Haberler logo Aralık '06 Arşivi

31 Aralık 2006 - 6 Ocak 2007
EDİBE ABLA'YI KAYBETTİK...


Arkeolog-Müzeci Dr. Edibe Uzunoğlu, geçirdiği uzun süreli bir rahatsızlık sonucu 6 Ocak 2007 Cumartesi sabahı yaşama gözlerini yumdu.

Uzun yıllar İstanbul Arkeoloji Müzeleri'ne bağlı Eski Şark Eserleri Müzesi'nde çalışan Edibe Uzunoğlu, 1930 Edremit doğumluydu. İÜ Edebiyat Fakültesi Prehistorya Kürsüsü'nden mezun olan Uzunoğlu, 1954-56 yıllarında Side kazısına öğrenci olarak; 1961 yılında Hierapolis, 1962-68 Boğazköy kazılarına Bakanlık Temsilcisi; 1979-88 yılları arası Malatya-İmamoğlu ve 1981 yılında İstanbul-Pendik (Pentikon/Pandikapeum) kazılarına kazı başkanı olarak katılmıştır. 1971-72'de 11 aylık bir bursla Almanya'ya gitmiştir.

Türk Tarih Kurumu Kongreleri, Kazı Sonuçları Sempozyumları, Anadolu Demir Çağları ve Frig Sempozyumu gibi birçok bilimsel toplantıda bildiriler sunan Dr. Uzunoğlu, 22 Mayıs-30 Ekim 1983'te, 18. Avrupa Sergisi çerçevesinde, İstanbul Aya İrini'de açılan, "Anadolu Medeniyetleri Sergisi"nin Tarihöncesi / Hitit / İlk Demir Çağı bölümlerini düzenlemiştir. Ayrıca Kültür Bakanlığı, Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğünce, Cumhuriyetin 70. yıldönümü ve "İstanbul 1993" etkinlikleri çerçevesinde İstanbul'da açılan "Anadolu Kadınının 9000 Yılı - Çağlar Boyu Anadolu'da Kadın" sergisinin Tarihöncesi, Hitit ve Demir Çağı bölümünü ve kataloğunu hazırlamıştır.

Edibe Uzunoğlu 1995 yılında, İstanbul Üniversitesi'nden Fahri Doktora ünvanı almıştır.

2003 yılında, Irak'taki Babil Festivali'ne birlikte katıldığı Hürriyet Gazetesi'nden Ersin Kalkan onun için şöyle yazar:

"(...) Duygusal açıdan çok hırpalayıcı bir seyahatti. Büyük bir yiyecek sıkıntısı vardı. Bağdat Müzesi'ne gittiğimizde Edibe Hanım, eskiden tanıdığı Asur uzmanı Behice İsmail Hanım'ın ne kadar zayıfladığını görünce hıçkıra hıçkıra ağlamıştı. (...)".

Edibe Abla'nın yakınlarına ve arkeoloji camiasına başsağlığı diliyoruz...

TAY Haber (Sayın Zeynep Kızıltan'ın katkılarıyla), 07.01.07






İmamoğlu Kazısı (1980)

AYASOFYA SARIYA BOYANIYOR

 

Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç, Ayasofya'nın sarıya boyatılması için çalışma başlattı. İstanbul Kültür ve Turizm İl Müdürlüğü’nün 2007 bütçesine Ayasofya için ödenek konulduğunu anlatan Bakan Koç, "Ayasofya'yı orijinal rengi olan sarıya boyatacağız" dedi.

Bakan Koç, "Sarı badanalı sıva zamanla aşınmış. Bunun üzerine binada kullanılan Horasan Harcı rengine en yakın renk olan gül kurusu bunun için tercih edilmiş" dedi. Koç, bu konuda İstanbul İl Özel İdaresi'nin gerekli projeyi hazırladığını da sözlerine ekledi.

Bugün, 06.01.2007

YIKIK TÜRBE ORTAYA ÇIKARILDI

 

Konya, Şerafettin Camii onarım ve restorasyon çalışmaları kapsamında yanı başında bulunan türbe de ortaya çıkarıldı.


Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nce bakım ve restorasyon çalışmaları sürdürülen Şerafettin Camii'nin Hükümet Konağı’na bakan kısmında olan türbenin 2007 yılı için projelendirilip bakıma alınarak tarihi eserler arasına kazandırılacağı belirtildi.


Vakıflar Bölge Müdürü İbrahim Genç, eski Konya fotoğraflarında yer alan türbenin camide yapılan onarım çalışmaları kapsamında ortaya çıkarıldığını söyledi. Cumhuriyet döneminin ilk yıllarında belediye tarafından yıkıldığı hatta yıkımında dinamit kullanıldığı İsmail Hakkı Konyalı’nın Konya Tarihi kitabında da yer alan türbenin kazı çalışmalarının önemli ölçüde tamamlandığını belirten İbrahim Genç, türbenin normal bölümünün yıkıldığını ve mezarın bulunduğu alt kısmın yapılan kazılar neticesinde ortaya çıkarıldığını kaydetti.


Türbenin yıkılmadan önce çekilmiş fotoğrafları Konya Tarihi kitabıyla birlikte Vakıflar Bölge Müdürlüğü’nde de mevcut. Vakıflar Bölge Müdürlüğü mezar odası ve temel duvarları ortaya çıkarılan türbe için yeniden bir projelendirme yapıp konuyu Anıtlar Kurulu’na götürecek.
Vakıflar Bölge Müdürü İbrahim Genç, türbenin fotoğraflarının uzaktan çekilmiş olduğuna işaret ederek, yapının mimari özelliklerinin bilinmediğinden dolayı üst kısmını yeniden yapmanın zor olacağını, yakından çekilen fotoğraflara ulaşabilmeleri durumunda üst kısmının da proje kapsamında yapılacağını ifade etti.


Bununla birlikte Vakıflar Bölge Müdürlüğü olarak restorasyon ve bakım çalışmalarının devam ettiğini kaydeden İbrahim Genç, “Bizim gayemiz yok olan eserleri ortaya çıkarmak. Bu tarihi eserlerden bazıları tamamıyla yıkılmış, bazıları ise bir şekilde ayakta duruyor. Bunlar yeniden canlandırılması için çalışmalarımız sürüyor. 2006 da 80’e yakın ihale yaptık. Bu yıl da çalışmalar devam edecek. Bu sene ağırlıklı olarak yol üzerinde bulunan tarihi hanları ele alıp restorasyon ve bakımlarını yapacağız” dedi.

Kaynaklardan derlenen bilgilere göre Hükümet Konağı’nın kuzeyinde bulunan bu camiyi 13. yüzyılın ortalarında Şeyh Şerafettin Mesut yaptırmış. Cami 1336 yılında tamamen yıktırılmış ve Çavuşoğlu Mehmet Bey tarafından yeniden yaptırılmış. Osmanlı döneminde de Memi Bey tarafından yıktırılan cami, 1636 yılında eski temelleri üzerine yeniden yaptırmış.. Kesme taş duvarlı olan caminin, duvarlarında yer yer Selçuklu devri mozaik çinileri görülmektedir. İbadet mekanını on adet payenin taşıdığı merkezi bir kubbe örtmektedir. Bu kubbe güneyden yarım bir kubbe ile desteklenmiştir. Mihrabın bulunduğu kısım da yarım kubbe ile örtülü olup, bu bölüm dışarıya taşkın şekildedir. Caminin güney kısmı dışında kalan bölümlerinde ikinci kat mahfilleri bulunmaktadır.


Caminin kuzeyinde altı mermer sütunun taşıdığı üzeri kubbeli, yedi bölüm halinde son cemaat yeri bulunmaktadır. Giriş kapısı mermer söveli olup, stalaktitlidir. Bu kapının dışında doğu ve batı yönlerinde de birer kapı daha açılmıştır. Caminin mihrap ve minberi mermerdendir. İç mekandaki yarım kubbeler tromplar ve merkezi kubbe 19. yüzyılda yapılmış kalem işleri ile bezenmiştir. Caminin tek şerefeli minaresi yapımından sonra, Osmanlı döneminde eklenmiştir. Caminin güneyindeki Şeyh Şerafettin Mesut’un kümbet şeklindeki mezar binası 19. yüzyılın başlarında yıktırılmıştır.


İsmail Hakkı Konyalı’nın Konya Tarihi isimli eserinde de bu cami ve kümbeti hakkında önemli bilgiler yer alıyor: “Caminin kıble tarafında ve minare dibine kadar doğusunda duvar ile çevrilmiş eski bir mezarlık vardı. Kıble duvarının doğu tarafında mahruti bir kümbet yapışmış bulunuyordu.” Türbenin yıkılışını canlı olarak gören İsmail Hakkı Konyalı, bununla ilgili eserinde şunları söylüyor: “Ben yıkılırken bu türbeyi gördüm. Harç; taşı ve tuğlayı yekpare bir kaya haline getirmişti. Müşkilatla ve dinamitle yıkabilmişti. Mescid bunu kuzeyinde idi. Türbenin doğu yüzlerinden birisinde.”

Merhaba Gazetesi, 06.01.2007

2500 YILLIK LAHİTLER

 

Balıkesir’in Edremit İlçesi’ne bağlı Altınoluk Beldesi yakınında, geleceğin Efes’i olarak belirtilen Antandros Antik Kenti’ndeki kazılarda bulunan Hellenistik döneme ait anıt mezarlar yeni sezon turizm mevsimi için ilgi odağı olacak.

 

Ege Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Klasik Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Gürcan Polat’ın sorumluluğunda yürütülen Antandros Antik Kenti 7. dönem kazılarında, Hellenistik döneme ait bulunan mezarların daha önce bulunanlardan farklı olduğu belirtildi. Daha önceki kazı ile ilgili yaptığı açıklamalarda Antandros-Gargara (Küçükkuyu) antik yolunun içinden geçen nekropolde yapılan çalışmalarda, bu alanın geç Roma döneminde konut alanı olarak kullanıldığına işaret eden yapı kalıntılarıyla karşılaşıldığını belirten Polat, ulaşılabilen mezarlardan ikisinin, daha önce Antandros nekropolünde rastlanmayan anıt mezarlar olduğunun altını çizdi. Hellenistik döneme ait bu anıt mezarların 3x3 metre boyutlarında, at nalı planında olduklarını bildiren Polat, “Açık olan güney kenarlarından üç basamak yardımıyla çıkılan bu anıt mezarların iç kısmında bir seki yer alıyor. Ölülerin kimi yakılmış, kimi toprağa gömülmüş. Bu anıt mezarların yakınında ele geçen bir MÖ erken 4. asra ait bir lahit içinde kaliteli ve bezemeli kaplar ele geçti” diye konuştu.

Türkiye Gazetesi, 06.01.2007

SİYASİ TRAFİĞE CENGİZ HAN MOLASI

 

Sabancı Müzesi'ndeki Picasso sergisinin ardından "Cengiz Han ve Mirasçıları" adlı sergiyi de Milliyet'le gezen Başbakan Yardımcısı ve Devlet Bakanı Abdüllatif Şener, kabinenin tarihi ve kültürel etkinliklerle en fazla ilgi gösteren üyelerinden biri olduğunu gösterdi.


Sergiyi eksiklikler bulmasına rağmen beğenen Şener, "Lise yıllarımdan itibaren Cengiz Han ve Moğollara hiç sempatiyle bakmadım. Hep itici gelmişti. Bu kanaatim sergide de değişmedi" dedi.
Şener, tarihin en geniş sınırlarına sahip olma başarısını gösteren Moğol İmparatorluğu'nun Cengiz Han tarafından kuruluşunun 800. yılı nedeniyle düzenlenen sergiyi büyük bir ilgi ve merakla gezdi.
Moğolların budizm etkisindeki dönemine ait buda heykellerini, görkemli savaş kıyafetlerini, tapınak kıyafetlerini ve imparatorluğun yayıldığı sınırları gösteren haritaları inceleyen Şener'e göre, sergide Moğolların Türk-İslam kültürüne verdiği zararların yer almaması önemli bir eksiklik.
Moğolların 1243 tarihinde Anadolu Selçuklularını yenerek yıkılma sürecini başlattığı Kösedağ Savaşı'nın Türk İslam tarihinde büyük öneme sahip olduğunu belirten Şener, "Türk ve İslam vurgusunu iyi göstermek lazım. Türk tarihinin hassas noktaları geçilmiş" dedi.

 

Moğolların Türklerle aynı soydan olduğu iddialarının doğru olmadığını söyleyen Başbakan Yardımcısı Abdüllatif Şener, "Altaylar üçe bölünmüştür. Türkler, Moğollar ve Koreliler. Türklerle Moğolların yakınlığı bundan ibarettir. Moğollar ayrı, Türkler ayrı millettir" dedi.


Şener'in Cengiz Han ve Moğollara antipati ise zengin bir Türk İslam uygarlığının Moğol istilalarıyla yıkılmasından kaynaklanıyor. Şener'in tarihte en sevdiği devletlerden biri Mısır ve Suriye'de 13-16. yüzyılda etkili olan Memlükler. Sebebi ise Moğollara ilk yenilgiyi tattırarak, Türk-İslam topraklarındaki genişlemeyi durdurmaları. Lise yıllarında Prof. Dr. Osman Turan'ın "Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti", "Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi" ve "Anadolu Selçukluları" kitaplarını okuduğunu anlatan Abdüllatif Şener, bu eserlerde tanık olduğu dev Türk İslam kültürüne zarar veren Moğollara o yıllardan beri tepkili.

Milliyet, 06.01.2007

BEYPAZARI'NDA YAŞAYAN MÜZE

 

Beypazarı’nın başarılı belediye başkanı Mansur Yavaş, müzecilik anlayışında da bir ilke imza attı, yaşayan bir kültür müzesi kurdu.

Beypazarı Belediye Başkanı Mansur Yavaş’ın öncülüğüyle Beypazarı yine bir ilke imza attı. Beypazarı’nda klasik müzecilik anlayışının dışında bir kültür müzesi kuruldu. Atölye Beypazarı Yaşayan Kültür Müzesi özel anlamda Beypazarı’nın genel anlamada ise Türk kültürünün uygulamalarla, küçük gösterilerle, dramatizasyonlarla canlandırılacağı bir müze. Bu uygulamalı kültür müzesinin hedefi gelen ziyaretçilere geleneği bire bir yaşama fırsatı sunmak.

Müze ilk uygulama çalışmasına Kurban Bayramının ikinci günü başladı. Gün boyu geleneksel Türk resim sanatının çok önemli bir alanı olan "Ebru Sanatı"nı acemi heyecanı ve şansı ile deneme fırsatı bulan ziyaretçiler, yaptıkları çalışmalara hayran kaldılar. Yine geleneksel bir sanatımız olan "ıhlamur baskı" uygulaması da ziyaretçilerin eğlenerek yaptıkları bir etkinlik oldu.

Avluda gürül gürül yanan kara fırının görüntüsü keyiflere keyif kattı. Hamur tahtalarının başına geçenler kendi yaptıkları pideleri yediler. Beypazarı’na özgü yoğurtlu ve kısır pidelerin tadı damaklarda kaldı. Mangalın közü üstünde yapılan helvanın kokusu ise tüm evi sardı. Ziyaretçilerin memnun ayrıldıkları yaşayan kültür müzesinin sahip olduğu yapı Osmanlı dönemi klasik mimarisinin en özgün örneklerinden biri. Osmanlıya ait yapının çatı katı, aynı günün akşamı ziyaretçilerini yüz yıl önceki yaşama götüren mekán oldu.

Televizyonun, radyonun kısaca teknolojinin olmadığı dönemlerin eğlencesi masallardı. Müzece düzenlenen "masal gecesinde" bir araya geldi. Bir buçuk saat süren program çok beğenildi. Ziyaretçiler arasında dünyadaki uygulama müzelerinin ilk örneği olarak bilinen Skansen Müzesini görmüş olanlar bulunmaktaydı. Kültürümüzü camekánlar içinde, sadece seyirlik bir obje olarak görmek istemeyenler Atölye Beypazarı Yaşayan Kültür Müzesi’nde kendi geçmişleri, gelenekleri ile bütünleşme imkánı bulacaklar.

Hürriyet Ankara, 06.01.2007

RESULOĞLU'NDA 4 BİN YILLIK MEZARLAR AÇILDI

 

Çorum Müzesi Müdür Vekili Dr. Önder İpek, Uğurludağ İlçesi’ne bağlı Resuloğlu kazılarında 4 bin yıllık mezarların açıldığını belirterek, yeni bulgular elde edildiğini söyledi. Dr. Önder İpek, Çorum’da Alacahöyük, Boğazköy ve Ortaköy Şapinuva’daki kazıların Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından, Resuloğlu ve Boyalıhöyük kazılarının da Müze Müdürlüğü'nce Bakanlık izniyle sürdürüldüğünü kaydetti. Resuloğlu kazılarında 4 bin yıllık geçmişe sahip Eski Tunç Çağı’na ait bir mezarlığın ortaya çıkarıldığını dile getiren Dr. İpek, bu alanda yapılan kazılar sonucunda bazı mezarların, sandık mezar ve önemli bir bölümünün de küp mezar türünde olduğunu vurguladı.

Resuloğlu yöresinin zengin bir tarihi mirasa sahip olduğunu, mezarlığın da çok önceleri kaçak kazı yapanlar tarafından hayli tahrip edildiğini kaydeden İpek, tahribatın önlenmesi amacıyla burada resmi kazı yapılması önerisinin sunulduğunu ve Bakanlığın da onay vermesiyle başarı elde edildiğini kaydetti.Bu kazılarla Çorum müzelerine önemli eserler kazandırıldığını da ifade eden Dr. Önder İpek, Resuloğlu’nda Orta Anadolu’ndaki en önemli mezar kazısının gerçekleştirildiğini vurguladı.

 

Dr. Önder İpek, Resuloğlu kazılarında 2002 yılından bu tarafa toplam 154 mezar açıldığını belirtti. Açılan mezarlarda insan iskeletlerinin yanısıra, insanların ölmeden önce kullandıkları bazı eşyalarının da mezardan çıktığını anlatan Dr. İpek, kadın mezarlarından genellikle takı türü eşyaların, erkek mezarlarından da kama veya benzeri kesici aletlerin çıktığını söyledi.

 

2006 yılındaki çalışmalarda Resuloğlu kazılarında 32, Boyalıhöyük kazılarında da 10 olmaz üzere iki bölgeden 42 eserin müzeye kazandırıldığını vurgulayan Dr. Önder İpek, Alacahöyük, Boğazköy, Şapinuva’daki kazılar ile vatandaştan satın alma, emniyet ve jandarma tarafından yakalanan eserlerle birlikte Çorum, Alacahöyük ve Bogazköy müzelerine toplam 297 eserin kazandırıldığını kaydetti.

Çorum Haber, 05.01.2007

PERİBACALARININ ZİYARETÇİLERİ AZALDI

 

Kapadokya bölgesindeki tarihi ve turistik merkezleri ziyaret edenlerin sayısının azaldığı bildirildi. 2005 yılında 1 milyon 326 bin 286 turistin ziyaret ettiği Kapadokya'ya geçen yıl 1 milyon 226 bin 365 yerli ve yabancı turist geldi.

 

Nevşehir Müze Müdürlüğü'nün verilerine göre, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından turizme kazandırılan Göreme Açık Hava Müzesi başta olmak üzere Zelve ören yeri, Göreme El Nazar Kilisesi, Çavuşin Kilisesi, Gülşehir St. Jean Kilisesi, Gülşehir Açık Saray Harabeleri, Tatlarin, Özkonak, Derinku-yu ve Kaymaklı yer altı şehirlerini 2006 yılı içerisinde 463 bin 542'siyerli, 762 bin 823'ü yabancı olmak üzere toplam 1 milyon 226 bin 365 turist, yaklaşık 5 milyon YTL giriş ücreti ödeyerek ziyaret etti. Kapadokya bölgesindeki tarihi ve turistik merkezleri 2005 yılının ocak-aralık döneminde 473 bin 218'i yerli, 853 bin 68'i yabancı olmak üzere toplam 1 milyon 326 bin 286 turist, yaklaşık 6 milyon YTL ödeyerek ziyaret etmişti.

 

Kapadokya bölgesinde özellikle 8. yüzyıldan itibaren Hıristiyanlık dünyası açısından Anadolu'daki en önemli dini eğitim merkezi durumundaki Göreme Açık Hava Müzesi, geçen yıl 552 bin ziyaretçi ile Topkapı Sarayı, Ayasofya Müzesi ve Mevlana Müzesi'nin ardından 4. sırada yer aldı.

Birgün, 05.01.2007

HİTİT TANRISI HEYKELİ TESADÜFEN BULUNDU

 

İzmir'in Torbalı İlçesi'ne bağlı Karakuyu belde meydanına 13 yıl önce taş diye dikilen Hitit Tanrısı heykelinin bir parçası, bir arkeologun beldeyi ziyaretinde ortaya çıkarıldı. İzmir Kültür ve Turizm Müdürlüğü arkeologlarından Mahir Atıcı'nın farkına vardığı heykelinin sağ bacağı ve mızrağı, İzmir Arkeoloji Müzesi'ne taşındı.

 

Atıcı, belde sakinlerinin 13 yıl önce beldede meydan düzenlemesi yapıldığını ve bu sırada köy mezarlığında bulunan bir sütunun meydana yerleştirildiğini öğrendiğini kaydetti. İnceleme gezisi için beldeyegidişi sırasında tesadüfen meydandaki sütunu gördüğünü belirten Atıcı, " Heykeli görünce, Tanrı figürünün bacak kısmı olduğunu anladım. Kısa tunik kısmı, bacağı ve ucu kıvrık ayakkabısıyla tipik Hitit özelliği taşıyan rölyefte mızrak da bulunduğunu fark ettim. Görür görmez Hitit dönemine ait olduğunu anladım" dedi. Atıcı, heykel parçasının İzmir Arkeoloji Müzesi'ne götürüldüğünü belirtti.

Birgün, 05.01.2007

AZİZİYE TABYALARI SAVAŞ MÜZESİ OLUYOR

 

Osmanlı-Rus Savaşı’nda göğüs göğüse çarpışmalara sahne olan Aziziye Tabyaları’nın ’savaş müzesi’ olarak düzenleneceği açıklandı.

AKP Erzurum Milletvekili Ömer Özyılmaz, Kültür ve Turizm Bakanlığı ile yaptıkları görüşmeler sonucunda Aziziye Tabyası’ndaki Mecidiye Kışlası’nın bir bölümü Kent Müzesi, bir bölümünün de Savaş Müzesi olarak düzenlenmesine karar verildiğini söyledi. Müzede yaşanan savaş sesli, görüntülü ve hareketli olarak canlandırılacak. Halk arasında ’93 Harbi’ diye bilinen, 1877-78 Osmanlı- Rus Savaşları’nın yapıldığı, kanlı çarpışmaların yaşandığı Aziziye Tabyaları’nda, kundaktaki kızını evde bırakarak Ruslara karşı satırla savaşarak destanlaşan Nene Hatun’un mezarı da bulunuyor.

Hürriyet, Haber: İkram Tekmanlı, 05.01.2007

VİLLA HAYALLERİ 'MEZAR'A DÜŞTÜ

 

Eski Foça'da, Koruma Kurulu ile İzmir Arkeoloji Müzesi'nin "inşaat yapılabilir" izni verdiği alanda, 2 bin 700 yıllık bir nekropol ortaya çıkaran Foça Kazıları Başkanı Prof. Dr. Ömer Özyiğit, verdiği mücadeleyi kazandı. Eski Foça'da İzmir 2 No'lu Koruma Kurulu'nun inşaat izni verdiği arazide Prof. Dr. Özyiğit ve 40 öğrencisi sabaha karşı kazı yapmış ve lahitlerle dolu koca bir nekropol ortaya çıkarmıştı. Milliyet Gazetesi de bu konuyu 2006 yılının Eylül ayında "Şafak Operasyonu" başlığıyla manşetten duyurmuştu. Ardından İzmir 2 No'lu Koruma Kurulu'nun yeni bir karar almasına kadar inşaat izni durdurulmuş, Kültür ve Turizm Bakanlığı da inşaat iznini veren İzmir Arkeoloji Müzesi hakkında soruşturma başlatmıştı. İzmir 2 Nolu Koruma Kurulu üyeleri, 12 Aralık 2006'da lahitlerin bulunduğu alanda incelemeler yaptı. Kurul üyeleri daha önce inşaat izni verdikleri alanın nekropol alanı olduğunu kabul ederek şu kararı verdi: "3. derece arkeolojik sit alanı içinde kalan arazide 150 pafta ve çevresinin 2. ve 1. dereceye dönüştürülmesinin uygun olduğuna, sondaj kazısı çukurlarında Kazı Başkanlığı'nca gerekli koruma önlemlerinin alınmasına karar verildi." Kurul böylelikle lahitlerin bulunduğu alanı 1. derece arkeolojik sit yaparak inşaat iznini tamamen iptal etti. Karar sayesinde büyük bir yanlıştan dönüldüğünü belirten Prof. Dr. Özyiğit, gelişmelerin ancak kurul üyeleri ile İzmir Arkeoloji Müzesi'nin tepkisini çektiğini de söyledi: "Haber gazetenizde manşet olunca hem müzeden hem de kuruldan üzerime çok gelindi. Bana bir şey yapamadıkları için İzmir Arkeoloji Müzesi'nden 4 ay önce emekli olan arkeolog eşim Suzan Özyiğit'ten intikam almaya çalıştılar. Müfettiş raporuyla aklanmasına rağmen eşimle ilgili eski bir olayı yeniymiş gibi basına sızdırarak karalama kampanyası başlatıldı. Oysa eşim müfettiş raporlarıyla aklanmış, dosya kapanmıştı. Hepsine dava açtık."

Milliyet, Haber: Ömer Erbil, 05.01.2007

İLÇELER HAREKETE GEÇİRDİ, GÜLEZLER KONAĞI 2007'DE TAMAM

 

Uzun bir süre Bolu kamuoyunda tartışma konusu olan ve yıkıldıktan sonra mevcut alanı otopark olarak kullanılmaya başlayan Gülezler Konağı’nın 2007 yılı içerisinde yapımına başlanacağını ifade eden Belediye Başkanı Alaaddin Yılmaz, konağın aslına uygun olarak inşa edileceğini belirtti.


Konağın 2006 yılı içerisinde yıkılmasına rağmen, bugüne kadar inşa edilmemesinde kaynaklanan gecikmenin 2007 yılı içerisinde giderileceğini de kaydeden Yılmaz, Bolu’nun tarihine tanıklık eden Gülezler Konağının 2007’nin bahar aylarında aslına uygun olarak inşa edilmeye başlayacağını kaydetti. Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'na sunulan projenin onaylanması ile birlikte çalışmalarında başlayacağını kaydeden Yılmaz; “Gülezler Konağı’nın yeniden yapılması için 2007 yılı içerisinde çalışmalara başlayacağız. Bazı nedenlerden kaynaklanan gecikmede böylelikle son bulacak” dedi.

Bolu Olay, 05.01.2007

5 BİN PERİ BACASI TEHLİKEDE

 

Nevşehir’in Göreme Beldesi Belediye Başkanı Fevzi Günal, Kapadokya Bölgesi'nin önemli doğal ve kültürel varlıklarından peri bacalarının çökme tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu iddia etti.

Peri bacalarının Müze Müdürlüğü'nün sorumluluğunda olduğunu, ancak maddi imkansızlıklar ve eleman yetersizliği gibi nedenlerle bakımlarının yapılamadığını kaydeden Günal, şunları kaydetti: "Kapadokya Bölgesi'ndeki 50 bin peri bacasından 5 bini çökme tehlikesi altında. Özellikle yağmur ve kar suları nedeniyle dipleri çürümeye başladı."

Hürriyet, 05.01.2007

LOUVRE MÜZESİ ÇİNİLERİ VERMİYOR

 

Ayasofya Müzesi'nden 110 yıl önce restorasyon adı altında kaçırılan çinileri, Louvre Müzesi satın aldığını ileri sürerek iade etmek istemiyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın, eserlerin iadesi için Dışişleri Bakanlığı aracılığıyla yaptığı girişimler de sonuç vermedi. Bakanlık şimdi dava açmaya hazırlanıyor.

 

Ayasofya Müzesi'nde 2. Selim Türbesi'ne ait, 17. yüzyıl İznik çini panonun, Louvre Müzesi'nin "Art of Islam" bölümünde, 3919 / 2-265 envanter numarasıyla yer aldığını Milliyet Gazetesi ortaya çıkarmıştı. Eser, Paris'teki müzede "Ayasofya Müzesi Haziresindeki Sultan 2. Selim Türbesi Çinileri" ifadesiyle sergileniyor. Bu haberin ardından Ayasofya Müzesi yetkilileri titiz bir çalışma başlattı ve sadece 2. Selim değil, 3. Murat Türbesi ve 1. Mahmut Kütüphanesi'ndeki çinilerin de kaybolduğunu tespit etti. Yapılan araştırma sonucunda, orijinal İznik çinilerinin yerlerine Fransa'da üretilen imitasyonlarının konduğu belirlendi.





Haberin Milliyet'te yer almasından sonra, adının açıklanmasını istemeyen emekli bir profesör, daha önce İznik çinileri üzerine yaptığı bir araştırma için Fransa'daki müzelerin depolarında çektiği fotoğrafları Ayasofya Müzesi yetkililerine ulaştırdı. Yapılan araştırmalar neticesinde, Louvre Müzesi'nden başka, Fransa'daki Musée de Sevres ve Musée Des Arts Decoratifs koleksiyonlarında da Ayasofya'dan sökülüp götürülen İznik çini panolara rastlandı.


İstanbul Valiliği'nin 09.07.2003 ve 14.08.2003 tarihli yazılarında, Sultan II. Selim'in türbesinin girişinde yer alan, 16. yüzyıla ait çinilerin bir kısmının 20. yüzyıl başlarında İstanbul'da dişçilik yapan Albert Dorigny isimli bir Fransızın çalışmasından sonra kaybolduğu vurgulandı.
Buna göre Albert Dorigny, Evkaf Nezareti'ne türbelerin eksik çinilerini tamamlamak üzere müracaat etti ve sol panodaki hakiki çinileri alarak yerlerine Fransa'da imal ettirdiği taklit çinileri bugünkü panoya yerleştirdi. Oradan alınan çiniler ise bir süre sonra Louvre Müzesi'nde sergilendi. Konuyla ilgili olarak, Topkapı Sarayı Osmanlı Arşivi'nde ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürlüğü arşivinde incelemeler yapıldı






Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, çinilerin Louvre Müzesi'ne nasıl gittiğine ilişkin bilgi almak için Dışişleri Bakanlığı'na başvurduğunu bildirdi. Buna göre, Dışişleri'nin girişimleri sonucunda, Louvre Müzesi yetkilileri çinilerin satın alındığına dair, dönemin oturum komitesi belgesinin ellerinde bulunduğunu kaydetti.


Müze yetkilileri, Dorigny'nin başvurusuyla ilgili arşiv belgelerinin kendilerine iletilmesi durumunda, belge değişimine hazır olduklarını da ifade etti.


Ancak devlet arşivlerinde yapılan taramalarda Albert Dorigny'nin başvurusuna ilişkin bir belge bulunamadı. Bunun üzerine eldeki mevcut belgelerle çinilerin iadesi için girişimde bulunulması, gerekirse dava açılması kararlaştırıldı.

Milliyet, Haber: Ömer Erbil, 04.01.2007

400 YILLIK ŞÜPHE AYDINLANDI

 

İtalyan bilim insanları 400 yıllık De' Medici cinayetini çözdüklerine inanıyor. Tarihçiler uzun zamandır Toskana granddükü Francesco de' Medici ve eşi Bianca Cappello'nun sıtmadan değil, düklüğe sahip olmak isteyen Francesco'nun kardeşi Kardinal Ferdinando de' Medici tarafından zehirlendiği için öldüklerinden şüpheleniyordu. 400 yıldır sadece teori olarak kalan bu şüphe, Floransa Üniversitesi adli tıp ve toksikoloji uzmanlarınca aydınlatıldı. Uzmanlar araştırmalar sonucunda, zehirlenmeyle ilgili delilleri ortaya çıkardıklarına inanıyor.

 

Tıp tarihçisi Donatella Lippi, Francesco'nun ölümcül dozda zehir aldığını ve belirtilerin arsenik zehirlenmesine uygun olduğunu söylüyor. Yönetici, sanat koruyucusu ve kralın maliye uzmanı Mediciler, 1430'dan 1737'ye kadar önce Floransa, sonra da Toskana'nın gelişmesini sağlamışlardı.




Mezardan İsa figürlü iki de haç çıktı.


Uzmanlar Francesco Mari, Aldo Polettini, Elisabetta Bertol ve Lippi, Francesco'nun mezarından sakal kıllarını alıp inceledi. Bianca'nın mezarıysa hiç bulunamadı. Kıllardan bir şey çıkmadı ama mezardan alınan karaciğer kalıntılarının incelenmesi sonucunda, Francesco'nun arsenik seviyesinin, normal insanlarınkinden daha yüksek olduğu ortaya çıktı.


Peki Francesco öldürüldüyse, bunu kim yaptı? Uzmanlar, kesin kanıt olmamasına rağmen belli amacı olan tek kişinin Ferdinando olduğunu söylüyor. Ferdinando, ağabeyinin düklüğünü istiyor ve şüpheli davranışlar sergiliyordu. Mesela kardeşinin hastalığı sırasında yönetimi ele aldı ve onun hastalığının ciddiyetini görmezden geldi. Asıl şaşırtıcı olansa 'işi gereği' insanları zehirleyen Francesco'nun, bu kadar kolay ve çabuk zehirlenmesi. Uzman zehirbilimci Angelo Moretto, bu yüzden iddialara inanmıyor; "Önemli suçlamalar bunlar, ellerinde güçlü kanıtları olması gerekir" diyor.

Radikal, 04.01.2007

ALLIANOI MÜJDESİ

 

Devlet Su İşleri'nin (DSİ) Yortanlı Barajı projesi nedeniyle sular altında kalma riski yaşayan 'Allianoi'da heyecan artıyor. Bakanlar Kurulu, İzmir'in Bergama ilçesinde bulunan Allianoi Antik Sağlık Yurdu'nu da kapsayan bölgeyi 'termal turizm bölgesi' ilan etti.


Böylece Yortanlı Barajı projesini hayata geçirebilmek amacıyla bilinen en eski sağlık yurdunun 1. derece sit alanı kapsamından çıkartılması amacıyla dava açan DSİ'nin önüne yeni bir hukuki engel çıkmış oldu.


Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından hazırlanan ve Allianoi'yu yakından ilgilendiren kararnamesi, 16 Aralık 2006 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Kararnameyle İzmir-Bergama'daki Allianoi ile Manisa-Soma'daki Menteşe alanları, 'termal kültür ve turizm koruma ve gelişim bölgesi' ilan edildi. Üzerine baraj yapılması planlanan Allianoi Antik Sağlık Yurdu, daha önce de 29 Mart 2001 tarihli kararnamayle 1. derece sit alanı ilan edilerek koruma altına alınmıştı.

 

Allianoi Kazı Heyeti Başkanı ve Trakya Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Ahmet Yaraş, DSİ İzmir Bölge Müdürlüğü'nün Allianoi'yu sit kapsamından çıkarmak için dava açtığını hatırlatarak şöyle konuştu: "Bakanlar Kurulu'nun Allianoi'yi 'termal kültür ve turizm koruma ve gelişim bölgesi' ilan etmesiyle birlikte DSİ açısından yeni bir hukuki engel oluştu. Zaten SİT kararı kaldırılmadan baraj yapımı tamamlanamaz. Ama DSİ, su tutulmasına başlayarak, geçen yıl Başbakan Erdoğan'ın da katılımıyla bir açılış töreni duyurusu yapmıştı. Sonra bundan vazgeçildi. Şimdi ise bakanlık önerisiyle termal bölge ilan edildiğini görüyoruz."


Avrupa Parlamentosu'nun 2006 yılı Türkiye Raporu'nda, Allianoi'yu koruması için Türk hükümetine çağrı yapılmıştı.

Radikal, Haber: Tarık Işık, 04.01.2007

SULUKULE, TARİH OLUYOR

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin, “kentsel dönüşüm projesi” çerçevesinde, adı İstanbul’la özdeşleşen Sulukule’yi yok etme girişiminde son aşamaya gelindi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Fatih Belediyesi ve Toplu Konut İdaresi (TOKİ) işbirliğiyle, Fatih’te “Sulukule” olarak bilinen Hatice ve Neslişah Sultan mahallelerinde başlatılan dönüşüm projesi kapsamında evlerin arsa metrekare bedelleri tespit edildi. Buna göre, arsanın metrekare bedeli 500 milyon YTL olarak saptanırken, bu rakam binaların giriş katındaki daireler için 600 YTL, birinci kattakiler için 700 YTL, ikinci kattakiler için ise 800 YTL olarak tespit edildi. Projeyle ilgili bilgi veren Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, 80 bin metrekarelik bir alanı kapsayan projede tüm yapıların envanterinin çıkarıldığını söyledi. Evler yapılıncaya kadar, ev sahiplerine, daha önce yapılan protokole göre 300 YTL öngörülen kira yardımının 400 YTL’ye, kiracılar için öngörülen kira yardımının da 200 YTL’den 300 YTL’ye yükseltileceğini belirten Demir, böylece bu süre içinde hem ev sahiplerinin hem de kiracıların mağdur olmayacaklarını iddia etti. Demir, TOKİ’nin burada önce 75, 100 ve 120 metrekarelik evler projelendirdiğini, ancak daha sonra bazı ailelerin “Mülkümüz ne kadar ederse ona göre ev verin” talepleri üzerine, proje değişikliğine giderek net 55 metrekarelik ev de planladığını bildirdi. Buna göre, net 55 metrekarelik bir dairenin 70 bin YTL, 75 metrekarelik dairenin 100 bin YTL, 110 metrekarelik dairenin de 125 bin YTL bedelle hak sahiplerine verileceğini anlatan Demir, evlerin değer tespitinin de inşaatın çıplak maliyeti üzerine yüzde 20 müteahhit karı konularak tespit edildiğini kaydetti. Proje, mevcut 11 sokağı ilgilendiriyor. Surlara yakın bölgede 2 kattan fazla olmayacak. Surdan uzaklaşınca en fazla 3 kat olacak.

Evrensel, 04.01.2007

TARİHİN UNUTTUĞU GEMİYİ BELGESEL HATIRLADI

 

Kendi beyaz, adı ise bahtı gibi kara bir gemi Karadeniz. Atatürk'ün isteğiyle 1926'da hayata geçen seyyar sergi projesinin ev sahipliğini yapan gemi, Batı Avrupa denizlerinde tam seksen altı gün yirmi iki saat; 12 ülke ve 16 liman dolaşmış.

 

 

Şimdilerde kendisi değilse de hatıraları 80 yıl önce yola çıktığı Karaköy'deki Osmanlı Bankası Müzesi'ne bir belgesel aracılığıyla geri döndü.

 

Tarih kitaplarının satır aralarında adına bile rastlanmayan Karadeniz, Türkiye Cumhuriyeti'ni dünyaya anlatma yüküyle 12 Haziran 1926'da demir alır İstanbul'dan. Doldurulmuş tiftik keçisinden İbrahim Çallı'nın Mustafa Kemal portresine kadar pek çok imgeyi sırtlayan gemi, hareketinden 3 ay sonra İstanbul'a döner ve unutulur gider. Kimselerin haberdar olmadığı Karadeniz'in hatırlanıp belgesele konu olma hikayesi, Hollanda'da çalışan araştırmacı Eray Ergeç'in gazete arşivlerini tararken bir Türk sergi gemisinin Hollanda'yı ziyaret ettiği haberini görmesiyle başladı. Haber, Karadeniz'in, Amsterdam Limanı'na konuk oluşunu ayrıntılarıyla anlatıyordu. Ergeç'in araştırmalarının kapsamı, devreye Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon Bölüm Başkanı Prof. Dr. Bülent Çaplı ve ekibinin girmesiyle genişledi. Arşivler taranıp, serginin son tanıkları ve onların yakınlarıyla görüşmeler yapıldıkça, seyahatle ilgili ilginç hikayeler çıktı ortaya. Seyyar serginin izini süren ekip, Garanti Bankası ve Netherlands Culture Fund'ın katkılarıyla hazırladığı belgeselle Karadeniz gemisini sonunda gün ışığına çıkardı. Sınırlı sayıdaki fotoğraf, görüntü ve yazılardan oluşturulan "Karadeniz, Seyr-i Türkiye" belgeseli, geminin Karaköy'den Leningrad'a uzanan yolculuğunu anlatıyor. Belgeselde, uğranan limanlardaki sıcak karşılamalardan satılan ürünlere, Riyaset-i Cumhur Orkestrası'nın konserlerine birçok konuda Avrupalıların Türklerle karşılaşmasında ortaya çıkan şaşkınlık, sevinç ve saygının boyutları görülüyor. Karadeniz'in yolcuları arasında müzisyen Ahmet Ediz, sanat tarihçisi Celal Esat Arseven, Çürüksulu Belkis Hanım, gazeteci Vala Nurettin, Anadolu Ajansı'nın kurucularından Kemalettin Kamu, İstiklal Marşı'nın bestecisi Zeki Üngör, ilk kadın milletvekillerinden Mebrure Gönenç, ilk kadın heykeltıraş Nermin Faruki ve ilk kadın gazetecilerden Bedia Arseven gibi pek çok önemli isim var.

Zaman, Haber: Jülide Karahan, 04.01.2007

"ÜSTÜN HİZMET" ÖDÜLÜ EYİCE VE ASLANAPA'YA

 

Türkiye Yazarlar Birliği’nin 2006 Yılı Ödülleri'ni kazananlar açıklandı.

 

Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanı Doç. Dr. Hicabi Kırlangıç, birlik binasında düzenlediği basın toplantısında, Türkiye’nin kültür, sanat ve düşünce hayatındaki gelişmelerin değerlendirilerek, yılın yazar, fikir adamı ve sanatçılarının belirlenmesini 26 yıldır sürdürdüklerini söyledi. Ödüllerin, alanında uzman kişiler arasında gerçekleştirilen anket çalışması ve özel komisyonlardakilerin görüşleri doğrultusunda oluşturulduğunu ifade eden Kırlangıç, 2006 yılı “Üstün Hizmet Ödülü”nün kültür tarihi alanındaki yayın ve hizmetleri nedeniyle Prof. Dr. Semavi Eyice ile sanat tarihi alanındaki çalışma ve yayınları nedeniyle de Prof. Dr. Oktay Aslanapa’ya verildiğini açıkladı.

Türkiye Gazetesi, 04.01.2007

170 BİN SANAT ESERİ KAYIP

 

Aralarında çok ünlü ressamların eserlerinin de yer aldığı 170 bin adet sanat eserinin kayıp olduğu belirtildi. Uzmanlar, aralarında 167 Renoir, 166 Rembrandt, 175 Warhol ve 200’ün üzerinde Dali tablosunun bulunduğu kayıp eserlerden devasa bir müze kurulabileceğini belirtiyorlar. Bu önemli eserlerin birçoğu evlerdeki özel koleksiyonlardan, bir kısmı da müzeler ve depolardan çalındı. İnterpol verilerine göre, şimdiye kadar, çalınan eserlerin yalnızca yüzde 10’u ele geçirilebildi.

 

ABD Federal Soruşturma Bürosu’na (FBI) göre, yılda ortalama 6 milyar dolar değerinde sanat eseri çalınıyor. Dünyanın konuyla ilgili en büyük veritabanı olarak kabul edilen Kayıp Sanat Kütüğü, çalınmış, kayıp veya yağmalanmış sanat eseri ve değerli parçaların sayısını 170 bin olarak verirken, İnterpol’ün veritabanında 30 bin kayıp eser bulunuyor.

Türkiye Gazetesi, 04.01.2007

SURLAR YÜKSELDİ

 

Bithinyalılar tarafından MÖ 180-234 yıllarında inşa edilen surların, 234 metrelik kısmıyla 5 kapısından ikisinin restorasyonunu kapsayan ilk etap çalışmaları tamamlandı. Bursa, Osmangazi Belediyesi'nce yürütülen 'Bursa Surları Projesi', kentin ilk yerleşim bölgesini çevreleyen Hisar Bölgesi'ni oluşturan ve bugün kısmen yapılaşmaya maruz kalan sur duvarlarıyla sur kapılarının restorasyonunu kapsıyor.


Toplam uzunluğu 3,38 kilometre olan Bursa surlarının bin 50 metrelik kısmına ait rölöve çalışmaları hazırlanırken, surların ana giriş kapısı olan 'Saltanat Kapı' ile Bursa'nın fethinin gerçekleştirildiği kapı olarak bilinen 'Fetih Kapı'nın (Su Kapı) restorasyonu tamamlandı.






Tophane çıkışı olarak anılan Osmangazi Caddesi üzerinde, 'Saltanat Kapı' ve 'Yer Kapı' arasında yükselen 234 metre uzunluğundaki surların restorasyonunda da sona gelindi. İkinci etap çalışmaları kapsamında ise 'Yer Kapı' ve Pınarbaşı Meydanı yönündeki surların restorasyonu için kamulaştırma çalışmalarının tamamlandığı, araştırma kazıları ve proje hazırlıklarının sürdüğü öğrenildi.


Öte yandan, restorasyon çalışmalarında, Bosna'daki Osmanlı eseri 'Mostar Köprüsü'nün onarımında kullanılan taş malzemenin kullanıldığı bildirildi.

 

Osmangazi Belediye Başkanı Recep Altepe, ikinci etabın restorasyon ihalesinin yapıldığını ve çalışmaların bu ay başlayacağını belirtti. Altepe, restorasyonu tamamlanan bölümlerde çevre düzenlemesi çalışmalarının yapıldığını ifade ederek 'Bursa Surları'nın yeni yüzüyle kente kazandırılacağını söyledi. Surların restore edilen bölümüne sosyal bir işlev kazandıracaklarını da değinen Altepe, burada tarihi dokuya uygun düşen çeşitli fotoğraf ve resim sergileri, söyleşiler, dinletiler, imza günleri düzenlenebileceğini kaydetti.

 

Bursa surları, doğal kayalıklar üzerine kentin ilk kurucusu olan Bithinyalılar tarafından MÖ 180-234 yıllarında inşa edildi. Roma ve Osmanlı dönemlerinde onarımlar ve eklentiler yapılan Bursa kale surları, özellikle Çelebi Mehmed döneminde İvaz Paşa tarafından detaylı bir onarımdan geçirildi, onarımla ilgili bir de kitabe konuldu. Toplam uzunluğu 3.38 kilometre olan surlar üzerinde, Saltanat, Fetih (Su Kapı), Yer, Zindan ve Kaplıca kapıları ile 14 adet burç yer alıyor. 'Yer Kapı' ile 'Zindan Kapı'ya kadar olan bölümde savunma güçlüğünden dolayı çift sur inşa edilmiş.

Bursa Hakimiyet, 04.01.2007

TARİHİ VE DOĞAL ALANLARIMIZA UZANAN ELLER

 

Dr. Müfit Ekdal, "Kadıköy" adlı kitabında, Kadıköy'den, "Bizans metropolündeki ilk Türk köyü" olarak söz ediyor ve "Kayışdağı'ndan çıkıp, Kalamış koyuna dökülen Kurbağalı Dere'nin etrafında milattan önce 1500-3000 yıl önce, insanların yaşadığına dair izler, eserler bulunduğunu" anlatıyor. Kadıköy gerçekten de her alanı tarih ve kültür kokusunu buram buram duyuran bir ilçe. Üsküdar ile kültürel ve doğal zenginlikler anlamında, kol kola bir çift zenginlik. Buraların, kamusal alanlar olarak korunup, bizden sonraki kuşaklara devredilmesi gerekirdi. Ama yaklaşık 1950'lerden başlayarak gelişen talan, bu hükümet kararlarıyla öyle bir hız kazandı ki, şartlı vakıf arazisiymiş, tarihi koruymuş, Kadıköylülerle Üsküdarlılar ne derlermiş, bunları değerlendirmek yerine, var mı yok mu para para para. Kent dönüşümü ya da değişimi adı altında yapılmak istenen; birilerini çığ gibi zenginleştirerek, ülke içi yanlı tekeller yaratmaktır.

Kent dönüştürmek kolay değil, sağ gösterip sol vuracaksın ki, kentli olanları o anda fark edemesin, yediği yumruğun derdine düşsün. İşte bugün İstanbul'da yapılanlar da aynen böyle. Bir yandan İstanbul metropoliten plan; bir yandan talanlar. Tabii bu kadarla da kalmıyor; asıl yumruk da yukarıdan, yani tepeden inme geliyor. Yandaş ihaleleri, bazı inşaat firmalarını devleştirmek ve devler için yasal değişiklikler yapmak gibi.

Deprem sığınma ya da dinlence yerimiz niye bu denli az diyen Kadıköylüleri, Üsküdarlıları bakalım neler bekliyor? Eskilerin tarihi, kültürel ve mesire alanları bugün ne durumda ve üzerinde oynanan oyunlar neler?

 

Tarihi Ayrılık Çeşmesi: İbrahimağa'ya giden yol üzerinde ve tren köprüsünün altından geçtikten sonra sağ tarafta bulunan çeşmenin diğer adı, Ahmetağa Çeşmesi: Üzerinde "Geldi bir hayır ehli tarihin dedi pak ihya eyledi Ahmetağa-1741" yazıyor. Anadolu'ya giden Osmanlı ordusu askerlerinin, yola çıkmadan önce yakınlarıyla vedalaştığı yer olduğu için çeşmeye bu ad verilmiş. Bu tarihi alanın, önümüzdeki yakın süreçte, Marmaray projesi kapsamındaki tren yoluna kurban gideceği;

Salıpazarı veya Kuşdili Çayırı: Kadıköy'ün en eski mesire yeri ve koruluğu, bu geniş alanda kuşbazlar tarafından saka, iskete, florya gibi kuşlar beslenirmiş; Hamdi'nin Gazinosu, sineması, ip cambazları, dondurmacı ve helvacıların, seyyar fotoğrafçıların dinlence ve eğlence yeri olmakla ünlüymüş ama bu özellikli alanın, önümüzdeki süreçte büyük bir iş merkezi olacağı;

Mühürdar Sahili: Mühürdar sahilindeki boşluğu kaçırmak olası mı? Burası, yani eski Interbank'ın bulunduğu yer için imar izni alınmış olması;

Koşuyolu'ndaki TIR parkının olduğu geniş alana, lüks bir otel yapılmasının gündemde olması;

Gelelim Haydarpaşa Numune Hastanesi'ne; Kadıköylüler için yaşamsal önem taşıdığı bilinmesine rağmen, binalar yıktırılıp, çalışmalar Tuzla'ya taşınarak, yerine paralı, yani özel sağlık tesisi yapılacak. Çünkü siyasi erk, sağlığın bile kamusal özelliğini ortadan kaldırmak istiyor. Yaklaşık 100 yıl önce Abdülhamit 'in "Burası sadece hastane yapımı için kullanılabilir" diyerek İtalyan mimar D'aranco'ya yaptırdığı tarihi bir yapıt. Ve bu yapıtın bulunduğu alan içinden, "Koruma Kurulu kararına" rağmen kavşak geçirilmesi, tarihi eseri yok etmeye atılan bir adımdır. İstanbul Tabib Odası'nın açtığı davada yürütmeyi durdurma kararı alındı, bakalım şimdi ne olacak? Hastane yakınına bir de lüks otel yapılmasıyla ilgili düşleri hayretle izlemekteyiz.

 

Validebağ: Dünyanın hiçbir yerinde olmayan 28 kuş türü ve asırlık ağaçların bulunduğu yer, yürekler acısı bir durumda yapılaşmaya açılıyor.

Darüşşafaka Vakfı'na ait koruma; Koşuyolu TIR Parkı; Çocuk Esirgeme Kurumu alanları ve daha niceleri, betonlaştırılmak üzere. Bu arenada birilerine yandaş birkaç iştahı kabarık dev yapı şirketi olduğu da epeyce yazıldı, çizildi.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Kadıköy'ün yeni dönüşümünde oldukça egemen. Çünkü bir kolu İMP'de yukarıda. Her türlü düzenleme onlardan yana. Bu nedenle öyle tarihi değeri varmış, kamusal yeşil alan azmış... bu tür ayrıntılara hiç girmiyorlar. Ne oluyor? Kadıköy Belediye Başkanlığı'nın 1/1000 ölçekli plan yetkisi dahilindeki 1.5 emsalde konut yapımı yerine bir de bakıyorsunuz büyükşehir belediyesi 1/5000'lik, nazım planı değişikliği ile; aynı yeri bodrum kat hariç 3 emsal ile otel olarak değiştirebiliyor. Bodrum kat deyip geçmeyin. Daha çok kat sahibi olmak isteyen paragözler, bodrum sayısını artırabilirler.

Karşımıza koskoca bir kara tablo yaslanmış ama "ne yapıyorsunuz" demekte ve mücadelemizi sürdürme kararında olan büyük güçler olduğumuzu duyurmakta yarar var.

Cumhuriyet, Yazan: Türksen Başer Kafaoğlu, 04.01.2007

ANTİK SİKKE KATALOĞU GEÇMİŞE IŞIK TUTUYOR

 

Bursa Arkeoloji Müzesi`nin sikke teşhir salonunda sergilenen ve Bursa`nın üzerinde oturduğu antik Bithynia ile Mysia bölgelerine ait antik sikkeleri içeren koleksiyonu kapsayan `Sikke Teşhir Kataloğu`, geçmişin izlerini günümüze taşıyor. İlk kez Fransız arkeolog Gustave Mendel tarafından yapılan Bursa Müzesi Kataloğu, 97 yıl sonra arkeolog Recep Okcu tarafından hazırlandı.


İlk kataloğun sadece arkeolojik eserleri kapsadığını, sikkelerin yer almadığını, belirten Okcu, o günden bu yana da olanaksızlıklar nedeniyle müzenin sikke kataloğunun yapılamadığını kaydetti. Bursa Arkeoloji Müzesi`nin, Türkiye`nin en eski ve en zengin müzelerinden biri olduğunu hatırlatan Okcu, Arkaik, Klasik, Hellenistik, Roma, Bizans, Bithynia, Mysia ve Cumhuriyet Çağı`na ait sikkelerden oluşan `Sikke Teşhir Kataloğu` ile önemli bir eksikliği giderdiklerini söyledi. Müzenin antik sikke sorumlusu olarak çalışan Okcu, şunları kaydetti:
 
`Yüzyılı aşkın geçmişiyle ülkemizin en köklü kurumlarından biri olan Bursa Arkeoloji Müzesi`nde antik dönem sikkelerine ait bir kataloğun olmaması bana göre önemli bir eksiklikti. Ancak mevcut sikke teşhirine göre bu kataloğu gerçekleştirmek olası değildi. Öncelikle teşhir değişikliğine gidilmeli, halka görsel ve kültürel açıdan katkı sağlayan yeni bir teşhir hazırlanmalıydı. Ancak bu, ödenek ve bürokratik sebeplerden dolayı pek de kolay görünmüyordu. Fikrimi müze dostu ve koleksiyonerimiz Prof. Dr. Selçuk Kırlı`ya aktardım ve kendisinden büyük destek aldım. Türkçe ve İngilizce olarak yazılan ve yalın bir dille hazırlanan bu katalogla, konuya ilgi duyan her kesime ulaşmayı hedefledim.`

Bursa Olay, 04.01.2007

TARİHİ CACABEY CAMİİ İBADETE AÇILDI

 

Kırşehir'de, yaklaşık 8 ay önce restorasyon çalışması başlatılması nedeniyle ibadete kapalı olan tarihi Cacabey Camii'nin ibadete açıldığı bildirildi.
 
1272 yılında dönemin Valisi Nurettin Bin Caca tarafından Gök Bilimler Araştırma Merkezi olarak kurulan ancak, daha sonra ibadethaneye çevrilen Cacabey Camii, 13 Nisan 2006 tarihinde 549 bin YTL'ye ihaleye çıkarılırken, yaklaşık 8 ay süren restorasyon çalışması sonucunda Kurban Bayramı öncesi ibadete açıldı. 

Cacabey Camii gibi Kırşehir merkezde bulunan diğer tarihi camilerin de restore edileceğini kaydeden AKP Kırşehir Milletvekili Mikail Arslan, "Bilindiği üzere Kırşehir merkezde bulunan birçok tarihi camii ve kümbet, bugüne kadar hiçbir yönetimin bakım ve onarım yaptırmaması nedeniyle kendi hallerine terk edilmişti. Camilerimizde bugüne kadar bilinçsizce tamirat ve tadilat çalışmaları yapılmış. Bu durum tarihi yapılara zarar vermiş. Tarihi camilerimizden Cacabey ve Ahi Evran Camii ile Aşıkpaşa Türbesi'nde son derece kalıcı hasarlar meydana gelmiş. Vakıflar Genel Müdürlüğü ile yaptığım görüşmede bu sıkıntıları dile getirdim ve sıkıntıları anlattım. Camilerimizin projelerini uzun süren araştırma sonrasında buldum ve Genel Müdürlüğe teslim ettim. Vakıflar Kayseri Bölge Müdürlüğü tarafından camilerimizin restore edilmesi noktasında çalışmalar başladı ve öncelikle Cacabey Camini aslına uygun olarak restore ettiler ve camimiz bir hafta önce ibadete açıldı. Bundan sonraki çalışmalar Aşıkpaşa Türbesi'nde ve Ahi Evran Camii'nde başlayacak. Camilerimizin yanında yine yıllarca sahipsiz bırakılan Kesikköprü Kervansarayı da restore edilecek. Projelerimizi hazırladık ve aslına uygun olarak eski ihtişamına kavuşturulacak" dedi.

Kırşehir Kent Haber, 04.01.2007

KÜLTÜR BAŞKENTİ OLMAK

 

Tarihte, MS 279 ve 337 yılları arasında yaşamış olan Roma İmparatoru Büyük Constantin'i betimleyen ve Carrara bölgesi mermerlerinden yapılan bir büyük heykelin kopyası, Almanya'daki EEW makine yapım fabrikası tesislerinde, uzman heykeltıraş Lorenz Weiss tarafından rötuşlanıyor.

 

Heykel, Lüksemburg'un Trier kentinin 2007 yılı Avrupa Kültür Başkenti seçilmesinin onuruna açılacak bir dizi sergi kapsamında izleyicilere sunulacak. Heykelin orijinali, İtalya'nın başkenti Roma'daki büyük müzede yer alıyor.

Birgün, 04.01.2007

ŞIRNAK'TA YENİ KÜLTÜR VARLIKLARI TESPİT EDİLDİ

 

Yüzüncü Yıl Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Mehmet Top başkanlığındaki ekip tarafından Hakkari ve Şırnak'ta devam eden yüzey araştırmaları sırasında, daha önce envanterde yer almayan yeni kültür varlıkları tespit edildi.

 

Top, 2006'nın eylül ayında 4 kişilik ekiple başlatılan ve 20 gün süren yüzey araştırmaları sırasında Hakkari Merkez ve Yüksekova İlçesi'nde, Şırnak merkez ile Cizre, İdil Silopi ve Güçlükonak İlçeleri'nde çalışma yürüttüklerini söyledi. Top, Merkez'e bağlı Ceylanlı Köyü'nde 'Meryem Ana' ile Geçimli Köyü'nde 'Mar Sava' adlı iki kilise tespit ettiklerini anlattı. Mehmet Top, bu eserlerle Doğu Anadolu Bölgesi'nin saklı kalan tarihinin aydınlatılmaya çalışıldığını söyledi. Şırnak'taki çalışmaların da 2004 yılından itibaren başladığını belirten Top, burada bölgedeki İslam ve Hristiyan kültürlerine ait Ortaçağ sonrası şekillenmeyi ortaya koyabilecek bulgular elde edildiğini anlattı.

Birgün, 04.01.2007

TARİHİ ŞADIRVAN HİZMETTE

 

Gerede Belediyesi ve Vakıflar Bölge Müdürlüğü işbirliğiyle restorasyonu tamamlanan; Yıldırım Beyazıt Camii’nin tarihi şadırvanının açılışı gerçekleştirildi.

 

Tarihi Şadırvan için yapılan törenin açılış konuşmasını yapan Gerede Belediye Başkanı Ömer Baygın; “Yıldırım Beyazıt Han tarafından 1400'lü yıllarda yapılan ancak 1944 depremi ile birlikte büyük hasar gören Yıldırım Beyazıt Camii, İlçemizin merkezi camilerinden birisidir. Bu caminin tarihi şadırvanı ve avlusu zamanla ihtiyaca cevap veremez duruma geldi. Cami avlusu ve şadırvanının aslına uygun olarak restore edilmesi için, Vakıflar Bölge Müdürlüğü nezdinde yaptığımız girişimler neticesi hazırlanan proje kurulca onaylandı, restorasyon hızla bitirilerek hizmete hazır hale getirildi.” dedi.


Vakıflar Bölge Müdürü Aslan Yıldız yaptığı konuşmada “Mevsimden dolayı inşaat süresi kısa olduğu için cami avlusunu ve etrafını da 2007 yılı programına koyduk, onu da önümüzdeki yıl yapacağız” dedi.

Bolu Olay, 04.01.2007

TEKKEDE RESTORASYON

 

Bursa'nın en eski tekkelerinden biri olan Seyit Usul Tekkesi, Osmangazi Belediyesi tarafından restore ediliyor.

 

13. yüzyılda inşa edilen ve günümüze gelinceye kadar semahane ve diğer aksamları yıkılan Seyit Usul Tekkesi, Osmangazi Belediyesi'nce restore edildikten sonra 'sosyal ve kültürel amaçlı tesis' olarak kullanılacak.

 

Restorasyon çalışmalarının yapılacağı tarihi yapıda inceleme yapan Osmangazi Belediye Başkanı Recep Altepe, yapının yeni işlevinin 'kültürel amaçlı sosyal tesis' olduğunu söyledi. Restorasyon kapsamında tarihi yapının semahanesinin ve müştemilat bölümlerinin yeniden ele alınacağını bildiren Altepe, "Yapının yanı sıra, bahçe ve hazire bölümleri de düzenlenecek. Bahçeye orijinaline uygun olarak bir şadırvan yapılacak. Seyit Usul Tekkesi; zaman zaman sema gösterileri, zaman zaman şiir dinletileri ve söyleşilerin yapılabileceği bir mekan olarak kentimizin tarihi mekanları arasına katılacak" dedi.

 

 

Bu arada Seyit Usul Tekkesi'nin restorasyon projesini, Osmangazi Belediyesi Tarihi Çevre Koruma Bürosu hazırladı. Kurban Bayramı öncesi ihalesi yapılan ve 2007 yılı ortalarında tamamlanması hedeflenen restorasyon çalışmaları Osmangazi Belediyesi'ne yaklaşık bir trilyon liraya mal olacak. Tarihi yapının restorasyon ihalesini, Osmangazi Belediyesi'nin tarihi yapı restorasyon ihalelerini alarak başarıyla tamamlayan Öztimurlar şirketi aldı.

Bursa Hakimiyet, 03.01.2007

SULAR ÇEKİLDİ KRAL YOLU AÇIĞA ÇIKTI

 

Bodrum’un Gümüşlük Beldesi açıklarındaki Tavşan Adası çevresinde suların yaklaşık 1 metre çekilmesiyle, tarihi Kral Yolu günışığına çıktı.

Antik Myndos Kenti’ni kuran Halikarnassos Kralı Mousolos’un kız kardeşi Artemisia ile vakit geçirmek ve Ege’nin eşsiz günbatımını seyretmek için sık sık kullandığı 150 metre uzunluğunda, 2.5 metre genişliğindeki Kral Yolu’nun ortaya çıkmasıyla birlikte Liman Mevkii’nden Tavşan Adası’na yürüyerek ulaşmak mümkün oldu. Yılbaşı ve bayram tatili için Bodrum’a gelen yerli turistler olayı duyunca Gümüşlük’e akın etti, yürüyerek adaya geçti. Bir günde yaklaşık 2 bin kişi beldeye gelerek Kral Yolu’nun fotoğrafını çekti.

Hürriyet, Haber: Yaşar Anter, 04.01.2007

HEYKELİN OLTASINI ÇALDILAR

 

Eskişehir'de Porsuk Çayı'nın kirliğini gözler önüne sermek amacıyla dikilen `Kovada Balık Tutan Adam Heykeli'nin oltası çalındı.

 

Büyükşehir Belediyesi tarafından Porsuk Bulvarı'nda, sırtı Porsuk Çayı'na dönük, yanında köpeği bulunan ve önündeki su kovasında balık tutan adam heykelinin oltası kimliği belirsiz kişilerce yerinden sökülüp alındı. Belediye yetkilileri, olta şeklindeki demir çubuğun daha önce de defalarca çalındığını ya da kırıldığını, her defasında yenisini taktıklarını söyledi.

Kentin değişik yerlerine konulan heykellerin tahrip edilmesinden yakınan yetkililer, "Bu heykellerin korunması gerekir. Heykellere zarar verenler görüldüğünde telefonla bize ihbarda bulunulmasını istiyoruz" dedi.

Porsuk Çayı kenarındaki fötr şapkalı, kovada balık tutan adam heykelinin altında `Allah rızası için Porsuk Çayı'nı kirletmeyin' yazısı buluyor. Vatandaşlar, kent merkezini ikiye ayıran Porsuk Çayı'nda geçmiş yıllarda binlerce balığın yaşadığını ancak fabrika ve evsel atıklarlarla bu suyun kirletilmesi sonucunda canlı kalmadığını söyledi.

Vatan, 03.01.2007

LONDRA TİYATRO MÜZESİ, TÜM PROTESTOLARA RAĞMEN KAPATILACAK

 

İngiltere'nin başkenti Londra'daki Covent Garden bölgesinde bundan tam 20 yıl önce açılan Ulusal Tiyatro Müzesi'nin, 7 Ocak pazar günü kapanacağı haberi, ülkedeki tiyatro profesyonelleri ve izleyicilerin büyük tepkisine yol açtı.

 

Dünyaca tanınmış The New York Times gazetesine de konu olan haberde, Russel Caddesi'nde yer alan müzenin kapatılmaması için 'Tiyatro Müzesi'nin Gardiyanları' adında bir direniş inisiyatifi de eyleme geçmiş bulunuyor. İnisiyatif, etkinliklerini kendilerine yandaş toplayabilmek için İnternet üzerindeki bir sitede de sürdürüyor.

 

Londra'nın tanınmış kültür ve sanat kuruluşlarından biri olan 'Victoria & Albert Müzesi'nin alt kurumlarından biri olarak faaliyet gösteren tiyatro müzesi, tiyatro, performans, dans ve görsel sanatlar alanında dünyanın en geniş kostüm ve belge koleksiyonunu elinde bulundurması açısından da dikkat çekiyordu. Victoria & Albert Müzesi yetkilileri, ellerindeki bu önemli birikimi 'heba etmeyecekleri' güvencesini vermiş olsa da, sanatseverler mevzubahis belge ve nesnelerin bundan sonra ne şekilde sergilenebileceği üzerine endişelerini dile getiriyor.

Birgün, 03.01.2007

ISSIZ VE KURAK EGE ADASI KEROS'UN SIRRI HEYKELLERDE

 

Ege Denizi'ndeki Yunan adası Keros, ne çevresindeki büyük komşu adalar gibi turist kaynıyor ne de ada sakinlerinin yaşamından izler taşıyor. Kurak ve küçük bir Yunan adası olan Keros'ta sadece bir çoban yaşıyor. Fakat bu ıssız adada Yunan medeniyetinden önce yaşamış olan Kikladlar, Keros'a etkileyici bir miras bırakmış.


4 bin 500 yıl önce yaşamış olan, yazılı bir dilleri olmayan Kilkatlar'dan kalan heykelcikler, modern sanat eserlerini aratmıyor. Mikonos ve Santorini adalarından birkaç kilometre uzaktaki Keros, adeta bir sanat ambarı, adadaki heykeller Pablo Picasso, Henry Moore gibi 20'nci yüzyıl ustalarının işlerini andırıyor.


Yunan ve Britanyalı arkeologlardan oluşan ekibin yaptığı yeni kazılarda bulunan prehistorik heykellerin Keros bilmecesini çözmesi bekleniyor. Kazı lideri Colin Renfrew, Keros'un çok önemli bir dini merkez olduğuna bu sanat eserlerinin özellikle parçalanıp ve saklandıklarına inandıklarını açıkladı.


Renfrew'e göre ada Ege'deki en eski din merkezi ve Keros, Apollo'nun doğduğu kutsal ada Delos'la bir tutulabilir. Keros'taki bulgular Apollo kültü başlamadan 1500 yıl öncesinden kalma. Kikladların MÖ 2000'den önce ortaya çıkan Olimpos Dağı'ndaki Yunan tanrılarına taptığına dair kanıt yok. MÖ 2000'den öncesine ait tapınak bulunmadığı için Kikladik medeniyetinin inançları hala merak konusu.

Radikal, 03.01.2007

ŞİŞMAN KADIN MAĞARADA SIKIŞTI

 

Güney Afrika Cumhuriyeti'nde, yılbaşında bir mağara gezisine katılan aşırı şişman bir kadın mağarada sıkıştı. Olay nedeniyle, arkasındaki 23 kişi 12 saat mahsur kaldı. Mağaranın "aşk tüneli" adı verilen bölümünde yerel saatle öğleye doğru sıkışan kadının ancak gece yarısına doğru kurtarıldığı öğrenildi.

Sabah, 03.01.2007

İLK DESCARTES MÜTERCİMİ İBRAHİM EDHEM BEY'İN KAYIP ESERLERİ BULUNDU

 

Geçtiğimiz günlerde ünlü Türk düşünürü Ziya Gökalp'in kayıp eseri Felsefe Dersleri'ni gün yüzüne çıkararak gündeme gelen "Osmanlı Felsefe Çalışmaları Atölyesi", bu kez "ilk Descartes mütercimi" İbrahim Edhem Mesut Dirvana'ya ait iki kayıp eseri okuyucularıyla buluşturmaya hazırlanıyor.





İbrahim Edhem Mesut Bey'in Paris Uluslararası Sergisi'ne tanıklığının ürünü Paris Sergi-i Umumisi adlı albümünü ve Dinler ve Felsefeler adlı eserini yayına hazırlayan Atölye, daha önce de aynı yazarın Semerat-ı Akl risalesini ve Usul Hakkında Nutuk adlı çevirisini yayınlamıştı. İbrahim Edhem Bey'in Descartes'ı çevirme kararı almasında önemli rol oynayan Paris Sergi-i Umumisi, yazarın 1889'da Paris Uluslararası Sergisi'ne tanıklığının ürünü. Osmanlı'nın son döneminde birçok önemli görevlerde bulunan İbrahim Edhem Mesut Bey, 17. yüzyıl Fransız filozofu René Descartes'ın modern felsefe açısından çığır açıcı eseri "Discourse de la Méthode"u Hüsn-i İdare-i Akl ve Taharri-i Hakikate Dair Usul Hakkında Nutuk adıyla 1895 yılında Türkçeye çevirmişti.

 

Felsefe Çalışma Grubu'ndan Yard. Doç. Ali Utku, İbrahim Edhem Mesut'un Descartes çevirisinin, 19. yüzyılda felsefeyi yeniden inşa sürecimiz açısından bir dönüm noktası ve modernlik deneyimimizin erken evresinin temel referansı durumundaki "Fransız rasyonalizmi" ile epistemolojik düzlemde ilk ciddi yüzleşmemiz olduğunu söylüyor. Utku, endüstri devriminin sembolü Eyfel Kulesi'nin ve Paris Uluslararası Sergisi'nin açılışına tanıklık eden İbrahim Edhem Mesut Bey'in, hayran kaldığı bilim ve sanat eserlerinin fotoğraflarından oluşan albümü dönemin meşhur sanatçılarından birine hazırlatıp, önüne Avrupa bilim ve sanatlarının dayandığı temelleri bildiren bir "Mukaddime" koyarak II. Abdülhamid'e gönderdiği bilgisini veriyor.

 

Utku, "Paris Sergi-i Umumisi adını taşıyan albümün 'Mukaddime'sinde, bilimsel ve teknik eserlerin yabancıların eliyle üretilip işletilmesinin yanlışlığına ve yerli eliyle gerçekleştirilmesi gerektiğine dikkat çeken İbrahim Edhem Mesut, Avrupa ülkelerinin bunu başardıklarını ve ilerlemiş olmalarının nedeninin bu olduğunu anlatır. Eyfel Kulesi'ni ve Paris Uluslararası Sergisi'ndeki eserleri ilerlemenin sembolleri olarak sunarken, albümde fotoğrafları yer alan eserler hakkında ayrıntılı malumat da verir. Albümün 'Sanayi Mektepleri' başlıklı son bölümünde ise, Fransa endüstrisinin can damarları niteliğindeki devlete bağlı sanayi mekteplerinin bir listesini ve müfredatlarını verir." diyor.

 

İdari görevlerinden dolayı felsefi çalışmalarına ara vermek zorunda kalan İbrahim Edhem Mesut Bey'in Beyrut Valiliği'nden azledildiği 1909 yılında yazmaya başladığı ve tekrar görevine dönmesiyle ancak ömrünün sonlarında tamamladığı 'Dinler ve Felsefeler' de ölümünden sonra terekesinde kalan, bilinmeyen bir eseriydi. Edhem, bu eserinde, tarihin büyük dini ve felsefi öğretilerinin bir zahiri ve bir de batıni yönü bulunduğunu belirtiyor. Yard. Doç. Ali Utku, 'Dinler ve Felsefeler' hakkında "19. yüzyıldaki bilim-felsefe-din çatışmasını aşma yönünde bir eğilimin izlendiği eserin önemli özelliklerinden birisi, Usul Hakkında Nutuk çevirisiyle bizde Kartezyen rasyonalizmin ilk temsilcisi olarak tanınan İbrahim Edhem Mesut'un, mistik, ezoterik ve okültist bir çizgiye kaydığını belgelemesidir." diyor.

Zaman, Haber: Ali Pektaş, 03.01.2007

TARİH CANLANIYOR

 

Adana’da tarihi Tepebağ Evleri ve Taşköprü’nün bulunduğu bölgede yürütülen çok sayıda restorasyon çalışmasının, yok olmaya yüz tutan tarihi değerlerin kurtarılması ve turizme kazandırılması için umut verdiği bildirildi. Tarihi evlerden birinin restorasyonunu gerçekleştiren Adana Ticaret Odası (ATO) eski Başkan Vekili ve iş adamı Halil Avcı; Tepebağ Mahallesi’ndeki tarihi evler ve bölgedeki diğer yapılar ile tarihi Taşköprü’ye son yıllarda artan duyarlılığın sevindirici olduğunu kaydetti





Avcı, kendisinin aldığı ve restorasyonu süren Bosnalı Salih Efendi Konağı’nın onarımını da 2007’nin ilk yarısında bitirmeyi planladıklarını ifade ederek, “Tarihi eser olduğu için onarım ve malzemeler el işçiliğiyle yapılıyor, bu nedenle yavaş yürüyor ve her ustayı çalıştıramıyoruz. Bu durum bölgedeki bütün yapılar için geçerli” dedi. Yapılan çok sayıda çalışma olsa da yeterli olduğunun söylenemeyeceğini kaydeden Avcı, “Tepebağ Höyüğü konusunda da çalışma yapılması gerekiyor. Ayrıca, bölgedeki tarihi olmayan yapıların temizlenmesi, bu yapılırken de hak ve mülkiyet sahiplerini mağdur etmeyen bir çözüm bulunması gerekiyor. Tarihimizden bugüne ulaşan kültür varlıklarını gelecek nesillere aktarmalıyız” dedi. TÜRSAB Yönetim Kurulu Başkan Danışmanı Nesrin Göçhan ise 2 yıl önce aldıkları tarihi binanın restorasyonunu gerçekleştirerek diğer sivil toplum örgütlerine bir mesaj vermeyi amaçladıklarını kaydederek, “Tepebağ Mahallesi değerlendirilmelidir. Bu bölge, şehir göbeğinde, nehir kenarında ve tarihi Taşköprü’ye yakın oluşuyla turizm için önemli bir alan. Burada, İstanbul’daki Sultanahmet Camii ve çevresindeki model örnek alınarak uygulamalar yapılmalı” dedi.

 

Bölgede kısa süre önce ciddi şekilde fizibilite çalışması yapıldığını kaydeden Göçhan, şunları kaydetti: “Bundan sonra, oradaki altyapı ve üstyapıyla ilgili çalışmalar belirlenmeli. Bu görev de belediyelere düşüyor. Özellikle Bosnalı Salih Efendi Konağı’nın butik otele dönüştürülmesiyle bölgede canlılık başlayacak. Bölgenin turizme kazandırılması, Adana’nın kentsel ve ekonomik gelişmesine katkı sağlayacaktır.”

