan kalede define arayan kişilerin kazı yaptığı yönünde çok sayıda ihbar aldıklarını ifade etti.


Kalenin koruma altına alınması için Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan gönderilen uzmanların geçen hafta ön keşif yaptığını belirten Karaköse, "Kalenin bir an önce koruma altına alınması gerekiyor. Etrafını tel örgütlerle çevireceğiz ve ışıklandıracağız. Kale civarında bulunan tuvaletler elden geçirilecek. Bölgede çevre düzenlemesi yapılarak, kale turizmin hizmetine açılacak. Ulaşımı sağlayan yolun düzeltilmesi için de İl Özel İdaresi ile görüşmeler devam ediyor" dedi.


Karaköse, define avcılarının gece, gündüz, kaçak kazı yaparak kaleye zarar verdiklerini belirterek, "Yasa dışı yapılan bu kazılarda, uzman olmayan bu kişiler, para uğruna paha biçilmez mimari eserleri delik deşik ediyorlar" dedi.


İl Kültür ve Turizm Müdürü Erdinç Karaköse, şunları kaydetti: "Define avcıları, 2863 sayılı kültür ve tabiat varlıkları kanunu ve ilgili yönetmelik doğrultusunda, izin alıp, müze uzmanı huzurunda define arayabilirler. Definenin değeri Maliye Bakanlığı'nca tespit ediliyor. Arazi Hazine'ye aitse definenin yüzde 50'si Hazine'ye yüzde 50'si define arayıcısına veriliyor. Özel veya tüzel kişilere ait arazi ise yüzde 40'ı arayıcının, yüzde 10'u arazi sahibinin, yüzde 50'si de Hazine'nin oluyor."


Karaköse, kaçak kazı yapanlara 1 yıldan 5 yıla kadar hapis cezasının yanı sıra 5 bin ile 100 bin lira arasında değişen para cezası verildiğini bildirdi.


Manisa'ya 20 kilometre uzaklıkta, Uzunburun Köyü yakınlarında bulunan Yoğurtçu Kalesi, Gediz Vadisi'ne hakim bir konumda bulunuyor. Kalenin 12. yüzyılın sonları veya 13. yüzyıl başlarında yapılmış olduğu öne sürülüyor. Kuzey cephesi sarp kayalık üzerine oturmuş olan karemsi planlı iç kale, doğu, batı ve güney yönlerinde bir dış surla çevrilmiş durumda. Kuzeyden bakıldığında oldukça sağlam ve etkileyici bir görünüme sahip olan iç kaledeki mekanların büyük bir kısmı yıkık durumda. Kale halk arasında "Yoğurtçu Kalesi" adıyla anılmakta.

Haber Ekspres, 14.09.2008

KARATAY MEDRESESİ
NE ZAMAN AÇILACAK?

 

  

 

Türkiye’nin tek çini eserler müzesi, Konya’nın en çok ziyaret edilen ikinci müzesi özelliklerini taşıyan Karatay Medresesi, 2,5 yıldır tadilat nedeniyle kapalı tutuluyordu.

Rölöve ve Anıtlar Bölge Müdürü Gülgün Atalay, 1 ay önce Karatay Medresesi’nin restorasyon çalışmalarının kısmen tamamlandığını ve açılacağını duyurmuştu.

Karatay Medresesi’nin bilgi panolarının hazırlandığını, müzenin tarihçesinin yer aldığı metinlerin genel müdürlükte yabancı dillere çevrilmesinin ardından panolara yerleştirilip yerine monte edileceğini ve müzenin ziyaretçilere açılacağını da söyleyen Atalay’ın sözlerinin üzerinden bir aya yakın zaman geçmesine rağmen Karatay Medresesi hala kapalı. 2 buçuk yılı aşkındır kapalı olan medresenin ne zaman açılacağı ise artık merak konusu oldu.

Merhaba Gazetesi, Haber: Uğur Elmas, 14.09.2008



İKİ ÇOBANIN KEŞFETTİĞİ ALMUS, TEPECİK MAĞARASI TURİZME AÇILIYOR

 

 

Tokat'ın Almus İlçesi'nde, hayvan otlatan çobanlarca bulunan mağaranın turizme kazandırılmasını sağlamak amacıyla gerekli olan çalışmalar başlatıldı.  İbrahim Dizer ve Fahri Ergen adlı iki çobanın bulduğu, Almus'a bağlı Teknecik Köyü'ne 1 kilometre uzaklıktaki doğa harikası mağaranın içerisinde çok sayıda sarkıt ve dikit var.


Mağaranın bulunmasının ardından yöreye gelen köylüler, mağaranın girişinin yüksek olması nedeniyle yanlarında getirdikleri merdivenle yukarı çıkarak mağaranın girişine ulaşılabiliyor.
Tokat İl Genel Meclisi'nce oluşturulan bir komisyon, mağarada incelemeler gerçekleştirdi.
İl Genel Meclisi Üyesi Dursun Aytaç, konuya ilişkin açıklamasında, komisyonun bir jeoloji mühendisi ve müze müdürlüğünden bir yetkiliden oluştuğunu söyledi.


Mağaranın çok güzel olduğunu, kentteki Ballıca Mağarası gibi turizme kazandırılacağını bildiren Aytaç “Bu mağarayla Ballıca'yı sollayacağız. Burada Ballıca Mağarası'nda yapılan hatalar olmayacak. Çalışmalara izinleri aldıktan sonra başlayacağız. Bu mağaramızı turizme kazandıracağız. Burası bizim bacasız fabrikamız olacak. İnşallah bu mağara ilgi görecek. Temennimiz bu yönde, inşallah emeklerimiz boşa gitmeyecek,” dedi.


Mağarayı bulan çobanlardan İbrahim Dizer ise yol üzerinde görünen sarkıtları takip ederek mağarayı bulduklarını bildirdi. Mağarayı buldukları için çok mutlu olduğunu söyleyen Dizer “bu mağarayı bulmamız mucize gibi. Burada mağara olduğunu tahmin ettik. Sarkıtlardan yola çıktık. Bir taraftan hayvan otlatırken bir taraftan da araştırdık, mağarayı bulduk.” dedi. Dizer, mağaraya yol olmadığı için Teknecik Köyünden yaklaşık 1 kilometre yürümek gerektiğini söyledi.


İlk adımda yaklaşık 300 metrekarelik alanının görülebildiği mağara dikit ve sarkıtlarıyla gizemli bir görünüm sergiliyor.

TürkiyeTurizm.com, 14.09.2008

BEYCESULTAN HÖYÜĞÜ'NDE KAZI ÇALIŞMALARI SÜRÜYOR

 

Denizli'nin Çivril İlçesi'ne bağlı Kocayaka Köyü'ndeki Beycesultan Höyüğü'nde kazı çalışmaları devam ediyor.

Çivril Kaymakamı Muzaffer Başıbüyük, kazı çalışmalarını yerinde inceleyerek Kazı Başkanı Doç.Dr. Eşref Abay'dan bilgi aldı. Başıbüyük, yaptığı açıklamada, Beycesultan Höyüğü'ndeki kazı çalışmalarının, 2007 yılının ağustos ayında başladığını ve 2. dönem kazıların sürdüğünü söyledi. Kazı çalışmalarına gerekli her türlü desteği verdiklerini belirten Başıbüyük, bu kazı sezonunda höyüğün yayılım sınırlarının belirlenip, tomografik planının çıkartıldığını ve hem önceki dönem hem de yeni dönemde açılan plan üzerinde işaretlenerek çalışmaların yapıldığını kaydetti.

Kazı Başkanı Abay ise Beycesultan Höyüğü'nde ilk kazı çalışmalarının Ankara'daki İngiliz Arkeoloji Enstitüsü adına Seton Lloyd ve James Mellaart tarafından 1954 yılında başlatıldığını belirterek, şu bilgileri verdi: "1959 yılına kadar 6 sezon süresince gerçekleştirilen kazı çalışmalarında elde edilen veriler, bu yerleşim yerinin Batı Anadolu'nun prehistorik dönem kültürlerini anlamada ve açıklamada anahtar öneme sahip olduğunu ortaya koyuyor. Fakat bu yerleşim yerinde kazılar devam ettirilmemiş ve uzun süre arkeolojik araştırmalar da göz ardı edilmiş. Bizler tekrar başlayarak Beycesultan Höyüğü'nü yeryüzüne çıkartacağız." Kazı çalışmalarında 22 kişilik ekibin görev aldığı öğrenildi.

Haber Ekspres, 14.09.2008

DİNAMİTLE ÇIKAN DOĞA HARİKASI: DAMLATAŞ

 

Damlataş Mağarası, 1948 yılında Alanya İskelesi yapımında kullanılmak üzere taş ocağı olarak tespit edilen alanda patlatılan bir dinamit sonrasında tesadüfen bulunmuş. Patlama sonrasında açılan delikten lüks lambalarla içeri girenler, gördükleri güzelliklerden hayrete düşüp açılan deliği hemen kapatırlar. Dinamitleme işini de başka tarafa kaydırırlar. Büyük bir ilgi ile konunun üzerine eğilen Galip Dere böyle bir eserin Alanya’ya kazandırılması için bütün ilgilileri göreve davet eder. Dere, günlük gazetelerin birisinde

II. Dünya Savaşı’nın korkunç günlerinde atılan gaz bombalarından korunmak için bir mağaraya sığınan Almanlardan astım hastası olanların şifa bulduğuyla ilgili haberi okuyunca aklına, korumaya aldıkları mağara gelir. Okuduğu gazetenin o bölümünü keserek zamanın Alanya Milletvekili Ahmet Tokuş yanına koşar. Tokuş da doğup büyüdüğü memleketine hizmet düşüncesiyle vakit geçirmeden ilgililerin Alanya’ya gelmesini sağlar.