Türkiye Gazetesi, 03.01.2007

TARİHİ KARAKOL BİNASI KÜLTÜR MERKEZİ OLACAK

 

Çanakkale'nin Eceabat İlçesi'ndeki tarihi karakol binası, Kaymakamlığın girişimleriyle restore edilip, Kültür Merkezi haline getirilecek.


Eceabat Kaymakamı Muhterem İnce, kent merkezinde harabe halinde bulanan tarihi binanın onarılıp, bakım ve tadilatının gerçekleştirileceğini söyledi.


Hazineden Kaymakamlığa tahsis edilen binanın restorasyonu için İstanbul Rölöve ve Anıtlar Müdürlüğü'ne proje hazırlatıldığını belirten İnce, "20 Ekim 2006'da yaklaşık 230 bin YTL'lik proje ihalesi gerçekleştirilen binanın, restorasyon ve restitüsyon çalışmaları için gereken ödenek, Kültür ve Turizm Bakanlığı DÖSİM'den temin edildi" dedi.


İnce, yaklaşık 350 bin YTL tutarındaki projenin, 2007 yılının mart ayında tamamlanmasının planlandığını, Kültür Merkezinde, turizm danışma bürosu, Çanakkale Savaşları Eserleri Kütüphanesi, internet erişim odası, sergi salonu ve kafeteryanın bulunacağını bildirdi.


Kültür Merkezi'nin ilçe halkının yanı sıra, Gelibolu Yarımadası Tarihi Milli Parkı'nı ziyarete gelecek misafirler için de büyük yarar sağlayacağına dikkati çeken İnce, tarihi topraklarda tarihi yaşatmak için gayret sarf ettiklerini, bu konuda valilik ile kültür bakanlığının kendilerine büyük destek olduğunu kaydetti.

Haber Ekpsres, 02.01.2007

TARİHİ KONAK DEFİNE AVCILARI TARAFINDAN TAHRİP EDİLDİ

 

Adana'nın merkez Seyhan İlçesi Akkapı Mahallesi'nde, milli mücadelede askeri karargah olarak kullanılan, katliamdan kaçan Türklerin konakladığı ve Büyük Önder Atatürk'ün kaldığı tarihi Şeyh Cemil Nardalı Konağı'nın, define avcıları tarafından yer yer tahrip edildiği bildirildi.


Çukurova yöresinde Kurtuluş Savaşı'nın kazanılmasında yararlılık gösteren Şeyh Cemil Nardalı tarafından yaptırılan ve Osmanlı mimarisi özelliklerini taşıyan 3 katlı tarihi konak, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu Müdürlüğü'nce bahçesindeki ağaçlarla birlikte 1993 yılında koruma altına alınmasına karşın, restore ettirilerek müzeye dönüştürülme işlemlerine başlanılmadı.
Kurtuluş Savaşı yıllarında işgal kuvvetlerine karşı yörede mücadele başlatan vatanseverler arasında önemli bir yere sahip olan Nardalı'nın torunu Can Gülez, konağın müze haline dönüştürülmesi amacıyla 14 yıl önce başlattığı çalışmada, bir adım ileri gidemediğini söyledi.
Dedesi Nardalı'nın, Atatürk'ün ölüm yıldönümü olan 10 Kasım 1955'de hayata gözlerini yumduğunu belirten Gülez, "Aile büyüğümüz Şeyh Cemil Nardalı'nın, savaş yıllarında Fransız ve Ermenilerin katliamından kaçan yüzlerce Türk'ün barınması, beslenmesi, emrindeki silahlı müfrezeyle korunması ve güvenli bölgeye naklini sağladığı tarihi konağın tamamen yıkılıp yok olmasından endişe ediyoruz" dedi.


Gülez, kısa bir süre önce demir kapı kilitleri kırılarak içerisine girilen konağın zemininde yer yer kazı izlerine rastladığını, içeride bulunan 1920'li yıllardan kalma fıçı ve bazı küçük eşyaların çalındığını ifade ederek, şöyle konuştu:


"Define aramak amacıyla giren kişi veya kişiler tarafından, bir tavan süslemesi ve bazı ahşap kaplamaların da söküldüğünü gördüm. Bunun üzerine suçluların bulunarak gerekli cezanın verilmesi amacıyla Adana Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulundum. Bu arada, Cumhurbaşkanlığı, Başbakanlık ve Genelkurmay Başkanlığı'ndan sonra tarihi konağın bir an önce restore ettirilerek müzeye dönüştürülmesini sağlamak amacıyla, Müzeler Genel Müdürlüğü ve Adana Valiliği'ne de başvuruda bulundum. Adana Büyükşehir ve merkez ilçe Seyhan belediyelerine de çevre düzenlemesi ve temizliği yapılması için dilekçe verdim. Belediye yetkililerinin olumlu yaklaşımı ile konağın çevresinde temizlik yapıldı."


Gülez, gerekli onarım yapılarak gelecek kuşaklara aktarılmasını istedikleri konağın önünde 1985 yılına kadar 5 Ocak ve 10 Kasım tarihlerinde askeri törenler düzenlendiğini hatırlatarak, uygulamanın devam etmesini istediğini de söyledi.


Nardalı, 5 Ocak Adana'nın kurtuluş yıldönümüne kadar tarihi konakta çalışma başlatılacağı yönünde müjdeli haber almayı umut ettiklerini kaydetti.
Haber Ekspres, 02.01.2007

AMERİKA'DAKİ MÜZELER GECE YATISINA BEKLİYOR

 

Çocukların heyecanla beklediği 'Müzede Bir Gece / Night at The Museum' filmi, gösterime girmesiyle birlikte Amerika'da ilginç bir uygulamanın da başlamasına sebep oldu. Manhattan'daki Amerikan Doğal Tarih Müzesi, filmden etkilenen ziyaretçilerine bir gecelerini müzede geçirme imkanı tanıyor.

 

'Müzede Bir Gece', Amerikan Doğal Tarih Müzesi'nde geçen bir modern zaman masalı. Müzenin kahramanları dinozorların, hayvan maketlerinin, Attila'dan Theodore Roosevelt'e kadar birçok tarihi figüre ait heykellerin ziyaretçiler gittikten sonra gece yarısı başlayan fantastik maceralarını anlatıyor. Birçok çocuğun 'Acaba gerçekten müzede hayat gece yarısından sonra böyle mi?' sorusuna müze yöneticilerinin artık bir cevabı var: "Bir gece yatıya gelin, kendiniz görün!"

 

Müzenin gece yatısı programı ayda 2 kez hafta sonları gerçekleşiyor. 8-12 yaş arasındaki çocukların katılabileceği program, akşam saat 5.45'te başlayıp ertesi sabah saat 9'daki kahvaltıyla sona eriyor. Çocuklar ve aileleri müze içinde geçirdikleri gece boyunca serbestçe gezindikleri saatlerin dışında, özel turlara ve vahşi hayvan takibine katılıyor. Ziyaretçiler 'Hall of Ocean Life'ın dev ekranlarından yunuslarla ilgili bir belgesel izledikten sonra, askeri düzende hazırlanmış kamp yataklarında uykuya dalıyor. Programın eğlence-eğitim dengesini gözettiğini belirten müze ziyaretçi hizmetleri direktörü Brad Harris, "Çocukların tarihe ilgi duymasını istiyoruz. Ama onları sıkmadan... Gece boyunca canlarının sıkılmasına hiç fırsatları kalmıyor. Ebeveynler de en az çocuklar kadar keyif alıyor." sözleriyle anlatıyor yapmak istediklerini. Hatta çocuğu olmayan birçok yetişkin, müzeye başvurarak programa katılmak bile istemiş.

 

Doğal Tarih Müzesi'nde bir gece geçirmenin maliyeti kişi başına, yemek dahil 79 dolar. Doğal Tarih Müzesi'ne paralel olarak, birçok müze ve hayvanat bahçesi de kapılarını gece misafirlerine açıyor. Örneğin, The New York Hall of Science Müzesi'nde izci gecesi 45 dolar, The New York Aquarium'da 145 dolar. Çok sevilen gece yatısı programları New York'la da sınırlı kalmamış. Washington DC'de yaşayanlar, National Zoo'da "roar and snore (kükreme ve horlama)" gecesini yaşama imkanı bulurken, Chicagolular ise Field Museum'daki "dozin' with the Dinos (dinozorlarla şekerleme)" gecelerine katılabiliyor.

 

Müzelerde, hayvanat bahçelerinde geceleme fikrinin büyük ilgi görmesine sanat müzeleri de kayıtsız değil. The Rubin Sanat Müzesi, yaz aylarından itibaren, gece ziyaretçilerini simülasyonla Everest Dağı'na tırmandıracak bir programın hazırlıklarını yaptığını açıkladı. Birçok kişinin gecelemek istediğini belirttiği Metropolitan Müzesi ise çocuklar yerine üniversite öğrencilerini ağırlıyor.

Zaman, 02.01.2007

MERKEZ BANKASI'NDAN MÜZE PROVASI

 

Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, sandıklarında sakladığı tabloları 75'inci kuruluş yılı nedeniyle "Banka Sanat Koleksiyonu'ndan Seçkilerle 75 Yılın İzi" başlığı altında sergiliyor.





İstanbul Beşiktaş Çağdaş Mustafa Kemal Merkezi'nde 13 Ocak'a dek sürecek 116 yapıtlık sergide, şimdiye dek hiç ele güne çıkmamış eserler var. Bunlar arasında Ali Rıza Bayezit'in 'İstanbul Manzaraları', Malik Aksel'in 'Atölye'de Çalışanlar'ı ve Erol Akyavaş'ın 'Miraçnameler'i dikkat çekiyor. Küratörlüğünü Doç. Dr. Kıymet Giray'ın yaptığı serginin hedefi, Türk resim sanatının gelişimini koleksiyondaki örneklerle açıklamak. Koleksiyonun müze kimliği taşıdığını belirten Doç. Dr. Kıymet Giray, Merkez Bankası'nın bir müze projesi olduğunu, yer sorunu çözülür çözülmez Ankara ya da İstanbul'da bir 'Merkez Bankası müzesi'nin kurulacağını söylüyor.

 

Osmanlı İmparatorluğu'nun resimle tanışmasından başlayarak Cumhuriyet yıllarına getiren ve oradan modern Türk resminin örneklerine uzanan Merkez Bankası koleksiyonu, bir bellek yenilemesi yapacak nitelikte. Serginin öneminin bütünselliğinde olduğunu söyleyen Giray, "Ziyaretçiler kendilerini Türk resim tarihi sayfalarını çevirir gibi hissedecek." diyor.

 

İstanbul'dan sonra Ankara ve diğer üniversite kentlerini gezecek olan sergi, 19. yy. ortalarında şövalelerinin başına geçen ve paletlerini ellerine alan Osmanlı gençlerinin romantizm akımıyla hemdem olarak geliştirdikleri yalın ve içten anlatımlarla başlıyor. Selim Pertev Boyar ve Ali Rıza Bayezit'in romantik eserlerini Hikmet Onat, Hasan Vecih Bereketoğlu ve İbrahim Çallı'nın İzlenimci resimleri takip ediyor. Kübizminin peşine takılanlardan Zeki Faik İzer, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Abidin Dino dikkat çekerken, Paris'li yıllarda Fikret Mualla, Avni Arbaş ve Selim Turan karşılıyor izleyiciyi. (0 212 351 34 70)

Zaman, Haber: Jülide Karahan, 02.01.2007

DOLMABAHÇE SARAYI'NIN MİMARI BALYAN AİLESİ DEĞİLMİŞ





Dolmabahçe ve Beylerbeyi Sarayı gibi ünlü Osmanlı saraylarının mimarı, tarih kitaplarında belirtildiği gibi Ermeni Balyan ailesi değilmiş.

 

Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde 13 yıldır Osmanlı mimarisi üzerinde araştırmalarda bulunan Yard. Doç. Selman Can, Osmanlı'ya üç kuşak hizmet ettiği bilinen Balyan ailesinin mimar değil, müteahhit olduğunu söylüyor. Aileden Senekerim Balyan'ın eseri olarak gösterilen Bayezit Kulesi, Kirkor Balyan'a ait olduğu belirtilen Rami Kışlası, Garabet Balyan'a bağlanan eski Çırağan Sarayı, Nikoğos Balyan'a mal edilen Ortaköy ve Hırka-i Şerif camileri; Başbakanlık Osmanlı Arşivleri'ndeki belgelere göre Osmanlı'nın son başmimarı Seyyid Abdülhalim Efendi'nin eseriymiş. Selman Can, Dolmabahçe Sarayı'nın planlarını da o zaman 16 yaşında olan Nikoğos Balyan'ın çizemeyeceğini, arşivlerin sarayın planlarını çizen kişi olarak son başmimar Seyyid Abdülhalim Efendi'yi işaret ettiğini belirtiyor.

 

18. ve 19. yüzyıllarda yapılan ve tarihe damgasını vuran Dolmabahçe, Beylerbeyi ve Valide Sultan sarayları, Aynalıkavak Kasrı, Selimiye Kışlası ve yapıları, Davutpaşa ve Beyoğlu Kışlası ve Darphane-i Amire Binası gibi önemli eserlerde Ermeni Balyan ailesi müteahhit olarak görev almış. Osmanlı Devleti'nin mimarlık örgütü Hassa Mimarlar Ocağı'nın kaldırılmasıyla etkin hale gelen aile, sarayın önemli yapı işlerinin ihalesini almış ve bu gelenek 3 kuşak devam etmiş. Serkis Balyan'a Sultan II. Abdülhamid döneminde 'sermimar-ı devlet' unvanı verilmiş. Ancak Selman Can'a göre bu paye, en üst düzey mimar anlamını taşımıyor. Can, Serkis Balyan'ın saraydaki özel bağlantıları sayesinde bu unvanı aldığını söylüyor.

 

Ermeni asıllı kalfaların, Türk mimarları saraydan uzak tutmaya çalıştığını ve bu sebeple çeşitli oyunlar oynadığını da iddia eden Selman Can, son dönem Osmanlı mimarlık teşkilatı değişiminin bilinmediğine ve gerçek mimarlarının gün yüzüne çıkmadığına dikkat çekiyor.

 

Can, Osmanlı arşiv belgelerine dayanarak bazı yapıların mimarlarını da şöyle açıklıyor: Mecidiye Kışlası (Taşkışla) Serkis Balyan'ın değil, İngiliz mimar William James Smith'in; Yıldız Hamidiye Camii yine Serkis Balyan'ın değil Rum Nikolaki Kalfa'nın; Sarayburnu antrepoları, Simon Balyan'ın değil August Jasmund'un eseri. Hatta bu inşaatlar yapılırken Serkis Balyan İstanbul'da değil, Fransa'daymış.

 

Ermeni kalfaların yaptıkları işlerde yolsuzluklara karıştıkları için 19. yüzyılda gözden düşmeye başladığını anlatan Yard. Doç. Selman Can, 'devlet başmimarı' payesi ile onurlandırılan Serkis Balyan'ın bile büyük inşaat yolsuzluklarına karıştığını belirtiyor. Can, 1882 yılında başlatılan ve 4 yılda tamamlanan bir soruşturma neticesinde Serkis Balyan'ın, Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid döneminde yaptığı yapılardan toplam 300 bin lirayı aşkın bir meblağı zimmetine geçirdiğini ve hakkında açılan dava ile tüm mal varlığına el konulduğunu kaydediyor. Balyan, Ekim 1888'de sarayın başdoktoru Mavroyani Efendi aracılığı ile Sultan II. Abdülhamid tarafından affedilmiş. Serkis Balyan yaptığı inşaatlardan bazıları çöktüğü için de hapis yatmış. Babası Garabet, Serkis'in kefaletle serbest kalmasını sağlamış. Ayrıca ailenin hiçbir ferdinin yabancı kaynaklarda belirtildiği gibi Ecole des Beaux-Arts okulunda eğitim almadığı, İstanbul Teknik Üniversitesi'nden Aygül Ağır'ın yazışmaları sonucunda ortaya çıkmış. Belgelerde, Serkis Balyan'ın Ecole des Beaux-Arts'ta okuduğu söylenen tarihlerde İstanbul'da olduğu bilgileri de yer alıyormuş.

Ayasofya Müze Müdürü ve tarihçi Dr. Haluk Dursun da Balyan ailesinin müteahhitliğe daha yakın olduğunu doğruluyor. Ünlü eserlerin mimarlarının ortaya çıkarılması gerektiğini söyleyen Dursun, yıllar sonra bile böyle bir bilgiye ulaşılmasının tarihi kültür için kazanım olacağını dile getiriyor. Dursun, sanat tarihçilerinin ve mimarların bu konu üzerinde durmasını da istiyor.

Zaman, Haber: Habibe Dursun, 02.01.2007

ÜSKÜDAR VE YENİKAPI'DA TUNÇ ÇAĞI KALINTILARI

 

Marmaray çalışmaları kapsamında Yenikapı ve Üsküdar’da sürdürülen arkeolojik kazılarda, İstanbul’un 5 bin yıllık tarihini aydınlatacak buluntular ortaya çıkıyor.

Arkeolojik buluntular, Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlanan tarihi kentin bilinmeyen çehresine ışık tutuyor. İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü ve Marmaray Kazı Başkanı Dr. İsmail Karamut, buluntuların İstanbul’un tarihini yeniden yazdıracağını söyledi.

Marmaray çalışmaları kapsamında yapılan kazı ve araştırmalar, İstanbul’un en eski dönemlerini aydınlatıyor. Yenikapı’da yapılan kazılarda Tunç Çağı’na ait yeni bulgulara ulaşıldı. Tunç Çağı’ndan kalma çanak çömleğe deniz seviyesinin 6.60 metre altında ulaşıldı. İstanbul Arkeoloji Müzeleri Müdürü ve Marmaray Projesi Kazıları Başkanı Dr. İsmail Karamut, 2004 Kasım’ından beri süren kazılarda ortaya çıkanların Marmara Denizi’nin jeolojik oluşumunu ve tektonik hareketleri de gösterdiğini anlattı. Dr. Karamut, "Yenikapı’da üzerinde dolaştığımız kıyılar bir dönem deniz, daha önce ise yine karaydı" dedi.

Kazı çalışmalarının yüzde 95 tamamlandığı Üsküdar’da 50 dükkanlı bir arastaya ait mimari kalıntılara rastlanmıştı. Son olarak da 11. yüzyıla ait olduğu sanılan Bizans’tan kalma yarım daire şeklindeki bir yapı bulundu. Bir "hazine" değerindeki yapının kilise olabileceğini belirten Dr. Karamut, "İçinde ve çevresinde 30’a yakın iskelet bulduk. Şu anda Ankara Üniversitesi Antropoloji Bölümü’nde inceleniyor. Bu arada, birbirine kenetlenmiş ahşap kalaslardan oluşan bir yapıya rastladık. Bunun da iskele ya da çekek yeri olabileceğini düşünüyorüz" dedi. İstanbul’un ilk surları olduğu düşünülen Konstantin’in surlarına da bu kazılarla ulaşıldı. 3 metre genişliğindeki surların yüksekliği, henüz tam olarak bilinmiyor.

Hürriyet, Haber: Mustafa Kınalı, 02.01.2007

ULUS'TA HEYKEL AYIBI

 

Ankara'da Ulus’ta bulunan Atatürk Anıtı, güvercin pisliğinden görünmez bir hal alırken, yetkililerin ilgisizliği vatandaşları isyan ettiriyor.

Anıtı mekan edinen güvercinler tarafından pislenen heykelin halini her gün gören esnaf duruma tepki gösteriyor. Heykele yeterli ilgi gösterilmediğini ifade eden çevre esnafı, yerli ve yabancı birçok turistin heykelin önünde hatıra fotoğrafı çektirdiğini, heykelin kirli haliyle fotoğraf karelerine yansımasının hoş bir durum olmadığını hatırlatarak anıtın bir an önce temizlenmesi için yetkililerin harekete geçmesini istiyor.

 

Anıtın son olarak 2002 yılı Ağustos ayında Ankara Valiliği ve Kültür Bakanlığı’nın işbirliği ile restorasyon, onarım ve temizliği yapıldı.

Hürriyet Ankara, Haber: Oğuz Demir, 02.01.2007

ENEZ'DEKİ ARKEOLOJİK KAZILAR

 

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Taşınabilir Kültür Varlıklarını Koruma ve Onarım Bölümü Başkanı Prof. Dr. Sait Başaran, Edirne'nin Enez İlçesi'ndeki kazı çalışmalarının bu yılki bölümünün tamamlandığını, kazılarda lahitler, sikke ve cam şişeler bulunduğunu söyledi.

Prof. Dr. Başaran, yaptığı açıklamada, geçen yıl yaptıkları kazılarda ortaya çıkarılan Çataltepe Tümülüsü'nü koruma altına aldıklarını belirtti.

Tümülüsün kış şartlarından etkilenmemesi ve zarar görmemesi için önlem aldıklarını bildiren Başaran, ''İlçe merkezindeki tarihi kalede de kazımızı sürdürdük. Burada erken Osmanlı dönemine tarihlenen ev kalıntıları çıktı. Kazılarımız sırasında lahitler, sikke ve cam şişeler bulundu. Antik limanda eski limanın girişini araştırdık. İki liman ortaya çıkarıldı ve girişleri belirlendi'' dedi.

Enez'de 1970 yılından bu yana yapılan kazılarda 2 bin 500 yıllık bronz kül saklama kabı, 2 bin 350 yıllık bronz şarap kadehi ortaya çıkarılmıştı. Kaleiçi ve ilçe merkezindeki 2 ayrı yerde yürütülen kazılara MÖ 4000 yılına kadar giden kültür kalıntılarına ulaşılmış, pişmiş topraktan yapılma Grek, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait kültür varlıkları bulunmuştu.


Trakların iskan yeri olan Enez'in tarihi MÖ 3000'e kadar uzanıyor. Ainos adını taşıyan Enez'e Homeros destanında da rastlanıyor. Aions, önce Aiolialılar daha sonra da Midilli ve Kymeliler tarafından koloni olarak kurulmuş. MÖ 6. yüzyıl sonlarında Pers, Hellenistik çağda Mısır (Ptolemaioslar) hakimiyetine rastlanan Enez, MÖ 2. yüzyıl sonlarında Romalılar tarafından alınmış ve Genç Antik Çağ'da Rodop bölgesinin başkenti olmuş. Ortaçağ'da Bizanslıların prenslik merkezi olan Enez, Cenovalı Gattelusi ve Deorea ailelerinin hakimiyetine girmiş, 1456 yılında Fatih Sultan Mehmet'in kumandanlığında Has Yunus Bey tarafından alınmış.

Edirne Internet Gazetesi, 02.01.2007




MEDENİYETİN DOĞUŞUNDAN GELEN
SIVALI SURİYE KAFATASLARI

 

Neolitik Dönem'de, Bereketli Hilal’de Akdeniz’in en önemli kültürel devrimi gerçekleşti. Çevresel etkilerle de desteklenen bu gelişim, avcı toplayıcılıktan yerleşik düzene ve tarıma geçişi sağladı.

Köy toplulukları ile birlikte, oldukça ilginç ve özel bir tören olan kafataslarının sıvanması ise ilk defa bu dönemde farklı birkaç yerleşimde görülmeye başlandı. Bunlar, Jericho, Çatalhöyük ve Ain Ghazal idi.

Bu listeye şimdi kuzey Suriye’de bulunan ve Danielle Stordeur tarafından kazılan Tell Aswad’ da dahil oldu.

 

Bu Neolitik yerleşimde yapılan kazılarda parlak çamur ile sıvanmış beş adet kafatası bulundu. Bu beş kafatası aynı zamanda diğer tüm bilinen örnekler arasında da en eskileri; yapılan radyokarbon testleri sonucunda MÖ 9500 yılına tarihlendiler. Bu ise, kendilerinden sonra gelen diğer kafataslarından 2000 yıl kadar daha eski.

Bir çukurda bulunan kafatasları kırmızı renkli çamur ile çok düzgün bir şekilde sıvanmış, gözlere kapalı bir görünüm verilmiş ve kirpikler siyah çizgilerle belirginleştirilmiş. Ağızlar ise ince birer çizgi olarak belirtilmiş. Cinsiyetleri ise henüz tesbit edilmedi. Çatalhöyük kazısı yöneticisi Prof. Ian Hodder buluntularla ilgili olarak Minerva Dergisi’ne şunları söyledi:

“Bu ritüelin ölünün yeniden yaşama döndürülmesini temsil ettiği açıktır. Burada bulunan beşli örnek büyük olasılıkla akrabaların birlikteliğini açıklamakta ise de Çatalhöyük’de bulduğumuz tekil örnek, ancak geride kalan akrabaları tarafından bir anının yaşatılması anlamına gelebilir.

 

   

Minerva Magazine, Haber: Dr Mark Merrony, Ocak-Şubat 2007

KORFMANN KÜTÜPHANESİ ŞUBAT AYINDA HİZMETE GİRECEK

 

Geçen yıl hayatını kaybeden Troia Antik Kenti Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Manfred Osman Korfmann'ın vasiyeti üzerine Çanakkale'ye getirilecek 200 bin kitabı, Şubat ayında adına açılacak kütüphanedeki raflarda yerini alacak.


Kütüphane olarak kullanılacak binanın, 1900'lü yılların ilk yarısında inşa edildiği, uzun yıllar TEKEL deposu ve satış mağazası olarak hizmet verdiği bildirildi.


Geçen yıl hayatını kaybeden Troia Antik Kenti Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. Korfmann'ın vasiyeti üzerine 200 bin kitaplık kütüphanesinin Çanakkale'ye getirilmesi için başlatılan çalışmalar kapsamında, Özelleştirme Yüksek Kuruluna götürülen teklif sonunda eski TEKEL binası 53 bin YTL'ye Çanakkale Belediyesince satın alındı.


Ekim ayında başlanan restorasyon çalışmaları tamamlanan kütüphanede, Prof.Dr. Korfmann'ın 200 bin kitabının yanı sıra 2 bin 500 özgün kitabın konulacağı 230 metre uzunluğunda raf oluşturuldu.


En büyük hayali bir dünya mirası olarak nitelendirilen Troia Antik Kenti'ni gün yüzüne çıkarmak, bilinmeyenlerini paylaşmak ve onu yaşatmak için bir müze kurmak olan Prof. Dr. Korfmann'ın, bilimsel araştırmalarında yararlandığı kütüphanesi artık dünyada ve Türkiye'de Troia meraklısı insanlara hizmet edecek. Troia Antik Kenti'ne ilgi duyanlar hem bu tarihi bölgeyi ziyaret edip, hem de Korfmann Kütüphanesi'nde, Troas Bölgesi'ni de derinlemesine araştırma fırsatı bulacak. Kütüphane, şubat ayında düzenlenecek törenle hizmete açılacak.

Haber Ekspres, 01.01.2007

'MÜZE KENT'İN MÜZESİ YOK

 

2010 Avrupa Kültür Başkenti seçilen İstanbul, tarihi yarımadasıyla, Boğazı'yla, Galata ve Pera'sıyla, sarayları, kiliseleri, camileriyle; tam bir müze kent görünümünde. Ancak İstanbul'un bir 'kent müzesi' yok. İstanbul Müzesi'nin 11 yıldır süren kuruluş öyküsü aslında 'Bir müze nasıl kurulmaz'ın Türkiye'ye özgü örneği.





Topkapı Sarayı'nın surlarından içeri girince başka bir çağa doğru uzanan zaman tünelindeymiş gibi hissediyor insan kendini. Hele Necdet Sakaoğlu'na göre İstanbul'daki sanayi kuruluşlarından ilki olan, imparatorluktan Cumhuriyet'e kesintisiz bir tarih tanıklığı yapan Darphane'nin 17 bin metrekarelik alana yayılmış binalarının arasında gezinirken hangi yüzyılda olduğunuza ilişkin belirgin kuşkular oluşuyor kafanızda.


Yeni yıla birkaç gün kala bir kez daha gittiğimiz Darphane-i Amire de yine aynı duygulara kuşanmıştı. Buz kesen bir İstanbul akşamında tarihi Darphane binalarının yolunu tutmamızın nedeni Tarih Vakfı'nın yeni yılı 'Tarih Dostları'yla birlikte karşılamak için vereceği yemekti. Daha birkaç ay önce yine aynı mekanda bir kokteylle kutlanmıştı vakfın kuruluşunun 15. yıldönümü. İki gecede de gösterilen belgesellerde, Tarih Vakfı Başkanı Halim Bulutoğlu'nun konuşmalarında bugüne birbirinden önemli 55 proje, 40 sergi, dokuz kongre, 78 konferans ve söyleşi, 43 sempozyum, 32 atölye çalışması, 25 panel gerçekleştirildiği; 153 sayı Toplumsal Tarih dergisi, 56 sayı İstanbul dergisi, 400'ü aşkın kitap ve iki ansiklopedi yayımlandığı anlatılıyor, ardından söz dönüp dolaşıp bir türlü kurulamayan İstanbul Müzesi'ne geliyordu.


Tam 11 yıllık bir öyküsü vardı bu çabanın ve kendisi 'doğal müze' olan İstanbul bir türlü 'kent müzesi'ne sahip olamıyordu. Başkan Halim Bulutoğlu Tarih Vakfı'nın müzeye ilişkin tasarımını anlatırken en çok dinamizmin üzerinde duruyordu.

"Birçok yönü var kent müzesinin. Kentin tarihten bugüne gelişimini anlatan bir yapı. Gerek yurtiçinden, gerek yurtdışından kente gelen insanların bu kent nasıl oluşmuş, hangi aşamalardan geçmiş, hangi tarihi evreleri yaşamış, hangi kültürleri taşımış, bütün bunları kesitler halinde ve belli bir kronoloji içinde görebileceği bir müze. Ama biz kuruluşundan itibaren kentlinin katıldığı bir müze yaratmak istiyoruz. Statik değil, sürekli üreten, yenilenen bir müze tasarımımız var. Örneğin bir yemek kültürü, şehrin en önemli kültürel noktalarından bir tanesidir. O kültürü eğer o müzeye taşıyacaksanız, şehirde yaşayanlar ne tür ritüellere sahiptirler diye geçmişte donmuş kalmış sahneler anlatmak değil, bugün nedir, yarın ne olacaktır diye pratiğini de o çalışmanın içine sokmak lazım."


Darphane-i Amire'nin toplam 10 bin metrekarelik 11 binası 1995 yılında Tarih Vakfı'na 49 yıllığına verilir. Kültür ve Maliye bakanlıklarının onayıyla Hazine'nin tahsisi tapuya da kaydedilir. Vakfa iki amaçla verilmiştir bina. Birincisi HABİTAT'ın sergisini açmak, ikincisi de İstanbul Müzesi'ni kurmak.


"Aldığımız yıl 3.5 milyon dolarlık bir kaynak bulduk. 10 ay gibi kısa sürede 28 yıldır çöplük haline gelmiş olan ve çok önemli bir endüstriyel mirası barındırıyorken içindeki darp makinelerinin hurdacılara satıldığı bir noktada kalanları kurtardık. Geçici restorasyonunu yaptık. Ama bu arada Kültür Bakanı değişti. Yeni gelen bakan da yeni bir Koruma Kurulu atadı. Yeni kurul, siz efendim bunları yaparken bizden izin almadınız, diyor. Sonra da bir karar veriyor 1996 yılında: 'Sur-i Sultani diye nitelendirilen sarayın surları içindeki alanlarda kültürel amaçla da olsa bir yapıya fonksiyon vermek sadece Kültür Bakanlığı'nın yetkisindedir. Burada bir sivil toplum kuruluşu olarak Tarih Vakfı'nın müze kurması mümkün değildir.' Aslında bu Koruma Kurulu'nun vereceği bir karar değil."
Bu karar üzerine Bölge İdare Mahkemesi'ne başvurur Tarih Vakfı. Talepleri reddedilir. Danıştay'a başvururlar, o da Tarih Vakfı'nın aleyhine onaylar kararı. Sonra da bu karara dayanarak Maliye, vakfın Darphane binalarından çıkarılması için dava açar. Tapuya da yazılı olan 49 yıllık tahsisin kaldırılmasını ister. Mahkeme de bu talebi kabul eder ve vakfın binalardan çıkarılmasına karar verir. Ancak Yargıtay bu kararı bozar ve sonunda vakıf binalardan çıkarılmaz.


Şimdi iki karar var. Danıştay'ınki Tarih Vakfı'nın aleyhine "Siz burada müze kuramazsınız" diyor. Yargıtay'ınki ise lehine "Siz bu binadan çıkmazsınız".


"İki arada kaldık. Bizim orayı açık tutup korumaktan başka yapabileceğimiz bir şey yoktu. Çünkü binaları restore etmek için proje vermek gerekiyor. Ne için vereceksiniz, İstanbul Müzesi için. Başka bir amaçla kullanamazsınız. Başvursak, Koruma Kurulu 'Sen İstanbul Müzesi yapamazsın' diyor. Dolayısıyla binaları restore etme olanağımız elimizden alınmış. Çökme tehlikesi olan binalar için proje verdik yanıt alamadık."


Bütün olanaksızlıklara karşın Darphane binalarında 11 yılda 600'e yakın etkinlik gerçekleştirmiş Tarih Vakfı. Bulutoğlu'nun saptamasına göre son 10 yıl içinde vakfın yaptığı etkinliklere gelen ziyaretçi sayısı aynı dönemde Arkeoloji Müzesi'ne gelen ziyaretçilerle aynı.


Ancak İstanbul Müzesi fikrinin peşini bırakmamış Tarih Vakfı. Yargı süreçleri tamamlandıktan sonra Kültür Bakanlığı ile yeniden bir araya gelinir sorunun çözümü için. Sonunda Kasım 2005'te bir ortaklık anlaşması imzalanır. Yani Tarih Vakfı'nın kuracağı İstanbul Müzesi'ni İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve Kültür Bakanlığı destekleyecektir. Bu anlaşmadaki amaç müzenin yolunu açmaktır. Vakıf bu anlaşmayla tekrar başvurur Koruma Kurulu'na ancak olumsuz yanıt alır. İmzalanan anlaşmanın da bir anlamı kalmaz. Yeniden tartışmalı bir süreç başlar.


Sonunda Kültür Bakanlığı ile bir araya gelinerek bir formül bulunur. Buna göre İstanbul Müzesi Darphane binalarında kurulacaktır. Bunun ortakları Kültür Bakanlığı, Büyükşehir Belediyesi, Tarih Vakfı ve İstanbul Valiliği olacaktır. Bunlar karşılığında da Tarih Vakfı sırf İstanbul Müzesi'nin yolunu açmak için tapuya da kaydedilmiş olan 49 yıllık intifa hakkını Kültür Bakanlığı'na devretmeyi kabul eder. Bunun karşılığında da uzun vadeli bir ortaklık anlaşması imzalanacaktır. Bulunan modelden de umutludur Bulutoğlu: "Ortaklığı bir anonim şirkette düşündük. Kültür Bakanlığı müzenin sahibi olacak. Ama müzenin işletilmesi, özellikle müzeye dinamizm katacak olan geçici sergilerin açılmasını, sivil toplumun katılımını da bu şirket düzenleyecek. Aslında bu model bugün pek çok yerel yönetimin ve devlet kuruluşunun tıkandığı noktalara da çözüm olacak."

Kültür Bakanlığı'yla çözüm konusunda anlaşılmışken birkaç gün önce Eminönü Belediyesi'nin zabıtaları bir karar tebliğ ederler Tarih Vakfı'na. Gelinen noktayla yapılan tebligat arasındaki farklılık Tarih Vakfı Başkanı Bulutoğlu'nu şaşırtır: "Bir yandan bakanlıkla görüşüyoruz, diğer yandan Kültür Bakanlığı Anıtlar Müdürlüğü bize belediye aracılığıyla 'Binaların yıkılma tehlikesi var, üç gün içinde boşaltın' diye tebligat yapıyor. 'Ne oluyoruz' dedik. Görüşmeler sonucu sorunları çözdüğünüzü sandığınız noktada yeniden başa dönüyorsunuz. Bu ülkede sivil toplum kuruluşlarının, gönüllü kuruluşların ne kadar büyük zorluklarla baş başa kaldığının bir göstergesi bu."


İşte tam 11 yıldır süren 'İstanbul Müzesi nasıl yapılmaz' yolculuğunun köşe taşları bunlar. İmparatorluklar başkenti, doğunun en batı, batının en doğu geçiş kenti, uygarlıklar zengini İstanbul, 2010 Avrupa Kültür Başkenti seçildi ama hala 'kent müzesi' olmayan bir 'müze kent'.
Pek moda ya, ilginç haberleri 'yurdum insanı' diye bir başlık altına toplayıp vermek. Aynısını başka alanda da yapmak gerekiyor herhalde. İstanbul Müzesi'nin nasıl yapılamadığının öyküsünü de başka bir başlık altında verebiliriz herhalde: 'Yurdum devleti!'

Radikal, Haber: Celal Başlangıç, 01.01.2007

ÇETEDEN EL KAİDE ÇIKTI

 

Emekli doktor Kazım Ertürk'ün evinden tarihi eser koleksiyonunu çalan çetenin El Kaide terör örgütüyle bağlantılı olduğu belirlendi. Zanlılardan Nail Yiğit'in El Kaide'nin İstanbul'daki eylemlerini yöneten beş kişiden biri olduğu, Ahmet Gündüz'ün de Çeçenistan'a militan gönderdiği belirtildi. Kadıköy'de 21 Ekim'de Ertürk'ün evinin kapısını çalarak, "Cerrahpaşa'dan çiçek getirdim" diyen silahlı üç gaspçı, doktor ve hizmetçiyi etkisiz hale getirdikten sonra Osmanlı dönemine ait 600 adet altın ve gümüş sikkeden oluşan koleksiyonla mücevherleri bir valize doldurup kaçtı.

Polis gaspçıların çaldıkları eşyaları Suriye ve İran'da bulunan müşterilere satmak için pazarlık yaptığını saptadı. Geçen hafta üç ilde 11 ayrı adrese yapılan operasyonda ikisi kadın 13 kişi gözaltına alındı. Sultanbeyli'de, avukat Osman Karahan'ın polisle kavgası sırasında kaçan Gündüz de Yalova'da Çeçen uyruklu bir kişinin evinde yakalandı. Asayiş Şube Müdürlüğü'nde MİT ve Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü'nden yetkililerin de katıldığı sorguda zanlılardan Yiğit ve Gündüz'ün El Kaide ile bağlantılı oldukları anlaşıldı. Örgüt içinde Yiğit'ten bir kademe altta yer alan Gündüz'ün de Çeçenistan ve Afganistan'a militan gönderme işini organize ettiği iddia edildi.
Sultanbeyli'de Gündüz'ün yakalanması için bir internet kafeye yapılan baskında polisi oyalayarak zanlının kaçmasına aracı olduğu gerekçesiyle daha önce gözaltına alınan, ancak serbest bırakılan avukat Osman Karahan da savcılığın üst mahkemeye itirazı üzerine önceki gün tutuklandı. Karahan, İstanbul'da 2003'te meydana gelen patlamaların planlayıcısı olduğu iddiasıyla yargılanan Louai Sakka'nın da avukatlığını yapıyordu.

Milliyet, Haber: Elvan Ezber, 01.01.2007

MICHELANGELO'NUN MEKTUBU SATILDI

 

Rönesans döneminin ünlü mimar, ressam ve heykeltıraşı Michelangelo'nun 1521 yılında yazdığı bir mektubu dün akşam New York'ta düzenlenen müzayedede satıldı. Sotheby's Müzayede Evi'nden yapılan açıklamada, adı açıklanmayan Amerikalı bir koleksiyoncunun elinde bulunan toplam 31 mektup ve el yazmasının satışa sunulduğu açık artırmada, belgelerin satışından toplam 2,6 milyon dolar gelir elde edildiği kaydedildi.
 

Olağanüstü tarihi değere sahip olduğu açıklanan belgeler arasında yer alan Michelangelo'nun mektubuna 576 bin dolar verildiği belirtilen açıklamada, Alman besteci Beethoven'ın bir mektubuna 33 bin dolar, Stalin'in mahkum edilmiş bir Kızıl Ordu subayının affına ilişkin belgeye 18 bin dolar ve Rus yazar Dostoyevski'nin bir hayranına yazdığı mektuba 39 bin dolar, yine Rus yazar Tolstoy'un "aşık olmanın acılı olduğunu" anlattığı mektuba 18 bin dolar, Napoleon'un 16 yaşındayken ailesine yazdığı bir mektuba da 22 bin 800 dolar verildiği kaydedildi.

Hürriyet, 01.01.2007

MYANMAR, TÜRK ŞEHİTLİĞİ İÇİN 400 BİN DOLAR İSTEDİ

 

Halen askeri rejimle idare edildiği için AB'nin dış politikası uyarınca Türkiye'nin de siyasi ve ekonomik ilişkisinin olmadığı Myanmar, 20 Temmuz 2006'da Ankara'ya şehitliklerle ilgili bir yazı gönderdi.





Myanmar yönetimi, 1915 yılında Birinci Dünya Savaşı sırasında farklı cephelerde İngilizler tarafından esir alınarak bu ülkeye götürülen ve orada şehit olan Türk askerinin mezarlarının onarılması için 400 bin dolar bağış talep etti.

Myanmar Dışişleri Bakanlığı, Thayet Myo, Mekthla, Shewoba, Aungban ve Kyautse kentlerinde harabe haldeki mezarların bulunduğu arazilerin devlete ait olduğunu, bunun için Myanmar Şehir Planlama ve Arazi Müdürlüğü tarafından başlangıç bakımı için 300 bin, yıllık bakım için ise 100 bin dolar bağış istendiğini Ankara'ya iletti.

Myanmar makamlarının talep ettiği miktarı yüksek bulan Dışişleri Bakanlığı, Milli Savunma Bakanlığı'nı bir yazı ile haberdar ederek Türkiye'nin yapabileceği ödeme tutarının bildirilmesini istedi. Dışişleri yetkilileri, konuyla ilgili Milli Savunma Bakanlığı'ndan yanıt beklendiğini söylediler.

Myanmar'daki Türk mezarlıkları hakkında ilk bilgi, 1961 yılında Yeni Delhi (Hindistan) Büyükelçiliği'nden geldi. O dönemdeki adı "Birmanya" olan ülkeyi ziyaret eden Türkiye Büyükelçisi, Ankara'ya Thayet Myo ve Mekthla'da Türk askerlerine ait mezarlıklar bulunduğunu bildirdi. Myanmar halkının büyük çoğunluğu Budist. Ülkede az sayıda bulunan Müslümanların liderleri, 1982 yılında Dakka Büyükelçiliği'ne sadece Thayet Myo'da 800 kadar Türk şehit mezarının olduğunu söylemiş. Yeni Delhi Büyükelçiliği ise yıllar önce uzun uğraşlar sonucu Türk askerlerine ait olduğu kesinlik kazanmış 221 mezar taşı tespit etmiş. Yine aynı büyükelçilik Mekthla'da 760 kabir bulunduğunu, ancak İkinci Dünya Savaşı sırasında İngiliz ve Japon askerleri arasındaki çatışmalarda mezarların çoğunun tahrip olduğu bilgisine ulaşmış. Büyükelçilik, Shewoba'da 100, Aungban'da 18-20, Kyautse'deki Müslüman mezarlığında ise Yusuf Efendi isimli bir Türk subay şehidini belirlemiş.

Myanmar'daki Türk şehitleri kamuoyunun gündemine, 2002 yılında Türkiye'nin bilinen gezginlerinden emekli albay Faruk Budak'ın bu ülkeye yaptığı seyahatle geldi. Budak, ziyareti sonrası internette Thayet Myo kentinde şehitlere ait mezarların harabe olduğunu gösteren fotoğraf ve yazılar yayınladı ve onarım için kampanya başlattı.

Hürriyet, Haber: Uğur Ergan, 01.01.2007

İNSANLIĞIN İLK YERLEŞKESİ SAHİPSİZ

 

9 bin 500 yıl önce insanoğlunun yerleşime geçerek, üretim yaptığı ilk yer olan Çayönü görevli bekçinin 5 yıl önce emekli olması nedeniyle korumasız kaldı.

 

Diyarbakır'ın Ergani İlçesi'nin 7 kilometre güneybatısında bulunan ve "1. Derecede Arkelojik ve Doğal SİT Alanı" olarak dünyanın en önemli ören yerlerinin başında gelen Çayönü, MÖ 7500 yıllarında Neolotik devirde insanların avcılıktan, yerleşik düzene geçtiği yer olarak kabul ediliyor. İnsanoğlunun toprağı ilk işlediği, hayvanları ehlileştirdiği ve bakır cevherini işlediği mekan olan Çayönü, 5 yıl önce bekçinin emekli olmasının ardından korunmuyor. Çayönü'ndeki tarihi mekana zarar verilmemesi için görev yapan bekçi Mehmet Kaya'nın 2001 yılında emekli olmasının ardından, başka bekçinin görevlendirilmemesi nedeniyle korumasız kalan tarihi alan, zarar görmemesi amacıyla 4 yıl önce tel örgüyle çevrildi.

 

Tarihi alana 500 metre mesafedeki Hilar Köyü'nde oturan vatandaşlar, Çayönü'nde bekçi olmaması nedeniyle çevre köylerdeki bazı çobanların hayvanlarını tarihi alanda otlattığına tanık olduklarını ifade ederek, şöyle dediler: "Tel örgülerin zarar görmesinin ardından bazı çobanlar hayvanlarını burada otlatıyor. Kendilerini uyarıp, hayvanlarını çıkarıyoruz. Selde tel örgü ile çevrili alanın kapısı kırılmıştı. Kendimiz onarıp monte ettik. Bir keresinde de demir kapıyı satmak için çalan bir hırsızı yakaladık. Alanın korunması için bekçi görevlendirilmesi gerekir. Çünkü bekçi olduğu dönemde alana kimse zarar veremiyordu."

 

Diyarbakır Müze Müdür Vekili Arkeolog Şeref Yumruk yaptığı açıklamada, dünya literatüründe yer alan Çayönü'nde 1991 yılına kadar sürdürülen kazılarda çıkarılan Neolotik döneme ait çok sayıda eserin müzelerinde sergilendiğini söyledi. Görevli bekçinin yaklaşık 5 yıl önce emekli olmasının ardından Çayönü'nde ödenek yokluğu nedeniyle bekçi görevlendirilemediğini anlatan Yumruk, şöyle konuştu: "Kadro olmadığı için burada bekçi bulunduramıyoruz. Ancak, Kültür ve Turizm Bakanlığı'na durumu iletip 2 bekçi görevlendirilmesini talep ettik. Kısa süre içerisinde kadrolu bekçi ya da özel güvenlik elemanı görevlendirilecek. Tarihi mekanın zarar görmesini engellemek için kısa süre önce tel örgüler onarıldı."

 

Çayönü'nün hemen yakınında yer alan Hilar mağarlarında ise kurtarma kazılarına başlandı. Müdür Vekili Yumruk, Hilar mağaralarının projelendirilip turizme kazandırılması amacıyla 2 ay önce toplam 32 kişinin katıldığı kazılara başladıklarını belirterek, ilk etapta sel sularının taşıdığı toprakla dolan 16 mağarayı temizleyeceklerini söyledi.Temizleme çalışmalarının ardından köye kadar yolun asfaltlanacağını, köy içerisindeki yollara ise parke taşı döşeneceğini bildiren Yumruk, "Ziyaretçiler için tuvalet, otopark ve dinlenme noktaları yapılacak. Yön levhaları konulup, gece aydınlatılması sağlanacak" dedi.

Birgün, 01.01.2007

PİTON MAĞARASI İNSANLIĞIN EN ESKİ RİTÜEL YERİ

 

Bir arkeologlar ekibi, Piton Mağarası'nın insanlığın en eski tapınma yeri olabileceğini iddia etti. Afrika’nın "San İnsanları", Piton Mağarası'nı yaklaşık 70.000 yıl kadar önce piton seremonileri için kullanmış olabilirler. Bu tarih ise bugüne kadar bilinen en eski ritüel tarihini 30.000 yıl daha geriye götürmekte. Oslo Üniversitesi’nden arkeolog Sheila Coulson “İnsanların bu denli erken bir tarihte soyut düşünmeye başlamış olmaları çok etkileyici” demekte.Botswana’nın ıssız tepelerindeki mağaranın keşfi 1990 yıllarına dayanmakta. Mağaranın içinde bulunan doğal bir kaya, gözleri ve ağzı ile bir piton yılanının kafasına çok benzemekte. 6x2 m ölçülerindeki bu doğal kayanın üzerinde, insan eli ile yapılmış kazımalar ve işaretler mevcut. Bu kayanın arkasında bulunan ve Piton Kayası’ndaki çalışmalar sırasında yerinden koptuğu anlaşılan diğer bir büyük kayanın civarında ise kuvartz parçaları bulundu. Aynı şekilde, mağaranın değişik kısımlarında da küçük gruplar halinde kuvartz dilgilere rastlandı. Yapılan kazılar sırasında bulunan mızrak uçları ise Botswana’nın farklı yerlerinde daha önce bulunan ve yaklaşık 77.000 yıllarına tarihlenen uçlarla aynı. Öte yandan, kazılar sırasında bazıları yontulmamış durumda yüzden fazla renkli taş parçasına rastlandı. Bazıları çok uzak mesafelerden buraya getirilmiş bu renkli sivri taşların ham olarak taşındıkları ve mağarada yontuldukları anlaşılıyor. Yine de, mağaranın dinsel bir amaç taşıdığı konusunda birçok bilim insanının şüpheci yaklaşımları mevcut ve bu şekilde bir değerlendirme için daha fazla buluntuya ihtiyaç olduğunu düşünmekteler. Bugüne dek, insanın sembolik düşünüş tarzını geliştirmesinin 40.000 ila 50.000 yıl önce gerçekleşmeye başladığı kabul ediliyordu.

National Geographic News, Haber: Brian Handwerk, 22.12.2006

"BERGAMA'YI İSTEYEN ALACAKLILAR OSMAN HAMDİ İLE TEMAS KURDU"

 

Doğan Paksoy Artİstanbul'da sergilediği "Ben Olsam II" adlı sergisindeki eserleri toptan satmaya hazırlanıyor. "Ben Olsam II"de aralarında Bedri Baykam, İrfan Önürmen, Mahir Güven, Şakir Paksoy, Mehmet Uygun ve Mustafa Ata gibi isimlerin yer aldığı 15 ressam Osman Hamdi Bey'in meşhur "Kaplumbağa Terbiyecisi"ni hicvetti. Kimi kaplumbağa terbiyecisini dalgıç yaparken kimi başına çuval geçirdi, kimi ise eline kırbaç verdi.





Projenin adı "Ben Olsam II". Bunun bir de "Ben Olsam I"i de vardı sanırım.
Evet. 2000'de yine bir fuarda ünlü İspanyol ressam Goya'nın "3 Mayıs 1808" adlı resmini
14-15 ressam yorumladı. Çok ilgi gördü ve resimlerin tamamı bir kişiye satıldı. Zaten benim fuarlarda resim satmak gibi bir problemim yok. Daha değişik bir şeyler yapıp insanları farklı yerlere baktırmak istiyorum. O fuara başka bir katkım olsun istiyorum. İlkinde çok başarılı olmuştuk.

Bu proje için neden "Kaplumbağa Terbiyecisi"ni seçtiniz?
Osman Hamdi Bey'in "Kaplumbağa Terbiyecisi" hayli problemli bir resim. Bu resmin ilk sahibi olan Saim Birkök zamanının önemli bir resim alıcısıydı. Bir gün yanındaki çalışanını bıçaklayıp hapse düşüyor ve öldürülüyor. Resimler bir süre İstanbul Resim Heykel Müzesi'nde kalıyor. Sonra Saim Birkök'ün mirasçıları ortaya çıkıp bir vakıf kuruyor ve resimleri geri alıyor. Daha sonra büyük bir para ödeyerek "Kaplumbağa Terbiyecisi"ni Erol Aksoy aldı. Aksoy'un olayları patlak verince devlet resme el koydu ve satışa çıkardı. Biz her yere "Bu resim önemlidir ve Türk resminin sembolüdür. Müzede olması gerekir" gibi yazılar yazdık.

Bir sonuç alabildiniz mi?
Satış durduruldu ama sonra yeniden satışa çıkardılar ve Pera Müzesi'ne satıldı. Bu resmin sadece mali değerinin çok yüksek olması bizi ilgilendirmiyor. Bu resmin geçmişi, konusu, Osman Hamdi Bey'in yaptığı işler ilgilendiriyor. Bu birçok açıdan popüler bir resim haline geldi. Osman Hamdi Bey'in aynı boyda başka bir resmi bu kadar para etmez. Bütün bunları düşünerek "Bunu arkadaşlarımla konuşayım. Böyle bir proje yapalım ve fuara katkımız olsun" dedim.

Osman Hamdi Bey'in "Kaplumbağa Terbiyecisi"ni siz nasıl yorumluyorsunuz?
Benim yorumum başkalarınınkine benzeyebilir. Orada Osman Hamdi Bey kendi dönemindeki sarayı eleştiriyor. Pencereden ışık giriyor içeri. Bence bunu aydınlığa giden yol olarak düşünüyor. "Millet dünyada çok farklı şeyler yapıyor. Siz hala kaplumbağa hızında yürüyorsunuz. Sizi böyle terbiye etmek gerekir" diyor.


Bu işin bir tarafı; başka tarafları da var. Biz Osman Hamdi Bey'i İstanbul Arkeoloji Müzesi'ni ve Güzel Sanatlar Fakültesi'ni kurmakla tanırız daha çok. O dönemde kültür varlıklarıyla ilgili kanunu çıkarıyor. Her şey ondan soruluyor. Osman Hamdi hayatı boyunca 125 resim yapmış. Hepsi de önemli resimler sayılabilir. Kitapları var. O kitaplarda birçok belge var. Osman Hamdi'ye yabancı ülkeler tarafından birçok madalya, takdir belgesi verilmiş.


Biraz araştırınca insan daha farklı şeyler düşünebiliyor. O dönemde Osmanlı'nın dış borçları var. O borçları erteletmek için yabancı ülkeler padişahla değil, onun Osman Hamdi gibi adamlarıyla temasa geçebilirler. Osman Hamdi de padişaha gelip "Bunlar borçları erteleyecekler ama Bergama gibi birtakım kültürel varlıklarımızdan, eserlerimizden bir kısmını istiyorlar" diyor.
Bunlar veriliyor ve borçlar erteleniyor. Bu iyi mi, kötü mü bilemiyorum. Bir yandan zor durumda bir ülke; diğer yandan da ülkendeki kültürel varlıkları onlara verebiliyorsun. Ben bu ikinci kısmıyla ilgilendim biraz. Osman Hamdi Bey önemli işler yapan, zeki bir adamdı ve bunun başka yollarını bulabilirdi belki. Yurtdışına giden eserlerin çoğunda bu tarz bir mizansen uygulanmış. Bunun yanı sıra bu resmin geçmişi ve popülaritesi çok önemli. Biz de bu popülariteyi kullanmak istedik.






Osman Hamdi özellikle sevdiğiniz bir ressam değil yani.
Osman Hamdi görüntüde Türk resminin en pahalı ressamı ama ben sevmiyorum. Türk resminin en önemli ressamı diyemem çünkü değil. Bence ilk 10'a ya da 20'ye bile giremez. Bence Türk resminin en önemli ressamı Avni Lifij'dir. Bu adam Monet ya da Manet'den geri değil, çok daha ileride. Ama devlet politikası olmaması, müzelerin azlığı ve kurumların sanata sponsor olmaması nedeniyle tanıtılamamış.

Başka bir resim seçseydiniz aynı etkiyi yaratmazdı herhalde.
Kimse ilgilenmezdi. İnsanlara "Kimler ressam?" diye sorduğunuzda "Bedri Baykam, Mehmet Güleryüz, Bedri Rahmi" gibi isimler sayarlar. Bunlar piyasada en çok bilinen isimler. Daha medyatikler, daha popülerler. Ama çok ressam var Türkiye'de. Çoğunu kimse tanımaz. Biz de fuar için resmin popüler yanını kullanmak istedik.

Teklifinizi reddeden ressam oldu mu?
Hiç olmadı. Fikir hepsinin çok hoşuna gitti.

15 resmi tek bir kişiye ya da tek bir kuruma satmak istiyormuşsunuz. Bunun nedeni nedir?
Bu bir konsept. Bölmek istemiyorum. Bunlar beraber çok güzel. "Eğer toplu satmazsan ben buna talibim" diyen, her birinin ayrı ayrı beş-altı müşterisi var. İstanbul'da gökdelenler yapılıyor, müzeler, büyük işyerleri var. Bunları yan yana astığınızda tek bir resim gibi de gözükebilir. Her biri bir metre olsa, toplam 15 metrelik yer kaplar.


Müsait çok mekan var aslında. "Kaplumbağa Terbiyecisi"nin bulunduğu müze var mesela. Müzenin müdürü Özerk bey çok beğendi ama bir daha gelmedi. Ben onların yerinde olsam böyle bir şeyi değerlendirirdim. Bir de bunların hepsi Türkiye'nin önemli sanatçıları. Bir-iki kişiyle görüşüyorum ama fiyatta anlaşamıyoruz.

Hepsinin fiyatı aynı mı?
Hayır, hepsinin fiyatı farklı. Sanatçılar fiyatları kendileri koydu. Toplamı 100 bin dolar yapıyor.

Buna benzer başka bir projeniz olacak mı?
Tabii ki. Bu işe başlarken biraz korktum çünkü biz Osman Hamdi'yi bahsettiğim nedenlerle biraz da eleştirmek için yaptık. Bir arkadaş "Bu ressamların Osman Hamdi'den intikamıdır" dedi. Bizim amacımız toplumu bazı konularda bilgilendirmek, onlara resmi sevdirmek, sanatın kitlelere daha çok yayılmasını, daha çok müzeler açılmasını sağlamak.


Bütün bunları gerçekleştirmenin en kısa yolu insanların daha çok ilgileneceği işler yapmaktan geçiyor. Karşımızdaki galerileri üç-beş kişi gezerken bizim sergimizdeki resimleri her an 50-60 kişi inceliyordu. Yapılan anket sonucunda bizimkisi fuarın en iyi sergisi seçildi.

"Bu resmi bozdunuz" gibi eleştiriler geldi mi hiç?
Yok, olmadı.

Milliyet Pazar, Haber: Melis Alphan, 31.12.2006

HASANKEYF İÇİN DANIŞTAY'A DAVA

 

Ilısu Barajı altında kalacak olan Batman’ın tarihi Hasankeyf İlçesi hakkında Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu’nun aldığı, ’Su altında kalacak yerlerdeki tarihi eserleri kurtarma’ konusundaki ilke kararının durdurulması için Danıştay’a dava açıldı.

Girişimin 7 üyesi Diyarbakır Barosu, Arkeoloji Kültür ve Sanat Derneği, Elektrik, Mimarlar ve İnşaat Mühendisleri Odaları ve Diyarbakır Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma ve Yaşatma Derneği itirazın son gününde Danıştay’a alınan kararla ilgili yürütmenin durdurulması için dava açtı. İtiraz dilekçesinde "Bugün Hasankeyf ve Allionai’yi tehdit eden ilke kararının iptaline ilişkin mahkemenin vereceği yanıt, yarın Efes, Aspendos, Kapadokya ve daha nice tarihi ve kültür varlıklarına yönelecek tehditler için bir emsal teşkil edecektir" denildi.

Hürriyet, Haber: Ferit Aslan, 31.12.2006













24 - 30 Aralık 2006

TARİHİ ESER OPERASYONU

 

Mali Polis, bir ihbar üzerine Fatih’teki bir turizm ofisine baskın düzenledi. Operasyonda, 36 parça tarihi eser ele geçirildi. İşyeri sahibi N.V. "Eserleri meraktan topluyorum" deyince, serbest bırakıldı. 

Hürriyet, Haber: Çetin Aydın, 30.12.2006


Çok şey mi istiyoruz?


2006 yılını bu traji-komik haberle kapatıyoruz. Biz, 2007'de, kültürel ve tarihi değerlerimize sadece rant ya da turizm getirisi gözüyle bakılmadığı; devlet eliyle, kazmasıyla, kepçesiyle binlerce yıllık höyüklerin, arkeolojik alanların yok edilmediği, yüzyıllık surlara kapıların açılmadığı; devletin kültür varlıklarıyla ilgili tüm birimlerinin koordineli çalıştığı; dünyanın önemli arkeolojik merkezlerinin, 20-30 yıl ömrü olan sulara feda edilmediği; koleksiyonların sadece para aklamak için yapılmadığı ve koleksiyonun her bir parçasının, Türkiye'deki arkeolojik tahribatın da bir parçası olduğunun kavrandığı; diplomalarını alırken yemin eden arkeologların, sanat tarihçilerin kaçakçılarla işbirliğine tenezzül dahi etmediği; "taş işte ne var", "mezar kazıcı bunlar" gibi ilkelliklerin, sığlıkların artık hayatımızdan çıktığı; tüm bölümleri her zaman açık çağdaş müzelerin olduğu; kadro açığının, ödenek yokluğunun bahaneden sayılmadığı; daha Sagalassos'un bile adını söylemeyemeyen, "arkoloji"den, tarihten, kültürden nasibini almamış birilerinin bazı mevkilere gelemediği; daha fazla bilimsel kazının, yüzey araştırmasının ve hatta -eğer mümkünse- bilimsel yayının yapıldığı; "arkeo akademia"nın artık pısırıklıktan ve depresyondan kurtulduğu; artık kefenin cebinin olmadığını kavrayarak, bilgiyi cebinde saklamayan bilim insanlarının çoğaldığı; bilim dünyasında, az şey bilip çok yer kaplayanların ortadan kalktığı; sabun köpüğü ve "trendy" işleri bırakıp, tüm gücüyle bilimsel araştırmaya, üretime yönelmiş bir genç kuşağın ortaya çıktığı; ülkede kendini, misafir değil ev sahibi hisseden insanların çoğaldığı; kültür bilincinin yükseldiği; kültür varlıklarına sahip çıkanlara değer ve destek veren; kısacası paranın ve çıkarın geçmişle, tarihle, kültürel değerlerle değiştirilemeyeceği bir Türkiye istiyoruz...

Ya siz?

Yeni yılınız kutlu olsun...

Ayşe Didem Bayvas - S.B. Sinirli


120 YILLIK DİŞÇİ KOLTUĞU

 

Osmaniyeli diş teknisyeni Necdet Ulaştır (53), dedesinden kalan, Osmanlı dönemine ait 120 yıllık dişçi koltuğunu evinde aksesuar olarak kullanıyor. Dededen toruna kadar saklanan dökümden yapılmış, işlemeli ve mekanik aksamları halen çalışır durumdaki koltuk, üç kişi tarafından zorlukla yerinden kaldırılabiliyor.

Evinin bir köşesinde dede yadigarı olarak sakladığı koltuğun manevi değerinin büyük olduğunu belirten torun Necdet Ulaştır,  “Bu koltuk, çocuklarım aracılığıyla nesilden nesile geçecek” dedi.

Necdet Ulaştır, mekanik aksamları bugün bile çalışır halde olan dişçi koltuğunun Türkiye'de bir başka örneğinin bulunup bulunmadığını merak ettiğini belirterek, “Ona gözüm gibi bakıyorum ve her baktığımda da dedem aklıma geliyor. Dedem çalıştığı süre içinde kaç kişiyi bu koltuğa oturtup diş tedavisi yapmıştır diye düşünüyorum” dedi.

Necdet Ulaştır, evine konuk olarak gelenlerin zaman zaman bu koltuğa oturarak, nostalji yaşadığını kaydetti.

Hürriyet, 30.12.2006

ZEYREK SARNICI RESTORE EDİLİYOR

 

Bizans döneminin önemli yapılarından biri olan Pantokrator Manastırı'nın sarnıcı olan “Zeyrek Sarnıcı” restore ediliyor. Projeye ilişkin bilgi veren Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, göreve geldiklerinde mülkiyeti Piri Mehmet Paşa Vakfı'na ait sarnıcın içinde tinercilerin barındığını, atık suların sarnıca aktığını ve bu tarihi yapının çok kötü bir durumda olduğunu söyledi.

Vakıf mütevelli heyeti ile yapılan görüşmeler sonucunda 2004 yılı sonunda bir protokol imzalayarak, sarnıcı 10 yıllığına kiraladıklarını anlatan Demir, buraya fonksiyon verilinceye kadar vakfa aylık 700 YTL kira ödeyeceklerini, daha sonra gelir getirmeye başlayınca bunu tekrar değerlendireceklerini kaydetti.

Demir, vakfın da buradan elde edeceği gelirin belli bir oranını vakfa bağlı diğer kültür eserlerinin bakımı, restorasyonu ve onarımı için kullanacağını bildirdi.

Sarnıcın mülkiyet probleminin çözümlenmesinin ardından rölöve-restitüsyon-restorasyon ve tesisat projelerinin hazırlatılarak Anıtlar Kurulu'ndan onaylatıldığını, bu arada İSKİ ile de çevreden sarnıcın içine akan tüm atık suları engellediklerini anlatan Demir, bu çalışmaların ardından restorasyon için ihaleye çıktıklarını kaydetti.

Demir, ihaleyi 3 milyon 850 bin YTL bedelle Atölye Mim Tasarım ve Yapım Limited Şirketi'nin kazandığını ve birkaç gün içinde yer teslimini yapacaklarını söyledi.

Restorasyon çalışmalarının 2007 yılının sonunda biteceğini belirten Demir, ”Çok güzel bir proje oldu. Bienalde kullanılacak. İstanbul'un 2010 Avrupa Kültür Başkenti sürecinde çok değerlendirilecek.

Kültürel ve sanatlar faaliyetler için kullanılacak. Sergi alanları olacak. Onun için de buranın değerlendirilmesi konusunda sivil toplum kuruluşlarına açığız” diye konuştu.

Hürriyet, 30.12.2006

Vakay-i Adiyye:

İzmir'in Halleri...

İZMİR ARKEOLOJİ MÜZESİ'NDE SORUŞTURMA

 

İzmir Arkeoloji Müzesi'nde yapılan sayımda, envanterde yer almayan bazı tarihi eserlere rastlanması ve bununla ilgili iki arkeolog hakkında suç duyurusunda bulunulmasının ardından, arkeologlardan Suzan Özyiğit'in eşi ve Foça Kazıları Başkanı Prof. Dr. Ömer Özyiğit, ''Bazı kişiler bana bir şey yapamadıkları için, eşimden intikam almak istiyor'' dedi.

 

Prof. Dr. Özyiğit, yıllardır Foça'daki tarihi eserleri korumak için savaş verdiğini, ilçenin İsmet Paşa Mahallesi'nde yapılan kazıda, eski dönemlere ait çok sayıda lahit bulunduğu, ancak bölgeye yapılaşma izni verilebilmesi için bu lahitlerin parçalanarak toprağa gömüldüğünü öne sürdü. Bunu tespit ettiğini ve alanın İzmir 2 Nolu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu kararıyla bölgenin birinci derece arkeolojik sit alanı ilan edildiğini ifade eden Prof. Dr. Özyiğit, şunları kaydetti:

 

''Yıllardan beri bu son örneğini anlattığım olaylar gibi çok sayıda olay yaşandı. Bu olayların muhatabı olan kişiler, bana bir şey yapamadıkları için intikamlarını eşim Suzan Özyiğit'ten almak istiyorlar. İntikam için eşimi karalama kampanyası başlattılar ve eziyet etmeye başladılar.''

 

Prof. Dr. İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürü Metin Atsal'ın Suzan Özyiğit'i geçici görevle Tire Müzesi'ne gönderdiğini, çeşitli cezalar verdiğini, eşinin de Atsal hakkında görevi kötüye kullanma nedeniyle 5 ayrı suç duyurusunda bulunduğunu belirtti. Prof. Dr. Özyiğit, söz konusu olayla ilgili Kültür ve Turizm Bakanlığından bir başmüfettişin yaptığı soruşturma sonucunda düzenlediği raporu esas alan Bakanlık müsteşarı Prof. Dr. Mustafa İsen imzalı yazıda, ''Kayıtsız ve nereden geldiği tespit edilemeyen eserler ile odayı kullanan görevliler arasında açıkça bir illiyet bağı kurulamadığı, bu bakımdan adı geçen görevliler hakkında cezai yönden yapacak herhangi bir işlemin bulunmadığı''nın ifade edildiğini savundu.

 

Prof. Dr. Özyiğit, olayda kaçakçılığın söz konusu olmadığını savundu.

 

İzmir Arkeoloji Müzesi'nde bir soruşturma kapsamında yapılan sayımda, laboratuvar odasında envanter kayıtlarında bulunmayan 146 parça tarihi eser ile bazı eserlerin kopyaları olduğu belirlenen mulajlar ele geçirilmiş, sahibi ve nasıl geldikleri saptanamayan eserlerle ilgili, laboratuvarda görevli iki arkeolog hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunulmuştu.

Turizm Gazetesi, 29.12.2006

İZMİR ARKEOLOJİ MÜZESİ'NDE KAYIT DIŞI 146 ESER

 

İzmir Arkeoloji Müzesi'nde bir soruşturma kapsamında yapılan sayımda, laboratuvar odasında envanter kayıtlarında bulunmayan 146 parça tarihi eser ile bazı eserlerin kopyaları olduğu belirlenen mulajlar ele geçirildi. Sahibi ve nasıl geldikleri saptanamayan eserlerle ilgili, laboratuvarda görevli iki arkeolog hakkında savcılığa suç duyurusunda bulunuldu.

Bir soruşturma kapsamında İzmir Arkeoloji Müzesi'ne giden Kültür ve Turizm Bakanlığı müfettişleri, envanter kayıtlarını çıkarttırarak, müzedeki eserlerin sayımını yaptı. Sayım sırasında, müzenin laboratuvar bölümündeki iki sandık içinde, çok sayıda eserin bulunduğunu fark eden müfettişler, bunların da tek tek dökümünü yaparak müze envanteriyle karşılaştırdı.

Pers, Hellenistik, Klasik, Roma, İslami, Beylikler, erken Osmanlı gibi çeşitli dönemlere ait 146 parça sikke ve ağırlığın tarihi eserin, Meryemana, Herakles, Afrodit gibi heykelciklerin de aralarında bulunduğu çok sayıda heykel, heykel başları ve figürlerin de orijinallerinin mulajları olduğu tespit edildi.

İncelemede, eserlerin hiçbirinin envanter kayıtlarında yer almadığı, kime ait oldukları veya müzeye giriş kayıtlarının olmadığı ve müze müdürlüğü tarafından da bilinmediği tespit edildi. Müfettişlerin konuyla ilgili bilgisine başvurdukları laboratuvarda görev yapan arkeologlar M. K. ve S. Ö, eserlerin, İzmir Ticaret Odası Tarih Müzesinin koleksiyonuna kaydetmek için teslim alındığını söyledi.

İl Kültür ve Turizm Müdürlüğünün eserlerle ilgili bilgisine başvurduğu İzmir Ticaret Odası Genel Sekreteri Adnan Yıldırım, yazılı olarak gönderdiği cevapta, İzmir Ticaret Tarih Müzesi için İzmir Müze Müdürlüğünden 2003-2004 yılları arasında bilimsel ve teknik olarak destek aldıklarını, fakat 2004 yılından bu yana herhangi bir temasta bulunmadıklarını, söz konusu eserlerle de bir ilgileri olmadığını bildirdi.

Bu gelişme üzerine İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, İzmir Cumhuriyet Başsavcılığına dilekçeyle suç duyurusunda bulunarak, görevli arkeologlar M. K. ve S. Ö'nün, eserleri yasa dışı yollardan temin ettiklerinin anlaşıldığını belirtip, arkeologlar hakkında gerekli işlemin yapılmasını istedi.

Yeni Şafak, 28.12.2006

İZMİR ARKEOLOJİ MÜZESİ'NDE YÜZLERCE KAÇAK VE SAHTE TARİHİ ESER BULUNDU

 

Uşak'taki Karun Hazinesi olayının benzeri bir skandal İzmir'de ortaya çıkarıldı. İzmir Arkeoloji Müzesi'ne ait laboratuvarda 146 menşei bilinmeyen tarihi eser ile 606 adet kopya eser bulundu.





İzmir Valiliği, olayın sorumlusu 2 arkeolog hakkında suç duyurusunda bulundu. Olayın ortaya çıkmasından endişe eden arkeologların emekli olduğu açıklandı. Osmanlı, Bizans ve Roma dönemine ait eserler arasında gümüş ve bronz sikkeler, heykel başı, kılıç ve tüfek gibi eserler bulunuyor.

İzmir Arkeoloji Müzesi'ndeki olayın geçmişi Haziran 2005'e kadar uzanıyor. 2005'te müzede incelemede bulunan bakanlık müfettişleri, arkeologların kullandığı laboratuvarda çok sayıda tarihi eserle karşılaştı. Bu kadar eseri bir arada görünce şaşkına dönen müfettişler, eserlerin nereden geldiğini sordu. Laboratuvarda çalışan arkeologlar İzmir Ticaret Odası (İZTO) tarafından 'ticaret tarihi müzesi' koleksiyonunda kullanılacak eserler yalanını uydurdu. Eserlerin İZTO tarafından satın alınıncaya kadar burada bekletildiği söylenildi. Arkeologlar bu iddialarını resmi belgelere de yansıttı. Arkeologlar M.K. ve S.Ö. ile birlikte müze müdürünün de imzasının bulunduğu belgede şu ifadeler kullandı: "İzmir Ticaret Odası bünyesindeki Ticaret Tarihi Müzesi tarafından koleksiyona kaydedilmek üzere satın alınacak eserler tarafımızca incelenmiş, eserlerin orijinal olduğu saptanmış ve satın alma işlemleri gerçekleşinceye kadar İzmir Arkeoloji Müzesi Laboratuvarı'nda muhafaza edilmesinin uygun olacağı kanaatine varılmıştır."

Bu resmi açıklamadan yaklaşık 8 ay sonra tespit edilen toplam 752 parça eser, 16 Şubat 2006 tarihinde genel müdürlüğün emriyle mühürlü kolilerle müsadere deposuna kaldırıldı. Müfettişlikçe oluşturulan sayım komisyonu bu eserlerin dokümantasyonunu çıkardı. Sayım sonucunda tespit edilen 752 eserden 146 tanesinin 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'nun kapsamında kalan tarihi eser, 606'sının da kopya olduğu belirlendi.

Bir ara sürüncemede kalan olay, 11 Aralık 2006 tarihinde İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü'nün İzmir Ticaret Odası'na 'çok ivedi' şekilde gönderdiği yazıyla gün yüzüne çıktı. Müdürlük, İzmir Valiliği kanalıyla İzmir Ticaret Odası'na 'Eserlerin sahibi siz misiniz?' diye sordu. 7 gün sonra İzmir Ticaret Odası'nın verdiği cevapta, eserlerin İZTO'ya ait olmadığı belirtildi. Odanın yazısında, İzmir Müze Müdürlüğü'nden sadece 23 Ekim 2003 ile 10 Kasım 2004 tarihleri arasında 'İzmir Ticaret Tarihi Müzesi' için bilimsel ve teknik destek alındığı dile getirildi. Ticaret odası ayrıca, arkeologların raporda belirttiği gibi söz konusu eserleri satın alma yönünde şifahi ve yazılı bir talepte bulunmadığını bildirdi.

Bu açıklama üzerine İzmir Valiliği, 20 Aralık 2006'da arkeologlar M.K. ve S.Ö. hakkında İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulundu. Suç duyurusunda, arkeologların dediği gibi eserlerin hiçbir kaydının bulunmadığı ve kime ait olduğunun bilinmediği vurgulandı. Suç duyurusunda "Söz konusu eserlerin İzmir Müzesi'ne M.K. ve S.Ö. tarafından yasadışı yollarla getirilmiş olduğunun anlaşıldığından 2863 sayılı yasa gereğince adı geçen arkeologlar hakkında gerekli işlemin yapılmasını arz ederim." ifadesi yer aldı. Haklarında işlem yapılması istenen iki arkeoloğun son bir yıl içinde emekli olduğu öğrenildi.

Zaman, Haber: Nedim Yalçın - Çağlar Avcı, 25.12.2006

BAKAN'IN BÜROKRAT İSYANI

 

Kültür ve Turizm Bakanı Koç, “İki bakanlık birleşti. 719 olan üst düzey kadro sayısı 296’ya düştü. Açıkta kalan 423 bürokrattan 187’si mahkemeye başvurdu. 118’i göreve iade edildi. Ama ortada makam yok. Bakanlık kilitlendi. Çalışamıyoruz, iş üretemiyoruz” dedi.

Kültür ve Turizm Bakanlıkları 16 Nisan 2003 tarihinde birleşti. İki bakanlığın toplam 719 olan üst düzey kadro sayısı da 296’ya düştü. Açıkta kalan 423 bürokrattan çoğu mahkemeye başvurup "işe iade davası" açtı. Davalar yeni sonuçlandı. Bürokratların çoğu, şu anda olmayan kadrolarına iade kararı aldırdı. Sonuç: Bakanlık kilitlendi. Buna en çok isyan eden de, Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç oldu. Bakan Koç, mahkame kararları yüzünden görevine iade edilen personelden yakındı. Koç, "Bu arkadaşların hiçbirini görevden ben almadım. Gidip mahkemeden karar alıp dönüyorlar. Olan bize oluyor. İş yapamaz hale, bakanlığı yönetemez duruma düştük" dedi. "Bakanlıkta 6 daire başkanlığı var. Ama şimdi mahkeme kararıyla 7 daire başkanı oldu. Mahkemeye, 'Bu olur mu?' diye sorduk. Mahkeme, 'O sizin sorununuz' dedi. Yeni bir daire başkanlığı oluşturmak için kanun çıkartmak gerek. Onu da yapamayız ki. O zaman gelsinler kendileri yönetsinler" diye isyan eden Bakan Koç şöyle devam etti: "Daire başkanına nasıl formül bulacağım diye düşünüyorum. Mahkeme kararıyla döneni çalıştırmamak olmuyor. Mecburen daire başkanlarından birini görevden alarak, onu atayacağım. Ama, bu kez aldığım dava açıyor. Bu işin sonu ne olacak."

 

Kültür ve Turizm Bakanlıkları, birleşmeden önce her üst kadrosu toplamı 719’du. Birleşmeyle kadrolar 296’ya düştü. Makamını kaybeden 187 kişi göreve dönmek için dava açtı. Dava açanların 118'i mahkeme kararıyla görevine iade edildi. 69 dava ise hala sürüyor. Ancak ortada makam yok. Atilla Koç çözüm olarak bakanlığa 20 müşavir kadrosu ekletti. Fakat bu da yetmiyor. Üst düzey bürokratlar halen görev ve makam bekliyor.

 

İşte Koç'u İsyan Ettiren Tablo:

 

Müsteşar yardımcısı: 3 dava açıldı, 3 iade kararı var.

Bakanlık müşaviri: 8 dava açıldı, 7 iade kararı var.

Teftiş Kurulu Başkanı: 1 dava açıldı, 1 iade kararı var.

Milli Kütüphane Başkanı: 1 dava açıldı, 1 iade kararı var.

Milli Kütüphane Başkan Yardımcısı: 1 dava açıldı, 1 iptal kararı var.

Genel Müdür Yardımcısı: 9 dava açıldı, 7 iade kararı var.

Müstakil Daire Başkanı: 4 dava açıldı, 3 iade kararı var.

Daire başkanı: 32 dava açıldı, 28 iade kararı var.

İl kültür ve turizm müdürü: 33 dava açıldı, 17 iade kararı var.

İl kültür ve turizm müdür yardımcısı: 52 dava açıldı, 23 iade kararı.

Toplam 144 dava açıldı, 91 dönüş, 12 yürütmeyi durdurma kararı verildi.

Bugün, Haber: Düzgün Karadaş, 29.12.2006

ÇANAKKALE SEDDÜLBAHİR MÜZESİ TARSUS'TA AÇILDI

 

Tarsus Belediyesi'nin katkısıyla 1915 Çanakkale Seddülbahir Savaş Galerisi “Özel Müze”si törenle açıldı.

Kültür Merkezi Salonu'nda yapılan açılışta Müze hakkında bilgi veren kurucu Ahmet Uslu, 1915 Çanakkale Seddülbahir Özel Müzesi 25 yıllık bir malzeme toplamanın ardından Gelibolu Yarımadası'nda, Çanakkale Şehitliği'ne 2 km uzaklıktaki “Seddülbahir Köyü'nde” 2005’te kendi hizmet binasında açıldığını söyledi.

Kendilerini o günlerde hissettiğini söyledi. Uslu, amaçlarının Çanakkale’ye gelmeyen, gelme imkanı olmayan vatandaşlara Çanakkale’yi tanıtmak olduğunu dile getirdi.

Daha sonra söz alan Belediye Başkanı Burhanettin Kocamaz, müzeyi Tarsus’a getirmekteki amaçlarının öğrencilere Çanakkale’yi tanıtmak ve ülkenin ne zor şartlar altında kazanıldığını anlatmak olduğu belirtti. Başkan Kocamaz, “Mersin Limanı'nda çürümeyi bekleyen tarihi Nusret Mayın Gemisi'ni Tarsus’a getirerek Müze yapmanın mutluğunu yaşıyoruz. Nusret Mayın Gemisi önce misafirdi ama şimdi ev sahibidir. Kahraman Nusret Mayın Gemisi'nin Çanakkale’de başlatılan kampanyayla Çanakkale’ye götürülmesine şiddetle karşıyız." dedi.
Tarsus Haber, 29.12.2006

TARİHİ ESER SATIŞI JANDARMAYA TAKILDI

 

Ellerindeki Roma ve Bizans döneminden kalma olduğu bildirilen tarihi eserleri alıcı gibi davranan jandarma görevlilerine satmak istediği öne sürülen 3 kişi gözaltına alındı.


Bursa'da Nilüfer'e bağlı Görükle Beldesi'nde H.S. isimli kişinin elinde tarihi eser bulunduğu istihbaratı üzerine operasyon düzenlendi. Sivil ekipler H.S, eşi S.S. ve kayınbiraderi H.E. isimli şahıslarla irtibata geçti. Roma ve Bizans döneminden kalma 226 bronz sikke, cam mürekkep hokkası, 2 broş, 2 adet yüzük ve bir adet mührü satmaya çalıştığı belirtilen şahıslar gözaltına alındı. Adliyeye sevk edilen 3 şüpheliden 2'si serbest kalırken, H.S. ise tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Bursa Hakimiyet, 29.12.2006

TARİHİ YERLER KAMERAYLA DONATILIYOR

 

Şanlıurfa'da tarihi Balıklıgöl, güvenlik kamera sistemi ile kontrol altına alınacak.

 

Hz İbrahim'in ateşe atıldığı yer olarak bilinen tarihi Balıklıgöl kent platosuna Şanlıurfa ili kültür sanat ve araştırma vakfı ( ŞURKAV) tarafından kamera sistemi kurulacak. Her gün yüzlerce yerli ve yabancı turistin ziyaret ettiği kutsal mekan tarihi Balıklıgöl'de kapkaç ve olası bir olayı önlemek amacıyla merkezi kontrol sistemli kameralar yerleştirilecek. Güvenlik kameraları Balıklıgöl, Hasan Paşa Camii, Dergah, Kale ve surları ile Balıklıgöl platosunun değişik bölgelerine takılacak. Merkezi sistemli kameralar Sarayönü Polis Merkezi'nde 24 saat kesintisiz olarak kayıt altına alınacak.


Şanlıurfa İli Kültür Sanat ve Araştırma Vakfı Başkanı Vali Yusuf Yavaşcan yaptığı açıklamada "Şanlıurfa'nın en gözde mekanı Balıklıgöl, Dergah ve Hz İbrahim'in doğduğu mağaraya binlerce yerli ve yabancı turistin ziyaret etmekte, bu bölgede olabilecek olumsuzluklar Şanlıurfa'nın prestijini sarsacak niteliktedir. Biz bu bölgede hiçbir olumsuzluk olmaması için gereken tedbirleri almak zorundayız. Biliyorsunuz günümüzde yaygın bir şekilde kapkaç olayları olabiliyor darp ve hırsızlık gibi olaylar olabiliyor, çok şükür bu güne kadar Şanlıurfa'da böyle bir olay yaşanmadı ama bundan sonra da yaşanmayacak anlamına gelmez. Biz korkulu rüyayı görmektense uyanık kalmayı tercih ederek bu bölgenin tamamını kameralarla donatıp merkezi sistem ile 24 saat izlenerek bölgede en küçük olumsuzluklara meydan verilmemesini amaçlayıp Hasan Paşa, Yarım Kubbe, Kale ve Balıklıgöl kent platosuna en küçük kör nokta kalmayacak şekilde kameralar yerleştireceğiz." dedi.

Güneydoğu Medya, 29.12.2006

KÜLTÜR BAŞKENTİ İSTANBUL

 

İstanbul’un 2010 yılında Avrupa Kültür Başkenti olmasının ilk meyvesi İstanbul Büyükşehir Belediyesi tarafından Tuna Köprülü’ye hazırlatılan eser, başta İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş başta olmak üzere çeşitli ülke konsolosları ve seçkin davetlilerin katılımı ile Said Halim Paşa Yalısı’nda tanıtıldı. “Kültür Başkenti İstanbul / The Capital of Culture” adlı eser, Türkçe-İngilizce hazırlanmış, 264 sayfadan oluşuyor. İki ana dönem üzerine odaklanmış olan eser, Roma ve Bizans dönemlerinde (MÖ 627-1453) İstanbul’da yapılan eserlerin tasviri ile başlıyor. Osmanlı eserlerinin tasvir edildiği kısım ise on ana bölüme ayrılıyor. Eserin ikinci kısmının bölümleri şu başlıklardan oluşuyor: Camiler, Çeşmeler, Eski Çarşılar, Hamamlar, Haliç, Kilise ve Sinagoglar, Adalar, Saraylar, Boğaz ve Müzeler. Kitapta, mimari eserler tasvir edilirken eserlerin günümüz fotoğrafları da etkileyici bir biçimde kullanılmış.

 

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş bu eser ile İstanbul adına atılmış çok önemli adım olduğunu belirterek şunları söyledi; “İstanbul, medeniyetlerin beşiği, kültürlerin beşiği farklı kesimlerden insanların uzun yıllardan beri mutluluk ve barış içerisinde yaşadığı bir kent. İstanbul’un tüm zenginliklerinin dünyaya yansıması lazım ben İstanbul’u tarihin çeyiz sandığı olarak görmekteyim. Arzu ettiğimiz hedeflerden biri de gerçek anlamda kültürel zenginliklerinin varolan bu şehrin güzelliklerinin dünyayla paşlaşması ve Avrupa’nın kültür başkentleri arasına girmesiydi. Bu anlamda, Avrupa Birliği dışında Avrupa Kültür Başkenti 2010 yılı için ilan edildi. Tabii bu da bize, hem mutluluk, hem de büyük sorumluluk getirmektedir” dedi.

 

Kitabın yazarı olan Tuna Köprülü ise şunları ifade etti; “ İstanbul, şüphesiz dünyada benzeri olmayan büyüleyici bir şehir. 2700 yıllık bir geçmişi olan bu şehir bünyesinde barındırdığı birbirinden görkemli ve değerli anıtların bulunduğu gerçek bir hazinedir. Kadir Topbaş Bey Avrupa komisyonunda Avrupa Parlamenterlerine imzalayarak vermiş ve Amsterdam’da Kraliçeye de bu eserimizi takdim etmiş. Bana Hollanda’dan Kraliçe tarafından bir tebrik mesajı geldi. Ümit ediyorum herkes tarafından incelenir ve beğenilir” dedi.

Türkiye Gazetesi, Haber: İnan Arvas, 29.12.2006

ARNAVUTLUK'TAKİ KASTAMONULU HASAN RIZA PAŞA'NIN ANIT KABRİ YENİDEN YAPILIYOR

 

Balkan Harbi sırasında İşkodra Savunma Kumandanlığı yapan Kastamonulu Hasan Rıza Paşa`nın kötü durumdaki mezarı, Türk Silahlı Kuvvetleri, Tiran Türk Büyükelçiliği, Tiran Askeri Ataşeliği ve Hasan Rıza Paşa Derneği tarafından yeniden yapılıyor.
 
Arnavutluk`un İşkodra kentinde kurulan Hasan Rıza Paşa İstanbul Dostluk Derneği Başkanı Ferid Lluja, şehrin dışında kalan Hasan Rıza Paşa anıtının, Türk Silahlı Kuvvetleri, Tiran Türk Büyükelçiliği, Tiran Askeri Ataşeliği ve Türk Milli Savunma Bakanlığı`nın destekleriyle İşkodra Anıtlar Parkı`na nakledilmesi kararının alınarak çalışmalara başlandığını söyledi. Daha önce Hasan Rıza Paşa`nın anıtının sürekli temizlenmesine rağmen, çok kötü durumda olduğunu vurgulayan Lluja, "Kardeş Türkiye`den gelen büyük destekler sayesinde ve İşkodra Belediyesi`nin de girişimiyle şehir merkezinde Anıtlar Parkı`nda bir yer belirlendi. Türk Silahlı Kuvvetleri`nin de büyük desteğiyle, Hasan Rıza Paşa`nın anıtını yeniden yapmaya başladık. Hasan Rıza Paşa`nın anıtının 2007 yılının Ocak ayı içerisinde tamamlanmasını hedefliyoruz. Arnavutluk`ta bir Türk Osmanlı Paşası`nın anıtının olması bizi de gururlandırıyor" dedi.  


Hasan Rıza Paşa, 1912-1913 yılları arasında yaşanan Balkan Harbi sırasında İşkodra Savunma Kumandanlığı yapan, Osmanlı paşasıdır. Aslen Kastamonu`nun Tosya İlçesi`nden olan ve 1871`de doğan Hasan Rıza Paşa, Bağdat ve Kastamonu valiliklerinde bulunan Namık Paşa'nın oğludur. İlk mektebi ve askeri rüştiyeyi İstanbul`da, askeri idadiyi Bursa`da tamamlayan Hasan Rıza Paşa, 1889-1892 seneleri arasında Harp Okulu`nda okumuştur. 1895`te Kurmay Yüzbaşı olarak Mekteb-i Erkan-ı Harbiye-i Şahaneden mezun olmuş, Türk-Yunan Harbinde, isteği üzerine Alasonya Ordusu Erkan-ı Harbiye Riyasetine tayin edilmiş ve 7 Ekim 1897`de Kolağası (Kıdemli Yüzbaşı) olmuştur. 21 Ağustos 1898`de Binbaşı, 18 Nisan 1899`da Kaymakamlığa (Yarbaylığa) terfi ettirilen Hasan Rıza Paşa, 1899 yılı Mayıs ayında staj yapmak ve askeri bilgisini geliştirmek üzere Almanya`ya gönderilmiştir. Almanya`da iken 11 Aralık 1901`de rütbesi Miralaylığa yükseltilmiş, 1903`te Mirlivalığa ve 10 Aralık 1906`da Ferikliğe (Korgeneralliğe) terfi etmiştir. 19 Temmuz 1911 tarihinde müstakil 24. İşkodra Nizamiye Fırka Kumandanlığına gönderilen Hasan Rıza Paşa, İşkodra Valisi Hayri Beyin vazifeden alınması üzerine, 27 Mayıs 1912`de İşkodra Valiliği vazifesine de tayin edilmiştir.

 

Balkan milletleri 8 Ekim 1912`de Osmanlı Devletine karşı harp ilan ettiler. Bulgar birlikleri Batı Trakya üzerine hücuma geçerken Karadağlılar da İşkodra Gölü`nün güneyinden sınırı geçtiler. 24. Müstakil İşkodra Fırkası Kumandanı Miralay Hasan Rıza Paşa, müstahkem mevki kumandanlığını da bu arada eline almış, Karadağ ordusu; kuzey, merkez ve güney olmak üzere üç yığınak grubuyla taarruza başlamıştır. Hasan Rıza Paşa, idaresindeki fırka ile çok zahmet çekerek düşman taarruzlarını önledi. Bu sırada taarruzlarını şiddetlendiren Karadağlılar Taşlıca, Akova, Gosina ve Berena`yı işgal ettiler. Sırplar, Bulgarlar ve Yunanlıların taarruzları neticesinde bütün Rumeli hemen hemen elden çıkmıştı. Yalnız, İşkodra`da Hasan Rıza Paşa, bir türlü düşmana teslim olmayıp, kendisine verilen vazifeyi canı pahasına yürüttü. İşkodra savunmasındaki hizmetine mükafat olarak Mirlivalığa yükseltilmesi için padişah iradesi çıktı. Ne yazık ki terfisinden haberi olamadı. Hasan Rıza Paşa, Karadağlılar ve Sırplara karşı Arnavutları Osmanlılar tarafına çekmek için gayret sarf ediyordu. Ancak Arnavutlarla yapılacak antlaşmanın ayrıntılarını görüşmek üzere Esad Paşa`nın evine giderken, 30 Ocak 1913 günü akşamı tertiplenen bir suikast neticesinde silahlı üç kişi tarafından vurularak şehit edildi.

 

Hasan Rıza Paşa`nın vefatından sonra da İşkodra savunması devam etti. Fakat İşkodra`da kumandayı ele alan Esad Paşa, derhal Karadağ ordusuyla gizlice haberleşerek şehri düşmana teslim etti. İşkodralılar Hasan Rıza Paşa`nın 31 Ocak 1913 günü yapılan cenazesine topluca katılarak kendisine duydukları saygıyı göstermişlerdir. Hasan Rıza Paşa`nın naşı Parruca mezarlığına defnedilmiş, kentin yeniden düzenlenmesi sırasında mezarlık tahrip olmuş, bu sebepten 02 Temmuz 1936 tarihinde Hasan Rıza Paşa`nın mezarı hali hazırda bulunduğu Komenaj mezarlığına taşınmak zorunda kalmıştır. Bu vesile ile aynı tarihte Hasan Rıza Paşa anısına bir de anıt inşa edildi. Tiran Türk Askeri Ataşeliği tarafından restore edilen bu şehitlik 30 Ağustos 1996 günü yeniden açılmıştır. Arnavutluk Başbakanı Sali Berisha, aynı tarihte Hasan Rıza Paşa`ya birinci derece kahramanlık madalyası vermiştir.

Kastamonu Postası, 28.12.2006

KELOĞLAN HEYKELİNE SU BORUSUNDAN KAVAL

 

Kayseri'de, Melikgazi Belediyesi'nce, park ve bahçelere çeşitli heykel ve oyuncaklar hazırlayan, yaklaşık 8 ay önce sanat merkezine yaptırtılan Keloğlan heykeli, Alparslan Mahallesi'ndeki Besime Özderici Parkı'na yerleştirildi. Bahar aylarında parka yerleştirilen heykeldeki Keloğlan'ın polyester ve plastik malzemeden yapılma heykelinin elinde tuttuğu kavalı, kimliği belirlenemeyen kişilerce önceki gün çalındı. Polyester malzemeden imal edilen heykelin maddi değer taşımayan metalden yapılan kavalının yerine, Melikgazi Belediyesi park ve Bahçeler Müdürlüğü'nce su borusundan yapıldıktan sonra boyanan kaval, heykele maktapla monte edildi. Kavalın çalınmaması için Keloğlan heykeline vidalarla sıkıca tutturuldu.

Vatan, 28.12.2006

ANITLAR KURULU TOPLANTISI YAPILDI

 

Kütahya Belediyesi’nin de katıldığı, Anıtlar Kurulu Toplantısı Eskişehir’de yapıldı. Eskişehir Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nda, Kütahya’ya ait 8 gündem maddesi görüşüldü.

 

Bunlardan özellikle, Germiyan Sokak'ta bulunan Belediye'ye ait Şapçızade-Karaca Konağı'nın Kütahya evi olarak fonksiyon verilmesi ile ilgili restorasyon tadilat projesi onaylandı. Onaylanan projeye göre 2007 yatırım yılında restorasyona başlanacak. Germiyan Sokak arkasında kalan ve imar planında otopark görülen alanın da kamulaştırma kararı onayı alındı. Ayrıca şahıs müracaatları ifraz-tevhid ve proje tadilatları konuları görüşüldü ve karara bağlandı.

Tellal Gazetesi, 28.12.2006

İBRAHİM ÇALLI'NIN HEYKELİ MEMLEKETİNDE

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı 2002 yılında Plastik Sanatlar Genel Müdürlüğü'ne İbrahim Çallı heykeli yaptırdı. 2.5 metrelik İbrahim Çallı heykelinin Çal'a dikilmesi için AKP'li Belediye Başkanı Hasan Gündüz 32 ay mücadele verdi. Bronz heykel Kültür Bakanlığı tarafından önce ressamın memleketi Çal yerine Denizli merkeze gönderilmek istendi. Denizli Belediyesi heykel için talepte bulunmadı. Devreye Çal Belediyesi girdi, heykeli istedi.

Çal Belediyesi, dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Erkan Mumcu'dan, "Heykeli ilçeye değil şehir merkezine göndereceğiz" yanıtını aldı. Çallı Heykeli 4 yıl Ankara'da Genel Müdürlük Bahçesi'nde bekletildi. Çal Belediye Başkanı Hasan Gündüz, dönemin Turizm ve Kültür Bakanı Mumcu'ya, "Gerekirse heykeli Ankara'dan çalarım. Denizli'de diktiğiniz meydandan söker yine Çal'a getiririm" dedi. Erkan Mumcu önce bakanlık görevinden sonra da AKP'den ayrıldı.

İbrahim Çallı heykeli ise bu tartışmalardan uzun süre sonra, sonunda memleketi olan Çal'a getirilebildi. Belediye Meclis üyesi Mahmut Bezci'nin özel aracıyla Ankara'dan Çal'a getirdiği Çallı Heykeli 7 ay Bezci'ye ait depoda bekledi. Heykel, yeni yıldan önce ilçe merkezinin girişindeki Halkbank önüne dikildi. Belediye Başkanı Hasan Gündüz, şunları söyledi:

"Heykel 2002 yılında yaptırılmış. Ankara'da Plastik Sanatlar Genel Müdürlüğü'nün bahçesinde içinde Nasrettin Hoca ve Manisa Tarzanı'nın da bulunduğu 13 ünlü kişiye ait heykelle birlikte ait olduğu şehire gönderilmeyi bekliyormuş. Biz başkan olduğumuzda geçmiş dönemden kalan evrakları karıştırırken, heykelle ilgili yazıyı bulduk. Benden önceki CHP'li Başkan Mehmet Yanarca heykelle ilgili hiçbir şey yapmamış. Hemen harekete geçtik. Dönemin Bakanı Erkan Mumcu, `Bu heykeli size değil, Denizli'ye göndereceğim' dedi. Biz de itiraz ettik. `Gerekirse Ankara'dan veya Denizli'de dikildiği yerden çalarız, gene de Çal'a getiririz' dedik. Bakan Mumcu görevinden ve partiden ayrıldıktan sonra, heykelle ilgili mücadelemizi kaldığımız yerden sürdürdük. İbrahim Çallı heykelini 7 ay önce Çal'a getirdik. Heykelin orijinali çok ağırdı. Onun için bize daha hafif malzemeden aynısını yapıp teslim ettiler. Meclis üyesi arkadaşımız mazotu kendi cebinden ödeyip heykeli Ankara'dan getirdi. Çallı'yı memleketine getirdiğimiz için çok mutluyuz."

Vatan, 28.12.2006

SABETAY MÜZESİ TEKLİFİ'NDE GERİ ADIM

 

İzmir'de büyük kavga çıkaran Sabatay Sevi Müzesi projesi dün İzmir Ticaret Odası (İZTO) oturumda görüşüldü. İZTO Başkanı Demirtaş, projeyle ilgili teklifi geri çekti.

İzmir Ticaret Odası'nın (İZTO) Sabatay Sevi'nin görev yaptığı Portekiz Sinagogu'nu müzeye dönüştürme projesi, dünkü oturumda görüşüldü. İZTO Başkanı Demirtaş, tepkilerden çekinerek, projeyle ilgili teklifi son anda geri çekti. Yeni Şafak'ın, İzmir'in Agora semtindeki tarihi Portekiz Sinagogu'nun, İZTO tarafından Sabatay Sevi Müzesi'ne dönüştürülmek istediğine ilişkin haberi büyük yankı uyandırdı. Bir grup işadamı, İZTO Başkanı Ekrem Demirtaş ve Yönetim Kurulu'nun, “İzmir'de inanç turizmini geliştirir” diyerek desteklediği projeyi bir grup muhalif İZTO üyesi İzmir Karaca Otel'de toplanarak görüştü. Muhalif meclis üyeleri, İZTO Başkanı Ekrem Demirtaş ve yönetiminin, gündeme spekülatif projeler getirerek tartışılmasını sağladıkları, bu sırada asıl önemli usulsüzlüklerin yeraldığı maddeleri gizlediklerini söylediler. Muhalif üyeler, sadece Sabatay Sevi Müzesi'yle ilgili bölüme değil, 2007 bütçesinin tamamına ret kararı aldılar.

Dün toplanan İZTO Meclisi, 2006'nın son toplantısını yaptı ve 10 maddelik 2007 yılı bütçe ve programını görüştü. Toplantıda, muhalif üyelerin, bütçeden Sabatay Sevi Müzesi için 370 bin YTL ayrılmasına ilişkin öneriye karşı çıktığının bilinmesi, Yönetim Kurulu'nu tedbir almaya yöneltti. Toplantının hemen açılışında, İZTO yönetiminin, Sabatay Sevi Müzesi yerine, tarihi Kemeraltı bölgesinin restore edilerek turizme kazandırılmasına ilişkin 150 bin YTL'lik projenin önergesi oylamaya sunuldu. Yeni teklif, oy çokluğuyla kabul edildi. Toplantının ilerleyen bölümlerinde söz alan muhalif meclis üyeleri, Musevi cemaatinin bile reddettiği Sabatay Sevi için müze kurulması teklifini eleştirdi.

İZTO'nun, Sabatay Sevi'nin 300 yıl önce görev yaptığı İzmir'in Agora semtindeki Portekiz Sinagogu'na Sabatay Sevi Müzesi yapma girişimi, Musevi Cemaati tarafından da onaylanmamıştı. Sabatay Sevi'nin oturduğu mahalle, Havra Sokağı'nın yanında, tarihi Agora kentinde bulunuyor. İzmir Büyükşehir Belediyesi, Agora kentinin cazibesini artırmak için Eskiden çoğu Yahudi yerleşimcilerden oluşan, şimdilerde işyeri olan eski binaları yıkarak yeşil alana dönüştürüyor. Agora kentinin yanında yıkımı durdurulan birkaç binadan biri, Sabatay Sevi'nin 300 yıl önce yaşadığı tarihi ev. Evin bulunduğu Namazgah Mahallesi'nin 15 yıllık muhtarı Erol Ertürkmen, “Tüm mahalleyi yıktılar, bir o evi bıraktılar. Orayı neden yıkmadıklarını sordum. 'Burası Sabatay Sevi'nin evi' dediler. Bu evde 10 yıl öncesine kadar bir aile oturuyordu. Sanıyorum etrafı temizlenip onarılacak” dedi.

Yeni Şafak, Haber: Şaban Arslan, 28.12.2006

ANTİK İTALYAN TABELASI: "ÇÖP DÖKMEYİN"

 

Bir antik duvar yazıtından anlaşıldığı kadarıyla, modern Napoli’nin dağlar gibi yığılmış ve sokakları dolduran çöpleri sadece bugünün bir sorunu değilmiş. Boyalı yüzeylere zarar vermeksizin alttaki eski yazı veya resimleri görmeye yarayan kızılötesi reflektografi metodu ile antik Herculaneum şehrindeki bazı kısımları inceleyen İtalyan araştırmacılar, sokaklara çöp atılmasını yasaklayan iki yazıt buldular.

 

 

Komşusu meşhur Pompeii şehri gibi bu orta halli şehir de 1. yüzyılda patlayan Vezüv Yanardağı’nın külleri altında kalarak yok olmuştu.

 

Napoli Üniversitesi uygulamalı optik laboratuvarı sorumlusu Luciano Rosario Maria Vicari ve meslektaşları Herculaneum'un su deposunun doğu yüzünde bulunan bir tabelayı incelemekte idiler. Bu, boya ile yazılmış duyuruları içeren bir “kamu bildirileri tabelası” idi. Bir karatahta işlevi gören, zaten zemin rengi de siyah olan bu tabelaya duyurular beyaz boya ile yazılıyor, daha sonra üzeri tekrar ince bir siyah boya ile kaplanıp yeni bir duyuru yazılıyordu.

 

1900'lü yılların ortalarında okunabilen son duyuru yerel yönetici Alficius Paulus'un sokaklara çöp atılmasını yasaklayan emriydi. O dönemin araştırmacıları altta bir yazıt daha olduğunu fark etmişlerdi. Fakat güneş ışığına çıktığı anda yok olan bu eski yazıt okunamamıştı. Vicari “Gerçekten de hem zemin, hem de üstündeki yazının boyası tamamen yok olmuştu. Fakat kızılötesi reflektografi bu yokolmuş yazıyı okuyabilmemizi sağladı” demekte. Altta bulunan daha eski yazıtın da yine çöp atılmaması konusunda bir talimat olduğu anlaşıldı. Bu defa iki yönetici, Rufellius Romanus and Tetteius Severus tarafından ortaklaşa imzalanmıştı ve aksine davrananlara para cezasını verileceğini de bildiriyordu.

Discovery News, Haber: Rossella Lorenzi, 20.12.2006

KÜLTÜREL MİRASIN KORUNMASI: 2007 UNESCO ASYA-PASİFİK MİRASI ÖDÜLLERİ

 

Bu sene 8.si düzenlenen 2007 Miras Ödülleri ğrogramı, Asya-Pasifik Bölgesi'nde özel sektör ya da özel-kamu ortaklığı girişimleriyle değerli miras yapılarının başarılı bir şekilde korunmasına önayak olan uygulamaları tanıtmayı amaçlamaktadır.

 

Bu konuda 2000 yılından bu yana 23 farklı ülkeden özel konut projelerinden saray komplekslerine kadar geniş bir yelpazeyle yayılan 205 koruma projesi başvurusu alan UNESCO, program kapsamında tanıtılan projelerle Asya-Pasifik bölgelerinde yerel koruma faaliyetlerini de katalize etmekte önemli rol üstlenmektedir. Bu sene düzenlenen 2007 Asya-Pasifik Ödülleri bu kapsamda en iyi korunmuş, restore edilmiş, 50 yaşının üstünde yerel projeleri beklemektedir.

 

Asya-Pasifik Mirası ödülleri 2 dalda verilmektedir. Birinci temel kategoriyi en iyi korunmuş ve restore edilmiş projeler oluşturmaktadır. Ayrıca bu ödüle ek olarak jüri üyeleri yaratıcılık dalında tarihi bölgelerde tarihle uyumlu çağdaş proje uygulamalarına da ödül verecktir. İlk kategorinin ödülleri; "Üstünlük Ödülü" (Award of Excellence), "Ayrıcalık Ödülü" (Award of Distinction), "Değerlilik Ödülü" (Award of Merit), "Onursal Ödül" (Honorable Mention) başlıkları çerçevesinden değerlendirilecek ve seçilen projelere bronz plaket verilecektir.

 

İkinci kategoriyi jüri tarafından değerlendirilecek tarihle uyumlu çağdaş ve yaratıcı yapılar oluşturmaktadır. Bu kategoride seçilen projelere özel bronz plaket verilecektir.

Projelerin teslim tarihi 31.03.2007 olarak belirlenmiştir.

Mimarlar Odası, 28.12.2006

TROIA HAZİNELERİ BİR KİTABA SIĞDI

 

Troia (Truva) hazineleri Türkiye'ye getirilemedi; ama dünyanın dört bir yanına dağılan bu hazineler bir kitapta toplandı. Hem de tarihi değerleri, bulunma ve yurtdışına çıkarılma öyküleriyle.

 

Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Arkeoloji Bölümü'nden Yard. Doç. Dr. Göksel Sazcı'nın beş yıllık araştırmaları sonucunda hazırlanan Troia Hazineleri adlı kitap, Aygaz Kitaplığı'ndan çıktı. Tarih boyunca dokuz kez yıkılıp yeniden kurulan Truva kentine ait olan ve dünyanın sekiz ayrı şehrine dağılan hazinenin tüm parçalarının detaylı incelemesini içeren kitap, Aygaz Kitaplığı'nın dokuzuncu üyesi. Aygaz Kültür-Sanat Danışmanı Bahattin Öztuncay'ın koordinasyonunda hazırlanan kitap, Türkiye coğrafyasında yaşamış kültürlere dair gerçekleri gelecek kuşaklara taşıyor. Bugüne kadar Truva'ya ait buluntuların bir arada ve kapsamlı şekilde incelenmemiş olması nedeniyle alanında bir 'ilk' olan 'Troia Hazineleri', yıllardır süren akademik tartışmalara da son noktayı koyuyor. Kitabı hazırlayan Göksel Sazcı, "Bu çalışmanın günümüzden yaklaşık 4500 yıl öncesinde yaşayan insanların, dönemin koşullarına göre gelişkin sayılabilecek kuyumculuk becerileri ve estetiğiyle oluşturdukları eserleri, dönemin sanat anlayışını yansıtmasının yanı sıra Troia Hazineleri ile ilgili başlıca başvuru kaynağı olacağına hiç şüphe yoktur." diyor.

Zaman, 28.12.2006

HAYDARPAŞA'YA YAT LİMANI PROJESİ MAHKEMELİK OLDU

 

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği (TMMOB), 22 Aralık'ta çevre planı çıkaran İstanbul Büyükşehir Belediyesi hakkında dava açtı. Haydarpaşa Garı'nın yat limanı olmasının hesaplandığı çevre planı, İstanbul'da sanayi, tarım, turizm, ulaşım gibi sektörel gelişmelerin değerlendirildiği, koruma ve kullanma dengesini sağlayacak stratejik bir plan olma özelliği taşıyor. Ancak mimarlara göre, Belediye'nin hazırladığı çevre planı bu dengeleri gözetmiyor. Planın ortasında 'tarihi yarımada'yı da içine alan büyük bir kare var. Çevre planını değerlendiren mimarlar, Gaziosmanpaşa'dan başlayıp Büyükçekmece'nin doğusuna uzanan yeni bir otoyol gözündüğünü ancak yolun gerekçesi belirtilmediğini de ifade ederek "Planın içinde gizlenmiş bir üçüncü köprü gördük. Kuzeyde TEM gibi bir bağlantı yolu çizilmiş. Ulaşımla ilgili raporlarda bu yolun ne için olduğunu söyleyemiyorlar, anlatmıyorlar" dediler.

Sabah, 28.12.2006

İSLAM SANATI INTERNETE TAŞINIYOR

 

Aralarında Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Ege Üniversitesi'nin (EÜ) de yer aldığı "İslam Sanatını Keşfedin Sanal Müzesi"ni oluşturan kurumlar arasındaki işbirliği anlaşması, Ürdün Ölü Deniz'de imzalandı.

 

Planlanan proje sayesinde, bütün İslam sanatı bir 'tık'la ekranlarda olacak. EÜ Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. İnci Kuyulu Ersoy, 14 ülkeden 150'den fazla uzmanın; Güney Avrupa, Kuzey Afrika ve Ortadoğu'daki 11 ülkede bulunan 385 yapı ve arkeolojik sitin yanı sıra Akdeniz'deki 40 müzeden 850 eseri içeren 'İslam sanatı online koleksiyonu'nu oluşturmak amacıyla yaklaşık 3 yıldır birlikte çalıştığını söyledi.

Zaman, Haber: Can Ercan, 28.12.2006

KÜLLİYE'DEKİ HIRSIZLAR SUÇÜSTÜ YAKALANDI

 

İstanbul'un tarihi camilerinden Süleymaniye Camisi, hırsızların hedefi oldu. Cami Külliyesi'nin kubbesini oluşturan 33 kurşun rulo levhayı çalmak isteyen 3 kişi vatandaşların polise haber vermesi üzerine yakalandı. Zanlılar, ifadelerinde işsizlik nedeniyle hırsızlık yapmak zorunda kaldıklarını söylediler. Yetkililer, çalınmak istenilen yaklaşık bir ton kurşun levhanın değerinin ise 46 bin YTL olduğunu kaydetti.

Öte yandan Kapalıçarşı'daki bir antikacıya yapılan baskında Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait 40 parça tarihi eser ele geçirildi. Polis, eserlere el koyarken işyeri sahibi Yahya Seyitoğlu'nu göz altına aldı. Yüzük, kolye, kemer tokası, sikke ve mühürlerden oluşan eserler, Arkeoloji Müzesi'ne teslim edildi.

Sabah, Haber: Ali Balcı, 28.12.2006

"ENGELLERİ KALDIRIN MÜZEYİ KURALIM"

 

Türkiye'de tarih bilincini geliştirip yaygınlaştırmak amacıyla 1991 yılında 264 aydının bir araya gelerek kurduğu ve bu yıl 15'inci yılını kutlayan Tarih Vakfı, önceki akşam Darphane-i Amire binalarında düzenlenen yılbaşı yemeğinde mütevelli heyeti üyelerini ve tarih dostlarını bir araya getirdi.


Vakfın yılbaşı yemeğine aralarında Orhan Pamuk, Murat Belge, Mete Tunçay, Edhem Eldem, Nuri Çolakoğlu, Rasih Nuri İleri'nin de bulunduğu pek çok isim katıldı.


Yönetim Kurulu Başkanı Halim Bulutoğlu Darphane-i Amire binalarından çıkarılmak istendiklerini vurguladığı konuşmasında şunları söyledi:


"Bu yapılar bize Habitat sergisi ve İstanbul Müzesi'nin kurulması için tahsis edilmişti. Ama, müze 10 yıldır adım atamıyor, 'ne yap, ne yaptır' bürokrasisi nedeniyle. 2010 İstanbul Kültür Başkenti rüzgarından etkilenerek müzenin önü açılmaya başlandı. Fakat nedenini bilmediğimiz bir şekilde ve düzmece raporlarla ne yazık ki Tarih Vakfı, Darphane binalarından çıkarılmak isteniyor. Vakıf olmasaydı bu binalar çökecekti. Bize verildiğinde 28 yıllık bir çöplüktü. Bizse burayı 600'e yakın etkinliğin yapıldığı bir mekan haline getirdik. Eğer önündeki engeller kaldırılırsa vakıf bu binaları hızla restore ettirmek, burada İstanbul Müzesi'ni kurmak istiyor."


Geceye Boğaziçi Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü ve Ekonomi Bölümü öğretim üyesi olan ağabeyi Prof. Dr. Şevket Pamuk'la birlikte katılan Orhan Pamuk ise "Tarih Vakfı, devletin dışında, ama bütün Türkiye'yi temsil eden bir tarih anlayışına sahip. Devletin dışında olduğu için her zaman kaynak bulmakta zorlanıyor. Ama, 15 yılda geldiği yere bakarak kurucusu olmaktan gurur duyuyorum" dedi.

Milliyet, Haber: Yasemin Bay, 28.12.2006

KANATLI DENİZATI'NDA SÜRPRİZ TAHLİYE

 

Uşak Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen Karun Hazineleri’nin en değerli parçalarından “Kanatlı Denizatı Broşu”nun orijinalinin sahtesiyle değiştirilmesi davasının üçüncü duruşmasında iki tahliye kararı çıktı. Aralarında eski Müze Müdürü Kazım Akbıyıkoğlu’nun da bulunduğu zanlılar Mehmet Polat, Halil Eker, Fuat Ergün, Fehmi İşler, Ahmet Düzyer, Uğuz Sağlan ve Suat Yenmez, Uşak Ağır Ceza Mahkemesi’nde hakim karşısına çıktı. Yaklaşık 4 saat süren duruşma sonucunda tutuklu sanıklardan tahliye edilen Ahmet Düzyer ve Halil Eker’e yurtdışına çıkış yasağı kondu.

Akşam, 28.12.2006

DOLMABAHÇE SARAYI'NDA TEMATİK GEZİLER

 

Dolmabahçe Sarayı'nın açılışının 150. yılı etkinlikleri çerçevesinde sarayda tematik geziler devam ediyor.

 

Programda 11 Ocak'ta Aytekin Kılavuz'la Sarayda Padişahın Günlük Yaşamı ve 18 Ocak'ta Cengiz Göncü ile 19. yy. Saray Teşkilatı ve Devlet Yönetimi Bakımından Dolmabahçe Sarayı konulu geziler var. Katılım için rezervasyon yaptırmak gerekiyor.

Zaman, 28.12.2006

BENZERSİZ HEYKEL 10 MİLYON DOLARA ALMAN'A SATILACAKTI

 

Bursa’da bir küreyi havaya kaldıran 2 kadının tasvir edildiği Roma dönemine ait olduğu öne sürülen mermer heykel, tarihi eser kaçakçısı bir Alman’a 10 milyon dolara (yaklaşık 14.8 milyon YTL) satılamadan bir zeytin deposunda ele geçirildi.

Bursa Emniyet Müdürlüğü İstihbarat Şubesi’nin Kaçakçılık ve Organize Suçlar Şubesi’yle birlikte 6 aydır sürdürdüğü çalışma sonucu, tarihi eser kaçakçılığı yapan 2 kişi suçüstü yakalandı. İddiaya göre, Bursa’nın Gemlik İlçesi’nde, İsmail Mehmet Akman’a ait zeytin deposunda saklanan ve yurtdışına kaçırılmak üzere çelik kasaya konulan 153 cm boyunda, 60 cm genişliğinde ve 300 kg ağırlığında, mermerden yapılmış heykel ele geçirildi. İki kadının elleriyle başları üzerinde büyük bir küreyi kaldırırken tasvir edildikleri heykelde sağ taraftaki kadının Afrodit olabileceği belirtildi.

Polis, zeytin deposu sahibi 38 yaşındaki İsmail Mehmet Akman ile arkadaşı 46 yaşındaki Kemal Karabıyık’ı (46) gözaltına aldı. İlk ifadelerinde heykeli Balıkesir’de bir kişiden 6 bin YTL’ye satın aldıklarını söyleyen zanlıların bunu Almanlara satmayı planladıkları belirtildi. Aracı olan Herman Walter Pflock’un Bursa’ya geldiğini, 30 milyon dolardan başlayan pazarlıkta 10 milyon dolara kadar düştüklerini belirten zanlılar, Almanya’ya dönen Pflock’tan haber beklediklerini söyledi.

Bursa Kültür ve Turizm İl Müdürü Ahmet Gedik, müzeye getirilen heykelin tarihi eser olduğunu söyledi ve Roma dönemine ait olabileceğini düşündüklerini belirtti. Gedik, "Aydın’ın Nazilli İlçesi’nden Bursa’ya getirildiği belirtilen heykelle ilgili, bilirkişi incelemesinden sonra açıklama yapılacak" dedi.

Öte yandan zanlıların ev ve işyerlerinde 266 tabanca mermisi ele geçirildi. Polis, zanlılara ait 6 adet bilgisayar kasası 9 CD ve bir diskete incelemek üzere el koydu. Sorgulaması devam eden zanlılar ’Tarihi eser kaçakçılığı’ suçundan mahkemeye sevkedilecek.

Hürriyet, Haber: Ensar Tekin, 28.12.2006

ESKİ MİLLETVEKİLİ'NE KAÇAK KAZI BASKINI

 

Muğla’nın Milas İlçesi’ne bağlı Kıyıkışlacık Köyü’nde, birinci derece sit alanında bulunduğuna inandıkları "altın taht"ı çıkarmak için kaçak kazı yapanları, jandarma suçüstü yakaladı. Yakalananlardan birinin 1983-87 yılları arasında ANAP Muğla Milletvekilliği yapan Mehmet Umur Akarca olduğu belirtildi.

Muğla’da jandarma ekipleri, ihbar üzerine Anavatan Partisi (ANAP) Muğla Milletvekili olarak 1983-1987 döneminde parlamentoda yer alan Mehmet Umur Akarca’nın (61) ağabeyi, Milas eski Belediye Başkanı Faruk Akarca’ya ait çiftlik arazisine baskın yaptı. Birinci derece doğal ve arkeolojik sit alanındaki çiftlikte, MÖ 1200 yıllarından kalma iki tarihi oda mezarın bulunduğu yerde, üç ayrı noktada kepçe ve kazmalarla kaçak kazı yapıldığı saptandı.

Kazı yapılırken suçüstü yakalanan eski milletvekili Mehmet Umur Akarca (61), emekli öğretmen Dilek Ata (64), Ortadoğu Gazetesi eski Ankara İstihbarat Şefi, sarı basın kartı sahibi kadın gazeteci İlban Atabalcı (35), Marmaris’te emlakçılık yapan Oğuz Teke (37), muhasebeci Mehmet Gürkan Balcı (32), kepçe operatörü Eyüp Polat (30), çiftliğin kahyası Muzaffer Enginsu (64), oğlu Faruk Enginsu (37) ve işçi Kemal Sağır (44) gözaltına alındı.

Kazı yerinde yapılan aramalarda çok sayıda kazma, kürek, el arabası, bir kepçe, 7.65 milimetre çapında ruhsatsız bir tabanca ve 3 ruhsatsız av tüfeği bulundu. 1983-1987 döneminde ANAP Muğla Milletvekili olarak parlamentoda bulunan Mehmet Umur Akarca’nın evinde yapılan aramalarda MÖ 2’nci yüzyıla ait bir insan başı heykeli, 500 yıllık bir kapı tokmağı, yağdanlıklar Roma dönemine ait mezarlar, bir adet bronz insan figürü, define arama kitapları, TBMM’ye serbest giriş kartları bulundu. Gözaltına alınan ve sorguları devam eden 8 zanlının, çıkardıkları tarihi eserleri deniz yolundan yurt dışına kaçırmayı planladıkları iddia edildi. Kaçak kazı yapıldığını, Milas Müzesi Müdürü Erol Özen ve arkeologlar tarafından da raporlarla saptadı. El koyulan eserler müzeye teslim edildi.

Hürriyet, Haber: Yaşar Anter, 28.12.2006

BİR İRLANDA BATAKLIĞINDA BULUNAN ELYAZMASI NASIL KURTARILDI?

 

Bir İrlanda bataklığındaki keşif, farklı bir restorasyon sorununa yol açtı. Geçtiğimiz yaz güney İrlanda’da, Tipperary’de tuba çıkartan birisi tarafından bulunan bir elyazmasının MS 800 yıllarına ait olduğu anlaşıldı. Buluntu, Ölü Deniz Yazmaları’nın İrlanda karşılığı gibiydi.

 

İrlanda Ulusal Müzesi restoratörü Rolly Read ve ekibi şimdi deriden yapılmış sayfaları sabitlemek ve korumakla meşguller. Asıl önemli konuysa, mümkün olduğunca fazla yazıyı koruyarak sayfaların nasıl birbirinden ayrılabileceği bulmak





Hikaye 20 Temmuz günü Faddan More’da başladı. Bataklıktaki tubaları kesen buldozer sürücüsü Edward Fogerty kepçede değişik bir şey fark etti. Bunun antik bir kitap olduğunu anladıkları anda arazinin sahipleri telefonla arkeologları aradılar. Kendilerine verilen ilk tavsiye, kitabı nemli olarak korumaları ve hava ile temas etmemesini sağlamalarıydı. Ertesi sabah İrlanda Ulusal Müzesi restoratörleri buluntuyu alıp Dublin’deki laboratuvarlarına taşımışlardı.

 

Bir sonraki görev, yazmanın bulunduğu bölgeyi kazmaktı. Bu çalışma deri kayışların ve kapağın bulunmasını sağladı. Bunlar, büyük olasılıkla, kitabın korunduğu çantanın kalıntıları idi. Müze yetkililerine göre bu durum, kitabın daha sonra bulunmasını sağlamak için bu noktada gömüldüğünü düşündürmekte.

 

Kitap şu anda İrlanda Ulusal Müzesi restorasyon ve koruma laboratuvarında güvenlik içinde. %100 nemde ve ısısı 4 derece olan bir dolapta muhafaza ediliyor. İnceleme ve kayıt yapılan odanın ısısı ise sadece 14 derece ve yazmanın her gün en fazla iki saat bu odada kalmasına izin veriliyor.

Üzücü olan ise, yazılarının büyük bir kısmının kaybolmuş olması. Sayfaların çoğunda, yazılı olan satırların sayfa dibinde kalan ufak kısımları okunabilmekte ama dış kenarlardakiler tamamen silinmiş. Bazı kısımlarda, mürekkep deriden daha dayanıklı ve koruyucu olduğu için, etraftaki deri erimiş olsa da, üst üste yığılı harfler korunmuşlar.

 

Buluntunun MS 800 yıllarında yazılmış bir dua kitabı olduğu çok çabuk anlaşıldı. Yazmanın 104 sayfa olduğu tahmin edilmekte ve her sayfada 30 satır yazı mevcut. 1200 yıl kadar önce bu bataklıktan 7 km uzaklıkta yer alan Birr Manastırı’na ait olduğu ve bu değerli kitabı Viking saldırılarından korumak için buraya saklamış oldukları düşünülüyor.

 

Çalışmanın, nerede ise tamamlanmış olan, ilk kısmı kitabın bulunduğu durumda tam bir incelemesi idi. Bu, kitap kadar cildin de incelenmesini, fotoğraflama, MR çekimi, multi spectral görüntüleme, deri analizi, pollen örnekleri alınması idi. Sayfaların ayrılmasını ve kurutmayı da içeren ikinci kısım artık başlamak üzere.

The Art Newspaper, Haber: Martin Bailey, 18.12.2006

ALLIANOI'DE DİRENİŞ SÜRÜYOR

 

Allianoi Girişim Grubu üyeleri, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulunun "baraj alanlarından eddlenen taşınmaz kültür varlıklarının korunması" ile ilgili ilke kararının 2. ve 3. maddelerinin iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle dava açtı. Allianoi Girişim Grubu Dönem Sözcüsü Oya Otyıldız, "İlke kararı ile Anayasa, yasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan kültürel varlıkların korunması amacından uzaklaşılmış, Hasankeyf ve Allianoi'nin kaderi tamamıyla DSİ'ye bırakılmıştır" dedi.

 

Kararın 2. ve 3. maddeleri ile barajın planlanan alanın dışında başka bir yerde yapılmasının mümkün olmadığının saptanması ve yapımının zorunlu olması durumunda, kültür varlıklarının taşınmasına veya belgelenerek su altında bırakılmasına karar verilebileceğini savunan Otyıldız, şöyle konuştu: "Bu ilke kararı ile Anayasa, yasa ve uluslararası sözleşmelerle güvence altına alınan kültürel varlıkların korunması amacından uzaklaşıl-mıştır. Baraj yapılacak alanda, hangi kültürel varlık olursa olsun, skorunması gereken kültür varlıklarının bozulmasına yol açacak baraj inşaatlarına karar verme yetkisi tek başına DSİ'ye tanınmış, Koruma Bölge Kurulları'nın karar alma yetkileri kısıtlanmıştır. Hasankeyf ve Allianoi gibi kültür mirası değerlerin kaderi tamamıyla DSİ'ye bırakılmıştır." Allianoi Girişim Grubu üyesi avukat Arif Ali Cangı ise kararın "ilkesizce" hazırlanmış bir "ilke kararı" olduğunu ileri sürdü. Cangı, kararın iptali ve yürütmenin durdurulması istemiyle aralarında Dikili Belediye Başkanı Osman Özgüven'in de bulunduğu 74 kişi adına dava açtıklarını kaydetti.

Birgün, 27.12.2006

ANIT AĞAÇLARA TESCİL

 

Kentin hemen her köşesinde ihtişamlı görüntüleriyle tarihin yaşayan tanıkları niteliğindeki 'Anıt ağaçlar', Bursa'nın tarihi ve kültürel dokusuna renk katıyor. Bursa ve yakın çevresinde seçilen yerleşim alanlarında yapılan araştırmalarda, anıt ağaç ya da aday anıt ağaçların bulundukları yerler belirlendi. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu kararı ile tescili yapılan anıt ağaçların yerlerinin tespitine öncelik verilirken, tescili olmasa da anıt ağaç olabilecek niteliğindeki ağaçlar kayda alındı. Kasım 1995'te Büyükşehir Belediyesi Kültür Sanat ve Turizm Vakfı ile Kültür Müdürlüğü ve Anıtlar Kurulu tarafından tescili yapılan anıt ağaçlar için hazırlanan pirinç plakalar üzerine, 'Doğal anıttır kesilemez' uyarısı ile ağacın tür-varyetesi tescil tarihi ve envanter numaraları yazıldı.Bu kapsamda, 1999 yılı itibariyle 700 olan anıt ağaç sayısı, 'Ağaç Koruma Politikası' kapsamında 870'e ulaştı. Anıt olabilecek nitelikteki ağaçların tespitinin sürdüğü bildirildi.

 

Büyükşehir Belediye Başkanı Hikmet Şahin, Anadolu'da Bursa'nın gerek tarihi, kültürel değerleri, gerekse coğrafi özellikleri ve dillere destan yeşilliğiyle ayrı bir öneme sahip olduğunu söyledi. Geçmişi olmayan milletlerin geleceklerinin de tehlike altında olduğunu ifade eden Şahin, "Kültür mirasımızın önemli parçalarından biri olarak günümüze gelen anıt ağaçlar, geçmişle günümüz arasında iletişim kurmamızı sağlar. Yaşadığımız çevrede kentlerin akciğerleri sayılan yeşil örtü, insan yaşamındaki kaçınılmaz öğelerdendir. Ağaç sevgisinin, yeşile tutkunun, küçük yaşlarda çocuklara aşılanması, hem gelecek nesillerin bilinçlenmesi hem de yeşil çevrenin yarınlara ulaşması için önemli bir adımdır. Büyükşehir Belediyesi'nce yeşil alanların artırılması ve mevcut yeşil dokunun korunabilmesi amacıyla ağaç dikme kampanyaları, şehir siluetindeki tanımsız alanların ağaçlandırılması ve yeni rekreasyon alanları çalışmalarıyla kente kaybettiği 'Yeşil Bursa' imajını yeniden kazandırmaya çalışıyoruz. Geleceğimizden miras aldığımız dünyamızda, doğal, tarihi, kültürel değerlerimizi hep birlikte korumalı ve yaşatmalıyız" şeklinde konuştu.

Bursa Hakimiyet, 27.12.2006

DRAKULA'NIN ŞATOSU SATIŞA ÇIKARILDI

 

Drakula'nın İrlandalı yazarı Bram Stoker'ın, romanını yazarken esinlendiği ve tarih kitaplarına "Kazıklı Voyvoda" olarak geçen ünlü Eflak Prensi Dördüncü Vlad'ın Romanya'daki şatosu, yaklaşık 112 milyon YTL'ye satışa çıkarıldı. 14. yüzyıldan kalma şatoya 1956'da komünist rejim tarafından el konulmuş ve şato müzeye çevrilmişti.

Milliyet, 27.12.2006

DENİZKIZI MARPESSA HEYKELİNE SALDIRI

 

CHP’li Mersin Büyükşehir Belediyesi’nce dört yıl önce yaptırılıp sahil şeridindeki parka yerleştirilen Tanrılar Tanrısı Zeus’un kızı İffet Tanrıçası Artemis’in ’Denizkızı Marpessa Heykeli’ kimliği belirsiz kişi veya kişilerce saldırıya uğradı.

Heykeltıraş Sebahat Yıldırım’ın Adnan Menderes Bulvarı’ndaki Kültür Parkı’na mermer tozundan yaptığı, bir metre 70 santimetre boyundaki Denizkızı Marpessa heykelinin sol kolu kırıldı, yüzünde de darbe izleri yer aldı. Sabah parka gelen görevliler ile sabah yürüyüşüne çıkan vatandaşların fark ettiği saldırı tepki gördü. Saldırının kabul edilemez olduğunu belirten vatandaşlar, "Kentin sembolü haline gelen heykele yapılan saldırıyı kınıyoruz" diye konuştu.

Hürriyet, Haber: Mustafa Ercan, 27.12.2006

ÇATALHÖYÜK GÜNCESİ

 

Çatalhöyük kazı çalışmaları kapsamında gerçekleştirilen, dünyanın çocuklara yönelik ilk "Arkeoloji Yaz Atölyesi"nde, ilköğretim öğrencilerini bir ay süreyle ağırlayarak, onları Çatalhöyük'ün 9 bin yıllık tarihinde bir yolculuğa çıkardı.

 

Dünyanın en eski kentsel yerleşim alanlarından biri olan Çatalhöyük'te 'Shell' tarafından düzenlenen atölye etkinliğine katılan miniklerin resim ve kompozisyonlarla dile getirdikleri izlenim ve düşleri ise "Çatalhöyük Güncesi" isimli kitaba dönüştü.

 

Arkeolog Gülay Sert yönetiminde, Konya'nın Çumra ilçesine bağlı Küçükköy'deki Çatalhöyük kazı alanında gerçekleştirilen "Arkeoloji Yaz Atölyesi" boyunca eski çağlardaki yaşam ritüelleriyle günümüz arasında bağ kurmaya çalışan çocuklar, atölye çalışması boyunca hissettiklerini günlüklerine aktardı.

 

Çocukların kazı alanındaki izlenimleri, geçmiş ve bugüne dair düşleri "Çatalhöyük Güncesi" isimli kitapta bir araya getirildi. Dünyanın en eski kentsel yerleşim birimlerinden biri olarak kabul edilen Çatalhöyuk'un çocukların gözünden anlatıldığı kitapta, öğrencilerin atölye çalışmalarında yaşadıkları duygular ve taze belleklerinde kalan izler, kendi elleri ile hazırladıkları resim ve kompozisyonlar yer alıyor.

 

Arkeoloji Yaz Atölyesi'ne katılan öğrenciler, atölyede kurulan barkovizyon gösterisiyle 9 bin yıl öncesinin yaşam biçimi ve inançları hakkında bilgi alarak, kendileri için hazırlanmış özel kazı alanında gerçek kazı araçlarıyla çalıştı. Bu çalışmanın sonunda 'Kültürel Emanetlerin Koruyucusu" sertifikalarını alan çocuklar hem bilgiye hem de eğlenceye doyarak Çatalhöyük'ten unutulmaz anılarla ayrıldılar.

 

"Çatalhöyük Güncesi"ndeki öyküler çocukların yaratıcılığı ve hayal gücünün sınırsızlığını bir kez daha ortaya koyuyor.

 

Çocuklar, bu farklı ve öğretici deneyimi "Çatalhöyük Güncesi"nde şöyle anlatıyor:

 

"...Çatalhöyük insanlarının nasıl yaşadığını öğrendiğimde çok şaşırdım. Gerçekten çok sabırlı insanlarmış. Çok akıllı oldukları her yönden belli oluyor. Belki de şimdiki insanların düşünemedikleri şeyleri düşünüp uygulamışlar. Bunlar beni çok şaşırttı..." (Tuğba Bekar, İhsan Çetinkaya İlköğretim Okulu)

 

"Sabah uyandım. Elimi yüzümü yıkamaya dereye gittim. Tam elimi yüzümü yıkayacaktım yabani bir hayvan gördüm kaçtım. Babam yabani hayvanı avladı. Ben elimi yüzümü yıkadım. Kahvaltımı yaptım; babamın avladığı hayvanı yedik. Ben bulaşıkları yıkadım; keçileri güttüm. Sonra Anadolu leoparı çıktı ve ben koşmaya başladım. Anadolu leeoparı keçilerimizin birini yedi ve ben çok üzüldüm. Çünkü benim en sevdiğim keçimi yedi..." (Fatma Ceylan, Mustafa Onbaşı İÖO öğrencisi)

 

"Bir gün Çatalhöyük'te yaşıyordum. Eski zamanlardaki gibiydi o gün. Eski zamanlarda olduğu için teknoloji çok gelişmemişti. Ama yine de hayat devam ediyordu. Evler yan yana çok bitişikti. Galiba insanlar dışarıdaki hayvanlardan çok korktukları için dışarıya çıkamıyorlardı ve kapıları da yoktu zaten. Nereden çıkıyorduk diye merak mı ediyorsunuz? Etmeyin çünkü biz insanlar bacadan bir merdiven uzatarak çıkıyorduk..." (Cansu Aşık, Çetinkaya İlköğretim Okulu öğrencisi)

Birgün, 27.12.2006

KOLEKSİYON DEPODA BULUNDU

 

Koleksiyoner doktor Kazım Ertürk'ün evinden hizmetçisi gasp edilerek çalınan 1000 adet eser bir depoda bulundu. Eserler arasında çeşitli nişan ve tuğralar da bulunuyor. Doktor Kazım Ertürk'ün evine 18 Ekim günü çiçekçi kılığında gelen 3 kişi, hizmetçiyi silah tehdidiyle etkisiz hale getirerek, soygunu gerçekleştirmişti. Polis, 2 aylık takibin sonucunda gasp olayını gerçekleştiren 13 kişinin kimliklerini tespit etti. Bu kişilere ait Balat'taki işyerine yapılan baskında depoda evden çalınan eserler bulundu. Gözaltına alınan 13 kişiden altısı tutuklanarak cezaevine konurken, eserlerin Ertürk'e teslim edileceği öğrenildi.

Sabah, Haber: Rıdvan Tezel, 26.12.2006

MEKKE'DEKİ OSMANLI İZLERİ MÜZEDE KALDI

 

Yavuz Sultan Selim'in halifeliği devralmasından sonra kutsal topraklara hükmeden Osmanlı Devleti, bu beldelere damgasını vurdu.

 

Ancak Ecyad Kalesi'nin yıkılmasından sonra Mescid-i Haram'daki revaklar dışında Mekke'de Osmanlı izlerini taşıyan eser kalmadı. Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevi'ye ait eserlerin sergilendiği Kabe Müzesi'nde Osmanlı Devleti'nin ağırlığı açıkça hissediliyor. Müzedeki en görkemli eserler; Kabe'nin merdiveni. Kanuni Sultan Süleyman dönemine ait minber başlığı, Sultan Murad tarafından yaptırılan Hacerülesved mahfazası, Abdülmecid döneminde yapılan Kabe'nin ahşap sandukası, Üçüncü Murad tarafından yapılan Mescid-i Nebevi minberinin kapısı da dikkat çeken eserler arasında.




Müzedeki en görkemli eserlerden biri Kabe'nin merdiveni


En çarpıcı eserler ise Hazreti Peygamber'e tanıklık etmiş bir ağaç kütük ile Hz. Osman döneminde çoğaltılmasına başlanan Kur'an-ı Kerim'in nüshalarından biri. 14. asrın sonlarına kadar kullanılan ilk zemzem kuyusu ve Kabe'nin iç örtüsünün dokunduğu ilk dokuma tezgahı da ilgi görüyor. Müzede ayrıca şu eserler yer alıyor: Kral Abdülaziz tarafından yapılan Hicri 1363 tarihli Kabe kapısı, Faht bin Abdülaziz tarafından yapılan Makam-ı İbrahim mahfazası.

 

Mekke'de Osmanlı'nın çok önem verdiği bazı eserler ise yıkılmış. Bunlardan biri Hz. Peygamber'in 28 yıl kaldığı Hz. Hatice'nin evi. Burası Kanuni Sultan Süleyman döneminde üzerine bir kubbe ve içerisine iki yüksek mihrap konularak mescide dönüştürülmüş. Hz. Fatıma'nın doğduğu yer kafes içine alınarak belirgin hale getirilmiş. Ancak 1993 yılında burası yıkılarak Mescid-i Haram'a dahil edilmiş. İslamiyet'in doğduğu ev olan Darülerkam da aynı kaderi paylaşıyor. Üçüncü Murad tarafından restore edilerek mescit haline getirilen bu ev 1955'te yıkılmış.

 

Hz. Peygamber, miras yoluyla kendi hissesine düşen doğduğu ev üzerinde Medine'ye hicret ettikten sonra bir hak talep etmedi. Mekke'ye geldiği zaman da bu evi kullanmadı. Abbasi halifelerinden Mehdi-Billah'ın eşi Hayzüran tarafından ev tamir edilerek mescit haline getirildi. Osmanlı Sultanı II. Mustafa, burada Ramazan'ın 27. gecesinde mevlit törenleri düzenlenmesini emretmişti. Bugün Mina ve Aziziye'ye giden tünelin girişine yakın yerde bulunan ev, Mekke Kütüphanesi olarak hizmet veriyor. Osmanlı, Hz. Hatice'nin medfun bulunduğu Cennetü'l Mualla'ya da itina göstermişti. Hz. Hatice'nin bulunduğu yere bir türbe yaptırmış ve bir türbedar atamıştı. Ancak Osmanlı'dan sonra bu türbe de yıkıldı.

Zaman, Haber: Hamit Karalı - Kazım Canlan, 26.12.2006

KANALİZASYON KAZISINDA TARİHİ MEZAR BULUNDU

 

Aydın'da, Belediye’nin kanalizasyon çalışmaları sırasında, 3 bin yıllık olduğu tahmin edilen mezar bulundu. Aydın Müze Müdürü Emin Yener, yaptığı açıklamada, Aydın Belediyesi'nin, Anıtlar Yüksek Kurulu izni ve Aydın Müzesi denetiminde, sit alanı olan Köprülü Mahallesi'nde kanalizasyon çalışması yaptığını söyledi.


Yener, iş makineleri tarafından yapılan çalışma sırasında, tarihi bir yapıya rastlandığını belirterek, ''Tarihi yapıda çalışma yapmak üzere, arkeologlardan bir ekip oluşturduk. Kazılarda, 'dramos' adı verilen bir girişi olan, kare planlı bir oda mezarı ortaya çıkarıldı. Mezarda pişmiş toprak kandiller ve koku şişeleri bulundu'' dedi.


Mezarın, tahmini olarak, Hellenistik döneme ait ve 3 bin yıllık olduğunu ifade eden Yener, kesin tarihin mezar içinde yapılan çalışmalar sonunda öğrenilebileceğini belirtti. Bulunan mezara daha önce bir kez girildiğinin ve yağmalandığının tespit edildiğini açıklayan Yener, kanalizasyon çalışmalarının ardından Anıtlar Kurulu'nun vereceği karara göre mezarın ya kapatılacağını ya da açık bırakılacağını söyledi.


Yener, Aydın il merkezinin kuzey kısımlarının, Tralleis Antik Kenti'nin nekropol (mezarlık) alanı olduğunu ve bu bölgede çok sayıda mezar bulunduğunu vurguladı. Köprülü Mahallesi'nde, daha önce de Belediye’nin alt yapı çalışmaları sırasında bir mezar ortaya çıkarılmıştı.

Aydın Denge, 26.12.2006

SABETAY SEVİ ADINA MÜZE KURULUYOR

 

İZTO, kente turist çekmek için Satebaycıların lideri, İzmir doğumlu Sabetay Sevi adına müze kurmaya hazırlanıyor. Müzenin yeri olarak da Kemeraltı'ndaki eski Portekiz Sinagogu düşünülüyor.





Sabetay Sevi adına müze kurma düşüncesi, İZTO'nun 2007 yılında yapacağı faaliyetlere temel teşkil edecek olan Yönetim Kurulu Çalışma Programı'nda önemli bir madde olarak yeralıyor. Rapordaki konu ile ilgili madde aynen şöyle: "Sabetay Sevi, Musevilikte önemli yer tutan bir kişiliktir ve İzmir'de yaşamıştır. Hatta Sabetaycılık, Museviliğin bir kolu olarak varlığını sürdürmüştür. İzmir tarihinde önemli yeri olan olay ve kişiler kent belleğinin bir parçasıdır. Bu nedenle Sabetay Sevi'nin Musevi tarihindeki rolünü ortaya koyabilecek ve çeşitli eski eserlerin de yeralacağı bir müze kurulması, müzenin eski bir sinagog veya eski bir binada yapılması düşünülmektedir."


İZTO Meclis üyelerine birkaç gün önce gönderilen 600 sayfaya yakın program, çarşamba günü yapılacak olan yılın son İZTO meclis toplantısında oylanacak. Ticaret Odası'nın 2007 yılı bütçe planının da yeraldığı bu rapor, söz konusu toplantıda kabul edilirse, İZTO'nun yeni yıldaki faaliyet programı olacak. Söz konusu çalışma programında 150 bin YTL ödenek planlanan Sabetay Sevi Müzesi'nin, tarihi Kemeraltı Çarşısı'ndaki eski Portekiz Sinagogu'nda kurulması düşünülüyor.

Sabetay Sevi Kimdir:

1626'da İzmir'de yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Din adamı olarak yetiştirilen Sabetay Sevi, 39'uncu yaşının eşiğinde yoğun bir mistisizme saplandı. Toplumu kurtarabilecek ilahi bir güce sahip olduğunu söylemeye başladı ve 31 Mayıs 1665 tarihinde Mesih olduğunu ilan etti. Yahudi inancına göre Mesih (kurtarıcı), kendilerine bugünkü İsrail topraklarında bağımsız bir devlet kuracak ve dünyanın dört bir yayına dağılmış olan Yahudiler'i bir araya toplayacaktır. Sabetay Sevi, haham olarak sinagoglarda ateşli konuşmalar yaptı ve taraftarlarının sayısını her gün arttırdı. Avrupa'dan Yemen'e, Kuzey Afrika'dan Anadolu'ya kadar geniş bir coğrafyada yaşayan insanlar arasında dalgalanmalar, kaynaşmalar oldu. Bunun sonucunda heyecan kasırgası ile Yahudiliğin resmi tutumundan ayrı, yeni ve radikal bir akım doğdu.

Müslümanlığı seçtiğini bildirince hayatı bağışlandı. Hatta Edirne Sarayı'na Kapıcıbaşı tayin edildi ve maaşa bağlandı. Sabetay'ın müslüman oluşu müritleri arasında bir dalgalanmaya neden oldu. Bazıları onu izlemekten vazgeçerken bazıları da bunu 'mesih'in' anlamını henüz bilemedikleri bir hareketi olarak yorumlayıp ona sadık kaldı. Zaten bir süre sonra sabetay da çevresine bunun bir oyun olduğu mesajını yaydı. Bunun üzerine müritler tıpkı onun yaptığı gibi yahudilik'ten çıkarak müslümanlığı kabul etmeye başladılar. Bu tarihten sonra da 'avdeti' ya da 'dönme' olarak adlandırıldılar. Edirne sarayı'nda yedi yıl kalan Sabetay bir süre sonra padişah IV. Mehmed'in takdirini kazandı. Zaman zaman İstanbul ve Selanik'e bile gidebiliyordu. Bu ziyaretlerinde sinagoglara gitmesi ve müritleriyle beraber yahudi ayinlerine katılması, bir süre sonra şikayet konusu oldu. padişah'ın emriyle arnavutluk'ta bulunan Ülgün'e sürgün edildi ve 17 Eylül 1676 tarihinde burada öldü.

Sabetay, Gelibolu'da eski limanın yanı başındaki kaleye kapatılırken müritleri de peşinden gitti. Zaten onun kellesinin vurulması yerine hapis cezasına çarptırılmasını, 'bir mucize daha gerçekleşti' şeklinde yorumluyorlardı. Sabetay'ın hapsedildiği kale, kısa süre de dünyanın dört bir yanından gelen ipek halılar ve atlas kumaşlar gibi hediyelerle onun sarayı haline geldi. Bir süre sonra Gelibolu'daki kale Sabetaycılar arasında 'Migdal Oz' yani 'Kudret Kulesi' olarak anılmaya başlandı. Bu isim biraz da Sabetay'ın buradan müritlerine yazdığı bir mektuptan dolayı verilmişti. Zira bu mektupta Satebay, içinde bulunduğu sıkıntılı durumdan kurtulup tam bir aydınlanmaya girdiğini belirterek, "Tanrı'nın adı bir kudret kulesidir; ona sığınanlar kurtulacaktır" diyordu. Ama yapılan şikayetler üzerine IV. Mehmed Sabetay'ın Edirne'ye getirilmesini emretti. Edirne'de Padişah'ın da paravan arkasından izlediği bir sorgudan geçirilen Sabetay'a iki seçenek sunuldu. Karşısına bir okçu yerleştirilen Sabetay'a, "Peygamber olduğunda ısrarlıysan sana ok attıracağız. Mucizeni göster de kurtul. Yok ısrarlı değilsen o zaman ceza olarak Müslüman olacaksın" denildi.

Sabetay ölmesine rağmen müritleri ona sadık kaldılar. Zira Mesih'lerinin bir gün geri geleceğine inanıyorlardı. Bu nedenle onun tavsiyelerine uyarak toplum içinde Müslüman kimlikleriyle yaşayıp gizli gizli Yahudi inançlarını sürdürmeye başladılar. Diğer Yahudiler onları Müslüman olarak kabul ettiklerinden cemaatlerinden ayrı tuttular. Sabetaycılar aradan 300 yıldan fazla bir süre geçmesine ve Yakubiler, Kapaniler ve Karakaşlar gibi gruplara bölünmelerine karşın Sabetay'ın en önemli tavsiyesine uyarak inanışları ve yaşayışlarıyla ilgili olarak dışarıya hiç bilgi sızdırmadılar. Zaten inançlarının en temel kuralı da bu gizlilikti. Onlar hakkında yazılmış onlarca kitaba ve yapılan çeşitli spekülasyonlara rağmen 300 yıldır Sabetaycılığın sürdüğünü kanıtlayan tek bir belge bile bulunamaması, belki de inançlarının yegane kanıtı.

Haber Ekspres, 26.12.2006

DEMRE'DE BULUNAN LAHİTLER MYRA ÖREN YERİNE TAŞINACAK

 

Antalya'nın Demre İlçesi'nde Devlet Su İşleri (DSİ) ekiplerinin çalışmaları sırasında bulunan Likya ve Roma dönemlerine ait altı lahit, yerinde açılmasının ardından acilen Myra ören yerine taşınacak.

 

Bir ay önce DSİ ekiplerince Demre çayında sürdürülen çalışmalar sırasında bulunan ve çevresinde güvenlik tedbiri alınan biri Likya, 5'i Roma dönemine ait 6 lahitin durumu ile ilgili bilgi sorulan Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan görüş geldi. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın durumu Antalya Anıtlar Kurulu Müdürlüğü'ne ilettiği ve kurulun, mezarların yerinde açılmasına ve açıldıktan sonra acilen Myra ören yerine taşınmasına karar verdiği öğrenildi.

 

Yetkililer, çalışmaların kısa sürede başlayacağını bildirdiler. Demre Çayı yatağında DSİ Bölge Müdürlüğü ekiplerince ortaya çıkarılan 6 lahitin, dere yatağında olması nedeniyle ilk yağışlarda yok olabileceği belirtilerek, önlem alınması amacıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı'na yazı yazılmıştı.

Turizm Gazetesi, 26.12.2006

TARİHİ CAMİ RESTORE EDİLDİ

 

Konya'nın Hüyük İlçesi'ne bağlı Çavuş beldesinde bulunan, ahşap mimarisi ile Beyşehir'deki tarihi Eşrefoğlu Camii'ne benzeyen Merkez Camii'nin restore edildiği bildirildi.

 

Çavuş Belediye Başkanı Mehmet Çiğdem, Anadolu Selçukluları'ndan kalma bir ibadethane olan tarihi Merkez Camii'nin, ahşap mimarisinin Eşrefoğlu Camii ile benzerlik taşıdığını söyledi.

Anadolu Selçuklu mimarisi ile Selçuklular döneminde yapılan ve daha sonra Tavacı Mehmet Paşa tarafından tamir ettirildiği için onun ismiyle de anılan tarihi caminin toprak olan damının Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından çatıya çevrildiğini belirten Çiğdem, şunları kaydetti:

''Yapılan restore ile duvar üzerinde kaybolmaya yüz tutan işleme ve motifler yeniden canlandırıldı. Caminin pencereleri küçültüldü. Ezanlık biraz daha büyütüldü ve pencerenin üst tarafındaki Sultan Abdülhamid döneminde yapılmış olan işlemeler de orijinal haliyle ortaya çıkarıldı.''

Tarihi önemi nedeniyle Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından restorasyon projesi hazırlanan ibadethanenin aslına uygun olarak yeniden restore edildiğini belirten Çiğdem, ''Halen koruma altında bulunan tarihi camimizde daha önce ahşap üzerindeki boyalar ile yapı dökülmeye başlamıştı. İhale sonrası başlatılan restorasyon çalışmaları ile bu sorunlar giderildi ve tarihi özelliğini yitirmek üzere olan tarihi mirasımız kurtarıldı'' dedi.

Konya Hakimiyet, 26.12.2006

ABRAHAM PAŞA KÖŞKÜ YENİ YÜZÜYLE HİZMETTE

 

Beykoz Korusu içindeki Abraham Paşa Köşkü, sosyal tesis olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nce yeniden düzenlenerek hizmete açıldı. Padişah 2. Abdülhamid'in kalfalarından Abraham Paşa'ya ait olan ancak 5 yıldır metruk halde bulunan köşk, Büyükşehir Belediyesi'nce sosyal tesis olarak kullanılmak üzere yeniden düzenlendi. İstanbullular'ın düğün, nişan, toplantı gibi her türlü sosyal organizasyonu yapabileceği tesisin bin 200 sandalye kapasitesi bulunuyor.

Sabah, 25.12.2006

TARİH GÜN YÜZÜNE ÇIKIYOR

 

Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt, yurt genelindeki cami ve mescitlerden getirttikleri tarihi değeri olan binlerce el dokuması halı ve kilimi günyüzüne çıkardıklarını belirtti. Vakıf Medeniyet Yılı olarak ilan edilen 2006'da "vakıf" kavramının daha iyi anlaşılması ve gelecek kuşaklar tarafından da tanınması amacıyla öğrencilere yönelik kompozisyon, resim yarışmaları ve geziler düzenlediklerini anımsatan Beyazıt, faaliyetlerini teşvik için Medeni Kanun'a göre kurulan 4 bin 450 vakfın projelerinin ödüllendirildiğini söyledi.