İlk resmi inceleme Jeolog Dr. Timuçin Aygen ve Jeolog Dr. Süleyman Türkünal tarafından yapılır. Alınan çok sevindirici haberler sonrasında doktor ve kimyagerlerden kurulu ikinci bir heyetin incelemesinden sonra bu mağaranın da Almanya’dakinin benzeri özellikler taşıdığı tespit edilir. Merhum Galip Dere mağaranın bulunduğu bu alanı Alanya Belediyesi’ne istimlak ettirerek demir bir kapıyla belli bir süre insanların girip çıkmasını önler. Bir taraftan çevre düzeni ile ilgilenirken çekilen fotoğrafları günlük gazetelere gönderir. Bir taraftan da onları Alanya’ya davet ederek şu başlığın atılmasını sağlar: “Alanya’da bulunan mağara astımlılara şifa dağıtıyor.” İşte bu haber sonrasında Alanya’da büyük bir canlılık başlar. O tarihlerde bulunan oteller ihtiyaca cevap veremediği için belediye hoparlöründen yapılan anonslarla yerli halk, ziyaretçileri misafir eder.

Bu durumdan istifade eden Alanyalılar iki katlı evinin bir katını, iki evi olanın da evinin birisini otel yaparak Alanya turizminin temel taşlarını böylelikle attı. Bu aşamada Dr. Hüseyin Sipahioğlu (Nesibe Gevher Tıp Fakültesi emekli Dekanı) mağaraya gelen değişik hastalar üzerinde yaptığı araştırma ve incelemelerden son derece başarılı sonuçlar alarak mağaranın önce yurt içinde, daha sonra da yurt dışında büyük ün sahibi olmasında pay sahibi oldu. Mağaranın bu aşamaya gelmesinde çok büyük emeği olan Galip Dere de, ölümüne kadar mağaranın müdürlüğünü yaptı.

Mağaraya tedavi için gelen hastalar, ilk günlerini üst katta geçirerek, intibaklarını sağlarlar. Daha sonraki günlerde de merdivenlerden inerek, kendileri için yapılan banklarda oturarak tedaviye devam ederler. Alanya’ya mağara tedavisi için gelen hastalar, önce bir doktor muayenesinden geçerek, ‘mağaraya girmesinde sakınca yoktur’ belgesi ile mağaranın ilgili memuruna başvurur. Belediye tarafından tespit edilen ücreti ödeyerek 21 günlük bir tedavi görür.

Mağaranın Oluşumu
Mağara birinci çağın altıncı ve sonuncu dönemlerinde oluşmuş yer katmanlarından ibarettir. Yapılan incelemeler sonrasında mağaranın 10-15 bin senede oluştuğu tahmin edilmektedir. Alanya bölgesinin yurdumuzun en fazla yağmur alan yerlerinden birisi olması da mağaranın oluşumuna büyük hız vermiştir. Bolca yağan yağmurların bir miktarı gaz, karbonikli su ihtiva etmesi nedeniyle, kireç taşı ve benzerlerini erittiği için, kalker ve kireç taşından oluşan bölgelerde mağarada olduğu gibi boşluklar oluşturur. Erimeler devam ederken büyük boşluklar ve bu boşluklara sızan damlacıklar donarak aşağı doğru sarkar. Damlanın düştüğü yerde de daima donma olayı gerçekleştiğinden aşağıdan yukarı dikitler ve yukarıdan aşağıya da sarkıtlar meydana gelir. Sarkıt ve dikitler uzamalardan dolayı bazen bir yerde birleşebilirler, bunlarda mağaranın sütunlarını oluşturur. İşte bu damlama özelliğinden dolayı mağaraya “Damlataş Mağarası” ismi verilmiş. Mağaranın giriş kapısından sonra 20/30 metre uzunluğunda bir geçit, 13/14 metre çapında ve 15 metre yüksekliğinde silindirik bir boşluk, bu boşluk içinde de insanı büyüleyen binbir renkli sarkıt ve dikitler, ayrıca 15 bin senede oluşmuş sütunlar vardır. Mağarada iki katlı olan bu boşluk 2 bin 500 metreküp hava ihtiva etmekle beraber, içindeki ısı yaz-kış hep 23.3 derecedir. Mutlak rutubet 19.6 derece, nispi rutubet yüzde 98’dir. Mağara senenin 6 ayında devamlı damlar. Yazın gelenler ise bu damlamayı göremezler.

Akşam Akdeniz, Yazı: Hüseyin Kalaycı, 14.09.2008

103 YILDIR TIKIR TIKIR ÇALIŞAN TELEFON

 

Yatağan Termik Santrali’nde kullanılan Polonya yapımı ZWUS marka 103 yıllık telefon, zamana ve teknolojiye meydan okuyor.

Üzerinde 1905 yılında yapıldığı yazılan telefona en son 1950’de bakım yapılmış. Uzmanlar, gövdesi demir döküm olan yaklaşık 14 kilogram ağırlığındaki telefonun 2. Dünya Savaşı’na kadar yoğun biçimde kullanıldığını ifade ettiler. İç hat olarak yoğun biçimde kullanılmasına rağmen telefonun hiç arızalanmadığını kaydeden termik santral çalışanları, "1982 yılında termik santral açıldığında bu telefon buraya konulmuş. O yıldan beri hiç arızalanmadı. Santralde bu telefondan 4 tane daha var. İç hatta kullanıyoruz. Bugüne kadar benzerini hiç görmedik. 26 yıldır hiç arızalanmadan hizmet veriyor" dediler.

Hürriyet, 14.09.2008

ANTİK ALLIANOI'DE DELİL TESPİTİ YAPILDI

 

Fotoğraf Altı: Havuzlara şifalı kaplıca suyunu taşıyan antik boru hattının, bakanlığın yürüttüğü rölöve çalışması sırasında kepçeyle kırıldığı iddiaları incelendi.

 

İzmir Bergama’da, antik Allianoi kentindeki hamamlara sıcak su taşıyan antik boru hattının, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca yaptırılan rölöve çalışması sırasında kepçeyle kırıldığı iddia edilmişti.

İzmir 4. İdare Mahkemesi, delil tespiti yaptırdı. Tespite nezaret eden avukat Arif Ali Cangı, “İzmir 2 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, rölöve çalışmaları sırasında kepçe kullanılmaması kararı vermişti. Hatta kille örtme işleminde bile antik harabelerin zarar görmemesi için iş makinası kullanılmayacaktı. Delil tespitiyle ilgili rapor hazırlandıktan sonra suç duyurusunda bulunacağız” dedi. Allianoi Girişim Grubu Dönem Sözcüsü Alime Mitap ise mahkeme heyetinin, dere yatağında, kepçeyle yapılmış tahribatı, büyük ve küçük havuzlardaki suların durumunu incelediğini ifade etti. Mitap, şu bilgileri verdi: 

“Yargıç, bekçiye suyun çekilmesi için kazılan kanalın ne ile kazıldığını sordu. Bekçi, kepçeyle kazıldığını söyledi. Sözleri tutanağa geçirildi. Büyük ve küçük havuzlarda daha önce kaplıcanın sıcak suyu vardı. Ancak artık sıcak sudan eser kalmadığı gibi, havuzdaki su da soğuktu. Şifalı sıcak su, dere yatağına akıyordu. Kepçeyle kırılan boru da ortada duruyordu. Ayrıca biz oradayken, Bergama Belediyesi’nin iş makineleri, tarihi köprünün dibinden kum çekiyordu.”

Milliyet Ege, Haber: Turan Gültekin, 14.09.2008

TARİHE DARBE





İzmit'te trafiği rahatlatmak amacıyla 2006 yılından beri devam eden inşaatın hafriyat çalışması sırasında çıkan tarihi eserler katlediliyor. Projenin Orduevi ve Yenidoğan arasında kalan bölümünde Roma dönemine ait 2 bin yıllık bir kemer ve sütunlar iş makinelerinin darbeleriyle parçalandı. Kırılan eserler kamyonlara yüklenerek moloz döküm sahalarına götürüldü.
İzmit İl Kültür Müdürü Adnan Zamburkan, kalıntıların tarihi eser olmadığını belirterek, daha önce E-5 karayolu yapımından kalan artık taşlar olduğunu ileri sürmüştü. Ancak geçen hafta en son 5 ton ağırlığında lahit kapağı çıkınca inşaat kısmen durduruldu.


D-100 karayolunu ve şehir içi trafiğini rahatlatmak için, Kocaeli Büyükşehir Belediyesi'nin Seka Camii ile Sümer Karakolu arasındaki bölgede yapılan "Battı-çıktı projesi", 2 yıl önce başladı. Ancak Seka fabrikasının bulunduğu alan, D-100 karayolu, tünel inşaatı mevkii, yüzyıllar önceki İzmit'in, Nikomedia'nın yerleşim alanı olduğu ileri sürüldü. 





Proje kapsamında tünel kazısının devam ettiği yerde de Nikomedia antik kentinin izlerine rastlandı, inşaat sırasında tarihi eserler çıktı. Ancak tarihi eserlerin çıkması nedeniyle inşaatın durma ihtimali söz konusu olunca eserler iş makineleriyle tahrip edildi, ortadan kaldırılmaya çalışıldı. Bu duruma İzmit Müzesi ve İzmit Valiliği de müdahale etmedi.


Tünelin yapıldığı bölgede aylardır görmezden gelinen tarih katliamı, eserlerin sonuncusunun bulunmasıyla kısmen durduruldu. Yaklaşık 5 ton ağırlığındaki büyük bir lahit kapağı, toprağın 6 metre altında bulundu. Müze yetkilileri çıkan lahit kapağının, Nikomedia döneminden kalma olduğunu tespit etti. İzmit Müze Müdürü İlksen Özbay, 3. yüzyıldan kalma olduğunu söylediği lahit kapağının bir kadına ait olabileceğini ileri sürdü.






Özbay, daha geniş araştırma yapmak için tünel inşaatının kısmen durdurulduğunu ve gerekli incelemeden sonra konunun Kültür Varlıkları Koruma Kurulu'na iletileceğini, kurulun vereceği karar doğrultusunda hareket edileceğini kaydetti.

İskenderiye, Antakya, Roma gibi dünya şehirlerinden sonra dördüncü büyük liman kenti olan Nikomedia, milattan sonra 284 yılında Roma İmparatorluğu'na bir süre başkentlik yaptı. Hellenistik dönemde kurulan kent deniz ticaretiyle zenginleşti. Antik şehrin tiyatrosunun Efes'ten daha büyük olduğu biliniyor. İzmit'te yapılan her hafriyattan da antik kentle ilgili yapılara rastlanıyor.