Beyazıt, 2006'da çalınarak yurt dışına çıkarılan vakıf eserlerinin geri getirilmesi, tarihi eser kaçakçılığının önüne geçilmesi; cami, mescit ve depolarda çürüyen vakıf teberrukat eşyalarının kazanılması amacıyla yoğun çaba gösterdiklerini belirtti. Bu çalışmalar çerçevesinde, İngiltere'den, Fransa ve İsviçre'ye kadar birçok ülkeden onlarca tarihi eseri Türkiye'ye geri kazandırdıklarını bildiren Beyazıt, yıl içinde sadece İstanbul'da düzenlenen 3 ayrı operasyonda toplam 254 tarihi esere el koyduklarını kaydetti.

Beyazıt, yurt genelindeki cami ve mescitlerde bulunan 20 bin halı ile 10 bin kilimi Ankara'ya getirttiklerini ifade ederek, bunların içinden 2 bin 641 tarihi el dokuması halı, 2 bin 643 kilim ile 8 bin 800 etnografik eserin günyüzüne çıkarıldığını kaydetti.

 

Halı, kilim, alem, şamdan, el yazması kitaplar, çini ve pano gibi tarihi vakıf teberrukat eşyalarının hırsızlığa karşı korunması, yerli ve yabancı araştırmacıların, turistlerin istifadesine sunulmasını arzu ettiklerini dile getiren Beyazıt, bu amaçla 2007 yılında İstanbul, Ankara, Tokat, Gaziantep ve Erzurum'un da aralarında bulunduğu 12 ilde müze açacaklarını bildirdi. Beyazıt, genel müdürlüğe ait abide eserlerin müze olarak kullanılması için başlatılan restorasyon çalışmalarının tamamlanmak üzere olduğuna işaret etti.


Öte yandan, tarihi eserlerin çalınmasının önüne geçmek amacıyla tarihi camilerin kameralı güvenlik sistemleriyle donatıldığını belirten Beyazıt, eserlerin aynı zamanda sigortalattırıldığını söyledi.


Tahrip olmuş eski eserlerin geri kazanılması amacıyla da bir "Eski Eser Hastanesi" kuracaklarını belirtti.

Vakıflarla ilgili çeşitli dillerdeki 12 milyon antika belgeyi de Türkçe'ye çevirerek bilgisayar ortamına koyduklarını dile getiren Beyazıt, "Bu sayede dünyadaki tüm araştırmacılar internet üzerinden bu belgelere kolaylıkla ulaşabilecekler" dedi.


Beyazıt, önceki yıllarda İstanbul Atik Valide Sultan Camisi'nden çalınan ancak daha sonra Paris'te bulunarak yurda geri getirilen tarihi çinilerden oluşan panoyu da gazetecilere gösterdi.
Beyazıt, "paha biçilemeyecek değerdeki" panonun da vakıf müzelerinde sergileneceğini belirtti.

Yusuf Beyazıt, genel müdürlük olarak en önemli işlerinden birin de atıl durumdaki tarihi eserleri restore ettirerek ayağa kaldırmak olduğunu söyledi. 2006'da bin 111 abide eseri restore ettirerek kullanıma açtıklarını hatırlatan Beyazıt, 750 abide eserin restorasyonun devam ettiğini, yeni yılda da 750 eseri daha onaracaklarını vurguladı. Beyazıt, 2007'de 2007'nci eseri törenle açacaklarını vurguladı.


Beyazıt, "Bu faaliyetler için devlet bütçesinden 1 kuruş dahi kullanmadık. Tüm yatırımlarımızı malını mülkünü kutsal bir amacı vakfedip ebediyete intikal eden vakıf ecdadımız sayesinde yapıyoruz" diye konuştu.

Haber Ekspres, 25.12.2006

MISIR PİRAMİTLERİNİN 5 BİN YILLIK SIRRINI ROBOTLAR ÇÖZECEK

 

Tüm bilim otoriteleri tarafından dünyanın en gizemli yapısı olarak değerlendirilen, kimi çevreler tarafından uzaylıların yaptığı iddia edilen Mısır piramitleri mercek altına alındı.

 

iRobot adlı firma tarafından yapılan ve dünyaca ünlü National Georgraphic dergisinin de katkıda bulunduğu Pyramid Rover adlı minik robot, Piramitler içinde 164 metreyle en yüksek ve en büyük olan Keops'un tabanında bir gizli oda tespit etti. Uzaktan kumanda ile kontrol edilen ve önündeki kamera ile dışarıdaki uzmanlara anında görüntü aktarabilen minik robot MÖ 2500-3000 yılları arasında yapıldığı sanılan gizemli yapının tabanında bir kapı keşfetti.




Bilim adamları uzun süre kapının gerisinde ne olduğunu tartıştıktan sonra Mısır hükümetinin de izniyle kapıda küçük bir delik açılarak robotun arkasına indirilmesi kararı alındı. Uzmanlar nefeslerini tutarak minik robotun delikten sıyrılıp geçişini izlediler. Ancak 64 metre sonra robot bu kez daha görkemli ve bronzla kaplı bir başka kapıya ulaştı. Mısır Antik Eserler Kurulu Başkanı Zahi Hawass'a göre kapı, adına piramit yapılan büyük firavun Keops tarafından özel olarak yapılmış gizli bir odaya açılıyor. Piramidin yapılış planları ve o dönemde bu bölgede yaşayan eski Mısır uygarlığına ilişkin papirüs belgeler burada saklanıyor. Ancak Mısır hükümeti, kapının zarar görmesini istemediği için uzmanlar şimdi farklı bir yoldan gizemli odaya girmenin yollarını arıyor.

Piramitlerin en büyüğü Keops
* Keops en büyüğü 12 ton ağırlığında tam 2.5 milyon taş bloktan oluşur.
* Günde 10 blok yerleştirilmesi durumunda yapımı 664 yıl sürerdi.
* Yüksekliği (164 m.) 1 milyarla çarpıldığında dünya ile güneş arasındaki uzaklığı verir.
* Gize'deki üç piramit (Keops, Kefren, Mikerinos) bir Pisagor üçgeni olacak şekilde dizilir. Birbirlerine oranları 3:4:5'tir.
* Keops'un tabanının yüzeyi Pi sayısı ile orantılıdır.
* Keops ile dünyanın merkezine uzaklık, Kuzey Kutbu'yla arasındaki uzaklığa ve Kuzey Kutbu ile dünyanın merkezi arasındaki uzaklığa eşittir.
* Piramit hangi firavun için yapıldıysa onun mezarına yılda 2 kez güneş girer. Bu günler firavunun doğduğu ve tahta çıktığı günlerdir.

Vatan, 25.12.2006

DOLMABAHÇE'DE HALI SERGİSİ

 

Dolmabahçe Sarayı’nın açılışının 150. yıl dönümü nedeniyle düzenlenen “Dolmabahçe Sarayı 150. Yıl Kutlama Etkinlikleri”, “Düğümün Son Halkası: Osmanlı Saray Halıları” isimli sergiyle tamamlanıyor. TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı’ndan yapılan açıklamada, 25 Aralıkta Dolmabahçe Sarayı Muayede Salonu’nda açılacak sergide, Dolmabahçe başta olmak üzere Osmanlı sarayları için özel olarak üretilen ve başka örneği bulunmayan 57 parça halının sergileneceği ifade edildi. Milli Saraylar Halı Koleksiyonu’nda yer alan seçkin örneklerin, tüm ihtişamları ve yaşanmışlıkları ile ilk kez sergilenecekleri belirtilen açıklamada, önceki yıllarda önemli bir kısmı Dolmabahçe Sarayı depolarında bulunan bu eserlerin, yapılan titiz çalışmanın ardından “150. Yıl Kutlama Etkinlikleri”nin bir parçası olarak bu sergi için özel olarak hazırlandığı bildirildi.
Türkiye Gazetesi, 24.12.2006

BAKANLIK, SALTANAT MÜHRÜNÜ ALMAK İÇİN SAVCILIĞA BAŞVURDU

 

Osmanlı'nın son padişahı Vahdeddin'e ait saltanat mührüyle ilgili tartışmalar bitmiyor. Topkapı Sarayı Müzesi Değer Takdir Komisyonu tarafından 140 bin YTL fiyat biçilen ve açık artırmayla satılacağı duyurulan mühür, itirazlar üzerine müzayededen çekildi.

 

Topkapı Sarayı Müdürü Prof. Dr. İlber Ortaylı'nın 'müzeye verilmeli' uyarısına rağmen mühür, sahibi antikacı Selden Emre'ye iade edildi. Ancak Kültür ve Turizm Bakanlığı olayın peşini bırakmadı. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü "mühr-i hümayun"u teslim etmeyenler hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu. Kurum, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'ndan "devlet malı niteliğindeki kültür varlığı saltanat mührünü Topkapı Sarayı'na iade etmeyen ilgililer hakkında cezai takibatın yapılmasını" istedi. Alınan bilgilere göre bakanlık, değeri ödenmek kaydıyla söz konusu kültür varlığının Topkapı Sarayı'na verilmesi talebini müzayede evine iletti. Ancak antikacı Selden Emre, 140 bin YTL'yi az buldu.

 

Portakal Sanat ve Kültür Evi'nin 17 Aralık 2006 tarihinde düzenlediği müzayedede "mühr-i hümayun"un satışa çıkarılacağını öğrenen Kültür ve Turizm Bakanlığı harekete geçti. 2863 sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'nun 23, 24 ve 25. maddelerine istinaden Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, mührün satıştan çekilmesi ve değeri ödenmek kaydıyla Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü'ne iade edilmesi talebini Portakal Sanat ve Kültür Evi'ne bildirdi. Bunun üzerine 'mühr-i hümayun' müzayededen geri çekilmişti. Talebin ardından eserin müze koleksiyonuna kazandırılması amacıyla Topkapı Sarayı Müzesi Müdürlüğü'nce bir "Değer Takdir Komisyonu" kuruldu ve komisyon eserin değerini 140 bin YTL olarak belirledi. Ancak bedeli az bulan antikacı Selden Emre bu fiyattan mührü satmaya razı olmadı ve mühr-i hümayun'u Raffi Portakal'dan geri alarak "Ben daha yüksek fiyattan başkalarına satarım." dedi.

 

Mührün Topkapı Sarayı yerine sahibine iade edilmesi üzerine bakanlık, ilgililer hakkında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulundu. Bakanlık, kültür varlığı olan 'mühr-i hümayun'un değerini tespite ve satın almaya yetkili olduğunu kaydetti. Bakanlık mühür için de izlenen prosedürü şöyle anlattı: "Korunması gerekli taşınır kültür ve tabiat varlıkları tasnifi, tescili ve müzelere alınmaları hakkında yönetmelik hükümleri doğrultusunda eserin değer takdirinin yapılması için ilgili müze müdürlüğü tarafından değer takdir komisyonu kurulup eserin değer tespiti yapılır. Daha sonra bakanlığımız bütçesinden takdir edilen değer üzerinden bedelin karşılanması için ilgili müze müdürlüğüne ödenek aktarılır ve söz konusu eser müze müdürlüğünce alınır." Kültür ve Turizm Bakanlığı "Mührün sahibi kimdir?" sorusuna da şu cevabı verdi: "Sultan Vahdeddin'e ait saltanat mühürü, müzayedede satışa çıkarılmak üzere Portakal Sanat ve Kültür Evi'ne R. Selden Emre tarafından verilmiştir."

 

Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç, İstanbul'da mührü almak için Raffi Portakal ile yüz yüze görüşmüş. Bu arada daha önce Paris'teki bir müzayedede Sultan Abdülhamid'in mührünü alarak Topkapı Sarayı'na hibe eden işadamı Zeynel Abidin Erdem'in Vahdeddin'inkini de satın alarak Topkapı Sarayı Müzesi'ne bağışlaması hususunda Erdem, Portakal ve Bakan Koç mutabakata varmıştı.

Zaman, Haber: İbrahim Balta, 24.12.2006

ALLIANOI'YE İKİNCİ KORUMA KALKANI

 

Yortanlı Barajı projesi nedeniyle sular altında kalacak olan Bergama'daki Allianoi antik kenti, termal turizm alanı oluyor. 2001'de antik kent, birinci derece SİT alanı ilan edilmişti. Devlet Su İşleri İzmir Bölge Müdürlüğü, kenti SİT kapsamından çıkarmak amacıyla hukuki süreç başlattı. DSİ bir yandan bölgede su tutmaya başlarken, bir yandan da 'Başbakanlı açılış' için duyuru yaptı. Ancak bu kez yeni bir Bakanlar Kurulu kararnamesi, 16 Aralık'ta yürürlüğe girdi. Kararnameye göre, Bergama'daki Allianoi ile Soma'daki Menteşe alanları, 'Termal Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişim Bölgesi' ilan edildi.

Akşam, 24.12.2006

SURİYE'DEKİ SÜLEYMAN ŞAH TÜRBESİ'NE 4,5 MİLYON YTL ÖDENEK

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, Türkiye sınırları dışındaki en önemli tarihi değerlerden biri olan Süleyman Şah Türbesi'ni restore etmek için harekete geçiyor.

 

Suriye'de Türk askerleri tarafından korunan ve Türk bayrağının dalgalandığı Caber Kalesi'nde bulunan türbenin restorasyonuna önümüzdeki günlerde başlanacak. Restorasyon için 4,5 milyon YTL'lik bütçe ayrıldı.

 

Süleyman Şah, Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu Osman Bey'in büyükbabası olarak biliniyor. Anadolu'nun manevi fatihi sayılan Süleyman Şah, 1078 yılında ordusuyla Fırat'tan geçerken atıyla birlikte azgın sulara kapılarak şehit oldu. Kabri Suriye topraklarındaki Caber Kalesi'nde bulunuyor.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2007 bütçesinde türbenin onarımı için 4,5 milyon YTL ayırdı. Bakan Atilla Koç, hazırlanan proje çerçevesinde yılın ilk günlerinden itibaren çalışmalara başlayacakları müjdesini verdi. Suriye ile tahkimat projesine ilişkin protokolün imzalandığını belirten Koç, Türk tarafına ait inşaat çalışmalarına ilişkin temel kuralların belirlendiğini dile getirdi. Kültür Bakanlığı 2007 yılında yurtdışında bulunan 9 ayrı tarihi eserin restorasyonuna da başlayacak.

 

Bu çerçevedeki önemli restorasyon konusu, Moğolistan sınırları içinde bulunan Göktürk Abideleri. Türk tarihinin bilinen en eski yazılı belgeleri olma özelliğini taşıyan abidelerin bulunduğu bölgede, yeraltı araştırmaları ile yeni buluntulara ulaşan Türkiye, külliyenin yeniden inşa edilip 1300 yıl önceki durumunun canlandırılmasını amaçlıyor. Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi ile Moğolistan Eğitim ve Bilim Bakanlığı arasındaki anlaşma çerçevesinde devam eden araştırma çalışmaları, yerini restorasyon çalışmalarına bırakacak.

 

Bakanlık, 2007'de ayrıca Durres Sultan Fatih Camii-Arnavutluk, Razgrad Maktul İbrahim Paşa Camii-Bulgaristan, Köstendil Fatih Kanuni Camii-Bulgaristan, Dayı Sarayı Yeni Camii-Cezayir, Priştine Fatih Camii-Kosova, Prizren Sinan Paşa Camii-Kosova, Gülbaba Türbesi-Macaristan, Üsküp Mustafa Paşa Camii-Makedonya, Göktürk Abideleri-Moğolistan, Şam Süleymaniye Külliyesi-Suriye gibi tarihi eserlerin de restorasyonuna başlayacak.

Zaman, Haber: Habib Güler, 25.12.2006













17 - 23 Aralık 2006

DEŞTEPE HÖYÜĞÜ İMARA AÇILDI


Aydınlılar gözünüz aydın! Seçtiğiniz belediye yönetimi, günümüzden altı bin yıl önce ilk atalarınızın yaşadığı, Aydın kentinin ilk ortaya çıktığı "Deştepe Höyüğü" nü imara açtı. "Kalkolitik (maden) çağının" sonuna ve "Tunç Çağı'nın" başına doğru Aydın'da insanların ilk kez yerleştikleri, yörenin en eski höyüğünün yağmalanmasına başlandı. Aydın'da bazı zenginlere peşkeş çekilen Deştepe Höyüğü çevresinde yapımına başlanan villaların yıkımını önlemek amacıyla kalkan görevi görmesi için, bir de "Höyük Camisi" planlandı: Cami için bağış toplama kampanyası sürüyor.





İzmir 2. Koruma Kurulu, yaklaşık on yıl önce kent merkezine 1.5 kilometre uzaktaki bu höyüğü 1. derece arkeolojik SİT bölgesi ilan etmişti. Günümüzde kentin Kemer Mahallesi içine giren, şimdilerde Dedekuyusu denilen Deştepe Höyüğü, Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç 'un Aydın'da yeni kurduğu koruma kurulunun bir kararı ile 3. dereceye çevrildi. Bu değişiklikten yararlanan Aydın Belediyesi de yöreyi iskâna açtı. Höyük çevresinde mantar gibi lüks villalar yükselmeye başladı.

Deştepe Höyüğü halkı yüzlerce yıl sonra ikinci yerleşme yeri olarak bugünkü kente bitişik Tralleis antik kentine taşınmıştı. Bu kentten çıkan mimar Antemios, Miletoslu İsidoros ile birlikte İstanbul'daki görkemli Ayasofya Kilisesi'ni yapmışlardı. Kentlerinden böylesine önemli bir mimar çıkması ile övünen Aydınlılar, zeytin ağaçlarının çevrelediği höyüğün tam tepesine yüksek enerji hattının bir direğinin dikilmesine de seyirci kalmışlardı.

Burdur-Hacılar ve Konya-Çatalhöyük yerleşmelerini bulan İngiliz arkeolog James Mellaart , 90m. çapında ve 12m. yüksekliğinde, yörenin bu en eski höyüğünde ilk arkeolojik araştırmayı yapmış, sonrasında çeşitli Türk ve yabancı arkeologlar da incelemelerinin ardından bazı makaleler yayımlamışlardı.






Bazı Aydınlılar, hemşerileri ve milletvekilleri olan Bakan Koç'un arkasına sığınan belediyenin bazı zenginlerin höyük çevresinde villalar, olası engellemeye karşı da cami yapmasına izin verdiğini öne sürüyorlar. Belediyenin görkemli Deştepe Höyüğü'nü "deşip" "tepe tepe" kullanmasında Bakan Koç'un rolünün olmadığına inanmak istiyoruz. İnancımızın doğruluğu, ancak Kültür ve Turizm Bakanı Koç'un da Çevre ve Orman Bakanı Osman Pepe 'nin Acarkent'te yasadışılığı önlemesinde gösterdiği cesaretin benzerini uygulaması ile kanıtlayabilir düşüncesindeyiz. Aksi halde!

Cumhuriyet, Haber: Özgen Acar, 25.12.2006

ÇİZGİLERLE ANADOLU

 

Bugünlerde kitapçı raflarındaki yerini alan 'Anadolu'nun Eski Sakinleri' adlı kitap dizisi, üzerinde yaşadığımız toprakların tarihini, bugünün gençleri ve çocuklarıyla buluşturmayı amaçlıyor.





İnsanlığın yerküre üzerinde serüveninin başladığı zamanlardan bu yana, en önemli uğrak noktalarından biri oldu Anadolu. Kıtaların ve iklimlerin kesişme noktasındaki bu topraklar, binlerce yıl boyunca kendilerine yurt ve umut arayanların öykülerini biriktirdi. Dönemin dünyasına hükmeden büyük imparatorluklar kadar, adlarını bile bilemediğimiz nice kavim de konuk oldu Anadolu'ya. Maya Kitap'tan çıkan ve bugünlerde kitapçı raflarındaki yerini alan 'Anadolu'nun Eski Sakinleri' adlı kitap dizisi de bu bağlamda hazırlanan bir çalışma. Üzerinde yaşadığımız toprakların tarihini, bugünün gençleri ve çocuklarıyla buluşturmayı amaçlayan dizinin çizeri ve yazarı Behzat Taş'la konuştuk.

 

Anadolu'nun Eski Sakinleri üzerine bir çalışma yapma düşüncesi nasıl oluştu?

Tarihe ve arkeolojiye çocukluğumdan bu yana meraklıyım. Anadolu'nun antik çağları, Anadolu'da yaşamış uygarlıkların hikayeleri özel ilgi alanımdı. Bizden önce bu topraklarda yaşamış olanları hem bir okur, hem de bir çizer olarak hiç tanımadığımızı görüyordum. Okullarda basmakalıp öğretilen birkaç paragraf dışında tabii...

 

Bu diziye benzer bir çalışma daha önce yapılmış mıydı?

Hayır. Anadolu'nun Eski Sakinleri dizisi bir ilk. Bir set halinde karikatürlerle anlatılan bir proje Türkiye'de ilk kez gerçekleşiyor. Bu durumun zevkini ve sorumluluğunu aynı anda yaşıyoruz.

 

Tarihin anlatımında karikatürün etkisi konusunda neler söylemek istersiniz?

Kuşkusuz, karikatür, en sıkıcı konuları bile sevimli bir hale sokar. Kitapsever üzerinde katılımcı ve olumlu bir etki yaratır. Özellikle konu Anadolu'nun binlerce yıllık öyküleri olduğu için, son derece zevkli bir çalışma yapma olanağı sağladı. Hemen hemen hiç fotoğraf kullanmadan bütün çizimler elle yapıldı. Yer yer konuşma balonlarıyla destekleyerek takibi kolay ve sevimli bir sunum oluşturmayı hedefledim.

 

Peki bu çizimleri hazırlarken nasıl bir sıralama oluşturdunuz?

Öncelikle yalın bir dil kullanmaya çalıştım. Gereksiz ayrıntılara girmeden eski toplumlar hakkında merak ettiğimiz sorulara yanıtlar aradım. Gerek çocukların, gerekse konu hakkında bilgi sahibi olmayanların rahatlıkla anlayabileceği bir kronoloji çıkartmaya gayret ettim.

 

Bu kitaplarla öncelikle hangi yaş grubunu hedeflediniz?

Aslında ilköğretim çağını gözönüne alarak hazırlandık. Ancak toplumun geneli düşünüldüğünde daha büyük yaş gruplarındaki öğrencilerin ve tabii anne babaların da ilgisini ilgisini çekeceğini tahmin ediyorum. Çünkü Anadolu'nun Eski Sakinleri'yle tanışmak herkesi heyecanlandıracaktır.

Bugün, Haber: Erdal Doğan, 23.12.2006

HÜYÜK'TE TARİHİ CAMİ RESTORE EDİLDİ

 

Konya'da Hüyük’e bağlı Çavuş beldesinde bulunan, ahşap mimarisi ile Beyşehir'deki tarihi Eşrefoğlu Camii'ne benzeyen Merkez Camii'nin restore edildiği bildirildi. Çavuş Belediye Başkanı Mehmet Çiğdem, Anadolu Selçukluları'ndan kalma bir ibadethane olan tarihi Merkez Camii'nin, ahşap mimarisinin Eşrefoğlu Camii ile benzerlik taşıdığını söyledi. Anadolu Selçuklu mimarisi ile Selçuklular döneminde yapılan ve daha sonra Tavacı Mehmet Paşa tarafından tamir ettirildiği için onun ismiyle de anılan tarihi caminin toprak olan damının Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından çatıya çevrildiğini belirten Çiğdem, şunları kaydetti: ''Yapılan restore ile duvar üzerinde kaybolmaya yüz tutan işleme ve motifler yeniden canlandırıldı. Caminin pencereleri küçültüldü. Ezanlık biraz daha büyütüldü ve pencerenin üst tarafındaki Sultan Abdülhamit döneminde yapılmış olan işlemeler de orijinal haliyle ortaya çıkarıldı.''


Tarihi önemi nedeniyle Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından restorasyon projesi hazırlanan ibadethanenin aslına uygun olarak yeniden restore edildiğini belirten Çiğdem, ''Halen koruma altında bulunan tarihi camimizde daha önce ahşap üzerindeki boyalar ile yapı dökülmeye başlamıştı. İhale sonrası başlatılan restorasyon çalışmaları ile bu sorunlar giderildi ve tarihi özelliğini yitirmek üzere olan tarihi mirasımız kurtarıldı'' dedi.

Merhaba Gazetesi, 23.12.2006

İZMİR ARKEOLOJİ MÜZESİ'NDE SKANDAL

 

İzmir Valiliği, İzmir Arkeoloji Müzesi'nin eski müdür yardımcısı Mustafa Kulkul hakkında tarihi eser kaçakçılığından suç duyurusu yaptı. "Deniz Atı" broşunun sahte olduğunun anlaşılmasıyla Uşak Arkeoloji Müzesi'nde patlayan tarihi eser kaçakçılığı skandalına İzmir Arkeoloji Müzesi de eklendi. İzmir Arkeoloji Müzesi'nin eski müdür yardımcısı Mustafa Kulkul tarihi eser kaçakçılığıyla suçlanıyor. Kulkul'un İzmir Ticaret Odası'na tarihi eser sattığı ve paranın kendi kişisel hesabına yatırıldığı belirlendi. 31 Ocak 2006'da müzedeki makam odasında aralarında Arkeoloji Müzesi'nin bahçesinden toplanmış parçaların da yer aldığı 600 kayıtsız eser bulunan Kulkul, bunları "koleksiyoner" sıfatlı İzmir Ticaret Odası'na satılacağı için muhafaza ettiğini söylemiş ve sadece para cezasıalmıştı. Kulkul ile olayda sorumluluğu bulunan arkeolog Suzan Özyiğit'in dosyası kapanmıştı. Kulkul da emekliye ayrılmıştı. Ancak İzmir Ticaret Odası önceki gün İzmir İl Kültür Müdürlüğü'ne eserlerin kendileriyle bir ilişkisi olmadığını bildirince Müdürlük harekete geçti. Konunun kendisine aktarılmasının ardından İzmir Valisi Oğuz Kaan Köksal da "tarihi eser kaçakçılığı" gerekçesiyle İzmir Cumhuriyet Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulundu. Şimdi eski müdür yardımcısı Kulkul ve arkeolog Özyiğit, tarihi eser kaçakçılığı iddiasıyla karşı karşıya. Kulkul ve Özyiğit "tarihi eser kaçakçılığından" 10 yıl hapis cezasıyla yargılanabilir. Kulkul'un daha önce de İzmir Arkeoloji Müzesi Müdür Yardımcısı sıfatıyla İzmir Ticaret Odası'na 292 adet sikke sattığı ve 5 bin YTL'nin kendi kişisel hesabına yattığı ortaya çıktı. Kulkul, sikkeleri bir başkasının sattığını ancak paranın neden kişisel hesabına yatırıldığını bilmediğini söyledi. Öte yandan Mustafa Kulkul'un müdür yardımcılığı yaptığı dönemde bir müfettiş soruşturması sırasında, odasında Bizans, Roma Pers ve Hellenistik döneme ait 600 parça tarihi eser bulundu. Kulkul "Eserler Ticaret Odasına satılacaktı" derken, oda yetkilileri iddiayı yalanladı.

Sabah, Haber: Elif Korap, 23.12.2006

ÇİFTE MİNARE'DE YAPILAŞMA OLMAMALI

 

Çifte Minareli Medrese'nin hemen yanıbaşına Erzurum Büyükşehir Belediyesi'nce yaptırılan 38 dükkân inşaatına bilirkişi karşı çıktı.


Dava konusu olan inşaatla ilgili incelemelerini tamamlayarak rapor hazırlayan yüksek mimar Yrd. Doç. Dr. Yüksel Turcan, sanat tarihçisi Yrd. Doç. Dr. Turgay Yazar ile şehir plancısı Mehmet Öztürk'ten oluşan bilirkişi heyeti, yapılaşmanın tarihsel dokuya zarar vereceğini açıkladı. İnşaatla ilgili daha önce yürütmeyi durdurma kararı veren Erzurum 2. İdare Mahkemesi'nde görülen dava için inceleme yapan bilirkişilerin raporunda, "Ticari mekânların tarihi dokuya uygun olacağı görüşü yanlış. Medrese çevresinde yapılaşmaya izin verilmemeli" denildi.

Radikal, Fotoğraf: Cem Bakırcı, 23.12.2006

ÇIĞLIĞI HİÇ BİTMİYOR

 

Norveçli ressam Edvard Munch'un Çığlık' adlı tablosunun 'onarılamaz' durumda olduğu anlaşıldı. Müzenin restoratörlerinden Anne Milnes, Norveç'teki TV-2'ye yaptığı açıklamada, resimler 'üzerinde çalışılması olanaksız hasarların yer aldığı'nı söyledi. Eser, 2004 yılı yazsonunda, yine Munch'a ait 'Madonna' adlı bir dışavurumcu figüratif tablo ile birlikte, ülkenin başkenti Oslo'da yer aldığı Edvard Munch Müzesi'nden hırsızlarca çalındıktan sonra, geçen haftalarda bulunmuş, ancak yapıtların üzerinde kimi delik ve yırtıklar olduğu anlaşılmıştı. Sanatçının 'Frieze of Life' adlı yapıt serisine dahil olan 'Madonna' ve 'Çığlık' tabloları, sanatçının ölüm, anksiyete ve aşkı bir araya getirdiği yapıtları arasında gösteriliyordu.

Birgün, 22.12.2006

BİR İSTANBUL AYIBI

 

“Bi hamdillah bu cayi hurrem abad / Hezaren sa’yile çün buldu itmam / Bu ali menzile dinildi tarih / Ki yüzü suyidir şehrin bu hamam.” (Bu güzel yüzü bol olan yer için hamdolsun / Uzun -yaz dönemi sonunda- emek ile tamamlandı /Bu yüce yere tarihte denildi ki / Bu hamam şehrin yüzü suyu övünç kaynağıdır.)

Bir zamanlar kapısında bu dörtlüğün yazdığı, özellikle Balat'taki Yahudi halkı tarafından kullanılan ve bir Mimar Sinan eseri olan Ayakapı Hamamı, şimdilerde bir kereste deposu olarak çöküş yolunda. İstanbul ise Avrupa’nın kültür başkenti olma yolunda.

Kitabesine göre 1582 tarihli bu hamam, 3. Murad’ın annesi Nurbanu Sultan tarafından Mimar Sinan’a yaptırıldı. Unkapanı- Balat hattındaki Ayakapı’da Abdülezel Paşa Caddesi üzerinde bulunan hamam, Valide Sultan, Yeni Kapı veya Havuzlu Hamam olarak da biliniyor.




Tarihi kaynaklara göre, yapıya verilen yanlış isimlerden dolayı uzun zaman boyunca hamamın bir Mimar Sinan eseri olduğu fark edilmedi. 1940’lı yıllardan beri de işlevini kaybeden hamamın, günümüzde de pek farkında olan yok.

Tarihi hamam, doğu– batı doğrultusunda yerleştirilmiş bir dikdörtgen plana sahip. Ancak iki kısa kenar aynı uzunlukta olmadığından düzgün değil. Reşad Ekrem Koçu’nun yazdığı İstanbul Ansiklopedisi’ne göre, 1944 – 1947 yılları arasında yapının iki halvet kubbesi çökmüş; hamamın kurnaları ve mermer döşemeleri de sökülerek satılmıştı. Sıcaklık bölümü tamamen yok olan hamam 1947 yılından beri kereste deposu olarak kullanılıyor.

Yapı son olarak 1971 yılında şu anki sahipleri tarafından satın alındı. Onlar da alındığında buranın bir Mimar Sinan eseri olduğunu bilmediklerini belirtiyorlar. Yapının Mimar Sinan eseri olduğunun anlaşılmasından sonra, bazı yatırımcılar burayı bir işletme haline getirip şarap evi ve restoran yapmak istemiş; ancak binanın günümüzdeki sahipleri, buna karşı çıktıklarını söylüyor.

Yapının sahipleri, şimdiye kadar Kültür Bakanlığı ya da yetkili hiçbir kurum tarafından restorasyon çalışmasıyla ilgili bir proje teklifinde bulunulmadığını savunuyor. Onlar, şimdi bu tarihi yapıyı bir işletmeye çevirmeyi, satmayı ya da bir restorasyon çalışması durumunda müze olarak bağışlamayı düşünmediklerini vurguluyorlar.

Hamam, Osmanlı’nın geleneksel hamam mimarisinden farklı özellikler taşıyor. Rivayete göre, eski dönemlerde Yahudi halkının yoğun olarak yaşadığı Balat-Fener hattında olan hamamın inşası sırasında buradaki Yahudiler Mimar Sinan’a gelerek hamama bir havuz yapılmasını istemişler.

Musevi inancında Müslümanlıktan farklı olarak gusül abdesti, içinde hareketli suyun olduğu bir havuza girip çıkarak gerçekleştiriliyor. Yahudilerin dile getirdikleri bu dini zorunluluktan doğan ihtiyaç sonucunda Mimar Sinan projede bir değişiklik yaparak hamama bir havuz eklemiş. Ancak şu anda bu hamamın havuz ve kömürlük kısmı tamamen yok olmuş durumda.

Hamamla ilgili rivayetlerde, hamamın çöken halvetlerinden birinde, Yeniçeriler döneminde burada genç bir tellağın bıçaklanarak öldürüldüğü ve bu halvetin “kanlı halvet” olarak anıldığı belirtiliyor.
Bu karakteristik yapı, İstanbul’un kültür başkenti olma yolunda ilerlediği günümüzde, tarihi yarımadanın 2010’da görücüye çıkacak olan Tarihi Yarımada'da hüzünlü kaderine terk edilmiş durumda.

Vatan, Haber: Sayime Başçı, 22.12.2006

TARİHİ MİRAS ÜZERİNE ÇALIŞMALAR SEMPOZYUMU

 

 

Yıldız Teknik Üniversitesi tarafından "TA-MİR" Tarihi Mirası Koruma Uygulama Araştırma Merkezi tarafından 17-21 Eylül 2007 tarihleri arasında, Antalya'da "Studies on Historical Heritage / Tarihi Miras Üzerine Çalışmalar - SHH07" konulu uluslararası bir sempozyum düzenleneceği açıklandı. Sempozyumda; akademisyen, uzman ve uygulayacıların bilgi ve deneyimlerini paylaşmaları amaçlanıyor.

 

Sempozyumda taşınır-taşınmaz kültür varlıklarının;

  • Tarihi özellikleri

  • Mimari özellikleri

  • Arkeolojik özellikleri

  • Bilgi sistemleri - belgeleme

  • Deney yöntemleri ve sonuçlarının değerlendirilmesi

  • Yapısal davranış - statik, dinamik

  • Nümerik analiz

  • Koruma yöntem ve teknikleri

  • Müzelerde sergileme ve depolamada koruma

  • Çevresel etkiler

  • Tarihi çevrelerin planlanması

  • Tarihi alan yönetimi

  • Uygulama örnekleri

tartışılacak.

Mimarlar Odası, 22.12.2006

ANTİK KENTLERE İNFAZ EMRİ VERİLDİ

 

 

DSİ, Bergama’daki Allianoi antik kentinin üzerinin nasıl bir yöntem ile kille kapatılıp, su altında bırakılacağını tespit için antik kent civarında ölçüm çalışmalarına başladı. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’nun antik kentle ilgili üç kez “1. derece SİT alanı” olduğu görüşüyle korunmasına hükmetmesine rağmen, Bergama’da kamuoyundan saklanan “gizli” bir toplantı sonrası alınan kararla Allianoi ve Hasankeyf için “infaz kararı” verildi.


Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu’nun, Resmi Gazete’nin 27.10.2006 tarihli sayısında yayımlanan “Baraj alanlarından etkilenen taşınmaz kültür varlıklarının korunması” ile ilgili ilke kararının ardından beklenen ve Hasankeyf’le Allianoi’nun geleceğini belirleyeceği dile getirilen gelişme geçtiğimiz günlerde Bergama’da yapılan “gizli” bir toplantı sonrası netleşti. Konuyla ilgili sivil toplum örgütlerine ve kamuoyuna hiçbir bilgi verilmeden gerçekleştirilen toplantı bu nedenle “gizli” olarak nitelenirken, toplantıya sadece İzmir II Numaralı KTVK Bölge Kurulu ve DSİ yetkililerinin katıldığı öğrenildi. Gizli toplantı ile ilgili edindiğimiz bilgilere göre; Bergama Belediyesi’nde gerçekleştirilen toplantıda Anıtlar Yüksek Kurulu’nun “skandal” olarak nitelenen yetki ve sorumluluğunu DSİ.’ye devreden ilke kararı baz alınarak, yeni bir karara varıldı. Koruma Bölge Kurulu toplantı sonrasında bugüne kadar aldığı üç kararın tam aksine Allianoi’un su altında bırakılarak “korunması” planına olur verdi. Daha önce gündeme getirilen ve bilim çevreleri tarafından “son derece bilim dışı” olarak nitelenen bu planın uygulanacağına dair kararın ilgili yerlere dağıtımı da gerçekleştirilmedi. Kurul toplantı sonucu hakkında bilgiyi sadece DSİ’ye iletirken, DSİ de vakit geçirmeden geçen hafta içerisinde Alianoi’un nasıl kille kapatılıp su altında bırakacağını kararlaştırmak için arazide ölçüm çalışmalarına başladı.





Kazı heyeti başkanı Yrd. Doç. Dr. Ahmet Yaraş, son olarak Bergama’da yapılan “gizli” toplantıda çıkan antik kentin mille örtülmesi kararına sert tepki gösteriyor. Bundan önceki bilim komisyonunun kentin su altında korunmasının mümkün olamayacağını çok net ifadelerle yazdığını hatırlatan Yaraş, “Şimdi o komisyonun aldığı karar mı yanlış yoksa yeni bir metot mu geliştirildi? Üstelik o komisyonda restorasyon ve mimarlık bölümünden akademisyenler vardı” diyor. Allianoi’nin su altında kalmasının metodunu tekrar kararlaştırmak için Koruma Kurulu’nun yeni oluşturdukları bilim komisyonuna danıştığını, Bilim Komisyonu’nun hazırladığı raporun sonuç kısmında da net olarak ‘mevcut hükümet’ bilir dediğini aktaran Yaraş, “Hükümeti oluşturan bakanların müsteşarları bu rapora dayanarak Anıtlar Yüksek Kurulu’nda karar aldılar. “Koruma kurulu; Anıtlar Yüksek Kurulu’nun 16 üyesinden 10’u -yani kültür varlıkları konusunda kesinlikle hiçbir eğitim almamış müsteşarlar ve genel müdürlerden oluşan bürokrattın aldığı bu kararı- benimsedi. Kısaca Allianoi ve diğerleri için İnfazı verdi” diye konuşuyor. Koruma Kurulu şimdi aldığı bu kararı daha da netleştirmek ve kendini aklamak için konuyu tekrar bilim komisyonunun önüne getirdiğinin altını çizen Yaraş, bu durumun günah keçisinin hükümet değil bilim komisyonu olması için paslaşma olduğunu düşünüyor. Yaraş, aynı şeyin Hasankeyf için de gündeme getirileceğinin özellikle altını çiziyor.

Öte yandan, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın hazırlayıp Bakanlar Kurulu’nun 04.12.2006 tarihli kararnamesi ile cumhurbaşkanına gönderilen, cumhurbaşkanın da 16.12.2006 tarihindeki onayı ile yürürlüğe giren 11354 sayılı karar “bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu” deyimini haklı çıkaran cinsten. Resmi Gazete’nin 26378 sayılı baskısında yayınlanıp yürürlüğe giren karara göre; İzmir Bergama Allianoi-Manisa Soma Menteşe Termal Kültür ve Turizm Koruma ve Gelişim Bölgesi ilan edildi. Yortanlı Barajı’nın su tutması için bir yanda Allianoi’yi sular altında bırakacak projeleri yaşama geçirmek için her yolu deneyen iktidar diğer taraftan Bakanlar Kurulu kararı ile yasa çıkararak Allianoi’nin Termal Kültür Turizm Koruma ve Gelişim bölgesi ilan ediyor!... Seçim yaklaştıkça siyasi iktidarın seçim öncesi vaatlerini yerine getirme telaşı artıyor. Bu telaş yüzünden, siyasi iktidarın kılıcı bilimsel bir kazının ve 1800 yıllık antik bir kentin üzerinde sürekli sallanıyor.

Evrensel Gazetesi, Haber: Özer Akdemir, 22.12.2006

TARİHİ ÇARŞIYA MODERN ÇATI

 

Bursa, Osmangazi Belediyesi, tarihi ve kültürel mirasın korunmasına yönelik projeleriyle birlikte kentin merkezi noktalarının modernizasyonu için de çalışmalarını sürdürüyor. Uzun Çarşı'yı, pazar görünümünden kurtaran ve üzerini uzay çatı ile kapatan Osmangazi Belediyesi, şimdi de Ertaş Çarşısı ve Bakırcılar Çarşısı ile birlikte bölgedeki 6 çarşının çatı kaplamalarını yenilemek için harekete geçti.


Tarihi Çırapazarı, Tomrukönü, Köfüncüler, Balıkpazarı, Ertaş ve Bakırcılar Çarşısı esnafı ile bir araya gelen Osmangazi Belediyesi, bölgede yapılması planlanan çatı projesini tanıttı. Dünya kentlerinde, merkezlerdeki çarşıların tarihsel özelliği korunarak modern bir görünüme kavuşturulduğunu anlatan Altepe, Bursa'nın tarihi özelliklerinin ise o kentlerden çok daha fazla olduğunu söyledi.

 


Osmangazi Belediyesi'nin bunu korumak adına sadece kent merkezinde 20 projesinin çalışmasının devam ettiğini anlatan Altepe, "Çarşı bölgesini de içinde bulunduğu kötü görünümden kurtarmak istiyoruz. Bu nedenle Avrupa'da da örneklerine sıkça rastlanan şeffaf bir çatı modeli geliştirildi. Yeni sistem sayesinde bölgenin tarihsel dokusu bozulmazken, modernizasyondan da ödün verilmemiş olacak. Bu çatı sadece görüntü açısından değil, çarşının aydınlanma ve korunma gibi eksikliklerini de giderecek. Cam ve ahşap kombinasyonu ile hayata geçirilmesi planlanan çatı, esnafın talepleri doğrultusunda düzeltilebilecek" dedi.

 

Çarşının büyük alışveriş merkezleriyle rekabet edebilmesi gerektiğini bunun için de modernlikten uzaklaşmamasının şart olduğunu vurgulayan Altepe, şöyle devam etti: "Tarihi mekanların bakımını ve modernizasyonunu yaparken, dokusuna zarar vermiyoruz. Ancak o mekanları kullanan esnafın da projeyle ilgili görüşleri önemli. 2007 yılı içinde çarşı bölgesindeki çatı ve taban yenileme çalışmasını tamamlamayı hedefliyoruz. Projede kullanılacak olan tutkalın ve hazırlanan numunelerin testleri Anadolu Üniversitesi'nde sürüyor. Projeyi, ocak ayı içinde de Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu'na sunmayı planlıyoruz. Çarşıda bütünlük olursa çarşı güzel olur. Bu nedenle tüm esnafın çalışmalara uyum göstermesi gerekiyor."


Projenin bazı bölümlerinin şekli itibarıyla, taşıyıcılığından ve kullanılır olmasından endişe duyan esnaf, örnek düzenlemenin yapılmasını talep etti.

Bursa Hakimiyet, 22.12.2006

İSTANBUL 'ÇAĞDAŞ SANAT'LA BULUŞTU

 

Bu yıl ilki düzenlenen ve İstanbul’un kültürel yaşamı ve dünya çapında tanıtımı için büyük önem taşıyan çağdaş ve güncel sanat fuarı, “Comtemporary İstanbul” önemli koleksiyoncuların danışmanlığında, tüm dünyadan gelen 49 sanat galerisi, 10 kar amacı gütmeyen kurum, 9 ayrı insiyatif grubu ve 150’yi aşkın ulusal ve uluslararası sanatçının resim, heykel, fotoğraf, video art ve dijital sanat eserlerinin sunumuyla İstanbul’da başladı. Contemporary İstanbul’a dünya çapında çok önemli sanatçılar katılıyor. Fuarda Andy Warhol, George Baselitz, Keith Haring, Robert Rauschenberg, Roy Lichtenstein ve Alex Katz gibi çağdaş ustalarının eserlerinin yanı sıra, Azade Koker, İnci Eviner, Haluk Akakçe, Hüseyin Çağlayan, Esat Tekand, Mehmet Güleryüz ve Nur Koçak gibi güncel sanatın yerli ve yabancı ünlü adlarının eserlerine geniş bir şekilde yer veriliyor.

Koleksiyonunda bulunan 50.000’den fazla sanat eserini dünyanın farklı yerlerindeki şubelerinde, “Art at Work” sloganıyla sergileyen Deutsche Bank, Türkiye’de Contemporary İstanbul’u seçti. Koleksiyon, klasik ve modern sanattan, en güncel çağdaş eserlere kadar bir yüzyıllık sanatı temsil ediyor. Dünya çapında en tanınmış 30 sanatçının eserlerine odaklanarak, çağdaş sanat konusunda ikincil pazar üzerine uzmanlaş ve dünyadaki ilk sanat fonunu oluşturmuş olan Art Estate’in eserleri Contemporary İstanbul’da sergileniyor. Kuruluşundan bu yana portföyündeki sanat eserlerini ilk kez Contemporary İstanbul’da sergileyecek olan Art Estate aynı zamanda fuarın en yüksek değerli sanat eseri olan James Rosenquist’in Feng Shui II adlı eserini de 428.000 Euro değerle yatırımcılara sunuyor.

Dünyanın belli başlı önemli güncel sanat fuarlarında olduğu gibi Contemporary İstanbul süresince de çağdaş sanatı konu alan çeşitli paneller gerçekleştirilecek. Contemporary Roundtable Programı adıyla ziyaretçilere de açık olacak bu panellerde uzman görüşlerine yer verilecek. Contemporary İstanbul’a bu sene ziyaretçi olarak, sanat tutkunu ve koleksiyoncu ile birlikte, 50.000 den fazla ziyaretçi bekleniyor. Contemporary İstanbul süresince klasik müzik resitallerinden, caz konserlerine kadar zengin bir akşam programına ve gün boyu DJ performanslarına çeşitli etkinlikler ziyaretçileri bekliyor.

Türkiye Gazetesi, Haber: İnan Arvas, 22.12.2006

ULUS TARİHİ KENT PROJESİ'NE "TARİHİMİZ HİÇE SAYILDI" TEPKİSİ

 

Sadece Cumhuriyet tarihinin değil, bütün dünya tarihinin önemli merkezlerinden olan Ulus semtinde Büyükşehir Belediyesi’nin gündeme getirdiği proje, şehir plancıları ile üniversitelerin tepkisini çekti. Şehir Plancıları Odası’ndan sonra ODTÜ ve Gazi Üniversiteleri hazırladıkları raporlarda, projenin çarpık yönlerini gözler önüne serdiler. ODTܒnün raporunda, projenin tarihi kent dokusunu korumaktan çok, rant elde etmeyi amaçladığı öne sürüldü.

Büyükşehir Belediyesi’nin Ulus semti için öngördüğü ’Tarihi Kent Projesi’, Şehir Plancıları Odası’nın ardından iki büyük üniversitenin ilgili bölümlerinin de tepkisi çekti. Şehir Plancıları Odası’na bu konuda rapor hazırlayan Gazi ve ODTÜ, projenin çarpık yönlerini dile getirdiler. Ankara’nın tarihsel ve işlevsel kalbi olan Ulus Tarihi Kent Merkezi, 5366 Sayılı "Yıpranan Tarihi ve Kültürel Taşınmaz Varlıkların Yenilenerek Korunması ve Yaşatılarak Kullanılması Hakkında Kanun" uyarınca "Yenileme Alanı" ilan edilmişti. TMMOB’ye bağlı meslek odalarının ve sivil toplum örgütlerinin yoğun tepkisine sebep olan Ulus Tarihi Kent Projesi’ne, ODTÜ Mimarlık Fakültesi ve Gazi Üniversitesi Şehir Bölge Planlama Bölümü’nden de tepki geldi. Ankara Şehir Plancılar Odası Başkanı Zafer Şahin, Ankara Hürriyet’e yaptığı açıklamada, "Türkiye’nin en önemli iki üniversitesindeki uzmanların, tepki gösterdiğimiz noktalara ilişkin değerlendirmeleri, Ulus için düşünülen plan ve projelerdeki yanlışlıkları bir kez daha gözler önüne seriyor" dedi.
 

Gazi Üniversitesi’nin hazırladığı raporda, şu görüşlere yer verildi: "Önerilen plan sağlıklı, disiplinler arası işbirliği gerekliliğini gözeten, sosyal, ekonomik ve toplumsal boyutları göz önünde bulunduran bir süreçle hazırlanmamış. Mevcut koruma amaçlı imar planı yok sayılarak idare kendi takdir yetkisini koruma planının üzerine koymuş. Hazırlanan plan içinse gerekli temel analizler yapılmamış.

Planda Ulusta yer altı ulaşım hatları öngörülmekte. Ancak, yoğun arkeolojik kalıntıların bulunduğu bir alanda bu tür yatırımların nasıl gerçekleştirleceğine ilişkin hiçbir çözüm planda dile getirilmemiş. Bir çok ulaşım yatırımı kararı getiren plan, üst ölçek plan ve ulaşım ana planı kararlarına dayanmaksızın, Ankara’nın en önemli merkezlerinden birisi için yetersiz ve yanlış analizlere dayalı olarak bütünsellikten ve gerekli plan ayrıntılarının geliştirilmesinden uzak kararlar getirmekte.

Plan sınırları içinde kalan 1. ve 2. TBMM binalarının AKM (Atatürk Kültür Merkezi) alanı içerisinde bulunmaları göz ardı edilmiş, bu binalar için farklı plan kararları geliştirilmiş. Böylesine önemli binalar için dahi gerekli analizler yapılmamış. Bilimsel kapsamlı bir yaklaşımın yokluğu nedeniyle tarihi tescilli yapılar dışında yeniden yapılacak ve işlevlendirilecek yapılar için gerekli örgütsel, finansal modeller ile katma değer, tanıtım ve katılım stratejileri geliştirilmemiş.

Hazırlanan plan bir koruma amaçlı imar planı ise planın ilgili mevzuat uyarınca ihale edilmesi ve hazırlanması gerekmekte. Plan önerisi ve ekinden koruma planlarının hazırlanması için gerekli asgari araştırma, sentez ve değerlendirmelerin yapılmadığı anlaşılmakta. Yapılan araştırma ve değerlendirmeler eksik bilgilere ve yanlışlara dayanmakta, bunlara dayalı olarak oluşturulan plan kararları sağlıksız ve tutarsız bir yapı sergilemekte. Eksik bilimsel bilgilere dayalı olarak hazırlanan bu plan Koruma Amaçlı İmar Planı olarak değerlendirilemez.

ODTÜ Mimarlık Fakültesi’nin raporunda ise şu ifadeler yer aldı: "Büyükşehir Belediyesi tarafından Ulus için hazırlatılmakta olan planın, hangi yasaya dayanılarak hazırlandığı belirsizdir. Bu belirsizlik planlama süreci, yöntem ve içeriğe ilişkin sorunlar yaratmakta. Hazırlanan planda yasal zorunlulukların yerine getirilmesi için usulen düzenlenen iki toplantıda belirtilen görüş ve eleştiriler plana yansıtılmamış.

Ulaşım düzenlemelerinde, arkeolojik kalıntılar tamamen göz ardı edilmekte. Geleneksel konut dokusundaki yapılar tarihi kentsel doku ve ölçeğinin kaybolmasına sebep olacak. Planda cumhuriyet dönemi mimari eserleri ise yok sayılmakta. Plan korumadan çok yenilemeyi öngören, vizyonu sığ ve sınırlı bir görüşe sahip olup tarihi bölgedeki yenilemeyi de büyük rant getireceği umulan yeni ticaret alanları ile yaratmayı amaçlamaktadır. Ancak, bu sınırlı vizyonla plan Ulus’un tarihsel ve mekansal kimliğini tehdit etmekte.

Hürriyet Ankara, Haber: Deniz Biliroğlu, 22.12.2006

ESNAF YUKARI ÇARŞIYA SAHİP ÇIKAMIYOR

 

Bolu'da tarihi bir dokuya sahip, canlı bir alışveriş ve kültür merkezi olabilecek bir bölge olan Yukarı Çarşı’nın yıllardan beri değerlendirilememesine bir de esnafların tarihi dokular üzerine gelişi güzel eşyalar asması, Yukarı Çarşı’ya verilen önemi gözler önüne serdi.

 

Tarihe tanıklık eden Yukarı Çarşı’da esnafların tarihi yapıtları korumaması vatandaşlar tarafından tepki görmeye başladı. Yukarı Çarşı'da bulunan tarihi yapıtlar üzerine asılan gelişi güzel eşyalar, mistik dokunun kaybolmasına neden olurken, çevrede de büyük bir görüntü kirliliği yaratıyor. Yukarı Çarşı'ya gerektiği kadar önem verilmediğini belirten vatandaşlar; “Bolu denildiği zaman akla gelen ilk tarihi yerlerden olan Yukarı Çarşı'ya gerektiği kadar önem verilmiyor. Yukarı Çarşı'da faaliyet gösteren esnaflar, tarihi dokuların üzerine iliştirdikleri eşyalarla görüntü kirliğine neden oluyorlar. Yetkililerin bu soruna bir çözüm bulması gerekiyor. Böyle tarihi yapıtlar başka memlekette olsa el üzerinde tutulur ancak Bolu’da kıymet bilen yok” şeklinde görüş belirttiler.

Bolu Olay, 21.12.2006

SAAT KULESİNİN 300 KİLO AĞIRLIĞINDAKİ ÇANINI ÇALDILAR

 

Eskişehir'in Sivrihisar İlçesi'ndeki saat kulesinde bulunan ve yaklaşık 300 kilo ağırlığındaki tunçtan yapılmış çan, kimliği belirsiz kişiler tarafından çalındı.

 

Sivrihisar İlçesi'nde 1915 yılında zamanın Kaymakamı Mahmut Bey tarafından yaptırılan saat kulesindeki çan 3 gün önce gece kimliği belirsiz kişiler tarafından yerinden sökülerek halatlarla aşağıya indirildi. Saat başı çalan çandan ses gelmemesi üzerine vatandaşlar durumu polise bildirdi. 3 gün önce yapılan araştırmada çanın yerinden sökülüp saat kulesinden aşağıya indirildiği, ancak götürülmemiş olduğu görüldü.

Hırsızların aşağıya indirdikleri çan yerine takılmayıp 3 gün süreyle saat kulesinin önünde durdu. Dün gece kimliği belirsiz kişiler saat kulesi önündeki çanı bir araca yükleyip kaçtı. Sabah çanı yerinde olmadığını gören vatandaşlar tekrar polisi aradı. Polisler olay yerinde parmak izi araştırması yaptı, 300 kiloluk tunçtan yapılmış olan çanı çalan kişileri yakalamak için çalışmalara başladı.

İlçe sakinleri 4 yıl önce de hırsızların çanı çalmak istediklerini ancak bunda başarılı olamadıklarını belirtti.

Vatan, 22.12.2006

KOZAN'DA TARİH VE KENTSEL DÖNÜŞÜM

 

Tarihle sorunları olan bir toplumuz. Muhteşem tarihi zenginliklerimizin pek farkında olmadığımızın bir sürü göstergesi var. Tarihi mirasımızı hoyratça ve bilgisizce tahrip ediyor, yerine ucube eserler koyuyoruz.

İşin kötü tarafı bu yaptığımızın nasıl bir davranış olduğundan da haberimiz yok. Ne zaman ki başka ülkelerde kalan tarihi eserlerimize yönelik bir kıyım gündeme oturur o zaman da ortalığı tozu dumana katarak sert tepkiler vermeye çalışırız. Hatırlayın şu Mekke'de Ecyad Kalesi ile ilgili tartışmaları…

Bu olumsuz tutumun zaman zaman terk edilerek hepimizin göğsünü kabartan, umutlandıran ve sevindiren bir takım uygulamalara da şahit oluyoruz.

Size bir olay anlatacağım:
15. yüzyıl ortalarında kesme taştan özgün bir mimariyle inşa edilmiş bir cami. Muhtemelen Anadolu'da bir başka örneği yok. Halen ayakta ve hizmet vermeye devam ediyor. Tarihi bilinmeyen yakın bir zamanda bu caminin içi ve dışı betonla iki kez sıvanıyor; bundan dolayı da cami bütün orijinalliğini kaybediyor. Sıradan bir yapı haline geliyor. Sadece giriş kapısının üzerindeki kitabede bunun eski bir eser olduğu kayıtlı. Bu yetmemiş gibi 1950'li yılların ortalarında, cami cemaate dar geldiğinden bir ilave yapılıyor. Biliyorsunuz 1950'deki iktidar değişikliğinden sonra DP yönetimi vatandaşın bu tür taleplerine olumlu bakmaya başlamıştı. Yöre halkı büyük bir heyecanla 15. yüzyıl ortalarında inşa edilen camiye genişçe bir ilave yapıyor ve ibadet mahallini genişletiyor.

Bütün bunlardan sonra ortada tarihi bir eserin olduğunu söylemek elbette mümkün değil. Bu yapılanların, iyi niyete dayalı da olsa, bir tarih kıyımı olduğu açık.

Sözünü ettiğim eser Adana'nın Kozan İlçesi'ndeki Hoşkadem Camii. Vakıflar Genel Müdürlüğü-Belediye işbirliği ile şimdi köklü bir restorasyondan geçiriliyor. Kozan'ın genç, dinamik ve idealleri olan Belediye Başkanı Kazım Özgan'ın çabalarıyla cami eski haline kavuşuyor. Sonradan yapılan sıvalar sökülüp orijinal yapısı ortaya çıkıyor, sonradan ilave edilen cemaat mahalli yıkılıp temizleniyor. Bunları söylemek kolay; bir düşünün bir camiye sonradan ilave edilen ve aradan da yarım asrın geçtiği bir ek halkın herhangi bir tepkisini çekmeden, ikna edilerek, hatta cami imamının, müftünün ve diğer ilgililerin de desteğiyle yıkılıyor ve cami aslına kavuşturuluyor.

Bu basit bir tamirat değil. Yöre halkının ve yöneticilerin tarihle olan sınavlarını en yüksek derecede başardıklarının somut göstergesi. Kutlamak gerekiyor. Anadolu'da buna benzer nice yapılar var ve Kazım Özgan gibi bir idealistin ve tarih sevdalısının himmetini beklemektedir.

Kozan'da yapılanlar sadece Hoşkadem Camii'nin restorasyonuyla sınırlı değil. Bu Kozan'ın tarihi bakımdan kentsel dönüşümü projesinin sadece bir kalemi. Şehirde bir kentsel dönüşüm projesi hayata geçirilmiş ve bu projenin temelinde de şehrin tarihi dokusunun günyüzüne çıkarılması, işlevsel hale getirilmesi, eski şehrin olduğu gibi korunması çabası yer alıyor.

Hepimiz gayet iyi biliyoruz ki yaşadığımız şehirlerde eski ile yeni adeta iç içe geçmiş ve eski her geçen gün yok olmaya mahkum olmuştur. Şehirlerimizin eski dokusunun olduğu gibi korunduğu ve hayatiyetini sürdürdüğü bir şehrimiz var mı, merak konusudur. Oysaki yurt dışında nerede ise bütün şehirlerde eski ile yeni ayrı ayrıdır ve yeninin eski dokuyu tahrip etmesine asla izin verilmez. Yeni şehir eskinin dışında ve farklı formlarda konumlandırılır, eski ise orijinalitesini korur. İhtimamla korunmaya çalışılır. Biz maalesef bunu başaramadık. Daha doğrusu böyle bir şeyi düşünemedik.

Şimdi yeni yeni eski şehir dokusunun korunması gerektiğini, şehir dokusunu ortaya çıkarmak için çaba göstermek ve çalışmak icap ettiğini yeni yeni farkına vardık. Buna da şükür demek gerekiyor. Zararın neresinden dönülse kardır mantığıyla kalanları kurtarmaya bakmak gerekiyor.

Kozan bunun en güzel örneğini oluşturuyor. Kozan dağı eteğinde kurulmuş Kozan, tarihi milattan öncesine kadar geri giden bir şehir. 1517'den itibaren Osmanlı Devleti sınırları içerisinde yer alan şehir Sis eyaletinin bir parçasıydı. Cumhuriyetin ilk yıllarında il merkezi olan Kozan bugün Adana'nın bir ilçesi. Uzun tarihi geçmişi şehrin tarihsel dokusuna büyük bir zenginlik katıyor. Nitekim bugüne ulaşan pek çok eser var, ancak bunların çoğu tahrip olmuş ve yeniden kazandırılması gerekiyor. İşte bu noktada Belediyeye büyük bir görev ve sorumluluk düşüyor.

Belediye Başkanı Kazım Özgan'ın yapmaya çalıştığı da bu sorumluluk çerçevesinde bir faaliyet. Kazım Beyin mimar olması bundan büyük rol oynuyor. Mesela Yaverin Konağı'nı satın alıp geniş kapsamlı restorasyon başlatması, burada bir yandan Kozan'a özgü mimariyi ayağa kaldırması, diğer yandan da butik otel şeklinde bir tesis kazandırmayı planlaması gerçekten tebrike şayan bir proje. Sadece bundan ibaret değil. Şehirdeki meşhur Kozan Kalesi'ni, manastırı, bedesteni, eski Kozan evlerini yeniden hayata kavuşturacak bir tarihsel dönüşüm projesini uygulamaya çalışması, heyecan veriyor. Zira bizim gibi tarihle sorunlu bir toplumda böyle projeler ve bunları hayata geçirecek insanlara rastlamak oldukça zor. Ama demek ki yapılınca oluyor. Başta Belediye Başkanı olmak üzere bu tür projelerde emeği geçenleri tebrik ediyor başkaları için güzel bir örnek oluşturduklarını hatırlatıyoruz.

Yeni Şafak, Yazı: Davut Dursun, 21.12.2006

16 PARÇA TARİHİ ESER ELE GEÇİRİLDİ

 

Çanakkale'nin Gelibolu İlçesi'nde, 16 parça tarihi eser ele geçirildi.

Edinilen bilgiye göre, bir ihbarı değerlendiren emniyet ekipleri, Hocahamza Mahallesi Tuğsavul Caddesi üzerinde bulunan M.K. isimli şahsa ait olan evde arama yaptı. Yapılan aramada, hangi dönemlere ait olduğu henüz tespit edilemeyen altın yaprak taç, heykel, tas, sikke, kama, yüzük ve tüfekten oluşan toplam 16 parça tarihi eser ele geçirildi.

Olayla ilgili olarak gözaltına alınan M.K, tarihi eserleri kendine bir arkadaşının emanet olarak bıraktığını, arkadaşının ölmesi üzerine eserlerin kendisinde kaldığını söyledi. Olayla ilgili soruşturmanın devam ettiği belirtildi.

Heryerden Haber, 21.12.2006

TARİHİ BİNA ÇÖKTÜ

 

Bursa kent merkezinde, bir kısmı çöken tarihi bina belediye ekipleri tarafından tamamen yıkıldı. Aniden çöken bina panik yaratırken, olayda şans eseri ölen ya da yaralanan olmadı.

 

Kurtoğlu Mahallesi Namazgah Caddesi üzerinde Vakıflar Bölge Müdürlüğü'ne ait Şabaniye Dergahı olarak bilinen 2 katlı ahşap binanın bir kısmı yağmur nedeniyle çöktü. Kurtoğlu Mahalle Muhtarlığı'na bitişik olan binanın büyük bir gürültüyle yıkılması paniğe neden oldu. O sırada muhtarlık binasında olan Kurtoğlu Mahalle Muhtarı Hasan Dinsel ile birkaç aza çöken duvarların üzerlerine geldiğini görünce binayı boşaltıp sokağa kaçtı. İhbar üzerine olay yerine gelen çok sayıda sivil savunma ve itfaiye ekibi inceleme yaptı. Binanın çevresine güvenlik şeridi çekilerek, çevredeki binalar tahliye edildi.

 

 

Binanın tehlike arz ettiğini gören belediye ekiplerinin çağırdığı iş makinesi, tarihi evi kepçe darbesiyle tamamen yıktı. Mahalle Muhtarı Hasan Dinsel, binanın 2 senedir tehlike arz ettiğini belirterek, "Defalarca yetkilileri aradık. Kimse oralı olmadı. Buradan her gün yüzlerce insan ve okula giden çocuklar geçiyor. Şans eseri kimse yaralanmadı. Muhtemel bir facia önlendi" dedi.

Bursa Hakimiyet, 21.12.2006

SELAHADDİN-İ EYYUBİ CAMİİ'NİN ONARIMINA BAŞLANDI

 

Diyarbakır'ın Silvan İlçesi'nde bulunan tarihi Selahaddin-i Eyyubi Camii'nde onarım çalışmaları başladı.

Vakıflar Bölge Müdürü Yakup Aktürk, tarihi cami için 353 bin YTL bedelle ihale edilerek onarım çalışmalarına başlandığını kaydetti. "Tarihimizi geleceğimize taşımalıyız" diyen Aktürk, "Silvan İlçemizde bulunan tarihi Selahaddin-i Eyyubi Camii'nde onarım ve bakım çalışmaları başlatmış bulunmaktayız. Ecdadımızın yadigarı olan bu eserlerimizin birçoğu, mevcut haliyle bakımsız ve onarıma muhtaç durumdadır. Medeniyetler beşiği Silvan'ın bu zenginliklerinin kurtarılması amacıyla Vakıflar Genel Müdürlüğü olarak eski eserin onarım ve restorasyonunun yapılması programlanmıştır. Bunların başında da Selahaddin-i Eyyubi Camii gelmektedir. Görevimiz mimari ve tarihi yerleri koruma altına alarak bunları geleceğe taşımaktır. Böylece, yurdumuzda bakımsız ve onarılmamış eski eser bırakılmayacaktır" dedi.

Heryerden Haber, 21.12.2006

ATA'NIN KAYIĞI NEREDE?

 

Galatasaray Divan Kurulu üyesi gazeteci - yazar Orhan Karaveli, 1935 yazında Atatürk'e tahsis edilen futanın (yarış kayığı), okulun içindeki Galatasaray Müzesi'nden kaybolduğunu öne sürdü. Yıllardır futayı müzede göremediğini ve kimseden akıbeti hakkında bilgi alamadığını söyleyen Karaveli, "Son olarak 13 Aralık'taki Divan Kurulu toplantısında konuyu tekrar gündeme getirdim. Ama, ne olduğunu bilen yok. Bu anlamlı ve zarif tekne sırra kadem bastı" dedi.





Son 25 yıldır müzede bu futaya rastlayamadığını anlatan Karaveli şöyle dedi: "Atatürk'ün bindiği tek kişilik yarış kayığı, Galatasaray'da okuduğum yıllarda hep ilgimi çekmişti. Bu futa Avrupa'dan ithal edilmiş, yaklaşık 6 metre uzunluğundaydı. Mekanik kürek bağlantı yerleri vardı. Sandalın üstünde de 'Atatürk, Galatasaray'ın bu futasında 29 Haziran 1935 tarihinde kürek çekti' yazısı ve kürek çekerken bir fotoğrafı vardı. 70'li yıllarda bir gün gittiğimde, futanın olmadığını gördüm."

O sırada müzenin muhafızı olan Ferhuzat Turaç'e ve Müdür Vefa Semenderoğlu'na konuyu sorduğunu, ancak teknenin nerede olduğunu bilmedikleri yanıtı aldıklarını söyleyen Karaveli, sözlerini şöyle sürdürdü: "Son olarak gittiğim, halen görev yapan Ali Oraloğlu ağabeyimiz ise hiç bilmiyordu. 'Yahu bu futa ne oldu?' diye soruyordum, 'Valla bilmiyoruz', 'Karıştırma başka işin mi yok?' falan diyorlardı. Benim gazeteci içgüdüm, Galatasaraylılığımla ve Atatürk sevgisiyle birleşince konuyla ilgili araştırmalar yaptım. Ne yazık ki sonuç alamadım."


Yıllardır sakladığı bu sırrı, geçtiğimiz 13 Aralık Çarşamba günü yapılan Galatasaray Divan Kurulu'nda dile getirdiğini anlatan Karaveli, şöyle devam etti: "Toplantıda bu kayıp futayla ilgili, yıllardan beri hiç kimseden bir tepki almadığımı ve bunu hayretle karşıladığımı söyledim. Söz alan iki kişi, sadece futanın Florya'ya getirilişini anlattı. Ben de söz alarak, 'Burası Galatasaray Müzesi, yarın bunun bizden hesabını sorarlar' dedim. Camia nasıl olur da Atatürk'ün üzerine bindiği bir müzelik parçayı koruyamaz? Eğer o sandal bulunmuş olsaydı, Ankara'daki Anıtkabir Müzesi'ne verilmesini önerecektim. Ne yazık ki Divan Başkanlığı bu konuyu ciddiye almadı. Dolayısıyla da şimdi Milliyet aracılığıyla bu çağrıyı yapmak zorunda kaldım.

 

Kimse bilmiyor?

Gün Kut (GS Lisesi Müdürü): "Futanın öyküsünü biliyorum, ancak akıbetini bilmiyorum. Sanırım eskidi, delindi veya atıldı. Dernek lokalindeki futanın ise olma ihtimali çok zayıf. Ancak, müzeye girmiş bir şey müzeden çıkmaz aslında. Müzenin yöneticisi Ali Bey'e sormak lazım."

Ali Oraloğlu (GS Müzesi Müdürü): "Futa, eskiden GS müzesindeydi. Yaklaşık 10 - 15 yıldan beri kayık ortalarda yok. Ne olduğunu da kimse bilmiyor."

Atatürk, 1935'te Florya'dayken bir yarış kayığı kullanma merakına kapılıyor. Galatasaray Kulübü yetkililerine, 'Bana bir futa bulun' diyor. Bulunan futa, Bebek'teki Galatasaray Su Sporları Kulübü'nden, Florya'ya getirilip Atatürk'e teslim ediliyor. Atatürk tatili boyunca bu futayı kullanıyor. Tatilini bitirdikten sonra da futa, Galatasaray Kulübü'ne teşekkür edilerek iade ediliyor. Futa da Galatasaray Müzesi'ne konuluyor.
Milliyet, Haber: Önay Yılmaz, 21.12.2006

DOSYA





TÜRKİYE MAĞARACILIĞINA BİR KATKI:

TAY - TÜRKİYE MAĞARALAR ENVANTERİ




MAĞARALARA ARKEOLOJİK BİR YAKLAŞIM


İnsanın yeryüzündeki ilk ikametgahı olan mağaralar çağlar boyu değişen gereksinimler için kullanılmıştır. Önceleri doğal sığınak, daha sonra ise ölü gömme ve dinsel amaçları gerçekleştirmek yerleşilen mağaraların bir kısmı günümüzde de ağıl veya yiyecek stoğu yapmak için kullanılmaktadır. Kısacası, insanoğlunun yalnız fizyolojik değil kültürel gelişimini de mağaralardan takip etmek mümkündür.

 

Tarihte “din”in Neanderthal insanla başladığı söylenebilir. Orta Paleolitik dönemde Homo sapiens Neanderthalensis ile başlayan ölü gömme adeti çağlar boyu devam eder. Almanya'daki Neander Vadisi'nde 400.000 yıl öncesine ait iskeletin Avrupa'da ele geçen ilk ve tek bütüne yakın Homo sapiens Neanderthalensis öncülü olması önemlidir. Bu türden önceki insanlar ölülerini öldükleri yerde bırakıyorlardı. Ama ölüm olayı Homo sapiens Neanderthalensis'in gözünde bir yok olma değildi; sadece bir mekân değişikliğiydi. Neandertaller oturdukları yerde, mağara ya da bir başka mekân olsun, ufak bir çukur açıyor, ölüsünü törenle buraya gömüyordu.

 

Henüz buzul çağı sürdüğünden, besinini avcılık ve toplayıcılık yoluyla tüketime hazır olarak sağlayan ve kendisi besin üretemeyen Paleolitik Çağ insanının yaşam yeri olan mağaralar ve kaya sığınaklarında “sanat”ın ilk örneklerine de rastlarız. Büyük bir kısmının Üst Paleolitik döneme tarihlendirildiği mağara sanatının en güzel örnekleri, Fransa'daki Lascaux ve Kuzey İspanya'daki Altamira Mağarası’ndadır. Türkiye’de ise Yarımburgaz (İstanbul) ve Karain (Antalya) mağaraları, bu çağı, insanın barınması açısından en iyi yansıtan yerleşmelerdir. Türkiye sınırları içindeki en güzel mağara resminin ise, Antalya yakınlarındaki Katran Dağı'nda bulunan Öküzini Mağarası'nın girişindeki kazıma boğa resmi olduğunu söylemek yanlış olmaz.

 

Üst Paleolitik insanı, çevresinde yaşayan av hayvanlarını tüm çeşitliliği ve canlılığı ile mağara duvarlarına çizerken, nedense kendini pek fazla görüntülememiştir. Gerçekten de hayvan figürleri, insan figürlerinden çok daha fazladır. Üstelik hayvanı özenle, oransallığa dikkat ederek ve anatomik ayrıntılarıyla tasvir ederken, insanı ya kuş gagasını anımsatan ağız yaparak çizmiş, ya da yarı insan yarı hayvan şeklinde yapmıştır. Doğal görünümü içinde çizilen insan figürü yok denecek kadar azdır. Tarih öncesi insanı, resim yaparken kullandığı toz boyaları hayvan yağı ve kömür tozu ile karıştırıyordu. Mağara duvarları, genellikle gözenekli kalkerden oluştuğu için, sürülen boya hemen emiliyor ve kalıcı hale geliyordu. Boyalar genelde doğadan elde edilen minerallerden oluşuyordu. Kırmızı için okr, siyah için manganez dioksidi kullanılıyordu. Ayrıca limonid ve hematitin de renklendirici olarak uygulandığını biliyoruz. Boyaları taşımak için kemik kaplar ya da deniz yumuşakçalarının kabuklarından yararlanıyordu.

 

Mağara duvar resimleri, son derece çeşitli kompozisyonları içerir. Bazı duvar resimleri dans eden, ayin yapan stilize edilmiş insanları gösterirken, bazen de insanlar hayvan maskeleri ile resmedilmiştir. Bu çağda sıklıkla karşımıza çıkan antropomorfik haç motifine ise dinsel bir anlam yüklemek doğru olmaz. Çünkü haçlar hem çok sayıda yapılmış hem de düzensiz bir şekilde duvarların çeşitli yerlerine dağılmış durumdadır.

 

Buzul çağı sonrasında ısınan hava ile birlikte, üretimciliğe geçen insanoğlu, yaptığı konutlara yerleşmeye başladıysa da, hala mağara ve kaya sığınaklarında yaşam sürmekteydi. Antalya yakınlarında Beldibi ve Belbaşı kültürlerini yaratan Mezolitik Çağ insanları, kaya sığınaklarını mekân edinmişlerdi. Bu kaya sığınaklarının duvarlarına tıpkı ataları gibi kırmızı aşı boyası ile hayvan resimleri ve şekiller çizdiler. Beldibi mağarasındaki Epipaleolitik/Mezolitik Çağ’dan kalan şematik resimleri kıyaslayacak benzerlerine ne Anadolu’da, ne de dünyanın başka bir ülkesinde rastlanmamıştır.

 

Hıristiyanlığın yasak olduğu dönemlerde mağaraların ibadet yeri olarak kullanıldığını da biliyoruz. Mağaraların büyük kısmı doğal oluşumları sebebiyle sarkıtlar, dikitler ve doğal sütunlarla birçok odaya ayrıldığından ibadetler ve törenler için uygun mekanlardı.

 

İçerdikleri su kaynakları bakımından da değerlendirilen mağaraların içinde sarnıçlar ve kanallar bulmak da mümkündür. Örneğin Safranbolu' da yer alan Mencilis Mağarası'nın bir kolu, Bizans ve Osmanlılar zamanında şehir merkezine giden su yolunun kaynağı olmuştur.

 

Mağaralar aynı zamanda, serin olmaları nedeniyle de yiyeceklerin stoklandığı, ürün fazlalarının depolandığı mekanlar olarak da en çok çiftçiler tarafından kullanılmışlardır.

 

Türkiye’de tespit edilen ikibinin üzerinde mağara vardır. Bunların arasında arkeolojik açıdan Paleolitik Çağ yerleşimlerini de içine alan çok önemli mağaralar da bulunmaktadır. Bunların pek çoğu SİT alanı ilan edilmemiştir. Ancak, tıpkı diğer ören yerlerinde olduğu gibi, bir mağaranın tescil edilmesi, korunması için yeterli olmamaktadır. Türkiye mağaraları kaçak kazılar, yerel halkın bilgisizliği ve maalesef turizm amaçlı olarak da devlet eliyle tahrip edilmektedir. Bir mağaranın turizme açılabilmesi için gerekli olan jeolojik, hidrojeolojik, biospeleolojik araştırmaların yanısıra arkeolojik ve antropolojik araştırmaların da yapılması zorunludur. Mağara girişinde karşılaşılabilecek çanak-çömlek buluntuları bir gösterge kabul edilmeliyse de yeterli değildir. Hiçbir buluntu olmamasına rağmen mağara içlerinde resimler, yazıtlar ya da eski çağa ait mezarlar olma ihtimali de göz önüne alınmalıdır. Araştırmalar yapılırken, mağaraların koruma altına alınması zorunluluğunu da belirtmekte fayda var sanırım.

Ayşe Didem Bayvas









































TÜRKİYE'DE MAĞARACILIĞIN TARİHÇESİ


  • Türkiye’de ilk mağara araştırması, Dr. Abdullah Bey tarafından Yarımburgaz’da yapıldı ve “Die Umgebung des See’s Kütchück-tschekmetché in Rumelien” ismi ile Verhandlungen der Geologischen Reichsanstalt dergisinin 30 Eylül 1869 tarihinde çıkan 12. sayısında yayınlandı.

  • İkinci araştırma ise 1922 yılında G. Moretti tarafından yapılan ve Antalya, Ahırtaş Köyü’nde bulunan Kocain’in araştırmasıdır. Bu çalışma ise “In Daghinda Quogia In” isimli makale ile Annuario Della Reale Scuola Archeologica di Atene’nin 1924 yılında basılan 6-7. sayılarında yayınlandı. Bu yayındaki Kocain haritası Türkiye’nin en eski mağara haritası olma özelliğine de sahiptir.

  • Hovass tarafından 1927 yılında yapılan Yarımburgaz araştırması ise üçüncü en eski araştırmadır ve bu araştırmada yayınlanan Yarımburgaz mağarası haritası ise ikinci en eski harita ünvanına sahiptir.

  • Türkiye’de mağara araştırmaları Jeolog Dr. Temuçin Aygen sayesinde 1950'li yılların ikinci yarısından itibaren ivme kazanmaya başladı.

  • Temuçin Aygen başkanlığında, bir grup jeoloji mühendisi tarafından 1964 yılında o günkü ismi ile Türkiye Mağara Araştırma Cemiyeti, ya da bugünkü ismi ile Mağara Araştırma Derneği kuruldu. Bu kuruluş yurdumuzun ilk mağaracılık kuruluşudur.

  • İkinci olarak, 1973 yılında Boğaziçi Üniversitesi Mağara Araştırma Kulübü (BÜMAK) kuruldu.

  • 1970 li yıllar Toroslarda Fransız mağaracıların faaliyet gösterdiği dönemlerdir. Bu yıllar boyunca, özellikle de Oymapınar Barajının yapımında görevlendirilen Fransız mağaracılar, Temuçin Aygen’in de yardımları ile birçok mağara bulmuş ve araştırmışlardır.

  • Türkiye’nin bugün de en uzun mağarası olan Pınargözü’nün araştırması aynı yıllarda Speleo Club de Paris tarafından başladı. Bu mağara, Temuçin Aygen’in köylere gönderdiği anket formlarına verilen cevaplar sonucunda bulunmuştu. Suyun akış yöünün tersine devam eden ve sürekli tırmanan mağarada 12.000 m uzunluğa ve +720 m yüksekliğe ulaşıldığında araştırmalara son verildi.

  • İlk bulunduğu 1967 yılından 1989 yılına dek Türkiye mağara derinlik rekoru -330 m ile Düdencik’e ait idi. Önce Çukurpınar, ardından Peynirlikönü’nün bulunması ile 2004 yılında Türkiye mağara derinlik rekoru -1429 metreye ulaştı. Bu derinlik, bugün itibarıyla Peynirlikönü’nü dünyanın en derin 12. mağarası yapmakta.

  • Bugün Türkiye’de faaliyet gösteren mağaracılık kulübü ve derneklerinin toplam sayısı 10-12 civarındadır ve bu kuruluşlara kayıtlı 200 civarında faal mağaracı vardır.

  • 1994 yılında BÜMAK ve MAD’nin çabaları ile kurulan Türkiye Mağaracılar Birliği (TMB), yurdumuzda mağaracılık ile ilgilenen tüm kuruluşların arasında iletişim sağlanması, yapılan çalışmaların koordine edilmesi, mağaracıların birbirleri ile tanışması gibi amaçlara sahiptir.

  • Türkiye’de bugün araştırılması tamamlanmış, kayıtlı 2300 civarında mağara mevcut. Bu sayının Türkiye’nin mağara potansiyelinin %5'inden daha az olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.


TAYHaber, Fotoğraflar: Ender Usuloğlu, 23.12.2006


















SÜTUN OLAMAYAN SARKIT VE DİKİTLER...


TAY Projesi kapsamında hazırlanan Türkiye Mağaralar Envanteri, mağaracı bir ekip tarafından dört yıllık bir süreçte hazırlandı ve basıldı. Baskısının üzerinden beş ay bile geçmeden, birkaç gün önce, Türkçe ve İngilizce olarak internet üzerinden de yayınlanmaya başladı.

 

Türkiye’de mağaracılığın yıllar boyunca yaşadığı tüm sorunları, zaafiyetleri ve kırılım noktalarını gösteren en iyi örnek herhalde bizzat bu envanterin kendisidir; projede görev alan ekibin neredeyse tümü mağaracıydı. Öte yandan, böyle bir envanterin gerekliliği ise, mağaracılık camiası içinde hemen hemen 25 yıldır konuşuluyordu. Birçok çalışma da yapılmış, hatta bazı mağara listeleri bile hazırlanmıştı. Envanter için gerekli olan tüm kaynaklar ise zaten el altındaydı.

 

Ve, buna rağmen, yıllar boyunca hiçbir kuruluş, dernek, kulüp veya mağaracı, bir Türkiye Mağaralar Envanteri hazırlamadı, hazırlayamadı. Bunun sebepleri üzerine fazla kafa yormaya gerek yok. Türkiye’nin arkeolojik yerlerinin envanterini hazırlama işi neden TAY’a kaldı ise, Mağara Envanteri’de herhalde aynı sebepten kaldı. Bu sebepler arasında, neyin nasıl yapılacağını bilmiyor olmak, koordinasyon eksikliği, parasızlık gibi ilk anda akla geliveren yalanlara hiç ama hiç yer yok. Yer yok, çünkü hazırlanmış olan bu envanter, tüm bu sebeplerin birer yalan olduğunun en somut ispatı; bu işi, normalde zaten yapması gereken insanlar yaptı, koordinasyon zaten vardı, para da zaten yoktu. Yegane fark, yapmayı gerçekten isteyen bir insan, biraz motivasyon ve çaba, azmederek çalışma ve iyiniyetti, o kadar.

 

Türkiye’de, diğer tüm alanlarda gözüken sosyolojik sorunlar mağaracılığın da kanayan yarası aslında. Okumayan, yazmayan ve çizmeyen, bilimselliği ve kişisel beklentilerinin ötesinde toplumsal herhangi bir motivasyonu olmayan mağaracılarla mağaralarını keşfetmeye çalışıyor bu ülke. Kayıt altına alınmayan bu faaliyetlerin rekabeti de, doğal olarak, “Burası benim bölgem, şurası ise senin bölgen” den öteye geçemiyor. Bu çağdışı teritoryal mantığın diğer bir uzantısı da “Paylaşmamak”. Haklılar tabi, bu durumda paylaşmak mümkün olamaz, çünkü herhangi bir yayın yolu ile sahiplenilmemiş bir konunun, onu yayınlama ihtimali olan başka birisi ile paylaşılması mülkiyetin ve kazancın başkasına “kaptırılması” demektir.

 

Bilimsel açıdan ölçülmeyi, yazılmayı ve çizilmeyi gerektiren böylesi bir mülkiyet de, mağaracılığın bireysel bir aktivite olmaması ve kişisel bir menfaat sağlamaması dolayısıyla, bunu yapması gereken tüm mağaracı camiasında gereksiz bir uğraş olarak gözüküyor. Öyle ya, ne gerek var bunca masa başı çabaya? “Bulduk, girdik, çıktık, eğlendik yetmez mi? Yazıp çizmek neye yarıyacak? Daha da önemlisi, bana ne yarar sağlayacak, neden uğraşayım? Ayrıca gelecek kuşaklara da bir şeyler bıraksam ne olacak?”

 

Bu galiba, Batı ile aramızdaki en önemli farklardan birisi. Yıllar boyunca bir yığın yabancı mağaracının, yeni bulunmuş ve ilk defa girilen bir mağaraya pusula, klino ve metre ile girdilerine şahit oldum. Birçok araştırmanın raporu, araştırma bittikten birkaç ay sonra hazır oluyordu. Bizde ise yöntem, yeni bulunan bir mağaranın önce sonuna kadar gitmek, sonra, eğer zaman ve imkan varsa, ölçmeye başlamak şeklindedir. Arada eğer ölçülen mağaralar olursa, bu ölçümlerin plan ve kesitlerinin çizilmesi için ayrı bir uğraş gerekir. Ölçümler bir mağaracıda aylarca, bazen yıllarca beklerler. Kazara tüm bu işlemlerden geçip haritası çizilen, raporu yazılan mağaralar ise bir türlü yayınlanamazlar. Gerekçe hazırdır: “Para yok, yayın için izin almak çok zor, vs.” Halbuki, Türkiye’de çalışma yapan birçok yabancı mağaracının raporunun fotokopi olması tüm bu gerekçelerin anlamsızlığının çok somut bir ispatı.

 

Salt bu açıdan ele alındığında, MTA tarafından 1979 yılında kurulan Karst ve Mağara Araştırmaları Birimi, bir devlet kuruluşu olmasına ve web sayfalarında yazan;

 

“Mağara kadastrosunun oluşturulmasında ekibimizin araştırmalarının yanısıra ülkemizde incelemelerde bulunan yerli ve yabancı mağaracılar, belirlenen yöntem dahilinde araştırdıkları mağaraların raporlarını MTA’ya bildirerek katkı koymaktadırlar. Böylece ülkemizin incelenerek belgelendirilen mağaraları tek bir merkezde toplandığı gibi, kulüp ve dernekler, ekibimiz tarafindan yönlendirilerek otokontrol sistemi sağlanmıştır.”

 

cümlesi ile olaya yaklaşımlarındaki devletçi zihniyeti tam olarak gösterseler de, geçen bu süre zarfında yaptıkları çalışmalar ve hazırladıkları raporlar tavırlarındaki ciddiyetin açık bir belirtisidir. Tabi, aynı kuruluş tarafından hazırlanan amenajmanlarla turizme açılan mağaralarda yaşanan tüm çevresel sorunlar veya yukarıdaki cümlede bahsettikleri “tek merkezde toplanan mağara raporlarının” 27 yıl sonra bile hala envanterlenememiş olması da bu övgümüzden bağımsızdır.

1994 yılında iki kuruluş Türkiye’de faaliyet gösteren mağaracılık örgütlerini bir araya getirmek için çalışmaya başladı. Aradan 12 yıl geçti. Evet, resmi olmasa da bir “Türkiye Mağaracılar Birliği - TMB” kuruldu. Öte yandan bu kuruluşun şimdiye kadar yapılan 11 toplantısında da somut herhangi bir şey olamadı. Olmamasının sebebi kurumlaşma aşamasının gerçekleşmemesi değil elbet, sebep sadece yukarıda bahsettiğim iyiniyet, motivasyon ve azim eksikliği bence.

 

Temuçin Aygen tarafından MAD'ın kurulmasından bu yana 42 yıl geçmiş. Mağaracılığın kurumlaşması ve bilimselleşmesi açısından, batılı ülkeler ile karşılaştırdığımızda kısacık bir zaman bu. Öte yandan, birşeyleri gerçekleştirebilmek için de yeteri kadar uzun bir zaman 42 yıl. Ama olamadı, beceremedik. Türkiye mağaracılığı hala birkaç üniversite kulübü ile üç adet derneğin elinde ve rahmetli Temuçin Aygen’in yayınları ile kitaplarını hariç tutarsak, basılan dergiler ve yazılan yazıların sayısı hala iki elin parmakları ile sayılabiliyor. Onbinler seviyesinde olması gereken mağaralarımız ise sadece ve sadece 2.327 adet, envanterini ise TAY hazırlıyor.

“Birilerinin artık rahatsız olması gerekmez mi” diye soracaktım ama vazgeçtim. Hangi konuda, kim rahatsız oluyor ki bu ülkede?

Ali Yamaç
30 yılı devirmiş mağaracı

AYNALI ÇARŞI'NIN RESTORASYONUNDA SONA GELİNDİ

 

Çanakkale Belediyesi tarafından restorasyonuna devam edilen tarihi Aynalı Çarşı'nın son bölümünün restorasyonunun tamamlanma aşamasına geldiği ve bu bölümün 18 Mart 2007 tarihinde düzenlenecek bir törenle hizmete açılmasının planlandığı açıklandı.

Konu ile ilgili açıklamalarda bulunan Çanakkale Belediye Başkan Yardımcısı Adnan Albayrak, Çanakkale'nin sembolü haline gelen tarihi Aynalı Çarşı'da 3. etap restorasyon çalışmalarının son aşamaya geldiğini belirterek, "4 yıl önce çarşının İnönü Caddesi'ne bakan kısmına 11 dükkan yapılmıştı. Ardından ikinci etap çalışmalar tamamlandı. Bu bölümde de 32 dükkan bulunuyor. Son etap çalışmalarında 15 dükkanın yapım çalışmalarının büyük kısmı tamamlandı.

 

Tarihi Aynalı Çarşı'nın çatı kısmı da bitirildi. Zeminin taş döşeme çalışmaları da yılbaşına kadar tamamlanacak. Ardından dükkanların ahşap kapı pencerelerinin yapımına başlanacak. Tarihi aynalı modern haliyle çarşıyı 18 Mart Çanakkale deniz Zaferi'nin 92. yıldönümünde 2007 tarihinde açmayı planlıyoruz" dedi.

Heryerden Haber, 21.12.2006



SOKULLU KÜLLİYESİ HAMAMI TEDBİR AMAÇLI KAPATILDI

 

Havsa Belediye Başkanı Recep Özen, harabe haldeki tarihi Sokullu Külliyesi Hamamı girişini tedbir amaçlı kapattıklarını belirtti.

Özen, yaptığı açıklamada, hamamın yakınındaki bir okulda eğitim gören öğrencilerin sağlığını düşündükleri için hamamın giriş bölümünü tuğla örerek kapattıklarını söyledi.

Hamamın çevresinde pazar yeri kurulduğunu da hatırlatan Özen, ''Pazarcı esnafı arta kalan çöplerini binanın içine atıyor. Yaptığımız uyarılara rağmen bunun önüne geçemedik. Restorasyon imkanımız da olmadığından hamamın girişini kapatmak zorunda kaldık. Böylece buraya art niyetli kişilerin girişini de önledik. Harabe haldeki hamamın girişi tedbir amaçlı kapatılmıştır. Kesinlikte tarihi esere zarar verme gibi bir düşüncemiz olmamıştır'' dedi.

Sokullu Külliyesi Hamamı'nın çöplük olarak kullanılması ve kapısının tuğlayla örülmesinin Mimar Sinan'a ve tarihe yapılmış büyük bir haksızlık olduğunu iddia eden ilçe sakinleri, buranın bir an önce restore edilerek, turizme kazandırılmasını gerektiğini söylediler.

Edirne Internet Gazetesi, 20.12.2006

HAYDARPAŞA GARI

 

Dünya’da işlevi çeşitli nedenlerle sona ermiş, dolayısıyla özgün işlevi dışında amaçlarla kullanılan pek çok gar elbette ki bulunmaktadır. En yaygın bilinen örnek Paris’in ünlü D’Orsay Garı’dır. Bu yapı ve benzerleri, bulundukları bölgede tren istasyonuna gereksinim kalmaması, kentin ulaşım ağı içerisinde o noktada garın işlevinin sona ermesi gibi nedenlerle devre dışı bırakılmışlar ve çok başarılı restorasyon uygulamalarıyla yeni işlevlerine kavuşturulmuşlardır.

Tarihi Haydarpaşa Garı için aynı gerekçeler geçerli değildir.

Bilindiği üzere Marmaray çalışmaları kapsamında yeni hat Haydarpaşa Garı’nın 1 kilometre kadar uzağından geçeceği için binanın işlevsiz kalacağı söylenmektedir. Hat nereden geçerse geçsin, Anadolu yakasında bir merkez gar binasına gereksinim duyulacağı kesindir. Yetkililerden alınan net olmayan bilgiler yeni istasyon için alternatiflerin Söğütlüçeşme, Üsküdar veya Nautilus Alışveriş Merkezi'yle Haydarpaşa arasında kalan alan olduğunu düşündürmektedir. Seçenekler içerisinde en uygunsuz yer kanımca Üsküdar’dır. Söğütlüçeşme’ye gelince, halihazırda ulaşım ağında bir düğüm noktası olan bölgenin, Haydarpaşa Garı’ndan devredilecek yükle ve gerçekleşirse Büyükşehir Belediyesi’nin Kadıköy Salıpazarı Projesi'yle, kördüğüm noktasına dönüşeceğini kestirebiliriz.

Nautilus Alışveriş Merkezi'nin karşısındaki araziye gelince; bu alan mevcut gardan sadece 700 metre ötededir ve eski gara komşudur. Gar binaları ucuz yapılar değildir. Büyük masraflarla projelendirilir ve inşa edilirler. O halde, yeni gar için ayrılan arazinin çok yakınında, gereksinimi karşılayan, son derece prestijli, kent bütünü içerisinde bir gar için en ideal konumda bulunan tarihi Haydarpaşa Garı dururken, yeni bir istasyon binasının planlanmasının nedeni ne olabilir? Çok zengin bir ülke olmamız mı? Ya da rant hırsının gözlerimizi kör etmesi mi?

Öte yandan, Haydarpaşa Garı’nın özgün işlevinin devam etmesi için pek çok gerekçe vardır. Deniz kıyısında yer alması nedeniyle kentin geri kalan tüm bölgeleriyle deniz yoluyla bağlantısının kurulması kolaydır. Üstelik tekne masrafı dışında herhangi bir yol ve benzeri altyapı gerektirmemektedir. Mevcut yapı çağdaş istasyon binalarının gereksinim duyabileceği tüm özellikleri barındırabilecek niteliktedir. Gerektiğinde her türlü çağdaş ekipman ve sistem bünyesine çok küçük masraflarla eklenebilir. Kültürel boyutta bakarsak daha pek çok gerekçe sıralayabiliriz; Yapı, bir kültür varlığı, kentin simge anıtsal yapılarından biridir ve bu tür binalarda özgün işlevin mümkün oldukça sürdürülmesi kültürel bir gerekliliktir. 700 metre ötede yeni bir istasyon inşa etmenin gerekip, gerekmediğinin tartışılması bile abestir. Aynı masrafı yaparak, o arazide başka bir işlevde yeni bir yapı inşa edebilirsiniz. Bu bir hastane, okul, otel, her ne isteniyorsa, neye gereksinim varsa, o olabilir. Üstelik, mevcut gar sayesinde yeni yapılacak binalara ulaşım da kolay olacaktır.

Dolayısıyla, Marmaray ilk planlandığı güzergahta inşa edilmeli ve Haydarpaşa Garı Marmaray ile bütünleştirilerek, özgün işlevini sürdürmelidir.

Arkitera, Yazı: Doç. Dr. Kemal Kutgün Eyüpgiller, 20.12.2006

OPERASYONDA 202 ADET TARİHİ ESER ELE GEÇİRİLDİ

 

Konya'da bir evde yapılan aramada Roma, Bizans ve Selçuklu dönemlerine ait 202 adet tarihi eser ele geçirildi.

 

Aldığı bir istihbaratı değerlendiren Konya İl Jandarma Komutanlığı ekipleri kent merkezinde M.K. (55) isimli bir kişinin ev ve işyerinde arama yaptı. Aramada, Roma, Bizans ve Selçuklu dönemlerine ait olduğu belirtilen 202 adet tarihi eser ele geçirildi. M.K'nin gözaltına alındığı, şüphelinin jandarmadaki sorgusunun ardından Konya Adliyesi'ne sevk edileceği öğrenildi.

Merhaba Gazetesi, 20.12.2006

SİVAS'TA 10 MİLYON YIL YAŞINDA FOSİLLER

 

Sivas'ta kazı çalışmalarını sürdüren Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Antropoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ersin Güleç, çalışmaları sonucunda 10 milyon yıl önce yaşamış fil, zürafa gibi şu an Anadolu'da bulunmayan hayvanların fosillerine rastlandığını açıkladı.

 

Yaptıkları çalışmayla Afrika'dan Asya'ya hayvanların göçünün aydınlanacağını belirten Güleç, bölgede yaşamış türleri ise şöyle sıraladı: "Atların atası olarak bilinen 3 toynaklı 'hipparion', gergedan, keçi, geyik, antilop, fil, domuz, zürafa, kunduz, sansar, fare."
Milliyet, 20.12.2006

ECYAD'IN YERİNE YAPILAN KULE MEKKE'NİN ÇEHRESİNİ BOZDU

 

Osmanlı Devleti'nin Kabe'yi korumak için 18. yüzyılda yaptırdığı Ecyad Kalesi'nin yerine yapılan dev kulelerin inşaatı sürüyor. Ultra-lüks devre mülklerin yer aldığı yapı kompleksi Mekke'yi esir almış durumda.





Ecyad tepesi düzleştirildiği için kompleks, Kabe'ye iyice yakınlaşmış. Yaklaşık 800 metre yükseklikteki Sevr Dağı'ndan bakıldığında Mekke'ye hakim tek yapı olarak Zemzem kuleleri gözüküyor. Mağazanın ilk üç katında lüks alışveriş mağazaları ve kafeler var. Kabe'nin fotoğrafının çekilmesine ise asla izin verilmiyor. Devre mülkleri kimlerin kiraladığına dair bir bilgi de verilmiyor.

2002 yılında Suudi hükümeti tarafından yıkılan kalenin yerine inşa edilen Zemzem Kulesi'nde 4 bin 668 daire bulunuyor. İçinde alışveriş merkezi ve lokantalar da yer alıyor. Kule, altı kuleyi daha içine alan 1,4 milyon metrekarelik alana inşa edilen Abraj el-Bait kompleksinin bir parçası. Hac sezonu dışında kent manzaralı 33 metrekarelik stüdyo daire haftalık 10 bin YTL'ye kiralanıyor. Hac döneminde ise Kabe manzaralı bir stüdyo dairenin kirası 260 bin YTL'ye çıkabiliyor. Ecyad Kalesi, Kabe'nin asi kabilelerden savunmasına yardımcı olmak üzere 1781 yılında yapıldı, Birinci Dünya Savaşı'nda Türk garnizonu olarak kullanıldı. Kabe'ye hakim bir tepede, 23 dönümlük arazi üzerine inşa edilen kale Ocak 2002'de yerine otel yapmak için yıkılmıştı. Böylece Mekke'deki 500 yıllık Türk hakimiyetinden geriye revaklar dışında eser kalmadı. Türkiye'nin tepkisi üzerine S.Arabistan'ın Ankara Büyükelçisi Muhammed El Bassam, kalenin aslına uygun olarak başka yerde yapılacağını açıklamıştı. Peygamberimiz'in 10 yaşında Ecyad'da koyun güttüğü rivayet ediliyor.

Zaman, Haber: Hamit Karalı - Kazım Canlan, 20.12.2006

İSTANBUL TARİHİ İÇİN BİRİNCİ ELDEN BİLGİLER

Osmanlı toplum yaşamına dair şifreler yeni ve kapsamlı bir tarih projesiyle çözülüyor. Sabancı Üniversitesi ve ABD'den Packard Humanities Institute işbirliğiyle düzenlenen 'Şer'iyye Sicillerine Göre İstanbul Tarihi' projesi, Osmanlı toplumunun gündelik yaşamına ilişkin kesin bilgileri, bütün araştırmacıların yararlanabileceği biçimde ortaya çıkarıyor. Bu bilgiler, Osmanlı döneminin mahkeme kayıtları olan 'Şer'iyye Sicilleri'nde yer alıyor. Mahkeme önünde görülen davalar ve bu davalara ilişkin alınan kararlar, bir zamanlar İstanbul'da yaşayanların ticari faaliyetleri, aile ilişkileri, servetleri, oturdukları semt gibi çok farklı bilgileri içeriyor. Projenin ilk kitabı 'İstanbul Mahkemesi 121 Numaralı Şer'iyye Sicili' çıktı. Önceki akşam Sakıp Sabancı Müzesi'nde bir toplantıyla tanıtılan projenin bilim kurulunda Halil İnalcık, Nurhan Atasoy, Cemal Kafadar, Gülru Necipoğlu ve Ahmet Evin bulunuyor. Zeynep Tarım Ertuğ'un koordinatörlüğü ve Nejdet Ertuğ'un editörlüğüyle yayıma hazırlanan projenin yayın yönetmeni ise Zafer Karaca. Proje, Osmanlı tarihiyle ilgili bugüne kadar tek elden yapılan belki de en hacimli veri tabanını oluşturacak. Serinin ilk cildi 1816-1817 yıllarını kapsıyor. 10 bin defterin arasından seçilerek oluşturulan seri 24 cildi kapsayacak. İlk kitap olarak 1816 yılının seçilmesinin nedeni bu yıl ilk kez İstanbul'un ayrıntılı haritasının çıkarılmış olması. Dönemin mahkemeleri bugünkünden farklı olarak noterlik, hatta belediye hizmetleriyle de ilgileniyordu. Bu nedenle Şer'iyye Sicilleri'nde çok farklı bilgilere rastlanabiliyor. Sicil defterleri 15 ve 16. yüzyıllarda Arapça tutulmuş. 17. yüzyılda Türkçe kullanılmaya başlanmış. 1990 yılından bu yana sürdürülen 'Şer'iyye Sicillerine Göre İstanbul Tarihi' projesi kapsamında gayrimüslimlerin de Kadı mahkemelerine gittiği, farklı dinlerden insanların aynı mahallelerde karışık oturduğu gibi bilgilere ulaşılmış. Bugüne kadar tarafsızlığı ve doğruluğu tam belli olmayan hatıralara, seyahatnamelere dayanarak yazılan gündelik hayatın tarihi artık istatistiki bilgilere ve birinci kaynaktan kesin bilgilere dayanarak ele alınabilecek. Bilim kurulu üyelerinden Cemal Kafadar bu durumu "Biz bu defterlerle uzun vadeli istatistiki gözlemler yapabildiğimiz sürece Osmanlı sosyal tarihi, kültür tarihi, hukuk tarihi, iktisat tarihinin çok önemli noktalarına ulaşabiliriz" diye özetliyor.

Radikal, 20.12.2006

DOĞU'NUN SANAT TARİHİNİ YENİDEN YAZACAKLAR

 

Kavramsallık sonrası sanat hareketinin eski Yugoslavya’da kurulan en önemli temsilcilerinden IRWIN grubunun "Tüyleri benzer olan kuşlar beraber gezerler” sergisi, Akbank Sanat Galerisi’nde, 21 Aralık'ta açılıyor. Ali Akay ile Levent Çalıkoğlu’nun küratörlüğünde gerçekleşen sergi 27 Ocak tarihine kadar görülebilecek.

Bu, son beş yıldır, “Doğu Sanat Haritası" projesiyle tüm doğu Avrupa ve eski-sosyalist ülkelerdeki çağdaş sanatın haritasını ve tarihini çıkarmakla uğraşan, Batı baskıcı sanat tarihine karşı alternatif bir Doğu sanat tarihi oluşturma imkanını araştıran IRWIN sanatçı grubunun Türkiye'deki ilk sergisi.

IRWIN grubu, 1980’lerin başında meşhur endüstriyel-punk grubu Laibach (Lubliana’nın Almanca’daki adı Nazi İşgaline gönderme yapmaktadır) ve diğer başka özerk Sloven avant-garde oluşumlarıyla birlikte anonim kolektifi NSK (Neue Slowenische Kunst-Yeni Slovenya Sanati) kurarak sosyalist bir ülke olan eski-Yugoslavya’da en radikal ve eleştirel deneyleri gerçekleştirdi. 

Sloven milliyetci ikonlari, Nazi swastika, disko-punk stil, komunist totaliter kitsch ve diğer onemli ideolojik gösterenleri çok fazla kullanan Irwin, bu ilk aşamada sanki totalitarizmi totalitarizmden daha çok yaşayarak, ondan kurtulmak istiyorlardı. Bu dönemde Slavoj Zizek ve Rastko Mocnik gibi felsefeciler, NSK ve Irwin estetik ideolojisini en çok destekleyen teorisyenlerdi.

Yugoslavya’nın dağılmasından sonra Irwin grubunun asıl eleştirdiği hedefin önemi azalmıştı. 1991’den sonra, Irwin Grubu Elçiliği ,daha sonra NSK State in Time anlayışını kurdu. Böylece, NSK, elçilikleri ve pasaportları olan hayali bir ülkeye dönüştürüldü.

Hürriyet, 20.12.2006

TARİHİ BİNANIN RESTORASYONU

 

Çanakkale Belediyesi tarafından geçen yıl satın alınarak, "Tarih Kültür Evi ve Kent Müzesi" haline getirilecek olan Çarşı Caddesi'ndeki 3 katlı tarihi binanın çökme aşamasına gelen dış duvarı koruma kurulunun verdiği kararla yıkılmaya başlandı.
 
Konuyla ilgili açıklamalarda bulunan Belediye İmar ve Planlama Müdürlüğü yetkilileri,1995 yılında eski yapılaşmanın bulunduğu Fevzipaşa, Kemalpaşa, İsmetpaşa, Cevatpaşa ve Namıkkemal mahallelerinin bir bölümünü kapsayan 1/1000 ölçekli koruma maksatlı imar planları hazırlandığını kaydederek, "Bu kapsamda bizler de ilk etapta Tarihi Çevre Bürosu kurarken, bir müze kurmaya da karar vermiştik. Bunun için 1988 yılında Edirne Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu kararıyla tescillenmiş olan Yalı Camii karşısında 3 katlı binayı satın almıştık. Bu tarihi özeliği olan taş binayı "Tarih Kültür Evi ve Kent Müzesi" haline getirmek için başlanan çalışmalarda ilk etapta iç kesim yıkıldı. Proje kapsamında dış duvarın korunması gerekiyordu. Ancak dış duvarın belirli kısımlarının yıkılma aşamasına gelmesi sebebiyle bu bölgeyi yaklaşık 1 ay önce koruma altına alarak yolu trafiğe kapatmıştık. Koruma Kurulu'na yaptığımız başvurular sonunda yapılan incelemede binanın dış duvarının belirli bir plan dahilinde numaralandırılarak yıkılması gerektiği kararı çıktı. Buna göre yan duvar yıkıldıktan sonra inşaat çalışmalarına hız verilecek" dediler.
 
Yaklaşık 500 bin YTL'ye mal olacak restorasyonun 1 yıl içerisinde tamamlanması planlanıyor.

Çanakkale Kent Haber, 19.12.2006

TARİHİ BİNA BAKIMSIZLIKTAN YIKILIYOR

 

Balıkesir'in Gönen İlçesi'nde tarihi eser olduğu için koruma altına alınan tarihi Konak Oteli bakımsızlıktan yıkılmaya başladı.
 
Gönen'in Altay Mahallesi'nde bulunan Konak Oteli tarihi eser olması dolayısıyla bir çivi dahi çakılamadığından yıkılmaya başladı. Edinilen bilgilere göre daha önceleri ev olarak kullanılan ve otel olarak da hizmet gören tariihi bina yapımının çok masraflı olmasından dolayı yıllardır onarılamıyor. Mahalle halkı, çocukların sokaklarda evin çevresinde oyun oynadıklarına dikkat çekerek, çökme tehlikesi bulunan bina için bir an önce önlem alınmasını istediler.

Balıkesir Kent Haber, 19.12.2006

TARİHİ EVLERİN ONARIMINA UNESCO DESTEĞİ

 

Mısır piramitleri, Tac Mahal, Mostar Köprüsü, İsviçre Alpleri ve Kapadokya ve Çin Seddi gibi değerleri korumaya alan Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO), medeniyetleri birleştirecek bir proje hazırladı.

UNESCO, Ortadoğu, Avrupa ve Türkiye'deki 3 tarihi evi onaracak. Şam, İstanbul ve AB üyesi bir ülkeden seçilecek evler için 700 bin Euro harcanacak.

Buna göre biri Ortadoğu, biri Avrupa ve diğeri de Türkiye'de olmak üzere üç tarihi evi onararak geleceğe bırakacak. 700 bin Euro'luk proje için protokol imzalandı. Evlerden biri Şam'da, ikincisi İstanbul'da, üçüncüsü ise Avrupa Birliği'ne (AB) üye bir ülkeden seçilecek.

İstanbul Vali Yardımcısı Cumhur Güven Taşbaşı, İstanbul'da restore edilecek evi belirlemeye çalıştıklarını ifade etti. Evlerin restoresi için Şam'da bir protokol imzaladıklarını hatırlatan Taşbaşı, projenin medeniyetler birlikteliğini de beraberinde getirdiğini vurguladı. Ortadoğu, Avrupa ve Türkiye'den seçilen evlerin, gelecek nesillere kalacağına dikkat çeken Vali Yardımcısı, dünya mirasının bu şekilde korunduğuna işaret etti. 'Kültür Evi', olması amaçlanan bu merkezlerin o bölgede yaşayanlara profesyonel destek vereceğini anlatan Cumhur Güven Taşbaşı, bu tür çalışmaların sosyal yapıyı da değiştireceğini dile getirdi. Merkezin, tarihi evlerde yaşayanların tedirginliklerini de ortadan kaldıracağını ifade eden Taşbaşı, bölgelerde oturanların eğitileceğini, 'Eserleri nasıl ve ne şekilde korumalıyız?' sorularına cevap verileceğini anlattı.

Zaman, Haber: Habibe Demircan, 19.12.2006

BODRUM'DA ANIT AĞAÇ KATLİAMI

 

Bodrum'da yeşil alanların talan edilmesi, yüzyıllık ağaçların kesilmesi haberlerine bir yenisi daha eklendi. Türkbükü'nde geçtiğimiz yazdan beri faaliyet gösteren Mio Beach'in bulunduğu yerdeki 10'dan fazla anıt ağacın acımasızca kesildiği ortaya çıktı. Yazlık eğlence mekanı 2006 Mart ayında faaliyetlerine başladı, belediyeden "geçici işyeri" ruhsatı aldı, burada yapılaşmaya gidilmesi üzerine mühürlendi. Ancak işyeri sahiplerinin mührü söküp yaz boyunca faaliyetlerine devam ettiği öğrenildi. Ağaç katliamının yapıldığı Mio Beach'in önüne kurulan iskelenin de kaçak olduğu öğrenildi. Bu konuda Liman Başkanlığı'na yapılan başvurular yanıtsız kaldı. Belediye yetkilileri, kaçak iskeleler için yıkım kararı alındığını, ancak yıkım için fazla para gerektiği için yapılamadığını açıkladı.

Vatan, Haber: Hilal Öztürk, 19.12.2006

BÜYÜK ANKARA OTELİ'NDE YASADIŞI TADİLATLARA VE YASADIŞI YIKIMLARA ONAY

 

Ankara’da gerçekleştirilen hukuksuz imar uygulamalarına bir yenisi daha eklendi. Atatürk Bulvarı üzerinde bulunan bir zamanların Meclis kulislerinin döndüğü, Ankara’nın sosyal hayatının kalbinin attığı Büyük Ankara Oteli de yasal olmayan uygulamalarla tanınmaz hale geldi.

1960’lı yıllarda tasarlanan bina, ünlü mimar Marc Saugey’in önemli yapıtlarından birisi. Uluslararası mimarlık tarihi literatüründe de önemli binalar sınıfında yer alan bina Türkiye’de modern mimarlık dilinin önemli sembollerinden bir tanesi olarak kabul görüyor. Atatürk Bulvarı üzerinde Büyük Millet Meclisi’nin karşı sırasında yer alan Büyük Ankara Oteli bu konumuyla, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Ankara Palas Oteli’nin dönemin Ulus’ta yer alan Meclis binası ile kurduğuna benzer bir ilişkiyi yeni Meclis binası ile kuruyor. Ayrıca otel, Emek İşhanı’ndan sonra bulvar üzerindeki yüksek yapılanmanın ilk örneklerinden.



Yapıda 180 oda ile 316 yatak kapasite sağlamak üzere tasarlanan 14 oda katı, restoran, gece kulübü, balo salonları, çay salonu, lobi ve yüzme havuzu gibi işlevlerin rampalarla bağlanan üç seviyeye yerleştirildiği zemin kat, barın açıldığı teras katı ve en üst katta da açık mutfak olarak düzenlenen restoran yer alıyor. Tüm katlar tamamen mekanik havalandırmalı ve otelin mobilyaları Ankara Marangoz Okulu öğrencileri tarafından yapılmış.

Bugün Büyük Ankara Oteli'nde “tadilat” adı altında bazı düzenlemeler yapılıyor. Bir süredir tamamen paketlenmiş olan, içine mimarların dahi giremediği, meslek odalarından gizlenerek yürütülen uygulamalar Mimarlar Odası Ankara Şube’nin tüm çabalarına karşın tamamen yasal olmayan şekilde gerçekleşiyor. Çelikler İnşaatın sahip olduğu yapı, köklü bir tadilattan geçiyor. Mimarlar Odası Ankara Şubesi binanın tadilatı ile ilgili şunları söylüyor: “Binada gerçekleştirilmek istenen bu tadilatların binanın özgün kimliğini ne kadar koruyacağından şüphe ediyoruz. Bu tadilatlar, Yapı Kanununda yer alan ve Bayındırlık ve İskan Bakanlığının bir çok genelgesinde belirtilen, ruhsat eki olan ve Meslek Odası tarafından verilen Mimari Proje Sicil Durum Belgesi aranmadan Çankaya Belediyesi tarafından ruhsata bağlanmış. Usulsuz olarak yapılan bu uygulama kanuna aykırıdır.Bu aykırılığı yapanlar ve göz yumanlar da bu usulsüz sürecin aktörleridir”. Bu uygulama, Mimarlar Odası Ankara Şubesi tarafından yargıya intikal ettirilmiş, uygulamayı yapan, konuyla ilgili yazışmalara ve görüşme taleplerine ilişkin hiçbir adım atmayan Çankaya Belediye Başkanı, Başkan Yardımcısı, İmar Müdürü ve ruhsatta imzası bulunan teknik elemanlar hakkında suç duyurusunda bulunma süreci başlatılmış. Ayrıca bu sürecin herhangi bir noktasında bulunan oda üyesi mimarlar içinde onur kurulu süreci başlatılacak.

Gelinen son noktaya bakıldığında Ankara’nın modern, çağdaş kent mekanlarını oluşturan öğelerden biri olan Ankara Oteli ve otelin kentli ile buluştuğu ilk nokta olan giriş bölümünde bulunan üçgen kanopilerden birisi yıkılmış. Yapıldığı dönemin yapım tekniği ve teknolojisinin bir göstergesi olan bu öğe bugünün teknolojisiyle bile yerine konması, aynısının tekrar inşa edilmesi çok güç olan bir öğe. Mimarlar Odası Ankara Şubesi 15 Aralık 2006 tarihinde gerçekleştirilen bu yıkımın ardından yaşanacak gelişmeleri dikkatle takip ediyor.

Son yıllarda Ankara’yı Ankara yapan değerlerin birer birer yok ederek kimliksiz yapılarla dolu bir kent haline getiren uygulamaları ve bu uygulamaları yürüten bunlara ruhsat veren yöneticileri, rant peşinde koşan yerel yöneticileri , bu sürece sessiz kalan idari makamları, mal sahiplerini, ve bu sistemin bir parçası olan müteahhitleri ve meslektaşlarını kınadıklarını da belirten Mimarlar Odası Ankara Şubesi, kentine, kentinin geçmişine sahip çıkan, kaliteli, sürdürülebilir mekanlar oluşturmak üzere tüm yerel yöneticileri, rant peşinde koşmayan ortak üretim sürecine davet ediyor.

Arkitera, Fotoğraf: Selçuk Balamir, 19.12.2006

HAYDARPAŞA GARI İLE İLGİLİ PROJE NETLEŞMEYE BAŞLADI

 

Haydarpaşa Garı’yla ilgili bunca itiraz, bunca bilimsel veri kimseyi yolundan döndürememiş gibi görünüyor ki, bir Alman firması olan Drees-Sommer, Haydarpaşa Garı’nda tadilata başlamak için, garın bir katına yerleşiverdi.

İstanbul’u İstanbul yapan değerlerden birine, vapur ve trene veda mı ediyoruz? Görünen o ki, bir Alman şirketinin Haydarpaşa Garı’nın üçüncü katına resmen yerleşmesiyle İstanbul’un Ayasofya, Sultanahmet Camii, Kızkulesi simgelerinden biri olan ve işlevi hergün biraz daha azaltılan Haydarpaşa Garı’na ve tren yolculuğuna son verilecek. Bütün direnmelere karşın Haydarpaşa Gar binası, dolaylı olarak işgal edilmeye başladı.

Önce “Manhattan olacak" diye yola çıkıldı, “Manhattan İstanbul’a benzesin, bin yıllık tarihi olan bir kent neden birkaç yüzyıllık bir geçmişi olan bir yere benzemesin?” itirazları ve Haydarpaşa ile çevresinin halka kapatılıp, gökdelenlerle dolması için, İstanbul, özellikle de Kadıköylüler halk ayağını oluştururken, Anıtlar Kurulu ile Mimarlar Odası da olaya bilimsel olarak yaklaştı. Şairler ve yazarlar da duygusal olarak Haydarpaşa’yı koruma altına aldı. Ancak bunca itiraz, bunca bilimsel veri kimseyi yolundan döndürememiş gibi görünüyor ki, bir Alman firması olan Drees-Sommer, Haydarpaşa Garı’nda tadilata başlamak için, garın bir katına yerleşiverdi. Bir şirket, Haydarpaşa Garı’nda yasadışı tadilat yapmakla ve mevzuata aykırı bir şekilde TCDD gayrimenkulünü kullanmakla suçlanıyor.

Biz Gazete Kadıköy olarak, Haydarpaşa’nın makus talihini değiştirmek isteyen her duyarlı İstanbullu gibi, bu konuyu defalarca manşet yaptık. Kimseye sözümüzü geçiremesek de halka bilgi verip, ilgisizleri uyarmaya çalıştık. 147. sayımızda, daha bu Manhattan meseleleri ortaya atılmamışken, Haydarpaşa’nın tarihi, stratejik öneminin yanısıra Türk sinemasının platosu olarak kullanıldığını, bir simge olduğunu vurgulamıştık.

Hükümetin “Manhattan” politikasından sonra da, birçok kez haber yaptık, eylemleri yazdık. “Efendiler Kıymayın Haydarpaşa’ya” mantığını her fırsatta ortaya koyduk. Tren+denizyolu taşımacılığının rahatlığını, ucuzluğunu her ilgili gibi biz de defalarca vurguladık...Biraz da biz yazdık, biz okuduk, biz söyledik, biz duyduk gibi oldu...Sesimizi, sesleri arş-ı ala duydu da, Saraçhane ve Ankara duymadı!..

Deniz+trenyolunu ulaşımını bir kenara bırakıp, Marmara Denizi’nin dibinden tüp geçite bağlı bir Marmaray projesi için, tüm dünyanın aralıksız kullandığı demiryolu hepten yokedilmeye çalışılıyor. Marmaray, Kadıköy’deki Nautilus Alışveriş Merkezi’nin karşısından geçtiği için ana garın bu noktaya taşınması planlanıyor. Bugünkü Haydarpaşa Garı ise işlevsiz kalacak. Konteyner limanı da başka bir mevkiye taşınarak Gar’ın çevresinde TCDD’ye ait 1 milyon metrekarelik alan yeniden değerlendirilecek. Bir soru yöneltiyoruz; Peki tren yolu ile şehirlerarası yolculuk yapan bunca insan ne olacak, kan gölüne dönen karayollarına mı teslim edilecek?.. Ve yönelttiğimiz sorunun yanıtını aylardır bekliyoruz.

Sonuç: Drees-Sommer diye bir şirket, gelip haydarpaşa Garı’nın üçüncü katına yerleşti. İlk adım adalete rağmen atıldı...

Yabancı şirketin Haydarpaşa’nın üçüncü katına yerleşip, projeleri doğrultusunda tadilat yapmaya başlaması üzerine, çeşitli kurumlar tarafından konu ile ilgili olarak suç duyurusu yapıldı. Bu başvurular üzerine harekete geçen Cumhuriyet Savcılığı, gar binasındaki tadilat işlemlerini birçok kez durdurdu. Ancak, nedendir bilinmez, Cumhuriyet Savcılığı’nın, isteği üzerine bir rapor hazırlayan 5 numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, yapılan tadilatın SİT uygulamalarına aykırı olmayıp, “basit tadilat” olduğu şeklinde görüş bildirdi. Herkes gibi Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası yetkilileri, TCDD’nin mevzuat gereği, sadece müştemilatları kiraya verebildiğini, ana gayrimenkullere kiracı almasının söz olmadığını vurgularken, Mimarlar Odası da bu gelişmeye isyan etti. Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent şubesi yetkilileri, Haydarpaşa’nın 1.sınıf tarihi ve kentsel SİT alanı olarak ilan edildiğini belirterek, kentsel SİT alanı olarak ilan edilen bir yerin endüstriyel kültür mirası olarak tescillendiğni hatırlattılar ve dediler ki;

“Haydarpaşa Garı bu nedenle Ayasofya gibi, Sultanahmer Camii gibi tescilli bir yapıdır. Drees-Sommer böyle bir yapıdaki tadilat işlemleriyle niyetini ortaya koymuştur.”

Kadıköy Gazetesi, 19.12.2006

TEKEL SİGARA FABRİKASI KÜLTÜR VE KONGRE MERKEZİ OLACAK

 

İzmir Alsancak'ta bulunan 100 yıllık geçmişe sahip Tekel Sigara Fabrikası'nın çok amaçlı kültür merkezine dönüştürülmesi için çalışmalar başladı. Arkas Holding'in bu alanda butik otel yapma teklifi ise kabul görmedi.

 

Eski sigara fabrikası, kültür ve kongre merkezi inşa edilmek şartıyla 49 yıllığına kiralanacak. Açık artırma yöntemiyle 525 bin YTL'den başlayacak ihaleye yerli ve yabancı gruplar katılabilecek. Mülkiyeti Hazine'ye ait 15 bin 850 metrekare alana sahip gayrimenkulün ihalesini kazanan, 15 bin metrekare inşaat yapacak. Gayrimenkule yapılacak yatırımın bedeli en az 35 milyon 17 bin 550 YTL olacak.

 

İhaleyi alan şirket cirodan her yıl binde 5 oranında Kültür ve Turizm Bakanlığı'na pay verecek. İhaleye katılmak isteyen girişimciler 29 Aralık 2006, saat 16.30'a kadar istenen belgeleri Kültür ve Turizm Bakanlığı'na elden teslim edecek. Kültür Yatırım ve Girişimlerinin Nitelikleri ve Nicelikleri Yönetmeliği uyarınca gerçekleştirilecek kültür kompleksinde kültürel mekanların yanısıra yeme-içme, alışveriş, spor etkinlikleri, sağlık ve eğitim hizmetleri gibi ticari mekanlar da yer alabilecek. Bu mekanların büyüklüğü bina toplam alanının yüzde 15'ini geçmeyecek.

 

Kültür ve Turizm İzmir İl Müdürü Metin Atsal, Arkas yetkililerinin Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç ile görüştüğünü ve içerisinde butik otelin de yer alacağı çok amaçlı kültür merkezi yapmaya talip olduğunu hatırlatarak, "Arkas Holding'in butik otel yapma düşüncesi vardı. Ancak Maliye Bakanlığı izin vermedi. Maliye Bakanlığı bu tür bir tahsisin yapılamayacağını bakanlığımıza yazdı. Arkas yetkilileri de başka türlü bir çözüm arayışındalar. Direkt olarak şahsa ya da şirkete veremiyorsunuz. Bu yüzden Alsancak Sigara Fabrikası ihaleye çıkarıldı. Bakanlığımız ihale şartlarına uyana verecek" dedi.

 

Alsancak'taki eski Tekel binalarının çok amaçlı kültür merkezine dönüştürülmesinin hedeflendiğini aktaran Atsal, "Bu amaçla bu alan 2005 yılında Turizm Bakanlığı'na tahsis edildi. 2006 yılı içerisinde de bakanlığımız tapusunu aldı. Röleve ve Anıtlar Müdürlüğü restorasyon projesi çalışmaları sürüyor" diye konuştu. Atsal, kültür merkezinde kongre salonları, geleneksel el sanatları atölyeleri, sergi ve müzik icra salonları, dinlenme alanları ve kafeteryaların yer alacağını bildirdi.

Turizm Gazetesi, 19.12.2006

ALLIANOI İÇİN HUKUKSAL MÜCADELE

 

Karaburun Belediyesi'nin evsahipliğinde gerçekleştirilen Ege Çevre (EGEÇEP) Platformu 5. Bölge Toplantısı, İzmir'in Karaburun İlçesi'nde yapıldı. Toplantı sonrasında yayımlanan bildiride, Ovacık'taki altın madeni hakkında alınan mahkeme kararlarının uygulanması istenirken, Allianoi'nin korunması için de Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu'nun Hasankeyf hakkındaki ilke kararı dikkate alınarak, hukuksal mücadele başlatılacağı kaydedildi.

 

Karaburun Yarımdası'ndaki balık çiftliklerinin kaldırılması ve yenilerine ruhsat verilmemesi de istenen bildiride, Karaburun ilçe ve Mordoğan belde belediyelerinin imar planlarının, tarım alanları, zeytinlikler ve ekosistemi koruyacak şekilde revize edilmesi ve Akdeniz fokunun yaşam alanı olan Mordoğan Ayıbalığı mevkiinde koruma amaçlı plan yapılması gerektiği belirtildi.

 

İzmir Büyükşehir Belediyesi sınırları ve yerleşim alanı içindeki taş ocakları ve çimento fabrikalarının kapatılmasının istendiği bildiride, bilimsel katı atık yönetimine geçilmesi ve Harmandalı çöp depolama alanının sorunlarının çözümünde halkın katılımının sağlanması istendi.

 

Bölge toplantısında alınan kararlar şöyle:

 

1. Karaburun'da balık çiftlikleri kaldırılmalı. Her türlü endüstriyel balık avcılığı yasaklanmalı. Zıpkın avcılığı denetlenmeli. Hazine tahsislerinde yerel halka öncelik verilmeli. İmar planları revize edilmelidir. Zeytin alanları korunmalı ve yapılaşmaya kesinlikle açılmamalı. Zeytinyağı işlikleri bir araya toplanarak toplu arıtma sistemine geçirilmeli. Kıyılardaki tüm yerleşkelerin arıtma sistemleri kurulmalı. Akdeniz Foku yaşam alanları korunmalı. Ormanlarda yasadışı kesimlerin önüne geçilmeli.

 

2. Bergama Altın Madeni kapatılmalı. Yeni Bergamalar yaratılmamalı. Kışladağ Altın Madeni işletmesi durdurulmalı. Efemçukuru Altın Madeni'ne izin verilmemeli.

 

3. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu'nun, Hasankeyf'i ve Allianoi ile ilgili aldığı ilke kararına karşı Hasankeyf'i Yaşatma Girişimi ile ortak mücadele sürdürülecek, kararın iptali için her türlü meşru yola başvurulacaktır.

 

4. Çeşme Yarımadası'nda turizm amaçlı olarak kamu arazilerinin tahsisi konusu EGEÇEP tarafından davalar açılmıştır. Davalarda karar verilmeden bölgelere ilişkin teklifler alınmıştır. Çeşme yerli ve yabancı sermaye gruplarına peşkeş çekilmemeli.

 

5. İzmir Büyükşehir Belediye sınırları ve yerleşim alanı içindeki taşocakları ve çimento fabrikaları kapatılmalı. Menemen Emiralem Beldesi sınırları içinde yapılmak istenen kireç ve taşocağına izin verilmemeli.

 

6. İzmir'de bilimsel katı atık yönetimine geçilmeli, Harmandalı Çöp Depolama Ala-nı'nın sorunlarının çözümünde halkın katılımı sağlanmalı

Birgün, 19.12.2006

TARİHİ KÜMBETLER GÜVERCİNLERİN İLGİ ODAĞI OLDU

 

Bitlis'in Ahlat İlçesi'nde bulunan tarihi kümbetler güvercinlerin ilgi odağı oldu. Mimarisi ve taş bezemeleriyle ünlü Ahlat Kümbetleri'ni saran yüzlerce güvercin ise görenleri kendine hayran bıraktı.

Ahlat İlçesi'nde bulunan kümbetleri saran güvercinler Selçuklu mimarisine güzel bir aksesuar oluşturdu. Mimarisi ve taş bezemeleriyle ünlü Ahlat Kümbetleri'ne güzel bir aksesuar oluşturan güvercinler ,sanatsal bir yapı ile de birleşince görenleri adeta büyüledi. Ahlat Kümbetleri şekil olarak Orta Asya Türk Çadırı'nı andırmaktadır.


Ahlat'ta çoğu 13. yüzyıldan kalma 14 kümbet bulunmaktadır. Selçuklu Mimarisi'nin en seçkin örnekleri olan ve 'Kümbet' adı verilen anıt mezarlar, tarihten günümüze yansıyan görkemli yapılardır. Bunlardan Ulu Kümbet, Hüseyin Timur, Buğatay Aka, Hasan Padişah, Erzan Hatun, Emir Bayındır ve Keşiş kümbetleri önemli eserlerden birkaç tanesidir. Ahlat Kümbetleri genel olarak 2 katlı olup, alt kat üstü örtülmüş mezar odası, üst kat ise dua ve ibadet odası olarak düzenlenmiştir.

Heryerden Haber, 19.12.2006

YALOVA MAĞARALARIYLA DA BİLİNECEK

 

Yalova’da, varlıkları bilinmesine karşın bugüne kadar yeterli ilginin gösterilmediği mağaralar yavaş yavaş keşfediliyor. Yalova Tenis ve Dağcılık Kulübü üyesi bir grup, Boğaziçi Mağaracılık Kulübü (BÜMAK) ile kentteki mağaraların detaylarının öğrenilmesi ve tanıtılması için bir proje başlattı.

Kulübün eğitmeni Atila Ulaş, kentteki mağaralarla ilgili uzun süredir çalıştıklarını söyleyerek şöyle dedi: "Bu yıl Kurtköy civarındaki dikey ve yatay mağaraların haritaları ve envanterini çıkarmaya başladık. Bu bilgiler tüm dünyayla paylaşılacak ve Yalova, mağaralarıyla da bilinecek." Yalova mağaralarının herhangi bir arkeolojik değeri olmadığını söyleyen Ulaş, "Mağaralarımız gerçekten güzel. Fakat bu mağaraları turizme açmak ya da define umuduyla kazı yapmak, milyonlarca yılda oluşan yapıları bozacak, tüm özelliğini kaybetmesine neden olacaktır. Köylülerimiz mağaralara hiç dokunmamış. Bu da ne kadar bilinçli olduklarını gösteriyor" dedi.

Hürriyet Seyahat, 18.12.2006

RESTORASYONA AÇIK AMA İBADETE KAPALI

 

Rodos’taki Osmanlı eserleri, AB baskısıyla yavaş da olsa restore ediliyor; ama sadece bir camide namaz kılınmasına izin veriliyor. Türkler ‘devlet baskısından’ şikâyetçi.

 

Gemiyle adaya yaklaşırken, Evliya Çelebi’nin “Çok memleketler gördüm, böylesine rastlamadım” dediği Rodos’un surları karşılıyor bizi bütün ihtişamıyla. Ama ondan çok daha önce, yerden kılıç gibi yükselen birkaç minare görüyoruz. Osmanlı, “güneşin, güllerin ve şövalyelerin adası” Rodos’ta tam 389 sene hüküm sürmüş. Dünyanın en güzel adalarından biri olan 1400 kilometrekarelik bu müstesna kara parçasındaki Osmanlı yadigârları yıllardır kurtarılmayı bekliyor. 1947’de İtalyanların Yunanistan’a bıraktığı Oniki Ada’nın en büyüğü olan Rodos, Osmanlı izlerinin de en çok rastlandığı ada. Rodos’ta şahit olduğumuz manzara ise Yunanistan’ın diğer bölgelerinde Osmanlı mirasının ve Türk azınlığın başına gelenlerin kopyası gibiydi.

Ege ile Akdeniz’in kesiştiği noktada bulunan Rodos’taki Osmanlı mirası, Türk vakıfları ile Avrupa Birliği’nin desteği ve ısrarlı takibiyle restore ediliyor. AB desteğiyle restore edilen eserler arasında camiler de bulunuyor. Ama ilginçtir ki restorasyonu tamamlanan eserler, Türklerin kullanımına açılmıyor. Ayrıca şimdiye kadar üç camiyi restore ettiren AB, Recep Paşa Camii ile Murat Reis Camii ve Türbesi için de yıllar önce kaynak göndermiş; ancak yöneticilerin savsaklaması yüzünden bu restorasyonlar bir türlü bitirilmiyor. Bu durumda restorasyon sırası bekleyen onlarca Osmanlı eserinin yeniden ihyası oldukça zor görünüyor.



Rodos’taki Osmanlı izleri sadece camilerle sınırlı değil. Kütüphane, saat kulesi, medrese, okul, türbe, han ve hamamlar ziyaretçileri hayran bırakıyor. ‘Türk Kütüphanesi’ en çok ilgi gören mekân olarak biliniyor. Tarihî kütüphanede el yazması Kur’an-ı Kerim’ler, tefsirler, önemli fizik, kimya, matematik, tıp ve astronomi eserleri bulunuyor. Rodos’taki Türk kimliğini bugüne kadar vakıflar taşımış. Vakıflar, Türk cemaatinin bir arada kalması için tutkal görevi görmüş. 100 bin nüfuslu adada 3500 Türk yaşıyor.

Rodos’taki Türk okulu, 1972 yılından beri kapalı tutuluyor. Adada yaşayanlar, okulun, 1970’lerin başında Heybeliada Ruhban Okulu’nun kapatılmasına misilleme olarak kapatıldığını düşünüyor. Okulun açılmaması siyasi karar olarak görülüyor. Rodoslu Türklerin anadilde eğitim talepleri de kabul görmüyor. Rodos Müslümanları Kültür ve Dayanışma Derneği Başkanı Mustafa Şeyh, dilini bilmeyenin soyunu da zaman içinde unutacağına dikkat çekerek, Türkçe eğitim için girişimde bulunulmasını talep ediyor.

Türk cemaati, din konusunda da kendilerini baskı altında hissediyor. Adada kullanılabilir durumda olan 7 camiden 6’sının kapalı olması bu durumu özetliyor. İbadete açık olan tek camide, yani İbrahim Paşa Camii’nde ise sadece iç ezan okunuyor; dışarıdakiler ibadete davet sesini duymuyor. Sultan Mustafa Camii’nde de sadece Müslümanların nikah törenlerine izin veriliyor.

Müftü İsmail Çakıroğlu, Rodos’ta kimsenin “Türküm” diyemediğine dikkat çekerken çok dertli görünüyor. Osmanlı döneminde Rodos’ta 27 cami bulunduğunu belirten Çakıroğlu, ayakta kalan camilerin restorasyonu için AB’den kaynak gelmesine rağmen sadece üçünün restore edildiğini vurguluyor. İki caminin restorasyonunun ise sadece iskele kurulması seviyesinde kalakaldığına dikkat çekiyor Çakıroğlu: “Parayı veren AB, zaman zaman ‘restorasyon bitti mi?’ diye soruyor. İskeleleri, AB’nin gözünü boyamak için kurdular. AB her sorduğunda ‘yapıyoruz’ diyerek sadece iskeleleri yeniliyorlar.”

Adanın hemen her köşesinde bir Türk ile karşılaşıp Türkçe konuşmanız mümkün. Kendilerini devlet baskısı altında hisseden soydaşlar, buna rağmen Yunanlar ile kardeşçe yaşıyor. Bu hususa vurgu yapan Mustafa Şeyh, Türk ve Yunanlar arasında herhangi bir sıkıntının olmadığını dile getiriyor. Dernek Başkanı Şeyh, “Biz onları, onlar da bizi iyi ve kötü günde yalnız bırakmaz. Sıkıntılar siyasetten, politikacılardan kaynaklanıyor.” diyerek tepkisini dile getiriyor. Rodoslu Türkler günlük meşgaleler içinde, diğer sorunlarını ikinci plana atmış gibi. Genelde ticaretle uğraşan soydaşların büyük kısmının ekonomik durumu iyi.

İbrahim Paşa Camii’nde okutulan mevlide 75 yaşındaki Nezahat nine ile Rum komşusunun kol kola gitmesi adadaki kardeşliği gözler önüne seriyor. Soyadını söylemeyen Nezahat nine, “Mevlit olduğunu duyunca komşumu da çağırdım, geldi. Onun çağırdığı yerlere ben de gidiyorum.” diyor.

Osmanlı’dan günümüze kalan üç vakıf, faaliyet sürdürüyor Rodos’ta. Bunlardan Fethi Paşa Vakfı, mütevellisi İstanbul’da yaşayan “Müstesna Vakıf” statüsünde faaliyetlerini icra ediyor. Vakfa ait kütüphane, 1793 yılında Rodosî Hafız Ahmet Ağa tarafından inşa edilmiş, 1840 yılında ise oğlu Ahmet Fethi Paşa tarafından vakfa dönüştürülmüş. Kütüphanenin en değerli parçalarından birini, 1401 yılında altın varaklarla yazılmış iki adet Kur’an-ı Kerim oluşturuyor. 605 yıllık olan bu eserlerden biri daha önce çalınmış. İngiltere’deki bir müzayede evinde satılığa çıkarıldığı gün aile fertlerinden Esra Bereket tarafından tespit edilerek geri alınmış. Kütüphanedeki 2500 kitabın 1100’ü el yazması.

Fethi Paşa Vakfı’nın başında, torun Semih Argeşo bulunuyor. Mütevelli Heyeti Başkan Vekili ise oğlu Cengiz Argeşo. Ceniz Argeşo, kütüphanedeki eserlerin tarihî ve içerik değerinin çok yüksek olduğunu vurguluyor. Araştırmacı bilim ve din adamlarına Rodos’u adres gösteren Argeşo, kütüphanede 850 yıllık el yazması kitaplar bulunduğunu ifade etti.

Cengiz Argeşo, Türkiye’deki garimüslim vakıfları için Ankara’ya baskı yapan AB’nin, birlik üyesi ülkelerin uygulamalarını görmezden geldiğine inanıyor. Argeşo’nun verdiği bilgiye göre Yunanistan, Türkiye’nin gayrimüslimlerden aldığının iki katından daha fazla vergi alıyor kendilerinden. Devam ediyor torun Argeşo: “Dedem, Fethi Paşa Vakfı’nı kurduktan sonra vakfa gelir sağlaması için Rodos’ta bazı dükkânlar satın aldı. Ancak vakıf malı olan bu dükkânlardan gelen kazancın yüzde 41,6’sını Yunanistan alıyor. Bakım, oranım, personel gibi giderlerimizi de masraftan düşemiyoruz. AB Türkiye’ye baskı yapıyor; ama Yunanistan’da biz en ağır vergileri ödüyoruz. Biz bir tarihi, bir kültürü, dünya için hazine değerindeki eserleri koruyup yaşatmaya çalışıyoruz. Türkiye bu konuda ağırlığını koymalı. Mütekabiliyet esasını çalıştırmalı.”

Melek Paşa Vakfı’nın ise Rodos’un Lindos, Malona, Massarı ve Charakı köylerinde portakal ve zeytin ağaçlarının yer aldığı 80 dönümlük arazisi ile eski bir değirmeni bulunuyor. Vakfın mütevelli heyeti, Siyavuşoğlu ailesinden oluşuyor. Siyavuşoğlu ailesi, Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mirimah Sultan’ın 13. göbekten torunu olarak biliniyor.

Rodos’ta Osmanlı mirasının yıkıma uğratılması sadece Yunan yönetimi döneminde olmamış. Türk kültürüne yönelik baskı, Oniki Ada’nın 1911 yılında İtalyan idaresine girmesiyle başlamış. Rodos’un simgelerinden Sümbüllü Hamam, İtalyanlar döneminde yıktırılmış. Rodos’taki camilerin bakımı ve onarımı amacıyla kurulan Evkaf-ı Mazbuta (Camiler Vakfı) ile adadaki Türk okullarının masraflarının karşılanması için kurulan Evkaf-ı Mektebiye (Okullar Vakfı), İtalyanlar döneminde (1929) “Rodos Evkaf İdaresi” adı altında birleştirilerek Evkaf Kanunu ile yönetilmeye başlanmış. Ada Yunan yönetimine geçince (1947) Evkaf Kanunu, Yunancaya çevrilerek Evkaf Nizamnamesi adını almış. Bu kanuna göre vakıfların yönetim kurulu, adadaki Müslüman Türkler tarafından önerilecek isimler arasından valilikçe atanıyor. Ancak, kağıt üzerinde kalan bu uygulama 400 yıllık vakıfların yağmalanmasına kapı açmış. Mesela Eski Hamam, Yunan Hükümeti tarafından istimlak edilmiş. Çarşı Camii ve Hilmi Paşa Camii amacı dışında kullanıma açılmış. Rodos Evkaf İdaresi şimdilerde sadece kağıt üzerinde göründüğü için okul ve camilere yönelik herhangi bir tasarrufu bulunmuyor. Rodos’taki Osmanlı mirasının korunması hususunda Türkiye Konsolosu Ahmet Arda’nın da yoğun çabaları var.


Müstahkem surlarıyla meşhur Rodos adası, Kanuni Sultan Süleyman tarafından 1522 yılında fethedildi. Fatih Sultan Mehmet’in vefatı üzerine tahta oturan Yıldırım Bayezid’den kaçan Cem Sultan da bir süre Rodos şövalyelerine sığınmıştı. Daha sonra Napoli’de Papa’ya sığınan Cem Sultan, 1595’te İtalya’da vefat etmişti. Rodos’un da içinde bulunduğu 12 Ada, Trablusgarp Savaşı’ndan sonra 1911 yılında İtalyanlara bırakıldı. 36 yıl sonra ise Yunan yönetimine geçti. Rodos, muhteşem doğal güzellikleri ve tarihî eserleriyle Yunan turizmine milyarlarca dolarlık katkı sağlıyor.

Aksiyon Dergisi, 18.12.2006

800 YILLIK HAN RESTORE EDİLMEZSE YIKILACAK

 

Konya'daki Selçuklu dönemi eserlerinden olan 'Dibidelik Han', yıkılma tehlikesi yaşıyor. Damı çöken, birçok yeri yıkılan tarihi han, restore edilmezse yok olacak. Dibidelik Han, Anadolu'daki Türk mimarisinin mührü olarak kabul edilen eserlerden sayılıyor.

Selçuk Üniversitesi Eğitim Fakültesi öğretim üyelerinden Prof. Dr. Yusuf Küçükdağ, Selçuklu dönemi mimari özelliklerini taşıyan hanın perişan bir halde olduğunu söyledi. Restorasyon yapılmaması halinde hanın 'tarih' olacağını dile getiren Küçükdağ, Dibidelik Han'ın Osmanlı döneminde birçok defa onarılarak ayakta tutulmaya çalışıldığını da bildirdi. Hanın yanında kontrolsüz yapılaşma yaşandığına dikkat çeken Küçükdağ, çöplerin kamyonlarla getirilerek hanın çevresine dökülmesine tepki gösterdi. Dibidelik Han'ın, Anadolu'nun en eski hanlarından biri olduğunu belirten Küçükdağ, "Kültürümüzün en eski yapıtlarından biri olmasına rağmen değeri bilinmiyor. Han, şu anda onarıma muhtaç vaziyette. Vakıflar Genel Müdürlüğü burayı restore etmeli" dedi.

Selçuklu eserlerinin, Anadolu'nun Türk yurdu olması konusunda önemli bir mühür olarak kabul edildiğini ifade eden Küçükdağ, "Sel yatağında bulunan Dibidelik Han, hem insanların tahribine maruz kalmakta hem de doğal etkenlere yenik düşmekte. Anadolu tarihinin kimliği niteliğini taşıyan bu hanın onarımı hemen yapılmalı. Bu eserlerin orijinalliklerin bozulmadan gelecek nesillere aktarılması ve kültürümüzün yaşatılması için gereken çalışmaların yapılması gerekmekte. Bu tarihi eserler bir kere yok oldu mu geri getirilmeleri imkansızdır" diye konuştu.




Dibidelik Han'ın iç mekanındaki kemerlerin ve üslubunun tamamen orijinal olduğunu ifade eden Küçükdağ, handa zaman zaman yapılan restorasyon çalışmalarının dış mekanındaki özgünlüğünü götürdüğünü kaydetti. Hanın tarihi ve kültürel değerinin bilinmediği anlatan Küçükdağ, "Kimse burada Selçuklu dönemine ait bir hanın olduğunu bilmiyor. Bu nedenle çevresinde hanı olumsuz etkileyecek yapılaşmalar yapılıyor. Han onarılarak, çevresi Selçuklu, Osmanlı havası katılmış bir bahçe haline getirilebilir ve kültürel bir merkez yapılabilir. Hanın, bu şekilde kullanılır hale getirilmesi hem ayakta durmasını sağlar hem de insanlarımıza tarihimizi yaşatabilir" şeklinde konuştu. Hanın yıkılmasını engellemek için 1703'te bir vakfiye kurulduğunu ancak zamanla terk edildiğini aktaran Küçükdağ, hanın tamamen tahrip olmuş, yıkılmış, dökülmüş görünümünün Türkiye'ye yakışmadığını kaydetti.

Zaman, Haber: Erkan Söğütçü, 18.12.2006

ABİDE ŞAHLANIYOR

 

Kullanılan kalitesiz malzeme nedeniyle çökme tehlikesi geçirdiği için temmuz ayında kapatılan Çanakkale Şehitleri Abidesi sonunda kurtuldu.


Eceabat Kaymakamı Muhterem İnce, "Tehlike ortadan kalktı" derken, 18 Mart törenlerine yetiştirilmeye çalışılan abidenin temellerinde ve taşıyıcı kolonlarında yapılan güçlendirme çalışmaları hızla sürüyor. Çürüyen beton ve demirler ayıklanarak taşıyıcı sistemde mantolama çalışmaları yapılıyor.


Milliyet Gazetesi, 11 Ağustos 2006'da Çanakkale Şehitleri Abidesi'nin çökmek üzere olduğunu, taşıyıcı kolonlarda oluşan korozyon nedeniyle demirlerin kağıt gibi koptuğunu duyurmuştu.

Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç ertesi gün abidenin 4 şiddetinde bir depreme dayanamayacak kadar güçsüz olduğunu ve işi yapacak müteahhit bulamadıklarını açıkladı. Bu haberin ardından birçok müteahhit projeye destek vermeye hazır olduğunu açıklarken, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın açtığı ihalenin ardından onarıma başlandı.

 

  

 

Öncelikle İstanbul Teknik Üniversitesi'ne (İTÜ) güçlendirme projesi yaptırıldı. Prof. Dr. Feridun Çılı, Prof. Dr. Kaya Özgen ve Dr. Haluk Sesigür tarafından hazırlanan teknik raporda şu ifadelere yer verildi:


"Yapı taşıyıcı sisteminde yapılan incelemede döşeme alt yüzünde, kirişlerde ve ayakları birbirine bağlayan bağ kirişlerinde korozyondan kaynaklanan yoğun bir bozulma gözlenmiştir. Abidenin yapısında meydana gelen hasarlar, bozulmalar yapılan değerlendirmeler kapsamında onarılabilir, önerilen iyileştirme çalışmalarının yapılması durumunda yapının taşıyıcı sisteminin güvenliği bu tür yapılardan beklenen güvenlik düzeyinde olacaktır."


Bu rapor doğrultusunda gerçekleştirilecek ve 1 milyon 200 bin YTL'ye mal olacak güçlendirme çalışmaları için, tören alanı yıkılarak abidenin temelleri tamamen açıldı. Taşıyıcı kolonlara demir ve beton takviyesi yapıldı. Drenaj sistemi yenilendi. Daha önce çöplüğü andıran, rutubet içindeki alan genişletilerek 1800 metrekarelik bir kullanım alanı oluşturuldu.

 

"Abide depreme dayanıklı hale getirildi" diyen Kaymakam İnce şunları söyledi: "Abidenin altında oluşan yeni alana müze yapmak istiyoruz. Ayrıca gezilebilecek alanın ortasına savaşları anlatan yarımadanın haritasını koyacağız. Mozaikleri de tamir edeceğiz. Abidenin tavanındaki Türk bayrağını bronz ya da pirinçten yapmayı planlıyoruz."


Şantiye şefi Hasan Terzi de şu bilgileri verdi: "Kaliteli beton ve demir kullanıyoruz. Temel ve tabanı güçlendiriyoruz. Taşıyıcı kolonları da yapıya uygun hale getiriyoruz. Nemden etkilenmemesi için temelleri koruma altına alıp drenaj sistemini projeye uygun hale getiriyoruz. 18 Mart törenlerinden önce bitireceğiz."

Milliyet, Haber: Ömer Erbil, 18.12.2006

ÇALLI'NIN TABLOSUNA REKOR FİYAT

 

Portakal Sanat ve Kültür Evi'nin düzenlediği Yeni Yıl Müzayedesi'nde, İbrahim Çallı'nın “Maşlahlı Kadınların Büyükada Sefası” adlı tablosu, 500 bin YTL'ye satıldı. Çallı'nın kendisine ün kazandıran “Maşlahlı Kadınlar” serisinin en gözde örneklerinden “Maşlahlı Kadınların Büyükada Sefası” adlı yapıtı, artırmada 500 bin YTL'ye çıkarak, Conrad Oteli'nde gerçekleştirilen müzayedenin en pahalı eseri oldu.Müzayedenin en çok ilgi gören eserlerinden Menderes Ailesi Koleksiyonu da toplam 89 bin 150 YTL'ye alıcı buldu. Müzayedeyi yöneten Raffi Portakal'ın “Menderes Ailesi'nin ortak kararıyla satışa sunulduğunu” söylediği, eski başbakanlardan Adnan Menderes ve eşi Berin Menderes'e ait parçalardan altın tabaka 8 bin YTL'ye, bir çift pırlanta küpe 12 bin YTL'ye, tek taş pırlanta yüzük 11 bin YTL'ye, pırlantalı ve mineli broş ise 13 bin 700 YTL'ye değişik kişiler tarafından alındı.
    
Müzayedenin en değerli parçalarından olan ve 140 bin YTL başlangıç fiyatıyla artırmaya çıkarılacağı duyurulan “Sultan Vahdettin'in Altın Saltanat Mührü”nün ise müzayededen çekildiği bildirildi. Raffi Portakal, müzayede kataloğunda “Topkapı Sarayı da dahil olmak üzere devlet müzeleri ve özel müzelerde Sultan Vahdettin'e ait mühür bulunmamaktadır” ifadesiyle yer alan mührün satıştan çekiliş gerekçesini, “Mührü Topkapı Sarayı'na kazandırmak için çalışmalar sürüyor” biçiminde açıkladı.

 

Müzayedede “Christofle Centerpiece” 75 bin YTL'ye, Feyhaman Duran'ın ”Narlı Natürmort” adlı tablosu 42 bin YTL'ye, tuğralı gümüş bir çift şamdan 30 bin YTL'ye, Semiha Berksoy'un otoportresi 22 bin YTL'ye, Nazım Hikmet'in annesi Celile Hikmet'e ait natürmort 10 bin YTL'ye, Sultan 2. Mahmut tuğralı gümüş ayna da 5 bin YTL'ye satıldı.

Hürriyet, 18.12.2006

BABAESKİ'DE DEFİNE ARAYAN 4 KİŞİ YAKALANDI

 

Kırklareli'nin Babaeski İlçesi'nde, define arayan 4 kişi suçüstü yakalandı.

Edinilen bilgiye göre, jandarma ekipleri, Katranca köyünde yaptıkları kontrollerde, Z.K. (47), B.O. (36), Y.G. (47) ve M.A'yı (61) ellerindeki dedektörle define ararken suçüstü yakaladı.

Gözaltına alınan zanlıların, define aramak için İstanbul'dan geldikleri belirlendi.

Edirne Internet Gazetesi, 18.12.2006

GÖBEKLİTEPE TAPINAK MODELİ BASINA TANITILDI

 

 

12000 yıl önce Anadolu - İnsanlığın ilk tapınakları adlı sergi hazırlıkları bir basın toplantısı ile tanıtıldı.