Milliyet, Haber: Ömer Erbil, 14.09.2008

ZEYREK'TE RESTORASYON

 

Unkapanı köprüsünü geçip Valens kemerine yaklaşırken, sağda, yamacın üstünde, Pantokrator (veya Zeyrek Camii) görünür. Cadde düzeyinde de, bu yamacın dikliğini meydana getiren, büyük ölçüde tuğla yapı vardır. Bunun bir sarnıç olduğu bilinir. Ben de böyle bilirdim ama içine hiç girmemiştim. Türkiye’de böyle yerlere nasıl, nereden girildiğini bir devlet bilir, bir de berduşlar (alaturka “clochard”lar). Devlet bilir ama bir baktıktan sonra –özel bir ilgilenme nedeni yoksa- kapatıp gider. Berduş, buna rağmen içeri sızmanın yolunu bulur.
 

Devletin “kapatıp gittiği” yer, neresi olabilir? Aslında, her yer olabilir; ama bu yer Bizans’tan kalma ise, ihtimal müthiş artar. Devletin oynadığı bu rol ise, Bizans ile Berduş arasında “simbiotik” bir ilişki kurulmasına yol açar. Laleli’deki Rotunda beter bir çarşı mekanına dönüştürülmeden önce, ayı oynatanlar, ayılarıyla birlikte orada gecelerdi. Ahırkapı’da Hristos Philanthropos Kilisesi'nde bildiğim kadar ayısız berduşlar yatıp kalkıyor. Dediğim bu sonuç da böyle bir yatakhaneydi. Ama bu, binanın gayri resmi işlevi. Resmi olanı da varmış: Hal’in Haliç’te olduğu zamanlardan başlayarak, bu serin mekanda, limon sarartılırmış. Böyle bir ticari işlev de olunca, buralara artık hiç ayak basamıyorsunuz.
 

Şimdi burada restorasyon yapılıyor. Epey ilerlermiş, ama daha epey iş var. Görünüşü doğrusu çok etkileyici.
 

Yukarıda değindiğim bütün kasıtlı ihmale rağmen, çok ağır hasar görmediği de sanırım söylenebilir. Berduşlar özellikle kırıp geçirmiyorlar, belki buraları evleri gibi gördükleri için. Ufak tefek kırıp döktükleri oluyordur ama “saygıdeğer” toplum kadar zarar vermeye etleri butları müsait değil.

 

Bu sarnıcın üstünde başlayan Zeyrek başlı başına bir tarihi servet tabii. Öncelikle ahşap evleri önemli. Öteden beri söylediğim, söylemekten bıkmadığım bir şey vardır: Türkiye’de restorasyon işi ciddiye alındığında uçsuz bucaksız bir alan açılır. Bunun için tahtaya da, taşa da, demire de biçim vermeyi iyi bilen usta gerek. Kendisi bir restorasyon projesinin hedefi olan semtlerde yaşayan kural olarak yoksul insanların genç çocuklarını bunun için yetiştirebilir, meslek sahibi yapabilirsiniz. Bu yolda bazı adımların atıldığını da gördüm, geçen gün buralarda gezinirken.

 

Fatih Mehmed bu kenti eline geçirince, Pantokrator Kilisesi'ni geçici olarak medreseye çevirmiş, başına da kendi hocası Zeyrek Mehmed Efendi’yi koymuştu (yakındaki Pantepoptes Kilisesi de bu yeni kurumun “mutfağı” olarak kullanıldığı için sonra camiye çevrildiğinde adı Eski İmaret camisi oldu). Şimdi buradaki sokaklardan birinin adı “Zeyrek Mehmet Paşa”. Halkımızın bilincinin altına da, üstüne de, dışına da, içine de, “Paşa” olmayan bir adamın esamesinin okunmayacağı bilgisi yeterince kazınmış ki, Belediye şu bu, Mehmed Efendi’yi Mehmet Paşa yapıp rahat rahat oturuyor.
 

Mehmed Efendi’nin lakabı olan “zeyrek” ise “anlayışlı”, “zeki” anlamlarına gelir. Peki, şimdi buradaki lokantanın adı olan “Zeyrekhane” ne? “Uyanıklık Evi” mi? “Çayhane”, “timarhane”, “postahane” gibi bir kurum mu?
 

Bu tür ayrıntılar da, bu toplumun kendi geçmişiyle ilişkisinin ne kadar “arızalı” bir ilişki olduğunu gösteriyor.
 

“Tarih” olmuş olandır; tamamıyla kavramamıza imkan olmayan, ama üzerinde çalıştıkça yeni yeni bilgiler çıkardığımız, bu yeni bilgilerle yeni değerlendirmeler yapabildiğimiz alan. Ama “değerlendirme” yapmak, tarih hakkında, “şöyle olacak, böyle olmamalı” diye garip hükümler vermek demek değildir. Bir bütünlüğü vardır. Bunu kavradığımızda, onunla ilişkimiz de “arızalı” olmaktan çıkar. Bu nedenle Bizans sarnıcının ve bu dizi içinde değineceğim başka Bizans eserlerinin kilitli kapılarının açılması, restore edilmesi, kamunun gözlem ve bilgilenmesine sunulması çok önemli.

 

Gittiğim bu yerlerde, yapılan işlerin başında, ne yaptığını bilen ve ona sevgiyle yaklaşan genç mimarlar, arkeologlar, restoratörler de gördüm. Bu da insana güven veriyor.

Taraf, Yazı: Murat Belge, 14.09.2008


******


HALİÇ'TE DEĞİŞENLER

 

Pazar günü Zeyrek’teki sarnıçtan söze başlamıştım. Bugün de bu restorasyon çalışmalarından edindiğim izlenimlere devam edeceğim. Bugünün yazısına Anemas’tan başlayayım.
 

Abdullah Ziya romanlarında ve benzerlerinde adı çokça geçen bu “mekan”ı bir rastlantıyla üniversite öğrenciliği yıllarımda görmüş, gördüğüm bu deliğin kitaplarda anlatılan “o yer” olduğunu tahmin etmiş, ama keşfetme cesaretini –nedense- göstermemiştim. Seksenlerde Mustafa Kemal’in (yani, Ağaoğlu!) fikriyle “İstanbul Kültür Gezileri”ne Haliç’ten başlayınca, daha alıcı gözle bakmak üzere yeniden gittim. Baktım, içinde gezilebiliyor –bir miktar. Ama biraz kazalı olabilir, karanlıkta insan kayabilir, ayağı takılabilir. Biraz cambazlık gerektiren yerleri var. Ama gerçekten görülesi bir yer! Müthiş!
 

Bu gezileri yaptığım sürece hep gittik Anemas’a. Tabii hep konuştuk da... “Böyle bir yer bu halde bırakılır mı?” falan. Bu aslında muhataralı bir konu, benim için. Örneğin Pazar günü Ayrancı Sokağını yazmıştım. Aklımın ucunda, bir yerlerde, “Ya şimdi herkes oraya akın ederse” düşüncesi de var. Başkaları bilmediği sürece orası yalnız benim, sanki, ama sonra herkesin. Ama ne yapalım ki zaten “paylaşmacı” bir ideolojinin savunucusu olmuşuz. Güzellik paylaşmak, mal mülk paylaşmak kadar önemli.
 

O zaman Anemas’ı da öyle bırakmamalı. Peki, bırakmayıp ne yapmalı? Onun pek içinden çıkamazdık. Şimdi restore edenler de, gördüğüm kadar, sorunun cevabını bularak işe başlamamışlar. “Hele bir toparlayalım, düşünürüz” hesabı.
 

Zaten kocaman bir yer, toprakaltı kısmıyla, topraküstü kısmıyla, terasıyla, İsak Angelos Kulesi’yle. Hem gezilen, hem oturulan, çay kahve içilen ya da yemek yenen bölümleri olabilir. Ama dehliz karakterini, zindan karakterini unutturacak bir dekorasyon tarzından da kaçınmalı. Anemas’ın yarattığı toplam etkinin içinde bir miktar “ürperti” mutlaka gerekiyor.
 

Gördüm ki şimdi buradan kamyon kamyon toprak atılmış. Eskiden görmediğimiz, varlığını şöyle böyle tahmin edebildiğimiz mekanlar, odalar ve koridorlar temizlenerek ortaya çıkarılmış. Atlayıp zıplamadan, tırmanmadan bütün mekanı gezebiliyorsunuz. Ama yapacak daha çok iş var, sırf kabasını bitirmek için bile çok iş var.
 

Oradan gittik Tekfur Sarayı’na. Burada arkeolojik kazılar yapılmış, esrarengiz mezarlar çıkarılmış. Sarayda mezarın ne işi var? Hani, mezar olduğu unutuldu, sonradan üstüne yapıldı, desek... Temel taşlarının indiği düzeyde mezarlar, görülmemiş olamaz.
 

Buranın da, ne olacağı beli değil şimdilik. Ama çalışma devam ediyor. “Saray” dediğimiz pavyondan çok sur boyunca.
 

Derken Fener-Balat projesinin son durumuna bakmaya gittik. Buralara ara sıra gene yolum düşüyordu. Onun için, örneğin Cantemir’in evinin onarımının bitmek üzere olduğunu biliyor, kısmen de görebiliyordum. Şimdi iyiden iyiye bitmiş, bahçesine çiçek bile dikilmiş. Binanın bir bölümünü Romanya müze haline getirmiş. Sergilenecek fazla eşya yokmuş. Zaten kapı kapalı. İçini göremedik. Romanya üstlendiği şu işi daha bir ciddiye alsa, hem sergi nesnelerini çoğaltsa, hem de açık tutmaya özen gösterse iyi olacak. Cantemir dolayısıyla Romanya, Mickiewicz dolayısıyla Polonya, Kilise ve Eksarklık yoluyla Bulgaristan ve muazzam miktarlarda eseriyle Yunanistan, tarihlerinin önemli “enstantane”leri İstanbul’da gezilip görülebilecek. Belki o zaman, bütün tarih boyunca böyle kendi içimize kapalı, kendimizden başka hiçbir şeye ilgi duymadan, görmeden ve işitmeden yaşamadığımızı, kendimiz de anlarız.
 

UNESCO projesi çerçevesinde onarılmış birkaç eve baktık. Balat’ın içlerinde bir sokak var: Merdivenli Yokuşu. Sol koldaki evler hepsi onarılmış, badana edilmiş, pırıl pırıl duruyorlar. Sağ koldakilerde böyle bir şey yok.
 

Oralarda bir ev sahibi, birilerinin, “evlerinizi elinizden alacaklar! Bunları Patrikhane alacak!” diye söylentiler çıkardığını, birçok kişinin bu korkularla projeden uzak durduğunu anlattı.
 

İşte, bildiğimiz hikaye. Türkiye! Avrupa Birliği de bize bunu yapacak! İçimize “post-modern tabakalar” sokup bizi bölecek! Onun için “ecnebi”ye güvenme, hiçbir şeyini emanet etme!
 

Böylece, o sağ koldaki evler gibi, perjmürde, konforsuz evinde otur. Karşı sırada evini onartan vatan hainlerine nefretle bak, onlar gibi olmadığın için şükret.
 

Tabii, “Patrikhane alacak” diye propaganda yapanlar öyle evlerde oturmuyor.
 

Bu konulara devam edeceğim.

Taraf, Yazı: Murat Belge, 17.09.2008

TEMEL KAZISINDA TARİHİ MEZAR ÇIKTI

 

Yalova'nın Çiftlikköy İlçesi'nde bir binanın hafriyat çalışmaları sırasında 4 lahit bulundu.

Alınan bilgiye göre, Sahil Mahallesi Barbaros Bulvarı'nda bir inşaatın temeli için kepçeyle hafriyat çalışması yapılırken, hangi döneme ait olduğu henüz belirlenemeyen 4 lahit ortaya çıkarıldı.

Çalışmayı yapan Tuğ İnşaat firmasının sahibi Abdurrahman Tutuğ, 2 metre derinlikte çıkan lahitlerle ilgili olarak yetkililere bilgi verdiklerini belirterek, “Bina yapmak üzere hafriyat çalışması yaptığımız sırada 4 lahit ortaya çıktı. Ancak kepçe birini parçaladı. İçinden çocuk kemikleri çıktı” dedi.

Yalova Kent Haber, 13.09.2008

BARAJ ALTINDA KALACAK OLAN BİSMİL'DEN TARİH FIŞKIRDI

 

Ilısu Barajı'nın suları altında kalacak Diyarbakır'ın Bismil İlçesi'ndeki höyüklerden bu yıl kazı çalışması yapılan 8'inden toplam 843 adet envanterlik eser çıkarılarak Diyarbakır Arkeoloji Müzesi'ne teslim edildi.

 

Diyarbakır Arkeoloji Müzesi Müdürü Mehmet Bilici yaptığı açıklamada, Ilısu Barajı altında kalacak Bismil İlçesindeki höyüklerin bir kısmında 2000 yılında başlatılan çalışmaların bu yıl da sürdüğünü belirtti. Yabancı kazı ekiplerinden ikisinin 2000 yılında başlattıkları çalışmalarını sonraki yıllarda bıraktıklarını belirten Bilici, bu yıl 9 ekibin çalıştığı ilçede 8 ekibin kazı çalışması, bir ekibin ise değerlendirme çalışması yaptığını kaydetti. Kazı çalışması yapan 3'ü yabancı 5'i yerli 8 ekibin bu yılki çalışmalarında ortaya çıkardıkları toplam 843 envanterlik eseri müzeye teslim ettiğini ifade eden Bilici, şöyle dedi: "Bu yılın yaz dönemi boyunca Diyarbakır'ın Bismil İlçesinde yapılan kazılardan en çok eser, Dicle Üniversitesi'nden Prof.Dr. Vecihi Özkaya'nın başkanlığını yaptığı ve Yrd. Doç. Gürol Barın ile Yrd. Doç. Oya San'ın görev aldığı Kortiktepe kazısından elde edildi. Kortiktepe kazısından bu yıl müzemize 497 envanterlik eser teslim edildi. Diğer kazılardan Müslümantepe'den 134, Salattepe'den 30, Hırbinmerdan'dan 27, Kavuşantepe'den 29, Ziyarettepe'den 22, Aşağısalat'tan 36 ve Hakemi Use'den 68 adet envanterlik eser çıktı. Bu 8 arkeolojik kazıdan toplam 843 adet envanterlik eser çıkarıldı. Bunlar ile kazılardan elde edilen çok sayıdaki etütlük eser müzemize teslim edildi."

Zaman, 13.09.2008

TARİHİ BİNALAR YİNE EĞİTİME VERİLECEK

 

Bursa'nın Gemlik İlçesi'ndeki iki tarihi bina restore edilerek yeniden kullanılır hale getirilecek.

 

Belediye Başkanı Mehmet Turgut, birçok siyasetçi, doktor, sanatçı ve sanayicinin yetiştiği Atatürk İlköğretim Okulu binasının restorasyonu için Anıtlar Kurulu'ndan onay alındığını açıkladı. Ekim ayı içerisinde restorasyon çalışmaları için ihale yapılacağını bildiren Turgut, bu eserlerin atıl vaziyette kalmalarının üzüntü verici olduğunu söyledi.

 

Gemlik'te Rumlar tarafından 1864 yılında papaz okulu olarak inşa edilen bina, 58 yıl boyunca papaz yetiştirmede kullanıldı. Kurtuluş Savaşı'yla birlikte Gazi Okulu adı ile Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk ilkokullarından biri olan tarihi binaya, 1949 yılında Atatürk ismi verilmişti. 1982 yılında ihtiyaca cevap veremediği için atıl durumda bırakılan ve bahçesine yapılan 9 derslikli yeni binasında eğitim ve öğretime devam ederken; tarihi bina, 29 Mayıs 1994 tarihinde sabaha karşı çıkan yangınla harabe haline gelmişti. Bursa Büyükşehir Belediyesi ve Gemlik Belediyesi'nin ortak girişimleriyle aslına uygun olarak restore edilip hizmete girecek binayı yerinde inceleyen Belediye Başkanı Mehmet Turgut, proje ihalesinin ekim ayında yapılacağını ve yeni ilköğretim okulunun 2009-2010 eğitim ve öğretim yılına yetişeceğini söyledi. Başkan Turgut, atıl durumdaki kız imam hatip lisesi binasının da restorasyon bittiğinde Kültür Müdürlüğü ve Kent Müzesi olarak hizmet vereceğini belirtti.

Zaman, Haber: Ali Haydar Can, 13.09.2008

TARİHİ MEZARLAR YIKILDI, KEMİKLER ÇOCUKLARI KORKUTUYOR

 

Hakkari'nin Keklikpınar Mahallesi'nde 15 yıl önce meydana gelen selden sonra yıkılarak açığa çıkan tarihi mezarlıktaki insan kemikleri çocukları korkutuyor.

 

Mahalle sakinleri ve muhtarı bütün müracaatlarına rağmen yetkililerin ilgilenmediğini belirterek, bu durumun kendilerini rahatsız ettiğini söyledi. Hakkari merkeze bağlı Keklikpınar Mahallesi'ndeki tarihi mezarlık, 1993 yılında meydana gelen selde yıkılarak, insan kemikleri ve mezarlarıyla birlikte gün yüzüne çıktı. İnsan kemiklerinin pek çoğu yıkılan mezarlarla birlikte sel sularıyla etrafa dağıldı. Dışarıdan görülen mezarlıktaki insan kemikleri, mahalle sakinlerini ve özellikle çocukları korkuttu. Olay gününden beri arada bir yabani hayvanlar tarafından dışarı çıkarılan kemikleri mahalle sakinleri yerine koyuyor.

 

Mahalle Muhtarı Ali Gül de 1993'te meydana gelen selden sonra mezarın ortaya çıktığını, mahalle ortasındaki mezarın daha öncede basına yansıdığını, ancak bugüne kadar hiçbir kurumun çalışma başlatmadığını aktardı

Zaman, Haber: Halis Tatlı, 13.09.2008

YÜZ YAŞINDA BİR DEMİRYOLUNUN ÖYKÜSÜ

 

Sahip olduğu halifelik unvanını diğer padişahlara oranla siyasi alanda daha fazla kullanan II. Abdülhamid, 20. yüzyılın başlarında ayakta kalmak ve çökmemek için çaba harcayan Osmanlı Devleti’nin İslam alemi ile kültürel bağlarını pekiştirmek ve devletin Ortadoğu’da yer alan topraklarını kalkındırmak için oldukça kapsamlı bir demiryolu hattı projesini gerçekleştirmeye kalkıştı. İstanbul’dan İslam aleminin en kutsal toprakları olan Hicaz bölgesine kadar uzanacak “Hicaz Demiryolu Hattı” Projesi tüm İslam aleminde coşku ile karşılanırken, Batı dünyası artık “hasta adam” benzetmesi yaptığı Osmanlı Devleti’nin böyle büyük bir projeyi başarabileceğine inanamıyordu. Ancak, 1900 yılında yapımına başlanan ve bitirilmesi bir hayal olarak görülen “Hicaz Demiryolu Hattı” 1908 yılında tamamlandı ve Osmanlı Devleti’nin Ortadoğu’daki topraklarını kaybetmesine neden olan Birinci Dünya Savaşı’na kadar faaliyetini sürdürebildi.