 

20 Ocak 2007 tarihinde Almanya'nın Karlsruhe şehrinde açılacak olan "12000 yıl önce Anadolu-İnsanlığın ilk tapınakları" adlı serginin odak noktasını Göbeklitepe kazısının T-biçimli dikilitaşların gruplar halinde düzenlenmesiyle inşa edilen dairesel yapılarıyla ortaya çıkan anıtsal mimari oluşturuyor. Tonlarca ağırlıktaki dikilitaşların kazı alanında orijinal yerinden başka bir yerde sergilenmesi mümkün değil. Bu anıtların inanılmaz boyutlarının sergi boyunca ziyaretçilere hissettirilebilmesi için, dikilitaşlardan bazılarının birebir ölçekli modelleri yapıldı. Bu modellerin tamamlanması 18.12.2006 tarihinde Karlsruhe müzesinde düzenlenen bir basın toplantısıyla tanıtıldı. Basın toplantısına Göbeklitepe kazı başkanı Klaus Schmidt, Karlsruhe Müzesi Müdürü Harald Siebenmorgen, sergi kurotörü Clemens Lichter, model için gerekli ölçümleri yapan ekibin sorumlusu Tilman Müller, modellleri yapan sanatçı çift Gautels katıldı.

Arte, ARD, SWR3, RTV gibi televizyon kanalları ve başta DPA olmak çeşitli ajansların yer aldığı toplantıda Klaus Schmidt Göbeklitepe ile ilgili bilgi verdi ve soruları yanıtladı. Prof. Tilman Müller iki öğrencisi ve bir asistanı ile birlikte Göbeklitepe 2005 kazı kampanyası sırasında yaptıkları ölçümler hakkında açıklamalarda bulundu. Karlsruhe Teknik Üniversitesi tarafından geliştirilen ve uygulanan bu ölçüm yöntemi ile, buluntular üzerine ışık noktaları yansıtılarak, esere hiçbir şekilde dokunulmadan iki ve üç boyutlu duyarlı ölçümler, laser tarama yöntemi ile yapılıyor. Bu yöntemle elde edilen veriler çizim, ilustrasyon, ya da her ölçekte model olarak kullanılabiliyor.

Yapılan birebir ölçekli model ile Göbeklitepe B yapısı olarak adlandırılan mabed, tilki motifli dikilitaşları ile birlikte orjinaline sadık olarak yapıldı. Ziyaretçilerin içine girip dolaşacakları mekanlar şeklinde düzenlenen modellerle, Çatalhöyük kazısının ünlü duvar resimleri de canlandırılacak. Türkiye'nin çeşitli müzelerinden, küçük boyutlu orjinal eserlerin ise, sergilenmek üzere önümüzdeki günlerde gelmesi bekleniyor.

Sergi nedeniyle 18 Ocak 2007 tarihinde bir basın toplantısı daha yapılacak. 19 Ocak 2007 tarihinde Baden eyalet tiyatro binasında resmi bir açılış töreni düzenlenecek. Türkiye'den Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç ve Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürü Orhan Düzgün'ün yanı sıra yirmi kişilik bir delegasyonun gelmesi bekleniyor. Resmi açılışın ardından sergi salonları 20 Ocak 2007 tarihinden itibaren ziyaretçilere açılacak.

Güneydoğu Medya, 19.12.2006

TARİHİ CAMİ HAYAT BULACAK

 

Bursa'nın özgün mimari özelliğe sahip camilerinden Murat Hüdavendigar Camii, yapılan restorasyon çalışmalarıyla hatalı işlemlerden kurtarılıyor.

 

Çekirge'de, Sultan 1. Murat Han tarafından özgün mimariyle üst katı medrese şeklinde yaptırılan tarihi cami, yapılan yanlış müdahalelerden arındırılıyor. Caminin kıble tarafında rutubetlenmeye neden olan ve mihraptaki kalem işlerinin kabarmasına yol açan drenajların kapatılıp betonlanması işlemi tamamen ortadan kaldırılıyor. Kıble tarafında cami dışındaki derin su akışını sağlayan drenajlar yeniden kazılıyor. Diğer taraftan caminin üst katında medrese olarak düzenlenen odacıkların zeminine konulan ağır mermer bloklar ve küfeki duvarlara yapılan saten boya sıvaları kaldırılıyor. Böylece üst katlarda hem küfeki taşlarla bina nefes almaya devam edecek, hem de tonlarca ek yükten kurtulacak.

 

Diğer taraftan caminin eskiyen kurşunları yenilenirken, dış cephesinde sıva dökülmesi ve açılma bulunan yerlerde derzlenerek elden geçirilecek. Vakıflar Bursa Bölge Müdürlüğü tarafından 649 bin YTL'ye ihale edilen çalışmanın, 10 ay içerisinde bitirilmesi planlanıyor. Konya'dan gelen 12 kişilik tarihi eser restorasyon ekibi ise yoğun bir tempoda çalışıyor.


Ağırlıklı olarak üst kattaki medresede hatalı yapılan sıvaların sökülmesi işinden başlayan ekip, dış cephede de hava müsaade ettiği müddetçe çalışmalarını sürdürürken, ayrı bir grup ise kubbelerdeki kurşunların yenilenmesi için çalışma yapıyor. Caminin dışında kapatılan drenajların açılmasından sonra kabaran mihrapta da kalem işçiliği yeniden yapılacak.

Bursa Hakimiyet, 17.12.2006

BU MÜZE 24 SAAT AÇIK

İnternetin hayatımıza girmesiyle birlikte sanatseverler için kültür ve sanat etkinlikleri içinde yeni bir alan oluştu. Kapsamlı içerikleriyle sanal galeriler bu internet sitelerinin başında geliyor. Sanat galerileri ve müzelere gitmeye pek vakit bulamasak da İnternet üzerindeki sanal müzeler, özellikle plastik sanatlar dalında zengin bir koleksiyon içeriyor. Hiçbir sanat galerisi veya müzede bir arada göremeyeceğimiz binlerce eser, bir tıklamayla ekranlara taşınıyor. Türk ressamlarının yanısıra yabancı ustaların da eserlerine ulaşılabilen bu web sitelerindeki eserleri kopyalayıp kendi arşivimizi de oluşturmamız mümkün oluyor. Bunun yanında güncel sergilerden haber ve örnekler, plastik sanatlarla ilgili makaleler, Türk ressamların hayatı, sanatçı sayfaları, sanat linkleri ve tartışma platformları sanatseverlere geniş bir imkan sunuyor.

İnternet ortamının sürekli ve çarpıcı gelişmelere ayak uydurup bu anlamda ilk “sanal müze”yi sanatseverlerle buluşturan Eczacıbaşı Sanal Müzesi (www.sanalmuze.org), bugün gittikçe zenginleşen bir içerik, görsellik ve giderek genişleyen bir küratör ekibi ile çalışmalarını sürdürüyor. Eczacıbaşı Sanal Müzesi Yöneticisi Haşim Nur Gürel, bu projenin 1998 yılında doğduğunu, 1999 yılında ise faaliyete geçtiğini söyledi. Ekim 2001’de içerik, yazılım ve görsel öğelerin yenilenmesiyle Avrupa’daki emsallerini yakaladığını kaydeden Gürel, “Sanal müzelerin gerçek müzelere bir alternatif olduğunu düşünüyorum. Bunların gerçek müzelerin olmadığı yerlerde veya olup da kapalı oldukları saatlerde veya vaktiniz yahut paranızın olmadığı anlarda sanat eserlerine ulaşabilmeniz açısından önemli bir seçenek sunan kurumlardır. Sanal ortamın gelişmesi, sanat eserlerinin bellek kaydını yapan, hem her türlü metni, hem de imgeleri ve videoları barındıran sitelerin çoğalmasına yol açmıştır.” dedi.

“Sanal sanat” anlayışının gelişmesinde bu tür internet sitelerinin önemine değinen Gürel, “‘sanal sanat’ deyimi bir kesim sanatçı tarafından özellikle ve sadece sanal ortamda paylaşılmak üzere üretilen sanat eserleri için kullanılıyor. Öte yandan gerçek sergiler için üretilmiş eserlerin dijital imgelerinin internetten izlenebilmesi de genelde sanal sanat olarak nitelendiriliyor. Ülkemizde her yeni medya organı gibi internet de, üzerindeki sanal müze siteleri de bu alandaki üretimi teşvik etmektedir.” dedi. Bu tür sanal ortamların yapılması güç, hatta imkansız sergileri gerçekleştirmek için iyi bir ideal alanlar sunduğunu kaydeden Gürel, “Bu suretle müzemiz her gün güncellenebildiği gibi ayda en az iki sergi açma imkanına sahip oluyoruz.”
diye konuştu.

Türkiye Gazetesi, 17.12.2006

RİZE'DEKİ ZİL KALE TURİZME KAZANDIRILACAK

 

Rize'nin Çamlıhemşin İlçesi'nde bulunan ve tarihi 13. yüzyıla dayanan tarihi Zil Kale, restore edilerek bulunduğu tarihi yol güzergahı ile birlikte turizme kazandırılacak.

 

 

Konuyla ilgili olarak yaptığı açıklamada, günümüzde, tarihte büyük orduların geçtiği güzergahların ve ticaret kervanlarının takip ettiği yolların turizme kazandırılması için çalışmalar yapıldığını ifade eden Rize Valisi Kasım Esen, ''Örneğin İpek ve Baharat yolları ile Büyük İskender'in Hindistan seferini yaparken ordularını geçirdiği yol güzergahı ve Cengiz Han'ın Moğolistan'dan çıkarak Anadolu'ya gelirken izlediği yolun turizm amaçlı kullanılması için çalışmalar yapılıyor'' dedi.

 

Doğu Karadeniz'de de Pazar ilçesindeki Bala Kulesi'ne bağlı Çamlıhemşin ilçesindeki Zil Kale'nin, Erzurum tarafına doğru inen tarihi bir güzergah üzerinde bulunduğunu kaydeden Vali Esen, şunları söyledi: ''Bu güzergah sonra da Orta Doğu'ya bağlanıyor. Bu güzergahta tarihi güzelliklerin yanında çok vahşi doğal güzellikler var. Zil Kale'nin bulunduğu alanı, vadiyi ve kaleyi merkez alarak bir turizm yolu haline dönüştürmek istiyoruz. Tarihi Zil Kale için uzman görüşü alınarak bir proje geliştireceğiz ve tarihi dokusu korunmak kaydıyla yeniden restorasyon yapılacak. Bunun için iki adım önemli. Bunlar, halkın turizm yollarının öneminin farkında olması ve bu yıl güzergahı üzerindeki tarihi konaklama yerlerinin yeniden canlandırılmasıdır.''

 

Zil Kale'nin turizme kazandırılması çalışmaları kapsamında önce kalenin rölevesini yaptıracaklarını belirten Esen, ''Bununla ilgili 1-2 ay içinde bir toplantı yapacağız. Sonra restorasyon projelerini yaptırıp ihale edeceğiz. Böylece tarihi turizm yolundaki en önemli dayanak noktalarından birisi canlandırmış olacağız'' diye konuştu.

 

Vali Esen, Zil Kale'nin dağ evi veya konaklama tesisi gibi bir amaçla kullanılıp kullanılamayacağını araştıracaklarını da kaydederek restorasyonun ardından Zil Kale'nin tarihi özelliklerini ön plana çıkaracak büyük bir araştırma ve tanıtım içine gireceklerini söyledi.

 

Çamlıhemşin İlçesi'ne yaklaşık 15 kilometre uzaklıkta bulunan Zil Kale, Trabzon İmparatorluğu zamanında 13. yüzyılda yapılmış. Fırtına Vadisi'ndeki bir geçide hakim, yüksekçe ve sarp bir tepede, doğal kaya üzerinde kurulu kale dere yatağından 100, denizden ise 750 metre yükseklikte bulunuyor. Zil Kale, 8 burç ve bir gözetleme kulesi, dış ve orta surlar ile iç kaleden oluşuyor. Kalede muhafız binası, şapel ve baş kule bölümleri yer alıyor. Kulenin dört katlı olduğu, duvarlardaki hatıl izleri ve kiriş deliklerinden anlaşılıyor. Osmanlı Devleti, bölgeyi fethettikten sonra kale askeri amaçlı olarak kullanılmış. Günümüzde kalenin içi otlarla kaplanmış, ahşap olan iç konstrüksiyonu yok olmuş durumdaki Zil Kale'nin taş duvarlarının bir kısmı da bakımsızlıktan yıkılmış.

Turizm Gazetesi, 15.12.2006

ASIRLIK TARİHİ EVLER YILLARIN İZLERİNİ TAŞIYOR

 

Manisa'nın Sarıgöl İlçesi'nde bulunan asırlık kerpiç ve ahşap evler yılların izlerini üzerinde taşıyor. Kullanılmayan tarihi evler, dimdik ayakta duruşları ile görenlerin ilgisini çekiyor.

Sarıgöl'ün çeşitli mahallelerinde parmakla gösterilecek kadar azalan asırlık evler halen daha ayakta durmayı başarıyor. Eski kalın kerpiç duvarları, evlerin önündeki cumbaları ile maziyi anımsatan görüntüer sergileyen asırlık kerpiç evler, kapılarına vurulan asma kilitlerle kaderine terk edilmiş durumda bulunuyor.

Kerpiç ahşap evlerin eskiden çok gözde binalar olduğunu belirten yaşlı vatandaşlar, "Bu tür evlerde yıllarımız geçti. Buralarda büyüdük. Kışın hiç soğuk olmazdı, çünkü duvarları kalındı. Yaz aylarında ise şimdiki gibi klimalara ihtiyaç duyulmazdı, serin tutardı. Sağlamlığı ise çok iyiydi. 1969 yılında 6,9 şiddetindeki depreme rağmen ayakta durdular. Ancak o tarihten sonra betonarme evlerin yapılmasına başlandı. Şimdi ise bu evlerden çok az kaldı. Bunların tümü kimileri miraslı, kimilerinin de yeni bina için maddi güçleri olmayanların bu nedenle ayakta durmayı başarmaktalar. Bu evler artık bizler için özlemli olmaktadır" dediler.

Heryerden Haber, 15.12.2006



KOÇ'UN 'ANİ' HAREKATI

 

Kültür Bakanı, "Türk halkının hassasiyeti var" diyerek Ağrı'daki Ani Harabeleri'nin adını 'Anı' yaptı. Bakan Koç, itiraz gelince de, "Türk insanı Sangaryos'u Sakarya, İkonyum'u Konya yapmıştır" dedi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın Meclis'teki bütçe görüşmelerinde Bakan Atilla Koç ile CHP'liler arasında ilginç bir tartışma yaşandı. Türk insanının Sangaryos'u Sakarya, İkonyum'u Konya, Smyrna'yı da İzmir olarak adlandırdığını söyleyen Bakan Koç, "Türk insanının hassasiyeti var" diyerek Ağrı'daki Ani Ermeni kilisesi harabelerinin adını 'Anı' olarak değiştirdiğini açıkladı. Koç'la, CHP'liler arasında tartışma tutanaklara şöyle yansıdı:

İlginç diyalog


Algan Hacaloğlu (CHP): Sayın Bakan, Ani Harabeleri, Ani, Anı değil.
Bakan Koç: Hayır, Anı dedim, ankastin (en conscient) dedim.
Hacaloğlu: Ani... Ani...
Koç: 'Ani' demedim, 'Anı' diyorum. İzah edeyim: Ani, bir başka şeyi çağrıştırdığı için, sosyolojik olarak Anı Ören Yerleridemeyi tercih ediyorum...
Hacaloğlu: Öyle bir kompleksimiz olamaz.
Koç: Bir dakika sizin kompleksiniz olamaz ama, bu mevzuda, benim ülkemin insanlarının hassasiyeti vardı. Ben, o hassasiyete dikkat etmek mecburiyetindeyim. O hassasiyeti sevdiğim için Anı Harabeleri diyorum. O hassasiyet şudur: Türk insanı Sangaryos'u Sakarya yapmıştır, İkonyum'u Konya yapmıştır, Smyrna'yı İzmir yapmıştır, Sagalassos'u da Ağlasun yapmıştır. Türkiye Cumhuriyeti'nin Kültür Bakanı da Ani'yi 'Anı' yapsın. Bunu da bana müsaade edin.
Mustafa Özyürek (CHP): Her bakan isim değiştirirse, işimiz zor.
Koç: Niye Sagalassos demiyorsunuz da Ağlasun diyorsunuz Burdur'un ilçesine? Evet, cevabınız yok.

Sabah, Haber: Osman Aydoğan, 19.12.2006














10 - 16 Aralık 2006

ANTİKACI MÜHRÜ 140 BİN YTL'YE SATMIYOR

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın 'satılamaz' uyarısı üzerine müzayededen çekilen Sultan Vahdeddin'e ait mührün sahibi antikacı Selden Emre, açılış fiyatı olan 140 bin YTL'den eserin Topkapı Sarayı'na kazandırılmasına razı olmuyor.

 

Vahdeddin'in önümüzdeki pazar günü müzayedeye çıkacak olan mührü, tartışmalara sebep olmuş; son olarak Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç, müzayedeyi düzenleyen Portakal Kültür ve Sanatevi'nin sahibi Raffi Portakal'la görüşerek 'muhammen bedelden mührün müzeye kazandırılması' üzerinde anlaşmıştı. İşadamı Zeynel Abidin Erdem de bağışçı olarak mührü alıp Topkapı Sarayı'na hibe etmeyi kabul etmişti. Ancak mührü elinde bulunduran antikacı Selden Emre'nin müzayedeki açılış fiyatı olan 140 bin YTL'den fazla fiyat istemesi sürpriz oldu. Emre'nin de mührün saraya gitmesini istediği; ancak, "Müzayedeye çıksa daha yüksek fiyattan satılırdı. Daha yüksek fiyat verecek başka birilerini arıyorum." dediği belirtildi. Bu arada 'mühr-ü hümayun'un şimdiki sahibi olan antikacı Selden Emre'ye Hanzade Sultan'ın kızı Fazile ve oğlu Ahmet İbrahim tarafından satıldığı ortaya çıktı.

Zaman, Haber: İbrahim Balta, 16.12.2006

HOLLANDA'DA TÜRK ESİNTİSİ

 

Osmanlı kültürünün İstanbul üzerinden tanıtımının amaçlandığı ’İstanbul: Kent ve Sultan’ sergisi Hollanda’nın başkenti Amsterdam’da Kraliçe Beatrix ile Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç tarafından açıldı.

Kültürlerarası diyaloğun gelişmesine katkıda bulunmak amacıyla Topkapı Sarayı Müzesi başta olmak üzere Türk-İslam Eserleri Müzesi, Sadberk Hanım Müzesi ile Sabancı Müzesi’nden getirilen 227 parça eser, Amsterdam’ın Nieuwe Kerk adlı kilisesinde önümüzdeki yılın nisan ayına kadar sergilenecek.

 

Başkentin görkemli ortaçağ kilisesinde düzenlenen açılış törenine Hollandalı bakanlar, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Kadir Topbaş, Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı, Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın da aralarında bulunduğu, her iki ülkeden çok sayıda siyasetçi ve üst düzey yönetici katıldı.

Hürriyet, Haber: Ünal Öztürk, 16.12.2006

AYDINLANIN: MİMARİ ESERLERİN GÖRSEL ARAÇLARA DÖNÜŞTÜRÜLMESİ PROJESİ

 

 

Aydın Eski Eserleri Sevenler Derneği'nin mimari eserlerin ulusal ve uluslararası yayılımını sağlayabilmek için geliştirdiği “Aydınlanın” projesi Aydın il sınırındaki özellikle tarihi değeri olan mimari eserleri fotoğraf, resim, vidyo gibi görsel araçlara dönüştürmeyi amaçlayan bir kültürel bilinçlenme projesi. Projenin amaçları arasında sanatçıların serbest kompozisyonlarla oluşturacağı mimari eserlerin görselleştirilmesi sayesinde saklanmasının, arşivlenmesinin sağlanması ve gelecek nesillere aktarılması için bir toplumsal yapı oluşturabilmek en önemlisi.

 

 

Aydın sınırları içerisinde 21 adet ören yeri, 3 adet müze, 20’yi aşkın tarihi camii, çok sayıda kümbet, türbe, kervansaray, külliye, kale, han, köprü, hamam, kaplıca bulunduğuna dikkat çeken Aydın Eski Eserleri Sevenler Derneği gönüllüleri mimarlık tarihi açısından bu denli bol eser barındıran bir ilin tarihini arşivlemesi ve gelecek nesillere aktarabilmesinin öneminden yola çıktıklarını belirtiyor.

Projenin hedefleri arasında yerli ve yabancı sanatçılar tarafından gerçekleştirilecek kompozisyonların bir araya getirilecebileceği çeşitli yerleşik veya gezici, bireysel veya karma sergiler oluşturulması, ürünlerin tablolaştırılarak veya kopyalanarak çeşitli kişi ve kurumların sergilemesine, sokakta sergilemeye uygun hale getirilmesi ve bu ürünlerin çeşitli basılı yayınlarda da kullanılmasının sağlanması var. Ortaya çıkacak belgelerin saklanması ve yayılması için görsel dökümanların sağladığı her türlü olanaktan yararlanılmasını hedefliyorlar.

Proje kültür tarih bilinci gelişmiş fotoğraf çekebilen, resim yapabilen veya kamera kullanabilen, amatör veya profesyonel herkesin katılımına açık. Burada katılımcılardan özel bir uzmanlık beklenmiyor. Ayrıca kişi, kurum ve kuruluşlar bu ürünleri sergileyerek, stüdyolar baskıları gerçekleştirerek, basın kuruluşları projeyi tanıtarak katkıda bulunabiliyor.
Arkitera, Haber: Korhan Gümüş, 15.12.2006





İSTANBUL'DA BİZANS DÖNEMİ SARAYLARI'NIN İZLERİ





Osmanlı Bankası Müzesi’nde 13 Aralık Çarşamba günü, Voyvoda Caddesi Toplantıları kapsamında düzenlenen "İstanbul'daki Bizans Dönemi Sarayları" konulu toplantıda Doç.Dr. Gülgün Köroğlu, eski kaynaklardan, sarayları kullanıldıkları dönem içinde görmüş olanların anlattıklarından, arkeolojik kazılardan ve mevcut mimari kalıntılardan edinilen bilgiler doğrultusunda, Bizans imparatorlarının ikametgah olarak kullanıp devleti yönettikleri sarayları anlattı.

Gülgün Köroğlu’nun eski dökümanlar ve gravürler eşliğinde anlattıklarına göre; Roma İmparatoru I. Konstantin'in IV. yüzyılda inşa ettirdiği, günümüzde “ Büyük Saray” adıyla bilinen saray, XII. yüzyıla kadar kullanılmış ve kullanıldığı süre boyunca "Saray, Büyük Saray, Kutsal Saray ve Eski Saray" gibi adlarla anılmış. Dönemin aristokratlarının ve diğer soylularının bu sarayın etrafına kendi küçük saraylarını yaptırdıklarını anlatan Köroğlu, Büyük Saray’ın ana merkez olduğunu, Bursa ve Yalova’da bulunan sarayların o bölgedeki insanlara imparatorun gücünü yansıtması amacıyla inşa edilen sembolik yapılar olduğunu söyledi.

Kentte bir çekim merkezi olarak, Hipodrom’la bağlantılı ve kentin katedrali Ayasofya’ya yakın olacak şekilde inşa edilen sarayın, Roma saray mimarisinin tüm özelliklerini yansıttığı düşünülüyor. Kapı kanatları pirinçten imal edildiği için Khalke adı verilen bir giriş bölümü bulunan sarayda; en iyi ustalar tarafından, birinci sınıf malzemeler kullanılarak yapılan ve dini konuları, kırsal yaşamı, imparatorun avdaki, savaştaki halini betimleyen süslemeler, VI. – VII. yüzyılı yansıtan zengin Roma usulü mozaikler, mekanik eşyalar bulunuyormuş. Sarayın içinde 20 adet kilise ve şapelin varlığından söz edildiğini anlatan Köroğlu, XI. – XII. yüzyılda, Büyük Saray’ın terkedildiğini ve Eski Saray olarak adlandırılmaya başlandığını söylüyor. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’a geldiğinde, bakımsızlıktan büyük zarar gören sarayın, harabe halini anlatan bir kaside yazmış. 1912 yılında Cankurtaran bölgesinde çıkan yangından sonra, günümüze saraydan sadece merdiven kulesi ve döşeme mozaikleri kalmış.

Büyük Saray’ın terkedilmesinden sonra sarayın alt tarafında, surların üzerine inşa edilen sahil sarayının kullanımının arttığını anlatan Köroğlu, bu sarayın kalıntılarının da 1971 yılında başlayan demiryolu inşaatı sırasında zarar gördüğüne değindi. Ayrıca 1921 – 23 yıllarında Sarayburnu’nda yapılan kazı çalışmalarında ortaya çıkarılan, bir zamanlar silah deposu olarak kullanılan, deniz kenarına çok yakın olduğu ve çok rüzgar aldığı için yıkıldığı tahmin edilen Mangana Sarayı’nı ve Haliç’teki, Latin işgali sırasında yağmalanan Blakhernai Sarayı’nı anlattı.

Konuşmasında suriçinde, surdışında, Marmara Denizi kıyısında, Haliç kıyısında ve Boğaz’da inşa edilen, Bizans imparatorlarının yılın belli zamanlarında avlanmak, dinlenmek veya sağlık bulmak için gittikleri özel saraylara da değinen Gülgün Köroğlu, Küçükyalı’da Arap saraylarına benzetilerek inşa edilen saraydan, Laleli Aksaray arasındaki adı güzel kokulu anlamına gelen ve sonradan altyapısı kullanılarak üzerine yeni bir saray inşa edilen Myrelaion Sarayı’ndan ve Küçükçekmece’deki kazı çalışmaları sayesinde tüm planı ve kalıntıları ortaya çıkarılan ancak günümüzde ilgisizlikten çöplük haline gelen Rhegion Sarayı’ndan bahsetti.

Gülgün Köroğlu, Kocamustafapaşa ve Samatya’da da özel sarayların varlığından bahsedildiğini söyledi. Ayrıca İstanbul’daki ve Anadolu’daki Bizans saraylarının dışında Mersin, Silifke, Batı Anadolu ve Suriye’deki zengin evlerinin de önemli mimari eserler olduğuna değinerek konuşmasını tamamladı.

Arkitera, Haber: Zeynep Güney, 15.12.2006

İSTANBUL ANITLAR BÖLGE KURULU'NDA SON DURUM

 

Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde yer alan Bölge Kurulları, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne bağlı olan Anıtlar Yüksek Kurulu’nun alt birimlerini oluşturuyor. Bölge kurullarında görev alan asli üye sayısı 2004 yılı Temmuz ayında çıkarılan yasayla beşten yediye çıkartıldı. Bu üyelerden 5 tanesi Bakanlık tarafından belirlenirken 2 tanesi YÖK tarafından atanıyor.

Değişen yasayla beraber, kurullara mimarlık, şehir planlama, arkeoloji, sanat tarihi ve mimarlık tarihi tarihi alanlarından seçilen üyelere, hukuk alanından seçilen üye eklendi. Asli üyelerin dışında ele alınan konuya bağlı olarak valiliklerin veya belediyelerin görevlendirdiği temsilciler de kurula katılabiliyor. İstanbul’da kent içindeki bölgelerle ve çevre kentlerle ilgilenen 6 bölge kurulu bulunuyor.

1 Numaralı Koruma Kurulu
Görev Alanı: Bayrampaşa, Gaziosmanpaşa, Güngören, Esenler, Bağcılar, Bahçelievler, Bakırköy, Küçükçekmece, Büyükçekmece, Silivri, Avcılar, Çatalca.
Asli Üyeler: Prof.Dr. Sait Başaran (Arkeolog), Prof.Dr. Zeynep Ahunbay (Mimar), Prof.Dr. İsmet Kılınçaslan (Mimar), Doç.Dr. Nadide Seçkin (Mimar), İhsan Sarı (Mimar), Ahmet Can (Hukuk)

2 Numaralı Koruma Kurulu
Görev Alanı: Beyoğlu, Eyüp, Şişli, Kağıthane
Asli Üyeler: Prof.Dr. Mete Tapan (Mimar), Prof.Dr. Hale Çıracı (Şehir Plancı), Doç.Dr. Yaşar Çoruhlu (Sanat Tarihçi), Dr. Ömer Korman (Şehir Plancı), Zehra Silahtar (Mimar), Sait Karabulut (Hukuk)

3 Numaralı Koruma Kurulu
Görev Alanı:
Beşiktaş, Sarıyer, Beykoz, Üsküdar
Asli Üyeler: Doç.Dr. Fulya Erus (Sanat Tarihçi), Doç.Dr. Can Binan (Mimar), Doç.Dr. Gülşen Özaydın (Şehir Plancı), Doç.Dr. Nuri Yaşar (Hukuk), Murat Ufuk Kara (Arkeolog), Yusuf İzzettin Aydın (Mimar)

4 Numaralı Koruma Kurulu
Görev Alanı: Eminönü, Fatih, Zeytinburnu
Asli Üyeler: Prof.Dr. Fehmi Kızıl (Mimar), Prof.Dr. Ahmet Ersan (Mimar), Doç.Dr. Nusret Ülker Çolak (Hukuk), Dr. Feridun Özgün (Arkeolog), Cem Eriş (Mimar), Ahmet Tanyolaç (Mimar)

5 Numaralı Koruma Kurulu
Görev Alanı:
Kadıköy, Maltepe, Ümraniye, Pendik, Kartal, Tuzla, Adalar, Sultanbeyli
Asli Üyeler: Prof.Dr. Cengiz Eruzun (Mimar), Süleyman Faruk Göncüoğlu (Sanat Tarihçi), Prof.Dr. Fulin Bölen (Şehir Plancı), Doç.Dr. Kemal Kutgün Eyüpgiller (Mimar), Salim Sadıkoğlu (Mimar), Dr. Sinan Kılıçoğlu (Hukuk), Canan Turan (Arkeolog)

6 Numaralı Koruma Kurulu
Görev Alanı: Şile, Ağva, Kocaeli, Sakarya
Asli Üyeler: Prof.Dr. İsmet Ağaryılmaz (Mimar), Yrd.Doç.Dr. Mehmet Ali Yüzer (Şehir Plancı), Yrd.Doç.Dr. İsa Döner (Hukuk), Mehmet Cevahir Türk (Mimar), Ahmet Erkutoğlu (Mimar), Yrd.Doç.Dr. Murat Yıldız

Arkitera, Haber: Zeynep Güney, 15.12.2006

ALLIANOI VE HASANKEYF İÇİN ORTAK MÜCADELE

 

Allianoi Girişim Grubu ve Hasankeyfi Yaşatma Girişimi, Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu'nun Hasankeyf'i ve Allianoi yakından ilgilendiren ilke kararıyla ilgili İzmir ve Diyarbakır'da eşzamanlı basın toplantısı düzenlediler.

Ortak mücadele kararı alan girişimler, söz konusu ilke kararıyla Hasankeyf'in taşınması, Allianoi'nin ise insan eliyle suya gömülmesinin dayanağının yaratılmak istendiğini belirttiler.

Girişimler İzmir'de Tabip Odası'nda, Diyarbakır'da Elektrik Mühendisleri Odası'nda 13 Aralık 2006 tarihinde yaptıkları ortak açıklamada, bu tür uygulamaların Türkiye'nin imzaladığı uluslararası sözleşmeler ile Anayasa'nın 63/1. maddesi ve 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yasası düzenlemelerini yok saymak anlamına geleceğine dikkat çektiler.

Hasankeyf'in taşınması, Allianoi'nin ise üzerinin mille örtülerek su altında bırakılması yönünde önerilerin sürekli olarak gündemde tutulmaya çalışıldığını ifade eden girişimler, "Oysa binlerce yıllık tarihsel değerlerimizi taşıyarak bozmaya, suya gömerek yok etmeye hiç kimsenin hakkı yoktur" diyorlar.

Kurul'un 27 Ekim'de Resmi Gazete yayımlanan "Baraj alanlarından etkilenen taşınmaz kültür varlıklarının korunması"ile ilgili ilke kararında; "baraj alanları içinde kalan taşınmaz kültür varlıklarının ve arkeolojik sit alanlarının koruma ve kullanma koşulları"nı belirlendiğini hatırlatan girişim kararın içeriğini şöyle özetliyor:

"İlke kararının '...Baraj yapılması planlanan alanlarda taşınmaz kültür varlıklarının ve arkeolojik sit alanlarının bulunması halinde DSİ tarafından planlanan alanın dışında baraj alanı olarak başka yerlerin planlamasının yapılması...' bölümü, taşınmaz kültür varlıkları ve arkeolojik sit alanları göz önüne alınarak barajların projelendirilmesini öngörmesi bakımında olumlu olmakla birlikte,

"DSİ tarafından, barajın planlanan alanın dışında başka bir yerde yapılmasının mümkün olmadığının saptanması, taşınmaz kültür varlıklarının ve arkeolojik sit alanlarının bulunduğu alanlarda yapımının zorunlu olması durumunda ve ilke kararının alındığı tarihte yapımına başlanmış veya yapımı tamamlanmış, alanında taşınmaz kültür varlıkları ile arkeolojik sit alanları bulunan baraj inşaatlarında; taşınmaz kültür varlıklarının başka bir yere taşınması ya da belgelenerek su altında bırakılmasına karar verilebilecektir."

Bergama Kuzey Ege, 15.12.2006

BU MÜZENİN ÖMRÜ 5 YIL: İSTANBUL'UN HAZİNELERİ

 

İstanbul nihayet bir antik dönem kent müzesine kavuştu. Binbirdirek Sarnıcı’nda kentin Roma ve Bizans dönemi anıtsal yapılarının maketleri sergilenmeye başlandı. "İstanbul’un Hazineleri" adı verilen sergi, şimdilik beş yapıtla başladı. Bu sayı önümüzdeki yıllarda 20’yi bulacak.

Böylece, Bizans Büyük Sarayı, Havariyun Manastırı, Hipodrom Meydanı, Yazlık Saray, Altın Kapı, Kız Taşı, Zeuxippos Hamamları, Blacherna Sarayı, Valens Su Kemeri, Justinian Sütunu gibi eserlerin maketleriyle kentin tarihine yolculuk yapılacak. Projenin ömrü 5 yıl. 29 Kasım’da açılan sergi şimdiden önümüzdeki yılın turizm rehber kitaplarında yerini aldı.





Tayfun Öner, İTÜ mezunu bir uçak mühendisi. 1994’te evinde kurduğu küçük atölyesinde maketler yapmaya başladı. Önceleri uçak maketleriyle uğraşıyordu. Bir müddet sonra İstanbul tarihiyle ilgili okumalara başladı. Kısa zamanda geniş bir İstanbul kitaplığı oluşturdu. Antik dönem kent tarihinde derinleşmeye başlayınca, İstanbul’un Roma ve Bizans döneminde nasıl bir yer olduğuna kafa yormaya başladı. İstanbul Üniversitesi’ne gitti ve bulabildiği tüm yazıları ve çizimleri topladı. Bu sırada Alman Arkeoloji Enstitüsü’nde görevli Albrecht Berger’le tanıştı. Berger’de Hipodrom’la ilgili geniş bir arşiv vardı. Bu arşivden de yararlanan Tayfun Öner, atölyesine kapanarak tarihi kent meydanını modellemeye koyuldu. Ortaya çok güzel bir maket çıktı. İkili daha sonra www.byzantium1200.com adlı siteyi kurdu. 1999’da ekibe, Çek tarihçi Jan Kostenec katıldı. Böylece Bizans Büyük Sarayı çalışmaları hızlandı. İnternet onlara birçok farklı ülkeden akademisyenlerle tanışma ve ortak proje yapma olanağı sundu.

Binbirdirek Sarnıcı’nın işletmesini 2005’te alan Sertaç Güreş, sarnıcın maketini yaptırmak için birini arıyordu. Böylece Tayfun Öner’den ve çalışmalarından haberdar oldu. Önceleri sarnıcın maketiyle ilgili çalışmalar yapan ekip, ardından sarnıcı bir antik kent müzesine dönüştürmeye karar verdi. Son bir yıl içinde toplam beş maket ortaya çıktı. İki ay sonra Hipodrom’un maketi bitecek. Önümüzdeki yaz başında ise tarihi yarımadanın 1500 yıl önceki halini yansıtan maketi ile karşı karşıya kalacağız.






Şu anda ziyaretçilere açılan eserler şunlar:

Aziz Karpos ve Papylos Kilisesi: Samatya’da 4. yüzyılın ortalarında yapıldığı düşünülen en eski kiliselerden biri. Kilise olarak yapılmış, daha sonra kadınlar manastırı eklenerek genişletilmiş. İstanbul Rumlarının "Polykarpos" dediği yapı, Dekran mezalimi sırasında öldürülen ve ikiz kardeş olan Karpos ve Papylos’un anısına ithaf edilmiş. Bizans döneminin sonlarında büyük bir bölümü çökmüş. 1930’larda özel mülkiyete geçmiş. Şu anda çelik kapı imalat atölyesi olarak kullanılıyor.

Antiochos Sarayı: Hipodromun kuzeybatı kanadında bulunan Antiochos Sarayı, 416-418 yıllarında yapılmış ve sahibi haznedar Antiochos’un 421 yılında güçten düşmesinden sonra imparatorluk servetine katılmış. İki ana yapıdan oluşuyor. Altıgen salonu yedinci yüzyılın sonunda Saint Euphemia kilisesine dönüştürülmüş. Bizans İmparatorluğu’nun sonuna kadar ayakta kalmış. Kalıntıları 1952 ve 1963 yıllarındaki kazılarda bulunmuş. Divanyolu Caddesi’nin güney tarafında görülebilir

Theodosios Takı: Antik dönemde Forum Tauri Meydanı’nın iki kapısından biri. Beyazıt’ta, üniversitenin hemen karşısında, Antik Otel’in önünde yerde yatan sütunlar görürsünüz. Bu sütunlar bir zamanlar İstanbul’un simgelerinden biri olan Theodosios Takı’nın parçaları. Eski kent meydanında yer alan bu eserin iki yanında revaklı dükkanlar vardı. Klasik Roma kentlerinde tören alanlarına giriş kapısı olarak yerleştirilen bu taklar imparatorun gücünü de sembolize ederdi. 15. yüzyıla kadar ayakta olan tak, daha sonra yıkılmış ve eserden kalan sütunlar o günden beri Divan Yolu’nun kenarında kaderine terk edilmiş.

Altın Kapı: Theodosios Surları’nın Altın Kapı’sı, Marmara Denizi yakınlarında Yedikule’ye bitişik ana yol üzerinde. Surun diğer tarafları sırayla döşenmiş tuğlalar ve yontma taşlardan yapılmışken, Altın Kapı tamamen beyaz mermerden inşa edilmiş. Adını yaldız kaplamalı büyük bronz kapılarından alıyordu. Üzerindeki fillerin çektiği yarış arabası heykeli, Bizans döneminde kaybolmuş, ancak dış cephedeki Theodosios II’ye övgüler içeren Latince yazı hálá görülebiliyor. Altın Kapı, imparatorların başarılı seferlerden dönüşlerinde tören girişleri için kullanılırdı. Bilinen en son resmi giriş, 1261 yılında İstanbul haçlılardan geri alındığında Michael VIII Palaiologos tarafından yapılmış. Altın Kapı Son Bizans döneminde kısmen örülmüş ve sonunda Osmanlı kalesi Yedikule’ye dahil edilmiş.

Boukoleon Sarayı: Bizans imparatorlarının yazlık sarayı olan eser, sahil yolu yapılmadan önce deniz kenarındaydı. Marmara Denizi’nin üzerindeki surlar başlangıçta oldukça alçaktı, ama yedinci yüzyılın sonuna doğru ve sekizinci yüzyılda eski eserlerden alınan parçalar kullanılarak takviye edildi ve yükseltildi. Boukoleon Sarayı, İmparator Theophilos zamanında kısmen bu surlarla bağlantılı, kısmen de üzerlerinde olmak üzere inşa edildi. Denize bakan bir tarafı açık galerisinin balkonu mermer aslanlar ve rölyeflerle süslenmişti. Boukoleon Sarayı, dokuzuncu ve onbirinci yüzyıllarda Büyük Saray’ın ana yaşam alanıydı ve Nikephoros Phokas tarafından yapılan kalenin içine alınmıştı. 1081’den sonra yerleşim Blacherna Sarayı’na kaydıysa da, Boukoleon Sarayı daha sonra da kullanımda kaldı. 1204 yılından sonra Latin imparatorlar tarafından kullanıldı, şehrin 1261 yılında Bizanslılar tarafından geri alınışından sonra terk edildi. Deniz cephesi, bir yanı açık galerisiyle ondokuzuncu yüzyılın sonuna kadar ayakta kaldı. Bununla birlikte büyük bölümü 1873 yılında demiryolu hattı yapılırken yıkıldı.

Hürriyet Cuma, Haber: Ersin Kalkan, Fotoğraflar: Levent Arslan, 15.12.2006

MONET'YE YAZILAN MEKTUPLARA SERVET ÖDEDİLER

 

Ünlü Fransız izlenimci ressam Claude Monet'ye yazılan mektuplardan oluşan bir koleksiyon, 1,3 milyon Euro'ya satıldı. Artcurial müzayede evinden yapılan açıklamada, koleksiyonda Monet'ye 1874'den 1926'da ölümüne kadar diğer izlenimce ressamlar Edouard Manet, Paul Cezanne, Edgar Degas, Alfred Sisley ve Mary Cassatt'nın yanısıra heykeltraş Pierre-Auguste Renoir ve yazar Guy de Maupassant tarafından yazılan yaklaşık 1,000 mektubun bulunduğu belirtildi.
Monet'nin sanatçı dostlarından oluşan yakın çevresinden kendisine gelen mektupları dikkatle koruduğu ve mektup koleksiyonunun daha sonra ailede kuşaktan, kuşağa geçtiği belirtildi.

Monet'nin tek doğrudan mirasçısı olan torununun oğlu Michel Cornebois'nın mektupları satış için müzayede evine verdiği kaydedildi.

 

Monet izlenimci ressamlar akımının merkezindeki sanatçıydı ve "İzlenim, Güneşin Doğuşu" tablosu akıma adını vermişti.

Hürriyet, 15.12.2006

BAŞKENTLİK NE KAZANDIRACAK?

 

Kısa adı TUYED olan Turizm Yazarları ve Editörleri Derneği, “Kültür Başkentliği İstanbul’a Ne Kazandıracak?” konulu bir panel düzenledi. Turizm eski Bakanı Bahattin Yücel'in yönettiği panele konuşmacı olarak; İstanbul Vali Yardımcısı Cumhur Güven TAŞBAŞI, Armada Hotel Sahibi Kasım ZOTO, Retur Genel Müdürü  İskender ÇAYLA ve mimar-gazeteci Oktay EKİNCİ katıldı.

 

Taksim Nippon Hotel’de gerçekleşen panel öncesi dağıtılan basın bülteninde, son yıllarda turist grafiği normale dönen İstanbul'un, 2010 Avrupa Kültür Başkenti (AKB) seçilmesinden dolayı turist sayısını artıracağı vurgulandı. Yılın 10 aylık döneminde 5 milyona yakın turist çeken İstanbul’un, yıl sonunda bu rakamı 6 milyona, 2010 yılında ise 10 milyona çıkaracağı belirtilerek şöyle denildi:

"İstanbul’u AKB’ne hazırlamak ihalen sayıları 87’e ulaşan projeler üretildi. Bu projeler arasında varoşlardaki insanlara müze gezdirme, sergiler, konserler, yarışmalar, festivaller, gezi turları, gösteriler, Beyoğlu, Fener-Balat, Zeyrek Evleri restorasyon projeleri ile kentsel dönüşüm projeleri yer alıyor.

 

Mimarlar, “Kentsel Dönüşüm” adıyla yürütülecek projelerinin talan ve kültürel yapı bozukluğu getirmemesi gerektiği konusunda uyarıyor. Mimarlar, Türkiye’de zaman zaman ilan edilen “Turizm Merkezi Alanı” ile orman arazilerinin talan edildiğini anımsatarak, “Bazı yerler ‘Turistik İşletme’ olarak gösterilip ormanlar talan ediliyor, alanlar özel amaçlar için kullanılmasın” diyor. Mimarlar, İstanbul için hazırlanacak projelerde kentin kültürel ve tarihinin koruyacak unsurların göz ardı edilmemesi gerektiğini söylüyor.

 

AKB projeleri kapsamında kentlilerin şehirle tanışıp barışmaları hedefleniyor. Projeler için 3 Milyon YTL’lik bütçe ayrıldığı belirtiliyor. Bu bütçe İstanbul İl Özel İdaresi, Büyükşehir Belediyesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından sağlanacak. Uzmanlar bu rakamın yeterli olmayacağı ve toplamda 14 milyar avroluk bütçeye ihtiyaç olacağını söylüyor.

 

Bütçenin artırılması ve özel sektörün daha etkin katılımını sağlamak amacıyla hazırlanan 11 maddelik özel yasa taslağı Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde yasalaşmayı bekliyor.

 

Başkentlik Ne Kazandırıyor?

1- Avrupa  Kültür Baskenti olan Lille’de 6 Aralık 2003 ile 20 Kasım 2004 tarihleri arasında 2.400 etkinlik düzenlendi.
2- Bu etkinlikleri 25 bin kişi izledi.
3- Şehri yüzde 40’nı yabancıların oluşturduğu 9 milyon turist gezdi. 4- Lille’ye 4 bin gazeteci geldi.
5- Sürekli güncellenen web sitesini ayda ortalama 100 kişi tıkladı.
6- Fransız basınında konuyla ilgili 2 bin yazı yayımlandı.
7- Avrupa kentleri ve Kore dahil 2 bin TV program yaptı.
8- Dünya basınında Lille hakkında toplam 1.400 makele yazıldı.
9- Air France’nin Lille yolcusu yüzde 10 arttı.
10- 2003-2004 tarihleri arasında geceleme sayısında yüzde 27, kente gelen turist sayısında ise yüzde 39.7’lik artış yaşandı."

Turizm Habercisi, 14.12.2006

DOSYA




İTALYA KAÇAKÇILARA KARŞI



İtalya’nın müzelere, koleksiyonerlere ve uluslararası kaçakçılık şebekelerine karşı ödün vermez duruşuna ilişkin bir güncelleme.




İtalya’nın ülkesinden kaçırılan eski eserlere karşı sürdürdüğü takipte Amerikan müzeleri sanat eserlerini iade etmeye başladılar, davalar yavaş yavaş açılıyor ve en az bir özel koleksiyon mercek altına alındı. 2006 nın sonuna yaklaştığımız bugünlerde İtalya zafere doğru adım adım ilerliyor ve Yunanistan da onu takip ediyor.

 

 

Getty Müzesi:

 

Getty Müzesi, 5 Ekim’de 26 eserin iadesine dair İtalya ile bir anlaşma imzaladı. İtalya altı eserin daha kendisine ait olduğunu savunuyor ve bunlara karşılık müzeye ödünç eser vermeyi teklif ediyordu. Fakat, müze müdürü Michael Brand’in açıklamasına göre, İtalya önce herhangi bir sebep göstermeksizin bu teklifini geri çekip ardından yeni taleplerle geldi. Bu taleplerin arasında, daha önce üzerinde dört yıllık ortak mülkiyet anlaşmasına varılan Aphrodite heykelinin ve “Getty Bronzu” olarak da bilinen genç erkek heykelinin iadesi de var.

Aphrodite "Getty Bronzu"


Brand 17 Kasım’da tekrar İtalya’ya gitmiş ama görüşmeler, Italyan Kültür Bakanı’nın genç erkek heykelinin iade edilmemesi durumunda herhangi bir anlaşma yapılmayacağını söylemesi üzerine sona ermişti. 1964 yılında İtalyan balıkçılar tarafından uluslararası sularda bulunan heykel 1977 yılında Getty Müzesi tarafından satın alınmıştı. Brand’in açıkladığına göre, o dönemde İtalyan mahkemeleri, bulunduğu yer göz önüne alınarak, heykel üzerinde İtalya’nın hak iddia edemeyeceğini söylemişlerdi. Fakat şimdi İtalyan yetkililer heykelin yurt dışına kaçak yollardan çıkartıldığını belirterek iadesini talep ediyorlar.

 

İtalya’dan gelen “süresiz kültürel ambargo” tehdidi karşısında Getty Müzesi 21 Kasım’da bu ülkeye ait olan 26 eserin iadesini kabul ettiğini bildirdi.

 

Müzenin Yunanistan’a iki eseri iade ettiği anlaşma ise daha dostçaydı. İade edilen MÖ 6. yüzyıla ait bir Thasian rölyefi ile MÖ 4. yüzyıldan bir mezar steline karşılık Yunanistan, Getty Müzesi’ne uzun dönem teşhir için ödünç eserler vermeyi kabul etti. Mermer bir genç kadın heykeli ile altın bir Makedon çelenk ise Yunanistan tarafından talep edilmeye devam ediyor.

Thasian rölyefi
Mermer genç kad›n heykeli Makedon çelenk



Getty Müzesi’nin eski kuratörü Marion True’nun İtalya’daki davası devam ettikçe müze satın almaları daha dikkatli yapmaya başladı. Artık, alınacak tüm eserlerde menşe ülkeden, kültürel varlıklarla ilgili UNESCO Konvansiyonu’nun tarihi olan 17 Kasım 1970'den önce çıkmış olduğuna veya bu tarihten sonra çıktıysa, kanuni çıkış yaptığına dair belge aranmakta.


Boston Güzel Sanatlar Müzesi:

 

Müze, aralarında İmparatoriçe Sabrina’nın MS 136'da yapılmış mermer bir heykelinin de bulunduğu 13 eseri İtalya’ya iade etmeye karar verdi. Aylar süren tartışmalardan sonra anlaşma 28 Eylül’de imzalandı ve eserler bu tarihten kısa bir süre sonra geri verildiler. Müze 28 Kasım'da, teşhir için İtalya’dan ödünç eser alan ilk müze olduğunu duyurdu. Müzeye, 2009 sonbaharına kadar teşhir edilmek üzere İtalya’dan ödünç verilen barış tanrıçası Eirene’nin 2.70 m yüksekliğindeki heykelinin açılışı da İtalyan Başbakan Yardımcısı ve Kültür Bakanı Francesco Rutelli tarafından yapıldı.





Metropolitan Sanat Müzesi:

 

Müze, 21 eserin iadesini içeren ve karşılığında İtalya tarafından teşhir için ödünç eserlerin gönderilmesini de kapsayan bir anlaşmayı  Şubat ayında imzaladı. İade edilen eserler arasında müzenin 1972 yılında 1 milyon dolara satın aldığı MÖ 6. yüzyıla ait Euphronios krateri de vardı. İtalya ise 29 Kasım’da müzeye, MÖ 560-550 yılları arasında yapılmış bir kylixi Kasım 2010 a kadar teşhir edilmek üzere ödünç verdi.





Levy – White Koleksiyonu:

 

İtalya, New York’lu koleksiyoner Shelby White’tan ülkeden kanunsuz yollarla çıkartılmış 20 eserin iadesini talep etmişti. Görüşmeler bu ay başlayacak. İtalya, Shelby White’ı ya da 2000 yılında ölen eşi Leon Levy’i herhangi bir suça iştirak etmekle suçlamıyor, fakat İtalya’dan çıkan bazı parçaların izi kaçakçı Giacomo Medici’den İngiliz aracı Robin Symes’e, oradan da bu koleksiyona kadar takip edilebilmekte.

 

İtalya’nın bu talebi White için çok talihsiz bir zamana rastladı; Metropolitan Sanat Müzesi’nin yeni açılan Yunan ve Roma Galerisi, Levy ve White tarafından finanse edilmişti. Onların isimlerini taşıyan bu ana galerinin en önemli parçası da, şimdi İtalya’ya iade edilmiş olan Euphronios krateri olacaktı. Öte yandan, İtalya tarafından Levy-White koleksiyonundan talep edilen eserlerin bazıları da şu anda Metropolitan Sanat Müzesi’nin bu galerisinde teşhirde bulunuyor.





Davalar

 

Marion True ve Robert Hecht: Getty Müzesi’nin eski kuratörü Marion True ve eski eser aracısı Robert Hecht, birlikte kaçak kazı düzenletmek ve bulunan eserleri kanunsuz yollardan İtalya dışına çıkartmakla suçlanıyorlar. Ellerinden geçtiği belgelenen birçok eserin kaçakçı Giacomo Medici ile bağlantısı açığa çıkmış durumda. Geçen yıl Roma’da başlayan davalarının 17 Ocak celsesinde sonuçlanacağı tahmin edilmekte.

 

Giacomo Medici: Kaçak kazı yapmak ve İtalya dışına kaçak yollardan eski eser çıkartıp satmakla suçlanan Giacomo Medici, geçen yıl sonuçlanan dava sonucunda 10 yıl hapse ve 13 milyon dolar para cezasına mahkum edildi. Şu anda hapiste.

 

 

Yunanistan:

Despina Papadimitriou ve üç çocuğu Yunan eski eserlerini kanunsuz yollardan satın almakla suçlanıyorlar. Ailenin yazlık villasına ve Atina’daki evlerine yapılan baskınlarda ele geçirilen 152 parça eski eserin piyasa değeri yaklaşık 1.3 milyon dolar. Papadimitriou, eski eser aracısı Robin Symes ile birlikte çalışan Christos Michailidis’in kızkardeşi. New York Times gazetesinde yayınlanan, Giacomo Medici’nin davası sırasında verilen bir yeminli ifadeye göre Christos Michailidis, 1999 yılında İtalya’da bir villada Shelby White ve Leon Levy tarafından verilen ve Symes ile birlikte katıldığı bir partide, merdivenlerden düşerek öldü.

 

Marion True ise, Michailidis’den satın aldığı Paros’taki yazlık villasında ele geçen 29 eserden dolayı Yunan yetkililer tarafından suçlanmakta. Müsadere edilen eserler arasında evin duvarlarına monte edilmiş iki lahit ve mimari parçalar da var. Marion ise, evi 1995 de satın aldığında eserlerin evde mevcut olduğunu söylemekte.

 

Bu konudan bağımsız olarak, Yunanistan dört kişi  ile birlikte Marion True’yu da, bugün Getty Müzesi’nde bulunan MÖ 4. yüzyıla ait altın bir mezar çelenginin satın alınması ile ilgili olarak suçlamakta. Yunanistan’ın iddiasına göre çelenk kaçak olarak kazılan bir Makedon mezarında bulunup 1993 yılında Getty Müzesi’ne 1.15 milyon dolara satıldı.

Archaeological Institute of America, www.archaeology.org,Haber: Kirsten Vala, Der: A. Yamaç, 14.12.2006



Nano-yorum:


Yukarıda okuduğunuz tüm olaylar ve davalar ile ilgili gelişmeler daha önce TAY Haber’de defalarca yazıldı. Bizim yayınlarımızdan bağımsız olarak, İtalya ve Yunanistan’ın bu tavrı yaklaşık bir yıldır tüm Avrupa ve ABD basınının en önemli konularından biri, bu konuda yüzlerce haber ve makale yayınlandı.

Yine yukarıda geçen tüm isimler; Getty Müzesi, Metropolitan Sanat Müzesi, Shelby White ya da Boston Güzel Sanatlar Müzesi Türkiye’den kaçırılmış yüzlerce eski esere sahipler. Ayrıca Marion True, Robert Hecht, Robin Symes’ın yıllardır Türkiye’den kaçırılan eserlere aracılık ettikleri zaten biliniyor. Bu eserlerin neler oldukları da belli, listeleri bile mevcut. Örnek vermek gerekirse; Perge’den çıkma Herakles heykelinin üst yarısı Levy ve White koleksiyonunda, alt yarısı ise Antalya Müzesi’nde; Boubon antik şehrinden kaçırılan bronz Valerianus heykel başı Getty Müzesi’nde; yine Boubon’dan kaçırılan Lucius Verus bronz heykeli Levy ve White koleksiyonunda.

İtalya’nın ve onun izinden giden Yunanistan’ın hem tavrını, hem de bu tavrın sonuçlarını yukarıda okudunuz. En önemli yaklaşımları ise, TAY Haber’de yayınlanan “Koparılan Sayfalar” isimli yazı dizisinin son bölümünde de söz ettiğimiz, “iade karşılığında ödünç verme” sistemi ve bu jeste rağmen iadeye yanaşmayanlara karşı sert yaptırımlar.

Bu arada, İtalya Kültür Bakanı Francesco Rutelli’nin diğer ünvanını da gördünüz değil mi? Kendisi aynı zamanda “Başbakan Yardımcısı”.

Hadi “Başbakan Yardımcısı” olmasından vazgeçelim, şu kültürüne ilkeli sahip çıkan ülkelere baktığınızda, yahu bizim bir Kültür Bakan’ımız var mı sizce? Ya da, daha açıkçası, bir “Kültür Bakan”lığımız? Neyse, Nisan'dan sonra, tüm başka sorularla birlikte, bu soruların da yanıtını alacağız zaten ;-))

S.B. Sinirli

KÜLTÜR MİRASI KİMİ İLGİLENDİRİYOR?

 




İstanbul'un en önemli kültür varlığı olan Surlar karşımızda acil bir sorun olarak duruyor.

Kültür mirası konusunun yalnızca mimarları, sanat tarihçilerini, arkeologları ilgilendirdiği varsayılıyor. Kültür mirası konusunda yaşanan sorunlarla ilgili yalnızca bu uğraşlar içindeki insanlardan bazı öneriler, şikayetler geliyor. Sanki kültür mirası yalnızca mimarlık tarihçilerini, uzmanları ilgilendiriyormuş gibi.

Oysa uzmanlık uğraşlarının bu şekilde sınırlandırılmasına yalnızca mimarların değil bütün uzmanlık alanlarındaki insanların itiraz etmeleri lazım. Mühendislerin, hatta müteahhitlerin araştırma ve fikir üretimini sınırlandıran, tartışmasız kabullere dayanan, kamusal gücü birilerinin tekeline veren modelin kendi profesyonellikleri açısından bir sorun olduğunu göstermeleri lazım. Örneğin yirmi küsür yıldır süren ve İstanbul tarihindeki en trajik olaylardan biri olan surların restorasyonu konusu bunlardan biri. Bu muazzam karmaşık ve kentsel konunun basit bir statik duruma ve bir uygulama işine tercüme edilip sürecin yaratıcı düşünceye kapatılmasına önce mimarların, mühendislerin, araştırmacıların, sosyologların hatta işini ciddiye alan müteahhitlerin dahi itiraz etmesi lazım. Bu iş yalnızca arkeologların, mimarların sorunu değil, bütün uzmanlik alanlarının sorunu. Ama bırakalım uzmanları, sıradan vatandaşlar bile surları ve çevresini dolaşırken, yapılan uygulamaları görünce gözleri yerinden firlıyor. Yapılan işleri kim görse, süreç neden monitor edilmiyor, neden kimse bu basit işi yapmıyor diye soruyorlar.

Belki de İstanbul'da bu konuda en yetkili ve bilgili zannettiğimiz uzmanlık kurumlarının ve kişilerin İBB falan gibi kuruluşlarla uzmanlık alanlarının dışında, bir takım özelleşmiş ilişkileri mi var, onun için mi adım atılmıyor diye soruyorlar. Evet İstanbul'da STK'lar tarafından aylar/yıllar önce bir izleme komitesi olusturuldu ama izlemek, raporlamak ve kent yönetiminin bu konuda bir yöntem geliştirmesini desteklemek için kimse bir adım atmadı. Dün öğrendiğime göre İtalya'da da bu tür kapalı iş çevirmeye çalışanlar restorasyon işlerinde de var ama üniversiteler ve profesyoneller kapalı ilişkilere karşı duruyor. Ana problem yolsuzluk... Bu sorunu ancak kapalı iliskilerden yana olmayan STK'lar düzeltebilir. Size kısaca dünkü gözlemlerimi ve gördüğüm sorunlardan anladıklarımı iletmek istiyorum.

1. Surların ve çevresindeki yerleşim alanlarının şu an yaşamakta olduğu sorunlar yalnizca mimarların, sanat tarihçilerinin ya da arkeologların sorunları değil. İnterdisipliner çalismalara ihtiyaç olduğu açık. Surların, özellikle Topkapı-Yedikule arasındaki bölümünde çatlaklar ve parçaların kendi iç gerilmelerindeki, fiziksel kompozisyonlarındaki değisimler, statik yapılarındaki gelişmeler hala gözlem altına alınmış değil. Belediyede bu konuyla ilgili yüzlerce insan çalışmasına ve bir takım kuruluşlara sürekli ihaleler yapılmasına rağmen profesyonel gruplara ve araştırmalara iliskin böyle bir çalişma olmadığı gözlemleniyor. Bu konu çok önemli. UNESCO kararına uymak için inşaat işlerinin durdurulmuş olması, bu araştırmaların yapılmasını, gözlem yapmayı ve yorumlamayı engellememeli. UNESCO Dünya Kültür Mirası Komitesi "araştırma ve bilgi üretimini de durdurun" mu dedi?






2. Şu anda İstanbul surları tam anlamıyla kendi kaderlerine terkedilmiş durumda. Bir deprem olması durumunda, yalnızca kötü inşaatlar nedeniyle değil, özellikle çok ilginç bir görünüm arzeden ve özgünlüğünü koruyan inşa edilmemiş bölümlerde de büyük bir yıkım olabilir. Bu nedenle gözlemleme/araştırma çalışmaları aşamalandırılabilir. Örneğin kırıklar/çatlaklar arasında değişik esnekliğe sahip ve gözükmeyen dikiş sistemleri bilgisayar destekli mühendislik tasarım yöntemleri ile yerleştirilebilir. Çesitli tamponlar konabilir. Parçaların statik durumları kullanılan statik modelleme programları ile hızla tanimli hale gelebilir ve askılama, dikiş, tamponlama, dolgu işlemleri hızla projelendirilebilir. Ancak bunun için dahi interdisipliner bir çalışmaya ihtiyaç var. Örneğin zemindeki rutubete maruz tuğla tonoz sistemleri ile, bedendekiler arasındaki farkı değerlendirebilecek uzmanlar olmalı. Çünkü malzemelerin fiziksel kosullarını etkileyen farklı durumlar, farklı sorunlar ve çözümler var. Dünya Kültür Mirası Komitesi'nin "surlardaki tahrip edici uygulamaları durdurun" derken bunları kastettiğini zannetmiyorum.

3. Koruma planı, surlar çevresinde bir yeşil kuşak öngörüyor. Oysa surlar çevresindeki tarihsel yerleşim dokusu ile bir bütün. Sulukule'deki mevcut dokunun yıkılması planlanırken Yedikule çevresindeki sur diplerindeki yedi katlı binalar, belediyelerin yaptığı kazulet yapılar hakkında hiçbir girişim yok. Surlar çevresindeki kent morfolojisine dair bilgiler koruma planı adı verilen belgede bulunmuyor. Bulunmadığı gibi Osmanlı Mahalleleri gibi yeni binalardan oluşan kapalı bir çevreye iş fırsatları sunan projeleri belediyeler uygulamaya girişiyorlar. Eğer bu plan böylesine kestirimlerle uygulanırsa, Yedikule, Sulukule gibi semtlerde Haliç yıkımları gibi gelismeler olabilir. Surlara yakın çok sayıda tarihi yapı var ve bunlar önemli olsun olmasın bir doku olarak ele alınmalı.


4. Tarihi Yarımada Koruma Planı adı verilen yönlendirici belgede kendi evini onarmak isteyenlere belediyelerin nasıl bir destek vereceklerine, süreçleri profesyonel ortamlara açmak için sorumluluklarının neler olduğuna dair en ufak bir bilgi yok. Buna karşılık İstanbul'un Tarihi Yarımadası gibi dünya için mücevher gibi değer taşıyan bir bölge için yerel profesyonel düzeyi hiç bir zaman temsil etmeyen bir dolu kestirim var. Oysa bu tür uygulamalar artık bütün dünyada yerel ve uluslararası profesyonel deneyimlere ve işbirliğine açılıyor.





5. Belediyeler yeterli ekspertize sahip değil ve kendi şirketleri aracılığıyla hizmet aldıkları için karar vericiler ile proje müellifleri aynı kişiler. Bu model Türkiye Cumhuriyeti yasalarına, uymakla yükümlü olduğumuz uluslararası normlara aykırı. İBB sunumlarında, örneğin ahsap yapıların olduğu Ayvansaray gibi semtlerde ahsap, kagir yapıların oldugu Fener Balat gibi yerlerde kagir, Eminönü'nde taş yapıların olduğu hanlar bölgesinde taş yapıların yapılacağı söyleniyor. Mimarlıkta böyle bir zorunluluk mu var?

6. Surlar çevresinde IBB; Zeytinburnu belediyesi de bu kapalı modeli paylaşıyor ve Osmanlı Mahalleleri yapmayı planlıyor. Bu konuda tercihlerini yaptıklarını, tasarım kararlarını verdiklerini söylüyorlar. Bunun için de üniversiteler ile işbirligi yaptıklarını söylediler. Üniversiteler mimari tasarım yapar mı? Böyle bir sey mümkün mü? Koruma planı bu bölgedeki uygulamaları mimarlara, mühendislere, uygulamacılara kapatma işlevi mi görüyor?

7. Tekfur Sarayı adı verilen ve dünyadaki tek sivil Bizans yapısı örneği için İBB'nin ne yaptığı, nasıl bir yöntemle konuyu ele aldığı bilinmiyor. Yapılan yanlış uygulamaların nasıl ele alınacağına dair bile bir yöntem açıklığı yok. İBB ve üniversiteler bu önemli örneği bile workshoplar düzenleyerek, araştırma projelerini destekleyerek tartışmaya açmıyor. Yalnızca makine ile kesilmiş taşların kenarları elle kırılarak, eski taşlara benzetilerek uygulama sürdürülüyor. Böyle bir uygulama bu kadar basit bir araştırma/uygulama modeliyle gerçekleştirilebilir mi?

8. UNESCO Komitesi içinde yer alan STK'lar gördüğüm kadarıyla bu konularda yönetimlere yardımcı olmuyorlar. Kendi başlarına ya da kapalı ilişkiler içinde hareket ederek kendi çalışmalarına ayrıcalık sağlamaya çalışıyorlar. Bu yüzden projeler aynı kapalılık içinde devam ediyor ve Istanbul'un Dünya Kültür Mirası Listesinden çıkarılması için belediye ile aralarında açık olarak dile getirilmeyen bir konsensüs var. Bu nedenle İstanbul'un Dünya Kültür Mirası Listesi'nden çıkarılmasını istemeyen STK'ların acil olarak bir İzleme Komitesi oluşturması ve iş planını uygulamaya koyması gerekiyor.

Daha konusulacak yığınla iş var. Ben yalnızca bir günlük gözlem sonucu bir parça fikir sahibi oldum. Ancak bu konuyu bilmiyorum. Ama UNESCO Dünya Kültür Mirası Komitesi'ne Türkiye Cumhuriyeti'nin Vilnius'taki toplantıda taahhüt etmiş olduğu ve oluşturulan komite adına surlar sempozyumunu hazırlayan kuruluşların yöntem ve teknikler konusuna bir açıklık getirmelerini bekliyorum.

Arkitera, Haber: Korhan Gümüş, 14.12.2006

SU SARNICI SANILDI, YERALTI ŞEHRİ ÇIKTI

 

Kayseri Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu, Gazi beldesinin "Delikli Kaya" bölgesini 4 yıl önce ''Taşınmaz kültür varlığı'' olarak tescil etti. Kurul, kayalık bölgedeki bir mağara girişini de ''tarihi su sarnıcı girişi'' olarak kabul edip tescilini yaptı. Gazi Belediyesi ve Develi Kaymakamlığı, tarihi su sarnıcının içinin temizlenip turizme açılması için Başbakanlığa bağlı Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışma Teşvik Fonu'ndan Dünya Bankası desteğiyle 55 bin YTL mali destek sağladı. Sosyal Riski Azaltma Projesi kapsamında kazı çalışmalarına başlandı ve beldede 23 kişiye iş imkanı sağlandı.


Kayseri Arkeoloji Müzesi Müdürlüğünün kontrolünde 3 aydan beri devam eden kazı sonunda su sarnıcının giriş bölümünden yaklaşık 250 kamyon taş ve toprak hafriyat çıkartıldı. Temizleme çalışmalarını denetleyen Kayseri Arkeoloji Müzesi Müdürü Hamdi Biçer, kazı çalışmaları süren yapının su sarnıcı değil, yeraltı şehrinin giriş bölümü olduğunu belirterek şu bilgileri verdi: ''Yaptığımız inceleme ve elde ettiğimiz bulgulara göre, burası su sarnıcı değil Roma dönemine ait büyük bir yeraltı şehrinin giriş kısmı. Yeraltı şehrinin giriş kısmını temizleyince orijinal basamaklar ortaya çıktı. Şu ana kadar girişten 35 metre aşağıya ulaşıldı. Üçgen şeklindeki giriş bölümünün bitiminde, yuvarlak taşla kapatılan giriş kapısından sonra geniş bir alana çıkılacağını umuyoruz.''


Gazi Belediye Başkanı Ali Galip Özsümbül ise su sarnıcı olarak temizlik çalışmalarına başladıkları yapının yeraltı şehri olmasının kendilerini sevindirdiğini söyledi. Özsümbül, kazı ve temizleme çalışmalarının 1 ay sonra biteceğini, bundan sonra yapılacak kazı çalışmaları için mali destek aradıklarını belirterek, ''Su sarnıcı diye kazıya başladık ama yer altı şehrinin girişini bulduk. İçerisi sel sularının taşıdığı toprak ve taşlarla dolmuş. Çıkarttığımız hafriyatı beldemin yol genişletme çalışmalarında kullanıyorum. Aldığımız para bitmek üzere. Kazı çalışmalarının devam etmesi için yeni bir mali kaynağa ihtiyacımız var'' diye konuştu.
Ali Galip Özsümbül, yeraltı şehrinin temizlik çalışmalarının tamamlanmasından sonra ışıklandırılıp turizme açılacağını ifade etti.

Kayseri Gündem, 14.12.2006

TARİHİ ÇARŞIYA RESTORASYON

 

Sakarya Büyükşehir Belediyesi Uzunçarşı’yı gerçek kimliğine kavuşturacak proje için ilk çalışmayı başlattı. Belediye Başkanı Aziz Duran’ın talimatıyla mimarlar heyeti tarafından proje çalışmasına start verildi.

 

Uzunçarşı esnafı ile bir araya gelen Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Duran, "Uzunçarşı tarihteki gerçek kimliğine kavuşmalı, şehrin ticaret ve turizm açısından en cazip mekanı haline gelmeli. İşte bu hedefle yola çıktık. Esnaf bizim ile anlayış birliği içinde hareket ederse, herkes bu işten kazançlı çıkar" dedi. Hazırlanan proje ile birlikte Kültür Bakanlığı aracılığı ile Avrupa Birliği fonlarından kredi sağlama yoluna gideceklerini açıklayan Başkan Duran, Uzunçarşı’nın tarihi kimliğini ön plana çıkaracak bir çalışmayla ilgi odağı haline gelebileceğini vurguladı.

Yeni Sakarya, 14.12.2006

YARGITAY, MÜSTEŞAR İSEN HAKKINDAKİ MAHKUMİYET KARARINI BOZDU

 

Yargıtay Ceza Genel Kurulu, Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı Mustafa İsen'i ''görevde keyfi muamele'' suçundan mahkum eden Yargıtay 4. Ceza Dairesi'nin kararını, beraat verilmesi gerektiği yönünde bozdu.

 

Ceza Genel Kurulu, İsen'in, Yargıtay 4. Ceza Dairesi'nin kararını temyiz başvurusunu sonuçlandırdı. Kurul, İsen hakkında, eski Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) ''görevde yetkiyi kötüye kullanma'' suçunu düzenleyen 228. maddesi uyarınca, sonuç olarak bin 650 YTL adli para ve 5 ay memuriyetten men cezasıyla bu cezaların ertelenmesine ilişkin kararı, esastan bozdu. Kurul, suçun unsurları oluşmadığından İsen'in beraat etmesi gerektiğine işaret etti.

 

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nca hazırlanan iddianamede, Nafiz Şahin'in Bakü Kültür Müşavirliği görevinden alınarak bakanlık APK uzmanlığına atanması işleminin yürütmesinin, Ankara 12. İdare Mahkemesi tarafından durdurulduğu belirtilmişti. Mahkeme kararının tebliğinin ardından Şahin'in Hakkari il Kültür ve Turizm Müdürlüğü'ne atandığı anlatılan iddianamede, bu işlemin yargı kararına şeklen uyma olduğu, esasen yargı kararının uygulanmadığı belirtilmişti. İddianamede, Şahin'in müşavirlikten alındıktan sonra genel müdür yardımcılığı ya da dengi bir kadroya atanması gerektiği yönündeki idare mahkemesi kararına yer verilmişti.

Turizm Gazetesi, 14.12.2006

"KÜLTÜR TURİZMİNDE CİDDİ GELİŞMELER OLACAK"

 

Yaklaşık dört yıllık aradan sonra bu kez Prof. Dr. Abdullah Yaylalı’nın başkanlığında yeniden kazı çalışmalarına başlanan Tralleis kazı alanında incelemelerde bulunarak Kazı Başkanı Yaylalı’dan kazılarla ilgili bilgi alan Aydın Valisi Mustafa Malay; “Belediye Başkanları, Mimarlar Tralleis’i mutlaka görsünler. Üç bin yıl önce nasıl bir altyapı, nasıl bir yapı yapıldığını görsünler” dedi. Malay, önümüzdeki yıllarda Aydın’ın kültür turizminde ciddi gelişmeler olacağını da belirterek, yatırımcılara konaklama tesisi yapmaları önerisinde bulundu.


Sabah kahvaltısını kazı ekibi ve basın mensupları ile birlikte Tralleis Antik kenti’nde yapan Vali Malay, antik kentte ve kazı yapılan alanlarda bir süre incelemelerde bulundu. Alanda bulunan Tralleis’in simgesi üçgözlerin altında göçükler meydana gelmesi ve sütunların zayıflaması nedeniyle 2006 yılı kazılarını üst bölgede yaptıklarını belirten Kazı Başkanı Prof. Dr. Abdullah Yaylalı, bu yıl Türkiye’deki antik kentler arasında yer alan ‘en büyük antik tuvalet’ unvanına sahip tuvaleti bulduklarını ifade etti. 1996 yılında Aydın İl Kültür Müdürlüğü, Aydın Belediyesi ve Adnan Menderes Üniversitesi (ADÜ) işbirliği ile başlayan Tralleis Antik Kenti kazılarının 2002 yılında durması nedeniyle 4 yıl aradan sonra Bakanlık kazısı olarak bu yıl yeniden başlayan kazılarda önemli bulgulara rastladıklarını belirten Prof. Dr. Yaylalı kazı sırasında bulunan MÖ 3. yüzyıla ait 2 adet altını Aydın Müze Müdürlüğü’ne teslim ettiklerini diğer eserleri ise kazı evinin deposunda sakladıklarını kaydetti.



Bu yıl Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan gönderilen 100 bin YTL ödeneğin tamamının kullanıldığını ve kazıların 4 ay sürdüğünü belirten Tralleis Kazı Başkanı Prof. Dr. Abdullah Yaylalı önümüzdeki dönem kazıları 6 ay sürdürmeyi hedeflediklerini ve bunun için da Bakanlıktan 150 bin YTL ödenek talebinde bulunacaklarını söyledi. Prof. Dr. Yaylalı açıklamasında “Bu yılki kazılarda daha çok önümüzdeki yıl yapılacak kazılar için ön hazırlık yapıldı. Buna rağmen çok ciddi bulgulara rastladık. Üçgözlerin üst kısmına rastlayan yerde 50 kişilik bir tuvalet bulduk. Bu tuvalet Türkiye’deki antik kentler arasında yer alan tarihi tuvaletlerin en büyüğü olma özelliğine sahip. Bunun yanında MÖ 3. yüzyıllarda Tralleis’te seramik üretiminin çok yoğun olarak yapıldığını gördük ve ‘Antik dönemde ilk heykeltıraşlık okulunun Tralleis’te kurulduğu’ yolundaki söylemleri doğrular nitelikte çok sayıda eserler bulduk” dedi. Aydınlıların Tralleis antik kentine olan ilgisinin her geçen gün arttığını da kaydeden Prof. Dr. Yaylalı her hafta sonu ortalama 200 Aydınlının Tralleis Antik Kenti’ne gelip incelemelerde bulunduğunu ve bu durumun kendilerini sevindirdiğini söyledi.