Bugünlerde Hicaz Demiryolu Hattı’nın başlangıç noktası olan Haydarpaşa Garı, bu büyük projenin hayata geçirilişinden bir asır sonra “Hicaz Demiryolu’nun 100. Yılı” isimli fotoğraf sergisine ev sahipliği yapıyor. Sergide yer alan Hicaz Demiryolu’nun açılışı dolayısı ile yapılan törenleri, Toroslardan Beyrut’a kadar demiryolu üstünde yer alan tren istasyonlarını, bir kervana katılarak kırk günde ulaşabilecekleri mesafeyi trenler ile üç günde kateden yolcuların görüntülerini tarihi bir belge olarak günümüze taşıyorlar. Demiryolu hattının geçtiği yerlerin yüz yıl önceki hallerini belgeleyen fotoğraflar ile bugünkü hallerinin görüntülerinin yan yana yer alması sergiyi ziyaret eden insanların, bu topraklar üzerindeki hızlı ve devasa değişimin farkına varmasını sağlıyor. Demiryolunun üzerinde bulunan sayısız köprülerden birkaçının fotoğrafı bile “Hicaz Demiryolu Hattı” projesinin ne kadar büyük ve kapsamlı bir proje olduğunu insanlara yansıtmaya yetiyor. Hicaz Demiryolu’nun geçtiği güzergahları gösteren haritalar ve demiryolu hattının geçmişi ile ilgili bilgiler veren yazılar, ilginç ve önemli bir konusu olan fotoğraf sergisini daha da zenginleştirmiş. Sergide, Birinci Dünya Savaşı sırasında İngilizlerin Arabistan topraklarını savunan Osmanlı ordusuna gelen lojistik yardımı kesmek için Hicaz Demiryolu’na yaptığı saldırılara ve Medine’deki Osmanlı Birliklerinin komutanı Fahreddin Paşa’nın bu kutsal kenti son ana kadar büyük bir şevk ile savunması ve kentin elden çıkacağı anlaşılınca buradaki kutsal emanetleri Hicaz Demiryolu üzerinden İstanbul’a taşımasına özellikle değiniliyor.


İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryolları ve Albaraka Türk işbirliği ile gerçekleştirilen “Hicaz Demiryolu’nun 100. Yılı” isimli fotoğraf sergisi 14 Eylül Pazar gününe kadar, Haydarpaşa tren garında. Demiryolunun “komünist işi” olarak görülüp saldırıldığı günlerde yapılması kadar, Haydarpaşa tren garı gibi satılması gündemde olan bir yerde gerçekleşmesi, sergiyi ayrıca anlamlı kılıyor. Sergi, Osmanlı İmparatorluğu’nun günümüz Ortadoğu ülkelerine bıraktığı önemli bir miras olan Hicaz Demiryolu Hattı’nın geçmişini ve bugüne ulaşan izlerini görmek isteyen ziyaretçilere açık olacak.

Evrensel, Yazı: Uğur Halil Karakullukçu, 13.09.2008

Antioch of Pisidia (Laborde)
...1860




7 - 13 Eylül 2008

BU TARİHİ TABYALAR TOPRAK YOLA MAHKUM OLMAMALI

 

Topdağı'ndaki tarihî Aziziye ve Mecidiye tabyalarına giden yolun bakımsızlığı grup olarak tabyaları gezen ziyaretçilerin tepkisine neden oldu.

 

Haber merkezimizi telefonla arayan ve ziyaretçi grup sorumlusu olarak kendisini tanıtan H. Durmuşoğlu, "Erzurum'a grup olarak özel bir otobüsle geldik. Aziziye tabyalarını görmek istedik, fakat gördüğümüz manzara karşısında çok üzüldük. Tabyaların bakımsızlığı hat safhada, çevre temizliği deseniz sıfır. Bizi en çok üzen tarafı da tabyalara giden yolun bozuk olmasıdır." diyen Durmuşoğlu konuşmasının devamında ise " Biz grup olarak tarihe en güzel saygıyı Erzurum'da görmeyi ümit ediyorduk. Yolun mevcut hali tarihe saygısızlığı çağrıştırdı bizde. Otobüsümüz Mecidiye tabyalarının önünde patinaj yaptı ve çıkmakta çok zorlandık. Aşağı inerek ittik ve her tarafımız toz toprak içerisinde kaldı. Bu şehrin aynı zamanda Büyükşehir Belediye'lik olduğunu biliyoruz. Başkan buraya hiç mi çıkmıyor? Bu tarihî tabyalar toprak yola mahkûm olmamalıydı. Yolun şimdiye kadar çoktan asfalt yapılması gerekirdi. Düşüncelerimizi güvendiğimiz ve devamlı zevkle okuduğumuz Zaman Gazetesi'yle paylaşmak istedik. Şu anda imkânınız varsa gelin siz de yerinde görün."açıklamasında bulundu.

 

Telefon konuşmasından sonra olay mahalline giden muhabirimizin çektiği fotoğraflar Durmuşoğlu'nu doğrular nitelikteydi. Tozlu yoldan sonra Mecidiye Tabyası önü araçların patinaj yapması sonucu çukurlar açılmış şekildeki görüntülerle döndü. Gerçekten de Erzurum'un Rus işgalinden kurtarılmasında ve Osmanlı-Rus Harbi'nde (93 Harbi) önemli yer tutan her yıl çok sayıda yerli ve yabancı turistin gezdiği, Aziziye ve Mecidiye tabyaları yetkililerin ilgisini bekliyor.

Zaman, Haber: Orhan Yıldırım, 13.09.2008

ÇORUM'DA MÜZE VE ÖRENYERLERİNİ 65 BİN KİŞİ ZİYARET ETTİ

 

Çorum'da, müze ve ören yerlerini yılın ilk 8 ayında 65 bin 591 turistin gezdiği bildirildi. İl Kültür ve Turizm Müdürü Ali Özüdoğru, il sınırları içindeki Çorum ve Boğazköy müzeleri ile Yazılıkaya-Hattuşa ve Alacahöyük ören yerlerini gezen ziyaretçi sayısında her geçen yıl artış olduğunu söyledi. Yılın ilk 8 ayında, Çorum, Alacahöyük ve Boğazkale müzelerini 48 bin 91'i yerli 17 bin 500'ü yabancı olmak üzere toplam 65 bin 591 kişinin ziyaret ettiğini belirten Özüdoğru, ''Artık vatandaşlarımızda turizm bilinci oluşmuş durumda. Gerek turizm yatırımları gerekse bölgemize gelen turist sayısında gözle görülür bir artış var. Kısacası Çorum'da turizm artık yayıldı'' diye konuştu. 2007 yılının 10 ayında kentteki müze ve ören yerlerini ziyaret eden turist sayısının 55 bin civarında olduğuna dikkat çeken Özüdoğru, ''Bu yılın ilk 8 ayında bu rakam 65 bini geçti. Bu sevindirici bir gelişme. Çalışmalarımızın meyvesini toplamaya başlıyoruz'' dedi.

Turizm Gazetesi, 12.09.2008

AMERİKA'NIN EN ESKİ İNSAN İSKELETİ SUALTI MAĞARASINDA BULUNDU

 

Meksika’da, su ile dolu bir mağarada arkeologlar Amerika’da şu ana dek bulunmuş en eski insan iskeletini keşfetmiş olabilirler. Eva de Naharon olarak isimlendirilen kadın iskeleti 13,600 yıllık ve eğer bu tarih kesinse bu iskelet, Yukatan Bölgesi’ndeki sualtı mağaralarında bulunan diğer üç iskelet ile birlikte Amerika’nın ilk insanları olabilirler. 

 

Bu sualtı mağarasındaki kazıları dört yıldır sürdüren Arturo Gonzalez “Bu insanların buraya nasıl geldiklerini bilmiyoruz. Atlantik’ten veya kıtanın başka herhangi bir yerinden buraya gelmiş olabilirler” demekte. 

 

En çarpıcı buluntulardan birisi ise, iskelet kafataslarında yapılan ilk incelemeler sonucunda bunların Kuzey Asya’dan çok, Güney Doğu Asya kökenli olabilme ihtimali. Bu, şimdiye dek kabul gören, ilk insanların Orta ve Kuzey Asya’dan, Bering Boğazını geçerek Amerika’ya göç ettikleri teorisini sarsmakta. 

 

Meksika Antropoloji ve Tarih Enstitüsü yöneticisi Concepción Jiménez, buluntuların Meksika’nın en eski ve en önemli insan kalıntıları olduğunu belirtmekte. Mağaralarda bulunan diğer üç iskelete uygulanan radyokarbon tarihlemeleri de 11.000 ile 14.000 yıllarını göstermekte.

National Geographic News, Haber: Eliza Barclay, 03.09.2008


KATKI




İZNİK'TE RESTORASYON GERÇEĞİ


Eski eserlerin restorasyonu ve onarımı her devirde olmuştur. Fakat günümüzde bir kentin öncelik taşıyan sorunları göz önüne alınmadan yapılan harcamalar bize hem soru işaretleri bırakıyor hem de üzücü sonuçlar doğuruyor.

 

Bir taraftan olmayan bir mezar yapıp bu Davudu Kayseri’nin mezarı diyebiliyorlar, diğer taraftan Prof. Otto Dorn’un 1941’de tespit ettiği ve gerçekliği gün gibi aşikar Mahmut Çelebi’nin mezarını ortadan kaldırıyorlar. Üstelik mezar muhafazasındaki beş adet üzeri kalem işi Farsça beyitler yazan bronz tombak Mevlevi başlıklarını yağma ediyorlar. Kültür Bakanlığı'nca müze statüsünde olan Ayasofya kilise-camii restorasyon adı altında kepaze edildi. İçeride köpek beslenmekte ve dışarıdaki mihraba köpek bağlanmakta. Bu ne biçim ata saygısı bu ne biçim Allah inancı yazıklar olsun...

 

Sınırlarımızın dışındaki Osmanlı eserlerini televizyonlarda gösterip yaygara koparanlar dönüp bir İznik’e baksınlar. Burada hem Müslüman hem de Hıristiyan eserleri yok ediliyor.

 

Eşrefzade’nin  mezarı bir süre evvel bir duvarla kapandı. Sonra duvarı siper alan ahlaksızlar mermer sandukaların o güzel oyma meyve sepetlerinden birini çekiçle kırmış. İçinde altın var diye... yüzlerce sene açıkta kalmış mezarlara kimse dokunmamıştı. Niçin duvar ördünüz sonra niye yıktınız... bunun suçlusu kim?

 

I. Murat Hamamı restorasyonu ise tam bir fiyasko. Hamam Osmanlı zamanında muhtemel ki bir Roma hamamı temellerine inşa edilmiş.

 

Osmanlı katında restorasyon için ruhsat alınmış ise antik Roma yaya yoluna dozerlerle kazılarak ne maksatla inildi?  Ruhsatsız arkeolojik çalışma yapıldı. Bu olurken koruma kurulundan veya kazı başkanlarından kimse oraya uğramadı mı? Müze yetkilileri ne yaptılar?

 

Aradıklarını bulamayan kişiler sonra restorasyona başladılar.  Hamamın planı ve işlev alanları değiştirildi. Sonra içeri cafe yapıldı.  Sorarım I. Murat bir hamam yaptırıyor, bunu sayın Avcı çorba dükkanı yapıyor, bulaşık yağlarını atmak için de antik yaya yoluna fosseptik çukuru açtırıyor. Ne acı değil mi?...

 

Bu kadar fuzuli işler restorasyon adı altında yapıldı. İhale yapılıp yapılmadığını bilmiyoruz. Ama bildiğimiz bir şey var hiçbir tabela ve mesul kişi göremedik. Sadece “inşaata girmek yasaktır” tabelası vardı.

 

Elbette bu 15milyon YTL devletin bir veya birkaç biriminden yollanan bir meblağdır. Bu paralar hepimizin alın terinden birikenlerdir.

 

Bizlerin en başından itibaren bu paraların hangi kanallarla geldiğini, kimlerin nasıl ihaleye girdiğini, ihaleyi alan şahısların mesleklerinin ve diplomalarının  buna yetip yetmediğini, malzeme alış fiyatlarının ne olduğunu, kimlere neler verildiğini, nasıl harcama yapıldığını normal şartlarda hangi sürede kaç işçi ile yapılacak bir restorasyonun mukayeseli fizibilitesinin bilinmesini istemekteyiz.


Adil Can, 13.09.2008


İZNİK'İN ZENGİNLİKLERİ GÜN YÜZÜNE ÇIKARILACAK

 

Bursa Valisi Şahabettin Harput, İznik Kaymakamı Nurettin Kakıllioğlu'nu ziyaret ederek, İznik'in çinileri ve diğer zenginlikleriyle kalkındırılması için çalışmalara başlanmasını talimatını verdi.

 

İznik'in tarihi güzelliklerinin yaşatılması ve ortaya çıkarılması için İznik'in bölge bölge ayrılarak ödenekle birlikte düzenleme yapılması gerektiğini vurgulayan Vali Harput, ilçenin tüm zenginlikleriyle ilgili şu ana kadar yapılan araştırmaların da incelenmesini istedi. Kaymakamlıktan çıkışta İznik ilçe merkezinde vatandaşlarla bir süre sohbet eden Vali Şahabettin Harput, Çini Vakfı'nı da ziyaret etti. Çini imalathanesini gezerek vakıf müdürü Atıl Ersan'dan imalat konusunda bilgi alan Vali Harput, "İznik'in tarihi ve kültürel gücünü ayaklandırma, beraberinde çinisini de tanıtım aşamasında değerlendirmek hedefimiz olmalıdır. Türk adı duyulduğunda beraberinde çini adının da duyulduğunu biliyoruz." dedi.

Zaman, Haber: Tuna Alatürk, 06.09.2008


Kültür Tarihinin Üstü Bir Kez Daha Örtülmek İsteniyor



YENİKAPI'DA HARÇ BİTTİ, KAZI PAYDOS...


Ev sahipleri: "Marmaray rant projelerine hizmet ediyor"

Dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş biçimde 24 saat "bilimsel" kazı yapılıyor

Kepçeler, dozerler kazı alanına sokuluyor

Maaşlar verilmiyor, arkeologlar işten atılıyor

Şirket ve İBB bastırıyor, kazı sona eriyor

Bakanlık ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri üç maymunu oynuyor...

...ve 2010 yılı şaklabanları sessizliğini koruyor!


YENİKAPI (METRO-MARMARAY) ARKEOLOJİK KAZI EKİBİ BASIN AÇIKLAMASI





Basına ve Kamuoyuna;


Yenikapı’da Arkeolojik sit alanı üzerine inşaat yapılmasını öngören Marmaray ve Metro projeleri nedeniyle İstanbul Arkeoloji Müzelerinin başkanlığında sürdürülen kurtarma kazıları yaklaşık dört yıldır sürdürülmektedir. Kazılar, İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ne bağlı arkeologların yanı sıra elliden fazla serbest arkeolog, restoratör, fotoğrafçı, sanat tarihçi ve yüzlerce işçinin katılımıyla gerçekleştirilmektedir.


Söz konusu bölgelerde yürütülen kurtarma kazıları sayesinde İstanbul’un 8000 yıllık tarihi gün ışığına çıkarılmış, şu ana dek bulunan 32 batık ile birlikte 20.000 eser de dünya kültür mirasına armağan edilmiştir.


Ancak, İstanbul gibi kültür tarihinde çok önemli bir yere sahip ve 2010 yılı Avrupa Kültür Başkenti projesine ev sahipliği yapacak bir şehrin tarihine ışık tutan kurtarma kazılarında ne yazık ki her şey göründüğü ya da söylendiği gibi tozpembe değildir!


Yaşanılan tarih ve kültürel değer katliamı nedeniyle Dünya Kültür Mirası listesinden çıkarılma tehdidiyle karşı karşıya kalan İstanbul’un Yenikapı Marmaray ve Metro istasyonları şantiyesinde bilimsel bir kazı yürütmek amacıyla büyük bir özveriyle yaz-kış sıcak-soğuk demeden çalışan biz serbest arkeolog, restoratör, fotoğrafçı ve sanat tarihçilerin karşısına sürekli engeller çıkartılmaktadır! İlgili iş kanununun maddeleri uyarınca gerçekleştirilen hak arama çabalarımız ise işten çıkarmalarla bastırılmaya çalışılmaktadır!


Kazıların bilimsel yürütücüsü olan İstanbul Arkeoloji Müzeleri, kazı stratejisini belirlemekle birlikte, alanda görev yapacak arkeolog, sanat tarihçi, restoratör-konservatör, fotoğrafçı, mimar vb. uzmanların seçiminde ve sayısında tek yetkilidir. Çalışanlar bilimsel sorumluluk olarak müzeye, özlük hakları bakımından taşeron firmalara bağımlıdırlar. Meslektaşlarımız müze ya da üniversite çalışanı olmadığından “serbest arkeolog” olarak nitelendirilmekte; “serbest arkeolog” niteliği yasalarla tanımlanmadığından, bu sıfatla çalışan meslektaşlarımız görev, yetki ve sorumluluk bakımından büyük bir karmaşa yaşamakta ve çoğu zaman taşeron firma ve yüklenici firmalarla karşı karşıya kalmaktadırlar.


Son olarak 4 Eylül 2008 tarihinde Yenikapı Metro projesi kazısında üç arkadaşımız sudan sebeplerle işten çıkarılmıştır. İstanbul Büyükşehir Belediye’sinin bünyesinde ve Yüksel-Reha-Güriş ve Başyazıcıoğlu firmalarının oluşturdukları Anadolu Metro Ortaklığı’nın yüklenicisi olduğu Yenikapı Metro projesinde çalışan arkeolog ve işçiler iki ay boyunca maaşlarını alamamış ve bu konuda yaptıkları bütün girişimler sonuçsuz kalmış ve yapılan telefon görüşmelerinde de sonuç değişmemiştir. Bunun sonucunda ilgili 4857 sayılı iş kanunun 34. maddesi uyarınca çalışanların anayasal haklarına dayanarak 8-9 Ağustos 2008 tarihlerinde iş durdurulmuş ve ödenmeyen iki aylık maaşların ödenmesiyle tekrar iş başı yapılmıştır.


Bu yaşanılan olayların ardından 4 Eylül 2008 günü iki serbest arkeolog ve bir sanat tarihçi arkadaşımız finansal sorunlar ve kadro daraltma gibi bahaneler gösterilerek işten çıkarılmıştır. Ancak şirket yetkilileri, yapılan işlemin söz konusu tarihlerde gerçekleşen iş durdurma eylemiyle ilgili olduğunu sözlü olarak ifade etmişlerdir.


Yaşananların biz arkeologlar için daha üzücü boyutu ise bizleri işe alan ve Kurtarma kazılarının başkanlığını yapan İstanbul Arkeoloji Müzeleri’nin işten çıkartmalar karşısında sessiz kalması ve bu sorunun bizzat korumakla ve kazısını yapmakla yükümlü olduğu alanda çalışan arkeologlarla taşeron şirketler arasındaki bir problemmiş gibi tavır takınarak bizlerle mesleki dayanışma içine girmemiş olmasıdır.


Yaşanılan son işten çıkartmalarla birlikte Yenikapı Metro Projesi’nde sürdürülen arkeolojik kazılarda yaklaşık 40.000 metrekarelik bir alanda çalışan 200 işçiye karşılık onları denetleyecek ve kazının bilimsel yükünü omuzlayacak arkeolog sayısı 6’ya düşmüştür. Bu durum arazide çalışan arkadaşlarımızın kapasitelerinin çok çok üzerinde bir iş yüküyle karşı karşıya kalmalarına ve dolayısıyla da böylesi önemli bir arkeolojik kazı için yeterli bilimsel çalışmanın yürütülememesine neden olmaktadır!


Dünya Kültür Mirası’nın, kurtarma kazılarını kendi inşaat projeleri önündeki bir engel olarak algılayan şirket politikalarıyla korunamayacağı açıktır! Söz konusu kurtarma kazıları yetişmiş kalifiye arkeologların yanına yeni arkeologlara ihtiyaç duyarken işten çıkartmalarla kazı ekibinin küçültülmesi, gizlenmeye çalışılan apaçık gerçeğin bir göstergesidir!


Bizler Yenikapı Metro ve Marmaray projelerinde çalışan serbest arkeolog, sanat tarihçi, restoratör ve fotoğrafçılar olarak önümüze çıkarılan engellere ve yapılan baskılara rağmen kurtarma kazılarını arkeolojik etikten ve bilimsellikten taviz vermeden sürdürmeye kararlıyız.