Ünlü Gezgin Evliya Çelebi’nin söylediği gibi gökyüzünün altındaki en güzel yeryüzünün Aydın’da bulunduğunu ve tarihin çok eski dönemlerinden bu yana insanların Aydın’da yaşamayı arzu ettiğinin görüldüğünü belirten Vali Mustafa Malay, Aydın’da yaşayan herkesin çok şanslı olduğunu ve Aydınlıların sahip oldukları değerlerin kıymetini bilmelerini istedi. Malay “Şu anda Aydın’da onun üzerindeki antik kentte kazı çalışmalarımız devam ediyor. Çok kısa bir süre içerisinde Aydın’da kültür turizminde de çok ciddi gelişmeler olacağına inanıyorum. Şu anda Antik Kent güzergahlarında turizm yolu çalışmalarına başlandı. En kısa sürede tamamlanacak. Bu kapsamda Aydınlı girişimcilerin Antik Kentlere gelen turistler yönelik otel ve benzeri konaklama tesisleri yapmalarını öneriyorum” dedi.

Aydın Denge, 14.12.2006

SELİMİYE'NİN ŞEREFE TAŞLARI ONARILACAK

 

Edirne Vakıflar Bölge Müdürlüğü, Selimiye Camii'nin şerefe taşlarının dökülmesi üzerine minarelere ait fotoğraf albümü ve bir raporla Vakıflar Genel Müdürlüğü'nden uzman heyet istedi. Heyetin vereceği rapora göre 2007 yılında gerekli onarım işlemleri yapılacak.

Mimar Sinan'ın 1569- 1575 yılları arasında inşa ettiği Selimiye Camii'min bakım ve onarım çalışmalarının Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce büyük bir özenle sürekli olarak yapıldığını belirten Edirne Valisi Nusret Miroğlu, "Tabiatın bir takım olumsuz etkileri sonucu zamanla caminin bazı bölümlerinde bozulmalar meydana gelmiştir. Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce Selimiye Cami'nde 1956, 1960, 1966, 1975, 1978, 1983, 1987, 1992 ve 2004 yıllarında restorasyon çalışmaları yapılmıştır. 1966 yılında Selimiye Camii minareleri kapsamlı onarıma girmiştir. 1983 yılında ise caminin tüm tezyinatlarının restorasyonu, alçı işleri, kapıları ve pencere kepenkleri, elektrik tesisatı, su tesisatı ve avlu düzenlemesi yapılmıştır" dedi.

Selimiye Camii'nin en son 2004- 2005 yıllarında Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği'nin (TOBB) maddi finansmanı ile Edirne Valiliği'nce kurşun işleri, dış aydınlatma tesisatı ve cephe temizlikleri yapıldığını belirten Vali Miroğlu, şunları söyledi:

"Bugün itibariye Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce Selimiye Külliyesi'nde Dar'ül Kurra Medresesi'nin kapsamlı restorasyon çalışmaları, Selimiye Arasatası'nın basit onarımı ve Dar'ül Hadis'in `İslam Eserleri Müzesi' proje çalışmaları devam etmektedir. Selimiye Camii minarelerinin gövdelerinde yer yer taş erimeleri, şerefe altı mukarnaslarında ve sarkıtlarındaki dökülme ve bozulmalar oluştuğu bölge müdürlüğümüzce tespit edilmiş ve 2005- 2006 yıllarında fotoğraflanarak izlenmiştir. Minarelere ait hazırlanan fotoğraf albümü ve rapor doğrultusunda Vakıflar Genel Müdürlüğü'nden uzman bir heyet istedik. Heyetin vereceği rapor doğrultusunda 2007 yılında gerekli olan onarım işlemleri yapılacaktır."
Vatan, 14.12.2006

ÇATALHÖYÜK İÇİN KERPİÇ MÜZE YAPILACAK

 

9 bin yıllık geçmişi ve özgün duvar resimleriyle en önemli arkeolojik alanlardan biri durumundaki Çatalhöyük’ten çıkan buluntuların, kent merkezinde inşa edilecek bir müzede sergilenmesi planlanıyor.


Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Akyürek yaptığı açıklamada, verimli topraklarıyla pek çok medeniyete ev sahipliği yapmış olan Konya’nın, sadece Hitit, Roma, Selçuklu, Osmanlı dönemi eserlerine değil, insanlığın dünyadaki serüvenine ışık tutacak çok eski buluntulara da sahip olduğunu söyledi.Akyürek, günümüzden 9 bin yıl önce, bölgedeki insanların topraktan kap kacak yapıp yerleşik hayata geçtikleri Neolitik dönemden çok önemli izler taşıyan Çatalhöyük’teki kazıların, İngiliz Profesör Ian Hodder başkanlığında devam ettiğini, buluntularla ilgili yayınlanan son bilgilerin dünya arkeoloji çevrelerini heyecanlandırdığını belirtti.

İleriki dönemlerde yoğun şekilde turist çekeceğine inandıkları Çatalhöyük’ten, kentin turizm potansiyelini artırmak için yararlanmayı planladıklarını vurgulayan Akyürek, “Turlarla gelen yerli ve yabancı turistlerin çoğu, çok merak ettikleri halde, vakit darlığı nedeniyle Çumra ilçemizde bulunan Çatalhöyük’e gidemiyor. Biz de ‘Öyleyse Çatalhöyük’ü, yoğun ziyaretçi alan Mevlana Müzesi’nin yakınlarına taşıyalım’ dedik” diye konuştu.


9 bin yıllık geçmişi ve özgün duvar resimleriyle dünyanın en önemli arkeolojik alanlarından biri olan Çatalhöyük’ten çıkan buluntuları, kent merkezinde inşa edilecek bir müzede sergilemek için harekete geçtiklerini belirten Akyürek, şunları kaydetti: “Bu müze, Çatalhöyük’teki 9 bin yıllık evler gibi kerpiçten yapılacak. Yapı, yağış gibi olumsuz hava koşullarından etkilenmemesi için çadır benzeri bir örtü ile korunacak. Bu son derece ilginç ve özellikleriyle dünyada emsalsiz olacak müzeyi, ünlü mimar Prof. Dr. Cengiz Bektaş inşa edecek. Çalışmaya, inşaatta görev alacak ustalara verilecek kerpiç üretimi kursu ile başlanacak. Müzede, bugüne kadar Çatalhöyük’te bulunan eserlerin yanı sıra, Çatalhöyük’teki canlı yaşamı gösterecek odalar da bulunacak.”


Akyürek, Çatalhöyük’te bugüne kadar bulunan eserlerin bir kısmının Konya Arkeoloji Müzesi’nde, bir kısmının da Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde muhafaza edildiğini, bu müzenin inşa edilmesiyle bu eserlerin önemli bölümünün buraya taşınacağını anlattı. 

Müzeye ilave olarak, hemen yanına benzer mimari tarzda 48 yataklı bir de otel yapılmasının öngörüldüğünü kaydeden Akyürek, bu çalışma devam ederken, Çatalhöyük yolunun da düzenleneceğini, isteyen turistlerin ilçedeki kazı alanına çok daha kolay bir şekilde ulaşabileceğini ifade etti.


Akyürek, hedeflerinin Konya’nın, kültürel, tarihi ve yerel değerlerini bütüncül bir yaklaşımla ele alarak Konya’yı marka haline dönüştürmek olduğunu, dünyada bilinen ilk yerleşik yaşama ev sahipliği yapan Çatalhöyük için kurulacak müzenin bu açıdan son derece önemli olduğunu belirtti.

Çatalhöyük Müzesi için çalışmalar yürüten mimar Prof. Dr. Cengiz Bektaş ise Konya Büyükşehir Belediyesinin Çatalhöyük’e sahip çıkmasının kendisini heyecanlandırdığını belirtti. Bektaş, inşaat aşamasında kerpiç kesimi dahil bütün detay çalışmalarının başında olmaktan büyük zevk duyacağını ifade etti.


Konya’da Mevlana Müzesi ve Mevlana Kültür Merkezi yakınlarına inşa edilmesi düşünülen müzenin yapımına, 2007 yılı içinde başlanması kararlaştırıldı.

Merhaba Gazetesi, 14.12.2006

AKÇAKALE MAĞARASI'NDA BİR İNCELEME DAHA

 

Gümüşhane merkeze bağlı Akçakale Köyü'ndeki mağarayı turizme kazandırmak için çalışmaları sürdüren Gümüşhane Valisi Enver Salihoğlu, Karadeniz Teknik Üniversitesi Gümüşhane Mühendislik Fakültesi Dekanı Jeoloji Mühendisi Prof. Dr. Osman Bektaş, Kültür ve Turizm Müdürü Hüseyin Ateş ile birlikte incelemelerde bulundu. 

 

Mağaranın hizmete açılıp açılmamasıyla ilgili olarak Mühendislik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Bektaş’ın sözlü olarak belirttiği görüşünün olumsuz yönde olduğunu belirten Gümüşhane Valisi Salihoğlu “ Sayın Dekanımız jeoloji mühendisi olduğu için birlikte incelemelerde bulunduk. Hocam, ilk bakışta mağaraya olumlu bakmadı. Ama ayrıntılı rapor verecekler. Diğer detayları da gözden geçirecekler. Mevcut diğer raporları da inceledikten sonra durumu bize bir rapor ile bildirecekler. Ancak, sözlü olarak verdiği ilk görüş mağaranın açılması yönünde olumlu değil. Mağaranın turizme açılmasını istiyoruz, ama insanların hayatını da risk altına sokamayız.” dedi.

 

Gümüşhane Mühendislik Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Osman Bektaş ise “Sayın Vali ile mağaranın turizme açılır mı açılmaz mı yönünde incelemelerde bulunmak üzere mağarayı gezdik. İlk görüşüm olumsuz ama Maden Teknik Arama Enstitüsü ile KTܒnün verdiği raporları da inceleyeceğiz. MTA’ nın raporu olumsuz, KTܒ nün raporu ise kısmen olumlu. O iki raporu da inceledikten sonra nihai raporu Valiliğimize göndereceğim.” dedi.

Gümüşhane Kent Haber, 14.12.2006

TARİHİ BİNA KÜL OLDU

 

Bartın'da çıkan yangında, 3 katlı tarihi ahşap bina yarım saat içinde kül oldu. 

Edinilen bilgiye göre, Bartın Demirciler Mahallesi Türbe Yolu Sokak'taki 3 katlı ahşap binada sabaha karşı henüz belirlenemeyen bir nedenle yangın çıktı. Boş olduğu belirlenen binadaki yangına, Bartın Belediyesi itfaiye ekipleri müdahalede bulundu. Mahallede paniğe neden olan yangında ahşap bina, yarım saat içinde tamamen yanarak çöktü. Alevler, yan tarafta bulunan Talip Van'a ait ahşap 3 katlı başka bir binaya da sıçradı. İtfaiye, diğer binadaki yangını kısa sürede kontrol altına almayı başarırken, evde maddi hasar meydana geldi. 

Olay yerine gelen Bartın Belediye Başkanı Rıza Yalçınkaya, yangın söndürme çalışmalarını takip ederek bilgi aldı. Yangın sebebiyle can kaybı ve yaralanan olmazken, polis soruşturma başlattı.

Bartın Kent Haber, 14.12.2006

HİTİT BARAJI MODERN TARIMIN HİZMETİNDE

 

Fransa Basın Ajansı (AFP), Hititlerin bugün 3246 yıl önce Alacahöyük'te inşa ettiği sanılan barajın tekrar işlevsel hale getirilmesini "3 bin yıllık baraj Türk köyünde çiftçiliği yeniden canlandırdı" başlığıyla duyurdu.


AFP, Alacahöyük'te arkeologlar ve köylülerin çalışmasıyla, ilk inşa edildiği tarihten binlerce yıl sonra yıl sonra tekrar su toplamaya başlayan barajın, bölgedeki tarım alanlarına yeniden hayat verdiğini bildirdi. Barajın, 21'inci yüzyılda hizmete girebilmesi için 2.5 milyon metreküp çamur çıkarıldığını yazan AFP, barajın 30 bin metreküp su tutma kapasitesinde olduğunu duyurdu. Varlığından 2002 yılına kadar habersiz olunan antik baraj, Ankara Üniversitesi'nden arkeologların, bataklık alanda bir kazıya başlamasıyla ortaya çıkmıştı.


AFP'ye konuşan kazı başkanı arkeolog Aykut Çınaroğlu, barajın Hitit Kralı IV. Tudhaliyas tarafından inşa edilen 10 barajdan bugüne dek ulaşabilen tek baraj olduğunu söyledi. Uzmanlar da, taş ve doğal çamurdan olan barajın, bugünkü inşa tekniklerine çok benzer bir yöntemle yapıldığını belirtiyor.


Arkeolog Duygu Çelik ise baraj inşaatlarında bugün çamur yerine çimento kullanıldığını, günümüz barajları arasındaki tek farkın bu olduğunu söyledi. Baraj, "inşasından 3 bin 246 yıl sonra tekrar aynı amaçla kullanılan dünyadaki tek baraj" olarak kayıtlara geçti.

Milliyet, 14.12.2006

"ENDÜSTRİ MİRASI LAVUAR YIKILAMAZ"

 

Zonguldak'ta, 1956'da devreye alınan Türkiye Taşkömürü Kurumu'na ait merkez lavuarının (kömür yıkama tesisi) ekonomik ömrünü tamamladığı gerekçesiyle başlanan yıkım işlemi, Karabük Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulunca tümüyle durduruldu ve tesisin endüstri mirası olarak koruma altına alınmasına karar verildi.

 

Yap - İşlet sistemiyle yapılan iki kömür yıkama tesisinin faaliyete geçmesinin ardından eski lavuranın sökümüne başlanması kentte yoğun tartışmalara neden olmuş, TMMOB Mimarlar Odası Zonguldak Şubesi, sökümün durdurulması için Karabük Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'na başvurmuştu.

 

Kurul inceleme yapıncaya kadar sökümün durdurulmasını istemiş, ancak bu karara karşın söküm işlemi sürmüş, bir grup Zonguldaklı, Kent İnsiyatifi adı altında bir araya gelerek ilgililer hakkında suç duyurusunda bulunmuştu. Daha sonra tesiste yaptığı incelemenin ardından toplanan Koruma Kurulu, Cumhuriyet döneminin ilk sanayi yapılarından biri olduğu bildirilen lavuarı oy çokluğuyla koruma altına aldı.

 

Zonguldak Belediyesi Başkan Yardımcısı Ender Gürcan ise tesisin bir kısmının söküldüğünü, kalan birçok binanın ve alanının koruma altına alındığına dikkat çekerek "Lavuarın mülkiyeti TTK'da kalacak, ancak burada yapılması istenen bir proje Kültür ve Tabiat Varlıkları Kurulu'nun onayından geçmek zorunda. TTK'nın yanı sıra belediyenin mahkemeye itiraz etme hakkı var. Bu konuda görüşmeler yapılabilir. Belediye olarak tesisin kurulu bulunduğu geniş arazinin kente sosyal alan şeklinde kazandırılması görüşünü savunmaya devam edeceğiz."

 

Lavuarın kurulu olduğu 142 bin metre karelik alan birçok çevrenin iştahını kabartırken, bir grup Zonguldaklı aydın lavuarın kent müzesi olmasını istiyor.

Birgün, 13.12.2006

DEFİNECİLERE SUÇÜSTÜ

 

Bolu'nun Gerede İlçesi'nde define umudu ile 9 metre derinliğinde çukur kazan 9 kişi suçüstü yakalandı.

 

Tarihi ile yıllardır definecilerin ilgisini çeken Gerede, son günlerde gözde kazı merkezleri haline geldi. Ellerine geçirdikleri kazma ve küreklerle etrafı adeta köstebek yuvasına çevirerek kazılmadık yer bırakmayan definecilere İlçe Jandarma Komutanlığı ekipleri ağır darbe vurdu.
İlçe Jandarma Komutanlığı ekipleri, Yazıkara Köyü'ne bağlı Mahya bölgesinde kaçak kazı yapıldığı ihbarı üzerine harekete geçti. Jandarma, definecileri bulacakları eserlerle suçüstü yakalamak için 9 gün boyunca gece- gündüz kazı yapılan yeri kontrol altında tuttu. Jandarma, dün akşam saatlerinde kazı yapılan bölgeye baskın düzenledi. Kazma ve küreklerle yaptıkları kazı sonucu yerin 9 metre altına inmelerine rağmen her hangi bir şey bulamayan İ.Ü., O.K., Y.E., R.Y., M.D., F.B., Ş.Ç., A.A. ve D.A. yakalandı. Defineciler, kaçak kazı yapmak suçundan adliyeye sevk edildi.

Bolu Olay, 13.12.2006

VAN MÜZESİ NİSAN'DA AÇILIYOR

 

Van İl Kültür ve Turizm Müdürü İzzet Kütükoğlu, kent müzesi için belirlenen gerekli ödeneğin geldiğini, Kültür Bakanlığı'ndan beklenen şartnamenin gelmesiyle birlikte müzenin nisan ayında açılacağını bildirdi.

 

İzzet Kütükoğlu, tadilat ve onarıma alınan Van Müzesi'nin 'Turizm Haftası'nda açılacağını açıkladı. Tadilattan sonra teşhir ve tanziminin yapılması için beklenen gerekli ödeneğini geldiğini ifade eden Kütükoğlu, Kültür Bakanlığı'ndan şartnamenin gelmesi ile birlikte ihale yapacaklarını belirtti. Kısa bir süre içerisinde şartnamenin de ellerinde olacağını anlatan Kütükoğlu, "Şartnameyle birlikte hiç vakit kaybetmeden müzenin teşhir ve tanzimi için ihale yapacağız. Geçtiğimiz sezon kapalı olan ve birçok turistin görmeden geri döndüğü müzeyi 'Turizm Haftası'nda açmayı hedefliyoruz. Açılışı ile birlikte önümüzdeki yıl içerisinde yeni düzenlemeyle turizme büyük katkı sunacağız" dedi.

Turizm Gazetesi, 13.12.2006

YÜKSEK KİLİSE IŞIKLANDIRILDI

 

Aksaray'ın Güzelyurt İlçesi'nde bulunan Yüksek Kilise ışıklandırılarak turizme kazandırıldı.
 
19. yüzyılda yüksek kayaların tepesine inşa edilen, adını buradan alan Yüksek Kilise'ye gece turizmi için ışıklandırma çalışması yapıldı. İlçe Kaymakamlığı'nın girişimleriyle ışıklandırılan kiliseyi akşam saatlerinde ziyaret etmek isteyen turistlerin daha rahat hareket edebilecekleri belirtildi.
 
İlerleyen dönemlerde Sivrihisar Kalesi'nin de ışıklandırılacağı öğrenildi.
Aksaray Kent Haber, 13.12.2006

MİTRİDATES SARAYI SİNOP İÇİN FIRSAT

 

Sinop’ta, Hellenistik dönemde yaşayan Mitridas Kralı Mitridates’in sarayının yapılacak kazıyla gün ışığına çıkartılacağı bildirildi. Sinop Müzesi tarafından şehir merkezinde bulunan tarihi alanda, arkeolojik kazı için çalışma başlatılacağı belirtildi. Kazı sonrası, altında muhteşem güzellikte bir sarayın olduğu bilinen harabenin toprak altında olan büyük bir kısmı, binlerce yıl sonra ilk defa gün yüzüne çıkacak.

 

Hellenistik dönemde Mitridas Kralı Mitridates’in yaşadığı belirtilen sarayın tam olarak ortaya çıkartılmasıyla, tarihi eserin Sinop için tirizm hamlesi için bir fırsat olacağı, alanın yerli ve yabancı turistlerin akınına uğrayarak Karadeniz’de turistik bir merkez haline gelmesi bekleniyor. Kazı alanında, arkeolog, tarihçi ve kazı işçilerinden oluşacak yaklaşık 40 kişilik ekibin çalışma yapacağı kaydedildi.

Türkiye Gazetesi, 13.12.2006

TARİHİ BULAK HAMAMI KİRAYA VERİLECEK

 

Karabük ile Safranbolu İlçesi arasında yer alan Bulak Köyü'nde, Kültür, Turizm ve Dayanışma Vakfı’nın, uygun müstecir bulamadığından kiralayamadığı Osmanlı Dönemi'ne ait Bulak Hamamı 1 yıldır kapalı bulunuyor. Karabük Belediyesi, uygun müstecir bulunması halinde hamamın kiraya verileceğini açıkladı.

 

Bulak Ayanı Mehmet Ağa tarafından 1780'li yıllarda yaptırıldığı tahmin edilen hamam, Batı Karadeniz Bölgesi'nde tek olma özelliğini sahip. 10 yıl önce 80 bin dolara restorasyonu yapılan; kubbesi, kemerleri, göbek taşı, dış avludaki havuzu, giyinme kabinleri ve ısıtma sistemiyle taş işçiliği harikası olan hamam, iyi işletilememesinden dolayı geçen yıl hizmete kapanmıştı.

 

Karabük Belediye Başkanı Hüseyin Erer, ''Yaklaşık 80 bin dolara 10 yıl önce restore edilen hamamın turizme kazandırılması, tarihi yönden zengin mirasa sahip bölgemize gelen turist sayısının artmasına katkı sağlayacaktır. Uygun şartlarda müstecir bulunması durumunda hamam vakıf tarafından kiraya verilecek.'' dedi.

 

Bulak köyü, tarihi hamamının yanı sıra evleri, mağarası, türbesi, mağara suyu, yeşili, duvar ve ahşap ustalarıyla da tanınıyor.

Turizm Gazetesi, 13.12.2006

TARLADA 1500 YILLIK HAMAM BULUNDU

 

Hatay'ın Güzelburç beldesindeki kazı çalışmalarının bu yılki bölümünün tamamlandığı, kazı yapılan bir tarladan 1500 yıllık hamam bulunduğu bildirildi.





Kazı Başkanı Arkeolog Ömer Çelik,  geçen yıl buğday tarlasını süren bir köylünün lahit bulması üzerine, bu yıl da aynı mekanda yaptıkları kazı çalışmasında MS 300-600 yılları aralığında inşa edildiği belirlenen hamam kompleksi ve etütlük 5 sikke bulduklarını söyledi.

Bedii Çankaya'ya ait olan tarlanın yakın zamanda kamulaştırılacağını ifade eden Çelik, birbirlerine çok yakın olan Küçük Dalyan, Güzelburç ve Narlıca beldelerinde bu gibi antik yerleşim alanlarının bulunduğunun saptandığını kaydetti.

Kasım ayında başlayan bu yılki kazı çalışmalarının tamamlandığını, kazı alanını korumaya alacaklarını ifade eden Çelik, şöyle devam etti:

“Geçen yıl bulduğumuz lahitten yola çıkarak, 100-150 metre güneyde bu yıl da aynı mekanda 14 işçiyle kazılar gerçekleştirdik. Kazılar sırasında en çok ilgimizi çeken hamam kompleksi oldu. Burada suyun ısıtıldığı odalar, banyo yapılan yerler, dinlenme odaları ve su kanallarına rastladık. Ayrıca, 5 etütlük sikke ile mozaikli yollar ve seramik de bulduk. Sikkelerden yola çıkarak, hamam ve diğer buluntuların hangi döneme ait olduğunu belirleyeceğiz. Şu anda yüzey çalışmaları şeklinde yürüttüğümüz kazıları, önümüzdeki yıllarda daha geniş alana yayacağız. Kazı genişledikçe daha ilginç ve farklı buluntularla karşılaşıyoruz.”

 

Harbiye beldesinde gerçekleştirdikleri kazılarda daha değerli tarihi eserlerin çıktığına dikkat çeken Çelik, “Harbiye beldesinde asırlar önce soylular yaşadığı için, çıkan tarihi eserler de çok değerli ve kullanılan malzemeler kaliteli. Güzelburç beldesinde ise buluntulardan da anlaşıldığı gibi, dar gelirli ailelerin ve tarımla uğraşan vatandaşların yaşadığını saptamak mümkün” diye konuştu.

Çelik, kazıların yapıldığı alanların korunması gerektiğini, Güzelburç'taki kazı alanının etrafının çevrilmesi ve üzerinin kapatılması için gerekli çalışmayı yapacaklarını belirtti.

Geçen yıl aynı alanda buldukları lahitin geçmiş yıllarda içininin boşaltıldığına dikkat çeken Çelik, “Büyük uğraş vererek gün ışığına çıkardığımız tarihli eserlerin talan edilmesini önlemek ve yağmur, rüzgar, güneş gibi doğal etkenlerden korunması için mutlaka üzerlerinin kapanması gerekiyor. Bazı kazılar yıllarca sürüyor. Bu önlemleri almazsak, seneye kazı alanlarını bıraktığımız gibi bulamayız” diye konuştu.

Hürriyet, 13.12.2006

DENİZDEKİ KÜLTÜR ENVANTERİ ÇIKARILACAK

 

Sualtı arkeologları, Güney Marmara kıyılarında tarama çalışmaları başlatarak bölgenin kültür envanterini ortaya çıkaracak.

 

Uludağ Üniversitesi (UÜ) Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mustafa Şahin, yeni yılla birlikte başlatılacak çalışma kapsamında sualtındaki kültür envanterinin çıkarılacağını belirtti. Yürütülecek çalışmalar hakkında bilgi veren Prof. Dr. Şahin, Antik Çağ'da önemli deniz ticaretlerine ve ulaşımlarına mekan olan bölgede sosyal hayatı aydınlatıcı ipuçları elde etmeyi ümit ettiklerini ifade etti. Prof. Dr. Şahin, "Su altı taramaları, ocak ayında Gemlik ve Mudanya'dan başlatılacak. Projede, benim başkanlığımda 20 kişilik bir ekip görev alacak. Çalışmalar 3 yıl sürecek.

Çalışma yoğunluğu, denizaltı bulguların yönlendirmesine göre belirlenecek. Projeyi, UÜ Sualtı Araştırmalar Topluluğu (USAT) ve Arkeoloji Bölümü yürütecek. USAT ekipman, Arkeoloji Bölümü de kalifiye eleman desteğinde bulunacak.


Proje 2 aşamadan oluşuyor. 300 bin YTL'ye mal olması beklenen birinci bölümde, Mudanya ve Gemlik limanlarının taranması var. 2. ayak da Erdek'te bulunan Kyzikos'ta sürdürülecek. Bu çalışmalar da 2010 yılında başlayacak. Deniz ticareti ve ulaşımında kullanılan yöntem ve aletler ile sosyal hayat konusunda, önemli ipuçları elde etmeyi ümit ediyoruz. Araştırmalar, Marmara suyunun ısınmaya başladığı mayıs ayında yoğunlaşacak" şeklinde konuştu.

 

Projenin Marmara'da ilk olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Şahin, Antik Çağ'da bölgenin çok önemli deniz ticaretine sahne olduğunun bilindiğini hatırlatarak, "Marmara Denizi, Karadeniz ve Ege Denizi arasında bir geçiş noktası durumunda. Her iki denize de kıyısı bulunan kentlerin birbirleri arasındaki ilişkiler, kullandıkları malzemeler ve sosyal hayat bu çalışma ile ilk kez somut olarak ortaya konulmuş olacak. Karadeniz dendiği zaman Orta Asya'ya, Çin'e açılan kapı demektir. Bu açıdan, çalışmaların önemi büyüktür. Ayrıca bu tür bir çalışma, Marmara'da ilk kez yapılıyor" dedi.

 

Proje kapsamında en büyük desteği UÜ Rektörü Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran'dan gördüklerini belirten Prof. Dr. Şahin, UÜ'nün projeye 50 bin YTL'lik ödenek ayırdığını açıkladı. Şahin, ortalama 300 bin YTL'ye mal olması beklenen birinci etap çalışmaları için kurum ve kuruluşlardan destek beklediklerini ifade etti.

Bursa Hakimiyet, 13.12.2006

TARİHİ ABBARALAR RESTORE EDİLİYOR

 

Mardin'de üstü özel şahsa, altı ise kamuya ait olan 63 abbaranın restorasyon çalışmaları devam ediyor. 

"Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültürel Varlıkların Korunması Projesi" kapsamında İstanbul Valiliği ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nin sponsorluğunda onarıma alınan abbaraların bu yıl sonuna kadar bitirileceği belirtildi. Sahip olduğu tarihi, kültürel ve mimari yapısıyla dünyanın önemli inanç ve kültür merkezlerinden biri olma unvanına sahip olan Mardin'de, üst kısmı şahsa ait alt kısmı kamuya ait sokak çıkışları olarak kullanılan abbaralar, onarıma alınacak. 

3 ile 50 metre arasındaki uzunlukları ve mimari yapısıyla farklılık arz eden tarihi abbaraların geçmişi, 940 yıl önceki Artuklu mimarisine dayanıyor. 



Mardin'in mimari dokusunun çok önemli ve kilit taşlarından birini oluşturan tarihi abbaraların onarımla birlikte daha uzun yıllar vatandaşlara, yöreye gelecek olan yerli ve yabancı turistlere hizmet vereciğini kaydeden Belediye Başkanı Metin Pamukçu, "Geçmişten günümüze kadar uzanan zaman serüveninde bir hayli yıpranan ve yer yer dökülen sıvalarıyla yayalar yönünden tehlike arz eden abbaraların onarılması talebini, İstanbul Valisi Muammer Güler ve İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'a iletmiştik. Abbaraların sayısını tespit ettikten sonra projeleri hazırladık. Bugüne kadar 40 abbaranın restorasyonu bitti, kalan abbaraların restorasyon çalışmalarını aralıksız olarak sürdürüyoruz. Abbaraların restorasyonlarında bizlerden desteklerini esirgemeyen başta İstanbul Valisi Muammer Güler olmak üzere, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş'a bütün Mardinliler adına teşekkürü bir borç biliriz" dedi. 

Göreve geldikleri günden bu yana, tarihi kentteki turizm potansiyelinin cazip bir hal alması amacıyla başlattıkları çalışmalara aralıksız devam ettiklerini ifade eden Başkan Pamukçu, "Çirkin görüntü arz eden binalarımızı boya firmasıyla anlaşıp taş rengine boyadık. İlimizin belirli yerlerine taş duraklar yaptık. Yerli ve yabancı turistlerin daha rahat gezmesi için ilimizin muhtelif yerlerine turizm haritaları yerleştirdik. Ayrıca, aynı haritaları dokümana döküp tüm turizm firmalarına dağıttık. En önemlisi; ilimizin imar revizyon planlarını hazırladık" şeklinde konuştu. 

Mardin'in tarihi değerlerini korumak için başlatılan çalışmalar kapsamında bugüne kadar il genelinde yaklaşık 100'ün üzerinde tarihi eserin onarıldığını belirten Başkan Pamukçu, inanç ve kültür turizmine hizmet eden Mardin'e sahip çıkılması gerektiğini kaydetti. Başkan Pamukçu, yılda ortalama 200 bin turistin ziyaret ettiği tarihi kentin mimari yapısı ve kültür farklılığıyla eşi benzeri bulunmadığını sözlerine ekledi.

Mardin Kent Haber, 13.12.2006

VAHDETTİN'İN MÜHRÜNE KÜLTÜR BAKANI EL KOYDU

 

Topkapı Sarayı Müdürü Prof. Dr. İlber Ortaylı’nın uyarısı üzerine Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç, Sultan Vahdeddin’e ait Altın Saltanat Mührü’nün satışına el koydu.

Prof. İlber Ortaylı’nın Portakal Sanat ve Kültür Evi’nin sahibi Raffi Portakal’a yazdığı mektuptan sonra, mührü müzayedeye koyan Selden Emre, önceki gün eseri geri çekti. Bu gelişmeler olurken Bakan Koç, dün gazetecilerin sorusu üzerine, "Kanunun bize verdiği imkanlar var. Müzayedede ilk tespit edilen fiyatı bakanlığım öderse, bakanlığın bu konuda rüçhan hakkı var. Yani evvel alma hakkı var. Ben onu kullanma kararındayım" dedi. Mührü satışa koyanların eseri geri çektiklerini hatırlatan Koç, "Biz takip ediyoruz. Bu durumda satılmaz. Satış olursa bize olacak. Kendisinde kalabilir. Ama satış olursa bize olacak" diye konuştu. Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahı Sultan Vahdeddin ve son halife Şehzade Abdülmecid’in torunu, Hanzade Sultan’ın koleksiyonundan alınan Sultan Vahdeddin Altın Saltanat Mührü 140 bin YTL muhammen bedelle satışa konmuştu.

Hürriyet, Haber: Muharrem Aydın, 13.12.2006

MICHELANGELO'NUN MEKTUBU SATILDI

 

Rönesans döneminin ünlü mimar, ressam ve heykeltıraşı Michelangelo'nun 1521 yılında yazdığı bir mektubu New York'ta düzenlenen müzayedede satıldı.Sotheby's müzayede evinden yapılan açıklamada, adı açıklanmayan Amerikalı bir koleksiyoncunun elinde bulunan toplam 31 mektup ve el yazmasının satışa sunulduğu açık artırmada, belgelerin satışından toplam 2,6 milyon dolar gelir elde edildiği kaydedildi.

 

Olağanüstü tarihi değere sahip olduğu açıklanan belgeler arasında yer alan Michelangelo'nun mektubuna 576 bin dolar verildiği belirtilen açıklamada, Alman besteci Beethoven'ın bir mektubuna 33 bin dolar, Stalin'in mahkum edilmiş bir Kızıl Ordu subayının affına ilişkin belgeye 18 bin dolar ve Rus yazar Dostoyevski'nin bir hayranına yazdığı mektuba 39 bin dolar, yine Rus yazar Tolstoy'un "aşık olmanın acılı olduğunu" anlattığı mektuba 18 bin dolar, Napoleon'un 16 yaşındayken ailesine yazdığı bir mektuba da 22 bin 800 dolar verildiği kaydedildi.
Hürriyet, 12.12.2006

İSTANBUL'UN RESTORASYONUNA İTALYANLAR TALİP

 

İstanbul'un başta ulaşım, doğalgaz, elektrik ve su gibi büyük özelleştirmelerine talip olan İtalyan şirketleri, şehrin mimari restorasyon ve kentsel dönüşüm projeleri ihalelerine de girme kararı aldı.

 

Avrupa Komisyonu'nun Türkiye ile müzakereleri askıya alması yönündeki tavsiye kararı Türk ve Avrupa kamuoyunun gündemine otururken, pekçok İtalyan firması, 12 Aralık'ta yapılacak Liderler Zirvesi'nden çıkacak sonucu beklemeden, Türkiye'deki doğrudan yatırımlarını artırmaya karar verdi. Konuyla ilgili Dünya gazetesine bilgi veren İtalyan Ticaret Merkezi Müdürü Dr. Roberto Luongo, iki ülke arasındaki ticaret hacminin yüksek bir hızla büyümeye devam ettiğini söyledi. İtalya'nın, ihracatının yüzde 15'ini Türkiye'ye yaptığını hatırlatan Luongo, Türkiye'nin de İtalya'ya olan ihracatının yüzde 24 oranında olduğunu kaydetti. "Bu yılın sonunda bu hacim 15 milyar doları bulmuş olacak" diye konuşan Luongo, İtalya'nın yine Türkiye'nin 3. ticari partneri olarak kalacağını bildirdi. Luongo, 2006 yılının sonunda 100 yeni İtalyan firmasının Türkiye'ye yatırım yapmış olacağını belirterek, toplamda 500 İtalyan firmasının yaklaşık 4 milyar dolar yatırım hacmine ulaşacağını ifade etti.


22 Ocak'ta İtalyan Başbakanı Romano Prodi ve beraberindeki heyetin Türkiye'ye gelerek, önce Ankara, sonra da İstanbul'da Türk sanayicileri ile görüşeceğini kaydeden Luongo şunları kaydetti:
"Türkiye bizim için her zaman büyük bir pazar. İtalyan yatırımcısı da bunun bilincinde. Özellikle gelecek yılın başında yapılması planlanan elektrik, İDO ve benzeri ulaşım, doğalgaz ve su özelleştirmelerine talibiz. Şu anda 7-8 firma hemen hemen kesinleşmiş olarak ihalelere katılma kararı aldı. Zaten çok yakın bir zaman önce, enerji ihalesinde İtalyan Enel ve Enka ortaklığı duyuruldu. Bunun peşinden birçok İtalyan firması, Türk yatırımcılarla ortaklığa giderek ihalelere girecek. Zaten Prodi'nin ziyaretinde de sanayici ve yöneticilerle ağırlıklı olarak, enerji, altyapı yatırımları ile KOBİ'lerin durumununun konuşulacağını tahmin ediyorum."

 

Luongo, bunun dışında İtalyanların, Türkiye'nin AB sürecinde tamamlaması gereken 'kentsel dönüşüm' projeleriyle de yakından ilgilendiklerini söyledi. Başta çevre teknolojileri olmak üzere, kentsel dönüşüm sürecinde belediyelerin ve özel sektörün açacağı ihalelere de kesin olarak gireceklerini bildiren Luongo, "Bu alanda bizim hesaplarımıza göre, 15-20 milyar dolar civarında bir pazar var. Ayrıca, önemi henüz yeni yeni kavranan 'güvenlik teknolojisi' alanında da Türk pazarında var olmayı hedefliyoruz. Buralara 'know how' ve teknolojik ürünler satmayı planlıyoruz" şeklinde konuştu.

 

Luongo, İstanbul'un 2010'da Avrupa'nın Kültür Başkenti seçilmesi nedeniyle yapılacak restorasyon projelerine de talip olduklarını bildirdi. Bununla ilgili, İtalyan Başkonsolosluğu, İtalyan Ticaret Merkezi ve İstanbul 2010 Girişim Grubu işbirliği ile 12-13 Aralık tarihleri arasında Lütfi Kırdar'da bir 'workshop' düzenleneceği bilgisini veren Luongo, burada bu görüşmelere İtalya'dan ilk etapta 15 firmanın gelerek, Türk yetkililer, taahhüt firmaları ve alt sektörlerle ikili görüşmeler yapacağını söyledi. Bu ziyaretler sırasında belediye yetkilileri, üniversiteler, mimarlar ve vakıf temsilcilerinin yanısıra, 300'e yakın Türk firması ile de görüşmeler gerçekleştireceklerini dile getiren Luongu şöyle devam etti:


"Biz, mimari restorasyon alanında çok derin tecrübelere sahibiz. 15 İtalyan firması gelecek. Türkiye'nin her yanından Van, Adıyaman, Manisa, İzmir, Ankara, Gaziantep'ten yerel yöneticiler de bu etkinliğe katılacak. Ertesi gün İstanbul'un belediyelerine ziyaretler yapılacak. Bu projelerde, sadece İstanbul için 4-5 milyar doların üzerinde bir rakam söz konusu."

 

Bu proje kapsamında, İtalyan Ticaret Merkezi olarak, Türk firmaları ile bağlantılar kurup, koordinasyonu sağlayacaklarını söyleyen Luongo, "Bu ihalelere Türk firmaları ile işbirliği içinde gireceğiz. Sektörde faaliyet gösteren, alt sektörleriyle birlikte pek çok firma olacak. Ürün bazında ihracat yapmak isteyen firmalar da olacak" diye konuştu.

Turizm Gazetesi, 12.12.2006

SURLAR YENİDEN YÜKSELDİ





Osmangazi Belediyesi, yaklaşık 4 bin yıllık olduğu tahmin edilen ve Bursa'nın ilk yapılaştığı bölge olan Hisar ve Tophane civarında, bulunan şehir surlarını yeniden gün yüzüne çıkardı.

Tarihi ve Kültürel Mirasın Korunması Projesi kapsamında Osmangazi Caddesi'nden başlayan ve yaklaşık 3,5 kilometre boyunca uzanan surlar etap etap yeniden yükseliyor. Osmangazi Caddesi'ndeki 500 metrelik bölümde restorasyon çalışmalarının sonuna gelen Osmangazi Belediyesi, Bursa'nın o dönemdeki en büyük girişi olarak kabul edilen Saltanat Kapısı'nı da gün yüzüne çıkardı. Konser ve toplantı alanı olarak düzenlenen Saltanat Kapı'nın ardından başlayan ilk sur restorasyonunda da sona yaklaşılırken, Osmangazi Caddesi'nin ardından, çalışmaların Pınarbaşı Mezarlığı'nın karşısında Yer Kapı'nın restorasyonu ile devam edeceği kaydedildi.

 

Bursa Surları Projesi'nde 3. Etap olarak kabul edilen Yer Kapı'nın projesinin Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu tarafından onaylandığı ve önümüzdeki günlerde ihale edileceği kaydedildi. Yer Kapı'nın bulunduğu bölgede iki burcun yer aldığı öğrenilirken, burçlar arasındaki yaklaşık 1 dönümlük alanın da kültür merkezi olmasının planlandığı belirtildi. Bölgenin, İstanbul'daki Esma Sultan Yalısı'nda olduğu gibi cam duvarlarla kapatılarak, kış bahçesi modeli ile kültür merkezi olarak kullanılması düşünülürken, alan için planlanan bir diğer tasarım ise Açıkhava Müzesi. Alandaki kalıntılara dokunulmadan ve sur dokusu bozulmadan yapılacak düzenlemeler ile 1 dönümlük arazinin Bursa'ya yeni bir kültürel alan olarak kazandırılması hedefleniyor.


Bu arada Yer Kapı Projesi'nin genişletilerek Pınarbaşı Parkı ile bir bütün olarak ele alınmasının da söz konusu olduğu bildirildi.

 

Osmangazi Belediyesi'nin, bölgede yürüttüğü bir diğer önemli çalışma ise Bey Sarayı. Şu anda Ordu Evi'nin olduğu alanda bulunduğu tahmin edilen ve Bursa kurulduğunda, devletin idare edildiği yer olarak bilinen Bey Sarayı'nın restorasyonu için belediyenin ilgili makamlar ile görüşmeleri sürdürdüğü öğrenildi. Osmangazi Belediyesi'nin henüz resmi bir başvurusu olmasa da konuyu sözlü olarak Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç'a ilettiği, resmi girişimlerin ise önümüzdeki günlerde yapılacağı öğrenildi.

Bursa Hakimiyet, 12.12.2006

İNŞAAT KAZISINDAN FIŞKIRAN TARİH

 

İzmir Çeşme Bağarası'nda kazı çalışmaları yapan Prof. Dr. Hayat Erkanal, bu yılki faliyetlerini tamamladıklarını belirterek, kazı sonuçları hakkında bilgi verdi.





Çeşme Limanı arkasında yaptıkları kazı çalışmalarını 4 yıldır yürüttüklerini belirten Prof. Dr. Erkanal, “Bir inşaat kazısı sırasında ortaya çıkan duvar kalıntılarının uzman kişilerin dikkatini çekmesi sonucu burada çalışmalara başladık. Yaptığımız çalışmalar sonucunda Çeşme'de günümüzden 3500- 4000 yıl öncesine, MÖ 2 bine tarihlenen çok önemli liman kalıntılarına rastladık. En önemli özelliği çok iyi korunmuş olması. Yolları, yolların etrafındaki yapıları ile çok iyi korunmuş durumda. O kadar iyi korunmuş ki, iki metre boyunca duvar kalıntısı ve kapı eşikleri tespit edildi” dedi.

Bu kalıntıların arasında ilginç buluntunun Anadolu'da bilinen en eski şaraphane olduğuna da değinen Erkanal şunları anlattı:

“Burada şarap ezilen hazneler, şarabın muhafaza edildiği depolar çıktı. Hatta şarap yapılan üzümün çekirdekleri bile bulundu bölgede. Bol miktarda şarap kasesi ve testisi elde ettik. Bu dönemde Anadolu'da şarap yapıldığını biliyorduk fakat, böyle büyük bir imalathane ilk kez karşımıza çıkıyor. En benzer örneklerini Girit Adası'nda görüyoruz. Bağcılığın, Çeşme'de günümüzden 4 bin yıl eskiye dayandığını biliyorduk. ancak Urla'da yaptığımız kazı çalışmalarında 6 bin yıllık üzüm çekirdekleri saptadık. Bütün bunlardan anlaşılıyor ki, bağcılık buranın yerel ortak üretimi. Buna bağlı olarak da şarap gibi yan ürünler üretilmiş. Ancak Çeşme'nin özelliği imalathane içinde şarabın üretilmiş olması. O kadar çok şarap testisi ele geçti ki, bunlar muhakkak bu testilerde muhafaza ediliyor, hatta belki de ihraç ediliyordu. Bu açıdan çok önemlidir.”

Bağlararası'ndaki yerleşimin bir önemli noktasının da, burasının bir liman kenti olması nedeniyle Doğu Akdeniz'le bağlantısı olduğunu kaydeden Prof. Dr. Erkanal şöyle devam etti:

“Elimize geçen örnekleri incelediğimizde Girit ile çok yakın bağlantı içinde olduğunu gördük. Orta Anadolu hatta Hitit kültürüyle bağlantılı olduğunu gördük. Onun dışında kıta Yunanistan'la ve hatta Doğu Akdeniz'in bazı bölgeleriyle ve Kıbrıs'la bağlantılı olduğunu gördük. Bütün bunlardan, 4 bin sene önce Çeşme'nin çok önemli bir deniz ticaret hacmine sahip olduğunu anlıyoruz. Burada yaptığımız çalışmalarda ele geçen bazı buluntular, Çeşme'nin tarihinin 8 bin yıl önceye uzandığını gösteriyor. Ancak bu yöndeki çalışmalarımız daha başlangıç safhasında. Çeşme'nin tarihinin ve Çeşme'deki denizcilik olayının çok daha erken bir döneme uzayacağına inanıyoruz.”

Çeşme limanının zaman içinde batıya kaydığını da söyleyen Prof. Dr. Erkanal, “Günümüzdeki liman ile bizim kazdığımız liman arasında biraz mesafe var. Bugünkü limanın bulunduğu koy çok daha derinlere gidiyordu fakat bu koy zamanla erozyonla ve bölgede tespit ettiğimiz derenin getirdiği alüvyonlarla zaman içinde kapanıyor. Kapandıkça Çeşme'de limanda batıya doğru ileriye gidiyor. Böylece bugünkü yerine geliyor” dedi.

 

Türkiye'de arkeolojinin her geçen gün geliştiğini belirten Prof. Dr. Hayal Erkanal, “Arkeoloji geliştikçe bilgiler de değişiyor. Benim öğrencilik yıllarımda Hititler Afyon'a kadar gelirler ve kalırlardı. Oysa bugün Hititlerin Çeşme'ye kadar geldiklerini tespit ettik. Hatta Bafa Gölü yakınlarında Beşparmak dağları vardır. Burada Hitit hiyeroglif yazısı bulundu” diye konuştu.

Hürriyet, Haber: Mehmet Emeç, 12.12.2006

İSHAK PAŞA SARAYI'NA 10 MİLYON YTL

 

Ağrı Kültür ve Turizm Müdürü Muhsin Bulut, İshak Paşa Sarayı’nda geçmiş yıllarda yapılan restorasyonların sarayın orijinalini yansıtmadığını, bu nedenle de 2007 yılında 10 milyon YTL harcanarak daha kapsamlı çalışma gerçekleştirileceğini söyledi. Bulut, sarayın dış yapısının yalnızca şarkiyatçıların gravürlerinden öğrenildiğini, iç mekanlara ait ise hiçbir bilgi ve belge olmadığını belirten Bulut, “Kasım ayında kuruldan geçen ve ocak ayında başlayacak olan restorasyon kapsamında, sarayın çatı kısmı tamamen kaldırılarak yerine koruyucu bir dış örtü getirilecek. Bu örtü, sarayla daha güzel uyum sağlayacağı düşünülen laminen cam sisteminden oluşacak. Böylelikle İshak Paşa Sarayı hem güzel görünüme bürünecek, hem de kış aylarının çetin geçtiği Doğubayazıt’ta sarayın temeline sızarak nem, çürüme gibi sorunlara yol açan yağmur ve kar sularının oluklar vasıtasıyla drenaj kanallarına akıtılmasını sağlayacak.” dedi.

Türkiye Gazetesi, 12.12.2006

KÜLTÜR DOSTU OL, VERGİDEN DÜŞ

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın yeni projesine göre “kültür dostları”, yaptıkları her türlü bağış ve yardımların tamamını kurumlar vergisi ile gelir vergisinden düşebilecek.

 

Bakanlık desteklenen ve yürütülen kültürel faaliyetlerin sürdürülmesi ve teşvik edilmesi için iş birliği yapmak ve mali kaynak yaratmak amacıyla “Kültür Dostu” projesi hazırladı.

 

Söz konusu proje ile 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamındaki taşınmaz kültür varlıklarının bakımı, onarımı, yaşatılması, rölöve, restorasyon, restitüsyon projeleri yapılması ve nakil işleri ile kurtarma kazıları, bilimsel kazı çalışmaları ve yüzey araştırmalarının desteklenmesi planlanıyor. Buna göre, “kültür dostu” olmak isteyen kişi ve kurumlar, kültür varlıklarının korunmasını, yaşatılmasını ve sergilenmesini destekleyerek, hem kültür mirasının gelecek nesillere aktarılmasına katkı sağlayacak hem de kültür varlıklarıyla birlikte kendi isimlerini ölümsüzleştirecekler.

 

NASIL KÜLTÜR DOSTU OLUNABİLİR?

Kültür Dostu olmak isteyen kişi veya kurumlar, bakanlık tarafından hazırlanan örnek projelere yönelik ihtiyaç listesinden istediği bir başlığı seçerek, internet üzerinden ya da yazılı olarak bakanlığa başvuruda bulunacak.

 

Başvurunun ilgili birimce değerlendirilmesinin ardından, kültür dostu olmak isteyen kişi ya da kurumlar söz konusu ihtiyaca göre mali yada ayni yardımda bulunacak. Yardımın yapılabilmesi için taraflar arasında Destek Sözleşmesi imzalanacak. Ancak belli oranlar altındaki mali yardımlar için destek sözleşmesi yerine belge düzenlenecek.

 

Destekleyici kişi veya kurum, taahhüt ettiği işleri yerine getirdiğinde “Kültür Dostu” olmaya hak kazanacak. Projeye göre, 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu kapsamındaki taşınmaz kültür varlıklarının bakımı, onarımı, yaşatılması, rölöve, restorasyon, restitüsyon projelerinin yapılması, nakil işleri, kurtarma kazıları, bilimsel kazı çalışmaları ve yüzey araştırmalarına ilişkin harcamalar ile bu amaçla yapılan her türlü bağış ve yardımların yüzde 100'ü, kurumlar vergisi ile gelir vergisinden düşülebilecek.


ÖRNEK PROJELER

“Kültür Dostu” olmak isteyenler, aşağıdaki projelere mali ya da ayni yardımda bulunabilecek:

-Müzelerimiz Teknoloji ile buluşuyor Projesi. (Müzelerin bilgi teknolojilerine ilişkin ihtiyaçlarının karşılanması)

-Güzelleşen Müzeler Projesi. (Bir müzede tıp aletleri ile ilgili bir seksiyonun hazırlanması ve etkin sunumu ya da müzenin çevre düzenlemesi v.b.)

-Benim Müzem Projesi (Bir müzenin inşası ve donatılmasına katkıda bulunulması, müzeye arsa bağışlanması v.b.)

-Müze Dostu Projesi (Bir müzenin ihtiyaçları ile birebir ilgilenilmesi veya bir müzeye gönüllü katkıda bulunulması v.b.)

-Kazı Dostu Projesi (Kazı evinin laboratuvarının donatılması veya personel giderlerinin karşılanması ya da antik dönemlerdeki üretim alanlarının kazı, araştırma ve sergilenmelerinde ilgili sektörün desteğini kazanacak projeler ya da bir gıda firmasının bir kazının yiyecek giderlerini üstlenmesi, bir fotoğraf firmasının o kazının fotoğraf giderlerini üstlenmesi v.b.)

Hürriyet, 12.12.2006

DEV BİR TSUNAMİ AKDENİZ'İ VURMUŞ

 

8000 yıl önce Sicilya’da bir yanardağın yarattığı toprak kayması sonucu oluşan tsunaminin 10 katlı apatman yüksekliğindeki dalgaları birkaç saat içinde tüm Akdeniz kıyılarını vurmuş. Hazırlanan yeni bir bilgisayar modellemesi bu felaketi açıkça gözler önüne sermekte.

 

Etna Yanardağı’nın denize döktüğü, yaklaşık 10 kilometre küp toprak ve kayadan oluşan yer kayması, tüm Manhattan Adası’nı, Empire State Gökdeleni yüksekliğinde örtecek kadar büyüktü. Denize hızla inen bu büyük kütle Akdeniz’in en büyük tsunamisini tetikledi.

 

Bu yer kaymasının bilgisayar simulasyonunu yaratabilmek için İtalya Jeoloji ve Volkanoloji Enstitüsü uzmanları sonarla donatılmış teknelerle deniz tabanını araştırdılar. Çalışmalarının sonunda, dalgaların yüksekliğinin 40 metreye, hızının ise saatte 600 km ye çıktığını hesapladılar. Aynı araştırmalar sonunda, İsrail sahilindeki Atlit Yam neolitik yerleşiminin esrarengiz terk edilişi de açıklığa kavuştu.

 

Atlit Yam yerleşimi 20 yıl kadar önce bulunduğunda, temizlenmiş ve istiflendikten sonra yenmeyerek çürümeye terk edilmiş balık yığınları gibi, ani bir terk edişin delilllerine rastlanmıştı. Araştırmacı Maria Pareschi “Tsunami gibi bir sebep daha önce aklımıza gelmemişti” demekte.
LiveScience.com, Haber: Ker Than,  01.12.2006

'DİKİLİ BEŞTAŞ'A FORMÜL ARANIYOR

 

İznik'e bağlı Elbeyli sınırları içerisinde bulunan tarihi 'Dikili Beştaş'ın turizme açılması için formül arandığı bildirildi.

 

İznik Kaymakamı Hüseyin Avcı, dikili taşa kadar olan bölgenin asfaltlandığını fakat tarla sahibinin farklı istekleri yüzünden bir türlü kamulaştırma yapılamadığını ifade ederek, "Hak sahibi, 850 metrekarelik kamulaştırılacak alana 40 bin YTL istiyor" dedi. Avcı, Elbeyli Belediye Başkanı Kenan Karakaş'ın da devreyi girip hak sahibiyle takas için görüştüğünü belirterek, "Dikili beştaş'ın içinde bulunduğu 4 dönüm şeftalilik yerine 6 dönüm zeytinlik verelim dedik, onu da kabul etmiyor. Hani derler ya, 40 yılda bir gelir bu şans diye. Ancak vatandaş para istiyor" diye konuştu.

Bursa Hakimiyet, 11.12.2006

LONDRA'DA 1600 YILLIK BİR ROMA LAHDİ BULUNDU

 

Yetkililerin bildirdiğine göre, arkeologlar Londra’da, tarihi St. Martin-in-the-Fields Kilisesi’nde içinde, kafatassız bir iskelet olan, farklı tarzda yapılmış bir Roma lahdi buldular. Kireçtaşından oyulmuş ve MS 410 yılına tarihlenen lahid Londra’nın kalabalık Trafalgar Meydanı yakınlarında, St. Martin-in-the-Fields Kilisesi’nin bahçesinde ve 3 m derinlikte bulundu. Burası Londra’nın Roma Dönemi surlarının dışında kalan bir alan. Londra Müzesi Arkeoloji Bölümü yöneticisi  Taryn Nixon bu buluşun, Londra’nın Roma Dönemi araştırmaları için çok önemli bir adım olduğunu belirtti.

 

 

Araştırmacılar aynı bölgede bu yaz yapılan çalışmalar sırasında 24 tane de ortaçağ mezarlık alanı tesbit ettiler. Keşfin yapıldığı bu bölge, National Galley ile Nelson Sütunu’nun arasında kalan, şehrin en turistik meydanı.

 

Oxfordshire veya Northamptonshire bölgesinden geldiği tahmin edilen tek parça kireçtaşından yapılmış Roma lahdinin içindeki, 40 yaşlarındaki erkek iskeletinin kafatası ve parmak kemikleri yok. Bölgede yapılan çalışmalar sırasında mezarların dışında Roma ve Anglo Saxon dönemlerine ait arkeolojik buluntulara da rastlandı.

CNN, 01.12.2006

AVRUPA'NIN KÖKÜ KONYA'DA MI?

 

ABD Maine Üniversitesi sosyoloğu Profesör Jon T. Oplinger, Çatalhöyük'te, Avrupa'nın kökenine ışık tutacak verilere rastlandığına dikkat çekti. Oplinger, Konya'da yaptığı açıklamada, henüz yayımlanmayan bir makalesinde 9 bin yıllık medeniyet izleri taşıyan Çatalhöyük ve Konya üzerine çalıştığını söyledi.


Profesör "Çatalhöyük'te genetik arkeoloji açısından üzerinde durmamız gereken bir şey var. Buradaki buluntularla Güney Avrupa'daki buluntular aynı. O dönemde Avrupa'da yaşayan insanlarla Çatalhöyük insanının, mitokontriyal DNA ve Y kromozomal DNA'ları açısından, bu bağlantıyıkurabiliyoruz. DNA mutasyonlarındaki benzerliklerin coğrafi dağılımı, arkeolojik buluntular olan çanak çömleklerin coğrafi dağılımıyla aşağı yukarı aynıdır" diyen Oplinger, bu verilerin, Avrupa'nın temelini oluşturan insanların, güneyden geldiği tezini kuvvetlendirdiğini, Avrupa insanının Anadolu'dan kuzeye çıktığını düşündürdüğünü söyledi.


Oplinger, sözlerini şöyle sürdürdü: "Çatalhöyük ile günümüz insanı arasındaki DNA mutasyonu uyumu, Konya'da hala yaşayan erkek nüfusun yüzde 40'ında görülüyor. Bugünkü Konya ile Çatalhöyük arasındaki bağ, sadece coğrafi olarak değil, nüfus itibarıyla da vardır."

Radikal, Haber: Murat Aslan, Fotoğraf: Garbis Özatay, 11.12.2006

NYSA'NIN TİYATROSU RESTORE EDİLİYOR

 

Aydın'ın Sultanhisar İlçesi'nde bulunan Nysa Antik Kenti içerisindeki tiyatro bölümünün restore ettirileceği bildirildi. Nysa Kalkındırma Derneği Başkanı da olan Çerçioğlu, Nysa'nın turizmde önemli bir yeri bulunduğunu, 2007 yılında yapılacak kazılara dernek olarak 100 bin YTL katkı sağlayacaklarını söyledi.


Çerçioğlu, antik tiyatro yerinin 15 bin kişi kapasiteli olmasına rağmen oturulacak yerin 10 bin kişilik bölümünün kullanıldığını, bu nedenle yapılacak restore çalışması sonucu tiyatronun gerçek kapasitesine ulaşacağını bildirdi.


Nysa harabelerinin giriş ve gezi alanlarının restorasyonunda önemli adımlar atıldığını, bu yıl 7 bin olan turist sayısının 2007 yılında 50 bin'e ulaşacağının tahmin edildiğini anlatan Çerçioğlu, şöyle konuştu: "Kültür ve Turizm Bakanlığının 2007 yılında Türkiye'deki ilk üç proje içerisine aldığı Nysa önümüzdeki yıllarda yerli ve yabancı turistler için bir cazibe merkezi olacak. Kısa bir süre sonra Nysa gerçek kimliğine kavuşacak. Türkiye'nin en iyi üniversitelerin olan Ankara Üniversitesi ile Almaya Berlin Üniversitesinin önemli katkıları ile burada tarih gün ışığına çıkarılıyor. Sultanhisar ilçesi, kaplıca turizmi ve Nysa Antik Kenti ile Türkiye'nin önde gelen turizm merkezi olmuştur. Antik kent çevresinde planlanan satış reyonlarında turistik eşya satışları ile ilçeye döviz girdisi de sağlanabilir. Belediye ile ortak iş yerleri açılması için çalışmalara başlatıldı."

Haber Ekspres, 10.12.2006

TRABLUS MEVLEVİHANESİ'Nİ TÜRKİYE RESTORE EDECEK

 

Yarım asır önce yaşanan sel felaketinden zarar gören, sonraki yıllarda ise yaşanan iç savaşta harabeye dönen Lübnan'daki en önemli Osmanlı eserlerinden Trablus Mevlevihanesi'ni, Başbakanlık Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) restore ettirecek.

 

 

Trablus Kenti Tarihi Eserler Koruma Kurumu Başkanı Halid Tadmori, Mevlana'nın 733. vuslat yıldönümü etkinliklerini izlemek üzere Konya'ya geldi. Tadmori, Trablus Mevlevihanesi'nin restorasyon projesinin Lübnan Başbakanı Necip Mikati tarafından Başbakan Tayyip Erdoğan'a 2005 yılındaki Lübnan ziyareti sırasında elden verildiğini belirtti. Erdoğan'nın bu görevi TİKA'ya verdiğini, kurumun ise restorasyon için harekete geçtiğini bildiren Tadmori, restorasyonun 2007'de tamamlanmasını beklediklerini kaydetti. Projenin 4 bölümden oluşacağını ifade eden Tadmori, maliyetin 450 bin dolar olacağını kaydetti. Türkçeyi anadili gibi konuşan Tadmori, Kültür ve Turizm Bakanlığı'na sundukları bir diğer teklifte ise Türk İslam sanatları eserlerini de Lübnan'da sergilemeyi önerdiklerini dile getirdi.

Türkiye Gazetesi, Haber: Ünal Livaneli, 10.12.2006

KAYA KİTABESİNE AŞK DARBESİ

 

Amasya'da yaklaşık 600 yıllık tarihiyle göz kamaştıran Kaya Kitabesi'nin "düşüncesiz aşıklar" tarafından tahrip edilmesi tepkilere sebep oluyor. 

Amasya'da Şamlar Mahallesi'nde bulunan ve Bayezid Paşa İmareti'nin kayaya yazılmış vakfiye özeti olan yaklaşık 600 yıllık kitabenin üzerine aşklarının isimlerini çıkmayan boyalarla karalayan gençlerin hem aşklarına hem de tarihe saygısızlık ettikleri belirtildi.

Eskilerin, "Sözün ve gözün izi kalır" diyerek aşklarını esen yelden esirgediği hatırlatarak, günümüz aşıklarının sevdikleri insanları hem de tarihe saygısızlık ederek uluorta aşina etmesi Amasyalılar tarafından yadırgandı.

Amasya Kent Haber, 09.12.2006

EL YAZMALARI CD'YE AKTARILIYOR

 

Amasya Bayezid Halk Kütüphanesi'nde bulunan tarihi elyazması eserlerin yıpranmasının önüne geçilmesi için Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından CD'lere kaydedilmesi çalışmaları sürüyor. 

Amasya Bayezid Halk Kütüphanesi'nde, aralarında 850 yıllık elyazması Kur'an-ı Kerim, Konevi ve Fahretten Razi Tefsirleri gibi tüm İslam ülkeleri tarafından bilinen eserler ve Sultan 2. Bayezid'in emriyle yaptırılan kütüphanenin bulunduğu medreseyi kendi el yazısıyla bağışladığını ifade eden eserle Sahihi Buhari hadis-i şerif kitapları gibi çok önemli elyazması ve tezhip süslemeli eser, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından CD'ye aktarılıyor. Kitapların kullanımdan meydana gelecek yıpranmalara maruz kalmamaları, isteyen herkesin CD'lerden bu kitapları inceleme fırsatı bulmaları için yapılan çalışmayla bu zamana kadar 800 adet eserin CD'ye aktarıldığını belirten Kütüphane Müdürü Mustafa Gül, "İsteyen herkes bu kitapların CD'lerinden faydalanabilecek. Böylelikle kitaplar yıpranmamış olacak" dedi. 

5 kişilik bir ekip tarafından yapılan CD'ye aktarma çalışmalarının tamamlanmasından sonra eserlerin yine kütüphanede kalacağını söyleyen Mustafa Gül, kitapların bulunduğu yerin çelik kapı ve kepenkli bir yer olduğunu, alarm sistemi bulunan odada yangın dedektörü olduğunu ve güvenlik görevlileri ve kameralarla sürekli takip edildiğini açıkladı.

Amasya Kent Haber, 09.12.2006

BİTMEYEN NÖBET

 

Polis, tam 20 gündür define avcılarının açtığı bu kuyuyu bekliyor.

 

Bir söz vardır, `Bir deli bir kuyuya taş atar, sonra kırk akıllı o taşı çıkartamaz` diye... Bursa`da geçtiğimiz günlerde yaşanan bir olay, bu sözü doğrular nitelikte oldu.

Kükürtlü Mahallesi Oulu Caddesi ile İzmir Yolu arasında kalan Çocuk Yetiştirme Yurdu`nun karşısındaki kavaklık arazide 130 kilo altın gömülü olduğu söylentilerine inananların izinsiz başlattıkları kazı polis engeline takılmıştı.


Birinci derece SİT alanı olan bölgede define avcılarının kazdığı derin çukuru aynı yerde yeni kazılar yapılmasını önlemek için koruma altına alan polis, burada tam 20 gündür nöbet tutuyor. Define olduğuna inanılan yerde açılan kuyunun kapatılacağı mı yoksa açık mı bırakılacağına ilişkin ilgili yerlerden henüz bir cevap gelmemesi üzerine ekiplerin nöbeti sürüyor.

Bursa Olay, 12.12.2006













3 - 9 Aralık 2006

VAHDETTİN'İN MÜHRÜ

Topkapı Sarayı Müzesi, Portakal Sanat ve Kültür Evi tarafından 17 Aralık günü düzenlenecek açık artırmada satışa çıkartılacak olan Osmanlı İmparatorluğu’nun son padişahı Sultan Vahideddin’e ait som altından devlet mührünün satılamayacağını açıkladı ve satıştan çekilmesini istedi.

Portakal Sanat ve Kültür Evi’ne Topkapı Sarayı Müzesi Başkanı Prof. Dr. İlber Ortaylı tarafından faksla gönderilen resmi yazıda, "17 Aralık 2006 Pazar günü saat 15’te yapılacak olan müzayedede Sultan Vahideddin’e ait mührün satışının yapılacağı öğrenilmiştir. Ancak, söz konusu mührün Sultan Vahideddin’e ait devlet mührü olması nedeniyle satıştan çekilmesi uygun görülmüştür. Bilginizi ve gereğini rica ederim" denildi.

Mührün satışının durdurulması operasyonunu başlatan Prof. İlber Ortaylı, "Sancakların satılamaması gibi, devlet mühürlerinin de satılamayacağını" söyledi. Prof. Ortaylı, "Herhangi bir birliğin sancağının satışı yasaktır. Sancak çok eski dönemlerden bile kalmış olsa satılamaz. Zira orduda devamlılık esastır ve sancaklar birliklere yani orduya aittir. Aynı şey, devlet mühürleri için de söz konusudur. Satışa çıkartılan mühür, Sultan Vahideddin’e ait ’mühr-i hümayun’dur, dolayısıyla devletin resmi mührüdür. Devlette devamlılığın esas olması dolayısıyla, bu mühür de devlete aittir ve satılamaz. Bunun, böyle olması gerekir" dedi.

 

Portakal Sanat'ın kurucusu Raffi Portakal da Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü İlber Ortaylı'nın kendilerine resmi bir yazı gönderip Sultan Vahdeddin'e ait mührün devlet mührü olması nedeniyle satıştan çekilmesini uygun gördüğünü belirtmesi üzerine müsteşarla konuştuğunu ve bu konuda devletten resmi belge beklediklerini söyledi. Portakal, kanunlara sonuna kadar saygılı olduğunu söyleyerek "Devlet satmayın derse satmayız. Ancak şu ana kadar böyle bir istek gelmedi" dedi. Devletten bir yazı gelmediği sürece mührü mezata çıkaracaklarını da açıklayan Portakal, bu mührün en çok Topkapı Sarayı'na yakışacağının da altını çizdi: "Önceki açıklamalarımda da söylemiştim. Bana kalırsa bu mühür en çok Topkapı Sarayı'na yakışır. Ve bu mührü satın alacak kişiyi söz konusu eseri Topkapı Sarayı Müzesi'ne bağışlamaya davet ediyorum". Ayrıca Portakal başka bir konuya da dikkat çekti. Bu tip değerli eserlerin satılmasının engellenmesinin tarihi eser kaçakçılığını teşvik ettiğini, insanların ellerindeki tarihi eserleri yurtdışındaki alıcılara sattığını ve bu tip olaylarla daha önce sık sık karşılaştıklarını hatırlattı.





Prof. İlber Ortaylı, son padişah mührünün Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'nun 5. maddesi gereği satılamayacağını da söyledi.

Topkapı Sarayı Müzesi Müdürü Prof. Dr. İlber Ortaylı 17 Aralık'ta müzayedede satılacağı duyurulan Osmanlı İmparatorluğu'nun son padişahı Sultan Vahdettin'e ait som altından devlet mührü için "Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'nun 5. maddesine göre satamazlar" dedi. Mührün satılacağını öğrenince gerekli girişimleri başlattıklarını kaydeden Ortaylı "Müzayedeyi düzenleyenlere hemen bir mektup gönderdik. 5. maddeye göre satışının memnu olduğunu bildirdik" diye konuştu. Müzayedeyi düzenleyen Portakal Sanat ve Kültür Evi'nin sahibi Rafi Portakal'ı tanıdığını belirten Ortaylı "İyi birisidir. Mührü müzayedeye çıkaracağını sanmıyorum" dedi.

 

İşadamı Zeynel Abidin Erdem ise, 17 Aralık'ta mezatta açık artırmayla satılacak olan Sultan Vahdettin'e ait saltanat mührünü alıp Topkapı Sarayı Müzesi'ne hibe edeceğini açıkladı. Erdem 8 yıl önce de 2. Abdülhamid'e ait özel mühürleri müzayededen alıp Topkapı Sarayı Müzesi'ne hibe etmişti. 140 bin YTL'lik fiyattan başlayacak açık artırma için tüm hazırlığını yaptığını kaydeden Erdem "Param hazır, limitim de yok. Bu halka ait bir şey, onun için halka hediye edilmesi gerekir. Aslını inkar eden haramzadedir. Bu ülke Osmanlı'nın bekaasıdır" dedi.

Sultan Vahideddin’e ait olan ve Portakal Sanat ve Kültür Evi tarafından açık artırmaya konulan mühr-i hümayun, son padişahın 1926’da vefatıyla kızı Sabiha Sultan’a geçmişti. Daha sonra da Sabiha Sultan’ın kızı Neslişah Sultan’a (Osmanoğlu), ileriki senelerde de padişahın torun çocuklarından birinin eline geçen mühür bu küçük torun tarafından elden satılmış ve mührü satın alan kişi tarafından 17 Aralık’ta yapılacak olan mezata konmuştu.


Kanun ne diyor?

Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'nun 4. maddesi taşınır ve taşınmaz kültür ve tabiat varlıklarını bulanlara bunları müze müdürlüklerine bildirme zorunluluğu getiriyor. Aynı kanunun 5. maddesi ise korunması gerekli kültür ve tabiat varlıklarının "devlet malı" niteliğinde olduğu kaydediliyor.

Hürriyet, Radikal, Sabah, 08-09.12.2006

HAMUR KÜMBETİ RESTORE EDİLECEK

 

Ağrı'nın Hamur İlçe Belediye Başkanı İsmet Aslan, hazırladıkları bir projeyle Hamur Kümbeti'nin restorasyonunu yapmayı düşündüklerini belirtti.

 

İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü işbirliğiyle yaptıkları çalışma sonucu ilçe merkezindeki Hamur Kümbeti'nin restorasyonunu yapacakları belirten Başkan Aslan, 18. yüzyılda İshak Paşa'nın torunlarından İbrahim Paşa tarafından yapıldığı söylenen ve bugün harabeye dönen kümbetin çocukların uğrak yeri haline geldiğini ifade etti. Duvarları tamamıyla yazılarla dolan kümbetin restorasyon çalışması için İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü ile işbirliği yapacaklarını belirten Aslan, "Atalarımızda bize yadigar kalan kümbetin temiz ve tarihi güzelliklerini koruyarak yaşatılabilmesi için elimizden geleni yapacağız. Bu konuda görüşmelerimiz devam ediyor" dedi.

Turizm Gazetesi, Fotoğraf: Ağrı Kent Haber, 09.12.2006

TOKİ ERZURUM'DA RESTORASYON KREDİSİ VERECEK

 

TOKİ taşınmaz kültür varlıklarının korunması için kredi başvurusu alıyor. Kredi uygulaması, onarım bekleyen onlarca sayıdaki Tarihi Erzurum evleri için büyük önem arzediyor. Erzurum’un Yeğenağa, Narmanlı, Mumcu, Muratpaşa, Kale, Şeyhler, Kuloğlu Mahallelerinde yoğunlaşan tarihi Erzurum evleri, sahiplerinin mali güçsüzlüğü nedeniyle onarılamadığından, büyük çoğunluğu terkedilmiş ve kullanılmaz durumda bulunuyor.

 

Toplu Konut İdaresi, tescilli taşınmaz kültür varlıklarının korunması amacıyla bu yıl ikinci kez kredi başvurusu alacak.İdare, kültürel varlıkların korunması için kullandırmak üzere bu yıl 36 projeye 2,5 milyon YTL kredi tahsis etmişti. Gelen yoğun talep üzerine ikinci kez başvuru kabul edilmesi kararlaştırıldı. Tescilli kültür varlıklarının bakımı, onarımı ve restorasyonu için düşük faizli kredi kullanmak isteyenler, 18 Aralık'tan itibaren TOKİ'ye başvurabilecek.

 

Yıllık yüzde 4 faiz ile 75 bin YTL'ye kadar kullandırılacak kredinin vadesi ise 10 yıl olacak.

Erzurum Gazetesi, 09.12.2006

EDİRNE'DE KADIN HEYKELİNE SALDIRI

 

Türk Kadınlar Birliği Edirne Şubesi tarafından Türkiye Cumhuriyeti'nin 80'inci yıldönümü anısına Fatih Mahallesi'ne dikilen "Özgür ve Çağdaş Kadın" heykeli, kimliği belirlenemeyen kişilerce halatla bağlanıp çekilerek kaidesinden koparıldı.


400 kiloluk bronz çıplak kadın heykelini, dün sabah yere düşmüş halde gören vatandaşlar, polisi aradı. Olay yerine gelen polis memurları, heykelin bulunduğu yerde parmak izi aldı.
Özgür ve çağdaş kadını simgeyen bronz çıplak kadın heykel onarım için belediyeye götürüldü.



Saldırıyla ilgili olarak açıklama yapan Belediye Başkan Vekili Serdar Yalçıner, şunları söyledi:
"Edirne gibi Avrupa'ya açılan çağdaş bir sınır kentinde, kadın heykeline yapılan saldırıyı kınıyoruz. Heykeli yıkan örümcek kafalı, çağdışı, heykele ve sanata düşman zihniyetlerin varlığına inanamıyoruz. Avrupa Birliği'ne girme aşamasında bu tür olaylarla uğraşılması bizi çok üzdü."
 

Türk Kadınlar Birliği Edirne Şube Başkanı Ayşen Tamergil ise şöyle konuştu:
"16 Kasım tarihinde dikilen çıplak kadın heykeli, taşıdığı anlam dolayısıyla çok önemli. Heykel onarımı yapıldıktan sonra tekrar yerine dikilecek."

Milliyet, Haber: Fırat Keskinkılıç, 09.12.2006

KAZILAR SÜRÜYOR

Tarsus Müze Müdür Vekili Abdulbari Yıldız, ibadete açık olan Makam Camii’nde başlatılan kazı çalışmaları sonucu ulaşılan Danyal Peygamber’in mezar ve türbesindeki kazı çalışmalarının sürdürüldüğü bildirildi.

Yıldız, yapılan çalışmalarının geldiği aşamaları bildirdiği açıklamasında şu bilgileri verdi: “Tarsus Müze Müdürlüğü başkanlığında Tarsus Belediyesi sponsorluğunda yapılan kazı çalışmaları tüm hızıyla devam etmektedir. Kazı çalışmaları Manastır Tonoza sahip olan Türbe yapısının üstünde bulunan yükün kaldırılması ve tonozun üst yapısının ortaya çıkarılmasıyla devam edildi. Bu nedenle türbenin üstünde bulunan Danyal Peygamberin Temsili mezar kaldırıldı. Bu bölümde bizim bildiğimiz, 1857 yılından beri Danyal Peygamberin Temsili mezarı bulunmaktaydı. Önceleri ahşaptan olan bu mezar, 1960'lı yıllarda mermer kaplama ile yapıldı.

Tarihi özelliği olmayan bu temsili mezarın altında 1.5m x 1.5 m. ölçülerinde mermer bir döşeme bulundu. Bu döşemenin ortasında 40x80 cm. ölçülerinde değişik renklerde olan sekiz köşeli opus-sectile döşemesi görüldü. Bu döşeme üzerinde yapılan incelemeler sonucu mermer olan temsili mezar yapımı sırasında, döşemenin yapıldığı kanaatine varılarak, bu döşeme de kaldırıldı.



Mermer döşemenin 45 cm. altında Manastır tonozun tuğla örgüsü ortaya çıkarıldı. Hassas bir şekilde yapılan çalışmalar güneye kaydırılarak, tonozun geri kalan kısmının ortaya çıkarılmasına başlandı. Bu bölümde -30 cm. de gelişi güzel konulan kesme taş bloklar bulundu.