Bu bağlamda anayasal haklarını aradıkları için işten çıkartılan arkadaşlarımızın işlerine geri döndürülmelerini talep ediyor, haklı mücadelemizde sendikaların, meslek odalarının, sivil toplum kuruluşlarının ve demokratik kitle örgütlerinin desteğini bekliyor ve 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlanan İstanbul’un kendi tarihine sahip çıkacağını ümit ediyoruz!


Kamuoyu vicdanına sunulur!

Yenikapı (Metro- Marmaray) Arkeolojik Kazı Ekibi
08 Eylül 2008


Destekleyen Kurumlar: 
Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi
Kesk Yapı-Yol Sen
Disk Sine-Sen
Umut Kooperatifi
Çağrı Merkezi Çalışanları Derneği



******


MARMARAY'DA İŞÇİLERE GÖZDAĞI

Yenikapı’da Marmaray ve metro projeleri kapsamında yürütülen arkeolojik kazılarda görev alan arkeolog Enis Tartan, Hüseyin Yıldırım ve sanat tarihçisi Özlem Duran Yakutlu’nun finansal sorunlar ve kadro daraltma gerekçeleri ile işten çıkarılması protesto edildi. İşten çıkarılan arkeologlar, 2 ay boyunca maaşlarını alamadıkları için iş bırakma eylemi yaptıklarına dikkat çekerek bu işten çıkarmaların diğer çalışanlara “gözdağı verme” amacı taşıdığını belirttiler.

 

Yenikapı’da arkeolojik kazının yapıldığı şantiye önünde işten çıkarılan arkeologlar adına ortak açıklama yapan Hüseyin Yıldırım, Anadolu Metro Ortaklığı’nın yüklenicisi olduğu Yenikapı Metro Projesi’nde çalışan arkeolog ve işçilerin 2 ay boyunca maaşlarını alamadıkları için 8-9 Ağustos’ta iş durdurduklarını anlattı. Maaşların ödenmesinden sonra işbaşı yaptıklarını, ancak 4 Eylül 2008 günü serbest arkeolog Enis Tartan ve sanat tarihçisi Özlem Duran Yakutlu ile birlikte işten çıkarıldığını ifade eden Yıldırım, “Burada İstanbul’un 8000 yıllık tarihi gün ışığına çıkarılmış, şu ana dek bulunan 32 batık ve 20 bin eser de dünya kültür mirasına armağan edilmiştir. Ancak her şey toz pembe değil. Çalışanlar bilimsel sorumluluk olarak İstanbul arkeoloji müzelerine, özlük hakları bakımından taşeron firmalara bağlıdırlar. Meslektaşlarımız müze ya da üniversite çalışanı olmadığı için ‘serbest arkeolog’ olarak nitelendirilmekte. Serbest arkeolog, yasalarla tanımlanmadığından görev, yetki ve sorumluluk karmaşası yaşanmakta ve çoğu zaman taşeron firma ile yüklenici firmalarla karşı karşıya kalmaktadırlar” dedi.

 

Yıldırım, şirket yetkililerinin işten çıkarmalara resmi olarak finansal sorunları bahane gösterdiğini, ancak sözlü olarak kendilerine iş durdurma eylemi yüzünden çıkarıldıklarının açıklandığını söyledi. Yıldırım, işten çıkarmalarla birlikte 40 bin metrekarelik alanda çalışan 200 işçiyi denetleyecek arkeolog sayısının 6’ya düştüğüne vurgu yaparak şu an çalışan meslektaşlarının kapasitelerinin üzerinde bir iş yükü ile karşı karşıya olduklarını yeterli bilimsel çalışmanın yürütülemediğini ifade etti. Eyleme, Arkeologlar Derneği İstanbul Şubesi, Yapı-Yol Sen, Sine-Sen, Umut Kooperatifi, Çağrı Merkezi Çalışanları Derneği de destek verdi.

Cumhuriyet, 09.09.2008


******


BİNLERCE YILLIK TARİHİ MİRAS KAYBEDİLİYOR

 

Yenikapı Metro-Marmaray Arkeolojik Kazı Ekibi Çalışanları, bulguların ‘kaybedilmesini’ engellemek isteyen çalışanların işten atılmasını protesto etti.

Yenikapı’daki arkeolojik SİT alanı üzerinde süren Marmaray ve Metro projeleriyle İstanbul’un binlerce yıllık tarihi katlediliyor. Bizans dönemine ait 8 bin yıllık geçmişe ışık tutan deniz feneri gibi birçok tarihi eser göz ardı edilip bir an önce inşaata başlanmak isteniyor.

Dün Yenikapı’daki şantiye önünde bir basın açıklaması yapan Yenikapı Metro-Marmaray Arkeolojik Kazı Ekibi Çalışanları arkeolojik bulguların ‘kaybedilmesi’nin önüne geçmek isteyen çalışanların işten atılmasını protesto etti. Açıklamayı yapan serbest arkeolog Hakan Yıldırım, İstanbul Arkeolojik Müzelerinin başkanlığında sürdürülen kazıların 4 yıldır sürdüğünü belirterek, arkeoloji müzelerine bağlı arkeologların yanı sıra 50’den fazla serbest arkeolog, restoratör, fotoğrafçı, sanat tarihçi ve yüzlerce işçinin katıldığını dile getirdi.

Yıldırım, “İstanbul gibi kültür tarihinde çok önemli bir yere sahip ve 2010 yılı Avrupa Kültür Başkenti projesine ev sahipliği bir şehrin tarihine ışık tutan kurtarma kazılarında ne yazık ki her şey göründüğü ya da söylendiği gibi tozpembe değildir” dedi. 4 Eylülde 2 serbest arkeolog, bir de sanat tarihçisinin ‘finansal sorunlar’ ve ‘kadro daraltma’ gibi bahanelerle işten çıkarıldığını söyleyen Yıldırım, asıl üzücü olanın İstanbul Arkeoloji Müzelerinin işten çıkarmalar karşısında sessiz kalması olduğuna dikkat çekti.

"Kanunen kazmak zorundayız"
Basın açıklamasının ardından görüştüğümüz, 4 Eylülde işten çıkarılan serbest arkeolog Enis Tartan, Yenikapı’da 3. yüzyıldan kabaca 11-12. yüzyıla kadar devam eden bir Bizans limanının bulunduğunu belirtti. 32 tane gemi batığı ve çeşitli malzeme dolu tabakalar bulunduktan sonra 8 bin yıllık prehistorik mimarinin bulunmasıyla kazının seyrinin geliştiğini ifade eden Tartan, bu gelişmenin İstanbul’un kültürel topografyası açısından önemli olduğunu vurguladı. Diğer yandan ise projenin bir an önce bitirilmesi ve inşaata başlanması için baskı yapanın işveren olduğunu belirten Tartan, arkeoloji etiği ve kanuni olarak burayı kazmak zorunda olduklarını dile getirdi.

"İstanbul’un tarihi toprağa gömülecek"
“Bizden istenen aslında çıkan malzemeyi görmemek, çıkan mimariyi görmemek ve herhangi bir taş sırası çıktığında ‘bunlar Allah’ın taşı’ deyip kaldırıp atmamız. O taşlara bakıp da mimarı, malzeme aramamamız isteniyor” diyen Tartan, meslek etiğine aykırı hareket etmek istemediklerine dikkat çekti. Şirketlerle karşı karşıya kaldıklarını ifade eden Tartan, “Sürekli kazıyı uzatan, birkaç ay daha maaş almaya çalışan insanlar olarak adımız çıkmış durumda” diye tepkisini dile getirdi.


Profesyonel bir kadroları olmadığını kaydeden Tartan, “Buradaki işin özü şu; proje bir an önce bitirilmek isteniyor. Bu iş Sirkeci’de de böyle, Üsküdar’da da böyle, Yenikapı’da da böyle. Eğer bitirilirse İstanbul’un belki de 200 binlik tarihini öğrenemeyeceğiz ve bu kadar önemli eserler, bilgiler toprak altında kalmaya devam edecek” diye konuştu.

Sorularımızı yanıtlayan Yıldırım, Yenikapı’nın dünya kültür mirası için önemli bir yer olduğunu vurguladı. İşverenin kazı çalışmasının bilimsellikten uzaklaştırılmasını istediğini dile getiren Yıldırım, “Burası Marmara Denizi’nin jeolojik yapısıyla ilgili inanılmaz bilgiler veren bir yer. ‘Onları kırın geçin’ diyorlar bize, yapamıyoruz, mesleki etik ve ahlak bunu engelliyor. Üniversitede aldığımız eğitimin gereklerini yerine getirmeye çalışıyoruz. Bu da sermaye gruplarının çıkarlarıyla çelişiyor” diye konuştu.


İstanbul’un ilk surları ‘Costantin surları’ ve ortaya çıkardıkları deniz feneri olduğu düşünülen yapının mimari açıdan benzersiz olduğuna dikkat çeken Yıldırım, “İstanbul halkının bu konuda duyarlı olması gerekiyor. Buradaki veriler ışığında İstanbul’un deprem haritasını bile aydınlatmanız mümkün” dedi.

Evrensel, Haber: Ceren Saran, 10.09.2008


*****


MARMARAY'A DURDURMA KARARI

 

Marmaray Projesi’nin Yenikapı-Yedikule arasındaki bölümündeki çalışmalar, İstanbul 4 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun kararıyla durduruldu.

Demiryollar Limanlar ve Hava Meydanları İnşaatı Genel Müdürlüğü (DLH), projenin Yenikapı-Yedikule arasındaki bölümünde yer alan 550 binanın tünel kazma çalışması sırasında yıkılma riski bulunduğu gerekçesiyle bina sahiplerinden geçici tahliye istedi. Ancak binalardan birinin sahibi Fikret Düzgün’ün avukatları DLH’nin tebligat için yetkili olmadığını ve proje için inşaat ruhsatı alınmadığını belirleyerek tahliye kararının durdurulması için mahkemeye başvurdu. Bunun üzerine Fatih Belediyesi DLH’ye 15 Ağustos’ta yazı yazarak ruhsat için başvuru yapılmasını istedi. Avukatlar, ruhsatsız projenin yasa, yönetmelik ve plan kararlarına aykırı çalışıldığını belirterek İstanbul 4 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’na da başvurdu.