Bu blokların altında güneydoğu-kuzeybatı uzantılı pişmiş topraktan yapılan bir künk (Boru) bulundu. Künk yer yer tahrip olmuş durumdaydı. Yakın döneme ait olan bu künk kaldırılarak manastır tonozun üst örtüsü ortaya çıkarıldı. Caminin içine girildiği zaman türbenin kubbesi görünür duruma getirildi.”dedi.

Yıldız, açıklamasına şöyle devam etti: “Caminin içinde minber bölümünde yapılan kazı çalışmalarında caminin 1857 yılındaki yapımından önce olan mermer zemin döşemesi bulundu. Burada doğu-batı uzantılı bir su kanalı ortaya çıkarıldı. Muhtemelen burası şu anki cami yapılmadan önce türbeyi ziyaret edenler için yapılan ve abdest alınıp, namaz kılınan bir alandı.

Köprünün üstünde de bir kazı çalışması yapıldı. Buradaki amacımız hem köprünün üstünde bulunan dolgu ağırlığın hafifletilmesi hem de gelecek olan ziyaretçilere köprünün yapısını göstermekti. Burada yaptığımız çalışmalarda Tarsus Belediyesi'nin 2002 yılında yapmış olduğu kanalizasyon çalışmaları sonucunda köprünün kuzey bölümünde tahribatlara yol açtığını gördük. Bunun üzerine buradan geçen boru hattını iptal ettirerek kaldırdık.

Caminin içinde arkeolojik veriler devam ettiği için caminin 1960 yılında yapılan arka cemaat bölümünde kazı çalışmaları devam edilmektedir.Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Restorasyon Bölümü Hocalarını buraya bir proje hazırlatmak amacıyla Tarsus Belediyesi sponsorluğunda Tarsus’a davet ettik. Burada gerekli incelemeler yapılarak, önümüzdeki günlerde buranın hem restorasyon hem de ziyaretçilere nasıl açılacağına dair bir proje hazırlanacak.” dedi.

Tarsus Haber, 08.12.2006

"KALE TURİZME KAZANDIRILMALI"

 

Gaziantep Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Yrd. Doç. Dr. Rifat Ergeç, Gaziantep Kalesi'nin isabetli kararlar ve bilinçli çalışmalarla turizme kazandırılmasının çok önemli olduğunu vurguladı. Kalenin bir anıt niteliği taşıdığını kaydeden Ergeç,  Gaziantep Kalesi'nin her türlü faaliyetin yapıldığı bir kale haline getirilmesi için yeni mimari eklentiler yapmanın zorunlu olduğunu dile getirdi.





Değişik yıllarda kazılar yapılmasına karşılık, kalenin iç avlusunun zemininde, mimari bakımdan nelerin bulunduğunun kesinlikle bilinemediğini ifade eden Ergeç, "Şimdilerde Gaziantep Kalesi'ni potansiyel bir tehlike bekliyor. 'Bizim kalemiz de neden Bodrum Kalesi gibi, içinde her türlü faaliyetin yapıldığı bir kale olmasın' düşüncesi üzerine yeni senaryolar üretilmeye başlandı. Bu senaryoları ortaya atanlar Gaziantep Kalesi ile Bodrum Kalesi arasındaki önemli bir farkı gözden kaçırıyorlar" dedi.

 

"Bodrum Kalesi, her sahip olanın kendi ihtiyacına göre bir yapı eklediği, orijinal mimari bütünlüğünü büyük ölçüde yitirmiş bir kompleks durumundadır" diyen Ergeç, "Bu açıdan bakıldığında Gaziantep Kalesi adeta bir bakiredir. Dış sur bedenlerinde genişletmeler, kulelerde yükseltmeler gibi zaman içinde müdahaleler yapılmışsa da Gaziantep Kalesi ana yapı ve iç avlusuyla el değmemiş bir anıt niteliğindedir" şeklinde konuştu.

 

Gaziantep Kalesi'nin her türlü faaliyetin yapıldığı bir kale haline getirilmesi için yeni mimari eklentiler yapmanın zorunlu olduğuna dikkati çeken Ergeç, Gaziantep Kalesi'ne yapılacak eklentilerin göze batacağını, uyumsuzluk yaratacağını ifade etti.

 

Ergeç, Gaziantep Kalesi'nin iç avlusunda yapılan kazıda ortaya çıkarılan hamamın, Anadolu'da başka bir örneği görülmeyen bir yerleşime ve plana sahip olduğunu ifade etti. Hamamın öncelikle üzerini örten ''hilkat garibesi'' uzay çatıdan kurtarılması gerektiğine dikkat çeken Ergeç, ''Bu hamam, sadece üst yapısı modern malzeme ile kapatılarak küçük bir hamam-müze haline getirilebilir'' diye konuştu.

Gaziantep 27 Gazetesi, 08.12.2006

SÜMELA'YA GİRİŞ YOK

 

Doğu Karadeniz'de hafta sonu yüksek kesimlerde etkili olan kar yağışı yaşamı olumsuz yönde etkilerken, turizm merkezlerinden olan Sümela Manastırı'na ise ayrı güzellik kattı. Öte yandan kar altındaki Sümela’yı gezmek için yola düşenler manastırın kapalı olduğunu görünce şoke oldular. Araba yolu kapalı olduğu için saatlerce yürüdükten sonra manastıra çıkan turistler; “Girişte manastırın kapalı olduğuna dair bir uyarı yazabilirlerdi. Bu uygulamanın hiçbir anlamı yok” diyerek uygulamaya tepki gösterdiler.

 

Trabzon'un Maçka İlçesi'nin Altındere köyü sınırları içinde, Altındere Vadisi'ndeki Karadağ'ın eteklerinde sarp kayalık üzerine kurulmuş olan Sümela Manastırı, halk arasında "Meryem Ana" adı ile anılıyor. Bin 270 rakıma sahip olan Sümela Manastırı'nın, 13. yüzyılda o dönemde yaşayan Rumlar tarafından yaptırıldığı ve ibadet yeri olarak kullanıldığı belirtiliyor.

Taka Gazete, 08.12.2006

"2008'E KADAR EL ATILMAMIŞ TARİHİ ESER KALMAYACAK"

 

Vakıflar Genel Müdürlüğü, 1998 ile 2002 yılları arasında sadece 46 eser restore ederken 2003 ile 2006 arasında toplam bin 113 eserin restorasyonunu tamamladı.

 

Müdürlük, 2006 ve 2007 yıllarında ülke genelinde restore edilmemiş vakıf eseri bırakmayacak şekilde çalışmaların devam ettiğini açıkladı. Yap işlet devret modeliyle inşaatların tamamlanması sonucunda ülke genelinde 16 iş merkezi, 7 otel, 5 hastane, 4 akaryakıt istasyonu, 1 sosyal tesis ve 1 spor tesisi, 1 yurt, 1 otopark, 1 fabrika yapılmış olacak. Ayrıca aynı modelle geçen yıl dünyanın seyretitği Formula 1 araba yarışlarının yapıldığı tesis de yine Vakıflar Genel Müdürlüğü'nce inşa edildi. Kat karşılığı yöntemiyle 709 daire, 71 dükkan, 37 büro, 11 villa ve 62 apart daire inşaatı da art arda tamamlanıyor.

 

Çalışmalarla ilgili bilgi veren Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt, "restore et-işlet-devret" metoduyla da 66 adet eski eserin değerlendirilmesi kararı aldıklarını söyledi. Bu eserlerin 35'ine ilişkin çalışmaların başladığını belirten Beyazıt, "Bu çalışmalar kapsamında tarihi İpek Yolu'nu canlandırılırken bu güzergahta bulunan tarihi han ve kervansaraylarımıza otel, restoran, dinlenme tesisi, hediyelik eşya satış merkezi gibi fonksiyonlar verilerek nostaljik turizm merkezleri haline getirilmesi planlanıyor. Bu amaçla onarılan vakıf abide eserlerinden, 69 milyon YTL kümülatif kira geliri elde edilmiş olacak." dedi.

 

Vakıflar Genel Müdürlüğü, akar nitelikli vakıf taşınmazlarını günün ekonomik şartlarıve ihtiyaçları çerçevesinde daha verimli hale getirip kullanmak ve gelirlerini arttırmak amacıyla "yap-işlet-devret", "restore et-işlet-devret" ve "kat karşılığı" inşaat yaptırma modelleriyle değerlendirme çalışmalarına da devam ediyor. Bu modellerle ilgili değerlendirme çalışmaları neticesinde kat karşılığı modeliyle 107, yap-işlet-devret modeliyle 38, restore et-işlet-devret modeliyle 66 eski taşınmaz eser değerlendirmeye alındı. Ocak 2003 itibariyle ülke genelindeki 57 imarethanenin 21'inde 8 bin 715 kişiye sıcak yemek, 36'sında kuru gıda dağıtımı yapılmaktayken son iki yılda hem imarethane sayısı 108'e çıkarıldı hem de sıcak yemekten faydalananların sayısı 81 bin 730 kişiye ulaştı. Vakıflar Genel Müdürü Beyazıt, "Bu sayının 2007 yılı itibariyle 100 bin olması hedeflenmektedir. Kurumumuz, misyonu gereği her geçen gün daha çok muhtaç insana ulaşıyor. Muhtaç desteği olarak yapılan nakdi yardımlar 2001 yılında bin 200 kişiyi kapsarken bu yıl 5 bin kişiye ulaşmıştır. Dünyanın en büyük kültür projesi olmaya aday bu çalışmayla Vakıflar Genel Müdürlüğü'nün varlık sebebi olan, çeşitli arşivlerde dağınık ve bakımsız halde bulunan vakfiye, hüccet, berat, temessük kaydı gibi belgelerin derleme çalışmaları da tamamlanacak.

Zaman, Haber: Melik Evren, 08.12.2006

HERKÜL HEYKELİNE TEPKİ: BİZİM MİLLİ KAHRAMANIMIZ YOK MU?

 

Zonguldak'ın Ereğli İlçesi'ndeki sahil bandına, Yunanlıların mitolojik kahramanı Herkül'ün heykeli dikildi. İlçede yaşayan vatandaşlar "Kendi milli kahramanlarımız yok mu?" diye tepki gösterdi.



Ereğli Belediyesi bir süre önce kentin en işlek yeri olan sahil bandına mitolojide insanın doğaya karşı yenilmez dayanma ve saldırma gücünü simgeleyen Herkül'ün heykelini dikti. Mitolojiye göre, Herkül'ün, cehennem köpeği Kerberus'u kaçırmak için yeraltı tanrısı Hades'in yönettiği, hiçbir ölümlünün geri dönemeyeceği "Ölüler Ülkesi"nin yer aldığı Cehennemağzı Mağarası'nda indiğine inanılıyor. Herkül'ün, Ölüler Ülkesi'nin bekçisi üç başlı ve yılan kuyruklu köpek Kerberus'u, Olimpos tanrıları Hermes ve Athena'nın yardımıyla Cehennemağzı Mağarası'ndan yeraltındaki Ölüler Ülkesi'ne inerek kaçırdığı belirtiliyor. Mitolojide ayrıca, Herkül'ün, yaşayanların Ölüler Ülkesi'ne girmesini engelleyen, ölü ruhların ise dışarı çıkmasına izin vermeyen Kerberus'u yeryüzüne çıkarmasının ardından Kral Eurystheus'un korkması üzerine Ölüler Ülkesi'ne geri götürdüğü anlatılıyor.

 

Yunanlıların mitolojik kahramanı Herkül'ün kentin en işlek yeri olan sahil bandında dikilmesi vatandaşların ve siyasilerin tepkisini çekiyor. Herkül'ün tanıtımının yapılmasına anlam veremeyen vatandaşlar tepkisini şu sözlerle ortaya koyuyor: "Bizim tarihimizde bir sürü kahramanımız var, onların tanıtımı yeteri kadar yapılmıyor. Ancak Yunan mitolojisinde yer alan bir kahramanın tanıtımına ise büyük önem veriliyor."

 

Saadet Partisi Ereğli İlçe Başkanı İsmail Yılmaz, Ereğli Belediyesi'nin Herkül heykelini sahile dikmesini doğru bulmadığını ifade etti. Yılmaz, heykelin kentin en işlek yerine dikilmesi hakkında fazla konuşmak istemediğini söyledi. AKP Ereğli İlçe Başkanı Mustafa Demiray da bu tür heykeller dikilirken toplumun genel değerlerinin ön plana alınmasının daha uygun olacağını ifade etti. Ereğli halkının benimsemediği olayları kendilerinin de benimsemediğini belirten Demiray, şöyle dedi: "Sanat değeri taşıyan eserlere bir şey diyeceğimiz yok. Sanatla ilgili görüşlerimiz hep olumlu olmuştur. Ancak ülke olarak gelenek ve göreneklere bağlı bir toplumuz. Bu değerlere sahip çıkma noktasında daha değişik heykeller ve görüntüler vermek mümkün. Ereğli'de köyleriyle birlikte yaklaşık 160 bin insan yaşıyor. Bu tür heykeller dikilirken, bu insanların da arzu ve istekleri de göz önünde bulundurulsa daha iyi olur."

 

Ereğli Belediye Başkanı Halil Posbıyık ise yaptığı açıklamada, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Heykel Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ferit Özşen'e yaptırılan heykelin 1 metre 90 santimetre uzunluğundaki kaidesiyle birlikte ağırlığının yaklaşık 10 ton olduğunu söyledi. Heykelin 3 ayda tamamlandığını, bölge turizmine de önemli katkılar sağlayacağını belirten Posbıyık, şöyle konuştu: "İlçe merkezine diktiğimiz heykelde, Herkül'ün cehennem köpeği Kerberus'u nasıl kaçırdığı tasvir ediliyor. Bronzdan yapılan mitolojik kahramanın heykelini 10 Aralık Pazar günü yapılacak hamsi festivali sırasında açacağız. Cehennemağzı Mağarası'nın, heykel sayesinde daha iyi tanıtılarak yerli ve yabancı turistlerin ilgisinin artmasını hedefliyoruz. Mağaranın öyküsünü bölgemizdeki insanların yaklaşık yüzde 80'i bilmezken, yurtdışından gelen turistlerin büyük çoğunluğunun bundan haberdar olması ilgi çekici.''

 

İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yetkilileri de Cehennemağzı Mağarası'nın ön kısmına da Herkül heykeli dikilmesi konusunda bakanlık nezdinde çalışmaların sürdürüldüğünü kaydetti.

Zaman, Haber: Cahit Kılıç, 08.12.2006

AKADEMİSYENDEN TARİHİ KİLİSEYİ YIKIN ÇAĞRISI

 

Yrd. Doç. Dr. Mustafa Eski, Atatürk'ün 25 Ağustos 1925'teki ziyaretinde İnebolu'daki Meryem Ana Rum Kilisesi'nin ortadan kaldırılmasını istediğini iddia ederek, "Zaten yok edilmiş olan kiliseden herkes bir taş alarak Atatürk'ün bu vasiyetini yerine getirsin. Ben bir taş aldım" dedi.
 

Kastamonu Üniversitesi Edebiyat Fakültesi öğretim üyesi Eski, İnebolu'daki M Tipi Kapalı Cezaevi'nde bulunan mahkumlar için Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından düzenlenen, 'Her Yönüyle Atatürk' konulu panelde yaptığı konuşmada şöyle dedi: "Atatürk, Şapka ve Kıyafet İnkılabı'nı gerçekleştirmek için 1925 yılında geldiği İnebolu'da ilçeye hakim bir nokta olan Geriş Tepesi'nde bulunan eski Rum Kilisesi'nin yıkılmasını istedi. Atatürk, bu kilisenin tek taşının kalmamasını vasiyet etti. Ben bugün panele gelmeden önce tepeye çıkarak kilisenin geride kalan duvarlarından bir taş da ben aldım. Atatürk'ün vasiyetini yerine getirdim. Siz de oraya çıktığınızda kiliseden hepiniz birer taş alın ve Atatürk'ün vasiyetini yerine getirin."


Mustafa Selim İmece'nin, 1975'te İş Bankası tarafından yayımlanan 'Atatürk'ün Şapka Devriminde Kastamonu ve İnebolu gezileri' kitabına göre; Atatürk, İnebolu'dayken tepede duvarları görünen binayı merak eder. Rehberlik yapan Türk Ocağı Başkanı ve Hukuk Fakültesi öğrencisi İmece'den bilgi ister. İmece de bu yapının, çevresinde panayırlar kurulan ve Karadeniz Bölgesi'ndeki Rumların her yıl ağustos ayında toplandıkları eski bir kilise olduğunu söyler. Bunun üzerine Atatürk, geriye sadece yüksek duvarları kalmış Rum kilisesinin tamamen yıkılması talimatını verir. Bu istek üzerine kilisenin bir bölümü yıkılır.

Radikal, Haber: Fethi Yıldırım, 08.12.2006

İSTANBUL'U KORUYAN 15 BİZANS TILSIMI

 

Bizans imparatorları, İstanbul’u istilalardan, kötülüklerden, salgın hastalıklardan korumak için, farklı dönemlerde farklı noktalara tam 15 anıt dikmiş. Tılsımlı olduğu düşünülen anıtların her birinin ayrı hikayesi var. Efsanelerin anlattığına göre hepsi de bulunduğu yerleri korumuş.





Bazılarının zaman içinde yok olduğu, bazılarının ise yalnızca bir efsaneden ibaret olduğu düşünülüyor. Yazıyı okuyunca, çoğunun önünden her gün geçtiğinizi fark edeceksiniz. Sultanahmet ve Beyazıt meydanları arasında uzanan Divan Yolu’nun kenarında duran Çemberlitaş sütunu, İstanbul’da dikilen ilk sütun. Roma İmparatorluğu’nun hızla yayıldığı sırada, Frigya’dan alınıp Roma’daki Apollo Tapınağı’nın önüne dikilmiş. I. Konstantinus, İstanbul’u yeniden inşa ederken sütunu MS 330 yılında şu an bulunduğu yere dikmiş. Üzerine kendi heykelini eklemeyi de unutmamış. Çemberlitaş’ın üzerinde haç ve Apollon süslemeleri bir arada bulunur. Bu durum, I. Konstantinus’un Hıristiyan olmakla birlikte antik çağlardan tümüyle kopmadığını gösteriyor. Çemberlitaş’ın hanedanı kötülüklerden ve felaketlerden koruduğuna inanılırdı.

Bulunduğu mahalleye adını veren Kıztaşı, bir diğer tılsımlı anıt. Fatih Saraçhane’deki sütun, Büyük Pozantin’in kızının mezarı üzerine diktirilmiş. İmparator kızını yılanlardan, çıyanlardan ve karıncalardan korumak amacıyla yaptırmış Kıztaşı’nı. Anıt şu anda restorasyonda bulunuyor. Ancak yine de görmek mümkün.


Arcadius Sütunu, eski ismiyle Avratpazarı, yeni haliyle Cerrahpaşa’da bulunuyor. Bin parça beyaz mermerden yapılmış, merdivenli ve yüksek bir sütun. Hakkında farklı zamanlarda farklı efsaneler yaratılmış. Evliya Çelebi Seyahatname’sinde, tepesindeki peri yüzlü heykelin yılda bir defa feryat kopardığında, havadaki kuşların yere düştüğünü ve halkın bu kuşları toplayıp yediğini anlatmış. Giovanni Scognamillo ise 16. yüzyılda İstanbul’a gelen Hans Dernschwam’a anlatılanları aktarıyor: "Yıllar önce Avratpazarı’ndaki büyük bir kuleden denize doğru binlerce yılan fırlamış. Bu yılanlardan bir tanesi herkesin görebileceği şekilde çok büyükmüş. Burada bahsedilen kulenin Arcadius Sütunu olduğu düşünülüyor."

Üstünde pek çok tılsımlı olduğuna inanılan heykel bulunan Altımermerli Sütun, Kocamustafapaşa’da. Eski bilginler tarafından altı mermerden yapıldığı biliniyor. Horoz, sinek, leylek ve kurt sembolleri bulunan heykelin her sembolü farklı bir işe yarıyor. Sinek sayesinde şehre sineklerin girmediği, horozların yirmi dört saatte bir öttüğü ve tüm horozlara önderlik ettiği düşünülürmüş. Kurt sayesinde İstanbul’daki tüm koyun sürüleri çobansız gezer, tüm gün otlayıp eksiksiz olarak ağıllara geri dönermiş. Leylek yılda iki defa kanat çırpar, birincide şehre leylekler gelir, ikincide ise gidermiş.

Sultanahmet’teki Burma Sütun, üzerindeki üç başlı ejderha sayesinde şehri yılanlardan korurmuş. Eski minyatürlerde tüm başlar eksiksiz görülüyor. Ancak efsaneye göre; bir gün bir yeniçeri, yanlışlıkla başlardan birini kırmış. Onun yüzünden şehirde o zamana kadar görülmemiş bir akrep istilası yaşanmış. Evliya Çelebi’nin yazdıklarına göreyse, eserin batıya bakan başını 2. Selim mücevherli bozdoğanıyla vurup kırdığı için şehrin batısında yılanlar belirmiş.

Ayasofya Müzesi'nin içinde de tılsımlı bir anıt var: Üzerinde Azrail, Cebrail, İsrafil ve Mikail kabartmaları bulunan dört sütunlu anıt. Cebrail kanat çırpıp bağırınca doğuda bolluk, İsrafil kanat çırpınca batıda kıtlık yaşanırmış. Mikail kanat çırpınca kuzeyden bir kahraman çıkar, Azrail kanat çırpınca tüm dünyada veba salgını olurmuş.






İstanbul depremleri de tılsımlı anıtların dikilmesine sebep olmuş. Atmeydanı’ndaki Örme Sütun, üçyüz bin taşın bir araya getirilmesiyle yapılmış. Tepesinde çok büyük bir mıknatıs olduğuna inanılan anıtın, mıknatıs sayesinde şehri depremlerden koruduğu düşünülüyordu. Evliya Çelebi’nin verdiği bilgiler ise şöyle: Konstantinus, hükmü altındaki padişahlardan ellerindeki kalelerin ve büyük şehirlerin sayısı kadar renk renk taşlar istetmiş. Üç kere yüzer bin taş gelince Atmeydanı’ndaki alana dağlar gibi yığılmış. İyi bir mimarbaşı tarafından ortaya dikilen tılsımlı bir demir milin dört tarafına dökülen taşların tam tepesine de hamam kubbesi kadar bir mıknatıs konmuş. Bu mıknatıs sayesinde demir mil çekilmiş. Etrafı renk renk taşlardan oluşmuş bu kule sayesinde şehir depremlerden korunurmuş. Kuleyi inşa eden Uryarin isimli bir mimardır. Kendisi Ayasofya’yı yapan Ağranos Mimar’ın oğludur ve kulenin ortasındaki milin tam dibine gömülüdür.

Kendi gidip efsanesi kalanlar ise şunlar :
Kucaklaşmış Sevgililer Anıtı, kavgalı çiftleri barıştırırmış. Tunçtan yapılmış olan, bir erkek ve ile kadının kucaklaşma anını gösteren heykele, kavgalı çiftlerden birinin sarılması yeterliymiş. Bilgin Calinus’un beyaz mermer üzerine yaptırdığı İhtiyar Adam ve Kadın heykeli ise ayrılmak isteyenler içinmiş. Kavgalı, anlaşamayan kişiler birbirinden ayrılmak için kullanırmış. Zeyrek’teki Hazreti Yahya Kilisesi’nin yanındaki mağaradan her yıl kış aylarında ’Koncoloz’ ismiyle bilinen cadılar çıkıp şehri arabalarla gezerlermiş. Tekfur Sarayı’ndaki tunçtan ifrit heykeli yılda bir kez etrafına ateş saçar, bu ateşten bir kıvılcım alabilen kişi çok sağlıklı yaşar ve genç kalırmış.

Hürriyet Cuma, Haber: Barış Akpolat, 08.12.2006

"KÜLTÜR BAŞKENTLİĞİ İSTANBUL'U DEĞİŞTİRECEK"

 

İstanbul Vali Yardımcısı Cumhur Güven Taşbaşı, İstanbul'u 2010 Avrupa Kültür Başkenti olmaya hazırlamak için 87 proje hazırladıklarını bildirdi. Taşbaşı, kültür başkenti seçilen şehirde kentsel gelişim ile burada yaşayan insanlara artı kültürel ve ekonomik değer getirerek onların yaşamlarında değişimin sağlanmasının amaçlandığını belirterek, kendilerinin de bu değişimi yapacaklarını söyledi.

 

İstanbul'un kültür başkenti seçilmesinin önemli bir başarı olduğunu ifade eden Taşbaşı, "Bu başarı, AB'ye aday bir ülke olarak İstanbul'un ne kadar önemli olduğunu ve burada yapılacak projelerin Avrupa kültürü açısından ne kadar önem taşıdığının en önemli ifadelerinden biridir. İstanbul'u kültür başkenti olmaya hazırlamak için 87 proje hazırladık." dedi. Bazılarının bunu küçümsediğini, oysa "kültür başkenti" seçilmenin zor ve önemli bir iş olduğunu dile getiren Taşbaşı, daha önce Avrupa'da kültür başkenti seçilen kentlerin, yapılan restorasyon ve kentsel dönüşüm projeleriyle çehrelerinin değiştiğini söyledi. Cumhur Güven Taşbaşı, bütün bu değişimin Avrupa ile yapılan ortak projelerle sağlandığını, karşılıklı kültürel etkileşimle sinerji yaşandığını kaydetti. Taşbaşı, "Hazırlanan 87 proje arasında, müze projeleri, sergiler, konserler, festivaller, Beyoğlu, Fener-Balat, Zeyrek Evleri restorasyon projeleri ile kentsel dönüşüm projeleri yer alıyor." dedi.

 

Taşbaşı, "bu çalışmaları yürütecek kurumsal yapıyı oluşturmak için yasa önerisi hazırladıklarını" belirterek, önerinin Başbakanlık'a iletildiğini bildirdi. Taşbaşı, sözlerini şöyle sürdürdü: "Eğer bu yasa çıkarsa Avrupa kültür başkentliği projesi belli bir ayağa oturmuş olacak. Yasa önerisinde kurumsal yapı oluşturmayı düşündük. Tasarıda kültür başkentinin nasıl gelir elde edeceği ve neler yapacağı da yer alıyor."

 

Cumhur Güven Taşbaşı, şu anda İl Özel İdaresi, Büyükşehir Belediyesi ve Kültür Bakanlığı'ndan sağlanan 3 milyon YTL'lik bir bütçeleri bulunduğunu kaydederek, "Bütün projeler düşünüldüğünde 500 milyon Euro kaynak lazım olacak." dedi. Taşbaşı, 2010 Avrupa Kültür Başkenti olmanın anlamını İstanbulluların yanı sıra birçok entelektüelin de tam manasıyla bilmediğini savunarak, "Halkımıza 2010 Avrupa Kültür Başkenti'nin ne olduğunu anlatmaya çalışacağız. İstanbul halkının bu işe sahip çıkması gerekiyor." diye konuştu.

Zaman, 08.12.2006

DOĞUDAKİ KİLİSELERİN TÜRKLER'E AİT OLDUĞU ORTAYA ÇIKTI

 

Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Geleneksel El Sanatları Bölüm Başkanı Yrd. Doç. Dr. Tahsin Parlak tarafından yapılan araştırmada, daha önce Gürcü ve Ermenilere ait olduğu ileri sürülen Doğu Anadolu Bölgesi'ndeki birçok kilesinin Kıpçak Türkleri'ne ait olduğu ortaya çıktı.

 

 

Parlak, yaptığı açıklamada, 12. ve 14. yüzyılları arasında Çıldır Atabeyleri'nin hakimiyeti altındaki Doğu Anadolu Bölgesi'nde yaptırılan menzil kiliseleri üzerine işlenen yazı, motif ve desenleri ile Orta Asya'da Türkler tarafından yapılan motif, desen, Göktürk ve Uygur yazıtlarıyla karşılaştırmasını yaptıklarını söyledi.

 

Bölgedeki Aksık-a, Banak, Parın-Ak, Hov-Ak, Ak-Pısor, Ak-Çur, Oşvan-Ak, Bibi Meryem Ana, Hahuli ve İşhan kiliselerinde Türklerin izlerine ulaştıklarını bildiren Parlak, şunları kaydetti:

''Kiliseler üzerinde çift başlı kartal ve güneş motifleri ile Uygur ve Göktürk alfabesindeki harflerin bulunduğunu tespit ettik. Bu motifler, Orta Asya'da Türkler tarafından binlerce yıl kullanılmıştır. Bu motiflere Türklerin tüm eserlerinde rastlamak mümkündür. Bugün bile güneş motifine Kazakistan'ın bayrağında yer verilmiştir. Daha önce böyle bir çalışma yapılmadığı için bölgemizdeki kiliselerin Gürcü ve Ermenilere ait olduğu sanılıyordu. Oysa bu motifler kiliselerin Türkler'in eseri olduğunu açıkça ortaya koyuyor.''

 

Orta Asya'da Aral Gölü'nün tabanından çıkan sütün başlığı ile Erzurum'un Oltu ilçesindeki Ban-Ak kilesinde bulunan koç başı motifinin bire bir benzeştiğine dikkati çeken Parlak, yine Tortum ilçesinde Hahuli Kilisesindeki süslemelerin Kazakistan'daki Berel Kurganı ile Doğubayazıt'taki İshak Paşa Sarayı'nda da bulunduğunu ifade etti.

 

Kıpçak Türklerinin bölgede 300 yıl Hıristiyanlık inancıyla yaşadıklarına işaret eden Parlak, şöyle devam etti: ''Kıpçak Türkleri, inançları gereği kiliseler yaptırmıştır. Müslüman olduktan sonra kiliselerinin bir kısmını camiye dönüştürmüşlerdir. Fakat önemli bir kısmını da orijinal haliyle korumuşlar. Bunu doğrulayan belgeleri Gürcistan kaynaklarında da tespit ettik. Bu durum bizim tarihimizdeki zenginlik olarak değerlendirilmelidir.''

 

Parlak, Kıpçak Türklerine ait kiliselerin birçoğunun da bakımsızlık nedeniyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu gözlemlediğini, bir an önce bakım ve onarımlarının yapılması gerektiğini kaydetti.

Erzurum Gazetesi, 08.12.2006

SELİMİYE CAMİİ BAKIM BEKLİYOR

 

Edirne’de Mimar Sinan tarafından 1568 yılında yapımına başlanan ve 1575 yılında, 431 yıl önce ibadete açılan Selimiye Camii’nin uzun süreden beri bakımı yapılmayan minarelerindeki şerefelerinin alt bölümleri dökülmeye başladı. Cemaat, Camii’nin 4 minaresinde bulunan 12 şerefenin altında başlayan dökülmelerin onarılmasını istedi. Vakıflar bölge müdürlüğü yetkilileri, Selimiye Camii’nin son büyük onarımı yaklaşık 30 yıl önce geçirdiğini söyleyerek, "Bu onarım sırasında yıkılan bir şerefe onarılmıştı. Edirne’nin simgesi haline gelen bu eserin daha fazla zarar görmemesi için en kısa zamanda onarım çalışmalarına başlanacak" dedi.

Hürriyet, 08.12.2006

KARAMAN'DA KAÇAK KAZI YAPAN 6 KİŞİ YAKALANDI

 

Karaman'ın Merkez'e bağlı Ekinözü Köyü'nde tarihi eser bulmak amacıyla izinsiz kazı yaptığı iddia edilen 6 kişi yakalandı. Tarihi eser bulmak amacıyla kaçak kazı yapıldığı ihbarını alan jandarma ekibi, Ekinözü Köyü Çakırdağ mevkiine geldiğinde, şahıslar karanlıktan faydalanarak kazı malzemelerini bırakıp kaçtı. Jandarmanın ısrarlı takibi sonucu kazı yapan Ş.E, N.K, Y.K, D.Ö, A.K ve M.G isimli kişiler yakalandı. Gözaltına alınan şahıslar daha sonra ifadeleri alınmak üzere İl Jandarma Komutanlığı'na götürüldü.

Merhaba Gazetesi, 08.12.2006

CEHENNEMAĞZI MAĞARALARI'NA YENİ DÜZENLEME





Zonguldak’ın Ereğli İlçesi'nde, daha çok turist çekebilmek amacıyla Cehennemağzı Mağaraları’ndaki düzenleme çalışmaları sürüyor. Ereğli kent merkezinde bulunan, Roma ve Bizans dönemlerinde kullanılan Cehennemağzı Mağaraları, Kültür Bakanlığı tarafından 2000-2002 yılları arasında kamulaştırılarak, temizlik bakım ve aydınlatma çalışmalarından sonra ziyarete açıldı.


Arkeolojik kaynaklarda Akheron Mağaraları adıyla anılan Cehennemağzı Mağaraları (Kehanet Mağaraları), volkanoklasik kayaların tüflerinde gelişmiş yapısıyla doğal, insanlar tarafından oyularak kullanılır duruma getirilmesiyle de yapay özellikte.


Ereğli Müze Müdürü Ahmet Mercan, yaptığı açıklamada, Cehennemağzı Mağaraları’nın Kilise, Herkül ve Ayazma mağaralarından oluştuğunu söyledi. Mercan, arkeolojik ve doğal sit alanı olan mağaralarda, kamulaştırma işlemi tamamlandıktan sonra temizlik, bakım ve aydınlatma işlemlerinin yapıldığını hatırlattı. Mercan, Herkül’ün mağarasına inebilmek için merdiven, diğer mağaralarda da çevre düzenlemesi yapıldığını ifade etti. 2006 yılında hazırlanan proje kapsamında Cehennemağzı Mağaraları’nda yeni çalışmaların başladığını belirten Mercan, yapılan çalışmaları ise şöyle özetledi: “Mağaraların altından geçen derenin ıslah çalışması yapıldı. Derenin üzerindeki duvarlara demir de koyacağız. Ayazma ve Kilise mağaralarındaki taş döşeme ve meydan düzenlemesi bitmek üzere. Bundan sonra mağaralara ahşap büfeler ve oturma bankları konulacak.”


Mercan, bu yılın ilk on ayında mağaraları 18 bin kişinin ziyaret ettiğini, ziyaretçi sayısını artırabilmek için de çalışmaların tüm hızıyla sürdüğünü aktardı. Ayrıca, Cehennemağzı Mağaraları’na amfi tiyatro yapılması için Ereğli Belediyesi Kültür ve Turizm Bakanlığı’na yer verdi. Amfi tiyatro için bundan sonra proje hazırlanacak ve projenin hayata geçebilmesi için ödenek beklenecek.

Evrensel Gazetesi, 08.12.2006

İSPANYA'DA MİRO SERGİSİ

 

Bitmek bilmeyen sanatsal yaratıcılığın önde gelen temsilcilerinden İspanyol sürrealist ressam Joan Miro'nun, son dönem eserleri, İspanya'da sanatseverlerle buluştu.

 

Barselona'daki serginin adı "duygu, coşku, eylem"...

 

Modern sanatın en önemli temsilcilerinden biri olan ünlü gerçeküstücü İspanyol ressam Joan Miro'nun, 1956'dan ölümüne kadar yaptığı eserler yer alıyor.

 

Kimi şiirsel içerikli, kimi dönemin sosyal ve politik olaylarını yansıtan 40 tablo, ünlü ressamın hayatının son günlerine kadar yaratıcılığını yitirmediğinin kanıtı.

 

Miro tablolarında siyah renk bir vazgeçilmez. Siyah, Miro'ya göre öfke ve karşı çıkışın bir simgesi.

Trt/Haber, 07.12.2006

VAN'DA TARİHİ KÖPRÜLER ONARILACAK

 

Van İl Kültür ve Turizm Müdürü İzzet Kütükoğlu, Van'ın tarihi yönden çok zengin bir il olduğunu ve tarihi yerlerin tümünü birden onarmanın mümkün olmadığını söyledi.

 

İl Kültür ve Turizm Müdürü İzzet Kütükoğlu, Karayolları Genel Müdürlüğü tarafından, Van'da bulunan tarihi 3 köprünün ihalesinin yapıldığını söyledi.

 

Muradiye İlçesi'nde bulunan Bendimahi ve Şeytan köprüleri ile Başkale İlçesi'ndeki Kelekom Köprüsü'nün önümüzdeki sene restore edileceğini ifade eden Kütükoğlu, "Tarihi eserlere önem vererek, yok olmaktan kurtaracağız. Van, tarihi yönden çok zengin bir ildir. Bu tarihi yapıları birden onarmak mümkün değil. Sırayla hepsini restore edeceğiz. Akdamar Kilisesi'nin restorasyonu tamamlandı. Van ve Hoşap kalelerinin proje ihaleleri bitirildi" dedi.

Turizm Gazetesi, 07.12.2006

BELEDİYENİN SİT KAÇAĞI

 

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, sit alanına Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu’ndan izin almadan sosyal tesis inşa etti. Haliç kıyısındaki tesis, belediyenin hazırladığı ’Sosyal Tesisler 2006’ kataloğunda da yer aldı.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi, 2010 Avrupa Kültür Başkenti’nin sit alanlarından Haliç kıyısında Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu’ndan izin almadan "kaçak" sosyal tesis inşa etti. Tamamlanmak üzere olan Fatih Sosyal Tesis inşaatı, Sosyal ve İdari İşler Müdürlüğü’nün hazırladığı "Sosyal Tesisler 2006" tanıtım kataloğuna da girdi.

Fatih Belediye Meclisi, 6 Eylül 2005’te kentsel ve tarihi sit alanı içinde kalan 2 bin 821 metrekarelik yeşil alanın "Belediye Sosyal Tesis" alanına çevrilmesi için plan tadilatı teklifi hazırlayıp İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nin onayına sundu.

Zemin ve Deprem İnceleme Müdürlüğü, Büyükşehir Belediyesi’ne ait arazinin jeolojik açıdan yerleşime uygun olmadığını belirterek, yapı yoğunluğunu arttırıcı plan tadilatı teklifine olumsuz görüş bildirdi. Planlama ve İmar Müdürlüğü, diğer kurumlardan alınan olumlu görüşlerle plan tadilatı teklifini, Koruma Kurulu’na iletilmesi şartıyla İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’ne gönderdi.

Ancak, tüm bu yazışmalar yapılırken, Büyükşehir Belediyesi, sit alanında izin almadan inşaata başladı. Tamamlanmak üzere olan tesis, Sosyal ve İdari İşler Müdürlüğü’nün "Sosyal Tesisler 2006" kataloğunda da yer aldı. İnşaat sürerken, Büyükşehir Belediye Meclisi de plan tadilatı teklifini 16 Kasım’da oybirliğiyle kabul ederek, yapılan uygulamanın yasallaşması yolunda ilk adımı attı.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Basın Danışmanlığı’na 20 Ekim’de sorulan, "Fatih Sosyal Tesis İnşaatı için Koruma Kurulu’ndan izin alındı mı?" sorusuna yanıt verilmedi. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ise inşaatın kurul izni alınmaksızın sürdüğünü belirtti. Açıklamada, "Söz konusu alanda 2863 Sayılı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kanunu’na aykırı olarak yapıldığı tespit edilen uygulamaların, konu hakkında İstanbul 4 No’lu Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından karar alınana kadar durdurulması, konunun koruma bölge kurulunda ivedilikle değerlendirilmesinin sağlanması ilgili yerlerden istenmiştir" denildi.

2863 Sayılı Tabiat ve Kültür Varlıklarını Koruma Kanunu’nun 65. maddesi şöyle: "Sit şartları ve korunma planlarında, Taşınmaz Kültür ve Tabiat Varlıkları Yüksek Kurulu’nca belirlenen alanlarda öngörülen şartlara aykırı izinsiz inşaat yapan ve yaptıranlar, 1 yıldan 3 yıla kadar ağır hapis ve 50 bin lira 200 bin liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılır."

’Sosyal Tesisler 2006’ kataloğunun 34. sayfasının ayrıldığı Fatih Sosyal Tesisi bölümünde, "İstanbul’un tarihi yerlerinden biri olan Balat’ta da artık bir sosyal tesisimiz olacak" denildi.

Hürriyet, Haber: Hasan Ay, 07.12.2006

BİR HAFTALIK KAZI, ALTIN HAYALLERİNİ BOŞA ÇIKARDI

 

Zonguldak'ın Çaycuma İlçesi'ne bağlı Uluköy'de, Türkiye Taşkömürü Kurumu'ndan (TTK) emekli vatandaşın, altın bulabilmek umuduyla arazisinde yaptığı bir haftalık kazı neticesinde su çıktı.

 

Edinilen bilgiye göre, TTK'dan emekli Abdullah Sarıçelebi, komşularının, 'arazinde altın var, senin yerine başkaları bulacak.' uyarısı üzerine harekete geçti. Ereğli Müze Müdürlüğü görevlileri ve Jandarma ekibinin nezaretinde arazisindeki kayalık alanda bir hafta çalışma yapan Sarıçelebi, ancak 1,5 metre derine kadar inebildi. Sarıçelebi, kuyunun dibinde suya rastlayınca çalışmayı durdurdu. Suyu gören TTK emeklisi Abdullah Sarıçelebi'nin altın hayalleri de suya düştü.

 

Ereğli Müze Müdürü Ahmet Mercan, altın bulabilmek amacıyla zaman zaman kazı yapma izni alanların olduğunu; ancak çalışmalar neticesinde bir sonuca ulaşılamadığını söyledi. Müze Müdürü Mercan, kazının Sarıçelebi'ye yaklaşık 2 bin YTL'ye mal olduğunu aktardı.

Zaman, Haber: Cahit Kılıç, 07.12.2006

TARİHİ ESERLER MÜZEYE TESLİM EDİLDİ

 

 

Jandarmaya satılmak istenirken yakalanan tarihi eserler, Kayseri Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü´ne teslim edildi.

 

Jandarma İstihbarat Şube Müdürlüğü ekipleri, alıcı gibi davranarak elindeki tarihi eserleri satmak istediğini öğrendikleri Gürsel Y'yi bir süre önce Sarıoğlan İlçesi'nde yakalayarak gözaltına almıştı.
38 DZ 025 plakalı kamyonetin içerisinde bulunan 3 adet el yazması Kuran, 2 adet el yazması dini kitap, 4 adet arapca eski kitap, 4 adet Osmanlı dönemine ait altın mühürlü bakır tepsi, 7 adet Selçuklu dönemine ait sikke, Roma dönemine ait 1 adet cam bilezik, bronz iğne ve bakır küpe, Bizan dönemine ait 1 adet bronz haç 2 adet yüzük taşı Kayseri Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü'ne teslim edildi.
Gürsel Y. çıkartıldığı mahkemece tutuklanarak cezaevine gönderilmişti.

Kayseri Gündem, 07.12.2006

CENGİZ HAN SABANCI MÜZESİ'NDE

 

Sabancı Üniversitesi (SÜ) Sakıp Sabancı Müzesi, Pablo Picasso ve Auguste Rodin'i ardından yine kapsamlı bir sergiye evsahipliği yapıyor. Moğol İmparatorluğu'nun Cengiz Han tarafından kuruluşunun 800'üncü yıldönümü dolayısıyla düzenlenen “Cengiz Han ve Mirasçıları: Büyük Moğol İmparatorluğu” başlıklı sergi, 7 Aralık'ta açılan sergi, 8 Nisan'a kadar gezilebilecek.

Sergiye ilişkin müzede düzenlenen basın toplantısında konuşan Müze Müdürü Nazan Ölçer, Cengiz Han imparatorluğunun doğup beslendiği toprakların, Türk dilinin kökeninin yattığı ve en eski Türkçe anıtların yer aldığı Göktürk Devleti'nin de toprakları olduğunu hatırlatarak, “Sizi bir anlamda kendi geçmişimize çağırıyoruz” dedi.


Ölçer, bugüne kadar hep “masal gibi” dinlenen Cengiz Han efsanesinin bütün kanıtlarının bu sergiyle izleyicilerin karşısına çıkacağını söyledi.



Tarihte Cengiz Han'ın hep savaşçı kimliğiyle tanındığını, ancak kurduğu imparatorluğun yer aldığı topraklarda büyük bir kültür ve sanat sentezinin yattığının bu sergiyle görüleceğini kaydeden Ölçer, sözlerini şöyle sürdürdü: “Tarihin sadece siyah-beyaz olmadığını, ara noktaları da olduğunu görelim, ön yargıların fazla olduğu günümüzde tarihi hep birlikte bir de başka açıdan görelim istedik. Sergi, Moğol İmparatorluğu'nun 800'üncü yılı kutlamaları kapsamında ortaya çıktı. Daha önce Bonn, Münih ve Viyana'da da açıldı ama sergiyi bu biçimde almaya gönlümüz razı olmadı. Bunları Türk koleksiyonlarıyla birleştirdik. 38 değişik koleksiyondan 600'ü aşkın eseri kendi koleksiyonlarımızla birleştirdik. Bu sergiyle, dünyanın saygın müzeleriyle ilk kez ortaklığa giriyoruz.”
     
Moğolistan Eğitim, Kültür ve Bilim Bakanlığı Müsteşarı Mishigjav Buurunkhii de bu sergi için yola çıktıklarında Cengiz Han'la ilgili eserleri bir araya toplamanın kolay olmadığını dile getirdi.

Buurunkhii, “Bu serginin, Türkologlar ve araştırmacılar için de çok önemli olduğunu düşünüyorum. Bu serginin, Türkiye ve Moğolistan arasındaki dostluk ve iş birliğinin gelişmesinde de çok önemli olduğunu düşünüyorum ve tüm Türk halkının gelip sergiyi ziyaret etmesini diliyorum” dedi.

Moğolistan Eğitim, Kültür ve Bilim Bakanlığı Yöneticisi Dr. Zundui Oyunbileg de bu sergiyi Moğol İmparatorluğu'nun kuruluşunun 800'üncü yılına hazırlamak için 2001 yılından itibaren yoğun bir çalışmaya girdiklerini anlattı.

Oyunbileg, sergide 13 kütüphane ve müzeden elde edilen eserlerin yanı sıra Fransız, Moğol, Türk, Alman arkeologların Moğolistan'da yaptıkları ortak kazılar sonucu çıkarılan parçaların da dünyada ilk kez bu sergide izleyiciyle buluşacağını bildirdi.

Türkiye'den TİKA İle 1993 yılından beri yoğun bir çalışma içinde olduklarını kaydeden Oyunbileg, bu kapsamda Moğol ve Türk arkeologların, sergideki bazı eserleri 2000 yılında ortaya çıkardıklarını anlattı.
        
Serginin sponsoru Garanti Bankası'nın Genel Müdürü Ergun Özen de başta kültür-sanat olmak üzere eğitim, spor ve çevre gibi alanlarda pek çok faaliyete destek verdiklerini söyledi.

Londra'da açılan “Türkler” sergisinde olduğu gibi yine Sabancı Müzesi'yle iş birliği yapmaktan duydukları mutluluğu dile getiren Özen, müzenin, düzenlediği sergiler ve etkinliklerle sanatın geniş kitlelere yayılmasını sağladığını kaydetti.

Federal Almanya Sanat ve Sergi Merkezi Sergiler Bölümü Yöneticisi Dr. Susanne Wichert-Meissner de serginin Bonn'da 15 Haziran 2005'te açıldığında ne kadar başarı kazanabileceğine yönelik fikirleri bulunmadığını, ancak serginin 135 bin ziyaretçi alarak sanat galerilerinin düzenlediği tüm sergiler içinde 14 yıllık dönemde en başarılısı olduğunu ifade etti.    
  
Öte yandan, Sakıp Sabancı Müzesi'nin girişi Moğol savaş başlıklarıyla süslenirken, basın mensuplarına da Moğol İmparatorluğu'nda 13'üncü yüzyılda devlet görevlilerine verilen “yetki tabletleri” şeklinde hazırlanmış kimlik kartları verildi. Müzenin eserlerin sergilendiği kısmında da basın mensuplarına yerel kostümler içindeki birer müzisyen ve dansçı tarafından Moğol müziği ve dansından örnekler sunuldu.

Sergide, bu tabletlerin orijinalinin yanı sıra, Cengiz Han'ın en bilinen portresi, heykeller, bilezikler, boyunduruk süsleri, duvar örtüsü, zırh takımları, döneme ait giysiler, Buda heykelcikleri gibi parçalar yer alıyor.

Sergide, Güyük Han'ın, Papa IV. Innocento'nun Hristiyan topraklarına saldırmaması isteğine karşılık gönderdiği mektup en ilginç eserlerden birini oluşturuyor.

11 Kasım 1246 tarihli mektuba ilişkin bilgi yazısında, “Moğolların henüz fethetmedikleri bir ülkeyi kendilerine elçi gönderdiğinde boyun eğmiş kabul ettikleri” hatırlatılıyor.

Bilgi notunda, Güyük Han'ın mektubunda, Papa Innocento'ya, “Eğer görüşmelerinin devamını istiyorsa, yanına Avrupa krallarını da alarak Moğolistan'a gelmesini” bildirdiği, “Aksi takdirde Tanrı'nın buyruğunu kabul etmezseniz ve bizim buyruğumuza aykırı davranırsanız sizi düşman olarak göreceğiz” dediği belirtiliyor.


“Cengiz Han ve Mirasçıları: Büyük Moğol İmparatorluğu” sergisi, salı, perşembe, cuma ve pazar günleri 10.00-18.00 saatleri arasında, çarşamba ve cumartesi günleri 10.00-22.00 saatleri arasında gezilebilecek.

Tam bilet ücretinin 10, grup indirimli ücretin 7, öğrenciler, öğretmenler ve 60 yaş üstü için indirimli bilet ücretinin ise 3 YTL olarak belirlendiği sergi, 4 ay süreyle açık kalacak. Sergi, 8 Nisan 2007'de sona erecek.

Öte yandan, yarından itibaren iki gün süreyle “Cengiz Han ve Oğulları, Türk Dünyasındaki Akisler” sempozyumunun yanı sıra, sergi süresince yetişkinler ve çocuklar için eğitim çalışmaları da düzenlenecek.
Hürriyet, 07.12.2006

İSHAKPAŞA YENİDEN

 

Türkiye’nin taşınmaz kültür varlıkları arasında yer alan İshakpaşa Sarayı’ndaki restorasyon çalışmaları 48 yıldır sürüyor. Daha önce, çatısının sacla kapatılması nedeniyle gündeme gelen İshakpaşa Sarayı, bu kez yanlış restorasyon iddialarıyla gündeme geldi. Ağrı Valiliği, tarihi sarayın yeniden restore edilmesi için Kültür ve Turizm Bakanlığı’na başvurdu. Ortadoğu Teknik Üniversitesi ve Erzurum Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan oluşan 7 kişilik bir heyet, İshakpaşa Sarayı’nda inceleme yaptı. Uzmanlar, tarihi yapının yanlış restorasyon nedeniyle sarayın orijinal halinin bozulduğunu belirledi. Kültür ve Turizm Müdürü Muhsin Bulut, “Suçlu aramaya gerek yok. Günün şartlarında yapılmış çalışmalar. İhaleler yapılmasaydı, restorasyon yapılmasaydı saray ne halde olurdu, onu sorgulamak lazım. Bazı yanlışlıklar yapılmış. 48 yıldır hiç doğru bir şey yapılmamış tezini ortaya atmak, yapılanlara haksızlık olur diye düşünüyorum” dedi.

 

Kültür ve Turizm Müdürü Bulut, artık yapılacak restorasyon çalışmalarında hataya yer olmadığını söyledi. Bulut, “Bundan böyle sarayda yapılacak olan çalışmalar, bilimsel bir heyet tarafından kontrol edilecek. Restorasyon çalışmaları da hem fotoğraf hem de kameralarla kayıt altına alınacak. İshakpaşa Sarayı, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın prestij çalışmasıdır. Bu nedenle bir daha hataya yer yoktur” diye konuştu. Restorasyon çalışmaları kapsamında saraydaki çelik güçlendiriciler de kaldırılacak.

Türkiye Gazetesi, 06.12.2006

AVRUPA'DA ÜÇ BÜYÜK SERGİ

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, bu aydan itibaren Avrupa’nın çeşitli kentlerinde Türk kültürünü tanıtıcı sergiler açmaya hazırlanıyor. Sergilerin ilki, Hollanda’nın başkenti Amsterdam’da olacak.

"İstanbul: Şehirde ve Sultan" başlığıyla açılacak sergi, şehrin ünlü Dam Meydanı’ndaki Nieuwe Kerk Katedrali’nde yer alacak. Türkiye’deki çeşitli müzelerden toplanan ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yükseliş dönemindeki saray yaşamını, geleneksel el sanatlarını, evlerin iç dekorasyonunu anlatan 227 parçalık sergi, 14 Aralık’ta açılacak ve 15 Nisan’a kadar gezilebilecek. Serginin açılışını Kraliçe Beatrix ve Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç yapacak.

Bakanlık, 10 Ocak 2006 - 31 Mart 2007 tarihlerinde ise İtalya’nın başkenti Roma’da Cumhurbaşkanlığı Sarayı’nda "Türkiye: 7000 Yıllık Tarih" konulu başka bir sergi düzenleyecek. İtalya’daki sergiyi ise Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ve Bakan Koç açacak. Üçüncü sergi ise Almanya’da, Karlsruhe Eyalet Müzesi’nde 20 Ocak-18 Haziran 2007 tarihlerinde açılacak.

Hürriyet, Haber: Umut Erdem, 06.12.2006

MÜFTÜ TARİHİ ESER KAÇAKÇISI ÇIKTI

 

Muğla'da jandarma ekipleri 1 yıl boyunca tarihi eser kaçakçılığı yapan bir suç örgütünü takibe aldı.

 

Takip sonucu Muğla, İzmir, Sakarya, Kocaeli, İstanbul ve Zonguldak'ta eş zamanlı operasyon düzenlendi. Operasyonda suç örgütünün Muğla sorumlusu olduğu öğrenilen Muğla Müftü Yardımcısı İsmail Kahraman'ın da aralarında bulunduğu 13 kişi gözaltına alındı. Zanlılardan 9'u çıkarıldığı mahkemece tutuklanarak cezaevine kondu.

Vatan, 06.12.2006

ANTİKACIYA TARİHİ ESER BASKINI

 

İstanbul Beşiktaş'taki bir antikacıya baskın düzenleyen polis, Osmanlı ve Bizans dönemlerinden kalma 15 parça tarihi eser buldu. Gözaltına alınan işyeri sahibi eserleri dekoratif amaçlı kullanmak üzere satın aldığını söyledi. İstanbul Mali Suçlarla Mücadele ekipleri yaptıkları çalışmalar sonucunda Beşiktaş'taki bir antikacıda tarihi eser bulunduğunu belirledi. Dereboyu Caddesi'ndeki Gültekin Antik'e baskın düzenleyen polis burada yaptığı aramalarda 5 adet Osmanlı döneminden kalma mermer çeşme aynası, 2 adet Osmanlı Padişahları tuğrası bulunan mermer, 6 adet Bizans dönemine ait bronz sikke ve 1 adet Roma dönemine ait bronz sikke ile Yunan döneminden kalma 1 bronz sikke bulundu. İşyeri sahibi Adem Gültekin ise gözaltına alındı. Gültekin'in polise 'Bu eserleri değişik tarihlerde satın aldım. Bunları satmayacaktım" dediği öğrenildi.




Birgün, Fotoğraflar: İstanbul Emniyet Müdürlüğü, 06.12.2006

AKSARAY PİSA'SI SAKIN YIKILMA

 

Dünya çapında eserleri olan Alman Mimar Hans Joachim Brandtner ile Birleşmiş Milletler Afrika ve Ortadoğu temsilcisi Alman diplomat Manfred Trocha çeşitli incelemelerde bulunmak üzere Aksaray'a geldi.

 

İkili, Selçuklular dönemine ait Ulu Cami ve Eğri Minare (Kızıl Minare) gibi tarihi eserleri gezdi. Brandtner, 27 derecelik eğimiyle İtalya'daki Pisa Kulesi'ne benzetilen Eğri Minare'yi özel olarak inceledi. 800 senelik minareye hayran kalan Brandtner, 'Eğri Minare gerçekten muhteşem bir eser. Ancak çok bakımsız ve tehlike arz ediyor. Çevresinde olumsuz etkenler var. Yuva yapan kuşlar bile minareye zarar veriyor. Kuş pislikleri yıpranmaya neden olur. Teknolojik imkanlardan yararlanılıp tedbir alınmazsa Eğri Minare yakın bir tarihte yıkılır' diye uyarıda bulundu.
Akşam, 05.12.2006

TARİHİ HAYDARPAŞA YAMALI BOHÇA

 

Koruma Kurulu tarafından sit alanı ilan edilmesine rağmen özelleştirilmesi için her gün yeni yollar icat edilen Haydarpaşa’da sular durulmuyor. Gar çalışanları, Haydarpaşa ve çevresini uluslararası ticaret merkezi haline getirmek için planlayacak yabancı firmalara yer açmak için başlatılan inşaatların yasal kılıfına uydurulduğunu açıkladılar. Tarihi sit alanı olan binanın tahrip edildiğini belirten demiryolcular, yaşananlara tepki gösterdiler.





Gar önünde dün açıklama yapan KESK’e bağlı Birleşik Taşımacılık Sendikası üyesi demiryolcular, usulsüz ve kanunsuz yapılan restorasyon çalışmalarıyla Haydarpaşa’nın yamalı bohçaya dönüştüğünü söyledi. 3 bin 500 kişinin çalıştığı ve her gün ortalama 70 bin yolcunun ayak bastığı Haydarpaşa Tren Garı merdivenlerinde yapılan açıklamaya katılan gar çalışanları, yakalarına “sit kararı uygulansın” kokartı taktılar.


“Kadıköy ve çevresi küçük ABD olmayacak” pankartı açan demiryolcular adına basına açıklama yapan BTS Genel Merkez Yöneticisi Soner Önal, Haydarpaşa Gar Binası’nın 26 Nisan 2006’da “Kentsel ve Tarihi Sit Alanı” ilan edilerek korumaya alındığını hatırlattı. Gar binasında, Haydarpaşa’nın satılması için yeniden düzenleyecek yabancı firmalar için kaçak başlatılan inşaatı mahkeme kararı ile durdurduklarını hatırlatan Önal, “Ancak ‘yasalar bize uymuyorsa, uydururuz’ mantığını güden TCDD yetkililerinin, kaçak inşaatı basit bir tadilatmış gibi göstererek kuruldan onay aldı ve böylece inşaata yasal kılıf sağladı” diye konuştu.

Önal, “Bina, TCDD bürokratları tarafından , sanki kiralık işyeri ya da büfeymiş gibi özel firmalara hiçbir bedel dahi alınmaksızın, üstüne bir de para ödenerek tahsis edilmek isteniyor. Rölöve ve restitüsyon projeleri çıkartılmadan restorasyon yapılıyor. Binanın mevcut yapısı bir daha hiç düzeltilmemek üzere değiştiriliyor. Kaldı ki, TCDD’nin hazırladığı restorasyon projesi binanın sadece 3. katı içindir. Diğer katlarda, bağlı uzantılarla ilgili hiçbir restorasyonu içermemektedir. Bu şu anlama gelmektedir; yerli ve yabancı firmalara kullandırılmak için binanın tarihi özelliği ve orijinali bozulmuş, bina yamalı bohça haline getirilmiştir. Ve ne yazık ki koruma kurulu skandal haline gelmiş bu projeye onay vermiştir. Hem de 1997 yılında TCDD’ye yazdığı, binanın üzerinde yapılan oynama ve değişikliklerin düzeltilmesi yönündeki uyarı yazısının üzerinden 9 sene geçmiş ve hala hiçbir şey yapılmamış olmasına rağmen” dedi.


İnşaatın projesini 40 gün önce koruma kurulundan ve TCDD Genel Müdürlüğü’nden istemelerine rağmen, hala bir yanıt alamadıklarını ve daha üst makamlara ihbarda bulunduklarını söyledi. Önal ayrıca, TCDD’nin otel yapmakla demiryolu yapmayı birbirine karıştırdığını ve her ne olursa olsun Haydarpaşa’yı işgal ettirmeyeceklerini belirtti.

Evrensel, 05.12.2006

İNSANLIĞIN İLK AYİNİ

 

70 bin yıllık bir alet ve taştan yapılmış bir piton başı, insanlığın ilk dini töreni hakkında çok şey anlatıyor. Bilim insanları insanlığın ilk kez ancak 40 bin yıl önce grup olarak ayin düzenlediği görüşündeydi. Ancak Botswana’nın Kalahari Çölü’ndeki bir mağarada, arkeologların taştan bir yılan bulması ile bu inanış değişti. Taş heykelin yüksekliği bir insan boyuna eşit.


Oslo Üniversitesi’nden Sheila Coulson “Yılanın ağzını ve gözlerini görebilirsiniz. Gerçek bir piton gibi” diyor. Yılanın üzerinde bulunan girintilere vuran güneş gerçek bir yılan derisi gibi parlamasına neden oluyor. Geceleri ise ateş, insanda bu yılanın gerçekten hareket ettiği hissini uyandırıyor” dedi.






Daha da önemlisi, Coulson ve iş arkadaşları, yılan figürünü buldukları yerde yaptıkları bir araştırmada, oraya binlerce kilometre öteden getirilmiş olduğu düşünülen taştan yapılmış mızrak uçları buldular. Bu uçlar ateşte kızdırılmış ki, bu da ayinin bir parçası olarak yorumlanıyor. “Taş devri insanları bu renkli mızrak uçlarını almış mağaraya getirmiş ve onları burada yontmuş” diyor Coulson. “Sadece kırmızı mızrak uçları yakılmış. Bu yapılan el aletlerinin tahrip edilme töreni. Normal yaşantı izine rastlanmadı. Bu bölgede sıradan aletler de bulunmadı.”


Coulson, bu keşfin önemini şöyle anlatıyor: “Bizim keşfimiz insanlığın bizim düşündüğümüz tarihten daha önce örgütlenme ve soyut düşünme kapasitesine sahip olduğunu gösteriyor. Tüm belirtiler, tarih öncesinde Tsodilo’nun özel bir yer olarak insanlık tarafından yüz bin yıl öncesinden bu yana bilindiğini gösteriyor.”

Bilim insanlarını şaşırtan başka bir gelişme ise, yılan figürünün arkasında bulunan oda oldu. Tahrip olan yerler buranın çok eskiden beri kullanıldığını gösteriyor. Coulson, ayin liderinin burada kendisini görünmez kıldığını söylüyor. “Hem mağaranın içini rahatça görebiliyor hem de kendi gizli kalıyordu. Bu gizli yerden konuşurken ses sanki yılanın kendisinden
gelmiş gibi oluyordu. Lider her şeyi kontrol etmek zorundaydı.”

Bilim insanları, bu kişinin kendini göstermemek için odadan emekleyerek çıktığını da bulguladı.

Bu keşif, ülkede “Tanrıların dağları” ya da “Uğuldayan kayalar” olarak bilinen Tsodilo Tepeleri’nde yapıldı. Buralar hakkında anlatılan efsane ise, insanlığın burada yılandan yaratıldığı ve tepelerin etrafındaki yatakların ise sürekli su arayan yılanlar tarafından yapıldığıdır.

Mağaradaki resimler, Afrika’nın en eski yerlilerine ait mitolojinin bir kısmını doğrular nitelikte. Mağaraya çizilen resimlerin oldukça yaygın olduğu Tsodilo Tepeleri’ndeki bu mağarada yalnızca iki resim bulunuyor: Bir fil ve bir zürafa resmi. Coulson bu nedenle, buldukları yerin oldukça özel olduğunu düşünüyor: “Mağarada Afrika yerlileri için önemli olan üç hayvanı bulduk. Bu normal değil. Binlerce kilometre öteden buldukları mızrak uçlarını amaçsızca yakmadılar. Parçalar yerine oturuyor. Bu bir ayin.”

Livescience, Çev.Özge Kuru, Evrensel, 05.12.2006

DEMRE'DE YENİ ANTİK MEZARLAR BULUNDU

 

Antalya'nın Demre İlçesi'nde, Devlet Su İşleri (DSİ) tarafından ıslah çalışmaları sürdürülen dere yatağında, Likya dönemine ait lahit mezarlar bulundu.
 
Demre Çayı'nda DSİ tarafından sürdürülen dere ıslah çalışmaları sırasında, bir taş parçasının dozere takılması sonucu çalışmalar durduruldu. Bu taş parçasının tarihi eser olabileceğini düşünen DSİ Finike Bölge Şefliği'nde çalışan Mühendis Arda Bey, durumu İlçe Emniyet Amirliği'ne bildirdi. Olay yerine gelerek, antik buluntuların etrafını güvenlik çemberine alan ekipler, Antalya Müze Müdürlüğü'ne haber verdi. Antalya Müze Müdürlüğü'nden Arkeolog Akan Atila ve Restoratör Ayşe Çıkıroğlu incelemelerde bulundu. Arkeolog Atila'nın buluntuların bulunduğu alanın kazılmasını istemesi üzerine, DSİ'ye ait kepçeyle kazılan alanda 6 adet lahit mezar ortaya çıktı.

Konuyla ilgili açıklama yapan Atila, "Bu alan tamamen taranacak. Bu mezarlar Noel Baba Kilisesi'nin bulunduğu alan gibi asırlar önce dağlardan gelen alüvyonlarla toprak altında kalmış. Bu lahit mezarlar zemin seviyesinden 6-7 metre aşağıda. Bu lahit mezarlar Antalya Müze Müdürlüğü'nde oluşturulan bir heyetin kararıyla buradan alınıp uygun bir yere konulacak. Ayrıca kurul kararıyla bu lahit mezarların ağzı açılacak" dedi.
 
Dere yatağında bulunan Hellenistik Likya Dönemi'ne ait lahit mezarlar, emniyet güçlerince nöbet tutularak bekleniyor.

Antalya Kent Haber, 05.12.2006

NEMRUT DAĞI YOLUNUN 8 KİLOMETRESİ PARKE TAŞI İLE KAPLANDI

 

Nemrut Dağı yolunun 8 kilometrelik kısmının kilitli parke taşı ile kaplandığı bildirildi.

 

Adıyaman Kültür ve Turizm Müdürü Abdullah Güven, yaptığı açıklamada, Nemrut Dağı'na giden kara yolunun, Gülveren mezrası ile zirve arasındaki 8 kilometrelik kısmının, kilitli parke taşı ile kaplandığını, böylece karlı ve buzlu ortamlarda araçların kayma riskinin de azaldığını belirtti.

 

Nemrut Dağı yolunun bu yıl bitirilebilmesi için yoğun gayret sarf edildiğini ifade eden Güven, ''Yol için Kültür ve Turizm Bakanlığının 1 milyon 337 bin YTL ayırması üzerine, yolun 8 kilometrelik kısmının kilitli parke taşıyla kaplanması konusundaki ihale mayıs ayında yapılmıştı. İhalenin hemen ardından hızlı bir çalışmayla 8 kilometrelik kısım tamamlandı'' diye konuştu.

 

Yol için 1.5 milyon YTL harcama yapıldığını anlatan Güven, Nemrut Dağı güzergahındaki Kahta ilçesi Damlacık köyü geçişine de parke taşı döşeneceğini sözlerine ekledi.

Turizm Gazetesi, Fotoğraf: Adıyaman Haber, 04.12.2006

HALIKARNASSOS'UN 3 BİN 500 YILLIK KULİS ODALARI

 

Anadolu’nun en eski yerleşim yerlerinden Bodrum’daki Halikarnassos Antik Kenti’nde 3 yıl önce bulunan 3 bin 500 yıllık kaya odalarının, sanatçıların kullandığı kulis odaları olduğu ortaya çıktı.

ODTÜ Mimarlık Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Emre Madran’ın başkanlığını yaptığı ve arkeolog Erhan Özcan’ın proje sorumluluğunu üstlendiği çalışmalarda, seyirci merdivenlerinin 30 metre altında bulunan 3 dev kaya oda ile izleyici ve sanatçıların kullandığı biri 40, diğeri 150 metre uzunluğundaki tahliye tünelleri onarılarak düzenlendi. Binlerce yıl önce gösteri alanı olarak kullanılan yerde, kayalar oyularak yapılan kulis odalarının, 3 metre yüksekliğinde, 30- 40 metrekarelik olduğu anlaşıldı. Bodrum Müze Müdürü Yaşar Yıldız "Kulis odalarını mayıs ayından itibaren turistler gezebilecek, tiyatronun merdivenleri altında o günü hissedebilecekler" dedi.

Hürriyet, Haber: Yaşar Anter, 04.12.2006

HATUN NİNE MÜZESİ

 

Her şey 1960 yılında başladı... Adana'nın Kozan İlçesi Dilekkaya köyünde yaşayan Hatun ile Kanber Dilci çifti, evlerini genişletmek amacıyla kazdıkları çukurda birtakım mozaikler buldular ve bu durumu Adana Müzesi yetkililerine bildirdiler.

 

 

Adana Müze Müdürlüğü, mekanda yaptığı incelemeler sonucunda bölgenin sit alanı olmasını sağlayarak korumaya aldı. Yörenin merkeze uzak olması ve personel yetersizliği nedeniyle de Kanber ve Hatun Dilci'yi bekçi olarak görevlendirdi.


Dilci çifti o tarihten sonra hem mozaiklere, hem de dünya kültür mirası olan Anavarza antik kentine sahip çıkarak, bu eşsiz tarihin günümüze kadar ulaşmasını sağladı. Ancak Kanber Dilci 13 yıl önce vefat etti. Bugün 77 yaşında olan Hatun Dilci ise 2 yıl önce emekli oldu. Ancak ilerlemiş yaşına rağmen eserleri koruma görevini terk etmedi. Ancak O hala evinin bahçesindeki 2 mozaik taban, bir lahit ve çok sayıda arkeolojik eseri koruyor.


Uzun yıllar definecilere karşı savaş verdiklerini, bunun için de çok kez dayak yediklerini belirten Hatun Dilci şöyle konuştu: "Kocamla biz sabahlara kadar antik kentin etrafında gezerdik. Çok defineci yakalattık. Sabaha kadar silah sıkar, onlarla çatışmaya girerdik. Köylülerden çok dayak yedik. Rahmetli kocam 70 kilometre yürüyerek karakola şikayete giderdi. Adana Müzesi'ni yakalattığımız eserlerle biz doldurduk."

Milliyet, Haber: Ömer Erbil, 04.12.2006







DOLMABAHÇE'NİN TARİHİ HALILARI YENİDEN DOĞDU

 

Dolmabahçe Sarayı'nda Atatürk'ün dinlenme odasındaki ipek halının da aralarında bulunduğu 100 tarihi halının restorasyonu tamamlandı.

 


Dolmabahçe Sarayı'nda, Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk'ün kullandığı dinlenme odasında yer alan ipek halının da aralarında bulunduğu 100 tarihi halının restorasyonu, Aksaray'ın Sultanhanı beldesinde tamamlandı. Dolmabahçe Sarayı'nın zaman içinde yıpranmış halılarının aslına uygun olarak onarılması işlemini üstlenen Sultanhanı'ndaki halı atölyesi sahibi Fahri Solak, TBMM Milli Saraylar Daire Başkanlığı'na verdikleri sözü tutarak halıların restorasyonunu başarıyla tamamladıklarını bildirdi. 100 halının çoğunun, Dolmabahçe Sarayı'nda kullanılan ve Sultan II. Abdülhamid döneminde kurulan Hereke Halı Fabrikası'nın saray için dokunduğunuifade eden Solak, "Ustalarımız önce Dolmabahçe Sarayı'na giderek burada deneme çalışması yaptı. İşimiz beğenildi ve halıları Sultanhanı'na getirerek tamire başladık'' dedi.

Atölye sahibi Solak, şunları kaydetti: "Çalışmalarımız 1.5 yıl devam etti. Halıların bakım, tamir ve restorasyonunda 50 halı ustası görev aldı. Restorasyonda, eski ancak daha değersiz halılardan sökülmüş ipek ve eski yün iplikler kullandık. Restorasyonu tamamlanan son halıyı da birkaç gün önce Saray'a gönderdik. Dolmabahçe Sarayı'nın 150. Yıl Kutlama Etkinlikleri kapsamında, restore ettiğimiz bu 100 halının da 25 Aralık'ta Saray'da teşhir edileceğini öğrendik. Halılar arasında, Atatürk'ün hastalığı döneminde kullandığı ve vefat ettiği odanın bitişiğindeki dinlenme odasına ait ipek halı da var.''

 


Aksaray'ın Sultanhanı beldesinde, talebin azalması sonucu dokuma işini bırakan halı ustaları, 10 yılı aşkın süredir daha çok tamirden para kazanıyor. Sultanhanı'ndaki atölyelerde ABD, İngiltere ve Almanya başta olmak üzere pek çok ülkeden gelen eski halıların tamiri yapılıyor.

Sabah, 03.12.2006

ALANYA KALESİ'NE 'AŞK' DARBESİ

 

Alanya’da tarihi kale duvarlarına, kimliği belirsiz kişilerce yazılan yazılar ve ilan-ı aşk motifleri tepki çekti.

Selçuklu Dönemi'nden kalma tarihi Alanya kalesi duvarlarına uzun süredir kimliği belirsiz kişilerce işlenen çeşitli yazıların önüne geçilemedi. İlçe Kültür ve Turizm Müdürlüğü yetkilileri, tahrip edilen duvarlarda geçen yıl özel kimyasallarla temizlik yaptırtırken, yazıların bir bölümünü sildirtti. Ancak, yazıların devam etmesi üzerine Alanya Belediyesi devreye girdi. Önceki gün, en çok yazının yazıldığı surların bulunduğu bölgeye geniş açılı 2 sabit kamera yerleştirildi. 24 saat boyunca izleme yapacak olan kameralar, belediye kayıt merkezi tarafından takip edilecek. Yaşanabilecek herhangi olumsuz durumda zabıta ve polis devreye girecek.

Hürriyet, Haber: Sefa Karacan, 03.12.2006

KÖY MEYDANINDAKİ TAŞ 3 BİN YILLIK TARİHİ ESERMİŞ

 

İzmir'in Torbalı İlçesi'ne bağlı Karakuyu beldesinde 13 yıldır köy meydanında duran bir tonluk taşın, Hitit döneminden kalma önemli bir heykelin parçası olduğu belirlendi.

 

 

İzmir Kültür ve Turizm Müdürlüğü'ne bağlı arkeolog Mahir Atıcı tarafından tespit edilen eser, İzmir'e getirilerek korumaya alındı. Eserin üzerinde Hitit tanrısı veya askerinin sağ ayağının bir kısmı ile mızrağının bir parçası yer alıyor.

 

Köylülerin 13 yıl önce beldede meydan düzenlemesi yaptığını ve bu sırada köy mezarlığından çıkan bir sütun heykel taşını buraya taşıdıklarını belirten Arkeolog Atıcı, taşın meydana yüz üstü yatırıldığını ve hiçbir yetkiliye haber verilmediğini kaydetti. Yaptıkları inceleme gezisi sırasında tevafuken köy meydanında sütunu gördüğünü ve yanına giderek tarihi boyutuna baktığını anlatan Atıcı, "Rölyefte, tanrı veya asker figürünün bacak kısmını gördüm. Elbisesi, mızrağı, bacağı ve ucu kıvrık ayakkabısı ile tipik Hitit özelliği taşıyordu. Görür görmez bunun Hititlere ait olduğunu anladım. Üst kısmı ve yan tarafı hakkında kesin bir bilgi yok." dedi. Eserin Hititlere ait olduğunun bilinmesi halinde şimdiye kadar çalınacağını iddia eden Atıcı şöyle devam etti: "Eserin maddi önemi bizim için hiç yok. Bizim için bilimsel önemi var. Hititlerin Torbalı ilçesinde yaşadığını kanıtlayan bir belge. Eserin bulunduğu yerin Hitit yerleşim alanı olduğunu tahmin ediyoruz. Aynı beldede bir de höyük var. Kazı yapılması halinde Hititlerin Batı Anadolu'daki yerleşimiyle ilgili önemli ipuçlarına rastlayabileceğimizi düşünüyorum."

 

Atıcı'nın verdiği bilgiye göre İzmir'de Hititlere ait ilk eser geçen yıllarda Kemalpaşa'nın Nif Dağı Karabel mevkiinde ortaya çıkarıldı. Karabel'deki kayanın üzerinde Hitit kabartması bulunuyor. Söz konusu verileri değerlendiren Atıcı, "Buradan biz anlıyoruz ki Hititler, İzmir ve Ege Bölgesi'nde hüküm sürmüşler. Bu gerçek, bulduğumuz rölyefle daha da pekişmiş oldu." diye konuştu.

Zaman, Haber: Ömer Oruç, 03.12.2006








.. TAY Projesi . Kuruçeşme Cad. 67/B
34345 Kuruçeşme İstanbul
Tel: 0 (212) 265 7858 - Faks: 0 (212) 287 1298
e.posta: info@tayproject.org

Copyright©1998 TAY Projesi