Başvuruyu inceleyen kurul çalışmalarının ruhsat ve gerekli izinler alınıncaya kadar durdurulmasına karar verdi.

Hürriyet, Haber: Şefik Dinç, 11.09.2008



ARTEMİS AYAĞA KALKIYOR

 

 

Dünyanın yedi harikasından biri olan İzmir Efes’teki (Selçuk) ‘Artemis Tapınağı’ aynı ölçülerde, aslına uygun olarak yeniden inşa edilecek. Selçuk Artemis Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı önderliğindeki tasarıyla, dünyada ilk kez, ‘Yedi Harika’ listesinde bulunan bir eser tekrar yapılandırılacak. Eski tapınağın yakınındaki Kurutepe üzerine masif mermerle yeniden inşa edilecek tapınakla, Artemis yeniden ayağa kaldırılırken dünya basınında yer alacak haberlerle yöre turizmine de katkı sağlanacak.

 

Vakıf Başkanı Dr. Atılay İleri, Selçuk’taki Artemis kazılarını 35 yıl yönetmiş olan ve son on yıldır bu konu üzerinde çalışan Viyana Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nden öğretim üyeleri Doç.Dr. Anton Bammer ve Doç. Dr. Ulrike Muss’un yürüttüğü tasarı kapsamında, yöreye gelecek sanatçılar için işlikler ve kültürel etkinliklerin yapılacağı bir amfitiyatro da inşa edilecek. Yapımı için 150 milyon dolar harcanması düşünülen ve devletten hiçbir mali yardım almadan yürütülen tasarıya Viyana Üniversitesi ve iş kadını Leyla Alaton destek veriyor.

Cumhuriyet, 12.09.2008

ANTİK HEYKEL 101 YIL SONRA
OMZUNA KAVUŞTU

 

Aydın'ın Sultanhisar İlçesi’ndeki Nysa Antik Kenti’nde, 1907 yılında yapılan kazılarda günışığına çıkarılan Roma dönemine ait ‘togalı erkek heykelinin omzu da geçen ay bulundu.

 

Ankara Üniversitesi Dil, Tarih, Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Nysa Antik Kenti Kazı Heyeti Başkanı Doç.Dr. Musa Kadıoğlu, “Bulduğumuz omuz parçasının heykele ait olduğunu tespit ettik. Hem çok şaşırdık hem sevindik” dedi.

Milliyet Ege, Haber: Cemal Yıldırım, 12.09.2008

HİTİTLERİN KUTSAL KENTİ ARANIYOR





Samsun'un Vezirköprü İlçesi Oymaağaç Köyü sınırlarındaki höyükte geçen yıl başlatılan ve Hititler'in dini merkezi Nerik'in izlerini bulabilmek için yapılan kazıların bu yılki bölümü devam ediyor.

 

Kazı Başkanı Doç.Dr. Rainer Czichon, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 20 Eylüle kadar sürecek kazıları Almanya'nın Freie Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi'nden 20 kişilik bir ekiple sürdürdüklerini söyledi.

 

Oymaağaç Köyü kazılarının Hititlerin kutsal kenti Nerik'le ilgili önemli bilgiler ortaya koyacağını belirten Czichon, 2006 yılında yaptıkları yüzey araştırmasında toprak altında bir mabede rastladıklarını bildirdi.

 

Czichon, buranın Hititler'in kutsal kenti Nerik'le ilgili olabileceğini fikrinin kendilerini heyecanlandırdığını ifade etti.

 

Yine, 2006 yılındaki yüzey araştırmaları sırasında bulunan çivi yazılı bir tablet parçasının yöreyle ilgili önemli ip uçları verdiğini belirten Czichon, bu parçanın geçen yılki çalışmalar kapsamında Türkiye'ye gelerek Oymaağaçta bir hafta kalan Hititolog Prof.Dr. Jörg Klinger tarafından okunabildiğini söyledi.

 

Halen Samsun Arkeoloji Müzesinde bulunan çivi yazılı tablet parçasındaki ifadelerin önemli olduğunu bildiren Czichon, "Prof.Dr. Jörg Klinger çivi yazılı tablet parçalarından bazılarını okudu. Okunan bir tablette, 'Nerik'in hava tanrısı için bir fedakarlık' diye yazıyor. Bu tablet, bizim için çok önemli, çünkü ilk defa 'Nerik', yani Hitit ismi geçiyor" dedi.

 

Nerik'in Hititler'in kutsal şehri olarak bilindiğini hatırlatan Czichon, Hitit İmparatorluğu'nda kralların tahta çıkmadan önce Nerik'e gelip burada Hititler için Gök Tanrıya ibadet ederek unvan aldıklarını ifade etti.

 

Kazı çalışmalarındaki buluntular konusunda da bilgi veren Czichon, "Kazı çalışmaları aralıksız sürüyor. Şimdiye kadar önemli buluntular elde ettik. Bunlar arasında, yerleşim alanındaki bir mabedi ortaya çıkarmayı amaçlıyoruz. Mabette çivi yazılı arşivlere ve seramik mühürlere ulaşacağımızı umuyoruz" dedi.

 

Kazılarda ayrıca dini törenlerde kullanılan küçük kaplar ve höyüğün üstünde Roma dönemine ait olduğu düşünülen toplu mezarlar bulduklarını da anlatan Czichon, "Mezarlardaki insan iskeletlerinin bir kısmını çıkardık. Geri kalanlarını da çıkarmaya çalışıyoruz. Çıkarılan iskeletler üzerinde de inceleme yapılıyor" diye konuştu.

 

Oymaağaç kazıları, Kültür ve Turizm Bakanlığının izniyle Gerda Henkel Vakfı, Freie Universitesi, Deutsche Orient-Gesellschaft, Bilkent Üniversitesi, Knödler Decker Vakfı, Dresden Teknik Üniversitesi, Tepe Knauf ve özel sponsorların desteğiyle sürdürülüyor.

 

Yetkililer, Oymağaç kazılarının 10 yıldan fazla sürebileceğini söyledi.

Cnn Türk, 12.09.2008

PORSELEN TABAKLARLA YAPILMIŞ BİR MEZAR BULUNDU

 

Çin’in Chongqing Eyaleti arkeoloji sorumluları geçtiğimiz günlerde olağanüstü bir keşfi açıkladılar: Qing Dönemi’ne ait, 2000 mavi-beyaz sırlı tabakla inşa edilmiş bir mezar bulundu.

 

Chongqing Economic Times bu tür mezarların çok ender olduğunu ve büyük olasılıkla bölgeye göç edenler tarafından yapıldığını açıkladı. Mezar, 24 Ağustos günü Yuzhong Bölgesi, E’Ling Caddesi’nde çalışan bir grup yol işçisi tarafından bulundu. İnşaat sırasında ilk çanak ortaya çıktığında işçiler tarafından fazla ciddiye alınmadı. Fakat alt alta tabaklar gelmeye başladığında işçiler arkeologlara haber verdiler.

 

Yolun sadece 60 cm altında bulunan, seramik tabaklarla inşa edilmiş mezarda ayrıca bir lahit de mevcut. Mezar soyguncuları tarafından daha önce soyulmuş mezarda ölünün kimliğini açıklayacak fazla bir buluntuya rastlanmadı. Çanaklar ise birbirlerine zamk ve çimento ile tutturulduğu için oldukça sağlam durumdalar. Arkeologlar çanakları birbirinden ayırmanın oldukça zor olacağını bildirdiler.

China.org.cn, haber: Keen Zhang, 03.09.2008

TARİHİ HAMAM HİZMETE HAZIR

 

Mudurnu’daki tarihi Yıldırım Beyazıt Hamamı’nın, restorasyondan sonraki son rötuşları da yapıldı.
Mudurnu Tarihi Yıldırım Beyazıt Hamamı 2007 yılında büyük bir tadilat görerek hizmete açılmıştı. Aradan 1 yılı aşkın bir süre geçmesinin ardından hamamda meydana gelen boya dökülmeleri ve ufak tefek onarımların çıkması üzerine Vakıflar Genel Müdürlüğü henüz kesin kabulünü yapmadığı hamamı müteahhit firmaya garanti kapsamında onarımını yaptırdı.


Hamam’da meydana gelen arızaların giderilmesi için çalışmaya başlayan müteahhit firma yetkilileri hamamın tadilatının bitirilerek hizmete açıldığını belirtiler. Yetkililer hamamda cehennemlik diye anılan yerde de temizlik çalışması yapıldığını belirterek yıllardır harabe şeklinde atıl kalan böyle tarihi binalarda bu gibi sorunların yaşandığını ve bu binaların kullanıldıkça değerinin daha da anlaşılacağını ve Mudurnu gibi bir yer için büyük bir velinimet olduğunu belirttiler.

Bolu Olay, 12.09.2008

KALEKONDULAR
YIKILACAK

 

Sinop’ta tarihi kalenin surları üzerine yapılan ve ’kalekondu’ diye tabir edilen evlerin kaldırılması için İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü harekete geçti.

İl Kültür ve Turizm Müdürü Hikmet Tosun, bu bölgenin restorasyonu için bakanlıktan 1 milyon 200 bin YTL ödenek geldiğini belirterek, "Kale üzerine yapılan konutları yıkarak bu bölgede yapılacak çalışmalarla tarihi Sinop Kalesi’ni turizme kazandıracağız" dedi.

Hürriyet, 12.09.2008

TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Bilecik'te jandarma ekiplerinin yaptığı operasyonda, tarihi eser niteliği taşıyan insan ve hayvan figürlü 2 adet heykel ele geçirildi. 

Edinilen bilgiye göre, Bozüyük İlçesi'nde tarihi eser niteliğinde heykel satmak istendiği ihbarını alan jandarma istihbarat timleri, 3 ay boyunca şahısları takibe aldı. Operasyonu başlatan ekipler, F.Ö., H.T., İ.Ö., E.Ç., H.K., Ç.Ç., M.Ç. ve A.H. gözaltına aldı. Bozüyük Cumhuriyet Savcılığı'ndan alınan izinle şahısların Bozüyük, Osmaneli ve Gölpa